Ana Sayfa Blog Sayfa 2715

Bu yıl beşincisi düzenlenen Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) jürisi belli oldu

Bozcaada Belediyesi ve tüm Bozcaadalıların katkılarıyla bu yıl 10 – 14 Ekim tarihleri arasında 5. kez gerçekleştirilecek olan ve medya sponsorları arasında Yeşil Gazete’nin de bulunduğu Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) jürisi belli oldu.

BIFED 2018 Uluslararası Yarışma Jürisi’nde Andrea Culkova, Erdal Buldun, Heidi Gronauer, Suzana Amado ve Ümit Ünal; Gaia Öğrenci Ödülü Jürisi’nde ise Akgün İlhan, Zafer Topaloğlu ve Raffaella Spadola yer alıyor.

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) 18 belgesel yarışacak.

56 ülkeden 260’ın üzerinde belgeselin başvurduğu festivalde 11 belgesel büyük ödül için (Uluslararası Yarışma), 7 belgesel ise “Gaia Öğrenci Ödülü” için yarışıyor.

Bu yıl 4 gün boyunca 50’yi aşkın belgesel Bozcaada’da sinema severlerle buluşacak.

Jüri üyeleri hakkında detaylı bilgiye buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali ile ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve program ilgili bilgileri sosyal medya hesaplarından ( facebook / twitter / instagram ) takip etmek mümkün.

BIFED (Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festival) finalistleri belirlendi

5. BIFED başvuruları uzatıldı: Son gün 20 Mayıs 2018

[Yeşil Gazete BIFED’de] “Glocal” bir festivalin ardından: Kalbimizde mutluluk ve umut var

[Yeşil Gazete BIFED’de] Bozcaada’nın en güzel mevsiminde festival zamanı

Kalimera! “Thalatta” ile Ege’nin derinliklerine yolculuk

[Yeşil Gazete BIFED’de] Pakize nerede?

[Yeşil Gazete BIFED’de] Bozcaada’nın yerel, küçük, yavaş festivali başladı

[Yeşil Gazete BIFED’de] Bozcaada’ya gidecekler için 20 belgesel film tavsiyesi

Bozcaada’ya dünyadan umut toplayan belgesel festival: BIFED

 

(Yeşil Gazete)

Karar vericilerin umarsız hafifliği

“Hemen herkesin suçlu olduğu yerde aslında hiçkimse suçlu değildir”

Bu savunmaya, “Kötülüğün Sıradanlığı”nda cevap veren Hannah Arendt, suçun ve masumiyetin nesnel doğası olduğunu hatırlatır. Yahudilerin toplama kamplarına naklinden sorumlu olan Nazi liderlerinden Adolf Eichmann’ın Kudüs Bölge Mahkemesi’nde nasıl yargılandığını ve duruşmalarda kötülüğün sıradanlaştırılmasına rağmen sanıkların sadist birer canavardan ziyade normal insanlar olduklarını anlatır. Genel kötülük özelde yapılan kötülükleri masum göstermeye yetmeyecektir.

 

Kötülüğün sınırı ve klasifikasyonu yok. İnsan, hayvan, doğa… Her ne üzerine uygulanırsa uygulansın öldürmek ve kıyım bir suç, asla cezasız kalamaz. 11 Mart 2011 tarihinde Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunami ile beraber nükleer reaktörlerdeki patlamaların müsebbibliği de bu kapsama dahil. Nitekim yedi yıldır devam etmekte olan nükleer felaket, meydana gelen tehlikelerin mağdurlarıyla  her an yeni mağdurlar yaratabilecek risklere maruz kalan halkı derhal hak arayışına yöneltti. Nihayet 2017 yılı itibariyle görülmeye başlanan davalar nükleer felaket başladıktan sonra yaşanan panik, kaos, kötü yönetim ve tabi ki kontaminasyon nedeniyle 44 kişinin yaşamını yitirdiğini açıkça ortaya koyuyor. Nükleer santralde alınması gereken güvenlik önlemlerini maliyetli bularak aldırmadıkları anlaşılan santralin işletmecisi Tokyo Elektrik’in (TEPCO) üç yöneticisi bu yargılama sürecinde Arendt’in cümlelerini çağırır gibi kopyala-yapıştır gözlerden akan kayıtsız sorumluluk, bir nevi karar vericilerin umarsız hafifliği rahatsız edici.

Yıllar geçecek aynı bakışları Japonya’da 1 milyon ton radyoaktif suyun denize boşaltılmasını onaylayan yöneticilerin yüzlerinde bulacağız. Zira Fukuşima nükleer felaketinin başladığı yedi yıldır çekirdek erimesi olan reaktörlerin mütemadiyen soğutulmasına devam edilirken, silolarda toplanan radyoaktif su denize boşaltılmanın eşiğinde. Bugüne dek siloların sayısı 860’a, biriktirilen toplam su miktarı ise 1 milyon elli tona ulaştı. Lakin ilave silolar getirip bunlara yer açmak maliyetli olacağı için TEPCO yönetimi hokkabazlık peşinde. Peki madem bu su denize boşaltılacaktı neden bekletildi derseniz? Bunun sebebi yetkililerinin bu radyoaktif suyun arıtıldığına ve içindeki stronsiyum 90 ile sezyum 137 gibi yarılanma ömrü 30 yıl civarında olan, yani etkisi en az 300 yıl sürecek izotoplardan arıtıldığına dair verdiği yalan beyanlardır.

