Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, binaların enerji kullanımı, verimi, yalıtımı ve sera gazı salımına ilişkin bilgileri içeren ve 2020’den itibaren başlatılacak olan Bina Enerji Kimlik Kartı uygulamasına ilişkin hazırlıklarını sürdürüyor.
1 Ocak 2011’den sonra yapı ruhsatı alan yeni binalar için Enerji Kimlik Belgesi alınması şartı getirmişti. 2 Mayıs 2016’da yürürlüğe girmesi öngörülen düzenlemede süre uzatımına gidilerek, zorunlu uygulama tarihi 1 Ocak 2020’ye ertelenmişti. Bu tarihten itibaren Kimlik Belgesi olmayan binalara cezai yaptırım uygulanacak ve bu binaların alım, satım ve kiralama işlemleri yapılamayacak.
Verilere göre, Enerji Kimlik Belgesi sayısı 2018’in ilk yarısında 68 bin 940’a ulaştı. 2011’den itibaren toplam rakam ise 742 bin 940’e ulaştı.
Beyoğlu Kaymakamlığı, Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki 700. toplanmasını yasakladı. Polis, meydana yürümek isteyenlere göz yaşartıcı gazla müdahale etti, çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Beyoğlu Kaymakamlığı, Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta oturumunu yasakladığını duyurdu.
Kaymakamlık, gösteri hakkında kaymakamlığa yasal bir bildirimde bulunulmadığından ötürü toplanmaya müsaade edilmeyeceğini açıkladı: “PKK terör örgütüne müzahir sosyal medya hesapları üzerinden İlçemiz Galatasaray Meydanında 25.08.2018 Cumartesi günü Saat 12.00’de yapılmak için çağrıda bulunulan toplantı ve oturma eylemine bahse konu yer; 2911 Sayılı Kanun kapsamında ilan edilen toplantı ve yürüyüş güzergahlarından olmadığı ve Kaymakamlığımıza yasal yollarla herhangi bir bildirimde bulunulmadığından dolayı, 2911 Sayılı Kanunun 10 ve 17 ile 5442 Sayılı İl İdaresi Kanununun 32/ç. maddeleri çerçevesinde Kaymakamlığımızca müsaade edilmeyecektir.”
Öte yandan polis, İstiklal Caddesi üzerindeki Galatasaray Lisesi önüne 700. kez toplanmak için saat 11.00’den itibaren gelen gruba biber gazı ve boyalı mermiyle müdahale etti. Aralarında Maside Ocak ve Besna Tosun’un da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Basın açıklamasına destek için alana gidenler arasında bazı CHP ve HDP milletvekilleri de yer aldı. HDP milletvekili ve gazeteci Ahmet Şık da, eylemler sırasında cep telefonuyla eylemden görüntüler paylaştı.
Dünyaca ünlü bir fotoğrafçı, onun sarsıcı sanatı ve dünyaca ünlü bir yönetmen tarafından çekilmiş bir belgesel… Öyle ki benim için de özel yeri olan bu fotoğrafçı, duygu dünyamın ve çalışma alanlarımın dönüşümünde hem sanatı hem de kişiliğiyle büyük paya sahip. Bu kişi, Sebastiao Salgado [1]. Ünlü Alman yönetmen Wim Wenders da Salgado hakkında belgesel çekerek kendisi için “Neden Salgado?” sorusunun cevabını aramış ve birçok röportajında da öncelikle bu soruyu yanıtlamış. Bizleri Salgado’da buluşturan cevapların birbirinden çok uzağa düşeceğini sanmıyorum. Etkileyici fotoğrafları, hayat hikayesi ve hayata bakışı. Belki de en önemlisi; fotoğrafların tesiriyle meydana gelen duygulanımın, bilinci yeni ufuklara taşıyabilecek kudrette olması.
Üç kişinin arayışları üzerine ortaya çıkan biyografik belgesel Toprağın Tuzu[1] (The Salt of the Earth / O Sal Da Terra) [2], dünya kamuoyu tarafından da övgülerle karşılanmış. Öyle ki IMDb’deki oylamada 8.4/10 puan almış, “En İyi Belgesel” alanında Akademi Ödülü adayı olmuş, Cannes, San Sebastian, Palm Springs gibi önde gelen film festivallerinden ödülle ayrılmıştır. Sadece Toprağın Tuzu hakkında kaleme alınmış çok sayıda yazıya ulaşmak mümkün. Bu yazıda ise belgeselin ışığında, Salgado’nun insanlığa dair duyduğu büyük hayal kırıklığını ve kürünü doğada bulma yolculuğunu anlatacağım.
Belgesel “Brezilya Serra Pelada’daki günümüzde kullanılmayan bir altın madeninde çekilmiş bir fotoğrafla [3] başlar. Bu etkileyici karedeki madende, aşağıdan yukarı çamura bulanmış yaklaşık 50.000 insan çalışmaktadır. “(…) Köle gibi gözükebilirler, fakat tek bir köle yoktu. Sadece zengin olma fikri içindeki kölelerdi. Herkes zengin olmak ister. Orada her şeyi bulabilirdin: Aydınlar, üniversite mezunları, tarım işçileri, şehir çalışanları. Hepsi bir fırsat için gelmişlerdi. (…)” bunlar Salgado’nun fotoğraf için ifade ettikleri.
Belgesel’in başlangıcında gösterilen Serra Pelada’daki maden
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano ise aynı fotoğraf için “Bir madenciler ordusu mu bu dağı tırmanan? Firavunlar zamanında piramitleri kıran işçilerin bir görüntüsü mü? Bir karınca ordusu mu yoksa? Karınca ya da kertenkele. Madencilerin derisi kertenkele derisi; gözleri kertenkele gözleri. Yeryüzünün bahtsızları, insana özgü bir hayvanat bahçesinde mi yaşıyorlar burada?” der.
Koca dağı yağmalayan bu kalabalık ne sadece Brezilya’ya özgü ne de başka bir coğrafyaya. Galeano’nun da ifade ettiği gibi yeryüzünün bahtsızları olarak hepimizin aşina olduğu bir talan düzeni. Öyle ki sınıf, eğitim, coğrafya, dil, kültür fark etmeksizin kimlik mefhumundan ari bir insanlık hali. Belgeselin başlangıcı için böylesi dehşet verici bir fotoğrafın seçilmiş olması elbette rastlantı değil. (Aslında rastlantı olarak da kabul edilebilir. Çünkü Wenders, bir galeride hayranlık duyarak satın aldığı bu fotoğraf ile Salgado’yu tanımış.) Bu bilinçli bir başlangıçtır. İnsanlığın geldiği sonun başlangıcıdır. Senelerce gittiği yerlerdeki göçleri, savaşları, açlığı, işçileri, başka insanlık hallerini ve dünyanın farklı yüzlerini kaydeden Salgado için de bu son, bir başlangıçtır.
Belgesel’in başlangıcında gösterilen Serra Pelada’daki maden
Salgado’nun fotoğraf yolculuğundan fazlasını vadeden Belgesel’de Salgado’ya oğlu Juliano Ribeiro Salgado ve ünlü Alman yönetmen Wim Wenders eşlik eder. Oğul Salgado ve Wenders’ın gözünden Salgado’nun fotoğraf yolculuğu izleyiciye aktarılır. Werner Herzog gibi 1965-1982 yılları arasında etkin olan Yeni Alman Sineması’nın yönetmenleri arasında sayılan Wenders [4], aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısıdır. Bu sebeple fotoğrafla zaten özel bir ilişkisi vardır. 1997 yılında “Fotoğraf Adaleti Yeniden Kurar” başlıklı yazısında fotoğraf çekmeyi, dışarıdaki dünyaya bir odanın penceresinden bakmaya benzetir ve ona göre görülen dünya pencerenin çerçevesi kadardır. Haksız değildir. Wenders’ın bir anlamda adaleti yeniden bulan Salgado’nun yarattığı dünyaya duyduğu hayranlığın nedenleri de böylece daha anlaşılır hale gelir. Belgesel Wenders’a göre, Salgado’dan neden bu denli etkilendiğinin cevabını bulmak için güzel bir fırsattır.
Salgado ve Wenders
Salgado’nun 40 yılı aşan fotoğraf yolculuğundaki bazı duraklara gelirsek; “Other Americas” [5], Salgado’nun Ekvador, Peru, Bolivya gibi ülkelerdeki, And Dağları’ndaki ve Saraguro Bölgesi’ndeki hayatları belgelediği ilk büyük fotoğraf projesidir. Bu projesi sayesinde Latin Amerika yerlileri ve köylüleri ile uzun süre bir arada yaşayarak müziğe inanan insanlarla tanışmış, onların farklı inanç ve kültürlerine tanıklık etme fırsatı bulmuştur. 1981-1983 yılları arasında kurak kuzeydoğu Brezilya topraklarını ziyaret etmiş ve orada “topraksız işçi hareketi[2]”ne tanık olmuştur. Bu çalışmasıyla da Paris’te Kodak Ödülü’nü kazanmıştır.
Yerlilerin hayatını deneyimledikçe Salgado’nun insanın “özü”ne olan merakı artmış, bu merak onun Afrika’ya gitme kararı almasında etkili olmuştur. Afrika’da gerçekleştirdiği “Sahel: L’Homme en Détresse / Sahra: Izdırap İçindeki İnsan” projesiyle Orta Afrika’daki Atlantik Okyanusu ile Kızıl Deniz arasında yaşayan insanların içinde bulundukları ızdırap ve acı dolu yaşamlarına rağmen muhafaza ettikleri saygınlıklarına ve sabırlarına hayran kalmış. Etiyopya’da, Mali’de gördüğü vahşet, insanlığa dair hayal kırıklığının ve çaresizliğinin başlangıcı olmuş. 1980’lerin ortalarında, 15 ay boyunca “Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü” ile birlikte Sahel Bölgesi’nde [6] yaşananları gözlemlemiş. Siyasetin iki yüzlülüğüne yakından şahit olarak, Etiyopya Hükümeti’nin açlıkla ölüme terk ettiği halkına karşı yiyeceği elinde tutması karşısında “Etiyopya’nın kuzeyindeki bu olay zalim bir politik dürüstsüzlüktü.” ifadelerini kullanmış ve Batı’nın Afrika’da yaşananlara karşı duyarsızlığı, büyük bir karamsarlığa kapılmasına neden olmuş ve Afrika yolculuğuna son vermiştir. Bu çalışmasıyla Fransa’da düzenlenen Arles Photo Festival’inde “Yılın En İyi Fotoğraf Kitabı” ödülünü kazanmıştır.
“Workers” projesi Salgado’nun 26 ülkeyi gezerek ortaya koyduğu, işçi profiline dair geniş çaplı bir fotoğraf albümüdür. Altı yıl süren bu fotoğraf yolculuğunda, Güney Amerika’nın şeker kamışı işçilerini, Brezilyalı maden işçilerini, Fransız çelik işçilerini, Bangladeş’in gemi söken işçilerini, Hong Kong’ta kafeslerde yaşamaya mahkum edilmiş Vietnamlı çocukları fotoğraflamış, kısacası kapitalist dünyanın esiri olmuş her türden insan onun kadrajına girmiştir.
“Exodus” koleksiyonu için ise 47 ülkeyi gezen Salgado, albümün giriş bölümünde, “Her şeyden çok, insan ırkının bir olduğuna inanıyorum. Renkte, dilde, kültürde ve imkanlarda farklılıklar olabilir, ama insanların duyguları ve tepkileri her yerde benzerdir. İnsanlar ölümden kurtulmak için savaştan kaçıyorlar, servetlerini arttırmak için göç ediyorlar, yabancı topraklara yeni yaşamlar inşa ediyorlar, çok zor şartlara, sıkıntılara alışmak zorunda kalıyorlar…” ifadeleriyle insanlığa dair duyduğu karamsarlığı çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Göçmenlerin cesaretine ayrıca saygı duyan Salgado bu projesini yedi yılda tamamlamıştır. Koleksiyonu hazırlamadaki amacını da şu şekilde açıklamıştır: “Umudum, birey, grup veya toplum olarak milenyumun eşiğinde zor durumdaki insanların acılarına son vermemiz. En basit haliyle, bireycilik, bencillik felakete dönüşmektedir. Bir arada var oluşumuzun yeni rejimini yaratmalıyız. (…) Umarım Exodus sergimi ziyaret edenler, fotoğrafları görmeden önce ve gördükten sonra artık aynı kişi olmayacaklardır. İnanıyorum ki ortalama bir insan bile çok büyük yardımlarda bulunabilir, illa ki maddi yardım ile değil, bu kavganın bir parçası olarak, katılarak, gerçekten Dünya’da neler olduğuyla yakından ilgilenerek.[3]”
Salgado da Exodus koleksiyonu bittiğinde artık eskisi gibi olmadığını ve değiştiğini söylemiştir. “İnsanoğlunun çok güçlü, çok acımasız ve çok agresif olmaya başladığını gördüm, hastalandım.” sözleriyle insanlığa dair ümidinin kalmadığını ifade etmiştir. Bu süreçte özellikle Ruanda’daki soykırımda ve Kongo’daki katliamda insanların en yakınlarını, kapı komşularını dahi katletmelerine, ormanların içinde yaşam mücadelesi vermeye mahkûm edilen yaşamlara, binlerce insan cesedini kaldıran vinçlere ve bunun gibi vahşet dolu görüntülere şahit olmuş ve benzer nefretin Avrupa’da, Yugoslavya’da da hem Hırvat hem de Sırp güçleri tarafından gerçekleştirilmesi, bunun insanlığa dair bir sorun olduğu sonucuna varmasına sebep olmuştur.
