Ana Sayfa Blog Sayfa 2718

[Doğum ve Ötesi] Doğumu ve dünyayı iyileştirmek – Meryem Gaye Babadoğan

[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.

Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.  

***

Meryem doğumla ilgili yazılıp çizilenlere kulak asmayıp hastane süreçlerini sorgulamadan kendini sürece bıraktığını, ancak Doula ve Doğum Rehberliği Eğitimi aldıktan sonra doğumunun müdahalesiz bir doğum olmadığının farkına vardığını belirtiyor. Bu yazıda klasik hastane prosedürleri olarak bilinen, anne istemediği sürece ‘müdahale’ sayılabilecek yaklaşımları da okuyacağız.

5 – Doğumu ve dünyayı iyileştirmek

“Doğurabileceğine inanmak çok değerli ve her kadının içinde bu güç zaten var! Ancak doğuracağın yerde doğuma nasıl bakıldığı, seni nelerin beklediğini bilmek de hayalindeki doğum için en uygun ortamı yaratabilmen adına bir o kadar değerli. Doğum tercihlerinin neler olduğunu, doğum konusunda ne gibi seçeneklerin olduğunu, seni ve bebeğini hastanede nelerin beklediğini ve yapabileceğin şeçimleri, rutin müdahaleleri ve onlardan nasıl kaçınabileceğini, daha konforlu bir doğum için nelerin sana yardımcı olacağını bilmek büyük bir lüks gibi gözükse de özellikle ülkemizde aslında bir gereklilik.”

Ne tam planlı ne tam plansız, biraz beklenmedik ama tam da zamanında dünyaya gelmeye karar verdi Ateş, ve annesi babası olarak bizi seçti… Çok mutlu, çok aşık ve anne olmaya çok istekli ve çok hazırdım. Hamileliğim problemsiz ve oldukça keyifli geçiyordu. Doğumla ilgili söylenen, yazılan, anlatılan her şeye kulaklarımı tıkamayı seçmiştim ve bir bebeği dünyaya getirme gücünün her kadında olduğu gibi bende de olduğunu biliyor ve sadece iç sesime kulak vermeyi tercih ediyordum. Arkadaşlarıma sorarak normal doğumu destekleyen bir doktor buldum. Fazla samimi olmayan, çok fazla açıklama yapmayan bir kadındı (ki ben de çok fazla soru sormuyordum, neden sorayım ki normal doğumda her şey doğal sürecinde ilerlemeyecek miydi???). Doğuma yakın sezaryen istemediğimi dile getirdim, o da “Sancıların başladığında gel” dedi. Doğum anına dair konuştuğumuz belki iki cümle… Beklenilen tarihe bir hafta kala gece 12:00’de ufak ufak bir şeyler dürtmeye başladı. Hastaneye gittiğimde açıklık 2 cm’di ve doğumum başlamıştı… Hemen yatışım yapıldı, ameliyathane elbiseleri giydirildi, damar yolu açıldı, lavman yapıldı, bir sürü sorunun olduğu formlar doldurtuldu, imzalar alındı… Tüm prosedürler tek tek uygulanıyordu… Eşim ve birkaç arkadaşımla birlikte sorgulamaktan uzak, ve bir o kadar heyecanlıydık. Yapılan her şey benim ve bebeğin sağlığı için değil miydi! İlk 3 saatim oldukça keyifli geçmişti. Ayaktaydım, sürekli yürüyordum, sohbet ediyordum… Sonra yavaş yavaş ayakta durmak zorlaştı, konuşmak, gülmek, iletişim kurmak. Yatağa geçmiştim, sırt üstü yatıyordum, NST bağlanmıştı. O gece nöbetçi olan ebe (annem yaşlarında dünyalar tatlısı bir kadındı, belki en büyük şansım kendisi idi) düzenli olarak geliyor ve kontrol ediyordu. Bu kısmın ne kadar sürdüğünün hiç farkında değilim, çok zorlandığım anları ve dalgaların durulduğu anlarda her şeyin bir o kadar yumuşak ilerlediğini hatırlıyorum…

Sabaha karşı doğumhaneye alındığımda (doğumhane masasına yatarken hissettiğim yoğun his belki de o gecenin en tatsız anı idi) doktorum gelmiş, ne zaman ve nasıl ıkınmam (!) gerektiğini anlatmıştı. Doğumum ıkınma, üstten itme, epizyotomi ile 15 dakika sürdü! Ateş resmen fırlamıştı. Kordonu kesildi ve hiçbir temasımız olmadan kontrol odasına götürüldü. Plasentamın çıkmasının ardından dikişlerim atıldı ve odama çıkarıldım (Ateşsiz!). Ateş yaklaşık 1 saat sonra odaya getirildi…

Birçok doğumun asılsız sebeplerle sezaryene döndüğünü bildiğim için, normal doğurduğum için kendimi şanslı hissediyordum. Yaklaşık iki sene sonra aldığım Doula ve Doğum Rehberliği Eğitimi ile normal doğum, vajinal doğum ve doğal doğum kavramlarıyla tanıştım ve aslında kendi doğumumun çok da doğal sürecinde ilerlememiş olduğunu fark ettim… Doğurabileceğine inanmak çok değerli ve her kadının içinde bu güç zaten var! Ancak doğuracağın yerde doğuma nasıl bakıldığı, seni nelerin beklediğini bilmek de hayalindeki doğum için en uygun ortamı yaratabilmen adına bir o kadar değerli. Doğum tercihlerinin neler olduğunu, doğum konusunda ne gibi seçeneklerin olduğunu, seni ve bebeğini hastanede nelerin beklediğini ve yapabileceğin seçimleri, rutin müdahaleleri ve onlardan nasıl kaçınabileceğini, daha konforlu bir doğum için nelerin sana yardımcı olacağını bilmek büyük bir lüks gibi gözükse de özellikle ülkemizde aslında bir gereklilik. Doğumumdan önce en azından bir doğuma hazırlık eğitimine gitmiş (burada da hastanelerin verdikleri yerine bağımsız merkezleri tercih etmekte fayda var diye düşünüyorum), doğru kaynaklardan bilgi almış, ya da belki bir doğum destekçisi ile çalışmış olsaydım; hastaneye daha geç gider, en zorlandığım anlarda doğum dalgaları ile iş birliği yapar, tüm müdahalelerden mümkün olduğunca kaçınır ve belki de en önemlisi Ateş’in ilk bir saat asla benden ayrı kalmasına izin vermezdim. Belki bu isteklerim o hastanede ve o doktorla olmazdı ama kimin umurunda ki! Bu benim doğumumdu. Hayata güzel bir başlangıç yapmak da, her bebeğin olduğu gibi Ateş’in de hakkıydı!

 

Meryem Gaye Babadoğan

Dikkat! Cebinizde altın var – Birim Mor

Plastik atıklardan kaçınmak için yaptıklarım toplumda uzaylı gibi görünmeme sebep olsa da, bana bir destek de uzaydan dolayı geldi!

Geçtiğimiz günlerde, plastik karşıtlığım aile meclisinde de gündeme gelince, ailemizin en büyüğü çok sevdiğim teyzemiz “Ben sana hak veriyorum. Dünya’yı bitirdik, uzayı bile kirlettik!” dedi. Evet, çok doğruydu insan ırkı olarak uzayı bile kirletmiştik artık.

