Ana Sayfa Blog Sayfa 2681

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 22 Kasım’da başlıyor

22-25 Kasım tarihlerinde 11. yaşını kutlayacak olan ve ilk gününden bu yana tüm gösterimler ile etkinliklerin ücretsiz gerçekleştirildiği Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) karmaşık küresel sorunlar karşısında sıradan insanların ürettiği ve hayata geçirdiği yaratıcı çözümler içeren belgesellerle bir kez daha izleyicileriyle buluşuyor.

Festivalde yer alan Sustainable Living (Sürdürülebilir Yaşam) filminden

Yeşil Gazete’nin de medya sponsorları arasında yer aldığı SYFF’de bu sene Kosta Rika, İspanya, Haiti, Etiyopya, ABD; Hindistan, Kongo, Fransa, Almanya, Mozambik, Filistin, İsrail, Burkina Faso, Sri Lanka, Solomon Adaları, Bangladeş, Hollanda, Avusturya, İtalya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Türkiye’den ilham verici hikayeler içeren belgeseller ihtiyacımız olan kahramanların kim olduğunu gözler önüne seriyor: Değişim yaratmak isteyen herkes!

Artan kuraklık, sel, orman yangını, çatışma, eşitsizlik, gıda fiyatı vb haberlerin yanında yer bulamayan tüm bu hikayeler kulağımıza fısıldıyor: İhtiyacımız olan tüm çözümler halihazırda mevcut, ölçeklenebilir ve herkes tarafından uygulanabilir…

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından Ocak 2016 yılında açıklanan 17 Küresel Hedefin ve bu hedeflerin birbirleriyle ilişkilerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ilgili hedeflerle etiketlenen filmler 22-25 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi ve Salt Beyoğlu’nda gösterilecek. Festivali şehrinde gerçekleştirmek isteyen sivil toplum kuruluşları ve aktivistler 15 Ocak-15 Haziran 2019 tarihleri arasında SYFF2018 seçkisiyle Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni organize edebilecek.

Festivalde filmlerin yanı sıra film içerikleriyle alakalı konularda yaptıkları çalışmalarla ilham veren konuşmacılar, müzisyenler ve performanslar yer alacak.

SYFF2018 Seçkisi

  • %2.5 Osa Yarımadası / 2.5% The Osa Peninsula (48′, ABD, Kosta Rika, 2015, Yönetmen: Eytan Elterman, Marco Bollinger)
  • Açık Pencere / The Open Window (56′, Danimarka, 2018, Yönetmen: Daniel Oxenhandler, William Sloan, Alfred Birkegaard)
  • Aday Ada / Ada for Mayor (88′, İspanya, 2016, Yönetmen: Pau Faus)
  • Bedava Öğle Yemeği Cemiyeti / Free Lunch Society (92′, Almanya, Avusturya, 2017, Yönetmen: Christian Tod)
  • Büyükbabamın Bahçesi / Le Potager de mon Grand-Pere (76′, Fransa, 2016, Yönetmen: Martin Esposito)
  • Etiyopya Yükseliyor / Ethiopia Rising (61′, Birleşik Krallık, Etiyopya, 2015,Yönetmen: Mark Dodd)
  • Kongo Mahkemesi / The Congo Tribunal (100′, Almanya, İsviçre, 2017, Yönetmen: Milo Rau)
  • Yörüngeyi Değiştirenler / Bending the Arc (102′, ABD, 2017, Yönetmen: Kief Davidson, Pedro Kos)
  • Adaptasyon: Bangladeş’te Deniz Yükselirken / Adaptation Bangladesh Sea Level Rise (12′, Bangladeş, ABD, 2017, Yönetmen: Justin DeShields)
  • Adil Ticaret: İlk Adım / Fair Trade: The First Step (13′, ABD, Sri Lanka, 2016, Yönetmen: Alex Lowther, Mike Malagon, Campbell Brewer)
  • Angaza / Angaza (5′, Kenya, Ruanda, 2017, Yönetmen: Gabriel Diamond, Matthew Beighley)
  • Arif olan Anlar / A Word to the Wise (27′, İspanya, Solomon Adaları, Portekiz, 2017, Yönetmen: Jordi Esgleas Marroi)
  • Burkina Faso Bereketi / Burkinabe Bounty (36′, ABD, Burkina Faso, İtalya, Bulgaristan, 2018, Yönetmen: Iara Lee)
  • Çatışma İklimi / A Climate for Conflict (15′, Somali, 2017, Yönetmen: Nichole Sobecki, Laura Heaton)
  • EcoPeace Orta Doğu / EcoPeace Middle East (5′, Filistin, İsrail, Ürdün, 2016, Yönetmen: Gabriel Diamond)
  • Değişim Tutkusu / A Passion for Change (13′, Hollanda, 2017, Yönetmen: Gabriel M. Bauer)
  • Kornea İkilisi / Cornea Duo (15′, Türkiye, 2013, Yönetmen: Eylem Şen, Sait Eğrilmez)
  • Senato’ya Mektup / A Letter to Congress (3′, ABD , 2017, Yönetmen: Chris Newman)
  • Suyun Koruyucusu Avanyu / Avanyu: Protection the Rio Grande (9′, ABD, 2017, Yönetmen: Dana Romanoff, Amy Marquis)
  • Sürdürülebilir Yaşam / Sustainable Living (4′, ABD, 2018, Yönetmen: Sacha Riviere)
  • Yedikule Bostanları / Yedikule Gardens (7′, Türkiye , 2018 Yönetmen: Volkan Işıl)
  • Gerçek Değer / Real Value (70′, ABD, 2013, Yönetmen: Jesse Borkowski)
  • Gıda Koop / Food Coop (97′, Fransa, 2016, Yönetmen: Tom Boothe)
  • Kapalı Döngü / Closing the Loop (93′, Birleşik Krallık, 2018, Yönetmen: Graham Sheldon)
  • Naila ve İntifada / Naila and the Uprising (76′, ABD, Filistin, 2017 Yönetmen: Julia Bacha)
  • Süt Sistemi / Das System Milch (91′, Almanya, İtalya, 2017, Yönetmen: Andreas Pichler)
  • Vamizi: Mercan Beşiği / Vamizi: Cradle of Coral (52′, İsveç, 2016, Yönetmen: Mattias Klum)

