Ana Sayfa Blog Sayfa 2717

Fukuşima davasında tarihi iddia: Nükleer patlamalar direkt ölüm nedeni!

11 Mart 2011 tarihinde başlayan Fukuşima Nükleer Santral Felaketi’ni izleyen süreçte Hidanren Komitesi (Fukuşima Nükleer Felaketi üzerine suç duyurusunda bulunanlar) ilk olarak aynı  yıl haziran ayında 1324, ardından kasım ayında 13.262 kişi olarak Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) ile Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın yetkilileri  hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

Bir nükleer faciayı öngörmeleri gerektiği halde rağmen önlem almadıkları için açılan  bu davalarda TEPCO’nun 77 yaşındaki Eski Başkanı Tsunehisa Katsumata, 67 yaşındaki Eski başkan yardımcısı Sakae Muto ve 71 yaşındaki Ichiro Takekuro ölüm ve yaralanmaya sebebiyet veren profesyonel ihmalkarlıkla suçlanıyor.

Hidanren Komitesi (Fukuşima Nükleer Felaketi hakkında suç duyurusunda bulunanlar)

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin önlenebilme ihtimaline odaklanmış bulunan davalarda aşama aşama suç unsurları değerlendiriliyor. Önceki iddianamelerde dikkati çeken, bizim de yazılarımızda bahsettiğimiz ana neden geçmişte de yaşanan 9 şiddetindeki depremlerin tekrarlanma olasılığının ve böyle bir depremin de 15,7 metrelik tsunami dalgasına yol açabileceğinin bilinmesine rağmen TEPCO yetkililerinin maliyetten kaçınarak önlem almamış olmasıydı.

Yirmi altıncı duruşma ile 19 Eylül Cuma günü görülen dava ise ilk kez nükleer santral patlamasının direkt ölüm nedeni olduğunun ispatı niteliğindeydi. Diğer bir deyişle 11 Mart 2011 tarihi itibariyle meydana gelen  ölümlerin yalnızca deprem ve tsunamiye bağlanamayacağını ortaya koyuyor, nükleer felaket nedeniyle de direkt ölümlerin meydana geldiğini gösteriyordu.

Benim de mahkeme salonundan izleme fırsatı bulduğum bu tarihi davada tanıklar konuştu. Tabii duruşma salonunda suçlanan TEPCO yöneticilerinin yüzlerini çıplak gözle görme imkânım da oldu. Bakışlar birebir aynıydı. Görevlerinin sınırlı sorumluluğunun verdiği rahatlıkla bakan kopyala yapıştır gözler… Tanıkların açıklamalarına göre deprem, tsunami sonrası 2227 kişinin yaşamını yitirdiği açıklanan Fukuşima’da aslında 44 kişi açık ve net olarak yalnızca nükleer patlamalar sonrasında yaşamını yitirmişti.

P.D., Tokyo Adliyesi önü

İnsanların ölümüne nükleer felaketin kontrol edilemezliği neden oldu

İlk tanık olarak Fukuşima Nükleer Santrali’nden dört buçuk kilometre mesafedeki Okuma şehrindeki Futaba Hastanesi çalışanı dinlendi. 1988 yılından beri  gönüllü olarak da çalışmış bulunan Başhemşire Kazuyoshi Kamogawa kaza esnasında yaşananları anlatarak tahliyelerinin çok uzun zaman almasına bağlı olarak kırk dört kişinin çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiğini söyledi. Özellikle derin uyku halindeki yaşlı hastaların tahliyeye hazırlanması çok zor olmuştu. Radyasyonun yayılmış olması nedeniyle dışarı çıkmanın ve iletişimin imkânsızlaştığı durumda enformasyon da sağlanamıyordu. Hatta tahliye emri geç ulaştığı için tahliyeyi beklerken ölen hastalar olmuştu.

Sadece deprem ve tsunami olsaydı kurtulacaklardı!

Tanık “Sadece deprem ve tsunami olsaydı hastaların kurtulacağını düşünüyor muydunuz?” sorusuna “Evet hastane yıkılmış bile olsa bir şekilde kurtulabilirlerdi” yanıtını verdi. Kamogawa, 12 Mart günü durumu hafif bile sayılabilecek 209 hastanın otobüslerle tahliye edildiklerini anlattı. Talimat gereği yola çıkan 130 hastanın Iwaki Lisesi’ne ulaşması ise on bir saat sürmüştü. Oysa bu hastaların çoğu bir saatten uzun yolculuğa çıkamayacak kadar hasta, hatta yalnızca ambulansla taşınabilir durumdaydı. Kamogawa, “Bu tahliye sırasında üç kişi koltuklarında ölü bulundu. On bir kişi de otobüsten indirilip tahliye alanına taşınırken öldü” dedi.

Yüksek radyasyon, ulaşım ve haberleşme güçlüğü…

İkinci tanık olarak Futaba Do-Binası Yaşlılar Evi Müdürü dinlendi. Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nin 3 nolu reaktörünün patladığı 14 Mart günü diğer patlamalardan farklı olarak kapkara bir duman* yayılmıştı ki bu duman tanığın ifadesine göre kontaminasyonun daha yüksek olmasına dolayısıyla da paniğe yol açmıştı. Nitekim tahliye için giden bir otobüsün geri gelmediği bir ortamda  telefon etmek gerekmiş, fakat tanık Futaba kentinden yedi yüz metre mesafedeki offsite merkezine girmek istemişse de kontaminasyon endişesiyle içeri alınmamıştı. Zira offsite alanında radyasyon yüksekti, kapılar, camlar içeri radyasyonun girmemesi için bantla sıkı sıkıya kapatılmıştı. Radyasyon seviyesi dışarıda yıllık sınır doz olan 1 milisieverti, bina içinde ise 0,1 milisieverti geçmiş durumdaydı. Tanık, kapılar bantlı olduğu için jandarmanın da bu binalara giremediğini ve tahliye etmek için geldiği binanın kapısına doksan hasta ile altı çalışanı alamadığını notlarla kapıya iliştirilmiş olduğunu da söyledi.

Tanığın ifadesiyle otobüs gelip de Hastaneden tahliye yapılırken Geiger cihazı 3 milisieverti gösteriyor ve sürekli alarmlar çalıyordu.

Gerek duruşma süresince  tanıkların anlattıkları gerekse iddianameyi hazırlayan avukatların paylaştığı veriler Japonya’da nükleer felaketin suçlularının cezalandırılmasından öte dünya genelinde nükleer santrallerin bir kaza anında kontrolden çıkışla beraber tahliye sürecinin nasıl kaosa dönüşebileceğinin ispatı gibi. Dolayısıyla Japonya’da iddianamenin başarısı dünya genelinde nükleer santrallerin çok çeşitli riskleriyle yaşamak zorunda bırakılan ve bu risklere karşı direnen tüm kesimler için önemli adımlar atılması anlamına geliyor.