Dönüp dolaşıp aynı noktaya gelen insanlık

Avatar’ı izleyenler bilir, insan davranışı tıpkı oradaki gibidir; kendi kaynağını sömürür, sonra yeni keşiflere çıkar, kirliliği izleyen bir işgal süreci başlar, sonra da “biz nerede hata yaptık nasıl daha sürdürülebilir olabilirdik” diye kara kara düşünür.

Maalesef Dünya bu kısır döngü üzerinde dönüyor.

Uzay kirliliği bence buna güzel bir örnek. Her şey, 61 yıl önce ilk uydu Sputnik-1’in uzaya gönderilmesi ile başladı. Ardı arkasına atılan uydular ömürleri bitince uzayda terk edilmeye başlandı. Dünya’nın yörüngesinde dönmeye devam eden ve her geçen yıl miktarı artan “uzay atıkları”, çarpışıp moloz yığını gibi küçük parçalar halinde dönmeye devam ederken, yeni fırlatılan uyduların çalışmasını da tehdit ediyor.

Ulaşımdan, haberleşmeye pek çok alanda kullanılan uydular, uzayda çarpışma sonucu hasar görürse hem ciddi ekonomik kayıplar meydana gelebilir hem de Dünya’da işler sarpa sarabilir. Hatta uzay atıkları şuan için öngörülemeyen ancak daha sonra ortaya çıkacak atmosferik sorunlara da neden olabilir.

Şimdi buna çözüm aranıyor, peki başında neden düşünülmedi?

Plastik kirliliğinin ciddi boyutlara ulaştığı günümüzde bir diğer örnek ise, 1960’larda plastik malzeme günlük hayatta yaygınlaşırken, özellikle tek kullanımlık eşyaların/ihtiyaçların, doğada yaklaşık 450 yıl yok olmayan bu malzemeden yapılması kimlerin dahiyane fikriydi acaba?

Neden ekosistem ve insan sağlığı üzerindeki olası olumsuz etkiler umursanmadı? Zamanındaki bu duyarsızlık nedeniyle, şimdi geldiğimiz noktada artık olası değil gerçek olumsuz etkilere çare aramak zorundayız!

Elektronik atıkların akıbeti

Hayatımızı her alanda kolaylaştıran bilim bize pek çok elektronik ürün sunuyor. Tüketim çılgınlığımızın elektronikler içinde geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Elektronik atıkların yönetiminde de küresel olarak bilinçsiz bir tutum hakim.

Her yıl Dünya’da 50 milyon ton elektronik çöp meydana geliyor. Avrupa’da her yıl 100 milyon cep telefonu çöpe giderken, Amerika Birleşik Devletleri’nde 30 milyon bilgisayar çöpe atılıyor. Güzel haber ise içinde devre içeren her türlü cihaz, harici bellekler de dahil olmak üzere, geri dönüştürülebiliyor.

Ancak bozulduğunda yenisini aldığımız veya modası geçtiği için sıklıkla yenilediğimiz cep telefonu, bilgisayar, televizyon, saç kurutma makinesi, su ısıtıcı, beyaz eşya gibi ürünlerin geri dönüşümü pek çok ülke gibi ülkemizde de maalesef yaygın değil.

Dünyada en fazla elektronik atık üreten (yaklaşık yıllık 7 milyon ton) Amerika Birleşik Devletleri’nde elektroniklerin geri dönüşümünün yüzde 15-20 civarında olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde ise yıllık yaklaşık 500 bin ton elektronik çöpe gidiyor, ancak bu miktarın yalnızca yüzde 5’i geri dönüşüme tabi tutuluyor.

Aslında değerli olan elektronik ürünlerin atıkları dahi çok değerli. Çünkü elektronik üretiminin ve atıklarının hem çevresel hem de ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Yapım aşamasında çevre tahribatına neden olan ve yüksek enerji gerektiren madencilik ile ulaşılan cevherler ve yüksek enerji ile üretilen plastik, cam ve çeşitli kimyasallar kullanılıyor.

Yüksek enerji ihtiyacı iklim değişikliğine sebep olan karbonun atmosfere salımı anlamına geliyor. Öte yandan civa, kurşun gibi toksik maddeler içeren elektronik atıklar su ve toprak kirliliğine yol açıyor. 10 gram kurşunun 25.000 ton toprağı ve 200.000 litre suyu kullanılmaz hale getirdiğini düşündüğünüzde, elektronik atıkların sebep olduğu kirliliğin, besin yoluyla insan sağlığını tehdit etmesi de çok mümkün.

Elektronik atıklar geri dönüştürülürse…

Bu ürünlerin içindeki değerli madenler ise geri dönüşümün bir başka boyutu. Eğer 1 milyon akıllı telefon geri dönüşüme giderse, 35 kg altın, 350 kg gümüş ve 16 ton bakır elde ediliyor! Bunların yanı sıra farklı değerli madenler var telefonlarımızda. Yani cebimizde minik bir maden taşıyoruz. Diğer bir örnek enerji konusunda: Amerika Çevre Koruma Ajansı verilerine göre, 1 milyon dizüstü bilgisayarın geri dönüşümü ile 3.500 hanenin bir yıllık evsel elektrik tüketimi kadar enerji tasarrufu yapılabiliyor. Özetle, elektronik atıkların geri dönüşüm ile döngüsel ekonomiye dahil edilmesinin, hem çevre, hem insan sağlığı hem de ekonomi için tartışmasız olumlu sonuçları var.

Sürdürülebilir Olimpiyat

Japonya, yaklaşık 2 milyon ton elektronik atık miktarı ile dünyada en çok elektronik atık üreten üçüncü ülke. Bildiğiniz gibi, 2020 Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yapacak Japonya. Olimpiyat organizasyonlarına ilişkin alınan sürdürülebilirlik önlemleri kapsamında, geçtiğimiz Nisan ayından itibaren Japon halkının başta cep telefonları olmak üzere elektronik atık bağışı yapması için bir kampanya başlatılmış. Böylece, Olimpiyat oyunlarında verilecek 5.000 adet bronz, gümüş ve altın madalya için gerekli olan 8 ton madeni bağışlardan toplamayı hedefliyorlar.

Biz ne yapabiliriz?

Öncelikle gereksiz alımlara son vermeliyiz. Tamir ve bakım denememiz gereken diğer seçenekler. Ancak yeniden kullanmayı denediğimiz ürünleri yine de atmak zorunda kalırsak yaşadığımız kentteki belediyelere elektronik geri dönüşümün nasıl sağlandığını danışmalıyız. Ayrıca, geri dönüşüm konusunda faaliyet gösteren bir kaç özel firma ve bazı sivil toplum örgütlerini de araştırmakta fayda var.

Kaynak: eagd.org.tr, emo.org.tr, epa.gov, techcrunch.com

 

Bu yazı livetobloom.com/ dan alınmıştır

 

Birim Mor

Doğadaki her patikanın bir öyküsü var – Turgay Özçelik

“Bir patikadayken yürümek, izlemek demektir. Patikada yürümek, secde etmek ya da çıraklık gibi belli bir alçakgönüllülük gerektirir ve bunu da yavaş yavaş aşılar.” (s. 22)

Alçakgönüllülük; nostalji rüzgârıyla dinlenen eski bir şarkının ismi gibi. Bugüne, modern zamanlara, hele ki kentli insana ait bir özellik değil. Radyo gibi, 45’lik gibi, siyah beyaz filmler gibi; “nerede o eski bayramlar?” gibi. Çünkü modern yaşam, daha doğrusu bu yaşamı sürdürebilmek, ortalama bir kibir gerektirir. Bu çağa ait tüm buluşlar, gündelik hayatı kolaylaştıran tüm o teknoloji, hatta “gündelik hayatı kolaylaştırma” kavramı ve bu kavramın altını dolduran her bir olgu insanın doğa, diğer canlılar, diğer insanlar karşısındaki kibrini besler.

