Ana Sayfa Blog Sayfa 2716

Ekonomiyi McKinsey denetimine tabi kılmak Türkiye’nin çevre politikalarını nasıl etkileyecek?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından 20 Eylül’de açıklanan “Yeni Ekonomik Program” kapsamında maliyetleri düşürmek ve gelirleri artırmak için kurulması öngörülen Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi‘nin çalışmaları için dünyanın önde gelen danışmanlık firması McKinsey&Company ile anlaşma sağlandı.

Kararı geçen hafta (28 Eylül’de) New York’ta Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen 9. Türkiye Yatırım Konferansı‘nda duyuran Hazine ve Maliye Bakanı Berat AlbayrakYeni Ekonomik Program‘ın üç ana başlığı kapsadığını vurgulamış, bunları dengelenme, disiplin ve dönüşüm olarak sıralamıştı.

Söz konusu anlaşma kamuoyunda tartışma yaratırken, verilecek hizmetin ayrıntılarına dair henüz resmi makamlardan net bir açıklama yapılmadı.

ABD’li uluslararası yönetim danışmanlık firması McKinsey‘in Türkiye ile yapacağı işbirliğini ve bunun çevre politikalarına ve mega projelere olası etkilerini İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) İşletme Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı‘ya sorduk.

“Kimse itibarını yitirmiş kurumların verdiği sözlere güvenmiyor”

-Ekonomiyi McKinsey’in denetimine tabi kılmak Türkiye’nin çevre politikalarını ve mega projelerini nasıl etkileyecek?

Bu soruya geçmeden önce anlaşmanın ne anlama geldiğini kısaca açıklamak gerekir. McKinsey ile yapılan anlaşmanın detaylarına tam olarak vakıf değiliz, ama bu anlaşmayı son yıllarda hızla itibar kaybeden ekonomi yönetiminin can havliyle sarıldığı bir dal olarak görmek mümkün. Birbiriyle tutarsız, ekonomik rasyoneliteden uzak kararlar ve açıklamalar Merkez Bankası, Hazine gibi kurumların itibarını oldukça sarstı.

Uluslararası piyasalarda 500 milyar dolara yaklaşan dış borcun nasıl ödeneceğine dair kuşkular büyürken, kimse itibarını yitirmiş kurumların verdiği sözlere güvenmiyor. Yapılan parayla itibar satın almaya çalışmaktır. “Bana güvenmiyorsun ama McKinsey denetimindeyim, ona da mı güvenmeyeceksin?” diye yurt dışından sermaye girişlerini tekrar başlatmak istiyor.

Uzunca bir süredir ekonomik politikalar siyasetin gölgesinde alınıyor. Siyasetin gerektirdiği (oy kazanmak) ile ekonominin gerektirdiği kararlar birbiriyle uyumlu olmayabilir. Birçok ülkede seçim zamanları popülist politikaların zirve yaptığı dönemlerdir, ama seçim biter ve tekrar aklı selim hakim olur.

“En temel sorun, enerji ve inşaat gibi sektörlere yaslanan büyüme politikaları idi”

Türkiye’de ise 2013’ten beri bu dönem bir türlü bitemedi. Siyasi istikrarsızlık, seçimler zamanında alınması gereken kararları erteletti. Sorunlar birikti ve bir çözüm planına kendi kurumsal altyapımızla güven bile tesis edemez hale geldiğimizde McKinsey davet edildi. En temel sorun, enerji ve inşaat gibi sektörlere yaslanan büyüme politikaları idi. Bu büyürken cari açığın da artması demek, cari açık ise dış borcun artmasını beraberinde getirir.

İktidar bu durumu ne ölçüde doğru teşhis ediyor kuşkularım var. McKinsey ile olan anlaşma, genel hatlarıyla kamu bütçesinin denetime alınmasına ilişkin. Bir süre kamu bütçesinde kara delik haline gelmiş bu projeleri duymayacağız. Zira para yok ve vergi gelirleri düşmeye başlamadan (ki krizle olacak olan o) harcamaların durması demek. Bu çevre açısından iyi haber, zira kamu bütçesini zorlayan projelerin çoğu bu tür altyapı ve mega projeler.

-Geçtiğimiz haftalarda açıklanan Yeni Ekonomi Programı Kamu Tasarrufu kapsamında ihalesi yapılmamış ve ihalesi yapılmış ancak henüz başlanmamış yatırım projelerinin askıya alınacağı söylenmişti. Buna göre 65 milyar liralık yatırımla hayata geçirilmesi beklenen Kanal İstanbul projesi iptal olabilir mi?

Kanal İstanbul’un iptal edildiğini bu iktidarın ağzından duymak çok zor. Ama fiiliyatta daha uzun bir süre bu projede ilerleme sağlanabileceğini sanmıyorum.

Krizin çözümü: Hukuk devletinin ve iyice örselenmiş demokratik standartların yeniden tesis edilmesi

-Bu krizden çıkış yolu sizce nedir?

Herkes bu sorunun cevabını arıyor. Ne yazık ki, bu aşamaya gelmiş bir krizden kolay sıyrılma şansı yok. Bu kriz, tamamiyle Türkiye yapımı bir kriz, 2009’da ki dış talep kaynaklı krize benzemiyor. İşler bu raddeye gelmeyebilirdi ama siyasetin belirleyiciliği, yani her yılda bir yapılan seçimlerin kazanılması o kadar önemliydi ki, ekonominin aşırı ısınmış olması, dengelerin iyice bozulmuş olması gözardı edilebildi. Ama yolun sonuna gelindi. Bu aşamadan sonra doğru kararlar alsanız da düzelme zaman alacak.