Brezilya’daki çiftliğine dönen Salgado, yaklaşık on sene boyunca fotoğraf çekememiş, ancak bir röportajında umutlu bir şeylerin arayışı içinde olduğunu belirterek “Bu filmi Ruanda’da bitiremezdim.” demiş. Son koleksiyonu olan “Genesis” [7], insanlığın geleceğine dair karamsarlıktan başka bir duyguyu içinde barındıramayan biri için kurtuluş ya da yeniden yaratılış anlamındadır. Bu Koleksiyon için ilham kaynağını çocukluğunun geçtiği kurak topraklarda bulmuştur. Eşi Lelia’nın girişimleri neticesinde, tek bir ağacın dahi bulunmadığı Salgado ailesinin kurak çiftliği, yoğun bir ağaçlandırma projesiyle yaklaşık on senenin sonunda bir milli parka dönüşmüş. İki milyondan fazla ağacın yer aldığı bu ormana orada daha önceleri yaşayan hayvanlar bile dönmeye başlamıştır.
Sebastiao Salgado ve eşi Leila
Doğanın onarıcı gücünden etkilenen Salgado, Genesis için modernitenin uzanamadığı toplumlara ve mekanlara ulaşmak için keşfe çıkmıştır. Bu yolculuk kapsamında yeryüzünün insansız bölgelerine gitmiş, çeşitli kabileleri ziyaret etmiş, Amazon’daki Zo’élerle, Sibirya’daki Nenetlerle tanışmıştır.
“Gezegene ve doğaya bir aşk mektubu” olarak tanımlanan bu Koleksiyon, Salgado’yu hayata tekrar bağlamış. Öyle ki bir röportajında son büyük fotoğraf projesi için “Genesis projesine başladığımda 59 yaşındaydım ve çok yaşlı olduğumu düşünüyordum. Şimdi 70 yaşındayım ve gayet iyi hissediyorum. Tekrar başlamaya hazırım. Hayat bir bisiklettir: İleri doğru gitmeye ve düşene kadar pedal çevirmeye devam etmelisin.’’ demiştir. Sekiz yıl süren keşfi neticesinde, insanlığın yabancılaştığı ekosfere karşı “Ben de bir kaplumbağa, bir ağaç ya da bir taş gibi çok doğaldım.” sözleriyle Salgado, artık sanatıyla bizi daha anlamlı bir dünyayı keşfetmeye ve yeryüzü üzerine düşündüren umutlu bir yolculuğa davet etmektedir. Bu çağrı ise kesinlikle görülmelidir.
[1]Cüneyt Cebenoyan’nın 2 Mayıs 2015 tarihli “O An’ı Avlamak” başlıklı BirGün Gazetesi’nin internet sitesinde bulunan yazısında; ‘’Toprağın Tuzu’’nun belgesel için yanlış bir çeviri olduğu, Türkçe’de bir anlam ifade etmese de toprağın tuzu ifadesinin ‘’Matta’ya Göre İncil’’den kaynaklanan, İsa’nın balıkçı ve köylülere hitaben söylediği ve “Siz bu toprağın efendilerisiniz” anlamına geldiğini belirtilmiştir. Belgesel’in ismine dair ileri sürülen başka bir neden ise Salgado’nun Portekizce’de tuzlu anlamına gelmesinden dolayı Wenders’ın kelime oyunu yaptığı şeklindedir.
[2]Orijinal adı ‘’Mouvement Sans Terre (MST)’’ olan önemli bir işgal hareketidir. Brezilya’da büyük toprak sahiplerinin arazilerine veya kullanılmayan devlet arazilerine köylüler tarafından el koyularak işletilmeye başlatılan ve aynı zamanda farklı bir sosyal yaşamı örgütleyen 400.000 köylüyü kapsayan politik bir toplumsal harekettir.
Geçen yaz edebiyatla ilgili tişörtler yapan bir şirket, benim bir sözümü kullanmak için izin istedi.
“Yaratıcı bir yetişkin, hayatta kalmayı başarmış bir çocuktur.”
Cümleyi görünce, “bunu ben mi yazdım”, diye düşündüm. Buna benzer bazı cümleler yazmış olabilirim; ama umarım bu cümleyi ben yazmamışımdır. Şirketlerin lügatına girdiğinden beri yaratıcı kelimesini pek kullanmıyorum. Ayrıca her yetişkin, hayatta kalabilmiş bir çocuk değil mi zaten?
Cümleyi Google’da aradım. Karşıma bir sürü sayfa çıktı ve bunların bir kısmı hakikaten tuhaftı. Pek çoğunda cümle bana atfediliyordu; ama herhangi bir kaynak yahut referans verilmemişti. En tuhafı quotes-clothing.com isimli bir sitedeydi.
Canım,
Yaratıcı bir yetişkin, hayatta kalmayı başarmış bir çocuktur.
Yaratıcı bir yetişkin, dünyanın öldüremediği, “büyütemediği” bir çocuktur. Yaratıcı bir yetişkin, okul sisteminin yavanlığında, öğretmenlerin faydasız cümleleri karşısında, sürekli olumsuzluk aşılayan dünyada sağ kalabilmiş bir çocuktur.
Yaratıcı bir yetişkin, özünde yalnızca budur, yani bir çocuktur.
Yalandan kulunuz,
Ursula Le Guin.
[Sonda bir kelime oyunu var: “Truly yours” yerine “Falsely yours” denmiş – çev.]
Bu kendine acıma cümbüşünün en tuhaf yanı, sondaki “yalandan kulunuz” kısmı. Sanki bu farfarayı yazan kişi sahteciliğini mahcubane bir üslûpla itiraf ediyor.
Yazılarım arasında bu alıntının doğru-yanlış çekilip alındığı kısmı bulmaya çalıştım; çünkü içimden bir ses buna benzer bir cümle yazdığımı söylüyordu. […] Nihayet hem cümleyi hem de alıntının yanlış şekilde kullanıldığı kaynağı buldum. 1974’te çıkmış “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?” isimli (sonradan Gecenin Sesi olarak basılmış) denemede şöyle yazmışım: “Bence olgunluk geçmişi geride bırakmak değil, büyümektir. Yetişkin olmak, bir çocuğun öldüğü anlamına gelmez, bir çocuğun hayatta kalmayı başardığını ifade eder.” Yaratıcılığın bahsi geçmemiş. Sözün maksadı, olgunlaşmayı çocukluğun kaybıyla yahut çocukluğa ihanet etmekle eş tutanlara itiraz etmek. Maksadı saptırılmış bu alıntı ilk kez 1999 yılında, Profesör Julian F. Fleron’un dev ölçekteki ve genelde faydalı alıntılardan oluşan internet arşivinde çıkmış gibi duruyor. Ona durumu yazdığımda, rahatsız olup dostane bir tutumla alıntıyı hemen kaldırdı. Ancak internette dolaşan yanlış bir atıf, tabir yerindeyse tahtakurusu gibi: Çoğalıyor, sesi kesilmiyor, oradan buradan kafasını uzatıp duruyor. Temmuz 2016’da bakıyorum; Goodreads ve AIGA gibi mecralar “yaratıcı yetişkin” lâfını hâlâ bana mal ediyor. Alıntı, kendi bağımsız var oluşunu sürdürüyor. Hattâ bir yerde “şu çok bilinen lâf” diye geçmiş. Yapacak bir şey yok.
Aslında beni daha çok rahatsız eden cümlenin içeriği, kullanımı ve bu kadar yaygınlaşması. Bir lâfın bağlamına karşı kayıtsızlık; yavan klişeleri sahiplenmedeki, hattâ ufuk açtığını iddia etmedeki o acelecilik; kaynağını kontrol etmemek… Bunlar, internet kültürünün sevmediğim özellikleri. Bir “lâfazanlık” işte, kimin umurunda… Bilgi, ben neyi demek istiyorsam ona hizmet eder yaklaşımı… Hem dili hem fikri gerileten bir düşünce tembelliği…
Fakat bu cümlenin canımı daha derinden sıkan başka bir tarafı var. Sanki yalnızca çocuklar yaşam dolu ve yaratıcı olabilirmiş gibi. Sanki büyümek, ölmekle eşdeğermiş gibi.
Çocukluğun o muazzam, her şekli alabilme potansiyeline sahip dinç algısına saygı duymak, hattâ bunun üzerine titremek ayrı; hakiki var oluşun yalnızca çocuklukla sınırlı olduğunu ve yaratıcılığın çocuksu olduğunu söylemek ayrı.
Büyümeyi hakir gören bu yaklaşım, yani “içimizdeki çocuk” kültü, edebiyatta sürekli karşıma çıkıyor.
Kahramanı toplumun geri kalanına uyamamış bir isyankâr olan o kadar çok çocuk kitabı var ki… (Genelde kızıl saçlı, sıradan görünen biri olarak tasvir edilen) oğlan ya da kız, kuralları görmezden gelir, sorgular ya da onlara karşı çıkar ve başı belaya girer. Okuyan her kişi bu kahramanlarla hâliyle özdeşlik kurar. Bazı açılardan ve belli ölçülerde çocuklar hakikaten de toplumun kurbanlarıdır. Çok az güçleri vardır ya da hiç yoktur. İçlerindeki cevheri gösterme fırsatı sunulmaz kendilerine.
Onlar da bunun farkındadırlar üstelik. Gücü ele geçirdikleri, kendilerine zorbalık edenlerden intikam aldıkları, maharetlerini sundukları, adaleti tesis ettikleri kitapları okumaya bayılırlar. Büyüme isteğidir bu. Sorumluluk almak için bağımsızlıklarını ilan ederler.
Fakat hem büyükler hem çocuklar için yazılmış öyle bir külliyat var ki, toplum yaratıcı-iyi çocuklar/içleri kurumuş-kötü yetişkinler arasında ikiye bölünmüş gibi. Çocuk kahramanlar sadece isyankâr değiller. Aynı zamanda sabit fikirli, zorlayıcı toplumdan ve çevrelerini kuşatmış salak, duyarsız, kötü kalpli yetişkinlerden daha üstün varlıklar olarak resmediliyor. Yalnızca diğer çocuklarla arkadaş olabiliyorlar. Yahut büyükbaba tipindeki ermiş biri (çoğunlukla deri rengi farklı, marjinal, o toplumun dışından biri oluyor bu figür) çocuğu anlayabiliyor. Çocukların o toplumdaki yetişkinlerden öğreneceği hiçbir şey olmuyor; yetişkinlerin de zaten öğretecek bir şeyi olmuyor. Böyle bir çocuk, kendisini baskılayan ve yanlış anlayan büyükler karşısında her zaman haklı oluyor. Fakat idrak kabiliyeti kuvvetli bu bilge çocuk buna rağmen yine de yetişkinlerden kurtulamıyor, mağdur ediliyor. Mesela Holden Caulfield [Salinger’ın kahramanı, Çavdar Tarlasında Çocuklar] böyle bir modeldir. Peter Pan bu çocuğun atasıdır.
Tom Sawyer da Huckleberry Finn de [Mark Twain] bu çocuk tipiyle benzeşir. Ancak Tom ve Huck duygusallaştırılmamıştır yahut ahlakî olarak basitleştirilmemişlerdir. Mağdur rolüne gönül indirmezler. İronik bir mizah duygusu olan kişiler olarak tarif edilmişlerdir ve öylelerdir hakikaten. Bu da kendilerine acımalarına engel olur. Şımartılan Tom, kendisini anlamsız yasalar ve sorumluluklarla acımasızca ezilen biri olarak görmeye bayılır. Toplumsal ve kişisel düzeyde gerçekten istismara maruz kalan Huck ise, kendine hiç bir şekilde acımaz. İkisi de büyümeye, hayatlarının kontrolünü ellerine almaya kararlıdır ve alırlar da… Tom kendi toplumunun önemli üyelerinden biri olur. Huck ise daha özgür ruhludur, oralarda bir yerlerde yaşamına devam eder.
Bana öyle geliyor ki bu fazlasıyla ferasetli, mağdur ve kendine acıyan çocuk, “içimizdeki çocuk” figürü ile rabıtalı: İkisi de tembel. Büyümektense büyükleri suçlamanın konforuna sığınıyorlar.