“Gündelik hayat’ta yola revan olunmaz ya da yola çıkılmaz, sadece gidilir. Varılacak noktaya en kestirme, en çabuk, en zahmetsiz nasıl gidilirse öyle… Yürünmez, binilir. Asansöre, otomobile, metrobüse, uçağa… Ve hatta yürüyen merdivene! Yön bulunmaz, adres sorulmaz… Minimum çaba ve minimum iletişimle güzergah bulunmalıdır, navigasyona bakılır.

Oysa yürümek, kentli insanın kendisi ve dünya için yapabileceği en anlamlı ve zahmetsiz eylemdir. Yürümek, iz sürmektir; çünkü her yürüyüş bir iz bırakır. Hem yolda, hem de yürüyüş yapanın kendisinde… Buradaki yol ile, asfalt, modern yolları değil, patikaları, aynı güzergahta birden fazla canlının yürümesiyle oluşan kolektif bir hattı kastediyorum.

 

Robert Moor’un yazdığı Patikalar Üzerine – Bir Keşif, her patikanın bir öyküsü olduğunun bilinciyle patikaların izini süren, insanı bir an önce kitabı kapatıp dağ-tepe yürümeye teşvik eden, kişisel izlenimlerin yanı sıra neredeyse tüm bilimleri, felsefe, arkeoloji, tıp, zooloji, psikoloji vb. patika izleğinde buluşturan harika bir anlatı.

Patikalar Üzerine – Bir Keşif, gazetecilik yapan ve sıkı bir yürüyüşçü olan Robert Moor’un 2009 yılında ABD’de Apalaş Yürüyüş Patikası’nda yaptığı 5 aylık bir yürüyüşün ardından ortaya çıkıyor. Yürüyüş esnasında ve sonrasında, patikaların varlığı, amacı, ortaya çıkışı üzerine düşünmeye başlayan Moor, yıllar süren bir araştırma ve deneyim sürecinin ardından bu kitabı kaleme alıyor. Öyle ki, Prekambriyen dönemden günümüze kadar patikaların arkeolojisini yaparak ve birçok farklı bilimsel uğraşın sınırlarında gezinerek patikalara dair ufuk açıcı bir metin ortaya koyuyor.

Kitabı okurken, aynı bir patikada yürürmüş gibi, Robert Moor’un rehberliğinde bizden önce ve bizimle birlikte bu dünyada var olan tüm canlıların izinden gidiyoruz. Kimi zaman bilim adamlarıyla en eski hayvan fosillerini bulmaya çalışıyor ve hayvanların neden hareket ederek iz bıraktıklarını anlamaya çalışıyor, kimi zaman da Moor’la birlikte haftalarca çobanlık yapıp koyun sürülerinin yollarını nasıl bulduklarını anlamaya çalışıyoruz.

Özellikle yürüyüşçüler, ama genel olarak da doğayı, hayvanları ve insanın ekosistemdeki yerini anlamaya çalışanlar mutlaka okumalı. Çünkü, kitabın hemen başında yazdığı gibi: “Yol yüründükçe oluşur.” (Chuang Tzu)

Patikalar Üzerine – Bir Keşif

Yazan: Robert Moor

Çeviren: Burcu Halaç

Kolektif Kitap

Mayıs 2018, 384 sayfa

 

Bu yazı bugday.org/ dan alınmıştır

 

Turgay Özçelik

[Yaşadım Diyebilmek] Vestel’in hikâyesi – Şahin Tekgündüz

(Bugün bir anket yapılsa da “Vestel hangi ülkenin markası?” diye sorulsa, eminim binlerce Vestel çalışanı ve kullanıcısı da dahil, pek çok kimse doğru yanıt veremez)

Nazar Büyüm, önemsiz bir şeyden söz edercesine son derece kayıtsız, “Betül aradı Asil Nadir’in yeni şirketiyle ilgilenir misiniz diye sordu” diyor ve devam ediyor. “İngiltere’den renkli televizyon, video ithal edecekmiş, Türkiye’de de fabrikasını kuruyormuş, ajans arıyormuş, ne dersin?” Nazar Merkez Ajans’ın yönetim kurulu başkanı, ben kurucu ortağı ve genel müdürüyüm. Ajans kurulalı iki yıl olmuş, müşterilerimiz Çukurova Grubu’na bağlı Uluslararası bankası ve yine aynı gruptan Schweppes meşrubat firması. Çukurova Holding’in patronu Mehmet Emin Karamehmet’in ısrarı üzerine kurulan ajansı butik ajans yapısında tutacağız ve mecbur kalmadıkça iki ya da üç müşteriden fazlasına hizmet vermeyeceğiz. Zira Nazar’ın reklamcılığı bırakma kararıyla kurduğu Adam ve Anadolu yayıncılığın işleri de ajansın üzerinde. Konuyu kısaca tartışıyoruz, pek içimizden gelmese de Asil Nadir’in halkla ilişkiler danışmanı Betül Mardin’le nezaketen de olsa görüşmeye karar veriyoruz.

Elektronik pazarında bir Kıbrıslı

Asil Nadir’i henüz yeterince tanımıyoruz. Bildiğimiz kadarıyla bir süre önce Londra’da devraldığı Polly Peck International PLC şirketini daha çok tekstil, hazır giyim ve tarım sektörlerinde uluslararası lige taşımayı başaran birisi. Betül Hanım’ın isteği ve ısrarı üzerine, Cumhuriyet Caddesi Cumhuriyet Apartmanı’nın dördüncü katındaki Goldstar adlı şirket merkezinde de onunla görüşüyoruz. Türkiye’deki renkli televizyon ve video pazarının hızla gelişmekte olduğunu, iyi bir markanın girmesiyle pazardan önemli bir pay alınabileceğini anlatıyor ve İngiltere’de ünlü Ferguson marka ürünlerin Türkiye mümessilliğini aldığını söylüyor. Hedefleri şaşırtıcı… İthalatla başlayıp, kısa sürede Ferguson ürünlerini Türkiye’de üreteceğini, kurmakta olduğu fabrikanın temelinin birkaç ay önce dünya basınının ve iş adamlarının katıldığı görkemli bir törenle Başbakan Turgut Özal tarafından atıldığını anlatıyor. Bizi Betül Hanım’ın önerdiğini, ona çok güvendiği için sadece bizimle görüştüğünü söylüyor. Biz de ajans hakkında kısa bir bilgi verip iş anlayışımızdan söz ediyoruz. Televizyon ve videoyla ilgili tanıtıcı bilgi ve belgeleri veriyor, cihazları da üstünkörü gözden geçirip ayrılıyoruz. Bizim de referansımız, her yanıyla büyük güven duyduğumuz Betül Mardin olduğu için, birkaç gün sonra çalışma koşullarının kabul edilmesi üzerine bu ürünleri piyasaya tanıtma ve pazarlama iletişimi işini kabul ediyoruz.