Nitekim önceki gün TEPCO ve Bakanlık raporlarında silolarda biriktirilen suda stronsiyum 90 izotopu litrede 600 bin bekerel düzeyinde, yani sınır dozun 20 bin kat fazla olduğu kamuoyuna yansıdı. Stronsiyum 90 ve sezyum 137 izotoplarının yüz yıllar boyunca direkt kanser yapıcı etkisinin bulunduğunu artık bilmeyen yok. Kaldı ki feda edilmek istenen çevre ve toplum sağlığının karşısında kaçınılmak istenen şeyler: Ek maliyetler ve nükleer endüstrinin hasır altı edilemeyen gerçekleri. Bu noktada sorun yalnızca tritiyum izotopu bile olsa silolardaki suyun denize boşaltılması tüm bir dünya açısından kabul edilemez. Nitekim bilimsel araştırmalar Kanada’da Pilgrim Nükleer Santrali’nden denize verilen trityum içerikli su ile santral bölgesinde down sendromuyla doğan çocuklardaki artış arasında bir korelasyon olabileceğine dikkat çekiyor.

Gerek bugünü gerekse gelecek nesillerin sağlığını, yaşamını, tüm bir ekosistemi tarihi önemdeki risklere maruz bırakan karar vericiler, teknokratlar ve bürokratlar iş sorumluluk almaya geldiğinde kendinizi bir emir eri olarak hissetmenizin nedeni başka türlü kendi varlığınıza tahammül edememeniz olabilir mi? Elbette! Başladığımız gibi Arendt’le bitirelim: “Sanki sizin ve üstlerinizin bu dünyada kimin yaşayacağına kimin yaşamayacağına karar verme hakkınız varmış gibi – bir politikayı destekleyip uyguladıysanız, biz de hiç kimsenin, yani insan ırkının hiçbir üyesinin bu dünyayı sizinle paylaşmak isteyebileceğini düşünmüyoruz.”  Öyle ki  bu “hiç kimseye” kendileri de dahildir.

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır

 

 

Pınar Demircan

Sığınmacı için uçakta eylem yapan Yeşiller Partisi Hukuk Şefi Aino Pennanen’e soruşturma

Finlandiya’da bir sığınmacının sınır dışı edilmesini engellemek için uçakta eylem yapan Yeşiller Partisi üyesi hakkında soruşturma başlatıldı.

Murat Kuseyri’nin Evrensel’de çıkan haberine göreDoğu Nyland Emniyet Müdürlüğü, Finnair şirketine ait bir uçakta meydana gelen bir olayla ilgili soruşturmanın tamamlandığını ve savcıdan bir kişi hakkında “Havacılık yönetmeliğini ihlâl ve memurların görev yapmalarını engellemek” suçundan dava açmasını istediklerini açıkladı.

Polis, adını açıklamasa da yargılanması istenen kişinin Yeşiller Partisi’nin Hukuk Şefi Aino Pennanen olduğu biliniyor.

Ne olmuştu?

Pennanen hakkında soruşturma açılmasına yol açan olay 31 Temmuz günü Helsinki’nin Vanda Limanı’nda yaşanmıştı. Ailesi ile birlikte tatilini geçirmeyi planlandığı Berlin’e gitmek için Finnair’a ait bir uçağa binen Pennanen, sınır dışı edilmek için elleri kelepçelenmiş bir sığınmacının olduğunu görünce yerine oturmayı reddetmişti.

Pilota sığınmacı uçaktan indirilinceye kadar yerine oturmayacağını söyleyen Pennanen, olanları Facebook hesabından canlı yayın yaparak duyurmuştu. 10 dakika sonra polislerin müdahalesiyle uçaktan indirilmişti.

Yeşiller Eşbaşkanı Touku Aalto, Pennanen’in gerçekleştirdiği eyleme destek vererek tüm sınır dışı edilmelerin durdurulmasını istemişti.

Kamuoyunun tanıdığı bir politikacı tarafından gerçekleştirilen eylem Finlandiya’da yoğun tartışmalara ve Finlandiya’nın katı sığınmacı politikasının sorgulanmasına yol açmıştı.

 

(Evrensel)

Türkiye’nin faaliyete geçen ilk yenilenebilir enerji kooperatifi Kayseri’de üretime başladı

Endüstriyelleşme, kentleşme ve gelişen teknolojiyle beraber enerji ihtiyacımız her geçen gün daha da artıyor. Bu bağlamda hem dünyada hem de ülkemizde gitgide yükselen enerji açığı yeni enerji kaynaklarına olan ihtiyacımızın giderilmesini gerekli hale getirdi. Yenilenemeyen fosil kaynakların neden olduğu sera gazlarının küresel ısınma ve iklim değişikliğine yol açması, nükleer enerji kaynaklarının çevre, insan sağlığı ve güvenlik gibi büyük riskleri taşıması yenilenebilir enerji kullanımının önemini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Enerjide yaklaşık yüzde 70 oranında dışa bağımlı olan Türkiye’nin yenilenebilir kaynaklar içerisinde başta güneş enerjisi bakımından dünyada en iyi konumda olan Almanya’dan iki kat daha fazla güneşlenme süresine sahip bir ülke olması sebebiyle yüksek bir potansiyeli var. Bu potansiyeli değerlendirmek amacıyla geçen yıl yapılan 1000 megavatlık (MW) güneş ve rüzgâr projesi ihalelerinin ardından şimdi daha büyük projelerin hayata geçirilmesi bekleniyor.

“Üretimimizin yüzde 15’ini kendimiz tüketiyoruz”

Lisanssız enerji üretim faaliyeti kapsamında, elektrik üretmeye ve satmaya başlayan “Mobilyacılar Yenilenebilir Enerji Kooperatifi” Müdürü Ercan Sarıkaya, Kayseri’de hayata geçen yatırımlarını Yeşil Gazete’ye anlattı.