İçimizde toplum tarafından ezilen bir çocuk olduğunu, bu çocuğu bizim en sahici hâlimiz olarak koruyup geliştirmemiz gerektiğini ve yaratıcılık konusunda bu çocuğa güvenmemizi salık veren onca akıllı, düşünce ehli insan olsa da aslında oldukça indirgemeci bir inanç bu – ki bunu diyenler arasında İsa da var: “Size doğrusunu söyleyeyim, yolunuzdan dönüp küçük çocuklar gibi olmazsanız, Göklerin Egemenliğine asla giremezsiniz [Matta: 18. “Kingdom of Heaven” tabirini ben “Cennetin Krallığı” diye çevirirdim; ama kabul görmüş İncil çevirisi bu şekilde- çev.]”
Kendi çocukluklarını, ilhamlarının kaynağı olarak gören bazı mutasavvıflar ve çok sayıda muazzam sanatçı, insanın iç dünyasında yetişkin ve çocuk arasındaki o derunî bağı muhafaza etmenin öneminden bahsetmiş. Fakat bu fikri alıp içimizde hapsedilmiş olan çocuğu zihnimizde serbest bırakarak onun bize şarkı söylemeyi, dans etmeyi, resim yapmayı, düşünmeyi, dua etmeyi, yemek yapmayı, sevmeyi öğretmesini beklemek nedir!
İnsanın kendi içindeki çocukla bağını korumasının ne kadar gerekli, fakat ne kadar zor olabileceğini en iyi anlatanlardan biri Wordsworth’un [1770-1850] Ölümsüzlüğün İmaları Kasidesi. Kasidenin son derece kalpten hissedilen, özenli, radikal bir iddiası var.
Doğumumuz, bir uyku ve unutuştur…
Wordsworth
Wordsworth, doğumu, boşluktaki var olmama hâlinden uyanmak olarak yahut ceninin eksik-gediğinden çocuğun tamamlanmış varlığına uzanan bir yolculuk olarak tarif etmez. Olgunlaşmak da giderek daralan, insanı fakirleştiren ölüme doğru yol alınan bir seyahat değildir. Doğum, ruhun hayata geçerken ezelden beri var olduğunu unutması olarak tarif edilir. Yaşam akarken ruh yalnızca bazı işaretler ve ilham hissettiği anlarda ezeli varlığını hatırlar. Bir de en sonda, ölüme kavuştuğunda…
Wordsworth’e göre doğa, sonsuz var oluşa dair çok sayıda işaret barındırır ve biz bu işaretlere en çok çocukken açığızdır. Yetişkin hayatımızda, teamüller üstümüzü kalın bir kar tabakası gibi örttüğü, hayatın en derinine sindiği zaman bu açıklık kapanır. Ancak o zaman bile inancımızı korumak için gereken, [ruhun hatırladıklarıdır]:
O gölgeli hatıralar,
Ne olurlarsa olsunlar,
Günlerimizi aydınlatan ışık oradan,
Tüm gördüklerimiz işte bu ışıktan;
Bizi sarıp sarmalayan, bağrına basan
Hay huy içinde geçen yılları bir anda
Ebedi sessizlikteki birkaç âna dönüştürecek gücü olan;
Hakikatleri uyandıran
ve hiç kaybolmayan.
Buradaki dizeleri bilhassa sevmemin sebebi, yaptığı çağrışımın herhangi bir dinin inanç sisteminden doğmuş gibi olmaması. Dini bütünlerin veya özgür düşüncelilerin, insanın varoluşuna dair bu tasavvuru paylaşmaları mümkün: Aydınlıktan karanlığa, karanlıktan aydınlığa geçen, gizemden sonsuz gizeme akan bir varoluş… Bu anlamda küçük çocuğun masum, yargılamayan, şart koşmayan açıklığı, yetişkinin (yeniden) elde edebileceği bir ruhsal nitelik olarak görülebilir. Sanıyorum “içimizdeki çocuk” fikrinin çıkış noktası, daha doğrusu en muntazam hâli bu olsa gerek.
Fakat Wordsworth, yetişkinliğin değerini reddederek bir zamanlar olduğumuz çocukluk hâline geri dönmemizi söylemiyor. O çocuğu muhafaza etmemiz gerektiğine dair duygusal bir talepte de bulunmuyor. Her ne kadar yaşlandıkça özgürlüğümüzü, farkındalığımızı, şevkimizi kaybettiğimizi fark ediyor olsak da, hayatı tam anlamıyla yaşamak, hayatın hiç bir aşamasında durmamayı gerektiriyor. Olabileceğimiz ne varsa olabilmeyi…
Hiçbir şey zamanı geri getiremese de,
Ve çimendeki o ihtişamı, çiçekteki parlaklığı,
Yas tutmayacağız,
Geride kalanlardan güç alacağız;
O aslî duygudaşlıktan
Bir kere olmuşsa eğer, hep vardır diyebilmekten;
İnsanın kahrından doğan
Ama insanı teskin eden düşüncelerden;
Ölümün ötesine geçen inançtan,
Kalenderliği getiren yıllardan.
(Eğer siz de benim gibi “teskin eden” tabirine hayretle bakıyorsanız ve insanların çektiği kahrın nasıl teskin edici olabileceğini düşünüyorsanız, o zaman bu hayretin bir anahtar olabileceğini de hissedebilirsiniz belki. Şairin dili, görünenden çok daha fazla anlam yüklü aslında. Yazdığı hiçbir dize basit değil. İlk anda kolayca anlaşılıyor gibi gözükse de, anlanan her kısım, eğer düşünme süreci takip edilirse daha derin bir idrakin kapılarını açıyor.)
“İçimizdeki çocuk” kültü, Wordsworth’un çok katmanlı tarifini bir hayli basitleştiriyor. Açık bırakılan anlamı kapatıyor, gerçekte olmayan bir zıtlık üretiyor. Çocuk iyidir, o hâlde yetişkin kötüdür; çocuk olmak şahanedir, öyleyse büyümek berbattır.
Elbette ki büyümek kolay değil. Tıpış tıpış yürümeye başlayan her bebek, kaçınılmaz olarak bir belaya doğru yürür. Wordsworth’un bu konuda şüphesi yok: “Zindan-evin gölgeleri, büyüyen çocuğun üstüne kararır…” Yetişkinliğe yahut ergenliğe geçiş zor ve tehlikelerle doludur. Birçok kültürde de bu böyle kabul edilir. Hattâ erkekliğe geçişi bir nevi cezalandıran sert ritüeller yahut kadınlar âdet görmeye başlar başlamaz onları evlendirerek ergenliklerini ellerinden alan kültürler bulunur.
Çocukları henüz tamamlanmamış yetişkinler olarak görüyorum ve önlerinde kendilerini bekleyen çok zorlu bir iş var. Vazifeleri tamam olmak, potansiyellerini gerçekleştirmek, büyümek. Birçoğu bu vazifeyi yerine getirmeyi zaten istiyor ve ellerinden geleni yapıyor. Ama bunun için yetişkinlerin yardımına ihtiyaçları var. Bu yardıma “öğretmek” deniyor.
Öğretmek elbette ki ters tepebilir. Eğitici olmaktan ziyade sınırlayıcı, boğucu ve hattâ kıyıcı olabilir. Yaptığımız ne varsa yanlış yapılabilir. Fakat öğretme faaliyetini, çocuklara has doğallığı baskıladığı iddiasıyla tasfiye etmek, Taş Çağı’ndan beri sabırla bu işi yapan ebeveynlere ve öğretmenlere karşı korkunç bir haksızlık. Hem çocukların büyüme hakkını hem de büyüklerin onlara yardım etme sorumluluğunu inkâr eden bir tarafı var.
Çocuklar doğaları gereği, daha doğrusu zorunlu olarak sorumsuzdur. Kedi ve köpek yavrularında olduğu gibi, bu sorumsuzluk cazibelerinin bir parçasıdır. Bu hâl, yetişkinliğe taşındığı takdirde pratik ve etik bir başarısızlık hâline gelir. Kontrol edilemeyen spontanlık, bir noktada kendini harcar. Cahillik bilgelik değildir. Masumluk bilgelik sayılabilir, o da manevî bir bilgeliktir ancak. Çocuklardan hayatımız boyunca bir sürü şey öğrenebiliriz, zaten öğreniyoruz da. Ama “küçük bir çocuk ol yeniden” demek, entelektüel, pratik veya etik bir tavsiye olamaz. Ancak manevî bir tavsiye olabilir.
İmparatorun çıplak olduğunu söylemesi için, gerçekten bir çocuğa mı ihtiyacımız var? Hattâ daha kötüsü, bunun için birimizin içindeki çocuğun canlanmasını mı beklemeliyiz? Eğer durum buysa, bir sürü çıplak politikacıya maruz kalacağız gibi duruyor.
ÇEVİRMENİN OKUMA NOTLARI
Yazıdaki birkaç husus ilgimi çekti. İlki bir süredir kafamı kurcalayan asimetri kavramı. İddiam belki çoğunluğa ters gelecek; ama eşit değiliz. Eşitlik çok istisnaî çünkü. Dünyada farklı meziyetleri, farklı potansiyelleri olan bir sürü canlı var. Çocuk-yetişkin farkı bunun belki de en iyi örneği. Eşitiz desek ne yazar… Diline, yaşadığı ülkeye, yiyeceği yemeğe biz karar veriyoruz. Neyin eşitliği! En fazla bu asimetrinin kalıcı olmaması için uğraşabiliriz belki.
Verdiğim derslerde de benzer bir yere vardım. Okumalara ben karar veriyorum, tartışmayı ben yönlendiriyorum, not veriyorum, adalet dağıtıyorum. Eşitmiş gibi yapmak ters bile tepebiliyor. En fazla o eşitsizliğin sınıf dışına taşmasına, kalıcı olmasına engel olabilirim. Birinin birine rehberlik etmesi için bir tür asimetri gerekiyor. Bunun hemen üstesinden gelinmesi gereken bir arıza olarak görülmesi bence asıl arıza.
Hukuk önünde eşit muamele görmek argümanına önce bir şerh düşeyim: Maksat köle hukukuna geri dönmek değil elbette, çünkü eşitliğin karşıtı zulüm olmak zorunda değil. Ama hukukta da çoğu durumda eşitlikten bahsetmiyoruz. Hukukla farklılıkları yönetiyoruz aslında. Emekli maaşı hakkı ne demek mesela? Çocuğa ilişkin düzenlemeler, hasta hakları, vergi baremleri vs. Çoğu yasa aslında hukuk önünde eşitliğin değil, asimetriler arasında adalet kurmanın yolu. Hattâ kimi zaman adalet için (kağıt üstündeki) eşitliği bozmak gerekiyor, pozitif ayrımcılık dediğimiz nedir ki… Yanlış kavramlarla düşünüyoruz belki de.
Le Guin’in asimetriyi kucaklaması, hayatın gerekli bir safhası olarak görmesi hoşuma gitti. Bu illâ yetişkinler daha çok biliyor, onların dediği olmalı demek değil. Buradaki argüman çok daha rafine. Sorumluluğun ters tepme, yanlış gitme ihtimali belki de daha yüksek. Farklı melekeleri olan bir canlıyı (insan olur, hayvan olur) görmek, hakikaten görmek, onun ihtiyaçlarına cevap vermek hiç de kolay bir iş değil. Eşitiz demek görmek anlamına gelmiyor illâ ki.
İlgimi çeken ikinci husus, çocukluğa has güzellemenin yerliler ve kimi durumda kadınlar için de yapılmış olması. Vahşi/asil yerlilerin aslında medenî insanlardan daha iyi, daha doğal yaşaması, Montaigne’den bu yana sık sık kullanılmış bir argüman. Özlemi çekilen hayatla sahici bir tanışıklığın değil, insanın yaşadığı hayatı terk etme isteğinin emaresi.
Şehirli orta sınıfların özendikleri kır hayatı da benzer bir zıtlık üstüne kurulu belki de. Hayatın boğuculuğuna karşı sihirli bir çözüm üretme isteği: Rahme, basitliğe, doğaya dönmek….Bizi bunaltan dünyayı olduğu gibi geride bırakmak, hicret etmek… Ama kaçılacak yer (çocukluk olur, kır olur) daha ziyade bir hayalden ibaret.
Önümüzdeki meseleleri çözmek için daha fazlasını yapabiliriz diye umuyorum.
Bugünden itibaren doğum üzerine [Doğum ve Ötesi] başlıklı yazı dizisine başlıyoruz. Okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik. Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.