TRT televizyonunun 1981 sonunda renkli yayına başlaması ve video kaset pazarının giderek genişlemesi üzerine siyah-beyaz televizyonlar yerlerini hızla renkliye bırakıyor ve pazar büyüdükçe büyüyor. O dönemde elektronik ürünler, özellikle renkli televizyon ve video pazarında Sony, Sanyo, Saba, Telefunken, Schaub Lorenz, Grundig, Thomson, yerli olarak da Arçelik markaları yarışıyor. Konuyu ajansta enine boyuna tartışıyoruz. Rekabetin çetin olduğu bir pazara girilecek ve yeni bir marka yerleştirilecek. Verilen bilgiye göre üretici firma ürünlerde Ferguson markasının kullanılmasını şart koşmuş bulunuyor. Oysa bu marka, Türkiye’de yıllardır kullanılan ve tanınan bir traktöre ait. Ferguson adının önüne yeni ve güçlü bir marka gerekiyor. Asil Nadir’in önerdiği Goldstar adını kesinlikle reddediyoruz. Özgün bir marka yaratmamız gerekiyor. Aşılması gereken bir başka sorun da pazara girecek videoların Türkiye’de hemen hiç tanınmayan ve kullanılmayan VHS sisteminde olması…

İşe başlıyoruz ve toplantılar birbirini izliyor. Üretim tesisi için Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde fabrika inşaatının bütün hızıyla sürdüğü bildiriliyor. Bu arada şirket genel müdürlüğüne, Deniz Kuvvetleri’nden emekli elektronik mühendisi Tahsin Karan’ın atandığını, onun da kendi kadrosunu kurmak için çalışmalara başladığını öğreniyoruz. Onunla ve adını anımsayamadığım İngiliz danışmanla İzmir Efes Otel’de tanışıyoruz ve birlikte fabrika inşaatını dolaşıyoruz. İstanbul’daki toplantılarımız ise ağırlıkla, Betûl Mardin yönetimindeki halkla ilişkiler birimindeki Nil Adula ve geleceğin ünlü yazarı Ayşe Kulin’le sürüyor. Toplantılara Asil Bey’in danışmanlarından gazeteci Metin Münir de katılıyor.

Bir marka matematiği

Bu arada ajansın yaratıcı ekibi yeni marka çalışmasını sürdürüyor. Pek çok öneri oluşturuluyor ama bir karara varılamıyor. Ajansın ve müşterinin sorumluluğunu yüklendiğim için ben de kafa patlatıyorum yeni marka için. Öyle bir marka ismi bulmalıyız ki hem özgün hem de Türkçe alfabe ve fonetiğe uygun olsun ama yerlilik çağrıştırmasın, hem kolay algılansın, akılda kolay kalsın, hem marka sahibini ve ürünü gerektiği gibi temsil etsin. Bu ölçütlere uygun pek çok sözcük geliyor aklıma ama ya başkası kullanıyor ya da bana çok sıradan geliyor Goldstar gibi… Üretici yapıyı ve ürünü akla gelen, gelmeyen bütün yanlarıyla tartışıyorum kafamda; pazara hâkim olan yabancı markaların benzer ölçütleriyle karşılaştırıyorum. Bu karşılaştırma bir yol açıyor önüme. Pazarda gerçi beş-altı Avrupalı marka var ama kalite ve güvenilirlik açısından öncü olan Sony. O halde, pazarda iddialı bir yer edinebilmek için karşımıza ve hedefin önüne çekinmeden ve korkmadan onu koymalıyız. Sony bir Uzak doğu markası. O halde birbiriyle kapışmakta olan Avrupalı yani batılı markaları ikinci planda tutarak batı faktörünü dikkate almalıyız. Zira bizim ürünümüz Avrupa’nın en batısından, İngiltere’den gelmekte, bu biiiir!.. Verilen ‘brief’e göre, yaratılacak marka başlangıçta televizyon ve videoda kullanılacak ama önümüze konulan perspektifin ufkunda ‘elektronik’ tanımına giren hemen bütün ürünler var. O halde televizyon ve video ile sınırlanacak bir marka adı olmamalı, bu ikiii!.. Tâlî ölçütleri bir kenara koyarsak önümüzde iki parametre var. ‘Batı’ ve ‘elektronik’… Bu iki kavramı birleştirerek ve sıraladığım ilk ölçütlere uyarak bir sözcük türetmeliyiz. ‘Batı’ sözcüğünü olduğu gibi ya da bölüp parçalayarak ‘elektronik’in unsurlarıyla evlendirsek ‘batel’, ‘batron’, ‘batnik’ gibi sevimsiz ve farklı çağrışımlara götürecek melez sözcükler çıkıyor karşıma. Ayrıca Batel markası elektrik gereçleri üreten bir firma tarafından kullanılıyor. Bu kez İngilizceye başvuruyorum ve ‘batı’nın karşılığı olan ‘west’ sözcüğüne göz kırpıyorum. Bunu kendi yazımıyla kullanırsak ve ‘elektronik’in ilk hecesiyle birleştirirsek ‘westel’ gibi, marka adına yaraşır bir sözcük oluşuyor ama Türkçe yazıma uymuyor ve özgün değil. Ve çok bilinmeyenli formül bir anda çözülüyor kafamda ve marka adı karşımda gülümsemeye başlıyor: VESTEL..

Vestel markasını yazı grubunun çalışmasında ortaya çıkan alternatiflerle birlikte önce Nazar’la tartışıyoruz. Uzun uzun düşünüyor ve son derece önemsiz bir konuda görüş belirtiyormuşçasına “Güzel…” demekle yetiniyor. Çalışmaların temelini oluşturan unsurlardan biri marka adı olduğu için durum acil. Ertesi gün Asil Nadir’in ve ekibinin katıldığı geniş bir toplantıda değerlendiriliyor önerilen marka adları. Vestel üzerinde duruluyor, hatta Tahsin Bey bir ara başparmağını ‘mükemmel’ anlamında kaldırarak bana göz kırpıyor. Soğukkanlı görünmesine rağmen ivecen birisi Tahsin Bey, bir gün önceki bir telefon konuşmasında marka çalışmalarının nasıl gittiğini soruyor ve ben, onda kalması ricasıyla Vestel adından da söz ediyorum; kısa bir sessizlikten sonra da “Kulağıma çok iyi geldi, ama gerekçesi önemli” diyor. Bu defa aynı soru Asil Bey’den geliyor ve ona marka adı rasyonelini (o dönemde reklam çalışmalarının gerekçesi nedense rasyonel sözcüğüyle tanımlanırdı; hâlâ öyle mi bilemiyorum) özet olarak açıklıyorum. Açıklamam Betûl Hanım’ı da etkiliyor ki, Asil Nadir’den önce o görüş belirtiyor ve “Ayol halledilmiş bu iş, tebrik ederim kimden çıkmışsa…” diyor. Ajans etiği olarak yaratıcı çalışmalar hiç kimseye mal edilmediği için bir açıklama yapmıyoruz. Aynı ya da benzer bir değerlendirme de Asil Nadir’den geliyor. Böylece pazarlanacak ürünlerin markası “Vestel Ferguson” olarak kesinleşiyor ve iş, ajansın art direktörü Erkal Yavi’ye aktarılıyor.