İthalata aşırı bağımlı hale getirilmiş üretim yapısı son nefesini veriyor. Şirketler birbiri ardınca konkordato ilan ediyor. Yıkım büyük bir hızla genişliyor. Bunun yaratıcı bir yıkım olup olmayacağını izlenecek politikalar belirleyecek. Mevcut siyasi kısıtlar altında bu politikalar, reformlar uygulanabilir mi emin değilim.

Kamu bütçesinin disiplin altına alınması krizden çıkmaya yetmeyecektir. İnsana ve doğaya saygılı bir ekonomik model inşa etmek gerekiyor. Bunun için de yapılması gerekenler belli, en başta hukuk devletinin ve iyice örselenmiş demokratik standartların  yeniden tesis edilmesi gerekiyor.

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

230’u aşkın türe ev sahipliği yapan Kuyucuk Gölü Kuş Cenneti kurudu

Türkiye’nin Ramsar Sözleşmesi kapsamında koruma altına alınarak 13’üncü alanı olan Kuyucuk Gölü Kuş Cenneti kurudu.

Aralarında angut, sakarmeke, yeşilbaş ördek, kara boyunlu batağan, sığırcık ve boz kazın bulunduğu 230’un üzerinde kuş türüne ev sahipliği yapan göl, her yıl Ekim ayının sonu Kasım ayının ilk haftasında yaklaşık 40 bin göçmen kuşu ağırlıyordu.

1997 yılında 13 metre derinlikte olan göl, yanlış su kullanımı yüzünden sürekli düştü. En son 2014 yılında kuruma noktasına gelen göle, çevreye yapılan gölet ve barajlarda biriken sular verilemedi, kalıcı bir çözüm bulunamadı.

Göl beslenemediği için sıcak geçen yazın da etkisiyle kalan su da buharlaştı. Kuş seslerinden bile yoksun kalan göl, adeta bataklığa döndü. Gölde ise kuşlardan geriye bataklıktaki ayak izleri ve tüyleri kaldı.

Kars Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü yetkilileri, mühendisler ve ilgililer önümüzdeki günlerde bir toplantı düzenleyerek gölün kurtarılması için yapılması gereken çalışmaları masaya yatıracak.

Yaklaşık 245 hektarlık göl ve 416 hektarlık Ramsar alanına sahip kuş cenneti, Kars kent merkezinin yaklaşık 40 kilometre kuzeydoğusundaki Arapçay sınırlarında yer alıyor.

 

(Hürriyet)

Ruhi Su Şiir Ödülü bu sene “Unutmanın Kısa Tarihi” kitabı ile Betül Dünder’in

Ruhi Su Şiir ödülüne bu yıl Betül Dünder “Unutmanın Kısa Tarihi” kitabı ile layık görüldü.

2005 yılında Ayna Yorgunluğu ve 2013’te Başka Dünyalar İçinde şiir kitapları yayımlanan; 2002’de Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nde “dikkate değer” bulunan; 2005’te Rıfat Ilgaz Şiir Ödülü’nü ve yine aynı yıl A. Zekâi Özger Jüri Özel Ödülü’nü alan Betül Dünder, 2018’de yayımlanan son kitabı “Unutmanın Kısa Tarihi” ile Ruhi Su Şiir Ödülü’nü almaya hak kazandı.

Ruhi Su’nun, yaklaşık bir asırdır yaşadığımız coğrafyada bıraktığı eşsiz mirasını yeni kuşaklarla paylaşmak, sanat anlayışını yaşatmak amacıyla, sanatın en eski ve en canlı dili olan şiir dalında verilen Ruhi Su Şiir Ödülü ilk kez 2016’da Asuman Susam’ın “Kemik İnadı” kitabına verilmişti. 2017 yılında da İsmail Mert Başat’ın “Külde Kor İzleri” kitabıyla ödüle layık görülmüştü.

Ruhi Su Barış ve Dostluk Ödülü, Cumartesi Annelerine verilecek

Ayrıca yine ilk kez 2017’de Cumhuriyet Gazete’sinden Turhan Günay’a verilen Ruhi Su Barış ve Dostluk Ödülü bu yıl 700’üncü haftadan bu yana Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapmalarına izin verilmeyen Cumartesi Anneleri’ne verilecek.

Pen Yazarlar Derneği, 2 Ekim 2018

Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin öncülüğünde, Cevat Çapan‘ın Seçici Kurul Başkanlığı’nda, Ahmet Telli, Haydar Ergülen, Asuman Susam, Hüseyin Ferhad, İsmail Mert Başat ve Mehmet Gözen‘den oluşan seçici kurul tarafından bugün PEN Genel Merkezi’nde yapılan bir basın açıklamasıyla ödüle layık görülen edebiyatçılar açıklandı.