İlk yazı, 3,5 yıl önce ne şanslı ki tam istediği gibi bir doğum yapan, doğuma hazırlık eğitmeni ve doğum destekçisi Özra Peker Gökçe’den. Hikayesini 7 Ekim 2015 tarihinde yazmış; şimdi tekrar kaleme almaya vakti olsaydı bazı yaşadıklarına daha farklı bir gözle bakacağını belirtiyor. Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz:
***
Doğumum; kadınlığıma ve anneliğime doğuşum
“Doğurmuştum işte! Bebeğimize bakıp bakıp eşime “onu ben doğurdum, baksana ben doğurdum onu!” diyor ve gülüyordum. Kendimi 10 kaplan gücünde hissediyordum. Ben bu bebeği içimde büyütüp, bir de dünyaya getirdiysem bu dünyada yapamayacağım hiçbir şey yok! Kadın olmak ne güzel, ne şifalı, ne bereketli…”
7 Ekim 2015
Bugün itibariyle tam 21 günlük anneyim. 21 gündür sabırsızlıkla doğumumu yazmayı hayal ediyor, kafamın içinde sürekli yazıyorum. Bebeğimle geçirdiğim her saniye o kadar özel ve tarifsiz ki, onu bir an bile bırakıp ya da birine emanet edip başka bir meşgale ile ilgilenmek mümkün olmadı. Şimdi yanımda misler gibi uyuyor ve ben de izin verdiği kadar yazacağım, yazının sonunda bakalım kaç günlük anne olmuş olacağım.
Tüm hamileliğim boyunca hep pek çok konuyu merak edip durmuştum. İçinden geçtiğim süreç o kadar öğretici ve güzeldi ki kendime ve kadınlığıma, bedenime, kapasiteme dair pek çok şeyi yeniden keşfettim. Yine de “acaba nasıl?” soruları bitmek bilmiyordu. Oysa ki bir süredir hayatın en önemli kuralları olan geçicilik ve belirsizliği anlamaya çalışıyor ve sadece geleni kabul etmeye hazırlıyordum kendimi. Buna rağmen doğum nasıl başlayacak, nasıl olacak acaba diye sormadan da edemiyordum.
Bir gün meditasyon yapmak için oturduğumda doğumun nasıl başlayacağını bana en iyi bebeğim söyler deyip ona sormuştum. Ve birden kasıklarımdan başlayan, regl sancısına benzeyen sıcak kasılmalar hissetmiş, bir süre o hislerde kalmıştım. Ve doğumum da gerçekten tam öyle başladı. Nişanımın gelmesinin üstünden 3 gün geçmişti. O gece saat 3.30 gibi uyandım ve tam da o bildiğim sıcak kasılmaları hissettim. Önce yatarak biraz izledim, sonra ayağa kalkıp devam edip etmediklerine baktım. Devam ediyordu, hem de çok düzenliydi.
Profesyonel bir doğuma hazırlık eğitmeni ve doğum destekçisi olarak bildiğim her şeyi unutup akışta kalmaya çalışırken bir yandan da yatıp uyumam ve dinlenmem gerektiğini kendime hatırlattım. Yattım, o heyecanla da olsa uyumaya çalıştım. Sabah 7’ye doğru kalktığımda hala kasılmalarım devam ediyordu. Doktoruma ve doulama haber verdim, ikisi de anında cevap yazdı, aportta bekliyorlardı. Doktorum aralıklarını ölçüp kendisine iletmemi istedi, ilettim. Eşimle kahvaltı yaptıktan sonra doktorumla konuşup tekrar yatıp uyudum. Evden ayrılmak istemiyor, huzurla evde kalmak istiyordum, üzerimde inanılmaz bir dinginlik ve mutluluk vardı. Ve bir de bilgelik. Bedenime ve bebeğime güveniyor, bir şekilde her şeyin güzel olacağını biliyordum.
Doktorum öğle saatlerinde bir NST çektirmemi istedi. Öğleden sonra yakındaki bir tıp merkezine NST çektirmeye gittik. NST hem rahim kasılmalarının şiddetini hem de bu kasılmalar olduğunda bebeğimizin bunu ne kadar tolere edebildiğini gösteren bir ölçüm. NST çektirmeye gittiğimiz yerde, NST öncesinde, normalde hayatımda olmayan, çikolata, meyve suyu gibi şeyler tüketmem istendi. Aç olmadığımı, bunları yemeyeceğimi söyleyince de “NST’niz iyi çıkmaz” dendi. Oradaki ebe ile yaşadığımız bu kısa gerginlik bile kasılmalarımı durdurmaya yetti. NST çekilir çekilmez doktorumuza gönderdik. O da “e hiç kasılma yok” dedi. Normaldi, çünkü oradaki personel beni çok germiş ve üstelik NST’ye bağlanır bağlanmaz da “iyi gitmiyor işte, ben demiştim” demişti. Çok sinir bozucuydu. Oradan da saat 2-3 civarı doktorumuzun muayenehanesine geçtik. Çok garipti ama ben o gün pek çok şeyi çok derinden hissediyor, biliyordum. Bu bilgi öğrenilmiş kognitif bir bilgi değildi, olan ve o gün sadece farkına varılan bilgilerdi…
O gün bana kalan çok büyük bir mirası keşfettim. Binlerce yıldır neslimizi sürdüregelmiş kadın atalarımın gücünü, kadın olmanın bilgeliğini, doğurganlığımın fevkaladeliğini, kadınlığımı, güzelliğimi, tamlığımı… Sakindim, kendimden beklemediğim kadar sakin. Ve doktor kontrolüne ihtiyaç duymayacak kadar emin. Yani doğum ne kadar ilerledi öğrenmek istemiyordum mesela. İlginçti ve çok güzeldi. Hatta eşim bu kadar sakin olmama bakarak ve doğumun başladığına bir türlü inanamayarak işe gitmeye kalktı! Ben bu kadar sakin olamazdım ona göre, doğum o gün olmayacak sanıyordu. Ona doğumun gerçekten başladığını ve her an hızlanabileceğini söyleyerek yanımda kalmasına ikna ettim. Doktorumuzun muayenehanesine giderken de ne kadar rahim açıklığına ulaştığımı biliyordum, eşime söyledim. Doktorumuz da muayenesinden sonra aynısını söylediğinde eşim de şaşırdı. Oraya varır varmaz rahatlamış ve tekrar düzenli kasılmalarımı yaşamaya başlamıştım. Zaten huzur veren tatlı bir enerjiyle sarmalanmak tekrar doğuma dönmek için yetiyor. Orada zor bir karar vermemiz gerekti. Biz evimize gidip orada zaman geçirmek istiyorduk, fakat seçtiğimiz hastane şehrin diğer yakasındaydı ve o gün İstanbul’da çok yoğun trafik vardı. Hızlanmış bir doğumla köprü geçmeyi ve trafiğe takılmayı da hayal bile edemiyordum. Bu sebeple doğrudan hastaneye geçme kararı aldık. İyi ki de öyle yapmışız. Eşim, ben “zaman var, yavaş git” dememe rağmen yıllardır yapmak istediği “karım doğuruyor, çekilin” aksiyonunu almayı seçti! Ve biz emniyet şeridinden dörtlüleri yakarak saat 4 civarı hastaneye vardık. Hastanede geçeceğimiz oda hazırlanana kadar gelen dalgaları ayakta, yürüyerek, birbirimize sarılıp hafif hafif sallanarak geçirdik. Çok güzeldi, hızlanıyordu.
Odamıza geçtik, ben yine kurt gibi acıkmıştım. O gün sabahtan itibaren çılgın gibi yiyip içmiştim ve hala yemek istiyordum. Bedenimin bilgeliğine güvendim ve yine yanımızda getirdiğimiz kuvvetli yiyeceklerden yedim. Bizden hemen sonra hastaneye ulaşan canım doulam hemen ortamımızı daha da güzelleştirdi, mumlarımızı yaktık, tatlı güzel bir müzik yayıldı odaya…
Kasılmalarım artık daha da güçlenmişti. Benim de tek isteğim bebeğime yolunu açmak, olabildiğince gevşemek ve teslimiyet idi. Gözlerimi kapattım ve doğuma dek çok nadiren açtım. Sadece kendime, bebeğime ve doğumuma odaklanmak istiyordum. Ve gözlerimin kapalı olması buna çok yardımcı oluyordu. Artık güçlenen kasılmalarda daha çok desteğe ihtiyaç duyar olmuştum. Doulamın hemen hazırladığı sıcak su torbası ilaç gibi geldi, nasıl rahatlattı anlatamam. Bir yandan da eşimle birlikte bana masaj yapıyorlar, farklı noktalarda ters bası uyguluyorlar ve her bir dalgayı daha kolay geçirmemi sağlıyorlardı. Hastaneye daha önce doğumumuz ile ilgili tercihlerimizi yazılı olarak sunduğumuzdan odamızda rahatsız edilmiyor ve bu mahremiyeti sürdürebiliyorduk. En az yatak odamızda geçirdiğimiz mahrem anlar kadar mahrem olan doğumun da kesintiye uğramaması için böyle olması gerekiyordu ve tüm personel buna saygı duyuyordu. Tek bir NST daha çekmek istemeleri ve probun bozuk olmasını bugün güzel yavrum yanımdayken aksilik olarak sayamıyorum, ama o gün o dalgaları yatar pozisyonda karşılamaya çalışmak bana ciddi bir işkence olmuştu doğrusu.
Bu arada doğum havuzunun da hazırlanmasını istedik. Daha önceden verilmiş net bir kararımız yoktu. Ama şartlar uygun olursa havuzu kullanmak istediğimizi belirtmiştik. Havuz şişirilip dolduruldu ve ben havuza girdim. Suda olmak gerçekten çok rahatlatıcıydı. Harika destekçilerim bana masajlar yapmaya, aromaterapi kullanmaya, güzel telkinler yapmaya, beni farklı imgelemelerle rahatlatmaya devam ettiler. Bir yandan da sıcak suyu omuzlarımdan, sırtımdan dökmeleri çok iyi geliyordu. Eşim kulağıma sürekli beni güçlendiren, gücümü hatırlatan güzel şeyler fısıldıyor, yüzüme, omuzlarıma masaj yapıyordu. Artık kasılmalarım iyice hızlanmıştı ve ben dolunaydaki bir dişi kurt gibi ulumak istiyordum. Ses çıkarmak çok iyi geliyordu. Her dalgada derin güzel nefesler alıp o nefesleri içimden geldiğince yüksek sesle veriyordum.
Bir süre sonra doktorum da geldi. Tekrar yaptığı muayene ile doğumun çok güzel ilerlediğini ve açılmamın oldukça ilerlediğini öğrendik. Güzel oğlumuza kavuşmamıza daha da az kalmıştı. Yine gözlerimi kapattım ve bebeğime, bedenimin geçirdiği değişimi gözlemlemeye geri döndüm. Artık dalgalar daha da yoğunlaşmış ve beni tamamen içine almıştı. Sadece dalgalar, ben ve ilerleyen bebeğim vardık. O hisleri tarif etmek sanırım imkânsıza yakın. Çok güçlü ve yoğun dalgalar geliyor ve her biri geçiyordu. Sadece bunu biliyordum, art arda gelecek ve her biri bitecek. Ben de kendimi tamamen serbest bırakmaya, bedenimin oğlumun geçişine izin verebilmesi için hiçbir kasımı kasmamaya, gevşemeye gayret ediyordum. Bir süre sonra açılmam tamamlanmıştı, artık oğlum doğum kanalına girmeye hazırdı. Veee “plop”! Oğlumun rahmimden ayrılıp kanala girdiğini hissetmiştim işte!!! Bir eşiği geçmişti. Çok az kalmıştı ona kavuşmaya…
İşte tam bu anda mühim göstergelerden “kaka hissi” de gelince “tamam” dedim, “oluyor az kaldı”. Bu aşama aslında ıkınma aşaması idi. Ben ise ıkınmamaya, oğlumun kendi kendine ilerlemesine izin vermeye çalışıyordum. Doktorum beni ıkınmaya motive etti. Çok tatlıydı. Birçok şeyi tam hatırlayamasam da onun orada bir an annem, bir diğer an ablammış gibi bana sarılması, ellerimi tutması, tatlı ve sakin konuşması, “hadi yavrum, hadi kızım it!” demesi, yol göstermesi hiç gözümün önünden gitmiyor. Eşim “kulağının içine içine bağırdın, kulağı gitti kadıncağızın” dedi doğumdan sonra, bunu kendisine de söylediğinde, o ise hiç farkında bile olmadığını söyledi. O denli konsantreydi bebeğimizi karşılamaya.
Ikınırken bir yandan da hep hayalini kurduğum gibi perinemi koruyor ve oğlumu kendi ellerimle karşılamaya hazırlanıyordum. Başına ve hatta saçlarına dokunmayı beklerken ellerime kesesi geldi! Doğru ya, suyum gelmemişti, yani kese olduğu gibi duruyor olmalıydı. Ve şimdi de daha önce internette örneklerini gördüğüm gibi oğlum kesesiyle geliyordu! Sabırsızlıktan ölüyordum, artık bitsin, kollarıma gelsin istiyordum. Fakat ıkınmaktan da oldukça yorulmuştum. Her dalga arasında doktorum derin derin nefes almamı salık veriyor ve bir yandan da bebeğimin kalp seslerini dinliyordu. Her şey yolundaydı. Oğlum da güçlü ve cesur bir bebekti ve yoluna devam ediyordu. Son bir ıkınmayla bir anda onu göğsümde buldum. Çok hızlı olmuştu. Ben önce başı gelecek ve bir ya da birkaç ıkınma daha bekleyeceğiz sanırken o tek seferde suya süzülüvermişti. Göğsümdeydi!!!