SYFF2018 seçkisinde yer alan 27 kısa ve uzun metrajlı belgesel sürdürülebilir turizm, kırsal kalkınma, ulaşılabilir sağlık hizmetleri, eğitimde yenilikçi yaklaşımlar, döngüsel ekonomi, kooperatifçilik, vatandaşlık geliri, tarım ve hayvancılık, deniz koruma alanları ve biyoçeşitlilik, iklim değişikliği kaynaklı çatışma ve göç, iklim değişikliği adaptasyonu, sosyal etki odaklı işletmeler, sosyal girişimcilik, sosyal ve ekolojik sorunlarda işbirliğinin önemi, toplumsal olaylarda kadınların rolü gibi çok geniş yelpazede temayı ve yaklaşımı barındırıyor.

 

(Yeşil Gazete)

Çevre hakkı ‘Çukur’da – Arif Ali Cangı

Bu yazı haberekspres.com.tr/ den alınmıştır

Hava, su, toprak temiz olmazsa, ekolojik denge bozulursa sağlıklı yaşamak mümkün değil, yani sağlıklı çevre, yaşama hakkının ön koşulu. Onun için bundan 46 yıl önce B.M. İnsan Çevresi Konferansı’nda, insanın, hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkı olduğu kabul edilmiş, bu hakkın aynı zamanda gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek sorumluluğunu kapsadığı belirtilmiş.

Çevre hakkı işte böyle bir şey; yalnızca bugünkü değil, gelecek kuşakların da hakkı, bu hak aynı zamanda doğmamış canlıların, gelecek kuşakların hakkını koruma sorumluluğunu da yüklüyor. Çevre hakkı kısaca yaşamın korunmasıdır, çevre hakkı mücadelesi de yaşamın savunulmasıdır.

Yaşamı savunmanın etkili yollarından birisi mahkemeye başvurma hakkı, mahkeme kararı tespit etme ve elde etmedir. Hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu sistemlerde uyuşmazlığın yargı yoluyla çözümlenmesi ile o konudaki tartışma biter, ancak bizim gibi Anayasasında Hukuk Devleti yazsa da hukuksal güvenliğin olmadığı sistemlerde durum hiç de öyle olmuyor.

Bu girizgâhtan sonra bir çevre davasından, haberlere de yansıyan, Dikili’ye bağlı Çukuralan’da işletilen altın madeni ile ilgili yaşanan hukuksuzluktan söz etmek istiyorum.

