Ana Sayfa Blog Sayfa 2708

[Doğum ve Ötesi] Nilüfer ve Doğa’nın hikayesi – Nilüfer Akıcı

[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.

Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.  

***

Bu haftaki yazı 2015 senesinde anne olmuş bir konuk yazara ait. Nilüfer doğumuna okuyarak, araştırarak, gerektiğinde ‘hayır’ diyerek, bilinçli bir şekilde hazırlananlardan. Yazının orjinaline bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

***

7 – Nilüfer ve Doğa’nın Hikayesi

“Siz siz olun, beklenen doğum tarihinizi 2 hafta geç söyleyin akrabalara, eşe, dosta. Yoksa her gün arayıp daha doğmadı mı, ya olmadı sezaryen ile aldırıver muhabbetleri son günlerde canınızı sıkabilir. Erken olunca kimse neden erken oldu sorgulamasını yapmıyor çünkü.”

Tam 5 yıl bekledim. Kendimi bir insan yavrusunun sorumluluğunu almaya hazır hissetmem tam 5 yılımı aldı. Tabi maskelenmiş sebeplerim vardı, böyle çirkin bir dünyaya çocuk getirme fikri saçmaydı filan evet ama özündeki sebep kendimi hala çocuk gibi hissediyor olmamdı ve tabi mühendislik kariyerim. En nihayetinde 29 yaşımda, evlendikten 5 yıl sonra hamile olduğumu öğrendim. Şaşkınlık ve sevinç, daha tanımlayamadığım birçok duygular ile karşıladım bu haberi. Eşim de bir o kadar şaşkındı, şimdi ne olacaktı, hiç bir fikrimiz yoktu. Yani direkt kadın doğum uzmanına gidebileceğimi bile benden 1 sene önce doğum yapmış arkadaşımın tavsiyesi ile öğrendim. Yoksa kan tahlili ile gebelik testini teyit ettirmek için aile hekimine gitmekten başka bir şey aklıma gelmemişti.

Hamilelik süreci, özellikle de ilk defası gerçekten ilginç bir deneyim. Çok fazla hastane ve doktor ile vakit geçirmemişken birden kendinize bir doktor, hastane seçmeniz gerekebiliyor. Ve bu durum doktorlar için de bir o kadar çok olağan. Kime gideceğimi bilemezken sülalemizin kadın doğum uzmanına gitme fikri daha ağır basmış ve hamile olduğumu öğrendiğim gün hemen bir randevu almıştım. Ne de olsa hala hamile olup olmadığım kesinlik kazanmamıştı benim için. Gittik, etrafımızda karnı burnunda birçok çift ile sıra bekledik ve sonunda bizi doktorun odasına aldılar. Ve evet ultrasonda küçük bir noktayı gösteren doktor bunun bebeğimiz olduğunu söylediğinde dört göz dört çeşme ağlayarak odadan çıkmış ve bir heyecanla herkese haber vermiştik. Herkes bu habere çok şaşırmıştı özellikle annem ve kayınvalidem. İkisi de benden bu konuda çoktan umudu kesmişler meğer. Çocuk yapmaz bu kız demişler.

Bu haberden sonra çok da memnun olmadığım, zaten değiştirmek istediğim şirketimle yollarımı ayırdım ve şehir dışındaki okulda yaptığım yüksek lisansımı bıraktım. Mesleğimi çok seviyordum ancak ağır şartlar altında çalıştığım ve yönetim sıkıntıları olan şirketimle devam edemeyeceğimi biliyordum. Hamilelik bu konuda karar vermem için itici bir güç oldu. Birçok iş başvurusunda bulundum ve hatta iş teklifi aldım. Ve pek tabi hamile bir kadın mühendisi kimse işe almak istemedi. İyi ki öyle olmuş. O kadar çok yorulmuşum ki. Bedenim hamilelik hormonları ile nadasa girdi sanıyorum:) Hamileliğimin ilk 3 ayını bebekler gibi geçirdim. Gerçekten bebekler gibiydim, sürekli uyuyordum. Sadece acıktığımda ve tuvalet ihtiyacım olduğunda uyanıyordum. Harika günlerdi :)

Bu günlerde çok sevgili arkadaşım, Güneş’im, benden 1 yıl önce bebek sahibi olan sevgili dostum hemen bir whatsapp grubu kurdu ve hamile başka bir arkadaşımızla sık sık bizi bir araya getirdi. Ah ne önemliymiş hayat görüşleri birbirine yakın olan anneler ile vakit geçirmek. Onlardan bebeğin bezi nasıl değiştirilir öğrendim, hem bebek emzirip hem de yemek nasıl yenir, emzirmek için özel bir alana ihtiyaç olmadan her durumda her koşulda nasıl emzirilir hepsini gördüm ve normalleştirdim. Hatta kafede, restoranda bile emzirilip, alt değiştirme yeri olmayan tuvaletlerde çocuğun bezi nasıl değiştirilir… Bebekli hayat deneyimleri, doğum deneyimleri, eşler ile ilişkiler, ah harika bir şansmış benim için bütün bunlar şimdi anlıyorum. Tabi bir de sevgili iş arkadaşım, meslektaşım Nilay. Onun da o samimi doğum hikayesi anlatımı, “doğuma bir daha girecek olsam şunları yapardım” diye açık açık ifadeleri yol göstermiş bana. Çok şanslıydım bu konuda.

Günler bu şekilde ilerlerken, uykulu geçen ilk 3 aydan sonra enerjimin yeniden ve hatta fazlasıyla geldiği 2. üç aylık dönemde hamilelik hormonları ile beraber anne olmaya gerçekten hazır olduğumu iliklerime kadar hissediyordum. Rahmimdeki mucizenin gelişimini hafta hafta takip ediyor, belgeseller ile bu gelişimi gözümle görüyor ve hayran kalıyordum. Evet kadın bedeni gerçekten tam bir mucizeydi. Buna fazlasıyla ikna olmuştum. Anne olmak için kodlanmıştık, artık bu beni tedirgin etmiyordu. Ancak her konuda olduğu gibi hayatımın bu çok önemli görevinde de bilimsel bilgiler ışığında ilerlemek bana iyi gelecekti. Okumalarım böyle başladı. Zaten sevgili arkadaşım hamile haberimi alır almaz bana hamilelik ve doğum kitaplarını hemen getirmişti. Ayşe Öner ile bu kitaplar sayesinde tanıştım. İnternetteki bilgi kirliliğinin farkındaydım, hafta hafta hamileliğimi kitaptan takip ettim. Ah Ayşe Öner’e bayılmıştım, sosyal medya hesaplarından takip ediyor, radyo BabyJoy’dan her hafta programlarını dinliyor ve onun yönlendirmesi ile yeni kapılar açılıyordu benim için. Doğal ebeveynlik ve Keşkesiz Doğum Akademisi’nin varlığından haberdar olmam da bu açılan kapılardan biri oldu. Harika bir kapıymış meğer bu, artık anahtar kelimeyi biliyordum, “doğal ebeveynlik” okumalarımı bunlar üzerine yapmaya başladım. İlk edindiğim kitap “Bilinçli Bebek” oldu. Okuduklarıma hayran kalmıştım, etrafımdaki çocuk yetiştirme tarzında beni rahatsız eden bir şey vardı ve o şeyi artık tanımlayabilmiştim. Evet her bebek bir evrendir ve kendi hayatları üzerinde karar vermeye hakları vardır, her bebeğin bir bilinci vardır. (NOT: Şahane bir kitaptır ancak doğal ebeveynlik akımı gibi lanse edilmiş olmasına rağmen aslında farklı bir ebeveyn tarzına aittir ve bebeği ağlatma kısmına şüphe ile bakmanızı tavsiye ederim) Ve doğum, bebekleri ömür boyu etkileyebilecek bir deneyimdir. Ah bu bölüm çok şaşırtıcıydı benim için ve daha önce bu konu üzerinde hiç bu kadar düşünmemiştim. Evet doğum bebekler için zor bir deneyim, bir de üstüne müdahaleli bir doğumun ciddi bir travma yaratabileceğinden bahsediyor kitap. Bu bilgiler doğum için benim ışığım oldu. Sonrasında nasıl denk geldiğimi şimdi hatırlayamadığım çok değerli ebe ve doulaların sayfalarını takip etmeye başladım (GebbePınar, DoğumMeleği, BlogcuAnne). “Doğal doğum” tanımını bu sayfalar sayesinde öğrendim. Normal doğum da kendi içinde ikiye ayrılıyormuş meğer. 1. Tıbbi müdahaleli ve hatta bebeğin gelme zamanına dahi karar verilebilen doğumlar, 2. Kendi akışında ve müdahalesiz doğumlar ve doğumdan hemen sonra hayati önem taşıyan ilk 1 saat boyunca ten tene temas. Ah, işte o zaman anlamıştım annemin ısrarla neden bana sezaryen olmamı tavsiye ettiğini. Annem bizi dünyaya getirirken çok zor, hiç saygılı olmayan ve travmatik bir vajinal doğum gerçekleştirmiş.

Hummalı bir hazırlığa başladım, önce çok üzüldüm. Çünkü takip ettiğim sayfalarda doğuma hazırlık eğitiminin ne kadar önemli olduğundan bahsediliyordu ancak Eskişehir’de eğitim alabileceğim birileri yoktu. Sonra daha sıkı araştırma yapmaya başladım. Pozitif doğum hikayeleri okumaya başladım. Bu hikayeler bana yol gösterdi. Doğum tercihi mektubunun ne olduğunu oralardan öğrendim. Hastane prosedürlerinin varlığından ve bu prosedürlerin doktor ile konuşulup esnetilebileceğinden bu kaynaklar sayesinde haberim oldu. Son haftalarda doktor değiştirme cesaretinin gösterilebileceğini, sezaryen oranlarının çok yüksek olduğunu ve nedenlerini, çatı darlığı terimini, doktor ile doğum konusunun son haftalarda değil başlarda konuşulması gerektiğini de oradan öğrendim… Başladım doğal doğum videoları izlemeye :) Ve doğumun fizyolojisini öğrenmeye. Doğada doğum yapan kadınlar, suda doğum yapan kadınlar, bayram havasında doğum yapan kadınlar… Doğum algısı bende ciddi şekilde değişti. Gerçi öncesinde de kötü hikayeler duymadığımdan (bundan kendimi nasıl izole etmişim bilemiyorum, sanırım bu annemin başarısı) doğum da hamilelik gibi bir mucizeydi benim için ve müdahalesiz bir doğum şartlar uygunsa denenebilirdi. Bütün bu hazırlıklardan sonra doktorum ile konuşmak için cesaretim gelmişti. Bu bilgilerden sonraki ilk kontrolde doğum konusunu açtım; doğum konuşmak için erken olduğunu söyledi ve konu kapandı. Sonraki kontrolde doğum tercihlerimi yazmak istediğimi söyledim; tabi yaz lütfen üzerinden geçeriz dedi. Diğer kontrolde “Doğum tercihlerimin üzerinden geçelim mi, ben her şey yolundaysa vajinal doğum, hatta müdahalesiz vajinal doğum istiyorum” dedim; ne oldu bilmiyorum sırtımız sıvazlanarak konu değişti. Tabi her kontrolün arasında 3-4 hafta var ve ben bir türlü doğum tercihlerim konusunda konuşamıyor ve bu durumdan çok rahatsızlık duyuyordum. En sonunda doktor randevusunu alırken sekreterine şunları söyleyebildim: “Doktorum çok yoğun biliyorum ancak doğum hakkında da konuşmak istiyorum”. Geniş zamanında bir randevu saati istediğimi özellikle belirtip bir randevu aldım. Üzerinden geçtik, ten tene temas için çocuk doktoru ile görüşmem gerektiğini söyleyip diğer konuları da onayladığını söyledi. Tabi ben bu arada hastane ile de ücret konusunu görüşmeye başlamış, o konuda da bana bir net cevap vermedikleri için başka hastane ve doktor arayışına girmiştim bile. Ancak gitmek istediğim doktorlar öyle yoğunlardı ki bir türlü randevu alamadım. 36. haftama geldiğimde artık biraz ikna olmuş ve biraz da başka doktora gidemeyecek olduğumu düşünmemden dolayı yine aynı doktor ile kontroldeydim. Odaya girer girmez, henüz ultrasonda ölçüm bile yapmamışken bilgisayarına bakarak bana “Nilüfer’ciğim gözün aydın bebeğine 8 Mayıs’ta kavuşuyorsun” dedi. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Ne demek 8 Mayıs’ta bebeğime kavuşuyorum, hiç mi aklında kalmamıştım, her kontrolde söyledim vajinal doğum istediğimi, işler yolunda gitmezse bebeğimin istediği tarihte sezaryen olabileceğimi, hiç mi dinlememişti beni?! Zaten az kalan güvenim bu bir cümle ile tamamen yok olmuştu. “Nasıl yani? Siz bana sezaryen mi teklif ediyorsunuz!?” diyebildim. “E, Nilüfer’ciğim biliyorsun bebeğin iri, daha çatı muayenesi yapmadık ama…” diyemeden araya girdim, “Ultrason ölçümlerinin artı eksi % 15 yanılma payı var biliyorsunuz, hem ben çatıma güveniyorum” kelimeleri ağzımdan dökülüverdi. Ama neye uğradığımı şaşırmıştım ve bu cümleler ağzımdan nasıl çıktı hala şaşırıyorum. “Siz önce bir çatı muayenesi yapın, sonra konuşuruz bunu, hem sezaryen olacaksa bile bebeğimin gelmek istediği zamanda olmasını tercih ederim” diyebildim. Ultrasona geçtik, 36. haftamdayım ve bebeğim 3,800 kg imiş. Öyle söyledi. Sonra “Herkes sezaryen istiyor, sen normal doğum mu istiyorsun?” dedi. Bende müthiş bir şaşkınlık… Haftalardır aklında kalmaya çalışıyordum, ne yazık ki hiç başarılı olamamıştım. En sonunda söylemek durumunda kaldı, kendisi benim due date’imde 1 haftalığına Amerika’da kongrede olacakmış. Muhtemelen doğuma yetişirmiş ama o hafta takip etmesi için başka bir doktora yönlendirecekmiş beni. Ben de şöyle söyledim “Benim için hangi doktorun olduğu fark etmez, doğumu yapacak olan benim”. Ve odasından çıktık. Moralim acayip bozulmuştu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bana açık açık Amerika’da olacağını söylemesini daha samimi bulurdum, şimdi doktoruma hiç ama hiç güvenim kalmamıştı. Varsayıyorum ki doğumuma yetişti, doğum istediğim gibi gidiyor ve bir müdahale yapması gerekti, bunun gerçekten gerekli olduğuna nasıl emin olabilecektim, güvenim kalmamıştı, buna beni nasıl ikna edebilirdi ve en önemlisi ben bütün bu tedirginlik ve güvensizlikle nasıl doğum yapabilecektim?!