Ercan Bey, 2017 yılı içerisinde inşasına başlanan 5 megavat (MW) gücündeki Güneş Enerji Santrali’nden (GES) ne zamandır elektrik üretiyorsunuz? Üretilen elektrikle günde kaç hanenin enerjisi karşılanabiliyor?

Geçen Ağustos ayında toplam 706 megavatsaat (MWh) elektrik üretiminde bulunduk. Bu üretim takriben 8 bin konutun tüketimine denk geliyor. Üretimin 105 megavatsaatini (MWh) kendi bünyemizde tükettik. Yani takriben üretimimizin yüzde 15’ini kendimiz tüketiyor, geri kalanını satıyoruz.

Sizi bu yatırımı yapmaya teşvik eden ne oldu?

Devletimizin sağladığı teşvikler doğrultusunda, ürettiğimiz ürünleri daha “yeşil ve verimli” yapabilmek ve üyelerimizi teşvikten faydalandırmak istedik.

“6 bin ton karbon salımının önüne geçecek”

Güneş enerjisi, sınırsız ve ücretsiz bir enerji kaynağı olması nedeniyle sürdürülebilirlik ve arz güvenliği açısından son derecede önemli. GES’te yıllık kaç gigavatsaat elektrik enerji üretilmesi bekleniyor? Ayrıca ne kadar sera gazı/CO2 salımına engel oldu?

Güneş santralimiz ve diğer çevreye katkı sağlayıcı projelerimiz ile kooperatifimiz yıllık yaklaşık 16 bin ağacımızı kurtaracak. Ek olarak günümüzün büyük problemlerinden olan ekosistemin zedelenmesinin önüne geçmek adına bin aracın kirliliğine eş değer kirliliği önleyecek ve  burası bence çok kritik, toplam 6 bin ton karbon salımının önüne geçecek.

GES’i kurarken hangi alanda, ne kadar insan kaynağına ihtiyaç duydunuz?

Santralimiz ülkemizin en büyük çatı santrali. Kooperatifimiz santral kurma bakımından oldukça verimli ve geniş alanlı çatı kurulumuna sahip. Kurulum için anlaştığımız firmamız kurulumu 4 ay içerisinde takriben 50 kişilik uzman bir ekiple tamamladı. Kurulum tamamlanması sonrası hem kurucu firmamız hem danışman firmamız ölçümlerde bulunarak santralimizin maksimum verimde çalışmasını sağladı.

Kayseri’de kaç tane GES yatırımı var? İsteyen herkes Güneş Enerji Santrali kurabilir mi?

Mevcutta şehrimiz ülkemizde kurulu güç bakımından üçüncü sırada. Verimlilik ve santral kurulumu amaçlandığında şehrimiz oldukça avantajlı. Şu anki regülasyonlar çerçevesinde kamu kurumları ve enerji kooperatifleri vb. kurumlar haricinde kurulum yapılamıyor. Şu anda Kayseri OSB’nin 50 mw tek başına yatırımı bulunuyor. Dağıtım şirketinin özel ve tüzel şahısların da ayrıca GES santralleri mevcut.

Mobilyacılar Yenilenebilir Enerji Kooperatifi Müdürü Ercan Sarıkaya

Son olarak kooperatifin yapısından da bahsedebilir misiniz? 

Kooperatifimiz 2017 yılı Eylül ayında kuruldu, şu anda 240 üyesi bulunmaktadır. 2018 yılı 9 ağustos tarihinde ise faaliyete geçti. Öncelikli olarak enerjinin üretildiği yerde tüketilmesi ilkesi ile ihtiyacımız olan üretimi yapıyor ihtiyaç fazlasını devletimize satıyoruz. 6 milyon 300 bin dolar artı KDV tutarında yatırım yaptık. KDV için teşvik belgemiz de bulunuyor.

Yenilenebilir enerji kooperatifi nedir?

İklim değişikliği ile mücadelede fosil yakıtların yerini yenilenebilir enerji alıyor. Fosil yakıtlara bağlı kalmadan enerji üretmenin bir yolu da yenilenebilir enerji kooperatiflerinden geçiyor. Yurttaşların bir araya gelerek oluşturdukları yenilenebilir enerji kooperatifleri adil,
temiz ve yerel enerji üretirken yerel düzeyde sosyal fayda yaratılmasına katkıda bulunuyor.

Kooperatifler enerjinin tüketileceği yerde üretilmesini, enerjinin yerel toplulukların kontrolünde olmasını, sürdürülebilir yerel kalkınmayı destekleyerek enerji demokrasisinin temelini oluşturuyor.

Fosil yakıtlara bağımlılığı azaltacak iklim dostu çözümlerden biri olan güneş enerjisinden elektrik üretilmesi kamu tarafından da teşvik ediliyor.

 

Türkiye’de kaç tane yenilenebilir enerji kooperatifi var?

Türkiye’de yenilenebilir enerji kooperatifi kurulabilmesi, 2 Ekim 2013 tarihli ve 28783 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelik’in 5’inci maddesi ile olası kılındı.

Türkiye’de ilk yenilenebilir enerji kooperatifi Denizli ilinin Tavas ilçesinde 2014 yılında kuruldu.

2018 yılı itibariyle Türkiye’deki kooperatiflerin sayısı ise 22’ye ulaştı.

Kooperatiflerin kurulduğu iller ise; Çanakkale, Bursa, İzmir, İstanbul, Konya, Ankara, Çorum, Şanlıurfa, Mersin, Antalya, Kayseri, Afyon, Elazığ, Muğla ve Denizli.