Çukuralan’da 2009 yılından bu yana, Bergama Ovacık Altın Madeni/Kimya işletmesinde ayrıştırılmak üzere altın madeni cevheri çıkartılıyor. İlk projenin izinlerinin hemen ardından kapasite artırımına gidildi, o yetmedi ikinci kez kapasite artırımına gidildi, şimdi de üçüncü kapasite artırımı yapılmak isteniyor. Geride kalan üç proje için verilen çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararının iptali davaları reddedildi. Yapılan yargılamalar düzgün yapılmadı, adil olmayan yargılamalar ve madenin hoyratça çalıştırılması sonunda Çukuralan’ın doğası geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde bozuldu. Üçüncü kez kapasite artırımı ile yapılacak işletme sonunda doğadaki yıkımın katlanarak devam edeceği her halinden belli. O yüzden açılan davada, yapılan keşif ve düzenlenen bilirkişi raporu sonrasında mahkeme önce yürütmeyi durdurma, ardından iptal kararı verdi. Bunun üzerine ne yapılması gerekiyor? Hukuk güvenliği olan bir yerde, bu iş artık sona erer, maden ocağı olabildiğince rehabilite edilerek kapatılır. Biz de ise öyle olmadı; şu meşhur 2009/7 sayılı genelgeye dayanılarak yeniden ÇED süreci başlatıldı, geçen hafta başında 5 Kasım’da inceleme değerlendirme komisyonu (İDK) toplandı.
Mahkemenin iptal gerekçesi; madenin yaklaşık 6 km kuzey batısında, içme suyu amacıyla Balıkesir Belediyesi tarafından kullanılan Madra Barajı’nın göl alanının bulunması, maden atık sularının deşarj edildiği Çökek Deresi’nin doğal SİT ve mesire yeri olan yaklaşık 5 km güneydeki Kültür ve Tabiat Varlığı olan Nebiler şelalesine drene olması ve ocak işletme şevlerinin stabilitesi hesaplarındaki eksikliğe dayanıyor. Ocak işletme şev stabilitesi hesabı dışındaki gerekçeler madenin bulunduğu coğrafyaya ilişkin. Böylelikle daha önce iki kez kapasitesi artırılan faaliyetin de yanlış olduğu ortaya çıktı. Bundan sonra aynı yerde kapasite artırımı ille maden ocağı işletilmesi, Madra Barajı ve Nebiler şelalesinin kirletilmesine göz yummak olacak, yani madenin bundan sonra hiçbir şekilde işletilmemesi gerekiyor. Buna rağmen yeni bir rapor ile yeni ÇED süreci işletilmeye çalışılıyor. Çukuralan’ın coğrafyası raporla değiştirilemeyeceğine göre, yeni ÇED süreci tam bir aldatmacadan, mahkeme kararını çöpe atmaktan ibarettir.

Çukuralan’da iki kez kapasite artırılarak, doğa delik deşik edildi, doğaya karşı büyük ve ağır suçlar işlendi. Oradan çıkartılan cevher ile Ovacık Altın Madeni onca yargı kararına rağmen çalıştırıldı. Başka bir şey daha oldu, elde edilen altınların 15 Temmuz darbe kalkışmasını yapan terör örgütüne gittiğine dair ciddi iddialarla davalar açıldı, birinci dereceden suçlanan sanıklar yurtdışında kaçak, o yüzden davalarda sonuca gidilemiyor, karar verilemiyor.

Yazının başındaki anlatılanlara dönelim; Çukuralan’da, bugünkü ve gelecek kuşakların hakkı korunmuyor, birtakım oyunlarla, doğaya karşı suç işlemeye devam edilmek isteniyor.
Bakalım İDK üyeleri bu işe ne diyecekler? Onlar ne derse desin, buna sessiz mi kalacağız?

Bergama Belediyesi, EGEÇEP, Bergama Çevre Platformu ve yaşam savunucusu yurttaşlar sessiz kalmadılar, davalarına sahip çıkıyorlar. Peki, Dikili Belediyesi nerede? Şu andaki Dikili Belediyesi konuyla hiç ilgilenmiyor, oysa önceki yönetimler döneminde Osman Özgüven’in başkanlığı döneminde Dikili Belediyesi bu mücadelenin sürükleyicisiydi.

Yeni dönemde nasıl olacak? Sahi, yeni dönemde Dikili, Bergama ve İzmir Büyükşehir Belediye başkanlığına soyunan aday adayları bu konuda ne düşünüyorlar? Bugünkü ve gelecek kuşakların sağlıklı çevrede yaşama haklarını Çukuralan’ın çukurundan çıkartacaklar mı yoksa bir tekme de onlar mı atacaklar?

Bu yazı haberekspres.com.tr/ den alınmıştır

 

Arif Ali Cangı

Sınırsız, hadsiz, hukuksuz Türkiye – Kadri Gürsel

Bu yazı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Biz Türkler “sınır” sözcüğünü Yunancadan almışız. Yunancada “Sinoron”muş, “sinor” olmuş ve nihayet “sınır”a dönüşerek dilimize yerleşmiş. Bir de Arapça kökenli olanı var “hudut” diye; o da Arap dilindeki “had”dın çoğulu ama dilimizde galat olmuş, tekili ifade ediyor. Neden bu sözcüklerin Yunanca ve Arapçasına ihtiyaç duymuşuz? Onu etimologlar ve tarihçiler araştırsın. Orta Asya’da konuşulan Türkçelerde ise “sınır”, “ara çek” ya da “çek ara” olarak geçiyor. “Ara”, Türkçe ama bizdeki anlamı farklı: İki nesnenin ortasındaki boş yer, “sınır” değil. Sınır, herhangi bir şeyin bittiği nokta ya da çizgi, son ve ötesi yeni bir başlangıç.
“Sınır” kavramını kullanmadan ne düşünce üretmek, ne beşeri ilişkileri, ne de haklarımızı tanımlamak mümkün. “Sınır” düşünen bir varlık olarak insanın onsuz yapamayacağı bir “tespit edici”…

“Sınır” hakkında haddimi aşarak bu denli malumatfuruşluk etmemin ulvi bir amacı var: “Sınır”ın hayatımızdaki değerini, ülkemiz için anlamını, varlığımızın devamı açısından lüzumunu hatırlatmak.