O akşam ağladım, çok ağladım. Annem ile farklı şehirlerde yaşıyoruz, doğum için gelecekti ama bu moral bozukluğundan sonra hemen gelmesini istedim. Sevgili arkadaşım Güneş’i aradım. Ona ağladım, anlattım ve yeni bir doktor bulamama korkumu, umutsuzluğumu anlattım. Bana birkaç doktor ismi verdi. Ancak o gece bir türlü uyku tutmadı beni. Kalktım bilgisayarı açtım ve İstanbul Doğum Akademisi sayfasında bulduğum tüm uzman mail adreslerine bir doğum tercihi mektubumun olduğunu ancak bu mektubu kime nasıl verebileceğimi, bu isteklerimin karşılanması için neler yapacağımı bilmediğimi ve doktorum ile yaşadıklarımı anlattım. Hepsine aynı yazıyı mailledim :) Gece Hakan Çoker’den bana mail gelmişti, “Yarın beni bu numaradan arayın, konuşalım. Aynı maili tüm merkeze atmışsınız, arayın yardımcı olmaya çalışayım” yazmıştı.

Ertesi gün aradım, doktorların da bir insan olduğunu bana kendisi hatırlattı. Evet keşke böyle bir şey yaşamasaydım ama olabilir böyle şeyler, o da bir insan. Bu beni rahatlatmıştı. Bu yaşadığım olayın benimle ilgisi yoktu, doktorların da işi zordu. Uzun uzun konuştuk ama bana yol gösteren mesaj bu oldu. Ha bir de neden Ankara’daki eğitimlere katılmadığım konusunda azar işitmiştim :) Kitap okuyarak doğuma hazırlandığımı, doğum tercihlerimi nasıl hastaneye iletebileceğimi bilmediğimi söylediğimde hangi kitabı okuyarak doğuma hazırlandığımı sormuş ve bunların doğuma hazırlık kitabı olmadığını söylemişti. Doğum tercihlerinin ise doktora güven ve iletişimle alakalı olduğunu, belki bir gün kek yapıp doğumhane hemşireleri ile tanışabileceğimi ve isteklerimi empatik bir dil ile ifade edebileceğimi söylemişti. Bu kısa telefon konuşması bana farklı bir ufuk açmıştı. Tekrar gücümü topladığımda hastanenin doğum koçu ebesi ile görüşme talep ettim ve doğumhaneyi gezmek istediğimi söyledim. Randevuya gittiğimde de doğum tercihlerimden bahsettim. Ne şanslıyım ki o sıralar sevgili Özgü Namal hypnobirthing yöntemi ile evde doğum yapmış ve magazin haberleri bununla çalkalanmıştı. Aslında doğum koçu ebe ile daha önce de görüşmüştüm ancak taleplerimin çoğunu reddetmişti. Bu görüşmemde ise magazin haberleri sağ olsun, çoğunu kabul etmişti, ve bunun organizasyonunu üstleneceğini, bebek hemşirelerine ve doğum hemşire/ebelerine iletebileceğini söylemişti. Bonus olarak da doğumda kullanabileceğimiz masajları anneme öğretmişti. Sonrasında arkadaşımın tavsiye ettiği doktor ile tanışmak için ayaküstü bir görüşme yaptım. Yaşadıklarımı, isteklerimi, benim için bunların neden önemli olduğunu anlattığım samimi bir görüşmeydi. Doktorum eğer her şey yolunda giderse ve anne bu konuda hazırlıklıysa ben annenin isteklerini desteklemeye hazırım dedi. Bu görüşme beni çok rahatlattı, artık doktoruma karar vermiştim. Tüm test sonuçlarımı ve ultrason kontrolü için bir muayene tarihi alıp oradan ayrıldım. Eski doktoruma da çıkıp başka bir doktor ile devam edeceğimi, bugüne kadar yaptığı yardımlar için teşekkür ettiğimi söyleyip tokalaşarak vedalaştım.

Artık kendimi tamamıyla rahatlamış hissediyordum. Ina May Gaskin’in Doğuma Hazırlık Rehberi kitabını okuyor, doğumumda kullanacağımız masajı annem ile pratik ediyor, tek maaşa düştüğümüz için gidemediğim yoga derslerini telefonuma indirdiğim bir uygulamadan ya da Youtube’dan takip edip yoga yapıyor, kendimi rahatlatıyor, her gün yürüyüş yapıyor ve yine internetten doğum pozisyonlarını öğrendiğim bir siteden eşimle ve annemle pozisyonları çalışıyorduk. Tamamıyla hazırdım ve artık doğurabilirdim :) Yeni doktorumun yaptığı kontrollerde de zaten bebeğimin iri olmadığı ortaya çıkmış ve çatı muayenesinde herhangi bir problem olmadığı sonucuna varmıştık (Çatı muayenesinin sadece bir tahmin olduğu unutulmamalı, belki bu muayenenin doğum esnasında bile yapılabilir olduğu tartışılıyor artık). Her şey istediğim gibi gidiyor ve doktoruma güveniyordum.

19 Mayıs’ta sabah kahvaltısını yaparken bir şeyin sızdığını hissettim, benim kontrolümün olmadığı bir şey veee evet suyum sızmıştı. Annem, anneannem, kuzenim bizde kalıyorlardı ve sabırsızlıkla doğumun başlamasını bekliyorlardı. Keza yanımızda olmayan ama her gün telefon edip soran uzak yakın akrabalarımız da neredeyse yanımızdaymış gibilerdi, eksikliklerini hiç hissettirmediler sağolsunlar :) Siz siz olun, beklenen doğum tarihinizi 2 hafta geç söyleyin akrabalara, eşe, dosta. Yoksa her gün arayıp daha doğmadı mı, ya olmadı sezaryen ile aldırıver muhabbetleri son günlerde canınızı sıkabilir. Erken olunca kimse neden erken oldu sorgulamasını yapmıyor çünkü:) Neyse tabi bizim evde bir bayram havası 39+4’teyim ve suyum geldi, kızıma kavuşmaya az kaldı, çok heyecanlı. Ama hazırlıklar tamam değil. Kızımı görmeye gelenlere süslü kurabiyelerden vermek istiyorum, henüz onlar hazır değil, manikür pedikür yaptırmadan doğuma girmem imkansız :) kuaföre de gitmem gerek. Anneannem ve kuzenim hızlı bir şekilde kurabiye işine giriştiler, annem ile ben de kuaföre gittik. Kuaföre rica ettik, işte “acelemiz var, bizi öne alın”. Sağ olsunlar kırmadılar, ama yok olmuyor, suyum gelmeye devam ediyor. Ben kuaförün koltuğunu bayağı ıslattım :)

O arada manikür yapan abla anladı, sohbet ettik filan, doğal karşıladı Allahtan. Neyse sonunda eve geldik, biraz kurabiyelere yardım ettik, onlar da bitti, artık hazırdım, doktorumu aradım haber verdim. Henüz sancımın olmadığını söyledim. Tamam, suyun gelmemiştir senin dedi, akşam tekrar haberleşelim. Biz tabi dört gözle sancı bekliyoruz, şöyle biraz kıpırtılar var ama düzenli değil, saat tutuyoruz filan ama yok öyle ciddi bir şey. Hastaneye geçtik, bir muayene için ebe NST’ye bağladı, sancı yok, muayene etti, açıklık yarım cm. Benim moral sıfır tabi. Aldı bir korku, suyum sızdı, sancım yok, bu işin sonu sezaryene gitmez umarım diye dua ediyor ve kızımla konuşuyordum. Yine bir arkadaşlar ile telefonda görüşme ve moral depolamanın sonunda zar zor uyuyabildim heyecan ve korkudan. Ama gece işler gayet yolunda gidiyor ve bu dinlenme beni doğuma hazırlıyormuş meğer. Ve doğumu ilerleten hormon oksitosin gece karanlığını çok severmiş.

Manikürsüz doğuma gitmem abi

 

Suyum gelmiş olabilir bu kurabiyeleri hazırlamaya devam etmeyeceğimiz anlamına gelmez

Sabah ezanında sancı ile fırladım yataktan. Aman Allahım bir gün önce sancım gerçekten yokmuş:) Ve ben o kadar mutluyum ki sancım geldi diye, güle oynaya karşılıyorum. Pilates topunda biraz kalçamı kıvırıyorum, biraz boğazını açan müzisyen edasıyla ses çıkarıyorum, oh bitiyor. Sonra yarım saat hiç bir şey yok, yatıyorum bu yarım saatlik arada. Yarım saat sonra tekrar geliyor tekrar kalkıyorum pilates topuna filan, bu böyle devam etti. Tabi sesime eşim uyandı ama hadi sen yat uyu, bugün kızımızı kucağımıza alırız, senin iyi dinlenmiş olman lazım diye yatırdım eşimi. Annemlere haber vermedim, uyandırmadım onları. Zaten sancı araları uzun ve ben bu aralarda uyuyordum. Bu durum annemler uyanıp kahvaltıyı hazırlayana kadar böyle devam etti. Sabah müjdeyi verdiğimde yine bir şenlik havası. Ama tabi sancılar gelip ben ses çıkarmaya başlayınca biraz ürktüler. Sonra kuzenime açıkladım, bak bunlar normal şeyler ben acı çektiğim için ses çıkarmıyorum, boğazımı açtıkça vajinam da açılıyor bu nedenle ses çıkarıyorum dedim, sakinleştirdim onları. Kuzenim henüz çocuk sahibi değil bu nedenle doğumdan korksun istemiyordum. Eşimi işe gönderdik, güzelce bir kahvaltı yaptık. Sancılar geldikçe de kuzenimle saat tutuyoruz. Bu arada kuzenim de doğumda fotoğrafçımız :) Eşim de doğum müziklerini ayarlayacak. Tüm ekibe görevlerini dağıttım, kayınvalidem ve kayınbabam da bizi hastaneye götürecekler.

Neyse, kahvaltı yaptıktan sonra sancı araları 15 dakikaya düştü. Ben pilates topunun üstündeki hareketler ile gayet iyi üstesinden geliyorum ve her sancı bittiğinde de kızımı görmeye biraz daha yaklaştığım için seviniyor ve şükrediyordum. Sonra tuvalete kendimi zor attım, ishal olmuştum. Sonra da kendimi duşa attım. İçgüdüsel olarak sanırım kadın kendi vücudunun ihtiyaçlarını dinleyince neyi ne zaman yapabileceğini anlayabiliyor. Duşta da kusunca annem çok telaş yapmış. Hastaneye gitmemiz için neredeyse yalvardı. Oysa ki duştan hiç çıkmak istememiştim. Ancak çok telaşlandıklarını görünce kabul ettim. Kayınvalideme haber verdiler ve hastaneye gitmek için hazırlıklarımızı yaptık. Kayınvalidem bir başına eve geliverdi, hastaneye gitmek için araba ve kayınbabama ihtiyacımız varken tek başına gelmiş :) Yani herkes panik halinde ve sadece benim aklım başımda ve insanları ben organize ettim :) Kayınbabamı arayın gelsin, hastaneye gideceğiz dedim, kayınvalidem ben gidip alayım onu dedi :) “Anne dedim sen niye gidiyorsun? Babam gelsin alsın bizi” :) Sonra ayakkabıları giyip çıkıyoruz dışarı, annem eşarbını örtmeyi unutmuş, anne dedim eşarbın nerede:))) Düştük hastane yoluna. Hastane ile evimiz 5 dakika mesafede ancak ben arabanın lastiklerine dokunan her taşı kasıklarımda ağrı olarak hissettiğim için biz saatte 20 km hızla 20 dakikada vardık sanırım.