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Fabrika atıkları nedeniyle kirlenen Ergene Nehri’nin kolu Çorlu Deresi “kırmızı” akmaya başladı

Dünyanın en kirli nehrine dönüşen Ergene’nin kolu olan Çorlu Deresi fabrika atıklarından kaynaklanan kirlilik nedeniyle kırmızı akmaya başladı

Derenin Çerkezköy Veliköy Mahallesi kesiminden geçen bölümünün kırmızı, pembe tonlarında aktığı kaydedildi.

Dereye kırmızı rengini veren kimyasalın ise boya fabrikasından salınan bir kimyasal olabileceği belirtiliyor.

Tamamen pembe ve kırmızı renge bürünen dere çevre kirliliğini gözler önüne seriyor.

Durumu Tekirdağ Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne bildirdiğini belirten Çerkezköy Kaymakamı Atilla Selami Abban, ekiplerin numune alarak gerekli incelemeyi yapacaklarını söyledi.

Trakya’nın en önemli su kaynaklarından olan 280 kilometrelik Ergene Nehri Istranca Dağları’ndan doğarak Trakya’nın ortasından Ege Denizi’ne dökülüyor. Ergene Nehri bazı alanlarda sanayi bölgelerinden geçen kollarıyla gelen kirlilik nedeniyle simsiyah akıyor.

“Ergene Nehri’nin kirli suyu boşaltılırsa Marmara Denizi 3 ay içinde kullanılmaz hale gelecek”

Ergene ve Dilovası’nda yapılan kanser araştırması sonuçları neden açıklanmıyor? – Bülent Şık

 

(Sputnik Türkiye)

Hayvan Hakları İzleme Komitesi: Bunca işkence ve kıyım içinde 4 Ekim’i kutla(ya)mıyoruz!

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), hayvanlara yönelik sistematik işkence ve kıyım uygulamaları devam ederken 4 Ekim Dünya Hayvanlar Günü’nü kutlamadıklarını açıkladı.

HAKİM, 4 Ekim Dünya Hayvanlar Günü nedeniyle yayınladığı açıklamada mezbahalar, barınaklar, üretim tesisleri, deney laboratuvarları, faytonlar, hayvanat bahçeleri, yunus parkları, akvaryumlar, hayvanlı sirkler, avcılık, hayvan dövüşleri, petshoplar, kürk ve deri üretim tesisleri, hayvan ithalatı ve taşımacılığı gibi sektör ve yerlerde, hayvanlar rutin bir şekilde zulüm görürken, Dünya Hayvanlar Günü’nü kutlayamayacaklarını bildirdi.

Ertelemesiz hapis cezası talebi

14 senedir yürürlükte bulunan Hayvanları Koruma Kanunu’nun hayvanları hiçbir şekilde korumadığı ve işkence, cinsel şiddet gibi fiillere sadece 625 TL para cezası kesildiğine dikkat çekilen açıklamada, hayvanların acıyı, stresi, korkuyu hissettiklerine vurgu yapıldı. Açıklamasında HAKİM, hayvanlara karşı suç işleyen faillere ertelemesiz hapis cezası talep ettiklerini de yineledi.

“4 Ekim’i kutlamaya hakkımız yok”

HAKİM Koordinatörü Burak Özgüner, “Bugün Dünya Hayvanlar Günü ancak hayvanlara uygulanan akıl almaz işkenceler ve zulüm, diğer günlerde olduğu gibi, bugün de devam ediyor. Yedi senedir kanunun değiştirileceği vaat ediliyor ancak hiçbir gelişme yok. Gelişme olmaması bir yana, hayvanlar açısından son derece yetersiz ve tehlikeli kanun tasarı ve teklifleri ile karşılaşıyoruz. Durum bu kadar vahim ve hayvanlar için oldukça can acıtıcı iken, 4 Ekim’i kutlamaya hakkımız olmadığını düşünüyorum. Kutlamıyoruz, yastayız” açıklamasında bulundu.

“Hayvanlar mal değil, candır”

Açıklamasında “Daha kaç hayvan daha akıl almaz işkence yöntemleri ile öldürülecek, kaç hayvana daha tecavüz edilecek” diye soran HAKİM, topluma hayvan hakları için duyarlılık çağrısında bulundu: “Toplumsal şiddetten en fazla savunmasız hayvanlar etkileniyor. Bu nedenle hayvanlara karşı işkenceye, zulme, tecavüze lütfen karşı çıkın. Hayvanlar mal değil, candır”

HAKİM tarafından okunan basın açıklamasının tam metnini paylaşıyoruz:

4 Ekim Dünya Hayvanlar Günü’nü Kutlamıyoruz!

Aşağıda sıraladığımız sebeplerden, 4 Ekim Dünya Hayvanlar Günü’nü kutlamadığımızı deklare ediyoruz:

Türkiye’de her yıl, 1 milyardan fazla hayvan, sadece eti için feci şekillerde öldürülürken ve işkence görürken,

Milyarlarca hayvan sütü, yumurtası, kürkü, derisi için korkunç koşullarda sürdürülen bir sömürü ve eziyete maruz bırakılırken; milyarlarca erkek civciv “ekonomik getirisi” olmadıklarından boğularak ya da öğütülerek öldürülürken,

Sokak hayvanları belediyeler ve insanlar tarafından rutin bir şekilde işkence görüp öldürülürken,

Onbinlerce hayvan kozmetik, ilaç, akademik eğitim ve araştırma için laboratuvarlarda, deney masalarında işkence görüp yaşam hakları gasp edilirken,

Avcılığın “spor” olarak tanımlanıp milyonlarca yaban hayvanı yasal olarak katledilirken ve “av turizmi” ihaleleri açılırken,

Yine onbinlerce hayvan, hayvanat bahçeleri, yunus parkları, akvaryumlar, hayvanlı sirklerde müebbet hapse mahkûm edilip işkence görerek çıldırtılırken,