 

Pınar Demircan

(Kokuso,Yeşil Gazete)

* MOX(Mixed oxide fuel/işlenmiş plutonyum ve uranyumdan elde edilen) yakıtın  kullanıldığı reaktör

Emek sömürüsüne ve cinsiyet ayrımcılığına karşı İşçi Kadın Meclisleri kuruluyor

Çalışan kadınlar, İşçi Kadın Meclisleri’ni kuruyor.

Kadın Meclisleri tarafından yapılan çağrıda ekonomideki kötü gidişatın zaten çalışma yaşamında pek çok sorunla karşılaşan kadınları olumsuz yönde etkilediği belirtildi.

Yapılan açıklamada, İşçi Kadın Meclisleri’ni oluşturmak için iş yerinde, fabrikada, atölyede, ofiste üreten kadınların bir araya geldiği kaydedildi.

“Ücretli çalışan kadınların çoğu hala mobbing altında”

Kadınların iş hayatında zor yer edindiğine vurgu yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Kadınların büyük bir kısmı işsiz bile sayılmıyor, kadın işsizliği oranı ise %13. Buna rağmen çalışmak isteyen kadınların önüne setler çekiliyor. Çoğu zaman aynı işi yaptığımız erkeklere daha fazla ücret veriliyor. Ücretli çalışan kadınların çoğu hala mobbing altında, düşük ücretlerle, güvencesiz, esnek ve insanca koşullardan uzak çalışmak zorunda bırakılıyor. Mücadelemizle kazandığımız çalışma hakkımızın, kriz bahanesiyle elimizden alınmasına izin vermeyeceğiz.”

“Kriz döneminde hakları ilk gasp edilen kadınlar olacak” denilen açıklamada, “Emek düşmanlığı ile kadın düşmanlığının işbirliğine izin vermeyelim!” ifadeleri kullanıldı.

Kadın Meclisleri tarafından yapılan açıklamada tüm kadınlara örgütlenme çağrısında bulunuldu:

“Mesai arkadaşlarımızı, bizim gibi düşünenleri bir araya getirelim. Bir kadın mobbinge uğrarsa, kötü koşullarla çalışmaya zorlanırsa, işten atılırsa işçi kadınların yanında patronların karşısında olalım. İş yerinde, fabrikada, ofiste yalnız değilsin! Herkesin eşit şekilde yer alacağı “İşçi Kadın Meclisleri”ni kuralım, birlikte düşünelim, beraber karar verelim, mücadele edelim. Aramıza katılın ve birlikte değiştirelim!”

 

(Yeşil Gazete)

İklim değişikliği Japonya’da etkisini gösterdi: Trami tayfunu ardında 2 ölü, 130 yaralı bıraktı

İklim değişikliği yıkıcı etkisini Japonya’da göstermeye devam ediyor. Ülkeyi son 1 ayda ikinci kez tayfun vurdu.

Ülkenin kuzeyinde etkili olmaya başlayarak güneye doğru ilerleyen Trami tayfunu nedeniyle iki kişi hayatını kaybederken 130 kişi yaralandı, binlerce kişi evlerinde mahsur kaldı.

Dün (31 Eylül) kıyılara vurmaya başlayan ve başkent Tokyo’nun da yakınlarından geçen tayfun, yoğun yağış, şiddetli fırtına ve heyelanlara sebep oldu.

Kasırga sınıflandırmasında en düşük seviye olan birinci kategoride değerlendirilen Trami tayfunu nedeniyle yaklaşık 400 bin haneye elektrik ulaştırılamazken, ülke genelinde tren hatları kapatıldı ve 230’dan fazla uçak seferi iptal edildi.

Geçtiğimiz ay Japonya’yı son 25 yılın en ağır tayfunu olarak nitelendirilen Jebi tayfunu vurmuş, 11 kişinin ölmesine yüzlerce kişinin de yaralanmasına neden olmuştu.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

 

(Euronews, Yeşil Gazete)

BM İnsan Hakları Konseyi’nde Köylü Hakları Beyannamesi kabul edildi

Köylü hakları deklarasyonu, Cenevre’de düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi‘nde (BMİHK) görüşüldü.

Metin, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin desteği olmadan Aralık 2018’de New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’na sunulacak.

Tam adı “Köylüler ve Kırsal Alanda Çalışan Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi” olan metin için dün (28 Eylül) yapılan oylamada 33 oy kullanıldı. Oylamada üç oy metnin aleyhinde, 11 oy ise çekimser yönde oldu.

“Köylü örgütleri için başarı”

Çiftçilerin küresel örgütü olarak nitelendirilen La Via Campesina, gelinen aşamayı deklarasyona emek veren ve savunan tüm köylü örgütleri, kırsalda yaşayanlar, balıkçılar, yerli halklar, kırsal işçiler için büyük bir başarı olarak değerlendirdi.

Ancak AB ülkelerinin beyannamenin aleyhine oy vermeleri Via Campesina Avrupa Koordinasyonu (ECVC) tarafından üzüntüyle karşılandı.

Temmuz 2018’de Avrupa Parlamentosu, AB ve Üye Devletlerini, beyanı desteklemeye çağıran bir kararı kabul etmiş ve lehine oy kullanması için oy vermişti.

BM İnsan Hakları Konseyi nedir?

BM İnsan Hakları Konseyi 2006’da kuruldu. BM üyesi olan ülkeler, İnsan Hakları Konseyi üyeliğine BM Genel Kurulu tarafından 3 yıllığına seçiliyor. Türkiye’nin ise Konsey’de gözlemci statüsü bulunuyor.

47 üyesi bulunan BM organı, insan hakları konularını görüşmek üzere her yıl 3 kez toplanıyor. Konsey oturumları sırasında karar tasarıları da görüşülüyor ve kabul ediliyor. Ancak BM İnsan Hakları Konseyi’nin kararları tavsiye niteliği taşıyor ve kararların yasal bağlayıcılığı bulunmuyor.

BM İnsan Hakları Konseyi, insan hakları sicili iyi olmayan ülkelerin dönem dönem üye olarak seçilmesi nedeniyle hem BM üyesi ülkeler hem de sivil toplum örgütleri tarafından eleştiriliyor.

En son ABD, “İsrail’e karşı tutumu nedeniyle” Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nden çekilmişti.

 

(Bianet)

Orman(cılık politikası) yangınları

Yanıyoruz. Ormanlarımız yanıyor. Hem de her geçen gün daha da şiddetlenerek, bir öncekinden daha fazla insan-hayvan canına, doğa tahribatına mal olarak.

Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete ortaklığında bu soruna el atalım, gündeme taşıyalım istedik.

Gezegen çapında sorunu kavramak, yerelde durum tespiti yapmak, kimlikler işin içine girdiğinde orman yangınlarına karşı tavırda değişim oluyor mu (bknz. Dersim Yangınları) araştırmak, uzmanlara danışmak ve en nihayetinde dosya konusunun bittiği an itibarı ile kapsamlı bir #OrmanDosyası içerik dizgesini önünüze sunmaktır ana gayemiz.