Artık kollarımdaydı. Hastaneye girişimizin üzerinden 5 saat kadar geçmişti, bense bir rüyanın içinde yüzüyor gibiydim. Tüm doğum boyunca yanımda olan eşim bizi kucaklamıştı. İşte sonunda üçümüz beraberdik. Bu muazzam mutluluk, rahatlama ve heyecanı tarif etmem mümkün değil. Gözlerimi oğlumdan alamıyordum. Hemen bebeğimizin sırtını sıcak havluyla örttük ve kordondaki atımın bitmesini bekledik. Kordonu kesildikten sonra da bir süre göğsümde kaldı. Ve sonra bebeğimiz 5 dakikalık bir kontrolden geçmek üzere göğsümden babasının göğsüne geçerken ben de sudan çıktım.
Benim kontrollerim yapılırken bebeğim hemen göğsüme geri geldi. Ağlıyordu ve ben paniklemiş onu bir türlü sakinleştiremiyordum. Emzirmemi söylediler. İyi tamam emzireyim de, nasıl? Daha önce hayatımda hiç emzirmedim ki ben. Hiçbir fikrim yoktu. Hemen yardım ettiler ve işte kolostrum denilen ilk süt de görünmüştü! Fakat bebeğim hala canhıraş ağlıyordu. Canım doktorum hemen gelip orada da sihirli dokunuşunu yaptı. O her zamanki telkin eden, sakin, güven veren sesiyle “sen nasılsan bebeğin de öyle olur, hadi bırak şimdi endişelenmeyi, her şey çok güzel olacak, sakinleş ki bebeğin de sakinleşsin” diyerek bana EFT yaptı. Ben sakinleştim ve bebeğim de anında ağlamayı bıraktı…
Bundan sonrası tam bir aşk. Tarifsiz bir mutluluk. Gözlerimizde kalpler dünyanın geri kalan tüm dertlerini unuttuk. Bir süre daha göğsümde ten tene temasımızı sürdürdük. Benim de ne yırtığım ne de başka bir sıkıntım olmuştu. Kontrollerim bittikten ve plasentam da doğduktan sonra da orada oğlumla ten tene temasımızı sürdürdük. Ve sonra yürüyerek geceyi geçireceğimiz odamıza geçtik. Her şey bir rüya gibiydi, hiç bitmesin dediğimiz… Doğurmuştum işte! Bebeğimize bakıp bakıp eşime “onu ben doğurdum, baksana ben doğurdum onu!” diyor ve gülüyordum. Kendimi 10 kaplan gücünde hissediyordum. Ben bu bebeği içimde büyütüp, bir de dünyaya getirdiysem bu dünyada yapamayacağım hiçbir şey yok! Kadın olmak ne güzel, ne şifalı, ne bereketli…
Bu nefis deneyim için yolumun şu 4 insanla buluşmuş olmasına şükürler olsun:
Dünyanın en harika erkeği, ennn en mükemmel babası, yoldaşım, evimin direği, yuvamın sıcağı, huzur kapım, yol göstericim, bilge eşim, diğer yarım, gözümün nuru, ışığım, canım ciğerim erkeğim Erdem;
Sonuna kadar güvendiğim, omuz omuza her yola çıkacağım, sevdiğim, saydığım, doğumun güzelliğine inanıp daha da güzelleştiren, her daim kendini geliştiren, doğumumuzdan sonra üçümüzün de aşkla bağlandığımız doktorum Gülnihal;
Hem hamileliğim, hem öncesi, hem doğumum, hem sonrasında en ihtiyaç duyduğum zamanlarda Hızır gibi yetişen, anneliğime geçişimi hayal bile edemeyeceğim kadar güzel bir seremoni ile onurlandıran, benim canım, sıkıldığımda rüyasına girdiğim kız kardeşim, doulam Özge;
Minik tatlı elleri ve ayaklarını ve hatta sarı uzun kirpiklerini saatlerce izlemeye doyamadığım, kokusuyla sarhoş olduğum, varlığının düş misali güzelliğiyle mest olduğum, bu hayatı için aile olarak bizi seçen ipek tenli, badem gözlü güzel oğlum Can Yaman…
Kendimi çok mutlu, şanslı, zengin, bereketli ve tam hissediyorum. Bu deneyimin içinde olan herkesin varlıklarına şükran duyuyorum.
İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek?[Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız
***
Günümüzde artarak devam eden hayvanlar üzerinde yapılan bilimsel ve deneysel çalışmaların tarihinin, M.Ö. 500 yıllarına dayandığı tahmin edilir. İnsana ve hayvan türlerine duyulan ilgi ve merakla başlayan bu çalışmalar, tıbbın doğuşuyla birlikte insan vücudunun sırlarını çözmeye yönelmiş ve insan disseksiyonlarının yasaklanmasıyla birlikte hayvanlar bu çalışmaların odak noktası olmuştur. Tarihte bilinen ilk hayvan davranışı gözlemcisi ve bilimsel amaçlı disseksiyon yapan ilk bilim insanı Aristo da Hipokrat gibi memeliler arasındaki benzerliğin farkındaydı ve farklı hayvan türlerini incelemişti. Aynı şekilde Platon Akademisi’nden olan Theophrastus ise Aristo’dan farklı düşünüyordu: hayvanlar üzerinde çalışmak, hatta onları yemek insanca değildi. Günümüzde halen var olan ve etik tartışmalar olarak adlandırdığımız MÖ 300’lerdeki bu karşıtlık yüzyıllar boyunca sürdü.
MS 2. yüzyılda yaşamış ve tıbbın en önemli isimlerinden olan Bergamalı Galen’in farmakoloji alanındaki çalışmaları günümüzde halen kabul görür. Dozaj kavramını ortaya atan ilk bilim insanı olan Galen, yaptığı çalışmalar ve bunlardan çıkardığı sonuçlarla kendisinden sonraki binlerce bilim insanını araştırmaya yöneltmiş ve tüm bu bilgileri hayvan disseksiyonlarından elde etmiştir. Anatomi alanındaki buluşları, cerrahi becerileri ve şaşırtıcı teorileri bir yana; uterus tanımı köpeklere, beyinle ilgili görüşleri inek ve keçilere, böbreğin yeriyle ilgili bilgileri domuzlara dayalı olan hayvan disseksiyonu temelli bu çalışmaların doğruluğu konusundaki şüpheler yersiz değildi ve yüzyıllar sonra insan üzerinde yapılan disseksiyonlar neticesinde bazı bilgilerin yanlış olduğu görülmüştü. Tercüme faaliyetlerinin artmasıyla, bu çalışmalar İslam bilim dünyasına da yayılmıştı ve İslam-Batı arasında başlayan bu bilimsel alışveriş, Hristiyanlığın etkisiyle konulan bir takım katı kurallar ve Ortaçağ gibi etkenler ile Doğu’da tıbbın daha hızlı ilerlemesiyle sonuçlandı. Bir süre sonra, bu konuda ilerleyebilmek için idam edilen suçlular üzerinde öğrenme amaçlı otopsinin yasallaştırılmasıyla Batı’da çalışmalar yeniden artmaya başladı.
Galen, Hipokrat, İbn-i Sina gibi bilim insanlarının yaptığı çalışmaların etkisi 16. yüzyıla kadar sürdü. Modern insan anatomisinin kurucusu kabul edilen Belçikalı hekim Vesalius’un Kuzey İtalya’daki Padua Okulu, 16. yüzyılda halka açık gösteriler şeklinde yapılan bilimsel toplantıların odak noktalarından biriydi. Aralarında Vesalius’un da olduğu hekimlerin, en doğru bilgilerin sadece yaşayan bir bedenden elde edilebileceği görüşünün yayılmasıyla insan kadavraları üzerinde yapılan çalışmalar, yerini halen canlı olan hayvanların halka açık gösterilerde tüm vücutlarının kesilip, organlarının incelenerek anatomisin tartışılmasına bırakmıştı. O dönemde eterin anestetik yönü henüz keşfedilmediğinden, düz bir zemine -çoğu zaman bir masaya- sırtüstü şekilde ayaklarından sabitlenen hayvanlar -çoğu zaman da bir köpek-, vücutları yavaş yavaş kesilerek parçalara ayrılırken inanılmaz bir acı ve ıstırabı deneyimlemekteydiler.
Hayvanlara karşı ahlaki bir yükümlülüğümüzün olmadığı görüşü, “Hayvanlar aşağı sınıftan mahluklardır”ın tarihteki en ateşli savunucularından Descartes ve insanmerkezcilik ile felsefi bir tavra dönüştü. Bu dönemde sadece hayvanlar değil; doğa, hatta evren bile insanın hizmetine sunulan canlı ve cansızlar bütünü olarak görülüyordu. Tüm bu tartışmalar sürerken, hayvandan hayvana ve hayvandan insana kan nakli çalışmaları başlamış, kan dolaşımı açıklanmış, köpekler üzerinde yapılan deneyler neticesinde kalbin atmasıyla hava arasındaki ilişki keşfedilmiş ve ilk renkli resimli anatomi kitabı yayınlanmıştı.
“Nasıl nefes alırız?” ve “Yiyecekleri nasıl öğütürüz?” sorularına cevap arayan deneyler sonucunda insan vücudunun işleyişini araştırmaya yönelik ilgi, dolayısıyla hayvan deneyleri daha da arttı. Artık içilen sıvıların akciğerlere gittiğinin düşünüldüğü dönemler sona ermişti ve bundan daha da fazlasına ihtiyaç duyuluyordu. Fakat beklenmedik bir şekilde 18. yüzyılda, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalara muhalefet eden sesler de epey yükselmeye başlamıştı. Hayvanlar birer makinedir ve acıyı hissedemezler görüşüne karşı onların da aynı bizler gibi hissedebildiği, acıyı deneyimleyebildiği ve kendi yaşamlarının öznesi oldukları görüşü yayılmaktaydı.
Deneysel cerrahinin kurucularından John Hunter, o güne dek teknisyenlik olarak yapılan cerrahi tedaviyi bir bilim haline getirdi, aynı zamanda bir doğa tarihçisi olarak deniz yılanı, balina, leopar, kokarca, boğa gibi birçok hayvan üzerinde deney ve gözlem yaptı. Başka bir İngiliz fizyolog Cambridge Üniversitesi’nden Stephen Hales (1677-1761) bitki ve hayvanlarda hava ve suyun rolünü araştırdı ve forsepsi icat etti. İnsan ve hayvanlarda kan dolaşımı keşfinin sahibi olan Stephen Hales, at, kedi, köpek ve kurbağalar üzerinde yaptığı sayısız deneyde gaz ve sıvıların yaşamsal faaliyetlerdeki rollerini araştırdı. Arkadaşı William Stukeley sokaktaki kedi ve köpekleri yakalamakta ustaydı ancak o çoğunlukla, fiziksel büyüklüğü nedeniyle daha rahat gözlem yapabildiği atları tercih ediyordu.
19.Yüzyılın önemli tıp insanlarından ve deneysel fizyolojinin öncülerinden François Magendie, birçok vücut işleyişinin birkaç organın ortak faaliyetinden kaynaklandığını ilk saptayanlardandı. 1820’lerin başında yavru köpeklerde yaptığı bir dizi deneyde, bir siniri kestiğinde köpek yürüyebiliyor ancak hissedemiyor, diğer siniri kestiğinde ise tam tersi oluyordu. Magendie, 1837’de yaptığı başka bir deneyde de önceden serum enjekte edilen köpeklerin aynı serumun tekrarında ağır bir şok geçirdiklerini gözlemledi ve immunoloji için çok önemli olan bu bulgu, ‘anafilaktik reaksiyon’ un varlığını ortaya koydu.
Magendie’nin bu gözleminden birkaç yıl sonra, Sultan Abdülmecit’in bakımı için çağırılan Avusturyalı hekim Charles Ambroise Bernard tarafından Osmanlı’daki ilk insan disseksiyonu gerçekleştirildi. 1800’lerin başında, Osmanlı Devleti’nde medreselerde tıp eğitimi verilmesine rağmen, insan disseksiyonunun dini sebeplerle yasak olması nedeniyle bu eğitim sadece teorik olarak sürdürülüyordu. Magendie’nin tüm deneyleri anestezi ve analjezisiz yapılıp, hayvan deneyin ardından öğrencilerin anatomi dersleri için saatlerce acı içinde bırakılıyordu. Halka açık gösterileri, özellikle de İngiltere’de ayakları tablaya çivilenmiş köpeğin yüz kaslarını keserek gösterdiği ve ertesi günkü gösteri için tüm gece o halde bırakıldığı gösteri duyulmuş ve şok etkisi yaratmıştı. Amerikalı fizyolog James Montrose Duncan Olmsted, ‘François Magendie’ adlı kitabında (1944) şöyle der: “Monsieur M. Eziyet ettiği kurbanlarına karşı tüm hislerini kaybetmiş olmasının yanı sıra, yaptığı işi de çok seviyordu. Hayvan biraz ciyakladığında sırıtıyor, yüksek çığlıklardaysa bazen içten şekilde kahkahayla gülüyordu”.