Asansör beklemeye başladık ama ben yerimde duramıyorum, hadi dedim merdivenden çıkalım. Doktor muayene etti, ben tabi inlemekten çekinmiyorum, bu sanırım doktoru rahatsız etmiş olacak ki “Nilüfer Hanım bir muayene ediyorum sadece bunda bağıracak ne var” dedi, biraz içerledim bu söze. “Ben muayeneden şikayetçi değilim, inlemek bana iyi geliyor” diyebildim. Ancak çok takılmadım bu duruma, ne de olsa odada sürekli yanımda olmayacaktı :) Her fırsatta “Doktor bey hatırlıyorsunuz değil mi, ben müdahalesiz doğum istiyorum” diye tekrarlıyordum, kuzenim en büyük destekçim, her sağlık görevlisine doğum tercihlerimi hatırlatıyordu filan, harika destekçilerim vardı :) Doktor muayene etti, 3 cm. açılmam olduğunu söyledi. İstersem eve gidebileceğimi belirtti. Ben o yolu 20 km hızla tekrar geri gidemeyeceğimden emindim, yatış vermesini istedim, bir de yoğunluğu artmıştı doğumun, hissediyordum yakındı. Eve gitmedim. Yatış verdiler ancak 20.05.2015 tarihinde doğum yapanlar çok olduğu için doğum katında boş oda yoktu. 5. katta bir odayı geçici olarak kullanacaktık (doğum katı 3. kat). Doktorun odasından dışarı çıktığımda tekerlekli sandalye ile bir görevli beni bekliyordu. Ah doğum sancılarım var ve tekerlekli sandalyede oturmak mı? İmkansızı istediler benden. Kabul etmedim. Asansörü beklemeyi yine hiç istemedim ve merdivenleri kullandık. Görevli bana uzaylıymışım gibi bakıyordu :) Merdivenleri çıkıyor ve sancı gelince annemin boynuna asılıyor, sancıları karşılıyordum. Göbeğime doğru yani bebeğime doğru nefes alıyordum ve anneme asılmak çok iyi geliyordu. Sonunda odaya yerleştik. Odaya geçer geçmez hemşireler geldi ve hastane önlüğü giydirip damar yolu açmak istediler. İkisini de istemediğimi söyledim. Tekrar ısrar ettiler, “Anlıyorum görevinizi yapıyorsunuz ancak benim doğum tercihlerim var ve bunu doktorum ve doğum koçu ebem ile konuştum, lütfen ısrar etmeyin” diyerek kibarca durumu açıkladım. Doğum koçum ile görüşmek istediğimi ve pilates topu talebimi dile getirip uğurladık hemşireleri. Onlar da bana uzaylıymışım gibi bakarak ayrıldılar yanımdan. Çok anlamsızdı benim için bunlar. Sağlıklı bir gebelik geçirmiştim, zaten gebeydim sadece, hasta değildim. Hastane ortamında doğum yapmak bile mantık hatasıydı benim için. Hasta değildim sadece doğuracaktım. Sonrasında bir görevli daha geldi odaya, bu kadar rahatsız edilmeyeceğimi ummuştum ama olmamıştı, bu defa da hastane prosedürleri için bana anlamsız birçok soru soran görevli vardı karşımda ve ben sancıları karşılamaya devam ediyordum. Kuzenim devreye girdi hemen, “Eşi birazdan gelecek, bu soruları ona sorabilirsiniz” dedi. Görevli kuzenimi duymazdan geldi, ben de sinirlenip ortamı bozmak yerine ve görevli ile gerginlik yaşayıp daha fazla gerginliğe sebep olabileceğini hissettiğimden kibar bir şekilde sorularla dalga geçerek cevap verdim. 2 koca sayfa sorular bitmek bilmeyince de eşim geldiğinde devam edebileceğimizi söyleyip odadan ayrılmasını sağladık. Sonunda kendi kendimize kalmıştık. Eşim de gelmişti işten. Pilates topum da gelmişti. Sancı esnasında kalçamı topun üstünde kıvırıyor, sancı aralarında da annemin masajı ile güç topluyordum. Her sancı sonrası da atlattığım için şükredip, kızımı görmeye az kaldığını kendime hatırlatıyordum. Eşim gelince hamilelik boyunca rahatlamak için dinlediğim piyano müziklerini açmış müzik ile de rahatlıyordum. Sonra tekrar odamız değişti ve doğum katına indik. Sancılar yoğunlaşmıştı. Doğum koçum gelmiş ve doğum tercihlerimi ilgili herkese ilettiğini söylemişti. Vajinal muayeneden sonra her şeyin yolunda gittiğini ve ıkınma hissi geldiğinde haber vermemiz gerektiğini söyleyip yanımızdan ayrıldı. Artık sancı araları daha da kısalmıştı. Hafif şeyler yiyip su içiyor, aralarda da uyuklayıp güç topluyordum. NST takibini de çok sık olmaması ve oturur pozisyonda olması koşuluyla kabul etmiştim. NST için gelen hemşire bir şeyler yediğimi görünce bizi uyardı, benim konuşacak halim kalmadığı için doğum tercihimi okumadığına yorup bir şey söylemedim ancak bu konuda eşim çok endişelenmişti. Israrla bir şey yememem üzerine telkinler vermeye başlamıştı. Hastane personeline o kadar çok güler yüzle konuşmuştum ki eşime güler yüzüm kalmadı ve ona çıkıştım. Eşim de kendimi ve kızımı tehlikeye attığımı düşünerek doktora gitmiş ve beni şikayet etmiş :) Siz siz olun doğuma hazırlanırken eşinizi de hazırlamayı atlamayın:) Doktor kalabalık bir ekip ile beni ziyarete geldi. Bir şey yememem için konuşmaya gelmiş, eşim sağolsun! Bu istek de çok ama çok anlamlı gelmiyor bana. Doğum bir kas hareketidir ve doğum yapan bir kadın 60 km yol yürümüş kadar enerji harcar. Yeme içmeyi yasaklamak doğuma ket vurmak olabilir, ben yemeden nasıl ıkınacaktım!

Doğum ekibim-kuzenim fotoğraf çekiyor

Doktora yine cici kız ifademi takınarak “Doktor bey zaten çubuk kraker ve sudan başka bir şey yemiyorum” diyebilmiştim. Artık eşimi de bu konuda ikna ettikten sonra tamamıyla doğumuma odaklanabilirdim.

Ah nasıl bir his, nasıl bir sarhoşluk. O hazzı ömür boyu yaşayamam sanırım, artık söylenenleri duymuyor, tamamen kendi içimde dalgalar ile birlikte akıyordum. Her dalgada biraz daha açılıyor, ve her dalgaya geldiği için şükrediyor ve onları memnuniyetle uğurlayıp, kendimi dinlendiriyordum. Bir ara “Anne daha çok var mı?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Annem “Daha var kızım” demiş ve annemin koluna bir şaplak geçirmişim, doğum yapan kadına böyle denir mi?! Ve sonra yine içime dönüp kızımla konuşmaya başladım. Bu bana çok iyi gelmişti. “Az kaldı kızım az kaldı seni görmeme az kaldı. Hadi Doğa’m bana yardım et, az kaldı kızım”… Sonra kendi içimde acaba sezaryen mi olsaydım, geç mi kaldım, sezaryen talep etsem olur mu acaba düşünceleri geçmeye başladı. Sonra içimden bir ses bana hatırlattı “Nilüfer işte o aşamadasın, doğuma az kaldı vaz geçmeyi düşündüğüne göre”. Ve evet iki dalgadan sonra birden bire gelen bir ıkınma hissi. Artık topun üstünde durmak istemiyordum, birden ayağa fırladım ve çömelmek istiyordum. Çömeldim, çömeldim, anneme ebeyi çağırmasını söyledim. Ama çömelmek çok yorucuydu, bacaklarım dayanmadı. Eşim yatağın karşı tarafından elini uzatıyordu, ona asılıyordum. Sonra bu da yetmedi ve tuvalet ihtiyacım için tuvalete gittim, Aman Ya’rabbi ne büyük rahatlık. Klozette oturmak ve ıkınma hissini bu şekilde karşılamak. Ah harikaydı. Kendime en iyi gelen pozisyonu bulmuştum. Bir de hastane tuvaleti olduğu için iki yanda tutunma yerleri vardı, çok rahatlamıştım ki annem oracıkta doğuracağımı düşündüğü için beni tuvaletten kaldırmak istedi. Onu kovdum. Doğum yapan bir kadının neye ihtiyacı olduğunu anlamanıza gerek yok : ) Doğum yapan bir kadın neye ihtiyacı olduğunu açık açık size söyler. Ah annem ne kadar azarımı işitti doğum esnasında. Sonrasında ebe geldi ve muayene ettiğinde tam açıklık vardı ve çok şaşırdı bu kadar hızlı ilerlediğine. Doğumhaneye geçme zamanı dedi. Dedim yürüyerek gideceğim, kabul etmediler. Doğumhaneye eşim de girecekti, hazırlandık ve girdikten 15 dakika sonra kızım kucağımdaydı. Saat 13.15’te kızım kucağımdaydı. Aman Allah’ım ben hayatımda böyle bir aşk, böyle bir heyecan, böyle bir güç, böyle bir gurur, böyle bir sevinç yaşamadım. Cennet kokuyordu, doğdu ve hemen çıplak göğsüme aldım. Çocuk doktoru kızımı benim kucağımda muayene etti. Doğar doğmaz neredeyse hiç ağlamadı ve şaşkın şaşkın bana baktı sadece. Kendiliğinden oluşan bir yırtığım olmuştu (eğer çatal yerine çömelerek doğum yapsaydım eminim o da olmazdı, bir de yönlendirilmiş ıkınma yerine içgüdüsel ıkınma yapmama fırsat verilseydi). Doğumdan sonra kızım göğsümden hiç ayrılmadı, beraber odamıza geçtik. Karnımdan çıktı, göğsümde yaşamaya başladı :) Odamıza geldiğimizde ilk kakasını yapmıştı bile. Ve ilk emzirmeyi gerçekleştirdik. 1.5 saat boyunca durmaksızın emdi, sonra da sızdı kaldı. O uyuduktan sonra ben de duşumu aldım, makyajımı yaptım ve giyindim. Ah kendimi küçük dağları yaratmış gibi hissediyordum, harika bir histi. Sonra kızımın kontrolleri ve aşıları için aldılar babası da ona eşlik etti. Bu arada kızım doğum kilosu 3,350 kg. : )

Doğumdan sonra makyaj ve banyo yapılmış :)

Harika destekçilerim vardı, kuzenim, annem, eşim, kayınvalidem, kayınbabam, doktorum ve ebem. Her birine büyük bir naziklik ile ihtiyaçlarımı ilettim, doğum yapabilmem için hangi koşulların gerekli olduğunu anlattım, onlar da bana destek oldular. Çok uğraştım, keşke bu enerjimi lohusalık dönemine hazırlık için harcayabilseydim, ancak yaşadığım ülkenin koşullarını kabullenip elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Evet hastaneler iyi ki varlar, obstetrik alandaki gelişmeler harika ancak bu müdahaleler gerçekten gerektiğinde kullanılırsa harika, yoksa her şey yolunda gidiyorsa bir kadının doğum yapması için ihtiyacı olan tek şey ona fırsat (alan) tanınmasıdır.

Memnuniyet, gurur ve keyifle hatırlayacağınız doğum hikayelerinizin olmasını dilerim <3

Sevgiyle,

Doula Nilüfer Akıcı

NOT 1: Annem ile doğum hikayem üzerinden konuştuğumuzda annem tekrar doğumuma girmek istemediğini söyledi. Canı çok yanmış kızını o halde gördüğü için. Oysa ben acı çekmiyor doğum şarkımı söylüyordum:) Ben de şükrediyorum, iyi ki annem bu acısına yenik düşüp müdahale etme hatasında bulunmamış. Çok şanslıydım. Annemi doula olarak seçmekten başka bir şansım yoktu ancak bu büyük bir hayal kırıklığı da yaratabilirdi bende, ya da annemde nasıl yaralar açtığını bilemiyorum. Doğum ekibinizi oluştururken bu detayları da düşünmenizi tavsiye ederim.

NOT 2: Ben çok şanslıydım, hastane oldukça kalabalıktı ve beni 5. kata almaları tercihlerimin gerçekleşmesini daha da kolaylaştırdı.

NOT 3: Doktorum ve ebeme doğum tercihlerimi iletirken “Ben şunu istiyorum bunu istiyorum” diye asla ifade etmedim. Sezaryen ya da vajinal doğumun bir başarı-başarısızlık durumu olmadığının farkındaydım. Ben sadece tıbbi bir gereklilik olmadığı sürece yani anne ve bebek sağlığı yerinde ise müdahalesiz doğumu denemek istiyordum ve bunu ifade ettim. Ancak doktorum bir risk görürse eğer, tıbbi müdahaleleri kabul etmeye hazır olduğumu ve ona bu konuda güvendiğimi her fırsatta dile getirdim ve gerçekten böyle hissediyordum.

Doğum tercihi mektubuma buradan ulaşabilirsiniz. Bu mektubu bir örnek teşkil etmesi için paylaşıyorum, örneğin o zamanlar henüz öneminin farkında olmadığım göbek kordonunun geç kesilmesi konusunu eklememişim. Ve oldukça uzun bir mektup, daha kısa ve özet bir mektup işinizi kolaylaştırabilir. Ayrıca bunlar benim için önemli olan konulardı, ancak araştırmaya başlarsanız bu müdahalelerin sonu gelmez, bu nedenle doktorunuza güvenmek ve hastane prosedürlerini öğrenmek işinizi kolaylaştırabilir.