Basın toplantısında “Yaşadığımız çağda karşılaştığımız sorunların bize neleri unutturduğu, bizi nelerden yoksun ve yoksul bırakarak yabancılaştıřdığını somut örneklerle bir bir sıralarken, yitirdiğimiz değerlerin bizi nasıl köklerimizden ve çevremizden kopardığını nedenleriyle açıkladığı ve şiirsel dilin yaratıcı gücüyle unutulan her şeyin büsbütün yok olup gitmediğini de ustalıkla yansıttığı için, Betül Dünder’in “Unutmanın Kısa Tarihi “adlı kitabını, 2018 Ruhi Su Şiir ödülüne layık görmüştür.” açıklamasıyla ödüle layık görülen Betül Dünder, 1975 Üsküdar doğumlu. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1990-2003 yılları arasında tiyatroya boyun eğdi: tiyatro toplulukları kurdu; oyunculuğunun yanı sıra yazdığı oyunları sahneledi, yönetti. İlk şiiri 1990’da Çizgi Ötesi dergisinde yayımlandı. Haliç Edebiyat, Ütopiya, Varlık, Öteki-siz, 3nokta Edebiyat, Kum, Kuzey Yıldızı, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Yaratım dergilerinde şiir ve düz yazıları yayımlandı.

Betül Dünder, Unutmanın Kısa Tarihi, Yitik Ülke Yayınları, 2018

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde “Şairler Arasında Kadın Olmak: 80 Sonrasında Şair Kadınlarda Kimlik ve Temsil Problemi” başlıklı tezi ile yüksek lisansını tamamladı. Akademik çalışmanın birinci cildi “Şairler Arasında Kadın olmak: Konuşmalar Kitabı” Paradoks Yayınları tarafından yayımlandı. Felsefe öğretmeni olan şair, İstanbul’da yaşıyor.

Ödüller 20 Ekim Cumartesi günü Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde Ruhi Su Dostlar Korosu ve Hasan Yükselir‘in dinletilerinin de gerçekleştirileceği törende takdim edilecek.

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

 

Fransa Cumhurbaşkanı Macron: “Paris Anlaşması’na saygı göstermeyen ülkelerle ticari anlaşma yok”

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda geçen Salı (25 Eylül) günü bir konuşma gerçekleştiren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın Paris Anlaşması’nı imzalayan ülkelerle ticaret anlaşmaları yapmaya başlayacağını söyledi.

İklim Haber’de yer alan habere göre, genel kurula hitap eden Macron, “Paris Anlaşması’na saygı göstermeyen ülkelerle artık ticari anlaşmalar imzalamayacağız” şeklinde konuştu.

Macron, ABD’den bahsetmemesine rağmen, açıklamaların ABD’yi hedef aldığı düşünülüyor. ABD Başkanı Donald Trump, 2017 Haziran ayında yaptığı açıklamada ülkesini anlaşmadan çekeceğini duyurmuştu.

Trump’ın “Amerika’ya en yüksek düzeyde haksızlık” olarak gördüğü Paris Anlaşması’ndan ayrılmak, kampanya vaatlerinden birini oluşturuyordu.

Eylül ayında ABD’nin San Francisco şehrinde düzenlenen Küresel İklim Eylemi Zirvesi’nde yayımlanan bir raporda ABD’nin hedeflerinin %90’ına eyalet ve şehir eylemleri aracılığıyla ulaşma potansiyeli bulunduğu belirtilmişti.

 

(İklim Haber)

Kadın yönetmen ve yapımcılar fırsat eşitliği için “Kameralı Kadınlar” platformunu kurdu

Türkiyeli kadın yönetmen ve yapımcılar, Kameralı Kadınlar (Women with Movie Cameras) platformu çatısı altında toplandı.

Türkiyeli kadın sinemacıların kurduğu; Ortadoğu, Asya ve Balkanlar’daki kadın yönetmen ve yapımcıların da dahil olduğu platformun üyeleri, dün 55. Uluslararası Antalya Film Festivali kapsamında düzenlenen Antalya Film Forum’da ‘fırsat eşitliği’ ve setlerdeki tacizlere karşı el ele verdi.

“Tüm fon kaynakları ve festivallerde, en azından yüzde elli oranında eşit dağılım olmalı diyoruz”

“Kameralı Kadınlar”ın kurucusu yönetmen-senarist Burçak Üzen, oluşumun hedeflerini şu sözlerle açıkladı:

‘El eleyiz, çünkü birbirimize destek vermek üzere tüm dünya üzerinde bir ağ ve bağ oluşturacağız. Fırsat eşitliği diyoruz, çünkü hem kendi setimizde hem sektörde ki dağılım için ayrım yapılmamasına özen gösteriyoruz. Tüm fon kaynakları ve festivallerde, en azından yüzde elli oranında eşit dağılım olmalı diyoruz. Sesimizi daha çok duyacaksınız diyoruz, özellikle setlerde kadınlara yapılan taciz ve mobbing için susmuyoruz. Filmlerimizde, eril söylemlere ve kadın karakterlerin cinsiyetçi, ayrımcı, aşağılayıcı temsillerine dikkat ediyoruz. Ve her daim, ‘yapabilirsin’ demek için buradayız. Tam da desteğe ihtiyacın olduğunda ya da yapmaktan korktuğunda omzunda ki el olmak için bir aradayız’’ Avrupa’nın en büyük kadın platformu EWA (European Women’s Audiovisiul Network) üyeleri de Kameralı Kadınlar’a katılarak destek verdi.

 

(Yeşil Gazete)

“Bisikletin atık yönetiminde kullanılması devrim niteliğinde bir hareket olacak”

2013’ten bu yana düzenlenen Yaşanabilir Şehirler Sempozyumu‘nun altıncısı “Ölçeği Büyüt” teması ile 24 Ekim’de İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. 