Faytonlarda ve taşımacılıkta, onbinlerce hayvan çatlayana kadar çalıştırılıp yaralı bedenleri bir köşeye savrulurken,

İthalat vergi oranları düşürülerek okyanus ötesindeki ülkelerden, sadece bu yıl, 1 MİLYON sığır ve koyun işkence altında, köle gibiülkemize taşınırken, zulüm görürken,

Yasak olmasına rağmen, köpek, horoz gibi hayvanların birbirlerini yaralamaları ve öldürmeleri için müsabakalar düzenlenirken,

“Geleneksellik” kılıfı altında deve, boğa gibi hayvanlar hâlâ yasal bir şekilde dövüştürülürken,

“Köle pazarı” gibi çalışan petshoplarda hayvanlar, vitrin ve tüketim malzemesi olarak görülüp satılırken, bu zulüm endüstrisinde hayatlarını kaybederken,

Ülkemizin dört bir yanında kurulan, kurulmak istenen enerji santralleri ve maden arama, tetkik ve sondaj projeleri, kıyıların rant uğruna kapışılması ileyaban hayvanları yerinden yurdundan edilirken, zorunlu göç sırasında yaşamını yitirirken, birçok hayvan türü yok edilirken; rant uğruna ekosistem yıkıma uğratılırken,

Savaşlar, çatışmalar, bombardımanlar, yangınlar ile ormanlar, dağlar yerle bir edilip sayısız hayvan yaşamını yitirirken ve yaşamları ellerinden alınan bu hayvanlardan hiç bahsedilmezken,

Acıyı, stresi, korkuyu hissedebilen ve ülkemizde sayısı YÜZ MİLYARLAR’ı bulan hayvan, insanlığın menfaati için sömürülüp dirisinden ölüsüne metaya çevrilirken,

Ulusal mevzuatımızda, duyarlı canlılar olan hayvanlar, duygulu, hissedebilen bireyler olarak değil de “mal” olarak tanımlanırken,

Hayvanların türleri, adları her gün aşağılanırken, alay konusu yapılırken; hayvanlar her gün linç ve nefret kültürünün nesnesi hâline getirilirken,

Hayvana işkenceye, tecavüze 625 TL para cezası kesilerek hayvan hakları ihlâllerinin üstü örtülürken,

14 senedir yürürlükte bulunan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, hayvanları hiçbir şekilde korumazken, hayvanlara karşı suç işleyen failleri âdeta yüreklendirirken,

4 EKİM DÜNYA HAYVANLAR GÜNÜ’nü kutlamıyoruz, kutlayamıyoruz!

Bu “özel” gün dolayısıyla Evrensel Hayvan Hakları Beyannamesi’ne taraf olan ve kendi ulusal mevzuatı ile de tüm hayvanların yaşam hakkının güvence altında olduğunu iddia eden devlet ve hükûmete, hayvanları ve hayvanların haklarını gerçekten koruyacak bir yasal düzenleme konusunda, verilen sözlere rağmen 7 senedir neden adım atmadığını soruyoruz: Daha kaç hayvan akıl almaz işkence yöntemleri ile öldürülecek, kaç hayvana daha tecavüz edilecek?

Yasal düzenlemeler konusunda, öncelikli iki ana talebimizi tekrarlıyoruz:

I- Anayasaya “Devlet, doğal hayatı ve hayvanların yaşam haklarını korumak sorumluluğundadır” maddesi eklenmeli; anayasada hayvanlar, doğuştan gelen hakları olan, hissedebilen bireyler olarak tanımlanmalıdır.

II- Başta 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu olmak üzere hayvanları ilgilendiren tüm mevzuat, taraf olunan uluslararası sözleşmeler ve ülkemiz gerçekleri baz alınarak, Türkiye’nin de kabul ettiği Paris İlkeleri ve Karar Alma Sürecine Sivil Katılım İçin İyi Uygulama İlkesi dikkate alınarak, yaşam hakkı savunucusu sivil toplum örgütlerinin aktif katılımıyla yeniden düzenlenmelidir. Sivil toplum örgütlerinin, hayvana işkence ve tecavüz edenlere ERTELEMESİZ hapis cezası talebi ivedilikle ceza mevzuatında düzenleme yapılarak karşılık bulmalıdır.

Türkiye toplumuna sesleniyoruz: İçinde bulunduğumuz cinnet toplumu koşullarında, toplumsal şiddetten en fazla savunmasız hayvanlar etkileniyor. Bu nedenle hayvanlara karşı işkenceye, zulme, tecavüze lütfen karşı çıkın. Zâlimden yana değil, zulüm görenden yana saf tutun. Yukarıda saydığımız zulümlere ortak olmamak için vegan olabileceğinizi unutmayın. Hayvanlara karşı işlenen suçlara müdahale etmek, hayvan hakları için ayağa kalkmak ve değişimi başkalarından beklemektense kendimizi değiştirmek bizlerin elinde!

Hayvanlar MAL değil, CANdır!

Hayvan hakları, hemen şimdi!

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM)

 

(Yeşil Gazete)

Zorbayı beklerken… – Ahmet Soysal

Yaklaşık on gündür İzmir’de kasırga ile yatıp kalkıyoruz. Meteoroloji haberlerine göre Orta Akdeniz üzerinde; okyanuslar üzerinde oluşanlara benzer bir kasırga oluşuyordu ve bu kasırga kuzey-doğuya doğru hareket ederek ve önce komşumuz Yunanistan’ın Mora yarımadasını ve Girit başta olmak üzere adalarını vuracak sonra İzmir başta olmak üzere Ege kıyılarını saatte 140-160 kilometre bir hızla yoklayacaktı.