 

 

Nilüfer Akıcı

Bir pazar günü: Galata

Bu içerik bianet.org/ dan alınmıştır

Bianet Haber Fotoğrafçılığı Atölyesi kapsamında 10 Ekim’de bianet.org’da yayınlanan yazıyı aynı atölyeye katılan Yeşil Gazete yazarı Ercüment Gürçay‘ın katkıları ile paylaşıyoruz…

***

Yağmura gebe bir sonbahar gününde sabah saatlerinden başlayarak Galata’yı dolaştık.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul kapılarına dayandığında, 180 yıldır tarihi yarımadanın tam karşısındaki tepeye yerleşmiş Galata, 14 kilometre uzunluğundaki surlarla çevrili bir Cenova kolonisiydi. Surların kuzey batı ucunda Liman’ın ağzını gören taş bir kule vardı. Surların yerinde bugün yeller esse de 1348’de yapılan Galata Kulesi bütün ihtişamıyla yerinde duruyor. İstanbul’u gözetlemeye, turistleri ağırlamaya ve aşıklar için buluşma yeri olmaya devam ediyor. Efsaneye göre eğer bir kadın ve bir erkek Galata Kulesi’ne ilk kez birlikte çıkarlarsa mutlaka evlenirlermiş. Ama çiftlerden biri daha önce Kule’ye çıkmışsa tılsım bozulurmuş.

Galata, Osmanlı İstanbullu’nun önemli merkezlerinden biridir. Bizans’ta olduğu gibi Osmanlı’da da özerkliğini yüzlerce yıl boyunca korur. Deniz ticaretinde Cenevizli tüccarlara, para hareketlerinde Levanten sarraflara tanınan ayrıcalıkların ardından Rum-Ermeni bankerlere verilen imtiyazlarla bu ayrıcalıklar 1852’ye kadar devam eder.

On iki kapılı bu varsıl liman semti, şarapçı dükkanlarıyla, yüzlerce meyhanesiyle, Cenevizli, Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten insanlarıyla dolu dolu bir semt.

Haliç’e sırtınızı vererek Kule’ye doğru yürüyünce, Galata’nın ihtişamlı binaları arasında grafitilerle bezeli sokakları kuleye çıkıyor.


Karaköy Alt Geçidi’nin girişinden eski kent dokusuyla birlikte Galata Kulesi izleniyor.

Galata Kulesi fonuyla anı fotoğrafı çektirmek isteyenler Meydan’a çıkan sokakları tercih ediyor.


Galata’nın seçkin yapılarından biri olan Doğan Apartmanı’nın yanındaki boş alan inşaat paravanlarıyla kapatılmış.

Pazar sabahı kapalı olan dükkân kepenklerindeki renkli grafitilerin önünde bir ziyaretçi fotoğraf çektiriyor.

Galata Kulesi’ne giriş merdivenlerinin önünde ziyaretçiler sıra beklerken kâğıt helvacı ile selfie çubuğu satıcısı sohbet ediyor.


Galata Kulesi’ne çıkan asansörün son katında Kule’nin hikâyesini içeren bilgi panoları bulunuyor.

Galata Kulesi’nin terasından İstanbul’un tarihi mekanları ve boğaz manzarası izleniyor.

Mehmet, Galata Kulesi’nin balkonunda kız arkadaşı Merve’ye yaptığı sürpriz evlilik teklifine “evet” yanıtı alınca söz yüzüğünü takıyor.

Aniden bastıran sonbahar yağmuruna aldırmayan genç çift Galata gezisine devam ediyor.

Yağmur altında Galata’yı gezmeye devam edenler 700 yaşındaki Ceneviz Sarayı’nın önünden geçiyor.


Karaköy’den Galata’ya uzanan sokakta gece yürüyüşü yapanlar ışıklar içindeki Kule’ye doğru çıkıyor.

***

 

Bu içerik bianet.org/ dan alınmıştır


Ercüment Gürçay

7-9 Eylül Haber Fotoğrafçılığı ve Fotoröportaj Atölyesi katılımcısı. Yeşil Gazete Hafta Sonu ekinde “Babil’den Sonra” köşesinde müzik yazıları yazıyor. Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programını hazırlıyor ve sunuyor. 

Yasemin Işık

7-9 Eylül Haber Fotoğrafçılığı ve Fotoröportaj Atölyesi katılımcısı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldu. Uğur Mumcu Araştırmacı-Gazetecilik Vakfı’nda gazetecilik eğitimi aldı. Cumhuriyet Gazetesi ve T24’te staj yaptı. 

Hasan Üstün

7-9 Eylül Haber Fotoğrafçılığı ve Fotoröportaj Atölyesi katılımcısı. ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi. Antalya’da 10 yıl gazetecilik yaptı. Ankara Üniversitesi’nde Babıali’de Dokuz Patron Olayı başlıklı yüksek lisans ve İstanbul Üniversitesi’nde Türkiye’de devletin basına resmi ilan dağıtım uygulamaları tarihi üzerine doktora tez çalışmalarını tamamladı. Akdeniz Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde öğretim elemanı olarak görev yapıyor.  

 

(Bianet) 

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Ya başına bir şey gelirse

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

Yolculuğumun kısa filmi:

***

 Biz yapmadan bırakmış olduğun

Güzel işleriz.

Kuşku tarafından boğulan,

Başlamadan önce bozulan.

Yargı gününde

Öykümüzü anlatmak için orada olacağız.

Nasıl hesap vereceksin?

Kırık Saman Çöpleri / Peer Gynt

5 – Ya başına bir şey gelirse

Zor,

Başımıza bir şey gelmemesini umarak yaşamak.

Yaşadığımız dünyanın başına gelen korkunç yetenekli ve yıkıcı canlılar olduğumuz ortadayken, bilgisizlik ya da ikinci bir ihtimal doğamızın en baştan kötü olması nedeniyle yarattığımız yıkıma rağmen hâlâ başımıza bir şey gelmemesini dilemek ve bu kibirli hallerimiz, bu tutarsız beklentilerimiz…

Yolculuğuma başlamadan önce, çoğu insanın aklındaki kurt işte bu soruydu. Cesaretli olarak tescillenmem de bu yüzden olmalı zira başıma bir şey gelme ihtimaline rağmen bir şeyler yapıyordum!

Elbette başıma bir sürü şey gelebilir, gelecek ve geldi de.

Yolculuk yapma fikri, insana aynı zamanda hem çekici hem korkunç geliyor.

Yolda olmanın ruhunda; göçebilmek, sevmediğin yeri terk edebilme hürlüğü, damarlarımız çatlayana kadar haykırabilmek, neşeyi bulduğun yerde ya da hikayelerini duymak istediğin insanların içinde kalabilmek özgürlüğü var.

Anbean yaşadığımız şu düzen içinde bu serbestlikler, insanın kendi kendisiyle olabileceği zamanlar, gerçekten düşünebildiği koşullar sağlanmıyor. Özgürlüğümüz dışında her şeyimiz sigortalı. Kendimiz olmamız için çabalayan değil de kendimizden bizi sağaltmaya çalışan üç kağıtçılar dünyasında zaman bulabilirsek yalanı içinde hayallerimizi yaşamayı bekliyoruz. Başımıza bir şey gelmeyeceğini düşünerek üstelik… Her an bir kaza kurşunuyla ölebilecekken üstelik! Birileri bizim nasıl yaşamamız gerektiğine karar vermiş, en küçük aile kurumuna kadar bildirmiş tüm kuralları.

Bazen gitmek isteriz, gidebileceğimiz en uzak yerlere… İnsana çekici gelir yolculuk fikri çünkü huzursuz ve yorgunuz ve en kötüsü kalmak istemediğimiz yerleri terk etmeye cesaret bulamıyoruz. Ama yolculuk mutsuz olduğunuz yerden çekip gidebilme şansı verir; düzeni yıkar, yeniden kurar.

Elbette bir soru,

Ama, ya başıma bir şey gelirse?!

Bu sorunun alt metninde:

Tecavüz, taciz, gasp, kaçırılma, yaralanma, açlık, parasızlık, ölüm ve bir de itibarsızlık korkusu var.

Ve ben ayrıca bu soruda saklı bir ikiyüzlülük görüyorum.

Başımıza gelmesinden korktuğumuz şeyler bugün tesadüfen bizim başımıza gelmemiş olabilir ama her gün başka insanların başına geliyor.

Her gün rutin olarak kullandığımız o yolda trafik cinneti mi yaşanmadı? Kaza mı olmadı? Yolda yürürken küçük bir kız çocuğunun o güzel, tertemiz başına korunma sağlanmadığı için inşaattan tuğla mı düşmedi? Yükselen ihtişamlı binaların altında mezarsız ölüler yatmıyor mu sanıyoruz? Bir yavru köpeğin çıkar amaçlı maruz kaldığı işkenceyi de mi başımıza gelmemiş gibi davranıp görmezden gelelim. Kaçırılan ve yıllarca istismara maruz kalan çocuklara yapılan kötülüğün cezasız kaldığı haberlerde mi başımıza gelmedi? İtibarı sarsılacak, koltuğu gidecek korkusuyla kendi amacına ters hareket edip, kendisine ve kendisine inanan insanlara ihanet içinde olan insanlarda mı tanımadık hiç? Ya tecavüzler, tacizler? HANGİ BİRİNDEN BAHSEDEYİM? Terörden beslenen, terör üreten politikalar yüzünden insanları kaybettik ama başımıza gelmediyse sustuk, oturduk.

Başımıza her gün onlarca şey geliyor. Yolculukta birçok değişken var, nereye gittiğinize, ne için gittiğinize bağlı olarak beynimizi, hareketlerimizi düzenliyoruz. Hayatta kalabilmek için daha dikkatli yaşamaya başlıyoruz. Rutin içindeki hayatımızda ise, bizi hayatta kalmak için mücadele etmeye itecek dürtülerimizi kullanmıyoruz çünkü her şey standart, durağan.

Yolculuk sırasında elbette çözüm bulmak ve baş etmek zorunda olduğum durumlarla karşılaştım. Çoğunlukla rotam dağlar, denizler ve ormanlardı. En büyük sıkıntıları her zaman şehirlerde yaşadım ve söylemek istiyorum ki kendimle de sıkıntılar yaşadım. Korkularımla yüz yüze gelmek başıma gelen en öğretici sıkıntılarımdan biriydi.

Elbette canımızı koruyacağız.

Ama canımızı korumak, yaşam dostu olmaktan çıkan şehirlerde çok kolay değil.

Yolculuk yapmak daha az riskli.

Başına bir şey gelir mi sorusunu ikiye ayırmak istiyorum:

1.Ya yolculukta başına bir şey gelirse?

İnsanı insan yapan, hayatta kalmamızı sağlayan şey beynimizdi. Doğada çıplakken, kendimizi koruyabileceğimiz dikenlerimiz ya da pençelerimiz yoktu. Tehlikelere karşı uyanık olup, dikkat kesilen atalarımız yaşamlarını sürdürdüler. Güney Amerika’da da dünyanın farklı yerlerinden de yerlilerin başına “beyazlar” silahlarıyla gelmeden önce tabiata yakın olarak ve tabiatı tanıyarak yaşadılar. Hayatta kalabilmem için beynimizi kullanmak esas meseleydi. Tek başıma bir yolculuk halindeyken, yaşayabileceğim tehlikelere karşı daha uyanık bir vaziyetteyim. Okuduğum bir haberde, İngiliz bir kadının Güney Amerika’da bulunan bir nehire izinsiz olarak kanosuyla girdiği yazılıydı. O nehir, korsanlarıyla ve uyuşturucu ticareti için kullanılan bir yol olmasıyla ünlüymüş. Kadın öldürülüp, nehire atılmış. Kendimizi dünyada her şeye hakimmiş gibi görmeden hareket etmek gerek tabi. Tek başıma korsanlarla, uyuşturucu tüccarlarıyla sadece beynimi kullanarak ve onlardan merhamet bekleyerek mücadele edemeyeceğim gayet açık.

2.Ya şehirde başına bir şey gelirse?

Tesadüfen yaşıyoruz. Çok fazla uyaran var. Çok fazla dikkat isteyen durumlar içinde kalıyoruz ama hepsine yetişemiyoruz. Topraksız, havasız, gürültülü ortamların dışına çıkabilmek için şehirlerin dışına çıkmak mümkün ama iş yoğunluğu, trafik, yorgunluk, maddi olanaklar bu imkanı sınırlıyor.

Birgün İstanbul ile ilgili babama “yaşanmaz artık bu şehirde” dedim, babam bana bunun üzerine yazdığı bir dörtlükle cevap vermişti. Açıkçası insanların geçim sıkıntısı nedeniyle büyük şehirlere gelip çalışmaya başlamalarını haklı görüyorum. Ama şu an kendi neslimin hayatlarından sürekli şikayet etmesi ve bir direnç göstermeden teslim olmaları, aşırı kırılgan yapıları beni rahatsız ediyor.

Senin beğenmediğin İstanbul,

Hem ağlarım hem giderim diyen gelin gibidir güzel kızım.

Kavgamızın şehridir İstanbul.

Sessiz fırtınalı aşkların umudu,

Şarkılarımızın, şiirlerimizin maden ocağı,

Kıtalar arası köprü ve kültür hazinesidir.