Erkal Yavi yönetimindeki grafik birimi çalışmaya başlıyor. Hem Vestel için bir logo tasarlanacak hem de bu logonun Ferguson’la birlikte kullanımı sağlanacak. O dönemde ‘trinitron’ denilen ve TV teknolojisinin renk yapısını ve dokusunu belirleyen yeşil, kırmızı ve mavi renkleri de logoda yer alacak. Sunulan çalışma yönetimce onaylanıyor ve yerli üretim başlayıncaya kadar ithal edilen ürünlere uygulanmak üzere binlerce alüminyum plaket hazırlanıyor.

Sıra lansman kampanyasının hazırlanması ve uygulanmasına geliyor. Temel strateji iddialı ve rekabetçi. Hummalı bir çalışma sonucunda önce bir ‘teaser’ yani meraklandırma kampanyası yapılacak sonra ürün ve marka tanıtımına geçilecek. Video tanıtımı ise, vakit alacak ön hazırlıkların tamamlanmasından sonraya bırakılıyor. Kampanya için, o dönemin ünlü komedyeni Ferhan Şensoy’da karar kılınıyor. Sadık bir televizyon ve video izleyicisi olan Şensoy herkesten önce öğrendiği Vestel Ferguson televizyon almak için elindekini kaynanasından en yakın arkadaşına kadar önüne kim çıkarsa satmak ya da armağan etmek, argo deyimiyle kakalamak çabası içinde ve bütün şirinliğiyle olmadık şaklabanlıkları yapıyor.

Televizyon lansmanı tamamlanırken, başta Atıl Ant ve ortağının Bebek’teki ünlü Videotek’i olmak üzere bütün büyük şehirlerdeki video kaset dolduran ve kiralayan firmalarla görüşülüyor, İzmir’deki Raks firmasında üretilen VHS kasetler parasız dağıtılıyor. Kasetlerin bir bölümünde ise o dönemin 5 Oscar ödüllü ünlü filmi French Connection yükleniyor. VHS kampanyası da Ferhan Şensoy’un usta aktörlüğünde büyük bir başarıyla sürüyor, Vestel Ferguson televizyon ve video kısa sürede pazara hâkim oluyor, VHS kullanımı yaygınlaşıyor. Ben, çıkan bir anlaşmazlık sonucu Merkez Ajans’tan ayrılıyorum ve üstlendiğim son görev, isim babası olduğum Vestel’in Manisa’daki üretim tesislerinin açılış organizasyonu oluyor.

 

 

Şahin Tekgündüz 

[email protected]

 

Hindistan’da ‘zina’yı suç sayan yasa kaldırıldı

Hindistan Yüksek Mahkemesi, evli bir kadınla cinsel ilişkiye girmeyi ‘zina’ suçu kapsamında kabul eden kolonyal dönemden kalma yasayı kaldırdı.

Yüksek Mahkeme, kararı, bu yasayla hem kadınlara hem de erkeklere ayrımcılık yapıldığını söyleyen bir kişinin başvurusu üzerine aldı.

Beş yıla kadar hapis cezası veriliyordu

158 yıldır yürürlükte olan yasayla, evli bir kadınla cinsel ilişkiye giren erkeklere beş yıla kadar hapis ya da para cezası veriliyordu.

Yasada, ‘zina’ için ‘erkeğin ilişkiye girdiği kadının eşinin rızasının olmaması’ şartı aranıyordu.

 

(Gazete Karınca)

Koruma Kurulu’ndan Validebağ Korusu kararı: Millet bahçesi olmasında sakınca yok

İstanbul Üsküdar’da bulunan 1. derece sit alanı Validebağ Korusu için “millet projesi” kapsamında hazırlanan proje Koruma Kurulu’ndan geçti.

Rıfat Doğan’ın Artı Gerçek’te çıkan haberine göre, görüşü istenen İstanbul 6 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu da projeye onay verdi. Kurul kararında şu ifadeler yer buldu:

“Validebağ Korusu için sunulan peyzaj projesinin düzeltmelerle uygulamasında sakınca olmadığına, proje üzerinde onama dışı bırakılan alana ilişkin çevre düzenleme projesinin ayriyeten hazırlanarak kurulumuza iletilmesine karar verildi.”

Projede yer alan bilgilere göre seyir terasları, çocuk oyun grubu, gözetleme kulesi, fitness aletleri, yürüyüş ve koşu yolları bulunacak, granit taşlar döşenecek, aydınlatma direkleri dikilecek.

Validebağ Gönüllüleri projeyi onaylayan Koruma Kurulu’na dava açmaya hazırlanıyor.

Üsküdar’daki Validebağ Korusu, 354 bin metrekarelik alanıyla İstanbul’un son yeşil alanlarından biri…

Üsküdar Validebağ Korusu gönüllüleri 22 Eylül’de dayanışmaya çağırıyor

 

(Artı Gerçek)

‘İklim değişikliğine karşı gerekenler yapılmadıkça Medicane türü fırtınaların sıklığı artacak’

Akdeniz’de kasırga mı çıkıyor? Kuzey Amerika’yı peşpeşe vuran devasa tayfunlar şimdi yönünü Akdeniz’e mi çevirdi? Önce Yunanistan’ı vuracakmış, peşinden Ege Bölgesi’ni. Ne yapmalıyız, nasıl önlem almalıyız?” ve benzeri sorular birdenbire kamuoyunun gündemine oturuverdi. Herkeste bir panik, yüzlerde çaresiz bekleyiş.

İşin doğrusunu öğrenmek için Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Uygulamaları Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş’e yönelttik sorularımızı.

***

Bu bir kasırga değil

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Uygulamaları Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş

*Akdeniz’de ortaya çıkan kasırga mıdır tayfun mu, doğrusu nedir?

-Evet bu konuda biz de yıllarca çalıştık. Doğru terimi bulmak için hangisinin nerede kullanıldığını bilmek gerekiyor öncelikle.

Örneğin Kasırgalar, Batı Afrika’dan Meksika Körfezi ve Florida’ya kadar olan bölgede etkili olur. Trropikal bölgede siklon düzeyine ulaşmış ise işte ona kasırga denir. Bizde örneğin Tayfun da kullanılır. Tayfun ise Güney Çin denizi ve Japon denizi bölgesinde meydana gelir. Bir de işte, son dönemlerde Irma gibi özel isim verilenler var.

Şimdi ise orta akdenizde gelişen ve daha da gelişip etki gücünü arttırması beklenen siklon, tropikal siklon değil çünkü biz coğrafi konum olarak tropikal enlemde yer almıyoruz. Biz bu tür siklonlara bilimsel olarak “tropikal siklon benzeri” diyoruz, oluştuğu enlem olarak da subtropikal akdeniz siklonu olarak adlandırabiliriz.

Tropikal siklon benzeri (sub)tropikal Akdeniz fırtınaları, yüzey suyu sıcaklıklarının özellikle kuzeyindeki güney Avrupa kara bölgelerine göre daha yüksek olduğu Eylül-Kasım döneminde Akdeniz’de oluşan subtropikal ve tropikal nitelikleri olan orta ölçekli “cephesel olmayan” siklonlardır.

Bunlar ilk defa da oluşuyor değiller. Önceki yıllarda da meydana geldi. Ortalama koşullarda Akdeniz ikliminde her yıl bir, iki kere oluşur. İklim koşularına göre hiç oluşmayadabilir.