Şu bakımdan; Türkiye sınırlarını yitiren, sınırları bulanıklaşan bir ülkeye dönüşüyor.

Hızla. Hem de her bakımdan. Bu etki, fiziki sınırlarında, kurumlar arası işlerliğinde ve kurumların işleyişinde, siyasetinde ve ahlakında görülüyor.

Türkiye son yıllarda bir “ara ülke” haline geldi.

Türkiye’yi felsefedeki İngilizce tabiriyle “borderline case”den mülhem, “sınırda ülke” olarak da tanımlayabiliriz.

Sınırda ülke: Gri saha, alacakaranlıktaki bölge.

Bir ülkenin aslında aralarından geçen sınırla ayrılmış olması gereken ve birbirlerini reddeden ve dolayısıyla çatışan iki farklı durumu aynı anda içermesi. Bunun sonucu, sınırları kendi içinde bulanıklaşmış bir Türkiye oluyor, bir halden ötekine geçiliyormuş izlenimini ediniyoruz. Geçilen halin ne olacağını ise öngörmek mümkün değil. Hatta, sonunda bir halin kalıp kalmayacağını da bilmiyoruz.

Halbuki, sınırlayıcı faktörlere şiddetle ihtiyacımız bulunuyor. Demokrasi mesela, diktatörlüğün sınırlayıcı faktörüdür ve çok iyidir. Kurumsal, laik ve öngörülebilir bir dış politika da ideolojik saplantıların tutsağı olmuş, kişiselleşmiş bir dış politikanın sınırlayıcı faktörüydü. O da iyiydi aslında.

Hukuk nihayet, keyfi ve otoriter yönetimin sınırlayıcısıdır. Hukuk olmayınca, nihayeti de göremiyoruz ve işte bir Osman Kavala gibi hapse atılıyoruz, neyle suçlandığımızı bilmeden, hatta suçlanıp suçlanmayacağımızı bilmeden, tutuklu halde bir yılı aşkın süredir bekletiliyoruz. Çünkü bizi hapsedenlerin “had”di yok.

Osman Kavala’yı hapsedenler, sadece onlar biliyor onu neden içeride tuttuklarını.

“Sınırda ülke”, sınırsız olması gerekeni var gücüyle sınırlıyor, sınırlanması gerekeni ise alabildiğine serbest bırakıyor.

Akademik özgürlük, bilgiye ulaşma imkânı ve düşünce özgürlüğü sınırlandırılıyor. Evrim gerçeği hakkında korkmadan çekinmeden kelam edilemeyen bir “ara ülke”deyiz.

Oysa ki bilgi sonsuzdur. Ham veriyi bilgiye dönüştüren düşüncedir. Düşünceyi bastırmak, bilgiyi sınırlamaktır.

Boylu boyunca ne kadar duvar örerlerse örsünler, iş işten geçti; “ara ülke”nin fiziki sınırları da bulanıklaştı. Suriye’deki rejimi değiştirip yerine istediklerini koymak için kendi ülkelerinin sınırlarını görmezden gelenler amaçlarında başarılı olamadılar ama bu maceralarının faturası ağır çıktı. Misal, Türkiye’nin bir kısmı Suriyeleşti.

Fantezi âleminde yaşayan bir Pan-İslâmist, evvel zaman içinde yazdığı kitabında “Batı’yı referans alan siyasi kültür değişmedikçe merkez ülke Türkiye bu rolünü oynayamaz” mealinde fikir beyan etmişti. Sonra gün geldi, müellifimiz Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu kitabına uydurmaya yeterli bir güce sahip olduğunu sandı.

Sonuç ne oldu? Ortadoğu Türkiye’ye girdi.

Son örnek, Cemal Kaşıkçı cinayeti.

Türkiye’ye fiilen sığınmış muhalifini, İstanbul’daki başkonsolosluğunda ortadan kaldırıvermeleri için katillerini özel uçakla buraya yollayan bir istibdat rejimiyle rekabet ediyoruz ve hunharca cinayetin siyasi arka planında bu çekişme var.

Bir sınırımız olsaydı, işler bu raddeye gelmezdi.

Gücü sınırsız olsun diye hukuku, adaleti, Meclis, Anayasa Mahkemesi ve Sayıştay denetimini ıskat eden, bağımsız medyayı ortadan kaldıran bir siyasi iradenin “had”sizliği, Türkiye’yi hangi dip noktasına sürükleyecektir?

Dip de “son”dur. Sınır “son” kavramı ile anlamdaş.

Aşağıya doğru son, “sıfır” noktası mıdır?

Sıfırı da Araplardan almışız. Öz Türkçede sayılar “bir”den başlıyor, “dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz”a kadar gidebiliyor. “Milyon” Türkçe değil.