Yolculuk fikri bizi bağımlı kılan her şeyi bırakıp gitmemize sebep olacak kadar çekici ama aynı zamanda bizi bu fikirden alıkoyacak kadar korkunç gelebilir.

Yolculuk benim başıma gelen en güzel şey.

Ve sadece sırt çantasıyla çıkılan bir serüven anlamına gelmez yolda olmak, insan onuruna yakışan dirençler göstererek yaşamak da bir yolculuk halidir.

***

Diyarbakır/ Silvan, Silvan Gazi İlkokulu’na 4.sınıf ve ilkokul düzeyinde okuma kitapları topluyoruz. Bir omuz vermek isterseniz, çocukların kütüphanelerini doldurabiliriz. Gitar çalmak isteyen ama gitarı olmayan çocuklarımız için de katkı sağlamak isterseniz benimle iletişime geçin, detayları konuşalım. Başımıza çok hoş şeyler gelebilir, haydi!

Müzik Öğretmeni Ömer K. Öğrencileri ile beraber
Silvan Gazi İlkokulu öğrencileri

Olur ya belki görüşemeyiz;

İyi günler,

İyi akşamlar,

İyi geceler!

 

 

Gökçe Atik

[email protected]

5. Germiyan Festivali izlenimleri – Göknur Yumuşak

Güzel bir sonbahar günü. 7 Ekim sabahı Çeşme Belediyesi’nin panelistlere tahsis ettiği bir arabayla eski yoldan Çeşmeye doğru yol alıyoruz. Arabada 1987-1992 yılları arasında Seferihisar İlçe Tarım Müdürlüğü’nde birlikte çalıştığım dostum ve İzmir Yerel Tohum Topluluğu kurucu üyesi dostum Ziraat Mühendisi Seyyah Erdem ve Seferihisar Belediyesi Can Yücel Tohum Merkezi sorumlusu Aylin Bostan var. İzmir Yerel Tohum Topluluğu  Eş sözcülüğünü birlikte yürüttüğümüz Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim görevlisi  Yrd. Doç. Dr. Engin Önen hocamın çok sevdiği köyü Germiyan’a gidiyoruz. 6-7 Ekim tarihlerinde yapılan 5. Germiyan festivalinde tarım konulu panelde konuşacağız.

Yol boyunca çok hüzünlendim. Urla’da çalışırken 2 yıl İstatistik Şubesi Sorumluluğu görevini yürüttüm. Her ay bu yollardan balık çiftliklerine gider ve bir ayda yetiştirdikleri balık miktarlarını yazardım. Köy, İzmir’e 65 km. uzaklıkta. Nüfusu yaz-kış değiştiği için ortalama 2.000 civarında. Eskiden tütün ve buğday başta olmak üzere her türlü tarım yapılıyormuş. Yanlış tarım politikalarından burası da nasibini almış. Çok az miktarda hayvancılık, bağcılık ve sebzecilik bir de tüm yarımadada olduğu gibi zeytincilik yapılıyor. Çeşme’nin diğer bölgeleri gibi buraya da kentlerden göç çok olmuş. Onlar da genelde bütün köylerde olduğu gibi varlıklı entelektüel kesim. Bir de gecekondu mahallesi var oralarda. Doğu Anadolu’dan zorunlu göçlerle gelen yurttaşlarımız yaşıyor. Her türlü işlerde de onlar çalışıyorlar.

Köy bu bölgeye ilk göç eden Türkmenlerden oluşuyor. Burada mübadele olmamış. Köyde tarihi bir un fabrikası ve orada bir de çok eski tütün balyalama düzeneği var. Eskiden buğday tarımı ve tütüncülük çok yapılırmış. Ben Urla’da 1999 yılında göreve başladığımda o yıl tütün miktarlarını kaydetmiş ve tütün dizenleri ilk kez Urla’da görmüştüm. Tütünün nasıl bitirildiğinin canlı tanığıyım.

Köyün içinde eski evler var ve bunları başka kentlerden göç eden varlıklı kesim restore ederek kullanıyor. Köyün dışında Roma dönemine ait eserler varmış.

Germiyan uzaktan göründü. Küçük bir alçak bir tepeye kurulmuş. Oldukça büyük  belde gibi.

Sokakları süslemişler, davul da çalmaya başlamış. Birazdan yürüyüş korteji başlayacak dediler. Bizi Engin hocam ve Çeşme belediyesi görevlileri karşıladı. Köyü biraz gezdirdi Engin hocam. Tarihi un fabrikasını gezdik. Engin hocam yıllardır  burada ekoloji mücadelesi veriyor. Köyün yan tarafında bir taş ocağı var. Onu görünce bütün neşemiz gitti. Karşı yamaçlarda plansız bir şekilde o bölgede mantar gibi yayılan ve ekolojik döngüye zarar veren (kuşlar, arılar vsr.)  RES’ler vardı. Sonra kortej yürümeye başladı. En önde davulcu ve arkasından Çeşme Belediye Başkanı Muhittin Dalkılıç  ve eşi. Zeytinden yaptıkları ve çiçeklerle süsledikleri taçları takan kadınlar da vardı. Dans ederek ilerliyorlardı köyün sokaklarında. Çok güzel ve keyifli bir ortamdı. O an çok mutlu oldum. Küçüklüğümden beri davul sesini çok severim, bana düğünleri çağrıştırır. Biz bu arada köyü gezerek bilgi topladık.

 

Saat 14:00’da kolaylaştırıcılığını Engin hocanın yaptığı panel başlayacak. Panelde ben “tarım zehirleri kalıntılarını”, Aylin Bostan “yerel tohumları”, Seyyah Erdem de krizin tarıma yansımalarını konuşacağız.

6 Ekim Cumartesi günü ilk atölyede şekeriçi (damat kurabiyesi) yapımı varmış.

Eski fotoğraflar, eski araç ve gereçler ve Suna Erdoğan resim sergilerinin açılışları olmuş.

Öğleden sonra Germiyan’ı sosyal ve kültürel tarihi belgeler, anılar ve öykülerle konuşmuş Engin hocam.

Daha sonra Kopanisti Peyniri Yapımı Atölyesi varmış. Bu peynir çeşidi çok eski ve özel bir peynirmiş. Rumların ezerek ve döverek yaptığı ve isminin Yunanca karşılığı kopanisti olan bu peynir yapımını Türkler, Rum komşularından öğrenmişler. Yapımı oldukça uzun süren bir peynir. Peynir yapımından sonra kına gecesisi töreni yapılmış.

7 Ekim Pazar günü sabahtan köylülerin ürünlerini satacağı stantlar açılmış. Biz festival meydanına gittiğimizde kadınlar gülüşerek, neşeyle stantların başında ürünlerini satıyorlardı. Germiyan yemekleri çok zengin ve oldukça lezzetli. Kışlık turşular, çeşit çeşit reçeller vb. şahane görünüyordu. Ben de küçük bir çiftçiden tarlanın sonunda kalan ünlü Çeşme kavunlarından aldım. Parasızlıktan tarım zehri atamamış kopanisti ustası Ayşe teyze. Bu yüzden çok lezzetliydi o minik kavunlar. Her biri bir porsiyon büyüklüğündeydi.

İzmir Yerel Tohum Topluluğu ve Seferihisar Can Yücel Tohum Merkezi olarak biz de konuşma yapacağımız köy kahvesinde panel masasını aynı zamanda stant olarak kullandık. Çeşitli broşürler ve yerel tohumlar koyduk masamıza. Panelden sonra onları dağıttık

Köy sabunu yapım atölyesinden sonra Engin hocanın kolaylaştırıcılığını yaptığı tarım konusundaki söyleşi başladı. Daha sonra ben “tarım zehirleri kalıntıları” konusunda paylaşımda bulundum. Bu sorunun nedeninin tüm dünyada Çok uluslu şirketlerin politikaları olduğunu vurguladım. Aylin Bostan ise ithal tohumların iyice yaygınlaşmasıyla birlikte yerel tohumların 2006 yılında 5553 sayılı tohum yasasıyla alınıp satılmasının yasaklandığını belirtti.  Son olarak söz alam Tarım Bakanlığından emekli Ziraat Mühendisi Seyyah Erdem ekonomik krizin tarıma etkisini konuştu.

Panele ilgi çok yoğundu. Soru cevap kısmını biraz uzun tuttuk. Gelen sorular doğrultusunda yine  paylaşımlarda bulunduk. Daha sonra ilkokulun bahçesinde ekmek yapım yarışması yapıldı. Kadınlar bir çok değişik mayayla, örneğin keçi boynuzu mayası gibi, yaptıkları ünlü Germiyan ekmeklerini çiçeklerle süsleyerek jüriye sundular. Çeşme belediyesi 1.ye büyük, 2.ye yarım ve  3.ye çeyrek altın verdi. En son Deniz Polat konseriyle festival sona erdi.

Şenlik için Germiyan’a gelen kentli kesim ve köylüler çok ilgi gösterdiler. Çeşme Belediyesi ve İzmir Yerel Tohum Topluluğunun katkılarıyla gerçekleşen bu festivalde Engin hoca ve köylüler çok emek harcadılar. Emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Bu şirin köyü geride bırakarak ve istemeyerek İzmir’e döndük. Son günlerde Aliağa’dan gelen kimyasal artıklarla İzmir’in havası iyice bozuldu. Germiyan’daki o temiz havayı derin derin içimize çekerek İzmir’e doğru yola çıktık.

6. Germiyan festivalinde buluşmak üzere sevgiler….

 

Göknur Yumuşak

[Cadı Kazanı] Atık yönetimi ve belediyelerin hal-i pür melali – Nuran Seyhan Bayer

Geçtiğimiz haftaki yazımda atık yönetimini mükemmelleştirip gerçek bir ekonomik girdi olarak vatandaşlarının refah düzeyine nasıl yansıtılacağını, çöple ısınan kentlerden biri olan Viyana özelinde anlatmıştım. Avrupa ülkeleri bu sistemi 20.yüzyılda oturturken biz 21.yüzyılda, artık robotların, yapay zekanın, Mars’ta yaşamın tartışıldığı bir yüzyılda, çöpümüzü bile yakıp ısınamıyoruz. Girişimler, tesisler, projeler var ama hala hayatımıza dokunan bir sonuç yok. Tabi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptıklarının hakkını da teslim etmek gerekir. 24 yıldır aynı siyasi partinin yönetimde olduğunu ve geç kalınmışlığın dışında, atık yönetiminin hala mesken bazında yapılmadığını da unutmadan.

Atık yönetiminin temeli evlerden başlar. Zaten Avrupa da bunu yapıyor. Oturduğunuz sitelerin ya da apartmanların ortak alanında çöplerinizi ayrıştırarak atacağınız konteynerler vardır, oraya atarsanız. Sokaklar salkım salkım çöp yığınına dönüşmez. Ya da ev bazında içeride ya da bahçede farklı renkte plastik çekmeceleri olan küçük konteynerler vardır, kağıdınızı, camınızı, plastiğinizi oraya kalan çöpü de ayrı bir çöp kutusuna atarsınız. Sonra da Hollanda örneğinde olduğu gibi haftanın belirli günlerinde alınır ve eğer ayrıştırmanızı yanlış yaptıysanız ceza yersiniz. Bu kadar basit. O ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız da bunu yapar. Yani ‘bizim ülkede olmaz’ lafı boş bir laftır. Sonuçta uzaya roket göndermiyoruz. Bakalım yerel seçimlerde hangi siyasi partilerin adayları bu en temel belediye hizmetini yapacaklarını söyleyecekler.

Şimdi biraz da ülkemizdeki duruma bakalım. İstanbul’da olumlu adımlar atılmış, tesisiler kurulmuş. Hasdal, Kemerburgaz-Odayeri ve Şile-Kömürcüoda’da olmak üzere 3 adet Depo Gazından Elektrik Üretim Tesisi (LFG) bulunmakta.

Çöplerden üretilen kompost gübreyi de belediye park ve bahçelerde kullanıyor. Küçük çapta da olsa enerji elde ediliyor. Ama henüz hane bazına yansıyan bir durum yok. Sokaklar da hala çöp torbalarıyla şenleniyor.

Görevinden ayrılmak durumunda kalan belediye başkanı döneminde ,2020’ de hizmet vermesi planlanan ve bir Japon firmasının yapacağı tesisin Avrupa yakasının günlük çöpünün dörtte biri, toplamda İstanbul’un çöpünün %15 inin bertaraf edilmesi ‘planlanıyor’. Projeye imza atılmış, gerçekleşme durumu ise resmi sayfalarındaki bilgiye göre %4…Daha ne istersiniz? Üstelik bu konudaki başarılarını ve insanların yaşam kalitesine yapılan katkı hala sadece çöplerin toplanmasıyla ilişkilendiriliyor ve gelinen düzeyin diğer metropollere örnek olduğunun da altı çiziliyor. Hatta İsveç kıskançlığından ‘çöp kıtlığı’ çekiyor.

Bir başka traji komik durum Kocaeli Belediye’sinde yaşanıyor. Tabii ki henüz proje ve uzun bir süredir tartışılan tesisin nereye yapılacağı, ÇED raporları falan, filan. Çünkü çöpün sadece yakılması düşünülüyor. Yani tesis kurulursa çöp değil içinde adeta para yakacaklar. Çöp ayrıştırma, geri kazanım, ısı ve enerji üretimi düşünülmemiş bile.