Orman mühendisi Doç. Dr. Cihan Erdönmez geçmişten günümüze Türkiye’nin orman politikalarını yazdı. 

***

Osman Ragıp, Ali, Osman, Sadullah, Behçet ve tahriratı ecnebiye odası memurlarından Markar.

Bu altı isim 1857 yılında kurulmuş olan orman mektebine kabul edilen ilk öğrencilerin isimleridir.

Osmanlı’nın memleket ormanlarının önemini anlaması Batılı ülkelere göre gecikmiş, anlamaya başladığında da onların kılavuzluğuna ihtiyaç duyulmuştur. O dönemde Fransa ile olan siyasi yakınlaşma nedeniyle bu ülkeden, ormanların bir usulü cedide ve muntazamaya rabtı için (ormanların yeni bir usul ve düzene bağlanması için) Mösyö Lois Tassy ve Mösyö Alexsandre Stheme adında iki mühendis, yıllık altışar bin frank maaşla Türkiye’ye getirtilmiş ve bunlardan özellikle Mösyö Tassy’nin çabalarıyla 1857 yılında ülkenin ilk orman mektebi kurulmuştur. Bu mektep, kısa bir süre önce tam 60 yıldır bağlı olduğu İstanbul Üniversitesi’nden koparılan Türk ormancılığının kutup yıldızı olan Orman Fakültesi’nin çekirdeğidir.

1870 yılında çıkarılan Orman Nizamnamesi de ormancılığa özel ilk yasal düzenleme olma niteliğiyle tarihteki yerini aldı

Bu mektepten yetişen ormancılar ilk olarak 1839 yılında Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan ve zaman içerisinde değişik bakanlıkların çatısı altında görev yapan ormancılık örgütünün kadrosunu oluşturmuş, o dönemin ormancılık anlayışı henüz emekleme aşamasında olmasına karşın ülke ormancılığının temelleri atılmaya başlanmıştır. 1870 yılında çıkarılan Orman Nizamnamesi de ormancılığa özel ilk yasal düzenleme olma niteliğiyle tarihteki yerini almıştır. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma dönemiyle paralel gelişen bu süreç Cumhuriyet kurulana kadar bilimsel ve teknik temellere dayalı bir ormancılıktan söz etmeyi olanaklı kılmamıştır.

Ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıyla sonuçlanmasını takiben yapılan devrimlerin belirli bir noktaya gelmesinden sonra ormancılık ülkeyi yönetenler tarafından mercek altına alınan konulardan birisi olmuş, 1937 yılında ilk Orman Yasası çıkarılmış; ormancılıkta devlet işletmeciliği benimsenerek ilk devlet orman işletmeleri kurulmaya başlanmış ve Orman Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bu nedenle, 1937 yılı ülkemizde bilimsel ve teknik ormancılık evresinin başlangıcı olarak genel kabul görmüştür. 1933 üniversite reformunu takiben, Orman Mektebi Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne beşinci fakülte olarak bağlanmış; ilk iki yılı Ankara, sonraki iki yılı İstanbul’da yürütülen bu eğitim modelinin doğurduğu sakıncalar giderilmek üzere 1948 yılında Orman Fakültesi İstanbul Üniversitesi’ne bağlanmıştır.

1956 yılında ise 1937 yılında çıkarılan Orman Yasası revize edilerek bugün hala yürürlükte olmasına karşın, özellikle 1980’li yıllardan itibaren değiştirile değiştirile bambaşka bir yasa haline getirilen 6831 sayılı Orman Yasası çıkarılmış; 1961 Anayasası’na da, ilk defa olmak üzere ormancılıkla ilgili koruyucu içerikli bir madde eklenmiştir.

Türkiye’de korunmuş olan ve varlığını sürdürebilen ne kadar orman alanı varsa son 40 yılda ardı ardına ağır darbeler aldı

Türkiye’de ulusal ormancılık politikasının temelinde bu üç unsurun, yani uzun yıllar İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi tarafından temsil edilen bilimsel anlayış, Anayasa ve Orman Yasası tarafından şekillendirilen yasal çerçeve ve 1969 yılında bakanlık haline dönüştürülen ve kökleri çok eskilere dayanan modern ormancılık örgütünün bulunduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Bugün Türkiye’de korunmuş olan ve varlığını sürdürebilen ne kadar orman alanı varsa, kökleri Osmanlı İmparatorluğu döneminde atılan ve Cumhuriyet’le çağdaş ve bilimsel bir çehre kazanan bu unsurların sayesindedir. Fakat ne acıdır ki, bu üç unsur da özellikle son 40 yılda ardı ardına ağır darbeler almaktadır.

1961 Anayasası’na konulan ve ormanları koruyucu nitelik taşıyan 131. madde siyasetçiler tarafından hemen eleştirilmeye başlanmış, bu maddeyi değiştirmek üzere çeşitli girişimlerde bulunulmuş ve 1970 yılında bugün kamuoyunun 2b olarak bildiği ve ormanlara çok büyük zararlar veren uygulamanın önünü açan değişiklik TBMM tarafından gerçekleştirilmiş; 1973 yılında da bu değişikliğe uygun olarak Orman Yasası değişmiştir. Orman Yasası’nda 1956-1975 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde, en önemlisi yukarıda açıkladığımız 2b uygulaması olmak üzere beş kez değişiklik yapılmıştır. Ne var ki, izleyen yıllar çok daha vahim bir süreci gözler önüne sermektedir. Şöyle ki, 6831 Sayılı Orman Yasası 1982-2001 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde 10 kez, 2003-2018 yılları arasındaki 16 yıllık dönemde ise tam 25 (yazıyla yirmi beş) kez değiştirilerek, belki de dünya tarihinde emsali bulunmayan bir rekora imza atılmıştır. Üstelik bu 25 değişikliğin 21 tanesi TBMM tarafından çıkarılan kanunlar aracılığıyla yapılırken dört tanesi Kanun Hükmünde Kararnameler yoluyla gerçekleşmiştir.

Kanun değişiklikleri her zaman toplumun çoğunluğunun yararına olmalı

Doğal olarak denilebilir ki değişen koşullara uyum sağlamak üzere kanunlar da zaman içinde değişmelidir. Bu görüşe katılmamak mümkün değil elbette. Ancak, şu da kesindir ki kanun değişiklikleri her zaman toplumun çoğunluğunun yararına olmalı ve bunun için de kılı kırk yararak formüle edilerek, toplum düzeni, uygulama kolaylığı ve adalete zarar vermeme gibi nedenlerle nadiren ve zorunluluk durumunda düşünülmelidir. Hemen tamamı ormanlardan adeta parçalar koparan, toplumun genelinin değil belirli bazı kesimlerinin yararını ön planda tutan ve örneğin 2008, 2010, 2012, 2013, 2014 yıllarında ikişer kez, 2018 yılında üç kez ve 2011 yılında tam dört kez aynı kanunda değişiklikler yapmanın ne toplum yararı ne de akıl ve bilimle açıklanabilir bir yanı bulunmamaktadır.