Kentlerde karbon emisyonunun azaltılması ve hareketlilik konularının konuşulacağı sempozyum öncesi WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler Direktörü Dr. Güneş Cansız Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladı.

İzmir Metabolik Bisiklet Ağı” adlı projeyi anlatan Cansız, kentlerin daha yaşanabilir olması için geliştirilen projelerin günlük değil uzun vadeli hedefler doğrultusunda hazırlanması gerektiğinin altını çiziyor.

***

Öncelikle sohbetimize sürdürülebilir kelimesinden başlamak istiyorum. “Sürdürülebilir kent” ne anlama geliyor?

Sürdürülebilir kent, kendi yaşam döngüsünü kendi sağlayabilen yani çevreye zarar vermeden kendi madde ve enerji giriş çıkışlarını yapabilen kenttir. Yani arzın talebi karşıladığı ve atıkların da geri dönüştürüldüğü bir sistemi vardır. Sürdürülebilir bir kent aynı zamanda odağına insanı almalı; dolayısıyla da yaşanabilir olmalı. Bu açıdan ele alırsak, yaşanabilir ve sürdürülebilir bir şehir kompakt ve kapsayıcı olmalı ve orada yaşayan kentliler de işe, okul/sağlık gibi hizmetlere ve çeşitli imkanlara kolaylıkla erişebilmeli.

Aynı zamanda kentliler, gitmek istedikleri yere ulaşmak için çok uzun mesafeler katetmek zorunda kalmamalı. Bisiklet, yürüme gibi hem aktif hem de herkes için erişilebilir ulaşım alternatiflerine sahip olmalı. Böylece ulaşımdan kaynaklanan ve iklim değişikliği ile hava kalitesine etki eden emisyonların önüne geçilerek sağlık harcamalarından da tasarruf sağlanabilir.

“Yaklaşık 10 yıl içinde kentsel nüfus yoğunluğu daha da artacak ve yüzde 60’ları geçecek”

Bisiklet hem ekolojik hem de ekonomik bir ulaşım aracı hayatımızda. WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler’in bu alanda projeleri var. Bunlardan biri de “Metabolik Bisiklet Ağı”. Metabolik bisiklet ağı tanımını açabilir misiniz?

Sürdürülebilir kentler için metabolik kent yaklaşımı çok önemli. “Metabolik Kent YaklaşımıBirleşmiş Milletler tarafından da kullanılan bir şehir planlama yaklaşımı. “Metabolik” denmesinin sebebi ise, kentleri de tıpkı insanlara benzeterek her ikisinin de benzer bir metabolizmaya sahip olduğu görüşünü savunmaları. Daha basitçe şunu söyleyebiliriz: Nasıl ki insan vücudu damarları vasıtasıyla hücrelere ihtiyaç duydukları madde ve enerjiyi iletiyorsa, kentler de elektrik ve yol ağları ile kent içinde enerji aktarımı, eşya taşıması ve insan hareketliliğini sağlıyor. Ne var ki insan vücudu bunu döngüsel bir sistem içinde gerçekleştirirken, kentlerde bir sistemin girdisi aynı sistemin atığı olarak yatay bir düzlemde işliyor. Metabolik kent yaklaşımında yani sürdürülebilir kentlerde ise, kentlerde bir sistemin atığı olarak görülen bir unsurun başka bir sistem içinde kaynak olarak değerlendirildiği döngüsel ekonomi ile kaynak verimliliği esas alınıyor.

Günümüzde küresel nüfusun yüzde 55’i kentlerde yaşıyor ve yaklaşık 10 yıl içinde kentsel nüfus yoğunluğu daha da artacak ve yüzde 60’ları geçecek. Ve daha şimdiden kentler, dünyadaki kaynakların yüzde 75’inin tüketiminden sorumlu. Öyle bir durumdayız ki Dünya Limit Aşım Günü verilerine göre, 1 Ağustos 2018, tarihteki en erken limit aşım günü olarak kayda geçti. Her geçen gün bir sonraki yılın kaynaklarından hızla harcadığımızı göz önünde bulundurursak, kaynaklarımızı verimli bir şekilde kullanmamız gerekiyor sözü artık az bile kalıyor. İşte metabolik kent yaklaşımı da tam bu noktada tek bir altyapı yatırımıyla birden fazla amaca hizmet etmeyi öngören stratejik bir yaklaşım.

“Bugün bir çöp kamyonunun yaptığı işi 100 bisikletle rahatlıkla yapabiliyorsunuz”

Metabolik Bisiklet Ağı Projesi de bisikletin bu kentsel metabolizmaya uygun olarak hayata mümkün olabilen her anlamda daha fazla ve daha planlı olarak dahil edilmesini hedefleyen bir proje. Projenin bisikletin ulaşımda kullanımını teşvik ederek artırmak, insanların bisikleti daha fazla tercih etmesi için bisikleti kentlerin uzun vadeli planlamalarına dahil etmek, ayrıca yalnızca ulaşımda değil örneğin atık toplama gibi alanlarda da bisiklet kullanılmasını sağlamak gibi hedefleri var. Biliyorsunuz bazı kentlerin çöp kamyonlarının giremeyeceği kadar dar sokakları var, bu alanlarda atık toplanması bisiklet sayesinde rahatlıkla yapılabilir.