Belediye başkanının bu konudaki açıklaması ise şöyle: “Tesisin maliyetleri yüksek. Bizim zaten devam eden pek çok projemiz var. Onların da maliyetleri var. Bu sebeple projenin kapasitesini, maliyetini düşürmek için çabalıyoruz. Alanı daraltabiliriz. Alan benim içime sinmedi. Yeni alanlar da bakıyoruz”

Telefonla son durumla ilgili bilgi almak istedim meğerse devlet sırrıymış (!), tabii alamadım.

Gelelim ‘sosyal demokrat’ belediyelerin durumuna. 2015 yılında Ege Belediyeler Birliği, içlerinde İzmir Büyükşehir Belediye başkanının da olduğu kalabalık bir grupla Çek Cumhuriyeti ‘nde bulunan Prag’ın en büyük Prazske Sluzby katı atık ayrıştırma tesisi ve Viyana’daki Spittelau Yakma Tesisi’ ne bir inceleme ‘gezisi’ yapıyorlar. Dönüşte büyük heyecanlarla yapılan basın açıklamaları…Plan yok, proje yok. Sonuç tısss…

Yıl 2018, yeni yerel yönetim seçimleri yaklaşırken İzmir Büyükşehir Belediye başkanının yaptığı tek şey bir daha adaylığını koymayacağını açıklarken neden olarak da CHP’nin bir yönetim planı olmadığını gösteriyor. Plansız bir başkandan plan sorgulaması!

Bu nedenle, yerel seçimler yaklaşırken “artık yönetici de mi ithal etsek?” sorusu haftaya kaynayacak kazanımızda.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlarda ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.            Hannah Arendt

 

Nuran Seyhan Bayer

[Yaşadım Diyebilmek] Aslanın midesindeki büyük lokma – Şahin Tekgündüz

Bin dokuz yüz yetmiş eylülünün ilk günlerinden biri. Timuçin Yekta ile, Karaköy’de Perşembe Pazarı’nın girişindeki holding binasından çıkmamızla, kendimizi Ziraat Bankası’nın Karaköy şubesinde bulmamız bir oluyor. Saat dördü geçiyor. Elimizde bizim için paha biçilmez değerde bir çek var. 25.000 liralık… Çeki bozdurup, bankalar kapanmadan parayı Ankara’ya ulaştırmak zorundayız. Şirketlerimizde çalışan arkadaşların gecikmiş ücretlerini alabilmeleri buna bağlı. Ayrıca, parayla birlikte, işi aldığımız haberi de onlara ulaşmış olacak. Şansımıza, Ankara’dan yeni tayin olmuş bir memura rastlıyoruz. Büyük bir dayanışma örneği göstererek, parayı yıldırım telefon havalesiyle Ankara’ya gönderiyor. Derin bir nefes alıyoruz. Sonra da cebimizdeki parayla doğru Haydarpaşa’ya…

Pek keyifliyiz. Nasıl olmayalım ki, büyük lokmayı aslanın ağzından değil, midesinden almışız. Üstelik de üç beş günlük bir çalışmayla… Gar lokantasında karnımızı doyurup, yataklı kuşetli ne bulursak Ankara’ya döneceğiz. İçimiz içimize sığmıyor. Daha bir yıl önce kurulmuş ve Ankara’nın kıraç toprağında yeşermeye çalışan Odak Reklam kalkıp İstanbul’a geliyor ve sektörün büyükleri arasından dönemin en parlak işini alıp Ankara’ya dönüyor…

Çok değil, daha bir hafta on gün kadar önce danışmanlık firması Sada’nın genel müdürü eski dostum Timuçin beni arıyor, Transtürk Holding’in önemli bir işi için derhal İstanbul’a gitmemiz gerektiğini, ayrıntıları yolda anlatacağını söylüyor. O akşam ilk trenle yola koyuluyoruz. Sada, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşundan itibaren uzun yıllar Bölge Planlama Dairesi’nin başkanlığını üstlenmiş olan Teoman Baykal ve arkadaşlarının kurduğu ve o dönemde pazar-pazarlama araştırmaları, yapılabilirlik etütleri ve yatırım projeleri alanının önde gelen kuruluşlarında ve sembolik bir payla Odak’a ortak.

Timuçin’in trende verdiği bilgiye göre Transtürk Holding bir ay kadar önce İstanbul’daki reklam ajansları arasında, sermayesinin 50 milyon liralık bölümünü halka açmak amacıyla çıkaracağı hisse senetlerinin satışı için bir konkur açıyor. Holding için genişleme projesi hazırlayan Sada, konkurdan haberdar oluyor ve Odak Reklam’ın ortağı olduğu için katılmak istediğini bildiriyor. Holding ise, sürenin dolduğunu, ancak Sada’yı kırmamak için bir hafta ek süre tanıyabileceklerini belirtiyor ve bizi brifing için İstanbul’a bekliyor. Timuçin’in edindiği bilgiye göre konkura İstanbul’daki dönemin en büyük ajansları katılıyor. Sonradan bunların arasında İlancılık, Manajans, Repro, Radar Reklam, Fulmar ve Yeni Ajans’ın da bulunduğunu öğreniyoruz.

Perşembe Pazarı’nın girişindeki Transtürk Han’ın üst katlarından birinde genişçe bir toplantı odasındayız. Önce Holding genel sekreteri Selahattin Sirmen’le tanışıp, birlikte yorgunluk kahvesi içiyoruz. Daha sonra yönetim kurulu üyesi ve hukuk danışmanı Yiğit Tahsin Okur, mâlî işlerden sorumlu yönetim kurulu üyesi İbrahim Altınsoy, Ankara temsilcisi Nâzım Sengel ve yönetim kurulu başkanı Fuat Süren odaya geliyor. Fuat Süren çok kısa bir bilgilendirmeden sonra ayrıntılı bilgilerin dosya halinde hazırlandığını Selahattin Sirmen’in bize Holding’e bağlı şirketleri ve tesisleri gezdireceğini söylüyor ve ekliyor: “Beyler biz bu kampanyaya çok önem veriyoruz. Büyük ajanslardan çalışmalarını aldık. Çok başarılı eserler geldi önümüze. Gerçi Sada’yı bir başka işimiz vesilesiyle tanıyor ve takdir ediyoruz, ama Odak Reklam’ı hiç tanımıyoruz. Risk aldığımızı takdir edersiniz. Zaten çok geç kalmış durumdayız. Şimdi sizin hazırlanmanız için de bir hafta daha gecikiyoruz. Bu gecikmeyi haklı gösterecek bir sonuçla geleceğinizden emin olmak istiyoruz” Koltuğumuzun altına aldığımız klasörle Holding binasından ayrılıyoruz. Selahattin Bey akşama kadar hem İstanbul’la Gebze arasındaki tesisleri gezdiriyor, hem de sorularımızı yanıtlıyor. Kartonsan, Tezsan, Makina Takım Endüstrisi, Çelik Makina gördüğümüz tesisler arasında. Holding’e bağlı şirketlerin sayısı ise on iki…

Trenlerde yer bulamadığımız için Ankara’ya otobüsle dönüyoruz. Otobüs yolculuğunda oldum olası hiç uyuyamadığım için neredeyse sabaha kadar düşünüyorum. Zorlu bir işe soyunduğumuz kesin. O dönemde 50 milyon liralık hisse senedi satabilmek pek kolay değil. Çünkü ülkede tasarrufları yatırıma dönüştürmek gibi bir anlayış hemen hemen hiç yok. Elinde kullanmadığı üç beş kuruşu olan, parasını ya apartman dairesine yatırıyor ya da altın alıyor. Siyasal ortam alabildiğine gergin. Üniversiteler kaynıyor, sağ-sol çatışması giderek boyut kazanıyor. İnsanların geleceklerini riske atmamak için taşınmaza ve altına sığınmaları son derece doğal. O yıllarda olumlu gelişen tek şey, yurt dışında özellikle Almanya’da çalışan Türk işçilerin yurda soktukları Alman ve Avusturya markları. Gerçi o marklar da daha çok taşınmaza yatırılıyor ama, o kesimde yavaş yavaş boy göstermeye başlayan işçi şirketleri nedeniyle sanayiye yatırım anlayışı da gelişmeye başlıyor. Çünkü Almanya ve Avrupa ülkelerinde çalışırken şirket ortaklığının, hisse senedinin, temettünün, kâr payının ne demeye geldiğini çok iyi öğreniyorlar. Bunları düşünürken beynimde bir şimşek çakıyor. Yanımda mışıl mışıl uyuyan Timuçin’i dürtüp uyandırıyorum. Uykulu gözlerle anlamsız anlamsız yüzüme bakarken, otobüs gürültüsünü aşabilmek için kulağına yaklaşıp “Alamancılar…” diyorum. Önce anlamıyor, Sonra parmağıyla da işaret ederek, “Not al…” diyor ve başını çevirip uyumaya devam ediyor. İçerliyorum. Ya uyku sersemi anlamadı ya da anladı da önemsemedi diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki o, aklına gelen her şeyi, atmaya kıyamadığı için küçücük parçalara böldüğü kâğıtçıklara yazıp not alır; benim de öyle yapmamı istiyor. Ben not mot almıyorum ve uykusuzluğuma devam ediyorum.

Ertesi gün yorgunluğu ve uykusuzluğu üzerimizden atmadan, Sada’da toplanıp, stratejik bir çözüm arayışına giriyoruz. Zaman darlığının üzerimizdeki baskısı bizi iyice geriyor. Tartışmalar sırasında Türkiye’de ne sermaye piyasası ne de borsa bulunmadığı, böyle bir kampanyanın yasal dayanaklardan yoksun kalıp sorun yaratacağı gibi görüşler ortaya atılıyor ancak bunları bizim sorunumuz olarak görmüyoruz. Sonuçta benim ortaya attığım görüş destekleniyor ve Alamancılara ağırlık verilmesi kararlaştırılıyor. Kampanyada ana mecra olarak basın kullanılacak, bu arada yurt dışından ve içinden saptayacağımız 25.000 adrese yüklü bir postalama yapılacak. Basın ilanlarında hem tanıklığa yer verilecek hem de Transtürk’ün ve iştiraklerinin sınai, ticari ve mâlî gücü vurgulanacak… Görev bölümü de yapılıyor. Sada bir rapor hazırlayacak ve 25.000 postalama için TÜBİTAK’ın bilgisayarını (o zamanlar computer diyorduk) kullanabilme olanağını yaratacak, biz ise broşürün, basılı malzemelerin ve kampanya ilanlarının taslaklarını hazırlayacağız. Sonra da yeniden bir araya gelip raporu ve kampanyayı sunulabilir duruma getireceğiz.

Geceli gündüzlü bir çalışma sonunda bir haftalık süre dolmadan 40-50 sayfalık bir rapor hazırlıyoruz. Raporda, ilan örnekleri, broşür kapağının ve birkaç sayfasının tasarımı da yer alıyor. Bizden istenen bir tek şeye bu ciltte yer vermiyoruz. Transtürk Holding amblemi… Amblemin bugünden yarına kotarılabilecek bir şey olmadığını, kısa sürede böyle bir sorumluluğu üstlenemeyeceğimizi, iş bize verildiği takdirde en iyi çözümü sunacağımızı belirtiyoruz. Raporları Türk Hava Yolları’nın o zamanlar ‘mesajeri’ denilen kargo sistemiyle İstanbul’a gönderiyoruz.

Raporların ellerine geçmesinden, fazla değil, bir gün sonra İstanbul’a davet ediliyoruz. Bunu, işi almaya yaklaştığımızın işareti olarak yorumluyoruz. Yine bir tren yolculuğu ve saat 10.00’da aynı grupla toplantı. Fuat Süren çalışmamızdan çok etkilendiğini söyleyerek söze başlıyor ve “Asıl beğendiğim yanınız, kendinize duyduğunuz güven” diyor ve devam ediyor. “Şimdi ayıp olmasa size diğer çalışmaları göstermek istiyorum, ama bu doğru olmaz. Değerli reklamcı arkadaşlarımızın hemen hepsi, çok güzel ve ilk bakışta insanın gözünü alan grafik çalışmalar yapmış. Eşim de gördü ve birçoğunu çok beğendi. Siz ise, son derece mütevazı bir kitapçık koydunuz önümüze. Ama meselenin aslına nüfuz edip doğru teşhislerde bulunmuşsunuz. Bizim aradığımız da zaten buydu. Teşekkür ederim…

Timuçin’le göz göze gelip, adeta kucaklaşıyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki Fuat Bey’in eşi Leyla Hanım, Güzel Sanatlar mezunu bir sanatçı… O gün toplantı saat dörde kadar sürüyor. Tüm ayrıntılar konuşuluyor. Kaparo anlamında 25.000 liralık bir çek alıyoruz. İşe hemen başlayacağız ve döner dönmez bir sözleşme hazırlayıp göndereceğiz. Sözleşmenin imzasından sonra da, 3 milyon lira tutarındaki toplam bütçenin % 10’u, 300.000 lira avans olarak ödenecek. Para Odak’ın İş Bankası Mithatpaşa Şubesi’ndeki, parasızlıktan karnı guruldayan hesabına gelecek. Bankaya yüzüm olmadığı için de gelip gelmediğini sormaya utanıyordum. Sekreterim Ayla Mavituna’nın “Efendim sizi Muvaffak Bey diye birisi arıyor” demesiyle yüreğimin hopladığını anımsıyorum. Muvaffak Bey Mithatpaşa Şubesi’nin müdürü. Daha önce odasına girmeye bile cesaret edemediğim Muvaffak Bey, son derece kibar bir tavırla, bir kahve içimi ziyaretime geleceğini söylüyor.