Yasal düzenleme bazında bu şekilde olan tablo örgütsel düzenleme bazında da çok büyük bir farklılık göstermemektedir. 1969 yılında Orman Bakanlığı çatısı altında şekillenen Ormancılık Örgütü 1981 yılından bu yana tam altı kez kökten değişikliğe maruz bırakılarak altı farklı bakanlığın bünyesine entegre edilmeye çalışılmıştır. “Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı”, “Çevre ve Orman Bakanlığı”, “Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı”, “Orman ve Su İşleri Bakanlığı” ile “Tarım ve Orman Bakanlığı” gibi her biri bambaşka amaçlara hizmet etmesi gereken organizasyonların içerisine 1839 yılından beri var olan, 1857 yılından beri spesifik eğitimi yapılıp uzmanı yetiştirilen bir disiplini monte etmeye çalışmak en hafif tabiri ile ciddi bir öngörüsüzlük olarak adlandırılabilir. Bu disiplinin, bu mesleğin mensuplarının motivasyonlarını yüksek tutarak ülke ormanlarını korumak konusunda canla başla çalışmasını beklemek ise büyük bir hayalcilik olarak tanımlanabilir. Hele hele atama ve görevlendirmelerde somut ve tarafsız kriterlerin bulunmadığı, liyakat ve başarının hiçbir anlam ifade etmediği, şuculuk buculuğun tek geçer akçe olduğu, gerekli sayıda teknik personelin neredeyse yarısıyla bütün iş ve işlemlerin yapılmaya çalışıldığı ve son yapılan kanun değişikliğiyle yeni alınacak mühendisler için merkezi sınava ek olarak mülakat kayırmacılığının yeniden hayata geçirildiği bir örgütten söz ediyorsak, sonucu şimdiden tahmin etmek çok da zor olmasa gerekecektir.

Yangının sorumluluğu kibriti çakanlar kadar sesini çıkarmadan izleyenlerin de omuzlarına yapışacak

Ve nihai darbe Orman Fakültesine vurularak ülke ormanları ve ormancılığı için acil durum sirenleri çalar hale getirilmiştir. 1970’li yıllara kadar yalnızca İstanbul Üniversitesi’nde bulunan ve 1970’li yıllarda sayısı ikiye çıkan Orman Fakülteleri’nin bugünkü sayısını bir anda ben bile söyleyebilecek durumda değilim. Özellikle 1990’ların ilk yarısından itibaren hiçbir plan ve programa, ihtiyaç analizine dayanmadan ardı ardına ve rastgele orman fakülteleri açılmış, yetersiz akademik ve fiziksel altyapı ile eğitime başlayan bu fakülteler ormancılık eğitiminin ve orman mühendisliğinin kalitesini aşağı seviyelere çekmiş, ormancılık örgütünde görev alan bu mühendisler yoluyla da mesleki başarı çıtası aşağılara doğru hızla düşmüştür. Son olarak, ülke ormancılığının kutup yıldız dediğimiz İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi de tarihsel bağlarından koparılarak bölünme yoluyla kurulan İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’ya (kelime oyunu yapmıyorum, üniversitenin resmi adı bu) bağlanarak kurumsal aidiyet ve motivasyona çok ağır bir darbe indirilmiştir.

Ormancılığın uzağında olanlar ülke ormanları için en büyük tehdidin orman yangınları olduğunu sanırlar genellikle. Önemli bir sorun olmakla birlikte ulusal ormancılık politikasının temellerinde çıkan ve kısaca özetlemeye çalıştığım bu yangının yanında orman yangınlarının sonuçları çok daha kabullenilebilir ölçüdedir bana göre. Tarihin acımasız ve tarafsız merceği bütün bunları olanca çıplaklığıyla gözler önüne serecektir elbette. Fakat ne yazık ki, tarih olanları anlatabiliyor ve bu yolla gelecek için öğretici olabiliyorken kaybedilenleri geri getirme şansına hiçbir zaman sahip olamayacaktır. Bu nedenle, bu yangının sorumluluğu kibriti çakanlar kadar sesini çıkarmadan izleyenlerin de omuzlarına yapışacaktır.

 

Kaynakça:

1856 Ormanların Muhafaza ve İdareleri İçin Fransa’dan Getirilen İki Mühendis Tarafından Açılacak Kursta Yetiştirecekleri Talebe ve Ormanların Keşfedilmesi ve Sairesi Hakkında Meclisi Alii Tanzimat Mazbatası’nda yer alan ifadedir (Kaynak: Kutluk, H. 1948. Türkiye Ormancılığı ile İlgili Tarihi Vesikalar. OGM Yayınları, Özel Sayı 56).

Bu içerik Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete işbirliği ile yayınlanmıştır.

‘Orman yangınlarının çıkartılması ve söndürülmemesi ağır hizmet kusuru’

İklim değişikliğinin orman yangınlarına etkisi: Açılan davalar

Dersim’e geç ulaşan yanıt: Yangın söndürüldü

İklim değişikliğinin orman yangınlarına etkisi – Bilimsel makaleler

Dünyadaki orman yangınları trendi: STK’lar bu konuda neler yapıyor?

Dersim yangınları, 2018

‘Orman yok etmenin karşılığı ağaçlandırma değil’

Bir savaş politikası olarak orman yangınları ve hayvanlar… – Burak Özgüner

 

Yazı: Cihan Erdönmez

(Yeşil Gazete)

Endonezya’da deprem ve tsunami: Ölü sayısı 832’ye yükseldi

Endonezya’nın Sulawesi adasında Cuma günü meydana gelen  7,7 ve 7,5 büyüklüğündeki deprem ve ardından gelen tsunamide hayatını kaybedenlerin sayısı artıyor.

Endonezya Acil Müdahale Kurumu, en az 832 kişinin yaşamını yitirdiğini açıkladı. Yaralıların sayısı ise 500’ü geçti.

Endonezya Devlet Başkanı Yardımcısı Yusuf Kalla, ölü sayısının bine ulaşabileceğini bildirdi.

Yardım ekiplerinin, uzak bölgelere ulaşmasıyla birlikte bu sayının daha da artmasından endişe ediliyor.

Yetkililer 7,5 büyüklüğündeki depremin başta düşünülenden çok daha geniş bir bölgeyi etkilediğini söylüyor.

Endonezya Acil Müdahale Kurumu Sözcüsü Sutopo Purwo Nugroho, Pazar günü düzenlediği basın toplantısında, çok sayıda kişinin yıkılan binaların enkazı altında kaldığının bildirildiğini söyledi.

Sutopo Purwo Nugroho deprem sonrası oluşan tsunami dalgalarının yüksekliğinin de 6 metreyi aştığını belirtti.

Palu kentinde enkaz kaldırmak için iş makinesi ve kepçe bekleyen arama ve kurtarma ekipleri enkazları elleriyle kazıyor.

Depremden en çok etkilenen yerleşim birimlerinden Donggala kasabasında ise hasarın boyutu henüz bilinmiyor.