Bu tür siklonlar genelde bu bölgede cepheseldir ve bu yönleri ile yoğun yağış getirirler. Şimdi üzerinde konuştuğumuz Medicane’nin özelliği ise cephesel olmaması. Kıyı bölgelerinde etkili olurlar. Bu tür siklonlar kıyı bölgelerde durma süresi artar ise yani birkaç gün kıyı bölgesinde kalması halinde etkisi çok daha güçlü olur. Karaya doğru gittiğinde ise enerjisini ve etkisini kaybeder.

Bunların doğal özelliği 1. Kategori siklon düzeyine geçebilirler. Saattteki hızları 100 kmyi bulabilir.

Görsel Boğaziçi Universitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Merkezi – İklimbu facebook sayfasından alınmıştır

*Şimdiki Medicane için de geçerli mi bu bahsettiğiniz siklon?

-Bu tip rüzgarlar bizim hamleli rüzgar dediğimiz hızı ve yönü sürekli değişen rüzgarlardır. Zaman zaman çok hızlı esen ve sonra da hızı düşen rüzgarlardır.

Maksimum rüzgar hızları, eğer dediğim gibi bütün bu öngörüler gerçekleşir, yüksek atmosferden soğuk hava ile beslenir, kara üzerinde durmaz ve  bir süre daha denizde durup Girit’in güneyinden sokulur ise rüzgar hızının artabileceğini bekleyebiliriz.

*Yani sizin anlattıklarınızdan benim anladığım şu Murat bey. Bu rüzgarların çıkış yönü, yeri, nereye, ne zaman, hangi hızla vuracağını kesin olarak söyleyemiyoruz, doğru mudur?

-Evet, denemiyor, neden denemediğini de söyleyeyim. Bu orta enlem siklonları gibi bölgesel ölçekte değil, daha orta ölçekli, küçük hava sistemleri. Az önce ifade ettiğim gibi bu rüzgarlar Yunanistan’da ya da Güney Ege’de karaya sokulmaya çalışırsa etkinliğini kaybeder ve rüzgar hızı çok düşebilir ama tam tersi olupta Güney Ege’de kıyıda üç, beş gün kalırsa etkinliği artar.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün sayfasında da bir uyarı metni var ve o metinde de saatte 150 km hıza ulaşabileceğini belirtiyor.

*O zaman buna “Kasırga” diyemeyiz.

-Evet evet, bu kasırga değil. Buna tropikal siklon benzeri rüzgarlar diyebiliriz. Tropikal siklon çok daha şiddetli ve deniz üzerinde binlerce km yol alabilecek çok büyük sistemler. Bu ise cephesel olmadığı ve deniz üzerinde oluştuğu için biz buna “tropikal siklon benzeri, subtropikal akdeniz siklonu ya da fırtınası olarak adlandırıyoruz.

Medicane ya da Medicanes de akdeniz siklonlarına konan genel bir isim. Şimdi ilk defa oluyor değil. Geçmişte de örnekleri var. Ben Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde de çalıştım. Tarihte can, mal kayıplarına da yol açan medican örnekleri var. Örneğin Eylül 1969’da orta güney akdenizde bir medican yani akdeniz siklonu oluşmuş ve Cezayir ile Tunus’ta ciddi can ve hasar kaybına yol açmıştı. 600 insan o dönem medican nedeniyle ölmüş, 250bin insan da evsiz kalmış, tarım alanları da bundan etkilenmişti.

Kapıları, camları çok iyi kapatın. Uçabilecek, kırılabilecek nesneleri çatılardan, balkonlardan kaldırın

*Peki Murat Bey. Kamuoyunda bir panik havası hakim. Diğer tropikal kasırgalar ile bunu bağdaştıran insanlar korku içinde. Bu medicane nereyi, hangi şekilde etkiler. Can, mal kaybına yol açma ihtimali var mıdır?

-Eğer, burda beklenildiği şekilde, öngörüler yönünde hareket etmeye devam ederse bunun İzmir, İzmir’in güneyi, Muğla, Güney Batı Anadolu denen bölgeden gelme ihtimali var.

Bugün ayın 28’i, 29’undan başlayarak rotası değişmez ise Cumartesi gecesi ile birlikte rüzgarı etkili olabilir ve Pazartesi gününe kadar da etkisini sürdürebilir. Ama daha önce de ifade ettiğim gibi kara üzerine doğru hareketi devam ederse etkisini kaybeder. Kıyıda kaldığı süre arttığı müddetçe ise etkili olmaya devam eder.

Böyle bir sistemde kuvvetli yağış da beklenecektir. Yağışlar, sağanak hatta kuvvetli sağanak, gök gürültülü sağnak şeklinde olur. Şimşekli, gök gürültülü şimşekli sağnak yağışlar olacaktır. Yıldırım düşmesi, ani rüzgar hamleleri, bölgesel seller, su baskınları meydana gelebilir. Zayıf yapılı binaları etkiler, ağaçları devirebilir, tabelalar, camlar, kapılar yerinden sökülebilir.

Bir kere her şeyden önce şu mühim. Kapılar, camlar filan çok iyi kapatılmalı. Uçabilecek, kırılabilecek şeyler çatılardan, balkonlardan kaldırılmalı. Fırtına sırasında kimse seyahat etmemeli. O günler boyunca denize kesinlikle açılmamak gerekli. İzmir’den Güney Batı Anadolu bölgesine kadar olan bölgede bu tedbirleri almak gerekir.

Bir, iki ya da en fazla üç gün boyunca olabildiğince evde durmak, paniğe kapılmamak gerekir. Fırtına zaten geldiğini de belli eder. Zayıf yapılara, örneğin kümes gibi yapılara dikkat etmek, sağlamlaştırmak gerekir.

*Şimdi bugün, sizinle konuştuğumuz sırada, yani Cuma günü 11:00’de Küçükkuyu’da yaşayan arkadaşlarımızın bize ilettiği durumlar var. Ağaç devrilmiş ve elektrik saatini parçalamış, başka bir arkadaşımız caminin minaresindeki külah rüzgardan uçtu diye yazmış. Bu medicane’nin etkisi mi?

-Hayır. Zaten şu anda kuzeyden gelen fırtınanın etkisinde Çanakkale ve bölgesi. Medicane’den değil bu, kuzeyden gelen fırtınadan kaynaklı. Ben de Çanakkale’de yaşıyorum ve dün bahçede 2, 3 saat devrilen ağaçlarım ile, devrilecek olan güllerim ve diğer ağaçlarımın sağlamlaştırma işi ile uğraştım.

Türkiye’nin kuzeybatısında şu anda fırtınalı, soğuk ve kuzeyden gelen fırtınanın hakim olduğu bir hava var. Yani tarımsal yapılar, ağaçlar, tabelalar, açık kalmış kapı, cam, pencere, basit tarımsal yapılar, güvercin beslenen yapılar gibi yerlerin sağlamlaştırılması gerekir. İnsan yapılarını bağlamak, sağlamlaştırmak gerekir.

*Hasarı siz maddi olacak gibi öngörüyorsunuz anladığım kadarı ile. Can kaybı olma ihtimali nispeten düşük mü size göre?

-Yani bu her zaman olabilir. Tropikal siklon benzeri bir fırtına olmasa dahi, normal orta enlem siklonlarında da, örneğin ülkemizde her zaman gördüğümüz bir lodosta bile çatılar uçuyor, ağaçlar uçuyor,  ağaçlar insanın üzerine devriliyor ya da insanın başına taş düşebiliyor.