Ayrıca artık hepimizin bildiği üzere global ısınmanın ve iklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri yüksek oranlı karbon salımları. Bisikletle atık toplanması, karbon salımını düşürmeye de yardımcı olacak şekilde fosil yakıt kullanan araçların (bu örnekte: çöp kamyonlarının) kullanımını da azaltmak anlamına geliyor. Bugün bir çöp kamyonunun yaptığı işi 100 bisikletle rahatlıkla yapabiliyorsunuz ki bunun insanların daha sağlıklı yaşaması, sağlık ve sigorta harcamalarında da azalma gibi dolaylı ama önemli sonuçları da var.

Ayrıca Metabolik Bisiklet Ağı Projesi ile sadece bu alanlarda da değil kent bütününde enerji, turizm, lojistik kullanımları gibi pek çok işleve ve döngüsel ekonomiye odaklanan bir bisiklet ağı önerisi sunulacak ve yerel yönetimlerin bu yöndeki iradesiyle bunun hayata geçirilmesi de mümkün.

“Günlük ortalama 35 bin kişinin ulaşım amaçlı olarak bisiklet kullandığı biliniyor”

Projeye başlarken İzmir’i seçmenizin nedeni neydi? Projenin İzmir’in dışında farklı illerde de hayata geçme ihtimali var mı?

WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler olarak İzmir uzun süredir çalıştığımız bir kent. İzmir Metabolik Bisiklet Ağı projesinin çıkış noktası İzmir’in hem bisikletli ulaşım altyapısına verdiği öneme, hem de sürdürülebilir ve yaşanabilir şehir olma vizyonuna dayanıyor. Daha önceki çalışmalarımız sayesinde kente dair belli bir bilgi birikimimiz ve saha tecrübemiz var. Bu tecrübelerin farklı projelerle yeniden değerlendirilmesi bizce projelerin uygulanabilirliğini arttıran bir süreç. Bunun yanında kentte önemli bir bisiklet kültürü mevcut. Günlük ortalama 35 bin kişinin ulaşım amaçlı olarak bisiklet kullandığı biliniyor. Kentin topografyası da şu an yalnızca sahil kesimlerinde bulunan bisiklet yollarının iç kesimlere yayılmasına imkan veriyor. Bu nedenlerle bu proje kapsamında İzmir’le çalışmayı uygun bulduk.

Diğer önemli bir neden İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin halihazırda üzerinde çalıştığı sadece bisiklet özelinde hazırlanan bir “Bisikletli Ulaşım Ana Planı” çalışmasının mevcut olması. Bu plan çalışması İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bisikletli ulaşıma verdiği önemi açıklıkla ortaya koyuyor. Bizim projemiz de bu planla eş zamanlı hazırlanacak ve bu plana girdi niteliğinde kullanılabilecek. Proje ile atık yönetimi, enerji kullanımı, lojistik, boş zaman değerlendirme, ulaşım gibi farklı konular bir arada ele alınıyor ve çözüm üretilmeye çalışılıyor. Bu açıdan bakıldığında hem bu konularda yönetim ve organizasyon sorunları olan büyük kentlerde hem de bu sorunlarla henüz yüzleşmekte olan gelişmekte olan kentlerde projenin uygulanması yerinde bir karar olacak. Şu an gündemimizde farklı bir kentte bu projeyi geliştirmek yok ancak kentinde sorun ve potansiyel gören yerel yönetim temsilcileri bizlerle rahatlıkla iletişime geçebilirler. Yeni fikir ve önerilere de açığız.

“Projelerin başarıya ulaşmasında en önemli etkenlerden biri kent halkını ve karar vericileri her aşamada işin içinde bulundurmak”

Projeyle neyi hedefliyorsunuz, proje kapsamında neler yapılacak? Yurttaşlar proje ile ilgili gelişmeleri nereden takip edebilirler?

Hollandalı proje ortağımız FABRICations ile aldığımız “Yaratıcı Endüstriler Fonu” desteği ile hali hazırda günde 35 bin kişinin bisiklet kullandığı İzmir’de bisikletli ulaşım altyapısını geliştirirken eş zamanlı olarak kentin diğer hedef ve stratejilerine de katkı sunabileceğimizi düşündük. Projemiz 2035 yılını hedefleyen, “metabolik bisiklet ağı” vizyonunu kente kazandırmaya çalışan stratejik yaklaşımı olan bir proje. Yani asıl amacımız hem kullanıcılara hem de yerel yönetime bu konuda bir vizyon kazandırmak; konu üzerine düşünmelerini sağlamak. Ancak elbette proje, uygulanabilir, kente adapte edilebilir plan ve önerilerden oluşacak. Bugüne kadar projeye destek olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin projeyi uygulama planları içerisine almasını ve projenin kullanıcılarla buluşmasını arzu ediyoruz.

Böyle projelerin başarıya ulaşmasında en önemli etkenlerden biri kent halkını ve karar vericileri her aşamada işin içinde bulundurmak. Biz de bu doğrultuda Haziran ayında hem kendi hem FABRICations uzmanlarının bulunduğu bir proje ekibiyle İzmir’de yerel paydaşlarla yüzyüze görüşmeler yaptık. Merkez ve ilçe belediyeleri, sivil toplum kuruluşları, kamu kurumları ve akademisyenlerden alınan görüşler doğrultusunda İzmir için öncelik alanları belirlerken bazı projeksiyonlar da yaptık. Ardından da 1 Ağustos 2018 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Dr. Sırrı Aydoğan ve Hollanda Büyükelçiği Ekonomik İş Ağı Direktörü Helene Rekkers’in açılış konuşmalarını yaptığı bir çalıştay gerçekleştirdik. 32 kişinin katılım gösterdiği çalıştayda bisiklet altyapısını lojistik, atık yönetimi, turizm faaliyetleri gibi alanlarla birleştirme fikirleri üzerine yoğunlaşıldı.