Cesetlerden çevreye hastalık yayılmasından endişe eden yetkililer, hayatlarını kaybedenlerin toplu mezarlara gömülmesi için çalışmalara başladı.

Uluslararası yardım kabul edilecek

Endonezya Yatırım Koordinasyon Kurulu, Cumhurbaşkanı Joko Widodo‘nun uluslararası yardım almayı kabul ettiğini duyurdu.

Tayland ve Avustralya gibi ülkeler de Endonezya’ya yardım teklif etmişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Twitter’dan Endonezya’ya başsağlığı diledi ve “Türkiye, Endonezya’nın yaralarının sarılması için her türlü yardımı sağlamaya hazırdır” yazdı.

Uluslararası Kızılhaç Örgütü‘nün tahminlerine göre deprem ve tsunaminden yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi etkilenmiş olabilir.

Örgütten yapılan açıklamada, “Halihazırda bir trajedi var. Ancak durum çok daha kötüleşebilir” denildi.

Lombok Adası’nda temmuz sonu ve ağustos ayında 6,3 ile 6,9 ve 7 büyüklüğünde depremler meydana gelmiş, 450 binden fazla kişiyi etkileyen depremlerde 563 kişi hayatını kaybetmişti.

“Pasifik Ateş Çemberi” olarak adlandırılan deprem ve volkan kuşağında yer alan Endonezya’da, 26 Aralık 2004’te 9,1 büyüklüğündeki deprem ve ardından oluşan tsunami sonucu bölgedeki diğer ülkeleri de kapsayan geniş bir alanda 230 bin kişi ölmüştü.

 

(BBC Türkçe, Euronews)

Belçika yerel seçimleri ve Yeşil Siyaset – Hakan Ozan Erzincanlı

0

14 Ekim 2018 tarihinde Belçika’ da yerel seçimler yapılacak. Ben de yaklaşık bir yıldır Belçika’ da yaşadığım, Belçika-Türkiye çifte vatandaşı olduğum (yani burada da oy kullanacağım) için Yeşil Gazete’ ye konuyu yeşil bir gözle değerlendirmeye çalışacağım bir yazı yazmaya karar verdim. Aslında gazeteye bu konuda yazmamı ısrarla isteyen kişi rüyamda gördüğüm ak sakallı dede oldu ama rüyalar gerçek hayatta pek önemsenmediği için sanırım kendi kararımmış gibi davranabilirim. Neyse konumuza dönelim.

Öncelikle siyasi durumumdan biraz bahsedeyim. Sanırım 2009 yılından beri Türkiye’ de yeşil parti ve/veya yeşil hareketin içindeyim. Kendi bakış açıma yani bilimsel ve vicdanî fikrime göre Türkiye ve dünyada siyasi olarak durulabilecek en doğru yer yeşil siyaset. Buna yeşillerle ilk tanıştığım dönem karar verdim. Bu yolda bir çok buhran atlatmama, konuyu binlerce kez yeniden sorgulamama rağmen yerimden memnunum. Ki bu yer bazı durumlarda bazı kişi ve kurumlarca aynı zamanda memnû (yasak) bir mekan olarak görülmesine rağmen durum böyle ve o konuda içim rahat.

Belçika’ ya gelir gelmez buradaki yeşil partiye üye olmayı planlamıştım. İlk alışma, ikametgah (oturum) ve ilgili bağlantıları yaptıktan sonra (3 ay kadar sürdü) başvurumu yaptım. Kısa bir süre sonra da (1 ay kadar) bulunduğum Schaerbeek komününün, frankafon bölgesi yeşil partisi Ecolo’ nun bir üyesi olup, ilkbahardaki üyeler fotoğraf albümünde arkalarda da olsam yeşil yeşil gülümsedim. Arkalarda olmak hem biraz boyumun buna el vermesi ve hem de erkek üye olmak sebebi ile biz yeşillerin kendi içimizde uyguladığımız doğal bir davranışın sonucu. Felsefe ve siyaset fotoğrafta bile kendini gösteriyor. Kadınlar öne, erkekler arkaya… Pozitif ayrımcılık. Hoş bu fotoğrafta Türkiye kökenli bir göçmen olmam dolayısı ile ben de pozitif ayrımcılığın nimetlerini biraz hissettim. Arkadaşlar sağolsunlar bu sebeple daha fazla görünmem için beni teşvik ettiler. Ilk defa başıma geldi. Hoşmuş :)

Zamanla bazı yeşil siyaset buluşmalarına da katıldım. Genel gözlemlerime göre sanırım dünyanın her yerinde yeşil toplantılarda ilk göze çarpan şey toplantı yerinin girişindeki bisiklet çokluğu ve araba azlığı. Büyük farklılık ise bulunduğumuz belediyedeki Yeşil Parti (burada Ecolo) üye sayısının Türkiye’ deki tüm Yeşil Parti üyelerinden fazla olması. Bunun dışında toplantılardaki şenlik havası, etrafta oynaşan çocuklar, vegan atıştırmalıklar, toplantı mekanında görebileceğiniz saksı veya bahçedeki sebze yetiştirme/kendi gıdasını üretme çabası çok tanıdık. Ve yine burada da yeşil bir toplantıda hemen herkesin “evet biz küçük, idealist ve kimilerine göre biraz farklı bir topluluğuğuz ve şimdi şu yaptığımız da bir çeşit delilik ama dünyanın geldiği bu noktada herkes bunu yapmalı” diye düşündüğünü hissediyorum.

Belçika 1990′ ların başında federatif bir yönetime geçmiş. Evet aynı zamanda monarşi, yani bir kral var. Buna meşrutiyet deniyor sanırım. Meclis tarafından alınan kararlar kral tarafından onaylanıyor. Peki ya kral onaylamazsa? Bir kez olmuş. Meclis kürtajı serbest bırakan yasayı kralın onayına sunmuş. Ancak kral imzalamamamış. Bunun sebebini herkes farklı açıklıyor, kimisi kralın katı bir katolik hristiyan geleneği temsil ediyor olması, kimi o dönemki kralın çok istemesine rağmen hiç çocuğu olmaması ve bu konuda çok duygusal olmasını gerekçe gösteriyor. Sonuçta ne mi oluyor? Kral 24 saatliğine tahtı bırakıp gidiyor. Kürtaj yasası geçiriliyor ve sonra geri dönüyor. Halk arasında fısıltı gazetesi olayı özetliyor: “kral bir günlüğüne gözlerini kapattı.”

Evet bu kraliyet konusu çok cazip ve daha anlatacak çok şey var. Özllikle Türkiye’ deki yeni sistemle karşılaştırmak isterim. Ama konumuza dönelim. Seçimlerde bölgemde maalesef hiç türk kökenli aday yok. Ama çeşitli göçmen gruplarından adaylar mevcut. Birde türkçe konuşabilen ve birçoklarına göre neyzen olması ve türk ezgilerine hakim olması dolayısı ile belgotürk toplumunu çok iyi temsil edeceğine emin olduğumuz bir meclis üyesi adayımız var; Anthony Baert.