O gün Muvaffak Bey’le kahve içerken, kendimi önemli bir iş adamı gibi hissediyordum. Muvaffak Bey’in, gelen 300.000 liranın sadece işin avansı olduğunu öğrenince yüzündeki ifade görülmeye değer, neredeyse kalkıp boynuma sarılacak. Kendisini, Transtürk Holding’in Ankara temsilcisiyle tanıştırmamı rica ediyor, bana da ihtiyaç duyduğumda dilediğim kadar kredi açabileceğini, çekinmemem gerektiğini söylüyor. Bu defa da benim içimden Muvaffak Beyi kucaklamak geliyor. İşler çok iyi gidiyor. İstanbul’daki reklamcılık çevreleriyle içli dışlı olan matbaacı dostum Mimar Selçuk Batur arıyor, “Sen neler yaptın böyle yahu, İstanbul sizden bahsediyor. Dikkat et yakında kuyunu kazarlar…” diyor da, o zaman bunun ne anlama geldiğini anlamadığım için, gülüp geçiyorum.

Sada’yla yaptığımız ortak toplantılar gece yarılarına kadar sürüyor. Sada’nın elinde bulunan ve Teoman’la Timuçin’in DPT’den sağladığı bilgiler tablolara dökülüyor, dönemin harika aletleri Facit hesap makinalarının şıkırtılarla önümüze koyduğu yorumlanmış sayısal veriler ayrıntılarına kadar irdeleniyor, ODTÜ’lü öğretim üyesi dostlardan alınan görüşler, o dönemin moda sözcüğü ile ‘cross check’ ediliyor, yabancı işçiler konusunda Türkiye’de ve Almanya’da yapılmış araştırmalar sağlanıp onlardaki bilgiler değerlendiriliyor ve önemli ölçüde güvenilir sonuçlara varılıyor. Kampanya stratejisi kesinleşiyor. Yurt dışında, özellikle Almanya’da çalışan işçilere ağırlık verilecek, ama bu arada iç pazar da göz ardı edilmeyecek. Birebir postalama büyük önem taşıyor. Bütün güçlüğüne ve külfetine rağmen bu yöntem ön planda kullanılacak, İç pazarda ayrıca tanıklık ilanları yayımlanacak.

Bir yandan halka arzın hazırlıklarını yapıyor, bir yandan da İnkılap Sokak’taki ajansın elini yüzünü düzeltmeye çalışıyorum. Trafiğimiz yoğunlaşmış, Transtürk Holding’den de gelip gidenler olmaya başlamış. Daha önce fotoğraf stüdyosu olarak kullandığımız salonu kendime etkileyici bir oda haline getirmeye karar veriyorum. Çünkü artık fotoğrafçılığı tümüyle geride bırakıp tam anlamıyla reklamcıyım.

Kampanyanın ana hatları belirleniyor. Transtürk’ten gönderilen izah name, taahhütname, şirket ana sözleşmesi, sermaye artırımıyla ilgili genel kurul kararı, halka satılacak hisse senetlerinin örnekleri ve daha pek çok kıymetli evrak özenle düzenleniyor ve onay için THY kanalıyla İstanbul’a gönderiliyor. Tabii bu arada haftada en az bir kez de toplantı için İstanbul’a gidiyoruz; ama artık trenle ya da otobüsle değil, uçakla… Transtürk Holding’i ve iştiraklerini tanıtan kapsamlı bir broşür ve basın ilanlarının taslakları hazırlanıyor ve henüz kesinleşmemiş metinler yerine, Letraset setindeki “body type” denilen uydurma yazıları kullanıyoruz. Taslaklardan iki gün sonra İstanbul’a toplantıya gidiyoruz. Aynı masanın çevresinde öteki yöneticilerle Fuat Süren’in gelmesini bekliyoruz. Kahvelerimizi yarılıyoruz ki, Fuat Bey içeri giriyor, bize zarifçe “hoş geldiniz” dedikten sonra elindeki dosyayı açıp, iki gün önce kendisine yolladığımız taslakları önümüze atıyor. Tamam, ayvayı yedik, iş daha başlamadan bitti, diye düşünerek, çaktırmadan Timuçin’e bakıyorum. Belli ki o da aynı şeyi düşünüyor, renk vermemek için başını önüne eğiyor. Fuat Bey yarı şaka yarı öfkeli bir tavırla bana dönüp, “Kuzum taslaklardaki bu yazılar necedir Allah aşkına? Dün gözümüze uyku girmedi, sabaha kadar bunları çözmeye çalıştık Leyla Hanım’la birlikte, beceremedik…” diyor. Belli ki çok öfkelenmiş. Yedi dil bildiği söylenen birisinin bu dili çözememesi, üstelik de eşinin yanında bu duruma düşmesi, doğrusu bağışlanır bir gibi değil. Timuçin’le yeniden göz göze geliyoruz, bu defa gözlerimizin içi gülüyor. Ben Fuat Bey’e durumu açıklayıp letrasetten söz edince herkes gülmeye başlıyor. Fuat Bey “Allah müstahakınızı vermesin beyler, insan yanına bir not koymaz mıydı? Gecemi rezil ettiniz. Bugün toplantıda uyuklarsam sorumlusu sizsiniz…” diyor. Başlangıçtaki buz gibi hava birden ısınıveriyor, herkes merakla taslaklardaki meçhul dili incelemeye başlıyor. Gönderdiğimiz taslakların tümü ufak tefek değişikliklerle olduğu gibi onaylanıyor. Yalnız holdingin amblemi konusunda bir türlü anlaşamıyoruz.

Çalıştığımız üç taslak arasında biz, fabrika siluetine benzeyeni savunuyoruz, onlar ise, istemeyerek önlerine koyduğumuz çengellerden oluşan amblemi istiyorlar. Sonuçta ‘müşteri her zaman haklıdır’ saçmalığına uyup evet demek zorunda kalıyoruz. Toplantıdan sonra

Liman Lokantası’nda mükellef bir yemek yiyoruz. Fuat Bey çok önemli bir randevusu olduğunu belirterek özür dileyip bizden izin istiyor. Transtürk toplantılarında İstanbul’u biraz daha tanıyor, özellikle de iş ilişkilerinde İstanbul çelebiliğini ve inceliği öğreniyorum.

Ankara’ya bir hayli keyifli dönüyoruz. Önerilerimizin tümü onaylandığı için iş uygulamalara kalıyor. Hummalı bir çalışma ortamına giriyoruz. Bir yandan basılı malzemenin orijinalleri hazırlanıyor, bir yandan basın ilanları için tanıklık yapacak kişiler bulunup fotoğrafları çekiliyor, bir yandan da 25.000’lik postalama için adresler derleniyor. Sada TÜBİTAK’ın bilgisayarını ayarlıyor. Bilgisayarla postalama işi Transtürk nezdinde itibarımızı inanılmaz ölçüde yükseltiyor. Gelen adresleri el altından TÜBİTAK’a gönderiyoruz, bu adresler çalışma saatleri dışında bilgisayarda depolanıyor. Merakımdan TÜBİTAK’a gittiğimde çok şaşırıyorum. Daha salona yaklaşırken sesi gelmeye başlıyor bilgisayarın. Ses, tekstil makinalarının sesini andırıyor. İçerideki manzara gerçekten ilginç. Bilmem gazete basan dev makinaları göreniniz oldu mu? Biraz onlara benziyor ama daha küçük. Asıl benzeyen yanı da, basılmış gazeteleri taşıyan tepedeki raylar. Bu aletin raylarında ise gazeteler yerine, “punch card” denilen, mektup zarfı büyüklüğündeki kartonlar taşınıyor. Üzerine belli kodlamalarla adres bilgilerini belirleyen delikler delinmiş kartlar raylarda titreşerek yürüyor ve bir yerde toplanıyor. Bize bilgisayarın nasıl çalıştığını anlatan kompüter mühendisini ağzım açık, dinliyorum ve bu teknoloji harikası karşısında ezildiğimi hissediyorum.

Basıma hazırlanan işlerin tipo tekniğiyle basılacak bir bölümü Ankara’da Tisa Matbaası’nda, renkli olanlar ise İstanbul’da Selçuk Batur, Ferit Erkman ve Çağatay Anadol’un birlikte kurdukları, Cağaloğlu Narlıbahçe Sokak’taki Reyo Matbaası’nda basılıyor. Basılanlar Küçük Esat’ta tuttuğumuz bir iş hanının boş katında toplanıyor ve geçici olarak işe aldığımız üniversite öğrencileri tarafından setler halinde toplanıyor. Hazırlanan setler TÜBİTAK’tan gece geç saatlerde aldırabildiğimiz adres basılmış zarflara konuluyor ve ertesi gün çuvallarla postaneye gönderiliyor. 25.000 seti bilgisayar sayesinde 15 günde tamamlayıp postalıyoruz. Bir yandan da basın ilanları hazırlanıyor.

Tanıklık kampanyasındaki oyuncularımızdan ikisini anımsıyorum. Birisi benim öz teyzem Hayriye Mumyapan, ikincisi ise oyuncu Tamer Karadağlı’nın, o yıllarda Wyet firmasında ilaç reprezantanlığı yapan babası Turgay Karadağlı. Tanıklıkları karşılığında onlara para yerine Transtürk hisse senedi veriyoruz. Teyzem ölene kadar o hisse senetlerini değerli birer anı gibi saklıyor. Turgay ise darda kaldığı bir dönemde iyi bir bedelle satıyor.

Bu arada Muvaffak Bey’le ilişkilerimiz yağlı ballı. İstanbul’dan sık sık havale çıkarılıyor ve her seferinde Muvaffak Bey bizzat beni arayarak bilgi veriyor. Ünümüz İstanbul’dan sonra Ankara’da ve çevresinde yayılmaya başlıyor. Kayseri’deki meyve suyu üreticisi Meysu, peşinden, rakip oldukları halde Bursa’daki Aroma ve Ankara’daki bal ve reçel üretiminin en önemli isimlerinden Bursa Pazarı peş peşe müşterimiz oluyor. Meysu’nun o dönemdeki genel müdürü, daha sonraki yıllarda sanayi bakanlığı yapan ve radyasyonlu çay içerken gerine gerine pozlar veren ünlü Cahit Aral… Bursa Pazarı’nın başında ise genç ve saygın bir iş adamı Turgut Barış var. Aroma’da, soyadını anımsayamadığım, Hüsamettin Bey dışında kimse aklıma gelmiyor, zaten onlarla ilişkimiz çok da sürmüyor. O günlerde eski gazeteci dostlarım ve TRT’deki arkadaşlarım da sık sık ziyaretime geliyor. Hepsi de TRT’yi bırakıp kendi işimi kurduğum için çok akıllılık ettiğimi ve bana gıpta ettiklerini söylüyorlar. İş hayatımın en güzel yıllarını yaşıyorum.

Kampanyada üçüncü ay doluyor, 3 milyon liralık bütçeden kullanmadığımız yaklaşık 100-150 bin lira kalıyor. Satışa çıkarılan hisse senetlerinin 49 milyon liralık kısmı satılıyor, yânî hedef tutturuluyor. Bir gün Holding’in Ankara Temsilcisi Nâzım Sengel, beni Transtürk Holding’in Ankara temsilciliğine davet ediyor. Bu davet nedense beni tedirgin ediyor. Görüşme sırasında Nâzım Bey’in de tedirgin ve sıkıntılı olduğunu görüyorum. Bir şeyler söyleyecek söyleyemiyor. Ben laf olsun diye, sonuçların nasıl karşılandığını, yeni bir halka arzın düşünülüp düşünülmediğini soruyorum. “Her şey mükemmel, tam istediğimiz gibi oldu ellerinize sağlık, Fuat Bey de çok memnun sonuçlardan; özellikle de yabancı işçilerden gelen talep çok yüksek. Hatta bazı istekleri de karşılayamadık, ama bir pürüz çıktı” diyor. Söz açılınca da söylemesi gerekenleri sıralamaya başlıyor.

Efendim, Fuat Bey, yapılan işlerden ve alınan sonuçlardan çok mutlu imiş ama, hizmet bedelimizi yüksek buluyormuş. İstanbul’daki ajanslar aynı hizmeti net bedel üzerinden %15 komisyonla yapmayı ve ödemeler için de 6 aylık senet almayı öneriyorlarmış. Fuat Bey, durumu Şahin Bey’e ilet, aynı koşulları kabul ediyorlarsa devam edelim, yoksa biz işi burada başka bir ajansla sürdürmeyi düşünüyoruz demiş. Bunları dinlerken sırtımdan soğuk terler aktığını hissediyorum. Selçuk Batur’un söyledikleri çıkmış, İstanbul kuyumuzu kazmaya başlamıştı. Başlamıştı ne kelime, kazmıştı ve bizi arkamızdan kuyunun içine itiyordu. Ben bu öneriyi kabul edemeyeceğimizi, iş ortağım Sada ile de görüştükten sonra yanıt verebileceğimi söylüyorum ve süklüm püklüm ayrılıyorum. Teselli bulduğum tek yan, işin yüzde yüzüne yakın bölümünü tamamlamış ve paramızı almış olmamız. Zaten Transtürk’ün bundan sonra reklam işine pek ihtiyaç duymayacağını biliyorum, ama yine de İstanbul’un yaptığı öylesine koyuyor ki, boğazımın düğümlendiğini, o büyük lokmanın boğazıma takıldığını ve mideme inmemekte direndiğini hissediyorum.