Biz şu ana kadar asıl projenin kendisini kurguladığımız ilk aşamadayız. Şimdi projenin devamı için ikinci destek başvurusunda bulunacağımız aşamaya geçtik. Projenin ikinci aşama için de onaylanması halinde, çalıştaylarda belirlenen öncelik alanları doğrultusunda İzmir’in 2035 vizyonunu destekleyecek bir strateji dokümanı ortaya çıkacak. Bir yıl sürecek projenin sonuçlarının internet sitesi ve AR (Augmented Reality – Artırılmış Gerçeklik) teknolojisi vasıtasıyla da paylaşılarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin halihazırda üzerinde çalıştığı strateji ve eylem planlarına da girdi sağlamasını hedefliyoruz. Uygulamaların hayata geçmesi ile de İzmir’de trafiğin, dolayısıyla gürültü ve hava kirliliğinin ve yolculuk sürelerinin azalmasını bekliyoruz. Bunlar azalırken bir yandan da daha fazla atığın toplanıp işleneceğini, arsa değerlerinin artacağını, turizmin iyileşeceğini öngörüyoruz.

“Hava kirliliğinde 250 milyon sigaraya denk gelecek yüzde 8’lik bir azalma sağlayacak”

Dünyada bu proje benzer örnekler var mı, varsa hangi ülkelerde, projeden sonra bölgede nasıl bir değişim/dönüşüm gözlemlendi?

Metabolik yaklaşımının daha önce Hollanda’nın Rotterdam ile Amsterdam kentlerinde ve Arnavutluk’ta uygulanmış örnekleri var. 2014 yılında Rotterdam Belediyesi kent merkezinden geçen motorlu yük trafiğini azaltmak için Rotterdam Kentsel Metabolizma çalışması kapsamında daha içeriden dolaşan bir hizmet yolu tasarladı, buna da “e-loop” adını verdi. Bu e-loop adını verdikleri hizmet yolu, hem mal taşımacılığının hem de sürdürülebilir hareketlilik altyapısının bel kemiğini oluşturacak. Bunun yanı sıra ana tren garı, kent meydanı, üniversite kampüsü gibi yoğun insan hareketliliğinin olduğu alanlarda da kentliler e-bisiklet gibi küçük ölçekli elektrikli araçlarıyla bu yoldan faydalanabilecek.

Uzun vadeli etkilerine baktığımız zaman, istihdamda yüzde 2 oranında bir artış bekleniyor. Bu da lojistik sektöründe 3 bin 500 yeni iş demek oluyor. Çevresel açıdan da trafik sıkışıklığına sebep olan etkenlerde yüzde 11’lik bir azalma bekleniyor. Bunun nihayetinde her sabah 170 bin daha az kargo taşımacılığı olacak. Bu da beraberinde hava kirliliğinde 250 milyon sigaraya denk gelecek yüzde 8’lik bir azalma sağlayacak.

WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler Direktörü Dr. Güneş Cansız

“Bisikletin atık yönetiminde kullanılması devrim niteliğinde bir hareket olacak”

Projenin en önemli ayaklarından biri de atık yönetimi meselesi. Bu kapsamda nasıl bir çalışma yürütülecek, ne hedefleniyor?

2012-2014 yıllarında İstanbul Tarihi Yarımada’da, 2017 yılında ise İzmir Kemeraltı Bölgesi’nde yaptığımız analiz çalışmalarında gördük ki özellikle yayalaştırılmış bölgelerde mal yükleme boşaltma faaliyetlerini, lojistik faaliyetlerini gerçekleştirmek; atık transferini sağlamak amacıyla bölgeye motorlu taşıtların girmesi insanların güvenlik algısını olumsuz etkiliyor. Bunun yanında, kent bütünü de düşünüldüğünde bu yaklaşım çevreci ve sürdürülebilir değil. Dolayısıyla hizmetlere en çevreci çözümlerden birisi bu faaliyetlerin bisiklet altyapısı ile desteklenmesi.

Atık yönetimi de daha belirttiğim gibi bu faaliyetlerin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bisiklet altyapısı kullanılarak ve bisikletle atık toplanması konusuna yukarıda değinmiştik ancak şunu eklemekte fayda var: Bisikletin atık yönetiminde kullanılması devrim niteliğinde bir hareket olacak. Türkiye gibi gelişmekte olan ve kentsel nüfusu hızla artan bir ülkede bu tür yaklaşımların bir an evvel hayata geçirilmesi gerekiyor.

Projede çocuk ve genç yetişkinlerin katılımlarını artıracak bir eylem var mı?

Proje, çocuk ve genç yetişkinler için özel olarak bir eylem bulundurmamakla birlikte; tüm gruplara bisiklet ağını kullanmayı özendirecek bir içerik taşıyor. Dolayısıyla proje ana yapısı itibariyle kapsayıcı bir nitelikte. Kapsayıcılıktan kastımız, her yaş grubunun ve her meslek grubunun (esnaf, beyaz yaka, mavi yaka, ev hanımı vb.) katılımının, bisiklet ağını kullanmasının hedeflenmesi.