Türkiye’nin dibi var mı? Varsa, Türkiye’nin aşağıya doğru burgusunda bir “son” vardır.

Yoksa, ki yok, çünkü Türkiye düşüşünü frenleyecek bağımsız kurumlarını ve toplumsal insicamını yitirdi. O halde “sıfır”ın altında neler olabileceğini öngörmeyi deneyelim.

Ben öngöremiyorum, öngörebilen birinin olduğunu da sanmıyorum.

Kadri Gürsel – Birikimdergisi.com

Sıra gökkuşağı dalgada – Sezin Öney

Bu yazı platform24.org sitesinden alındı

ABD ara seçimleri gerçekleşti: Peki bu seçimler, ABD ve dünya politikası için neyi değiştirdi?

Sonuç “masmavi” bir dalga ile Demokratların zaferi oldu diyemeyiz. Ancak, bundan daha da iyi bir şey oldu-ortaya bir “parti zaferi” değil, bireysel başarılardan oluşan bir “gökkuşağı” çıktı. Bu gökkuşağı, Temsilciler Meclisi’ne rekor düzeyde kadının seçilmesiyle olduğu kadar, farklı kimliklerden ve özellikle de dezavantajlı gruplardan kişilerin Kongre’ye, valiliklere, yerel yönetimlere ve bazı eyalet görevlerine seçilmesiyle de oluştu.

Gökkuşağını açanlar da en başta kadınlar…

Temsilciler Meclisi’nde toplam 100’e yakın kadın kendine yer bulmuş oldu; bir önceki dönem bu sayı 84 idi. Senato’da ise, 13 yeni kadın senatör olacak; buna karşılık 10 kadın senatör de görevi bırakmıştı. Toplamda yaklaşık 125 kadın, 116. Kongre’de temsiliyet hakkına sahip olacak; bir önceki Kongre’de bu sayı 107 idi.

Yaklaşık bir yıl önce, “13769 Numaralı Başkanlık Kararnamesi”ni, nam-ı diğer “Müslüman Yasağı”nı konuşuyorduk: “Müslüman ağırlıklı” yedi ülkeden gelen veya bu ülkelere seyahat etmiş insanların, ABD’ye girişlerinin yasaklanması vakasını yani… Bugün ise, Kongre’ye seçilen ilk Müslüman kadınlar olan Filistin kökenli Rashida Tlaib ve Somalili Ilhan Omar’ın başarısını konuşuyoruz. Tabii, Anna Eskamani’nin Florida Kongresi ve Anna Monahemi Kaplan’ın da New York Senatosu’na seçilen ilk İran kökenli kadınlar olduğunu da unutmayalım. Ve Young Kim’in de, Kongre’ye seçilen ilk Kore kokenli kadın olduğunu…

Kadınları hayatı boyunca bu denli hâkir görmüş, onlara hep “meta” gibi davranmış; “Müslüman Yasağı” gibi son derece ayrımcı bir uyugulamayı gündeme getiren bir Başkan’a bunlar sandıktan çıkan son derece güzel yanıtlar.

Düşünün ki, bundan yaklaşık iki yıl önce, Trump henüz başkan seçilmemişken Minnesota’ya hitaben, eyalet ahalisinin “Somalili mültecilerden çok çektiğini” belirten bir konuşma yapmıştı. Hattâ, Trump’ın eyaletin en büyük kenti Minneapolis’teki bu konuşmasından bire bir alıntılarsak; “Eyaletinize sizin bilginiz, sizin desteğiniz ve sizin onayınız olmadan çok sayıda Somalili mülteci geliyor ve bazıları daha sonra IŞİD’a katılıyor ve aşırılıkçı görüşlerini tüm ülkemiz geneline ve tüm dünya geneline yayıyorlar.”

Gerçekten de, bu konuşmaya verilecek en güzel yanıt, iki yıl sonra Minnesota’yı temsilen Müslüman bir kadının, Somalili bir mülteci olan Ilhan Omar’ın Kongre’ye seçilmesiyle sandıktan geldi.

Bir “dezavantajlı grup” olarak kadınların siyasette artan ağırlığı

Sosyal medyada, “kadınların siyasette artan ağırlığından” bahsedince; daha doğrusu herhangi bir alanda kadınların başarısının öneminden söz edince, muhakkak (en az) bir erkekten, “kadınların ne ayrıcalığı var” gibi bir tepki geliyor. Bunu bizzat hep yaşıyorum. Ve hattâ, asıl ayrımcılığın kadınların başarısının vurgulanması olduğu da öne sürülüyor.