Can kaybı ihtimali her zaman vardır. Dolayısı ile fırtına nedeniyle kopabilecek, uçabilecek her türlü cisimden uzak durmak gerekiyor.

*Ama Amerika’da yaşananlar gibi bir kasırga değil bu?

-Hayır, hayır, kesinlikle değil. Orda doğrudan kategori 1 seviyesindeki kasırgalar ile doğrudan binalar etkileniyor. Orda önlemler de yeterli olmuyor. Üstelik ABD’nin kırsalında daha hafif, beton olmayan yapılar var, çoğu da prefabrik, tarımsal yapılar ve bundan daha ciddi etkileniyorlar.

İklim değişikliği sürüp gerekli önlemler alınmadıkça bu tür fırtınaların sıklığı da artacak

*Son sorum da şu olacak size. Bu yaşadığımız fırtınanın iklim değişikliği ile bağlantısı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

-Sonuçta dünyada doğal meteoroloji olayları var. Tropikal siklonlar, kasırgalar, tayfunlar, gök gürültülü fırtınalar bunlar hep doğal doğa olayları ve iklim sisteminin bildiğimiz hava sistemleri. Ama iklim değişikliği ile özellikle yüzey ve alt atmosfer sıcaklıklarının artması, deniz yüzeyi sıcaklıklarının artması, su alanlarından yani denizler, göller ve okyanuslardan buharlaşmanın hızlanması hidrolojik döngüyü kuvvetlendiriyor.

Mesela Eylül’ün şu günlerindeyiz ve halen orta ve doğu akdeniz’de deniz yüzeyi sıcaklıkları yaklaşık 25 ve 30 santigrat derecelerinde değişiyor. Tüm bunlar daha fazla buharlaşmaya ve atmosfer kararsızlığının artmasına yol açıyor.

Tropikal siklon benzeri, Medicane türü akdeniz siklonları da karaların soğumaya başladığı ama denizlerin halen sıcak, buharlaşmanın yoğun olduğu Eylül, Ekim, Kasım döneminde daha sık görebiliriz ki bu da iklim değişikliğinin hava sistemleri üzerindeki etkilerine bir örnek olarak verilebilir. Yani şu an deniz çok sıcak, kuzeyden soğuk hava geliyor ve ve buharlaşma ile birlikte cephesel akdeniz siklonunun ortaya çıkmasına yol açıyor. Ki bu durumda iklim değişikliğinin gözlenen ve beklenen etkilerinden biridir elbette.

Bu tür hava olaylarının bugünden geleceğe sıklıklarında artış da bekleyebiliriz iklim değişikliğine bağlı olarak. İklim değişikliği sürdükçe, iklim değişikliğine karşı alınması gereken tedbirler alınmadıkça, küresel antlaşmalar sera gazı salımlarını azaltmadıkça, alt atmosfer ve yüzey sıcaklıkları azalmadıkça tropikal siklon benzeri akdeniz siklonlarının daha sık oluşabileceğini bekleyebiliriz.

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

46. Uluslararası Emmy Ödülleri’ne Türkiye’den 3 aday

Bu yıl 46’ncısı düzenlenecek Uluslararası Emmy Ödülleri adayları açıkladı. Adaylar arasında Türkiye’den 2 yapım yer aldı.

Yapımcılığını O3 Medya, yönetmenliğini Zeynep Günay Tan ve Deniz Koloş yaptığı “İstanbullu Gelin” dizi Telenovela kategorisinde aday gösterildi.

Ay Yapım imzalı olan ve 22 Haziran 2017’de final yapan “Cesur ve Güzel” dizisi de aynı kategoride adaylık kazandı.

Geçen yıl Telenovela kategorisinde, “Kara Sevda” dizisi ödül kazanmıştı.

Star TV’de yayınlanan “Söz” dizisinin başrol oyuncusu Tolga Sarıtaş, En İyi Erkek Oyuncu Performansı dalında aday oldu.

Diğer aday oyuncular ise Brezilya’dan Julio Andrade, Kanada’da Billy Campbell ve Danimarka’dan Lars Mikkelsen.

Ödül töreni, ABD’nin New York kentinde, 19 Kasım’da düzenlenecek.

 

(Duvar)

BM, yeşil finansman için Michael Bloomberg’i görevlendirdi

Birleşmiş Milletler (BM), geçtiğimiz Çarşamba günü New York’ta, bir yıl boyunca sürecek yeşil yatırım yolculuğunu yönetmek için milyarder iş insanı ve New York eski Belediye Başkanı Michael Bloomberg’i seçti.

İklim Haber’de yer alan habere göre, Bloomberg dünya çapında temiz enerji ve iklim esnekliği projelerine yönelik özel finansmanları yönlendirecek.

BM Genel Sekreteri António Guterres konuyla ilgili yaptığı açıklamada, bu görevlendirmenin  2020 yılına kadar gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanı için yılda 100 milyar dolar bulma hedefine katkıda bulunacağını ifade ediyor.

Konu, 2019 yılının Eylül ayında BM Genel Merkezi’nde yapılacak iklim zirvesinin da ana teması olacak.

“Kamu ve özel sektördeki kaynakların harekete geçirilmesi, iklim değişikliği ile mücadele etmek için kritik öneme sahip” şeklinde konuşan Guterres, “İklim Eylemi Özel Elçim Michael Bloomberg’in, bu girişimle özel sektör liderlerini bir araya getirmeyi ve Paris Anlaşması hedeflerini yerine getirdiğimizden emin olmak için önde gelen hükümetlerle yakın bir şekilde çalışmayı kabul etmesinden memnuniyet duyuyorum” dedi.

Michael Bloomberg ise piyasanın sermaye tahsisinin, iklim değişikliğiyle mücadelede güçlü bir silah olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

“İklim riskleri ve fırsatları daha şeffaf hale geldikçe, yatırımcılar ve işletmeler iklim çözümleri için finansmanları artırıyor. Genel sekreterin önümüzdeki yıl boyunca bu kritik geçişi hızlandırmasına yardımcı olacağım için mutluluk duyuyorum”

 

(İklim Haber)

Kışladağ Altın Madeni davası AİHM’de: “Ovacık gibi Katrancılar Köyü de silinip süpürülecek”

Uşak’ın Ulubey ve Eşme ilçeleri sınırları içerisinde yer alan, Avrupa’nın en büyük altın madeni olma özelliğine sahip Kışladağ Altın Madeni davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde…

TÜPRAG Metal Madencilik A.Ş., Gümüşkol köyündeki Kışladağ’da üç kez kapasite artırımına gitmiş, açılan davalara rağmen 2006 yılı itibariyle altın üretimine başlamıştı.

Altın madeni faaliyetinin durdurulması için Anayasa Mahkemesi‘ne açılan dava sonucunda “Anayasanın 17.maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edilmediğine” karar verildi.

Geçen hafta davanın incelenip değerlendirilmesi için İnay Köyü sakinlerinin avukatı Arif Ali Cangı vekilliğinde Oya Otyıldız, Ertuğrul Barka, Mustafa Sakaryalı, Muammer Sakaryalı ve Ömer Turgut Erlat AİHM’e başvurdu.