Örnek olarak, bu grupların hem özel hayatlarında ulaşım ve rekreasyon amaçlı, hem de işe gidip gelirken bisiklet kullanması, ayrıca bisikletin eşya-mal taşımacılığında, posta taşımacılığında kullanılması, Büyükşehir Belediyesi’nin ve ilçe belediyelerinin atık yönetimi konusunda da bisikletten faydalanması sayılabilir.

Kentlerin daha yaşanabilir ve sürdürülebilir olması için yerel yönetimlerin üzerine düşen başlıca görevler neler?

Kentlerde geliştirilen projelerin sadece günlük sorunları çözmeye yönelik değil; daha kalıcı, geleceğin sorunlarını da öngörerek, bu sorunlara da yanıt bulmaya çalışacak vizyonla hazırlanması gerekmekte. Aksi taktirde yapılan müdahaleler, yeni sorunların da oluşmasına sebep olabiliyor. Uzun vadeli hedefleri olan ve kente yeni yaklaşımlar katan bu gibi projelerin hem merkezi hem de yerel yönetim düzeyinde geliştirilmesini umuyoruz.

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

“1,5 Derece Küresel Isınma Özel Raporu” Güney Kore’deki IPCC Paneli’nde tartışılıyor

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Güney Kore’nin İncheon kentinde, “1,5°C Küresel Isınma Özel Raporu” metnini onaylamak üzere Pazartesi günü (1 Ekim) toplandı.

Paris Anlaşması çerçevesinde taahhüt edilen ilk çalışmalarından biri olacak bu rapor, küresel ısınmanın nasıl 1,5°C derece ile sınırlanabileceğine dair kamuoyuna ve hükümetlere yol gösterecek.

Uzmanlar, Türkiye ve çevresini iklim değişikliğinin etkileri açısından hassas bölgelerden birinde bulunduğunu ifade ediyor.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında hazırlanması kararlaştırılan bu bilimsel çalışma, küresel iklim değişikliğinin etkilerini ve engellemek için ne kadar sürede ve ne kadar miktarda sera gazı azaltımı yapmamız gerektiğini gözler gönüne serecek.

1-5 Ekim 2018 tarihleri arasında hükümetler tarafından tartışılıp onaylandıktan sonra, 8 Ekim 2018’de Türkiye saati ile sabaha karşı 04:00’de Güney Kore’de yapılacak bir basın toplantısı ile açıklanacak.

İklim Haber tarafından 1,5°C Küresel Isınma Özel Raporu çerçevesinde, kamuoyunu bilgilendirmek için hazırlanan web sitesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.  

 

(Yeşil Gazete)

Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu’ndan 2 Ekim Dünya Çiftlik Hayvanları Günü mesajı

İstanbul merkezli bağımsız vegan aktivist grup Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu, 2 Ekim Dünya Çiftlik Hayvanları Günü kapsamında bir mesaj yayınladı.

Her yıl 4 Ekim’de Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde paylaşımlar yapan ancak 2 Ekim’de sessiz kalan “hayvanseverleri” eleştiren topluluk, çoğu kişinin aklına hayvan denilince pet hayvanları ve yemedikleri hayvanlar geldiğini, hayvan ayırmadan hepsini mal olarak görenlerin ise hayvansever değil, hayvanseçer olduğunu ifade etti.

“Milyonlarca hayvan sütüne, yumurtasına, derisine ve balına el konulmak için sömürülüyor”

Tüm hayvanların yaşam hakkına sahip olduğunu hatırlatan topluluğun sosyal medya hesabından yaptığı açıklamanın tamamı ise şöyle:

“Bütün insanları hayvanların fabrikalarda, çiftliklerde, sokaklarda yaşadığı şiddeti, çektiği acıları düşünmeye çağırıyoruz. Her yıl milyonlarca hayvan eti için kesiliyor; sütüne, yumurtasına, derisine ve balına el konulmak için sömürülüyor. Acıyı ve sevinci hissetme, yavrusunu koruma içgüdülerine sahip olan bu hayvanlar, üretim tesislerinde son derece kötü koşullarda esir tutulurken, yaşam hakları ellerinden alınıyor.

Duyarlı birer canlı olan çiftlik hayvanlarının evlerimizde beslediğimiz kedi ve köpeklerden hiçbir farkı yok ama onlara yaşatılan zulmün boyutu tahminlerin çok ötesinde. Çoğu beton zeminler üzerinde toprağa hiç basamadan, gün yüzü bile görmeden, tam bir köle gibi yaşamak zorunda bırakılıyor.

“Duygusal olarak da terörize ediliyor”

Hayvanlar içinde bulundukları fiziksel koşulların korkunçluğunun yanı sıra, duygusal olarak da terörize ediliyor. Hiçbir zaman yavrularıyla bir arada kalmalarına izin verilmiyor. İnekler, süt vermesi için düzenli olarak insan eliyle bedenlerine yerleştirilen boğa spermleriyle gebe bırakılıyor. Bir insan gibi 9 ay gebelik yaşayan inekler, doğurdukları anda yavrularından zorla ayrılıyor. Sütüne el konulan anne inek, büyük bir acıyla günlerce yavrusu için çığlık atarken; buzağı, bir eşya gibi tek başına ayrı bir yere konuyor. Sürekli bir ölüm makinesi işlevi gören bu döngü, anne inek artık doğuramaz hale gelinceye kadar sürüyor ve sonunda anne de buzağı da eti için kesiliyor.