Bu tarz tepkilerin kendisi (ve hiç şaşmaz biçimde veriliyor olması), kadınların neden dezavantajlı gruplar arasında yer aldığının kanıtı gibi…

Bir yandan, yaşama “maraton koşusunun gerisinden” başlamak zorunda kalan dezavantajlı tüm grupların haklarını aramak için daha sıkı mücadelesi ve iğneyle kuyu kazar gibi olsa da kazanılan haklar söz konusu. Öte yandan, “reaksiyoner,” softalığa sıkı sıkı yapışan ve ayrımcılığı, ırkçılığı bir hak sanan bağnazların sesi de yükseldikçe yükseliyor. Bu bahsettiğim bağnazlığın, softalığın hiç öyle dinle falan da alakası yok; düpedüz dar görüşlülük, bencillik ve dünyada tek hak sahibi olan kendisiymişçesine bir şımarıklıktan söz ediyorum.

Siyasette “merkezin parçalanması” diye bahsettiğimiz mesele de, tam da “açık fikirlilik” ve “dar kafalılık” arasındaki ayrışmadan kaynaklanıyor. Bu uzun soluklu politik dönüşümü, daha önce, Avrupa’da merkez siyasetin oy kaybı ve Yeşil partiler ile aşırı sağ popülist hareketlerin merkezden aldığı oylarla yükselişini P24’te, “Popülizme Yeşil Panzehir” yazısında tartışmıştık.

ABD ara seçimleri penceresinden bakınca belki de, daha uygun niteleme, “Popülizme gökkuşağı panzehir” demek olacaktı…

ABD seçimlerinde, kadınlar açısından birçok ilk yaşandı; ancak bununla beraber “katmerli” dezavantajlı gruplardan siyahî kadınlar, yerli kadınlar, Hispanik kadınlar, Asyalı kadınlar, eşcinsel kadınlar, genç kadınlar açısından da ilkler gerçekleşti. Artık ABD Kongresi’nin bir değil, iki tane 29 yaşında kadın temsilcisi var. Yaşamını güçlükle kazanan, daha “(ilk) kanapesini yeni alan” Alexandria Ocasio-Cortez ile beraber yaşıtı Abby Finkenauer da, “en genç temsilciler” olacaklar.

Ayrıca, Colorado’da ABD’nin eşcinsel kimliği açıkça dile getiren ilk valisi Jared Polis seçimden zaferle çıkanlar arasında. Bu başarıdan sonra, Pulitzer ödüllü Denver Post gazetesinde, “Jared Polis’in uzun süredir beraber olduğu partnerine nasıl hitap edeceğiz” başlığıyla manasız bir haber yayınlanması bile, toplumdaki bariyerlerin “beton doğasına” işaret ediyordu.

Dünyada, tüm toplumlarda densizlik, duyarsızlık, kaba sabalık “kültürü” elbette ki, siyasette bu tarzın “geçer akçe” hâline gelmesi nedeniyle çarpan etkisiyle güçleniyor, yayılıyor. ABD’de, Trump’ın rastgele bir basın toplantısına denk geldiğinizde, “Bu ne aptalca soru”, “Aptal”, “Korkunçsun”,  “İğrenç”,”Akıllan da gel” gibi sözleri saçtığına tanık oluyorsunuz.

Trump’ın seçim sonuçlarına yönelik “hayalkırıklığının” acısını çıkardıkları, “ezebileceği zayıf halka” gibi gördüğü gazeteciler oldu malûm. Ara seçim sonuçları belli olduktan sonra, basının ilk karşısına çıktığı toplantıda Trump’ın CNN muhabiri Jim Acosta’ya karşı takındığı aşağılayıcı tavır dünya gündemine konu. Ancak, Acosta gibi aşağıladığı başka bir muhabir daha oldu toplantıda: PBS’in Beyaz Saray muhabiri Yamiche Alcindor.

Alcindor, Trump’a “Milliyetçiyim” açıklamasıyla ilgili bir soru yöneltti. Trump’ın bahsettiği milliyetçiliğin, “Beyaz Milliyetçiliği” ile ilintisini sorgulayan Alcindor’un aldığı yanıt, “ırkçı” olduğu yönündeydi.

Siyah bir kadın Yamiche Alcindor.

Ve Trump’ın, kürsüsünün üzerinden aşağı doğru bakarak, onu ırkçılıkla suçlaması çok tipik bir “aşırı sağ popülizm” tavrı. O az önce bahsettiğimiz “kaba sabalık” kültürü, işte tam da ayrımcılığı, aşağılamayı, gücü zorbalığa dökmeyi elastikleştirip sıradanlaştıran; günlük bir refleks olarak “densizliklerini” teşhir eden “erk sahiplerinden” dalga dalga toplumlara yayılıyor.

Trump’ın Alcindor’a çemkirmesi, siyah kadınlara, siyah kadın gazetecilere karşı 24 saatlik bir zaman diliminde sergilediği üç saldırgan tavırdan biri. Fransa’daki Birinci Dünya Savaşı anmaları için yola çıkmadan önceki basınla soru-cevap seansı esnasında da Trump, CNN Beyaz Saray muhabiri Abby Philip’i “Aptal soru sordun, aptal” diye azarladı. Gene aynı esnada, punduna getirip başka bir siyah kadın gazeteciye, April Ryan’a da durduk yerde laf attı. Trump’ın, Ryan’ı “loser” (ezik) diye nitelemesi “sistematik saldırganlıktan” başka birşey değil elbette.
Bir tür “ezme özgürlüğü”, “ezme hürriyeti” kültürü de niteleyebiliriz. Hep var bu kültür; hep vardı hep de olacak.