Ajansa döner dönmez, Timuçin’den önce Selçuk’u arıyorum. Bir bir anlatıyor. Efendim bizim İstanbul’a gelip on-on iki ajansın arasına girerek işi almamız kimi ajansları çok rahatsız etmiş. Bundan daha önemlisi de tam komisyonla çalışıyor ve paraları da peşin peşin tahsil ediyor olmamız hiç hazmedilememiş. Transtürk’ün ve Fuat Bey’in bugüne kadar reklam hizmeti almadığı ve geçerli koşulları bilmediği için bize kazıklandığı söyleniyormuş. Biraz daha deşince Selçuk daha ilginç şeyler anlatıyor. Bizim çalışma koşullarımızı, Selahattin Bey’in, adını anımsayamadığım, son derece güzel ve zarif sekreterinin, Man Ajans’ta yazar olarak çalışan erkek arkadaşına aktardığını, onun da zaten o günlerde aynı ajansta çalışan bir başka arkadaşıyla yeni bir ajans kurmak üzere olduğunu, biz bırakırsak işi onların alacağını söylüyor. Bunları Timuçin’e aktardığımda, tereddüt etmeden “İstanbul Dükalığı dişini gösterdi ama geç kaldı, canları sağ olsun” diyor. İçine düştüğümüz durumu kabulleniyor, önümüze konulan koşulları reddetmeyi kararlaştırıyoruz ve Fuat Bey’den randevu alıp İstanbul’a gidiyoruz.

Birkaç ay önce işi aldığımız gün olduğu gibi aynı kişilerle aynı masada bir araya geldik. Fuat Bey, Nâzım Bey’in anlattıklarını bir kez daha yineliyor ve komisyonu net bedel üzerinden %15’e çekersek ve fatura tutarları için 6 aylık senet kabul edersek bizimle çalışmaya devam edeceklerini, çünkü verdiğimiz hizmetten memnun olduklarını söylüyor. Bu kez sözü biz alıyoruz ve özellikle gazetelerden aldığımız komisyonun bir bölümünün Transtürk’e ödenmesini ticari ve etik kurallarla bağdaştıramadığımızı, Transtürk’ün talebini ise, hak etmediği bir parayı elde etme çabası olarak değerlendirdiğimizi, sektörümüze karşı taşıdığımız sorumluluk gereği kötü ve yanlış örnek oluşturmak istemediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Fakat, Hukuk Danışmanı ve Yönetim Kurulu Üyesi Yiğit Tahsin Okur ve Mâlî İşlerden sorumlu İbrahim Altınsoy’un da desteklemeleri sonucu Fuat Süren görüşünde direniyor. Bir an Timuçin’in sinirlendiğini ve oturduğu döner koltukta masaya arkasını döndüğünü fark ediyorum. Bu düpedüz bir protesto. Durumu gören Fuat Süren, “Beyler sanıyorum bu toplantı sona erdi. Zira Sayın Timuçin Yekta burada bulunuyor olmasına rağmen toplantıyı terk etmiş durumda… Ne dersiniz Şahin Bey, haksız mıyım.” diyor. Bir saniye bile düşünmeden, bağrıma taş basarak “Ben de toplantının bittiğini düşünüyorum” diyerek ayağa kalkıyorum. Çok keyifli toplantılar ve görüşmeler yaptığımız, zaman zaman fıkralar anlatarak kahkahalar attığımız bu salondan, buz gibi bir havada birbirimizin elini kerhen sıkarak ayrılıyoruz. Öküz ölmüş, ortaklık bitmişti…

Tam yirmi beş yıl sonra… Ankara’dan İstanbul’a dönüyorum. Esenboğa Havaalanı’nın alt salonunda uçağa çağrılmayı bekleyenler arasındayım. Salon çok kalabalık, oturacak yer yok. Aradaki boşluklarda zamanın geçmesini bekleyerek volta atıyorum. Birden gözüme aşina bir yüz ilişiyor. Fuat Süren… Yirmi beş yıl önce yaşadıklarım birkaç saniyede gözlerimin önünden geçiveriyor. Acaba yanına gitsem beni anımsar mı, diye düşünüyorum. Ama ihtimal vermiyorum. Uzunca bir tereddütten sonra oturduğu sıranın önünden geçmeye karar veriyorum. Yine de ikircikliyim. Geçerken beni tanır da ben ilgi göstermezsem, yirmi beş yıl öncenin kırgınlığını hâlâ atamadığım anlamı çıkar ve çok ayıp olur. Bu düşüncenin peşinden, hadi canım sen de. Adamın yaşamında üç-beş aylık bir geçmişe sahipsin, nerden hatırlayacak düşüncesi yapışıyor kafama. Bu ikilemi yaşarken ayaklarım ister istemez oraya doğru gidiyor ve önünden geçiyorum. Başını kaldırdığını hissediyor ve ben de ona dönüyorum, Göz göze geliyoruz. Sıcak bir gülümsemeyle ayağa kalkıyor ve elini uzatıyor. Tam bir şok yaşıyorum. Peşinden ikinci şok geliyor. “Nasılsınız Şahin Bey?..” Şaşkın şaşkın elimi uzatıyorum ve kekeleyerek, adımla hitap eden insana aptalca soruyorum “Teşekkür ederim, beni hatırladınız mı efendim?” diyorum ve yine hiç ummadığım bir yanıtla karşılaşıyorum. “Unutur muyum Şahin Bey, sizinle ne kadar güzel şeyler yapmıştık, Timuçin Bey nasıllar?” Peş peşe gelen şoklarla abandone olmuş durumdayım. Hayatta olmamasına karşın şaşkınlıkla, iyi olduğunu söylüyorum. O bulanık ve puslu zihinle bir şeyler konuşarak uçağa birlikte yürüyoruz. O ‘business class’ta, ben ekonomikteyim. Karşılıklı kartlarımızı veriyoruz ve benim reklamcılığa devam ettiğime sevindiğini söyleyerek “Lütfen bir gün ziyaretime gelin, eski günleri yad ederiz” diyor.

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Küresel Açlık Endeksi: 119 ülkeden 51’inde açlık “ciddi” veya “alarm verici”

Son 18 yılda dünya üzerinde açlık oranı azaldı. Bu tespit açlığa karşı savaşan Alman Welthungerhilfe’nin Perşembe günü yayınladığı Küresel Açlık Endeksi’nde yer alıyor. Bu endekse göre 100 puan üzerinden yapılan değerlendirmede küresel açlık 2000 yılında 29,2’ydi. Son endekste bu sayının 20,9’a düştüğü açıklandı.

Endekste 100 puan açlık oranının en yüksek olduğu, 0 puan ise hiç açlığın olmadığı seviyeyi gösteriyor. 20 ile 34.9 puan aralığı ise “ciddi” açlık tehdidi anlamına geliyor.

Endekse göre 119 ülkeden 51’inde açlık “ciddi” veya “alarm verici”, bir ülkedeyse “aşırı derecede alarm verici” bir sorun olarak öne çıkmayı sürdürüyor. Açlık tehdidinin “aşırı derecede” alarm verdiği tek ülke, 2012 yılından bu yana istikrarsızlık, mezhep çatışması ve iç savaşla boğuşan Orta Afrika Cumhuriyeti olarak açıklandı. Çad, Haiti, Madagaskar, Sierra Leone, Yemen ve Zambiya ise açlık tehdidinin “alarm verici” seviyede olduğu ülkeler olarak sıralanıyor. Endeksteki 45 ülkedeyse “ciddi seviyede” açlık olduğu belirtiliyor. Bu ülkeler arasında Hindistan, Irak, Pakistan, Afganistan, Myanmar ve Kuzey Kore yer alıyor.

Mısır, Venezuela, Türkmenistan’ın içinde bulunduğu 27 ülkedeyse “orta derecede” açlık olduğu aktarılıyor. Türkiye sıralamada açlığın düşük olduğu 40 ülke arasında bulunuyor.

Her yıl hazırlanan endekste açlığın özellikle Sahra Altı Afrika ve Güney Asya ülkeleri için tehdit oluşturduğuna dikkat çekiliyor. Raporda her iki bölgede de yetersiz beslenme seviyesi, yetersiz beslenmenin çocukların gelişimi üzerindeki etkisi ve çocuk ölümleri oranının kabul edilemez derecede yüksek olduğu vurgulanıyor.

Küresel Açlık Endeksi, Almanya’da faaliyet gösteren açıkla mücadele örgütü Welthungerhilfe ile Washington merkezli Uluslararası Gıda ve Kalkınma Politikaları Araştırma Enstitüsü (IFORI) tarafından hazırlanıyor.

Açlık endeksinde sığınmacı vurgusu

Bu yılki Küresel Açlık Endeksi’nde zorunlu göç sonucu oluşan açlık tehdidine de yer veriliyor. Açlığın, evlerini terk etmek zorunda kalan çok sayıda insan için ciddi bir tehlike oluşturduğuna dikkat çekiliyor. Açlığa sadece çevresel ve doğal faktörlerin değil siyasi şartların da neden olduğu vurgulanıyor. Doğa olaylarının, hükümetlerin gerekli önlemleri almadığı durumlarda açlık ve göçe neden olduğunun altı çiziliyor.

Raporda dünya üzerinde 68,5 milyon kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı, bu kişilerin 40 milyonunun kendi ülkeleri içerisinde göçe zorlandığı, 25,4 milyon kişinin ise başka ülkelere sığındığı belirtiliyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Demokratik Kongo’da altın madeninde göçük: En az 32 madenci hayatını kaybetti

Orta Afrika ülkesi Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin Güney Kivu eyaletinde bulunan bir altın madeninde, geçtiğimiz hafta aşırı yağışlar sonrası kısmi çökme meydana geldi.

Arama kurtarma çalışmalarına geç başlanırken, toprak kayması sonucu 30’dan fazla madencinin yaşamını yitirdiği aktarıldı.

AFP’nin haberine göre bölgedeki sivil toplum yetkilileri, hayatını kaybeden madencilerin sayısının en az 32 olduğunu belirtti.

Yetkililer olay sırasında maden ocağında çok sayıda işçi bulunduğunu, birçok madencinin halen 70-80 metre derinlikte mahsur kaldığını ifade etti.

 

(Karınca)

2019 Cumhurbaşkanlığı ödeneği 2.8 milyar liraya çıkarıldı

Dolar kurundaki hareketlilik, Türk Lirası’ndaki değer kaybı ve ardı ardına gelen zamlar nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan vatandaşlara tasarruf çağrısında bulunurken yeni ekonomi planı buna uymadı.

Geçen yıl yayımlanan planda, 2019 yılı için Cumhurbaşkanlığı’na 1 milyar 50 milyon lira ödenek verilmesi öngörülürken yeni planda bu miktar 2.8 milyar liraya çıkarıldı.

Eski planda Cumhurbaşkanlığı’na 2020 yılı için 2.9 milyar lira ayrılırken, yeni planda 2020 için ayrılan ödenek 2.8 milyar lira oldu.

Saray’ın 2021 yılı ödeneği ise 3 milyar 91 milyon liraya çıkacak.

Cumhurbaşkanlığı’nın 2019 personel giderleri 137.2 milyon liradan, 278.6 milyon liraya çıkarıldı. Mal ve hizmet alım giderleri kapsamında tedavi ve ilaç giderleri için 3 milyon lira, ‘diğer’ giderler için de 1.1 milyar lira olmak üzere toplam 1 milyar 158 milyon 751 bin lira ödenek ayrıldı.

‘Diğer’ giderlerin ne olduğu ise açıklanmadı. Gelecek yıl Cumhurbaşkanlığı’nın cari transferleri 401 milyon lira, sermaye giderleri de 950 milyon lira olacak.

 

(T24)

Tekirdağ’da 136 yıl boyunca işletilmesi planlanan taş ocağına yargı “dur” dedi

Tekirdağ Saray’da Güngörmez Mahallesi’ndeki ormanlık alanda taş ocağı projesine mahkeme “dur” dedi.

Hazal Ocak’ın Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, Tekirdağ İdare Mahkemesi ders niteliğinde verdiği kararda taş ocağının binlerce yılda oluşmuş ekosistemi yok edeceğine ve bu etkinin taş ocağının üretim süresi olarak hesaplanan 136 yıl boyunca devam edeceğine dikkat çekildi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Alevtaş Madencilik Sanayi ve Tic. Ltd. Şti. 2017’de “Metagranodiyorit Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi” başvurusu üzerine 23.18 hektarlık ormanlık alanda “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu gerekli değildir” kararı verilmişti. Şirket sahada çalışmalara başlamıştı.

Saray Doğayı Koruma Derneği avukatı Demet Karpat Erol bu projenin bölgeye zarar vereceğine dikkat çekerek karara karşı dava açmıştı.

Dernek lehine çıkan bilirkişi raporunda da özetle “orman ekositeminin başka amaçlar için kullanılmasının, ormanın tam ekolojik işlevlerinden vazgeçilmesi anlamını taşıdığı” belirtilmişti.

Alanda meşe ve gürgen ormanları bulunuyor.

 

(Cumhuriyet)