Cangı, AİHM sürecini başlattıklarını şu sözlerle paylaştı:

“Kuzu ölümleri, siyanür zehirlenmeleri yaşandı, kısa süreliğine kapanmasının dışında 12 yıldır dünyanın en vahşi yöntemi olarak kabul edilen yığın siyanür liçi yöntemiyle çalışıyor. Kışladağ’da neler oluyor haber almak artık mümkün değil, çünkü orası bir başka ülke gibi, kapalı kutu gibi…

Davalar açıldı, önce kazanıldı, daha sonra davalar tersine döndü, davalar devam ederken iki kez kapasite artırımı yapıldı. 2003 yılında verilen ÇED olumlu kararının iptali için iç hukukta açılan davalar sonuçlandı, geriye AİHM’e gitmek kaldı. Geçtiğimiz hafta 6 inatçı kişi, AİHM’e başvuru yaptık.”

“Bunu madene ‘aşık olanlar’ yaptı”

Kışladağ Altın Madeni’ne karşı yıllarca mücadele eden ve madenin yakınındaki İnay Köyü sakinlerinden Muammer Sakaryalı Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada, İnan köylülerinin yalnız bırakıldığını anlattı.

“Maden 2006 yılında deneme üretimine başladı. Daha başlangıçta siyanür zehirlenmeleri oldu. İnay köylüleri başta olmak üzere şahane tepkiler verildi. Hem hukuken, hem sokakta, hem de basında olası mahsurlar anlatıldı. Yüründü, konuşuldu, yüründü, konuşuldu. Mahkemelere gidildi. Bilim insanlarıyla köylüler ve hukukçular el ele verdi. Maden kapattırıldı. Tam 6 ay. Sonra Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararının ardından dolaşıldı ve maden açıldı. Bunu madene “aşık olanlar” yaptı. İnay köylüleri yalnız kaldı. Solukları bir yere kadar sürdü. Şimdi soluğu kalan benim gibi 8-10 tane su sever, toprak sever, yaşam sever, yaprak ve çiçek sever, ağaç sever, yurtsever tepki vermeye çalışıyor. O kadar!”

Fotoğraf: Evrensel 

Yüksek miktardaki arseniğin yeraltı sularını kirlettiğini hatırlayan Sakaryalı, madenin bölgedeki tüm canlıların yaşamı için tehdit olduğunu söylüyor.

“Her yağmur yağdığında metalik renkli akan sular, yer altı sularımızla buluşuyor”

“Kocaman pasa dağları ve Babil kulesi gibi siyanür liç alanı oluştu. Pasa dağları masum değil. İçi ağır metal dolu. Her yağmur yağdığında metalik renkli akan sular, yer altı sularımızla buluşuyor. Arsenik ve diğer ağır metaller bakımından zenginleşen sularımızın içilebilir ve kullanılabilir olmadığını bütün yerel yetkililer biliyor. İnay köyünün 4 bin yıldır akan yedi oluklu çeşmesinin suyu arsenik bakımından 9,92’ye çıktı. Şimdi arıtma yapılacağı söyleniyor. Arseniğin ne kadar arıtıldığı hep tartışmalı. Karacaahmet köyünün suyunda arsenik oranı yüzde 32. Gümüşkol köyünün suyundaki oran yüzde 13. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre limit 10.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün Ankara Etimesgut’taki kurulu laboratuvarından çıkan 1 Ekim 2013 tarihli resmi analiz sonucu

“Madenin zararlarına dair bizim bildiğimiz resmi kayıt tutulmuyor”

Siyanür liç alanında kullanılan hidrojen siyanürün -HCN- üçte birinin havaya çıkarak atmosfere karıştığını okuyan araştıran herkes biliyor. Açık ocakta yapılan kaya patlatmaları sırasında gökyüzüne yükselen ve ortamı kaplayan toz bulutları ve gürültü kirliliği söylenmeye bile gerek duyulmuyor. 7-8 yıldır ölen, sakat doğum yapan, düşük yapan yüzlerce hayvanı çok haber yaptırdık. Yeniden söylemeye usanıyor insan. Madenin zararlarına dair bizim bildiğimiz resmi kayıt tutulmuyor. Çünkü resmî kişi ve kurumlar altın madenine ve Eldoradgold’a aşık! Aşık ilişkisi bir bakıma patalojik bir ilişkidir. Niye kayıt tutsunlar ki? Onlar “Madem ki bu maden çalışacak -ki devletimiz böyle istiyor- o halde ondan yararlanmaya bakalım” düşüncesindeler. Doğaya tecavüz kaçınılmazsa, keyfi çıkarılmalı gibi bir mantık. Aynı mantık maden civarındaki köylerde de hasıl edildi.”

“Ovacık Köyü gibi, şimdi de Katrancılar Köyü silinip süpürülecek”

Muammer Sakaryalı Ovacık köyü gibi, şimdi de Katrancılar Köyü’nün haritadan silinip gideceği uyarısını yapıyor.

“2014 yılında yapılan kapasite arttırma ile maden sahası üç katına çıkarılmıştı. Şimdi genişletilen alanda çalışma başladı. İlk açık ocakta hedeflenen noktaya varmış olmalılar ki, yeni alanda açık ocaklar oluşmaya başladı. Size gönderdiğim fotoğraflar yeni deşilen ocakların fotoğraflarıdır. Gene binlerce çam ağacı kesildi, ağaçların olduğu yerler tıraşlandı ve makineler toprağın karnını derinlemesine ve genişlemesine deşmeye devam ediyor. Daha önce ortadan kaldırılan ve insanları başka yerlere giden Ovacık Köyü gibi, şimdi de Katrancılar Köyü silinip süpürülecek. Katrancılar da evini satmayan son şahsın da evini sattığını öğrendik. Zaten Söğütlü Köyü’nde de bütün evlerin satıldığı biliniyor. Sırada Karapınar Köyü ve Bekişli Köyü var. Kanada merkezli Eldoradogold şirketi, ağaçları, yaban hayatı, yaşayan köyleri, ormanın oluşturduğu ekosistemi ahtapot gibi yutmaya devam ediyor.”

“İstihdam yaratıyoruz” diye işe aldıkları insanların işlerine son verdiler

Geçen Mayıs ayında Kışladağ Altın Madeni’ndeki işten çıkarmalar “maden kapanıyor mu” iddiasını gündeme getirmişti. “İstihdam yaratılacak” söylemiyle ile işe alınan birçok işçinin anlaşmasının feshedildiğini söyleyen Sakaryalı, madendeki çalışmaların da hâlen sürdürüldüğünü ifade etti.

“2018 yılı Nisan-Mayıs aylarında Kışladağ Altın Madeni’nden 700 civarında işçi çıkarıldı. Bu işçilerin çoğunluğu maden civarındaki köylerden idi. Madene muhalefeti engellemek için ‘istihdam yaratıyoruz’ diye işe aldıkları insanların bir çoğunun işine son verdiler. Hâlâ işine son verilecek insanlar olduğu söyleniyor. Nasılsa madene karşı direniş etkisiz hale geldi, düşüncesinin işçi çıkarmaya esas dayanak olduğunu düşünenlerdenim. İşçi çıkarılması yapılırken işçilere, “Çalışmaya 30 ay ara vereceğiz, liç alanını onaracağız” gibi gerekçeler söylenmiş. Bunu işine son verilenlerden öğrendik. Ancak madenin çalışması hiç durmadı. Devam etti, ediyor.”

 

Haber: Merve Damcı

Fotoğraflar: Muammer Sakaryalı

Yeşil Gazete