Yaşamı düşüncesizce, başkalarına zarar mı veriyorum, incitiyor muyum, ne yapıyorum diye düşünmeden zorba, kaba, yontulmamış içgüdü ve duygularla yaşayanlar… Kendinin eksiklikleri, yanlışları, tutarsızlıklarını hiç farketmeyip, başkalarını yok sayarak, ezerek, taciz ederek hayatını geçirenler…

Biraz bu tutarsızlık ve kendinden bîhaberlik kültürüne ayna tutmak gerek; en iyi ayna da, sırtını dönüp kendi yolunda güçlenerek oluyor. Zira o zaman, zorba kültürü kendiyle başbaşa kalıyor, geride kalıyor.

İşte onun için, dezavantajlı kimliklerden insanların ABD Kongresi’ne seçilmesi; tam bu dönemde bir “gökkuşağı” açtırmak, açtırılması önemli, sevindirici, heyecan verici. Unutmayalım ki, tarihte de günümüz dünyasında da trendler, akımlar bir yerde kalmıyor, adeta kılcal damarlarla her tarafa yayılıyor. Zorbalıkların yayılması gibi, incelikler ve zariflikler de, “şövalye ruhu” da kendi kendini çoğaltıyor. Tabii, kadın ve her türlü dezavantajlı kimlikten şövalyelerin merhametli, cefakâr ve “şifakâr” gücüyle.

Sezin Öney – platform24.org (p24)

İstanbul Kitap Fuarı’nın yeşil kitapları – Merve Kanak

Okuyucuların en sevdiği hafta nihayet başladı. Edebiyat severler tarafından her yıl ilgi ve merakla beklenen Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 18 Kasım tarihine kadar Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde olacak. Bu yıl 37’ncisi düzenlenecek olan Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın teması ise Hayatı Edebiyatla Kuşatmak.

Biz de okuyucular, yayınevleri ve edebiyatçıların bir araya geldiği fuarda yeşil kitapları ve etkinlikleri sizler için derledik.

Görsel Ursula K. Le Guin’in, “Dünyaya Orman Denir”” kitabından

*** 

Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare “Evrim Beğenilerimizi ve Korkularımızı Nasıl Şekillendirir?”

 

 

Tarihöncesi atalarımız hayatta kalmak için bazı şeyleri (örneğin yüksek kalorili yiyecekleri) elde etmek, bazı şeylerden de (örneğin tehlikeli hayvanlardan) kaçınmak durumundaydı. Çevre koşullarının dayattığı yaşam tarzına uyum sağlayanlar hayatta kalıp ürüyor, diğerleri ise eleniyordu. Böylece atalarımızın başlangıçta bilinçli olan kimi tercihleri zamanla içgüdüsel tercihler olarak bütün insanlığa miras kaldı. İşte bu yüzden hemen hepimiz sözgelimi bal gibi tatlı, yüksek kalorili yiyecekleri severken yılan gibi hayvanlardan içgüdüsel olarak korkuyoruz.

Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare’de, evrim biyoloğu Gordon Orians, geçmişin hâlâ bizimle olan “hayaletlerinin” izini sürüyor. Estetik zevklerimizin, damak tadımızın, korkularımızın, beceri ve zaaflarımızın kökenlerine evrimsel bir mercekten bakan Orians, bunların geçmişte bize nasıl hizmet ettiğini ve günümüzde hayatımızı nasıl etkilediğini inceliyor. (Tanıtım bülteninden)

Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare “Evrim Beğenilerimizi ve Korkularımızı Nasıl Şekillendirir?”
Gordon H. Orians
Metis Yayınları
Yetişkin

***

Bitkilerin Bildikleri: Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak

 

“Betonun giderek yeşili yuttuğu günümüzde bile her daim bitkilerle iç içeyiz: Evlerimizi, balkonlarımızı onlarla süslüyor, sokaklarda yanlarından geçiyor, parklarda onları seyre dalıyoruz. Peki ama bitkilerin nasıl bir dünyası olduğunu hiç düşünüyor muyuz?

Bu kitapta biyolog Daniel Chamovitz bitkilerin dünyayı nasıl deneyimlediklerini inceliyor. Charles Darwin ve çağdaşlarından günümüz biliminsanlarına kadar birçok yaratıcı zihnin tasarladığı deneyler ışığında, bitkilerin görme, koklama, duyma, dokunma duyuları aracılığıyla neleri “bildiklerini” anlatıyor. Çeşitli kimyasallar sayesinde nasıl birbirleriyle “haberleştiklerini”, aşağıyla yukarıyı nasıl ayırt ettiklerini, dokunmaya nasıl tepki verdiklerini, neler “hatırladıklarını” ve çevrelerinin nasıl “farkında olduklarını” açıklıyor. Böylece bitkilerin pek az bildiğimiz zengin dünyasını tanımamıza ve dünyaya onların “gözlerinden bakmamıza” imkân tanıyor.