Burada seçimler elektronik ortamda yapılıyor. Türkiye’ den farklı olarak “boş oy” kullanma hakkınız var. Seçim sonrası yerelde de genelde de mecliste %51 çoğunluğu almak gerekiyor. Bu da büyük oranda koalisyonlarla oluyor. Koalisyonlar, partiler ve oy dengeleri ayrı bir geniş konu. Onu da ayrıca yazmak gerekir.

Benim asıl bahsetmek istediğim şu: Belçika’ ya geldiğimden beri birçok şey benim için yeniydi. Öğrenilecek, alışılacak bir sürü şey; mesela ulaşım, alışveriş, vergi, eğitim… Hepsine neredeyse sıfırdan başladım ve anlayıp öğrenmeye çalışıyorum. Ancak çok az konuda yeşillerle buluşmamda yaşadığımı hissettim. Prensipler ve hayata bakışımız, alışkanlık ve yönelimlerimiz ve de söylemlerimiz neredeyse ortaktı. Kendi açımdan özellikle tarım ve gıda politikasında tamamen benzer düşünüyorduk. Ulaşım, enerji, göç, başörtüsü gibi tüm söylemlerimiz de ortaktı. Işte bu beni gerçekten mutlu eden, yeşiller olarak kocaman bir ailenin özel bir parçası olarak hissetmeme sebep olan şey oldu. Umut verdi. “Belki de o buzullar erimez artık” dedim. “Belki ama belki Nazım’ ın dediği gibi bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşayabiliriz” dedim.

Bir gün herkesin yeşil olacağına daha bir emin oldum.

Hakan Ozan Erzincanlı

Astaldi’nin batışı, mega projeler ve hırsın anatomisi – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Dünyada mega projeler hakkında yazılmış rehber niteliğindeki en önemli kitaplardan biri şüphesiz Oxford Üniversitesi’nden ekonomi profesörü Bent Flyvbjerg’e ait “Mega Projects and Risk: An Anatomy of Ambition” (Mega Projeler ve Risk: Hırsın Anatomisi) adlı kitabıdır.

Flyvbjerg ve arkadaşları, bu kitapta gösterilmeyen riskleri ve abartılan getirileri nedeniyle mega projeleri “genetik olarak felaket eğilimli” olarak nitelendirir. Doğayı tahrip ederken, pek çok canlının yaşam alanlarını yok eden, insanların ve diğer canlıların yerinden edilmelerini tetikleyen, devletleri ve elbette şirketleri finansal krize sokan ya da bütçelerini sarsan felaketlerdir bunlar…

Flyvbjerg’e göre, mega projeler öylesine büyük bir “sorgulanamama” kisvesi altına sokulur ki, projelerin ‘görkeminden, büyüklüğünden, sağlayacağı istihdamdan ya da getireceği faydalardan’ onların sorgulanması neredeyse imkansız hale getirilir. 

Nitekim, Türkiye gibi ülkelerde ‘evlerde zor tuttuğunuz’ kitlenize yerlilik, millilik ve milliyetçilik pompalayacak argümanları bu projelerden elde eder, güçlü devlet, güçlü ülke imajını bu sayede istediğiniz kadar köpürtebilirsiniz.

Ve aslında bir yalanlar yumağıdır bu projeler.

Her kesimin bu projelerden yararlanacağı en büyük yalanının altına diğer yalanlar özenle inşa edilir.

Projeden elde edilecek faydalar fezaya kadar uzanırken, projelerin maliyetleri hep azımsanır, bu projeler, çok büyük oranda öngörülen maliyette ve zamanda bitirilemediği gibi bitirildiğinde de öngörülen maliyetin çok üzerinde sonlandırılmış olur. Elbette ekonomik olduğu kadar çevresel ve toplumsal maliyetleri de hep azımsanır.

Hatta öngörülen riskler azımsandığı ve olduğundan daha küçük gösterildiği gibi maalesef öngörülemeyen riskler de hiç ama hiç hesaba katılmaz. Bu ötelenen, önemsenmeyen, hiç hesaba katılmayan riskler genellikle ekolojik bir kısmıyla da ekonomiktir.

Tam da İtalyan Astaldi’nin Türkiye’de başına gelenler gibi…

Flyvbjerg’in mega projeler hakkındaki önemli tespitlerine başka bir yazıda yer vermek sözüyle güncele dönelim…

Geçen hafta Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün İtalyan ortağı Astaldi, Roma’da mahkemeye başvurarak konkordato ilan etti. Astaldi, açıklamasında Türkiye’yi son dönemde etkisi altına alan finansal ve politik gelişmelerden dolayı Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde sahip olduğu yüzde 33 hissenin satışının geciktiğine dikkat çekerek, bu nedenle oluşan geçici dar boğazdan şirketi korumak adına konkordato talep ettiğini belirtti.

Alın size kapı gibi bir öngörülemeyen, hesaplanmayan risk…

Daha önce Astaldi’nin hisse satışı yapmak istediğiyle ilgili gelişmelerden şu yazıda bahsetmiştik.

Astaldi’nin resmi açıklamasında gerekçe olarak, “İtalya’da ve yurt dışındaki işlerin devam etmesini güvence altına almak ve şirket varlıklarının yanı sıra şirket paydaşlarının çıkarlarını korumak” gösterildi.

İşin ilginci, Astaldi için işler sadece Türkiye’de kötü gitmiyor. Astaldi’nin Kanada’da devam eden bir projede işçilerden kestiği sigorta paylarını gereken yerlere ödemediği, enerji ünitesinin inşaatını zamanında bitiremediği ve inşa ettiği havalimanını kullanan PAL Havayolları ile de başının derde girdiği uluslararası medyaya yansıyanlar arasında.

Eylül ayının başında üç kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Fitch ve S&P’nin Astaldi’nin notunu aynı anda indirmiş olması da tesadüf olmasa gerek.

Astaldi, dünyanın farklı kıtalarında farklı ülkelerde mega proje taahhütleri altına girmiş bir şirket. Öngörülen ve öngörülemeyen riskleri doğru hesaplanmamış projelerin hepsini aynı anda yürütmek mümkün olmayınca şirket finansal bir darboğaza girdi.

Hızlı likiditeye dönebileceğini düşündüğü işlerde -üçüncü köprü gibi- hisse satışına niyetlendi. Ama o sırada Türkiye’deki devalüasyon işleri değiştirdi.

Şirket, cuma günkü açıklamasında üçüncü köprüdeki hisse satışını jeopolitik gelişmeler nedeniyle ertelediğini duyurdu. Şirketin İstanbul’daki Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde yüzde 33 payı var.

Geçtiğimiz aylarda şirket hisse satışına niyetlendiğinde Bloomberg, “İtalya’nın en riskli kredisi” olarak adlandırılan Astaldi’nin ödeyemediği büyük miktarda kredisini Goldman Sachs’ın satın aldığını ve borçların geri ödenmesi için şirketi sıkıştırmaya başladığını yazmıştı.