Onbinlerce tavuk, penceresi bile olmayan, ufacık kafeslerde üst üste yığılmış bir halde tutuluyor, hayatları boyunca kanatlarını bir kez bile açamadan öldürülüyor. Yumurta sektöründe erkek civcivlerin bir üretim değeri olmadığından, 1-2 günlük yavrular canlı canlı öğütme makinelerinde ezilerek ya da büyük torbalarda boğularak katlediliyor.

İnsan tüketimi için öldürülen balıkların sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, kara hayvanlarından daha fazla. Diğer hayvanlar gibi merkezi sinir sistemine sahip olan balıklar da acıyı hissediyor; avlanma sırasında boğularak ya da zıpkınla bedenleri delinerek büyük bir acı içinde can veriyor.

“Uçup gitmesin diye kraliçe arının kanatları sökülüyor”

Arıcılık sektöründe uçup gitmesin diye kanatları sökülen kraliçe arı, artık fazla bal üretemeyen arı grubunun öldürülüp yeni arı gruplarının oluşturulması da hep aynı sömürünün sonucu…

Hayvanların yaşadığı şiddete son vermek insanın elindedir. Bu şiddetin bir parçası olmayın; insan, hayvan ve doğa için en iyi yolu, vegan yaşamı deneyin.

Her duyarlı canlı yaşamak ister. Yaşam hakkı, doğuştan gelen bir haktır!”

 

(Yeşil Gazete)

Trans kadın mahpusun meme ameliyatını Sağlık Bakanlığı karşılayacak

Adli Tıp, Türkiye’de önemli bir karara imza attı.

Kurum, Gebze Kadın Cezaevi‘ndeki trans kadın mahpusun meme büyütme ameliyatını “kişinin beden ve ruh sağlığı açısından gereklilik olduğu için” Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı‘nın karşılaması gerektiğine karar verdi.

KaosGL’de yer alan habere göre Dünya Sağlık Örgütü‘nün sağlığı “bedence ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali” şeklinde tanımladığının hatırlatıldığı raporda; “genital organlarla ilgili ameliyat olsa da kadın fenotipinin (dış görünüşü) yalnızca genital organlardan ibaret olmadığı” vurgulandı.

Trans kadın mahpus, meme büyütme ameliyatı olabilmek için Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan rapor almıştı.

Raporda augmentasyon mamoplasti (meme büyütme) ameliyatının “estetik amaçlı olmayıp kişinin beden ve ruh sağlığı açısından bir gereklilik olduğu” belirtilmişti.

 

(Kaos GL)

Fransız şarkıcı Charles Aznavour hayatını kaybetti

Fransız şarkıcı Charles Aznavour 94 yaşında aramızdan ayrıldı.

Aznavour, Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Rusça dillerinde şarkı söylüyordu.

Bugüne kadar 80 ülkede 100 milyonu aşkın plağı satılan Fransız şarkıcı, 60’a yakın filmde rol almıştı. Aznavour 80 yılı aşkın kariyeri boyunca bin 200’ü aşkın şarkı yazdı.

Gerçek adı Shahnour Vaghenag Aznavourian olan ünlü sanatçı anne tarafından İzmirli, baba tarafından Erzurumlu Ermeni bir ailenin çocuğu olarak 22 Mayıs 1924’de Paris’te doğdu. Fransa’da bir göçmen çocuğu olduğunu hep hisseden Aznavour şöhret basamaklarını hızla tırmandı. Dünyaca ünlü şarkıcı, aynı zamanda söz yazarı, oyuncu olarak da kendini ispat etti. Aznavour, Edith Piaf’la tanışmasının ardından ABD ve Avrupa’da birlikte verdikleri konserler neticesinde dünyaca ün kazanmıştı.

Amerikalı aktör Eddie Constantine, Edith Piaf ve Charles Aznavour, 1950 (soldan sağa)

Bir dönemin dünyada en çok ses getiren şarkıcılarından biri olan Aznavour, “La Boheme”, “Hier encore”, “She” ve “Emmenez moi” adlı şarkılarıyla biliniyor.

Aznavour, 1988’de Ermenistan’daki deprem mağdurlarına yardım etmek için “Ermenistan için Aznavour” adlı kendi yardım kuruluşunu  kurmuştu.

Ünlü şarkıcı Türkiye’ye neden gelmediğini 4 yıl önce İtalyan Corriere della Sera gazetesine verdiği röportajda şu sözlerle açıklamıştı:

“1992’de iki ülke arasında Ankara hükümetince tek taraflı kapatılan sınırın barışla tekrar açılmasını diliyorum. Bu arada Türkiye’den çok konser önerileri aldım ve hâlâ alıyorum. Ancak bana ‘Bakın şimdi bizimle işbirliği yapıyor’ denmesinden çekiniyorum. Ciddiyetle anılmak ve bir oyuna alet olmak istemiyorum. Hele bu yaşta. Eğer soykırım kelimesinden hoşlanmıyorsanız, istediğiniz başka bir kelimeyi seçin; ama gelin bu sorunu artık çözelim.”

 

(The Guardian, AFP, Hürriyet, Yeşil Gazete)