François Magendie’nin öğrencisi olan başka bir (Claude) Bernard ise, bilimsel gözlemlerde objektifliği sağlamak için “kör deneyleri” savunan ilk kişiydi. Deney öncesinde ne arandığına dair bir fikrin olmaması, bilinçli ya da bilinçaltı eğilimlerle deneyin sonucunun etkilenmesini önleyecekti. İkisinin de favori kurbanı köpek olsa da, kurbanlarının bir kısmı da savaş zamanında Fransa’ya hizmet eden yaşlı atlardı.
Avrupa’yı ele geçiren viviseksiyonun etkisi, Amerika’da da aynı yoğunluktaydı. Amerikalı fizyologlar da kendi bilimsel meraklarını gidermek için Avrupalı meslektaşlarından geride kalamıyorlardı. Amerikalı fizyolog ve cerrah Walter Brewster Platt, fizyolojik etkilerini görmek için resorcin ile zehirlenen köpeğin çırpınışlarını 26 saat boyunca izledi. Amerikalı biyolog Horatio Wood, güneş çarpmasının etkilerini birkaç köpeği ısısı 120c olan fırına koyarak gözlemledi. Görüldüğü gibi 19. yüzyıl, hayvan deneylerinin zirvede olduğu ve her şeyin araştırıldığı, bilimsel heyecanın tıp etiğini yenerek hayvanların artık sahiden birer ‘makine’ gibi algılandığı bir dönem oldu. Bunun yanında Pasteur’ün aşıyla ilgili keşfi, beyinle ilgili çalışmalardan çıkan yeni ve şaşırtıcı sonuçlar da bu artışa desteği büyüttü.
Yüzyıl sonlarına doğru deneysel psikolojinin de iyice devreye girmesiyle, hayvanlar laboratuvarların birer parçası oldular. 1884 yılında Britanya’da 470 lisanslı viviseksiyonist vardı. Bu yüzyılda yapılan çalışmaların eterin anestetik özelliklerinin de keşfedilmesiyle birleşmesi sonucunda, Avrupa’da sayıları hızla artan tıp laboratuvarlarında hayvan deneyleri rutin haline geldi. 1939’da elektron mikroskobunun geliştirilmesine kadar, virüsler görülebilir değildi ve savaşların da etkisiyle salgın hastalıklar çığ gibi büyüyordu. Albert Sabin ve Jonas Salk’ın çalışmaları neticesinde çocuk felci aşısı bulunmuş, bu çalışmalarda yaklaşık bir buçuk milyon maymun kullanılmıştı.
20.yüzyılda artık laboratuvarlarda davranış çalışmaları için hayvanlara elektrik veriliyor, yenidoğan hayvanlar annelerinden ayrılarak yoksunluk çalışmaları yapılıyor, organ nakli çalışmalarında hayvanların kafaları birbirlerine naklediliyor, tıbben ölü duruma getirilip yeniden canlandırılmaya çalışılıyordu.
1960’lardan itibaren kedi ve köpekler davranış, salgın hastalık, toksikoloji, cerrahi tekniklerin geliştirilmesi, askeri araştırmalar gibi konularda laboratuvarların gözdesi durumundaydılar ve araştırmalar için aranan köpeklerin insana alışık ve uyumlu, sakin, iyi huylu olması isteniyordu. Bu ihtiyaçlar da yepyeni bir ihlali doğurdu: hayvan tacirliği. Avrupa ve Amerika kıtasında sahipli hayvanlar çalınarak laboratuvarlara satılmaya, dünyadaki çeşitli ülkelerde doğada yaşayan maymun vb. gibi hayvanlar yakalanarak yasadışı yollarla Batı’ya gönderilmeye başlandı. Bu olayların neticesinde, hayvanlar üzerinde yapılan araştırmaların yasal metinlerle bazı kurallara bağlanması ihtiyacı doğdu ve ülkeler, deneysel ve bilimsel prosedürlerle ilgili kendi kanunlarını oluşturmaya başladılar.
Tüm bunların yanı sıra, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların insana uyarlanması aşamasında yaşanan olumsuzluklar, hayvan çalışmalarında başarılı olmuş ve piyasaya sürülmüş ilaçların yan etkileri nedeniyle insanların ölmesi, AIDS ve HIV için devasa fonlarla onyıllar boyunca hayvanlarda yapılan çalışmaların netice vermemesi, hayvan deneylerinin bilimsel çevrelerde de sorgulanmasına yol açtı. Yüzyıllar önce etik ve ahlaki kaygılarla başlayan deney karşıtı hareket, artık bazı felsefeciler ve hayvan hakları savunucularının dışındaki insanların da tartışma konusu olmuştu bile.
Aktif ve yaygın olarak iki yüzyıllık diyebileceğimiz ve kısa bir süre içinde kıtalararası sıçramalar yaparak yayılan deney karşıtı hareket, sayısız protesto, tutuklama, kayıplarla inşa edilmiştir. Yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığım hayvan deneyleri ise, günümüzde çeşitli alanlarda güvenle kullanılan onlarca alternatif yöntem ve bu yöntemlerin çoğaltılabileceğine dair sağlam bilimsel dayanaklar olmasına rağmen, yüzyıllar öncesine ait gerici bir bakış açısı ve ezber argümanlarla ne yazık ki hala destek bulmaktadır.
Biz hayvan hakları savunucularının yanısıra bilim insanlarına da iş düştüğünü, yüzyıllar boyunca hayvanların çektiği inanılmaz acılardan elde edilen bilgilerin diyeti olarak artık hayvanlara karşı adil davranmamız gerektiğini hatırlatmak istiyorum.
Bitkiler, insan hayatının vazgeçilmez bir parçası. Onlar sayesinde karnımızı doyuruyoruz ve onları çevremizi güzelleştirmek için kullanıyoruz. Bitkiler olmadan yaşamak, bir tarım toplumu olan insan medeniyeti için pek mümkün değil gibi görünüyor. Buna rağmen çoğu zaman yanlarından geçerken varlıklarının farkında bile olmayız. Çünkü pek hareket etmezler, etse bile yavaştırlar veya konuşamazlar. Canlı oldukları halde onlara bir masadan farksızmış gibi davranırız. Hatta bilinci kapanan insanlar için “bitkisel hayatta” tabirini kullanırız. Peki bitkilerin insanlar kadar karmaşık olmaması onların bilinci olmadığı anlamına mı geliyor? Bu soruya Batı Avustralya Üniversitesi’nden (University of Western Australia) bilim insanı Monica Gagliano ve ekibinin bir cevabı var: Bitkilerde bilinç kavramını artık tartışmaya başlamalıyız, çünkü beyinleri olmasa bile öğrenip hatırlayabiliyorlar. Hem de insan gibi gelişmiş hayvanlarda olduğu gibi!
Bilim dünyasında öğrenme ve hafıza genelde beyin gibi karmaşık sinirsel bir ağ içeren organlara sahip canlılara atfedilse de, yakın zamanda yapılan araştırmalar alıştırma ile öğrenmenin (learning by habituation) omurgasızlar gibi daha basit canlılarda da var olduğunu gösterdi. Gagliano ve ekibi, alıştırma ile öğrenmenin bitkilerde var olduğunu, (Gagliano M. R., 2014) makalesi ile gösterdi. Bu makalede ele alınan deneyde küstüm otu (Mimosa pudica) bitkisini kullandılar. Bu bitkinin özelliği, bir tehdit veya fiziksel rahatsızlık durumunda yapraklarını hızlı bir şekilde kapatmasıdır. Şu linkteki video ile daha rahat anlaşılabilir. Bu deneyde küstüm otu bitkisi, 15 cm yükseklikten kontrollü olarak geri tepmeyecek şekilde 5 veya 10 saniye aralıklarla 60 defa aşağıya düşürülüyor. Deneyin başında bitki bütün yapraklarını kapatırken, kısa bir süre sonra düşmeler sonucunda yapraklarını kapatmamaya başlıyor; yani bitki öğreniyor. Bu durum bitkinin yorulmasından kaynaklanmıyor, çünkü deney ekibi alıştırma sürecinde belli aralıklarla bitkiyi sallayarak test ediyor. Bu sallama sonucunda ise bitkinin neredeyse bütün yapraklarını kapatarak tepki verdiği görülüyor. Bu da bitkinin yorulmadığını ve öğrendiğini net bir şekilde gösteriyordu. Bu öğrenilmiş hareket, hiçbir şey yapılmadan geçirilen yaklaşık bir ay sonucunda tekrar test ediliyor ve bitkinin öğrendiği hareketi tekrarladığı görülüyor. Yani bitki bir ay önce öğrendiklerini hatırlayabiliyor!
Gagliano ve ekibinin, Nature dergisinde yayınlanan (Gagliano M. V., 2016) diğer bir deneyinde ise, bitkilerde çağrışımsal öğrenmenin (associative learning) mümkün olduğunu gösteriliyor. Tıpkı Pavlov’un köpek deneyinde olduğu gibi koşullu bir uyarıcı (hava akımı) ile bitki eğitiliyor ve bitkiye ödül olarak ışık veriliyor. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, Y şeklindeki basit bir labirent ile (Y şeklinde üç ağızlı bir boru) gerçekleştirilen deneyde bitki, hava akımı ve ışığa aynı anda aynı uçtan maruz bırakılarak eğitiliyor.
Küstüm otunun öğrenme sürecindeki ve öğrenme aşamasından sonraki büyüme yönleri.
Öğrenme sürecinde beklendiği şekilde bitki ışığın olduğu tarafa doğru büyüyor. Ancak öğrenme süreci bittikten sonra bitki labirentin bir tarafından sadece hava akımına maruz bırakılıyor ve ışık olmasa da hava akımı olan tarafa doğru yöneliyor. Yani yemek verilmese bile zil çaldığında salyası akan Pavlov’un köpekleri gibi bitki, ödül yani ışık olmasa bile koşullu uyarıcısının (hava akımı) olduğu tarafa doğru yöneliyor. Böylelikle bitkilerin önceden kabul edildiği gibi otomatik bir şekilde, hayatta kalmak amacıyla ışığa doğru yönelmediği, öğrendiği şekilde davrandığı yani aslında seçim yaptığı gösterilmiş oluyor. Buradan hareketle bitkilerin de artık bilişsel çalışmaların bir konusu olmaya başlayacağını ve bilim insanlarının bitkilere ait öğrenme mekanizmalarını çözmeye odaklanmasını bekleyebiliriz.
Bu çalışmaların sonuçları Münster/Almanya’da bulunan Doğa Tarihi Müzesi’nde (LWL-Museum für Naturkunde mit Planetarium ) 27 Ekim 2019 tarihine kadar sergilenmeye değer bulunmuştur.
Bu bilgiler ışığında, bitkiler alıştırma veya çağrışım ile öğrenebiliyor, hatırlayabiliyor ve seçim yapabiliyorlarsa bitkilerde bilinç olduğu iddiasını tartışmak yerinde olacaktır. Gagliano, (Gagliano M. , 2017) – (Gagliano M. A., 2018) makalelerinde yazdığı üzere artık bitkiler için öğrenme ve hafıza gibi kavramlara alışmamız ve bitkilerde bilinç kavramını hayatımızın her alanında ahlaki ve etik açıdan tartışmaya başlamamız gerektiğini belirtiyor. Benim aklıma şöyle sorular geliyor: Örneğin veganlar bu bilgiler ışığında bitkisel beslenmeden de vazgeçecek mi? Bir bitkiyi “öldürmek”, hukuki anlamda bir ceza gerektirecek mi? Bu sorular uzatılabilir. En iyisi önce biz bitkilerin de öğrenebilen ve hatırlayabilen canlılar olduğunun farkına varalım ve bakış açımızı buna göre değiştirmeye başlayalım.
Kaynakça
Gagliano, M. (2017). The mind of plants: Thinking the unthinkable. Communicative & integrative biology(10(2)), 38427.
Gagliano, M. A. (2018). Plants learn and remember: lets get used to it. Oecologia(186(1)), 29-31.
Gagliano, M. R. (2014). Experience teaches plants to learn faster and forget slower in environments where it matters. Oecologia(175.1), 63-72.
Gagliano, M. V. (2016). Learning by association in plants. Nature Scientific Reports(6), 38427.
Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.
Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.
İklim değişikliği ile ilgili her geçen gün daha fazla haber ve araştırmayla karşılaşırken, kullanılan görseller ve öne çıkarılan haberler -kasıtlı veya kasıtsız şekilde- iklim değişikliğinin sanki tüm dünyanın değil, şanssız birkaç canlı türünün veya kötü yazgılı birkaç ülkenin sorunu olduğu algısını yaratıyor. Gürültüyle yıkılan buzdağları, açlıktan bitap düşmüş bir kutup ayısı, uzak bir ülkeden gelen aşırı sıcak dalgası haberleri veya adını pek sık duymadığımız ada devletlerinin yükselen deniz suları karşısında çaresizliği… Tüm bunlar ciddi tehditler olmasına rağmen, iklim değişikliğinin hepimizin, hem de öyle uzak bir gelecekte değil, bugün karşı karşıya olduğu, ivedilikle çözüm bulunması gereken bir problem olduğunu düşündürmekten uzak örnekler.
Oysa iklim değişikliğinin gündelik tercihlerimizin ve hayat mücadelemizin en önemli unsuru olan gıda üzerindeki etkileri gıda güvenliğine getirdiği tehditler daha sık konuşuluyor olsaydı, bunun bugün 7 milyarın, 2050 yılında ise 9 milyarın sorunu olacağını fark etmek daha kolay olurdu. İklim değişikliğinin tarımsal üretim ve ekonomi üzerindeki etkilerini kısaca incelemek, gıda güvenliği kavramını oluşturan tüm ayakların nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu görmemizi sağlamak ve iklim değişikliğinin hepimizin hayatındaki yerini teslim etmek için gerekli bir ilk adım.
Değişen havalar gıda üretimini tehdit ediyor
Sanayi devrimiyle beraber ciddi boyutlara ulaşan ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik büyüme, küreselleşme ve tüketim temelli ekonomi döneminin ardından önü alınamaz bir şekilde hızlanan fosil yakıt tüketimi, atmosferde yoğun sera gazı birikimine neden oldu. Sanayi devrimi öncesinde 260-280 ppm aralığında olan atmosferdeki CO2 derişiminin günümüzde 400 ppm seviyelerine ulaşması, beraberinde ortalama sıcaklıkların artışı, yağış rejimlerinin düzensizleşmesi, aşırı hava olaylarını sıklaşması ve okyanus sularının asitliğinin artması gibi, gıda üretimi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkisi olan birçok sonucu beraberinde getirdi.
Bugün dünyanın farklı bölgelerinde çiftçiler daha önce karşılaşmadıkları şiddet ve sıklıklarda ardı ardına kurak yıllar yaşıyor ve üretimlerini “yeşil devrimin” vaat ettiği seviyelere ulaştırmakta zorlanıyor. Örneğin, Amerika’nın teknolojide olduğu kadar tarımsal üretiminde de pay sahibi olan Kaliforniya eyaleti 2012’den bu yana her sene şiddetini artıran olağandışı bir kuraklık dönemi yaşıyor ve üzüm, portakal, pamuk, pirinç gibi bölgenin önde gelen tarım ürünü üretimleri son yıllarda kuraklık öncesi döneme göre düşüş gösteriyor (1). Azalan yağmurlar sonucunda yer altı sularına yönelen çiftçiler yer altı kaynaklarının su bütçesindeki açıkların büyümesine neden oluyor. NASA tarafından uydu fotoğrafları ile de tespit edilen (2) bu durum, uzun vadede gıda üretimi üzerindeki kuraklık baskısını artmasıyla üretimde daha da sert düşüşlerin olacağının habercisi.
İklim değişikliğinin, tarımsal üretimi kuraklığın artışında olduğu kadar sekteye uğratan bir diğer etkisi ise, iklimsel değişkenliklerin artması. En yüksek ve en düşük sıcaklıkların uçlara kayması, ilk yağış, son don gibi kritik tarihlerin değişkenlik göstermeye başlaması ve yıllık yağış miktarlarının değişmediği bölgelerde bile yağışlı gün sayısı ve yağış şiddetlerinin değişmesi çiftçilerin yıllardır uygulayageldikleri yöntem ve bilgilerle üretimlerini devam etmesini güçleştiriyor. Doğrudan bitki üretimi ile ilgili bu etkilerin yanı sıra artan sıcaklıklar bitki zararlılarının gelişim alanlarını genişletiyor ve bugün yıllık 650 milyon insana yetecek miktarda gıdanın israfına neden olan bu zararlıların yaşam alanlarını yılda ortalama 3 kilometre daha kutuplara doğru taşıyarak verdikleri zararın artmasına neden oluyor (3).
Etkiler kararsal üretimle sınırlı kalmıyor, atmosferdeki gazları bir sünger gibi bünyesine çeken okyanus sularının asitliği, artan CO2 derişimi ile beraber artıyor ve deniz ekosistemi besin zincirinin bozulmasıyla büyük zarar görüyor. Üretime ve balıkçılığa konu olan türler doğrudan etkilenmese bile, denizdeki besin zincirinin başı olarak sayılabilecek alg ve plankton türlerinin yükselen asitlik seviyelerinde yaşamlarını sürdürememesi, besin zincirinin üst basamaklarındaki türlerin sayısının azalmasına neden oluyor. Dolayısıyla deniz ürünü üretiminin bazı bölgelerde yüzde 60’a varan oranlarda düşmesi bekleniyor (4). Bu geniş çapı etkilerin yanı sıra sıklığı artan aşırı hava olayları bölgesel zararlara neden oluyor ve çiftçilerin bazı yıllar ürünlerini tamamen kaybetmesine yol açıyor (5).
Gıda güvenliği, istikrar ve erişim…
İklim değişikliği kaynaklı birçok etki, gıda güvenliğinin dört boyutu üzerinde farklı derecelerde etki yaratıyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından tüm insanların üretken ve sağlıklı bir yaşam için günlük beslenme ihtiyaçlarını ve gıda tercihlerini karşılamaya yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya fiziki, sosyal ve ekonomik açılardan her zaman ulaşabilir olması durumu olarak tanımlanan gıda güvenliğinin iklim değişikliği ile bağlantısı dört ana boyutta incelenebilir: Bulunabilirlik, istikrarlılık, kalite/güvenilirlik ve erişilebilirlik.
Bulunabilirlik, yani gıda ürünlerinin toplam üretiminin yeterli olması ayağı söz konusu olduğunda yukarıda bahsedilen kuraklıklar, belirsizlikler, aşırı hava olayları ve zararlıların tarımsal üretimi azaltması beklendiğinden, iklim değişikliğinin gıda güvenliği üzerindeki ilk etkisinin bu noktada olması bekleniyor (6).
Kısa vadede üretim düşüşü olarak kendisini gösteren bu iklim olayları Kaliforniya’daki kadar sosyal ve ekonomik desteğe sahip olmayan çiftçileri vurduğunda kimi bilim insanlarına göre, Suriye’de olduğu gibi yoğun göçlere ve iç karışıklıklara neden olabiliyor. Üretimin azalması çeşitli bölge ve dönemlerde gıda fiyatlarını artıracağı gibi, geliri tarıma bağlı insanların gelirini de azaltacağından gıda güvenliği ciddi biçimde etkilenecek. Arap Baharı olarak adlandırılan ve 2008 yılında Tunus’ta başlayan isyan dalgasının ardından Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde rejim değişikliklerine neden olan olayların kaynağında yükselen gıda fiyatlarının olduğunu düşündüğümüzde, (7) bu bağlantı kendisini daha kuvetli bir şekilde hissettiriyor.
Mevsimlik tarım işçileri etkilenecek
Aşırı hava olaylarının sıklığının ve sayısının artışı ile birlikte tarımsal üretimdeki süreklilik tehlikeye gireceğinden gıda güvenliğinin istikrarlılık ayağı da iklim değişikliğinin etkilerinden kaçamayacak. Bu konu ile ilgili ülkemizden verilebilecek en önemli örnek, geliri tamamen ürünün bolluğuna ve devamlılığına bağlı olan ve sayılarının 4 milyona vardığı tahmin edilen, mevsimlik tarım işçilerinin durumu. Bir aşırı kuraklık döneminde üretimin istikrarlılığının bozulması, gıda üretim miktarının düşmesinın yanı sıra gıdaya erişimi için bu ürünlerin toplanmasından gelen gelire bel bağlamış tarım işçilerinin, gıdaya erişimde de sıkıntı yaşaması kaçınılmaz olacak.
Artan sıcaklık ortalamaları gıda tedarik zinciri içerisinde gıdaların bozulmadan ve besleyiciliklerini kaybetmeden taşınmasını daha zorlaştıracak ve israflar bu zincirde olulabilecek hatalar oranında artabilecek.
Son olarak eğer bugünkü gidişatta bir değişiklik olmazsa, gıdaya erişim hem üretimdeki azalmaya hem de istikrarın sekteye uğramasına bağlı olarak zorlaşacak ve yeterli beslenebilen kişilerin sayısında bir azalma olacak.
Bölgesel koşulların gözetildiği uyum politikaları
Nüfusun artış hızı düşünüldüğünde, gıda güvenliği üzerindeki tüm bu tehditler daha ciddi bir boyuta ulaşıyor ve yukarıda bahsedilen kötü senaryoların gerçekleşmemesi için yerel ve küresel ölçekte önlemler alınmasını zorunlu hale getiriyor.
İklimi değişen dünyada, bölgesel koşulların dikkate alındığı uyum önlemlerinin uygulanmaya başlaması gıda güvenliği üzerindeki bu tehditlerin bertaraf edilmesini sağlayabilir. Geniş pazarlarda ticari fayda elde etmek için laboratuvarlarda geliştirilen hibrit veya GDO’lu türler yerine değişkenlik gösteren iklim koşullarına dayanıklı yerel türlerin tercih edilmesi ve geliştirilmesi gıdanın bulunabilirliği ve istikrarı üzerinde olumlu etki yaratacaktır.
Günümüzde yaygın olan monokültür, yani büyük tarımsal alanların tek bir tür ekimi için kullanıldığı üretim anlayışının yerini, daha fazla türün birbirini destekleyecek ve iklim değişikliğinin olası etkileri karşısında sigorta görevi görecek şekilde ekimini savunan polikültür, permakültür ve hortikültür gibi farklı uygulamaların alması da, bulunabilirlik ve istikrarlılığı destekleyebilir. Alışıldık ekim dikim takvimlerinin iklimdeki değişikliklere göre yeniden tasarlanması ve bölgeler için bitki gelişimine en uygun tarih aralıklarının belirlenmesi önemli bir fayda sağlayacaktır.
Kuraklıkla daha fazla karşı karşıya kalacağı bilinen bir dünyada doğru sulama tekniklerinin yaygınlaştırılması da hayati önem taşıyor. Erişim ve kalite ve güvenilirlik ayaklarındaki çözümler ise nasıl bir üretim sorusundan ziyade, gıdanın kim tarafından üretilip nasıl paylaşıldığı sorularıyla ilgili. İklimi değişen bir dünyada gıda güvenliğinin bu iki ayağında, giderek daha seyrek elde toplanan ve zincirlere benzetebileceğimiz kırılgan üretim yapılarından çok, üretiminin daha fazla kişi tarafından, tüketime yakın noktalarda yapıladığı ağ tipi yapılar olarak örgütlenmesi anahtar rol oynuyor. Böylelikle uyum konusunda en çok ihtiyaç duyulacak şey olan bilginin gelişimi ve yayılımı kolaylaştırılmasının yanı sıra, gıda zincirlerinin kısalması erişim, güvenilirlik ve kalite konusunda da daha sağlam yapılar oluşturulmasını sağlayabilir.
Tarımın iklime etkisi de azaltılmalı
İklim-tarım ilişkisinde tüm bu önlemler uygulanırken unutulmaması gereken bir diğer konu da, tarımın iklim değişikliğini nasıl hızlandırdığı. Yukarıda bahsedilen tüm uyum önemleri uygulanırken, aynı zamanda tarımsal üretimde sera gazı salımını azaltacak önlemlerin (kimyasal gübre kullanımınının azaltılması, endüstriyel hayvancılığın yerini mera hayvancılığının alması, gıda tercihlerinin daha az işlenmiş olandan yana yapılması vb.) alınması iklim değişikliğinin hızının azaltılması konusunda insanlığın elini güçlendirecek uygulamalardan biri.
Bütün bu önlemler, herkes için gıda güvenliğinin güvence altında olduğu bir dünyaya bizi bir adım daha yaklaştıracak. Devletlerin ve şirketlerin bu önlemleri alması için tüketicilerin ve sivil toplum kuruluşlarının doğru adımlar atması ve iklim değişikliğinin gıda üzerindeki etkisini anlatılması da beraberinde farkındalığın ve uyum/önlem uygulamalarının artmasını getirecek. Bireylerin günlük gıda tercihlerinde, sivil toplum kuruluşlarının ise hayata geçirdikleri projelerde iklim-gıda bağlantısını göz önünde bulundurmaları, uyum sürecini hızlandırmak ve gıda güvenliğinin kaybı noktasına gelmeden sorunların çözülmesini sağlayacak.