Astaldi’nin o gün belirtilen miktarla ödemesi gereken borç tutarı 2.3 milyar dolar.

Günde 135 bin araç garantisi verilen üçüncü köprüden geçmeyen her araç için devlet, özel sektöre yani İçtaş Astaldi Ortak Girişim Grubu’na 3 dolar+KDV ödüyor. Şu günlerde dolar kuru 6 liralar seviyesinde… 

Sözleşmeye göre, İçtaş Astaldi Ortak Girişim Grubu 10 yıl 2 ay 20 gün bu köprüyü işletecek.

Artık Astaldi’nin Türkiye birimi son gelişmeyle birlikte batık bir şirket. Türkiye, dünyanın pek çok yerinde mega projeler üstlenmiş bu batık şirketi anlaşma gereği tabiri yerindeyse 10 yıl beslemeye devam edecek

Astaldi’nin Türkiye’de üstlendiği büyük işler üçüncü köprü ile sınırlı değil.

Astaldi’nin AKP iktidarlarının kalkınma hamlesi ve mega projeler atağı sürecinde isimlerini sıklıkla duyduğumuz bazı şirketlerle ortaklıklar yoluyla Türkiye’de kovaladığı işler var.

Geçen yıl Menemen-Aliağa-Çandarlı Otoyol Projesi ihalesinde en iyi teklifi IC İçtaş Astaldi Kalyon Ortak Girişim Grubu vermişti, projenin yatırım tutarı 1.4 milyar TL, işletme süresi 9 yıl 10 ay 11 gün. Astaldi’nin bu projedeki payı yüzde 33.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kirazlı- Halkalı metro hattı projesinde de yine Astaldi’nin adını Makyol, Kalyon ve İçtaş şirketleriyle birlikte görüyoruz. Astaldi’nin buradaki hissesi yüzde 15.

Astaldi’nin girdiği en büyük işlerden biri de, aslında Türkiye gündeminde yeterince tartışılmadığını düşündüğüm şehir hastaneleri. Malum, Türkiye’de yap-işlet-devret (YİD) projeleri ve kamu-özel işbirliği (KÖİ) ile hayata geçirilen köprü ve otoyollar gibi şehir hastaneleri de Hazine garantisiyle inşa ediliyor.

Astaldi, Türkerler Holding’le birlikte Ankara Etlik Şehir Hastanesi’ni yapıyor. 1 milyar 150 milyon lira yatırım bedelli proje için 12 banka 18 yıl vadeli kredi verdi ki, bu bankalar arasında önemli Türkiye bankalar da yer alıyor.

Astaldi’nin ortaklarına bundan sonraki dönemde daha dikkatle bakmakta fayda var.

Şimdi köprülerin, otoyolların faturası nasıl üzerimize yıkılıyor onu konuşuyoruz ama herhalde şehir hastanelerinin gerçek faturasını da gelecek yıllarda daha net göreceğiz diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, mega projeler bir sistem sorunudur, kamu ve özel sermaye ortaklıkları, dolaylı özelleştirmeler ve sermaye transferleri yoluyla şeffaflıktan ve hesap vermekten uzak oluşlarıyla antidemokratik işleyişleriyle başlı başına zaafiyet içerir. 

Değil kamu yararı son örnekte gördüğümüz üzere kendilerine bile faydası olmayan hatta zararı olan uygulamalardır, kamunun sırtına bindirilen daha çok kazanma, daha büyüğüne sahip olma gibi hırsların sonucudur, mega projelerin hiçbiri göründüğü gibi değildir…

Pelin Cengiz – Artı Gerçek

Rehberin izinde – Merve Kanak

“Temiz bir sayfada ben bugün başlıyorum.

Zorlamadan, yarıştırmadan, karşılaştırmadan…

Cezalandırmadan, takılmadan, dert etmeden…

Test ederek, niyet ederek, elimden geldiğince, tek başıma ve birlikte.”

Küçükkuyu’nun sessiz sakin bir köşesinde oturuyorduk. Arılar bu yaz pek çalışkanmış, petekler hemencecik doluyormuş diye seviniyorken yerlilerin örüntü gözünden ilhamla bu kışın sert geçeceğini söyledi Murat. Aradan bazı sıcak haftalar geçti ve İstanbul’a sonbahar hızlı geldi. Soğuk, yağmurlu ve şaşırtıcı biçimde sakin bir Kadıköy akşamında bütün bunları düşünürken hızlı hızlı yürüyorum. Buğday Ofis’te Güneşin, Victor’un Ekolojik Dönüşüm Rehberi’ni nasıl kullanacağımızı anlatacak. Bir hafta önce açılan etkinlik sayfasına göre kontenjan hemen dolmuş. Heyecanlıyım.

Ofise ilk defa geldim. Kapı açık, içerden bildik sesler taşıyor. Güneşin’in sesi. Girdim. Önce Victor duvarda yüzünde o bildik gülümsemeyle hoş geldin için karşılıyor beni. Aynı portreyi Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde de görmüştüm; tüm yaz eski dostları ve henüz başaklananları selamlayan.

Dışarının soğuğuna inat Buğday’ın yeşil ve kavuniçi duvarları ısıtıyor içimi. Bir dost evine buyur edilmiş gibiyim. Emine ve Güneşin’le selamlaştım, biraz hoş beş edecek vaktimiz var neyse ki. Bütün sandalyeler çoktan dolmuş, bir ara minderlere yönelecek olsak da Emine ve ben ayaktayız. Bunun üzerine hiç konuşmadık ama tuhaf bir ev sahipliği hissiyatındayız, eminim.

Konuşma öncesi hafif kımıltılar ve fısıltılar zamanında Turgay hepimize Ekolojik Dönüşüm Rehberi’nden dağıtıyor. Güneşin sözü alıyor, Buğday Derneği’nden ve Victor’dan bahsediyor. Victor’un çocukluğundan Buğday’a uzanan hikayesini anlattığı videoyu izliyoruz ilkin. Bir çift parlak göz inanarak ve dileyerek dönüşümden ve kendi tohumlarımızdan bahsediyor. Yalnızca karnımızı doyuran tohumlarımız değil, bizi biz yapan, kültürden, toplumdan, üretimin her türlüsünden azade kılınamayacak tohumlardan… O tohumu kavramanın, onu yeşertmenin, güneşin koynuna uzatmanın öneminden bahsediyor. Biz de içimizdeki tohumları uyandırmaya niyet ederek toplandık. Biliyoruz ki dönüşüm hep var ve hayli uzunca bir yol; zaten bizim de acelemiz yok.

 

Victor’un Ekolojik Dönüşüm Rehberi, kendisinin aramızdan ayrılmadan üç gün önce yoğunlaşarak, silgi dahi kullanmadan tek seferde yazdığı bir metin. Buğday Derneği metnin üzerinde hiçbir düzeltme yapmadan basmış. Metin, incecik hacmine aldırmadan dönüşüm yolunu ciddiyetle anlatıyor. Okuyucuya sorular soruyor ve cevaplar aracılığıyla okuyucunun kendisiyle yüzleşmesini, yeni kararlar vermesini sağlıyor.