Başlangıçta İzmir’de pek kimsenin dikkatini çekmeyen bu haber hafta sonuna doğru sık sık tekrar edilmeye ve kasırganın geliş günü olarak cumartesi gecesi belirtilmeye başlayınca kentin gündemine oturdu. Üstelik İzmir’in tarihinde kasırga yoktu. Yakın tarihindeki en şiddetli fırtına da 70-80 kilometre hıza ancak ulaşabilmişti. Herkes kendine göre önlemler almaya başladı. Büyük müttehitler yüksek vinçlerini söktü ve ortalardaki yapı malzemelerini topladılar. Belediyeler şiddetli yağış tehlikesine karşı rögarları temizledi, personelin hafta sonu izinlerini kaldırdı. İzmirliler ise önce balkonlarını düzenledi ardına balkondaki eşyalarını ya evlerinin içine aldılar ya da uçmayacak şekilde istiflediler. Kimisi çatısını kontrol etti. Hatta konutlar, apartmanlar kum torbaları ile girişlerini ani su baskınlarına karşı güçlendirdiler.

Sonra beklemeye geçti tüm kent, tıpkı Samuel Beckett’in ünlü tiyatro oyunu ‘Godot’u Beklerken’ in kahramanları Vladamir ve Estragon gibi. Neden böyle bir tehditle karşılaştığını, çözüm için ne yapması gerektiğini düşünmeden. Sonra ilk görüntüler gelmeye başladı komşumuz Yunanistan’dan. Kabaran deniz, zarar gören küçük tekneler, limanlara sığınan büyük gemiler ve şiddetli yağış. Ama bir dostumun da bir cep telefonu platformunda belirttiği gibi insanlar ayakta duruyordu. Oysa 120 kilometreden fazla hıza ulaşan kasırgalarda bu olmamalıydı.

Sonra uluslararası meteoroloji sitelerini yükledik telefonlarımıza ve anbean kasırgayı takip etmeye başladık. Bu nasıl kasırga ise hızı saatte 50-60 kilometreyi aşmıyordu. Üstelik komşumuz Yunanistan’ın üzerinden de bir türlü ayrılmıyordu. Sonra yavaş yavaş kuzeye doğru çıkmaya başladı İzmir’e uğramadan. Bunu fark eden İzmirli her cumartesi yaptığı gibi kendini sahillere attı. Tek fark ise önceki haftaların sohbet konularına bir de kasırgaların eklenmesiydi.

Samuel Beckett’in ünlü tiyatro oyunu ‘Godot’u Beklerken’ okuduysanız veya izlediyseniz oyunun kahramanları bir süre sonra neden beklediklerini bile unutup Godot’u tam bir eylemsizlik halinde beklemektedir. Yaşadıkları tüm sorunların çözümünü ona bırakmışlardır. O gelecektir ve çözecektir. Üstelik onun getireceği çözümleri bile tartışmamaktadırlar.

Aslında bizim de tam şu anda yaptığımız o. Kasırganın nedenlerini düşünmeden bireysel önlemlerimizi almaya çalıştık toplum olarak. Çünkü bize birileri ne yapmamız gerektiğini söylemişti her zaman gerçek çözümlere girmeden. Cep telefonlarımıza düşen kimi zaman muhtar, kimi zaman kaymakam, kimi zaman ise vali imzalı mesajları ile, ‘Orta Akdeniz’de oluşan kasırga ülkemize yaklaşıyor; önlem alın!” Her zamanki gibi sorumlusu olmadığımız ve bireysel olarak çözemeyeceğimizin bir krizin çözümünü bizim omuzlarımıza bıraktılar; kolayca.

Geriye aklımıza takılan sorular kaldı. Peki durup dururken okyanus üzerinde oluşan kasırga neden okyanuslarla karşılaştırıldığında küçük sayılabilecek bir deniz üzerinde oluştu?  Yangınlar, kuraklık, seller gibi doğal afetler neden son yıllarda bölgemizde de sık olarak yaşanmaya başladı? Küresel iklim değişikliği ve sonuçlarını neden düşünmüyor ve sorgulamıyoruz toplum olarak gerçek sorumluları? Oysa şu anda yaşadıklarımız küresel iklim değişikliğinin tipik sonuçları.

Üstelik küresel iklim değişikliğinin temel nedeni olan sera gazı emisyonlarının artışında ülkemizin de önemli bir payı var.  Sera gazı emisyonlarının %74’ünden içinde ülkemizin de olduğu 20 ülke sorumlu. Üstelik ülkemiz sera gazı emisyonlarını en hızlı artıran ilk beş ülke içinde yer alıyor. Bu hızla kömürlü termik santral kurmaya devam edersek önümüzdeki on yıl içinde sera gazı emisyonları içindeki payımızı daha da artırarak küresel iklim değişikliğinden sorumlu ilk on ülke arasına tırmanmamızda neredeyse kesin gibi.

Üstelik ülkemiz Aralık 2015’de Paris’te imzaladığı antlaşmada tüm dünyayı Godot’u bekleyen Vladamir ve Estragon’un yerine koymuştu. Toplam sera gazı miktarında %21 azaltıma gideceğini açıkladığı mektubunu dikkatle okuduğunuz zaman ülkemizin bırakın %21 azaltmayı, sera gazı emisyonlarını olağan olarak 2030’a kadar 2012 seviyelerinin iki kattan fazlasına yükseltmeyi düşündüğünü görüyoruz.