(5) 2015, FAO, The impact of disasters on agriculture and food security, http://www.fao.org/3/a-i5128e.pdf üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.
Tarihsel olarak Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılında yayımlamış olduğu “Ortak Geleceğimiz” adlı rapor ile tanışılan sürdürülebilirlik kavramının özü “İnsanlık; doğanın gelecek kuşakların gereksinimlerine cevap verme yeteneğini tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçları temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir” açıklamasına dayanır. Ancak bugün artan nüfus ve aşırı tüketimin sonuçlarıyla yüzleşmekte olduğumuz üzere, kapitalist sistem içerisinde ne üretkenliğin ne de çeşitliliğin gözetilmesi mümkündür. Bu düzen içinde süreklilik ilkesinin dolayısıyla sürdürülebilirliğin illüzyondan ibaret olduğu gün geçtikçe daha net anlaşılmaktadır.
Her zaman genişlemek için kendi dışındaki unsurlara ihtiyaç duyan kapitalizm için büyümenin sınırlarının olmadığına ve sineğin yağının çıkarılmak zorunda olduğuna kuşkusuz birçok örnek verilebilir. Misal İstanbul’daki adalarda ulaşım alt yapısını sağlayan faytonculuk uygulamasını düşünelim: Haziran ayında kamuoyu gündemine tekrar geldiği üzere faytonlara koşulan atlar uzun süredir bakımsızlık, kazalar ve kötü muamele sonucu büyük suistimale uğratılıyordu ve insan-hayvan ilişkisinde sürdürülebilirlik ideali kaçınılmaz olarak atların aleyhine bir “süründürebilirliğe” dönüştü. Bu konuda yasal düzenleme ve yaptırımlar da uygulanmadığından mağduriyetin ortadan kalkması için failin cezalandırılması yerine mağdurun yok edilmesi bir çözüm olarak görüldü. Sonuçta faytonların silueti adalardan silinirken atlara ne olacağı merak uyandırıyor, bununla birlikte çok yakında adalarda atların elektrikli araçlarla ikame edileceği açıklandı bile.
Fayton deneyimi yakın gelecekte insan emeği için de benzer çözümler üretileceğinin göstergesi gibi: Bu kez insanın insan türünü enterne edeceği aşikar. Kaldı ki bugün bazı üretim ve hizmet sektörlerinde insan odaklı makine kullanımının dışına çıkılarak direkt makineler de kullanılabiliyor. Diğer taraftan insan benzer bir ilişkiyi de üretim faktörlerinden saydığı doğal kaynaklar üzerine kurmuş durumda. Nitekim onyıllardır iklim değişikliği, gezegenin yaşanması zor bir yer haline gelmesi nedeniyle çanlar insan türü dahil tüm canlılar için çalıyor. İklim değişikliğine yol açan sera gazı oluşumunu dolayısıyla küresel ısınmanın başlıca nedenlerinden sayılan bireysel tüketim alışkanlıkları ile enerji üretimi esasen doğal kaynakların yerin altından çıkartılarak işlenmesi ve kullanılması süreçlerini izliyor.
Madenlerin yer altından çıkarılması için harcanan teknolojinin ve kullanılan kimyasalın toprağı dolayısıyla bitki örtüsünü nasıl zehirlediği, yerin üstünün altından daha değerli varsayıldığı hemen her toplumun tarihselliği içinde söylenegelmiştir. Dünya genelinde nükleer santrallerde kullanılan nükleer yakıtının imalinde kullanılan uranyum ham maddesinin çıkarılmasıyla nesiller boyu ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalan Aborjinler de Avustralya’da yaşadıkları benzer kaderi mitolojileriyle ölümsüzleştirmiştir: “Beyaz Adamın Avustralya’ya ayak basmasıyla Gökkuşağı yılanı imajı da doğar.
Aborjin mitolojisine göre Yule river kıyılarında Njamal topluluğunun toprakları içinde uyuya kalan dev yılan, yeraltı kaynakları üzerinde insanın kontrolünün ötesinde bir kontrole sahiptir. Yeraltı kaynaklarını çıkarmak yılanı rahatsız etmek ve uykusundan uyandırmak demektir. “Uykusundan uyandırılan yılan gün gelip insandan intikamını alacaktır” düşüncesi bugün aktivistlerin kullandığı “Bırak yerin altında kalsın!” sloganının haklılığını teslim etmektedir. Uranyum, kömür, altın, petrol ve diğer yeraltı kaynakları… sürdürülebilir gelecek yeraltı kaynaklarının yer altında bırakılmasıyla mümkündür. Kaynağında sınırlı, sonlu, kirletici kaynaklar sürdürülebilirliğin değil ancak insanın kendisi dahil tüm canlıları süründürebilirliğinin garantisi olabilir.
Termometreler yükseliyor! Nemden bunalıyoruz. Hava kararıyor, gök gürlüyor. Yağmur beklerken, bir de bakıyoruz ki bulutlar dağılmış. Bulunduğumuz mahalleye damla düşmezken, şehrin diğer yanında seller gidiyor, dolu haberleri geliyor, su baskınları! İşe güce gidenler saatlerce yollarda. Alt geçitleri geçmek için yüzmeyi göze alanlara rastlanıyor. Gece boyu devam eden gök gürültüsü ve şimşeklerden hayvanların ürktüğü hatta uyuyamadığı bilgisini veriyor veterinerler. Bir tuhaf iklim vesselam!
Ordu ilimiz sular altında, evler, işyerleri kullanılmaz halde. Fındık denize dökülmüş! Tunceli’de orman yangını. Yakın komşumuz Yunanistan da yürekleri yakan amansız orman yangını ile mücadele etmedi mi? İnsanlar, hayvanlar, ağaçlar, doğa yok oluyor. Tam bir felaket!
İsveç tarihinde görmediği sıcakları yaşıyor, onlar da hiç alışmadıkları orman yangınlarıyla boğuşuyor. Belçika kuraklığın etkilerini azaltmak amacıyla, gereksiz su harcaması yapanlar için para cezası öngörüyor. Her zaman ıslanan İngiltere’ye aylardır yağmur yağmıyor. Orada da hortumla bahçe sulamak yasak. Japonya’da bu yaz ısı 41 derecenin üzerine çıktı, bu nedenle çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sıcak hava nedeniyle doğal afet ilan edildi. Bu yaz Kuzey yarım kürede siklonlar görülüyor. Bu fırtınalar, ancak tropikal iklimde yaşanan doğa olaylarıyken nasıl oluyor da kuzeyde meydana geliyor?
Bu tablo hepimizi düşündürmeli…Neler yapıyoruz güzel dünyamıza? Mevsimlerin dengesini bozduk, havayı kirlettik, denizleri çöplük yaptık.
Eskisi gibi İstanbul’un her tarafından gönül rahatlığı ile mavi sulara dalamıyoruz…Çocukluğumun yaz aylarından aklımda kalan, Kumburgaz’ın, Celaliye’nin pırıl pırıl denizini arıyorum doğrusu. Bu sahillerin özel bir kokusu vardı. Çok değil, birkaç yıl öncesine kadar o kokuyu az da olsa duyabiliyordum. Artık giremiyorum denize. Daha ayağınızı bile sokmadan tuhaf bir koku karşılıyor sizi ve keyfiniz kaçıyor. Zorunlu olarak, il dışına seyahat planları yapıyoruz denize girmek için. Bayramlarda güney illerimize tatil merakı biraz da bu nedenle artıyor belki.
Birey olarak üzerimize neler düşüyor? Çevreyi temiz tutmalı, iklime zarar vermemeliyiz. Benim tek başıma yapacağım iş değil diye düşünmemeliyiz asla. “Herkes kendi evinin önünü süpürürse şehir temizlenir”, Klasik bir söylem ama doğru! Hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız, çocuklarımızı da uyarmalıyız. Gelecek onların… Klimalar iklime zarar veriyor. Mümkünse kullanmayalım ya da kullanımını azaltalım. Klima yaz günü ilk anda serinletiyor ve iyi geliyor ama sağlıklı soğutmuyor, hastalığa da davetiye çıkarıyor.
Evlerimizde, iş yerlerinde bilgisayar, yazıcı, televizyon, uydu alıcısı gibi birçok elektronik alet kullanıyoruz. Bunları genellikle üçlü ya da altılı priz çoğaltıcılara bağlıyoruz. Prize taktığımız her alet, elektriğe bağlı kaldığı sürece ısı üretiyor. Bu da iklim üzerinde olumsuz etki yapıyor. Küresel ısınmaya neden oluyor. Kolayı var. Priz çoğaltıcıların anahtarlı olanları satılıyor. Büyük elektronik mağazalarında bulunabiliyor. Ben evde tüm prizleri anahtarlı yaptım. İşim bittiği zaman anahtarı kapalı konuma getiriyorum. Böylelikle, prizlere bağlı bir sürü aletin elektriği aynı anda kesilmiş oluyor. Bu önlem, çevreyi korumaya katkı sağladığı gibi, elektronik cihazların ısınmasını engelleyerek kullanım ömürlerini de uzatıyor.
Gürültü kirliliği de önemli! Büyük şehirlerin sesi de büyük. İstanbul hiç susmuyor. Gece gündüz bir uğultu, bir gürültü. Otomobiller, kamyonlar, boyundan büyük ses çıkaran motorlar, korna-klakson sesleri, dev beton makinelerinin gürültüsü, uçak sesi. Hepsi şehir seslerine katılıyor.
Sabah yataktan yorgun kalkıyoruz çoğu kez. Sağlıklı bir uyku olmuyor şehir uykusu. Köyde, kırsal bölgelerde yaşayanlar bu açıdan şanslı… Deliksiz uyku çekebiliyorlar ve erken saatte zımba gibi ayağa kalkıyorlar.
Yüksek ses üretenler sadece motorlu araçlar değil. Gürültücü bir toplumuz. Kavgamız gibi eğlencemiz de gürültülü. Düğünlerde havaya sıkılan mermilerin yarattığı hayati tehlike malum. İnsanlar yaralanıyor hatta ölüyor bu yüzden. Havai fişek gösterisinde yangınlar çıkıyor. Hiçbiri olmasa, en azından gereksiz bir gürültü.
Yeri gelmişken bir anımı anlatayım: Yıllar önce, güneyde bir otelde tatil yapmıştık. O dönem misafirlerin çoğunluğu yabancıydı. Havuz başında uzanırken dikkat ettim, yüzenlerin çoğu çocuktu ve havuzdan hiç ses gelmiyordu. Bir süre sonra tekrar aynı yere tatile gittiğimizde, müşteri profili değişmişti. Sorduk, yabancı turist azalınca otel iç piyasaya dönmüş. O tatilde otelin bahçesinde, havuz başında oturamadık. Ortalıkta bir feryat figan! Yabancı çocukların sakinliğinin yerini bizim afacanların bağıra çağıra koşuşturmaları, yüzmeleri almıştı. Düşündük o zaman, neden böyle bizim evlatlarımız diye. Çocukluğunda bağıra çağıra oynamaya alışanlar büyüdüğünde, evde, işte, trafikte, hatta siyasette kavga eden insanlara dönüşüyor ne yazık ki.
Arabaları içinde müzik sistemini sonuna dek açıp, bunu marifetmiş gibi sergilemek üzere camlarını aralayan gençlerimiz hala çok. Müziğin bas vuruşlarını evde oturduğumuz yerden güp güp duyabiliyoruz. Eğitim gerekiyor ama çocuklarımızdan önce ailelere galiba.
Dünyada durum: Büyük şirketler çevreyi koruma ilkesinden önce, kendi kazançlarını artırmayı düşünüyor. Bu durum ülke yönetimleri tarafından da bir şekilde destekleniyor. Çok değil, yirmi yıl sonra küresel ısınmanın boyutları artacak. 2040’ları yaşarken yaz ayları daha sıcak olacak. Termometreler 50 dereceleri gösterecek. Dünyanın birçok bölgesi kurak topraklar haline gelecek. Ülke yönetimlerine, belediyelere çok iş düşüyor. Kötü gidişi değiştirmek hala insanların elinde. Bu sıcak günlerde ülkemize umut dolu bir şarkıcı gelip konser veriyor ve yüreklerimize bir nebze de olsa su serpiyor. Joan Baez, “Geleceğin bugünden daha iyi mi olacağını bilemem ama biz işimizi en iyi şekilde yapmalıyız “diyor. Konserinde umut veren şarkılarını seslendiriyor.
Müzik dinlemeye, okumaya, öğrenmeye devam edeceğiz. Gelecek için, çocuklarımız için çalışacağız, umudumuzu hep koruyarak.