Bireyin her bir nefesi bir karar, bir yaşam, büyük bir değişim aracı olabilir. Bunu deneyimlemek, yaşamak, yaşatmak için de sahip olduğumuzdan bir zerre fazlasına ihtiyacımız yok…

        Victor Ananias

Güneşin’le rehberi irdelemeye başlıyoruz

Her gün bir karar veriyoruz. Uyandığımız andan yattığımız ana dek önümüzde yüzlerce soru ve karşılığında yüzlerce seçenek uzanıyor. Her seçeneğin üzerine uzun uzun düşünmesek de giydiklerimizden yediklerimize, ulaşım tercihimizden uyku saatimize kadar hayatımızı sürdürmemize yarayan seçimler bir karar mekanizması sonucunda ortaya çıkıyor. Yalnızca makro alanlarda değil aldığımız gündelik kararlarda da tercihlerimizin tamamı politik. Sabah üzerinize geçirdiğiniz gömleği kim, hangi şartlarda üretiyor? Peki tabağınızdaki domatesi? Her gün işinize gidip gelirken ne kadar karbon ayak izi üretiyorsunuz? Tüm bu sorulara verdiğiniz cevaplar ekolojik mi?

10 başlıktan oluşan rehberde toplam 99 soru var.  Ekolojik Dönüşüm Rehberi bu sorular doğrultusunda okuyucunun kendi yaşamını değerlendirmesine, bundan sonraki yaşamında ekolojik ve adil kararlara yönelmesine rehberlik ediyor. Rehber bu yönüyle okunup bitirilecek bir öneriler silsilesi sunmuyor, açtığı patikalardan ilerlemek için rehberin üzerinde çalışmak gerekiyor. Victor’un önerisi üzerine çalışılan dönüşüm adımlarına ne kadar uyum sağlandığını altı ayda bir test etmek ve adımları çoğaltmak. Adımları dönüştürmeye niyet ederken Victor’un bir önerisi daha var: Hiçbir maddenin kişisel sınırları zorlamaması ve değişim doğal sürecine uygun olması.

Bir kişinin değişmesiyle ne elde edilebilir ki?

Ekolojik yaşam, insanın kişisel farkındalığı ve dönüşüme adım atmasıyla başlıyor. Güneşin bize kişisel dönüşüme niyet eden hemen hemen herkesin karşılaştığı umutsuz soruları savuşturacak olan ağ teorisinden bahsediyor: Hiç tanımadığımız birine 6 kişiyle ulaşabiliyoruz. Gerçek hayatta (sanal değil) yaklaşık 100 insanla ilişki yürütebiliyoruz ve düşünce sistemimizdeki bir değişimle 80 kişiyi etkileme potansiyelimiz var. Bu sırada aklıma henüz bebek adımı sayılabilecek olan dönüşümümden bir örnek geliyor ve kendimi bir zincirin içinde buluyorum. Ben farkında olmadan başka kimleri etkiledim acaba? Ya benim etkilediklerim kimlere ilham oldu? Her bir zincirde 80 kişi… Gülüyorum. Bireysel de olsa ekolojik adımlar atmanın önce kendi yaşamıma sonra da çevreme kattığı güzellikleri düşünüyorum.

Bir salon dolusu insan olarak nefes almaktan, dans etmekten, masal dinlemekten, üretmekten, omurgayı dik tutmaktan bahsediyoruz. Victor’un deyimiyle “iklimler değişse dahi” bir insan olarak refaha ve esenliğe ulaşmaktan… Belki de ihtiyacımız olan nefes almayı yeniden hatırlamak, kendimize, toprağa, suya, başka insanlara, başka materyallere, doğmamış çocuklara ve 6 insan sonra ulaşacağımız o insana karşı bir sorumluluk hissetmektir. Üstelik sıkıntıya düşmeden, elimizden geldiğince, sakin ve huzurla… İnanmak elzem: Bir niyet, bir adım belki her şeyi değil ama çok şeyi değiştirebilir.

 

Merve Kanak

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Zuzu Çöplükte – Ömür Kurt

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Zuzu Çöplükte

Zuzu Çöplükte kitabında ilk olarak kitabın kapağındaki başlık tasarımı dikkat çekiyor. Kitabın isminin yer aldığı başlıktaki harfler çöp olarak attığımız şişe, çorap, metal boru gibi malzemelerden oluşuyor. Bu yaratıcı girişin ardından Zuzu ve hayvan dostlarının çöp sandığımız atıklarla macerası ilerleyen sayfalarda bizi bekliyor.

Kitabımız aslında her atık çöp müdür sorusunu soruyor. Tüketmeye alıştırılmış bireyler olarak bizler aslında farklı amaçlarla kullanılabilecek birçok malzemeyi çöp diye öylece atıveriyoruz. Zuzu Çöplükte bu noktadan hareket ederek basitçe bir kirlilik hikâyesi anlatmıyor  aksine çöp diye attığımız birçok malzemeden geri dönüştürülerek ne harika şeyler yaratılabileceğini gösteriyor. Aslında tüketim karşısında üretmenin, yeniden üretmenin o kadar da zor olmadığını anlatıyor. Bunu yaparken didaktik değil yaratıcı ve eğlenceli bir dil tutturuyor. Kitabın sayfalarında çöp diye attığımız nice güzel şeyin çöplükte ne kadar mutsuz olduğuna şahit oluyoruz. Onları eski mutlu günlerine kavuşturmak da Zuzu ve hayvan dostlarının işi!

Bu kitabın benim için başka bir anlamı daha var. Bu yaz çocuklarla yaptığımız Ekoloji Buluşması’nda Zuzu Çöplükte bize ilham kaynağı olmuştu. Bizler de çeşit çeşit atık malzemeyi bir araya toplamış, sonra da çocuklara dağıttığımız küçük kâğıtlara bu malzemelerin ağzından çöp diye atıldıkları için ne kadar mutsuz olduklarını yazmıştık. Hep beraber oyunlarla, drama ile canlandırma yoluyla bu atık malzemeleri tekrar nasıl mutlu edebileceğimizi konuşmuştuk. Kullandığımız eşyaları atmamayı, takas etmeyi, mahallelerimizde takas pazarları kurmayı, atık malzemeleri ayırarak geri dönüşüm kutularına atmayı vs. paylaşmıştık. Tabii ki ilham perimizi de bu geri dönüşüm etkinliğini beraber gerçekleştirdiğimiz çocuklara takdim etmeyi de unutmamıştık!

Bizler gibi sizler de Zuzu Çöplükte’yi okuyun, okutun, oynayın, canlandırın! Çocuk kitaplarının hayatınıza kattıklarına bir yenisini daha ekleyin!

 

Yazan: Görkem Kantar Arsoy

Resimleyen: Simeon Tennant

Yayın Yılı: 5. Baskı, Haziran 2018

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Yaş Grubu: 3-8 Yaş

 

 

Ömür Kurt