Küresel iklim değişikliğini durdurmayı hedefliyor ve son kasırga olayında olduğu gibi absürd durumları bir daha yaşamak istemiyorsak o zaman neden Vladamir ve Estragon gibi Godot’u bekliyoruz, neden mücadele etmiyoruz başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara karşı. Neden kendi çözümlerimizi yaratarak mücadelemizi sürdürmüyoruz. Daha önce başarmadık mı Aliağa Gencelli Termik Santrali projesini engelleyerek?

Hatırlamıyor musunuz geçmişteki çevre eylemlerimizi ve yaşam adına kazandıklarımızı?  Yoksa toplum olarak Vladamir ve Estragon gibi hem hafızamızı hem de kendimize güvenimizi mi yitirdik?

 

 

Ahmet Soysal

AB Arakanlı Müslümanlara uygulanan şiddete karşı Myanmar’a yaptırım uygulamaya hazırlanıyor

Avrupa Birliği (AB), Myanmar’da Arakanlı Müslümanlara uygulanan kötü muamele ve şiddeti durdurmak için yaptırım uygulamaya hazırlanıyor.

Avrupa Komisyonu’nda görüşülen yaptırımlarla, Myanmar’ın en büyük gelir kaynaklarından olan tekstil ürünlerine vergi getirilmesi planlanıyor.

Gümrüksüz AB pazarı Myanmar için hayati önem taşıyor. Yaptırım kozu kullanılarak, Arakan Eyaleti’nde yaşayan Müslümanlara uygulanan zulmün sona erdirilmesi amaçlanıyor.

Yaptırımların yürürlüğe girmesi halinde, Myanmar’daki düşük işçilik maliyetlerinden faydalanan yabancı yatırımcıların geri çekileceğini ve ülkede büyük oranda işsizlik baş göstereceğini ifade eden bir Avrupa Komisyonu yetkilisi, “Bu gümrüksüz pazarı ortadan kaldırmak, son çare olarak görülüyor. Ancak başka önlemler işe yaramazsa hareket etmeliyiz” dedi.

Ancak AB yaptırımları hemen yürürlüğe koymadan, yani ülkedeki işsizliği tetiklemeden, bunu bir koz olarak kullanarak ülkede yaşanan şiddete son vermek amacında. Bunun için altı aylık bir gözden geçirme süreci öngörülüyor.

 

(Euronews)

Başak Demirtaş yerel seçimlere aday olabilir iddiası

Yerel seçimler için çalışmalarına başlayan HDP’nin Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş’ı Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterebileceği iddia edildi.

Hüseyin Şimşek’in Birgün’de çıkan haberine göre, gelecek yıl mart ayında yapılması planlanan yerel seçimler için çalışmalarına başlayan HDP, bu kapsamda “Demokratik Muhalefet Buluşmaları” adı altında 60’ı aşkın toplantı gerçekleştirdi ve stratejisini belirleme adına Diyarbakır’da parti yöneticileri ile bir araya gelme kararı aldı.

Başak Demirtaş’ın adı Diyarbakır için konuşuluyor

HDP, Kürt ittifakının yanı sıra sol ve sosyalist oluşumlarla ve Meclis’teki partilerle de ittifak görüşmeleri yapmak istiyor. Bu kapsamda parti yönetimi, CHP’den yapılan “ittifak” açıklamasının ardından “bir adım atılmasını” bekliyor. Teklif geldiği anda parti yönetimi gerekli görüşmeleri gerçekleştirecek.

Kanaat önderlerine ve tanınmış isimlere de belediye eşbaşkanlık adaylığı teklifi götürecek parti yönetimi, eski Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş’ı da tartışıyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimi süresince eşinin cezaevinde olması nedeniyle kampanyaya aktif bir şekilde katılan Başak Demirtaş isminde uzlaşı sağlanırsa, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nden eşbaşkan adayı olarak gösterilecek.

 

(Birgün)

MOZAİK kuruluşundan 35 yıl sonra aynı kadroyla yeniden sahnede!

Kendisi için yapılan çok çeşitli tarifler içinde müziği en çok “caz-rok” ve “rok füzyon” olarak anılan, alışılmadık şekilde beş bestecisiyle hem şarkı hem de enstrümantal müzik yapmış olan 1980 ve ’90’ların kült grubu MOZAİK, 2014’te yayımladığı 6 CD’lik KÜLLİYAT albüm kutusunun ardından yıllar sonra ilk defa “BurAda Müzik Var” Festivalinde (4 Ekim, Moda Kayıkhane) çalacak!

1992’deki son konserinden sonra Ada Müzik’in festivalinin ev sahipliğinde ilk defa seyirciyle buluşacak olan MOZAİK bu konserinde ağırlıkla “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” repertuvarında yer alan parçalarını seslendirirken Ardından (1985), Çook Alametler Belirdi (1988) ve Plastik Aşk (1990) beste albümlerinden örnekler de verecek.

“Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” konseri, 1983

1980 darbesinin hemen sonrasının baskıcı günlerinde ortaya çıkan protest müzik gruplarından bir tanesi de Mozaik oldu. 1983 yılında verdikleri “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” konserinin kasetleri elden ele dolaşmaya başladı. Benzerlerinden farklı bir müzik yapıyorlardı. Dünyanın çok çeşitli kültürlerinden şarkıları, baladları ve folk şarkılarını kendine özgü çok sesli ve çok canlı vokal düzenlemeleriyle söylüyorlardı. Bu kaset dönemin en sıkı underground ürünlerinden birisi oldu.

“An Meselesi” konseri program dergisi, 1984

MOZAİK buradan hareketle 1983’ten 1995’e kadar klasik batı müziği, çağdaş müzik, rok, senfonik rok, caz, pop caz ve bu topraklardaki makamlara, ritimlere kadar uzanan çok geniş bir yelpazeden harmanladığı ürünler verdi. Çalışma anlarında ve yaptığı müzikte deneyselliğe çok yer veren MOZAİK, pek rastlanmayan şekilde hem enstrümantal müzik hem de Türkçe şarkı besteledi ve yine sık rastlanmayan bir biçimde grubun beş bestecisi vardı. Grup 1987 yılına kadar her konserini o sefere özgü bir tema etrafında kurar, konser öncelerinde seyirciye o repertuvarın ruhunu yansıtan (ve yıllarca saklanan) program dergileri dağıtırdı.

“Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” konseri provası, 2018

Bünyesinde çeşitli müzisyenleri ağırlamış olan MOZAİK‘in, kuruluşundan 35 yıl sonraki bu konserinde 1983-1995 kadrosundan Ayşe Tütüncü, Saruhan Erim, Mehmet Taygun, Timuçin Gürer, Serdar Ateşer, Mehmet Tütüncü, Sumru Ağıryürüyen, Levon Balıkçıoğlu, Ezel Akay ve Yağız Üresin‘in yanı sıra, Gevende grubundan tanıdığımız Gökçe Gürçay da yer alacak.

KÜLLİYAT ’ın ve kutlama konserinin ortaya çıkış hikayesini MOZAİK şöyle anlatıyor: “Üç yıllık bir arşiv çalışmasının sonunda 2014 yazında çıkardığımız 6 CD’lik KÜLLİYAT’ımızı kutlamak üzere konserler verebilmek için sonunda bir araya geldik; çalışmaya “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” şarkılarımızdan başladık. Kuruluş yılımız 1983’ten bu yana 35 yıl geçmiş. Bir araya geldik diyorsak yine de somut eksiklerimiz de var; her ne kadar gönüller bir olsa da, mesela Bülent Somay yurt dışında olduğu için konserde olamayacak, ayrıca üç üyemiz de İstanbul dışından gide gele katılıyor çalışmalara. Tabii biz de İstanbul’dan toplanıp gidebiliyoruz, mesela geçtiğimiz Haziran ayında Serdar’ın stüdyosunda hem prova almak hem de hazır hep bir arada çalışacağız videomuz da çekilsin diyerek Ayvalık’a gittik, dört gün boyunca günde 8 ila 11 saat arası çalışarak hem sağ olsun Jehat Hekimoğlu’nun çektiği çeşitli videolarımız oldu, hem de parçalarımızı raftan indirdik, tozunu aldık, videoya çekileceğiz diye konserlik şekilde çalıştık onları. Çok eğlendik gerçekten, zaten biz oldum olası çok prova-sever bir gruptuk, provada denemeler yapmaya bayılıyoruz, deneme yapmak her sefer durup zamanı baştan almak gibi ya biraz da…yaratıcılığın kaynağı bu deneme-yanılmalarda. İstanbul’da ise üç üyemizin ortağı olduğu mühendislik şirketinde (ELİAR Elektronik San. A.Ş.), yıllardır özenle müzik çalışmalarına ayrılmış olan prova odamızda çalışıyoruz. O durumda da İstanbul dışında yaşayan üç kişi, Ayvalık, Marmaris ve Bodrum’dan her çalışma için gelip gidiyor, kısacası zahmetli ve sıkı planlama isteyen bir durum. Böyle anlarda hep yaptığımız gibi “yoksa ismimiz MAZOik mi?” deyip gülüyoruz.

Konser haberimize ilişkin sosyal medyada “hah işte bir araya geldiler, nihayet, ‘Reunion’ gerçekleşti, bakalım yeni yeni neler yapacaklar.” diyen, bizim de içimizi acayip ısıtan, hoş eden, koltuklarımızı kabartan övgü ve sevgi dolu cümleler dolaşıyor. Bunlara çok seviniyoruz ve yine de söyleyelim ki biz çalışabilmek için içinde bulunduğumuz sınırları genişletmeyi deniyor ve ancak mümkün olabilen zamanlarda buluşuyoruz. Şimdilik ilk hedefimiz KÜLLİYAT’ımızı kutlamak için konserler verebilmek; gerisi gelebilecek ise onu yolda, yollarda anlayacağız.”

Mozaik Külliyat, Ada Müzik, 2014

Yeniden MOZAİK projesinin hayat bulmasında kolektif bir çalışmanın izlerini görmek mümkün. KÜLLİYAT’ı Ada Müzik yayımlamış. KÜLLİYAT albüm kutusu içinde yer alan, fotoğraflar, tarihçe, arşiv malzemesi, dönem ve grubun hikayesine ilişkin yazıları içeren 116 sayfalık renkli kitapçığın tasarımı Ezgi Keskinsoy‘a ait.  Kitapçığa bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz. Kayıkhane Konseri öncesinde videoları Jehat Hekimoğlu, fotoğrafları Dilara Hançer Sebah ve Murat Sebah çekmişler. WEB tasarımı Emre Pars’a ait. Ses kayıtta her zaman olduğu gibi Ender Akay’ın ismini görüyoruz. Video ve ses kayıtlarında Serdar Ateşer ile birlikte Mesut Uçar emek vermişler. Festival çalışmasında Gülbaba Müzik devreye girmiş. Konser provaları ELİAR’ın mekânında gerçekleştirilmiş.

Tıpkı 35 yıl önce olduğu gibi sıkıntılı günlerden geçiyoruz ama ne gam, Mozaik o günlerde olduğu gibi 4 Ekim’de de Moda Kayıkhane’de “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” şarkılarıyla yüreğimize su serpmeye, güzel günlere olan umudumuzu diri tutmaya devam edecek.

 

MOZAİK web sitesi: http://mozaikmuziktoplulugu.org

MOZAİK fb adresi: https://www.facebook.com/mozaikkulliyat?fref=ts

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)