“Bundan sonra parkta yürüyüşe çıktığınızda durup kendinize sorun,” diyor Chamovitz. “Çimenlerin arasındaki karahindiba ne görüyor? Otlar hangi kokuları alıyor? Meşenin yapraklarına dokunun, ileride ona dokunulduğunu hatırlayacağını bilerek. Ama sizi hatırlamayacaktır. Sizse o ağacı hatırlayacak ve anısını her daim hafızanızda yaşatacaksınız.” (Tanıtım bülteninden)

Bitkilerin Bildikleri: Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak
Daniel Chamovitz
Metis Yayınları
Yetişkin

***

Doğal Tarımın Yolu: Felsefesi ve Uygulaması

 

İnsan medeniyetinin tüm “başarılarının” doğa karşısındaki acizliğini gören ve hepimiz için görünür kılan Fukuoka, toprağı sürmeden, gübrelemeden, ilaçlama yapmadan, ağacı budamadan tarım yapmanın yöntemlerini gayet ayrıntılı şekilde gösterirken, her şeyi kendi yurdunda ve mevsiminde, yalnızca ihtiyacımız kadar yetiştirmenin önemini vurgular. Bilimin doğayı örseleyen müdahalelerinden kendini kurtarmış hakikî bir tarımın ve yaşamın izini süren Fukuoka, bize felsefî olduğu kadar gerçekçi de olan bir yaşam imkânı sunar.

(Tanıtım bülteninden)

Doğal Tarımın Yolu: Felsefesi ve Uygulaması
Masanobu Fukuoka
Kaos Yayınları
Yetişkin

***

Dünyaya Orman Denir

 

“Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekreterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum; yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield’in ve Dement’in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrip edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilmesinden bahsetmek istiyordu. Oyun oynamak istemiyordu. Ahlak dersi vermek istiyordu. Ahlak dersi veren öyküleri pek sevmem, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirim bir tek. Don Davidson olmak Raj Lyubov olmaktan daha da acı vericidir.” – Ursula K. Le Guin

(Tanıtım bülteninden)

Dünyaya Orman Denir
Ursula K. Le Guin
Metis Yayınları
Yetişkin

***

Ekolojik Yeni Düzen

 

 

İnsan dışındaki doğanın, örneğin ağaçların, bitkilerin, toprağın, hayvanların yaşama hakları, ilişkiler hukuku var mıdır? Varsa bunları kim düzenleyecektir ve ne adına? Fransız felsefeci Luc Ferry’nin, tarihte belgelenmiş olaylara dayanarak yazdığı ve tartıştığı bu kitap doğaya ve doğayla ilişkilerimize yeni bir bakış getiriyor. “Ağaç, hayvan ve insan” denkleminde, insanlık tarihi boyunca süregelmiş olan çözümsüz bir sorunun da altını çiziyor: İnsanoğlunun doğa karşısındaki konumu nedir? İnsan, doğa karşıtı bir varlık mıdır? “Doğayla Sözleşme” mümkün müdür?

Konuyu Hayvan ya da türlerin karıştırılması ve Yeryüzünün gölgeleri adını taşıyan iki ana başlık ve dokuz başlık altında işleyen kitap, hayvan davalarından, yargılanan ağaçlardan, kişisel haklarını talep eden böceklerden, “derin ekolojist”lerden, hayvanlardan korkan hümanizmden, Yeşiller Partisi’nden, Nazi ekolojisinden, Ekofeminizmden oluşan bu cehennemvari yeni düzen, çılgın bir sirki andıran bu yeryüzü sahnesi, ruh-beden ilişkisinin, doğadaki şiddetin, aklın ve akıldışının sorgulandığı grotesk bir mahkemeye dönüşüyor. Luc Ferry, doğa-insan ilişkisine içkin olan tüm ön kabulleri ve çelişkileri ortaya çıkarıyor; azılı çevreciyle vurdumduymaz, burnu büyük hümanistin gizli söylemlerini gözler önüne seriyor. (Tanıtım bülteninden)

Ekolojik Yeni Düzen
Luc Ferry
Yapı Kredi Yayınları
Yetişkin

***

Dünyayı Gezmek İsteyen Horoz

 

 

Aç Tırtıl kitabının yazarı Eric Carle’dan bir öyküdür bu. Bir horoz, iki kedi, üç kurbağa, dört kaplumbağa, beş balık… On beş arkadaş dünyayı gezmek için yola çıkar. Peki uykuları gelince ne olacak? Ya karınları acıktığında? (Tanıtım bülteninden)

Dünyayı Gezmek İsteyen Horoz
Eric Carle
Mavibulut Yayınları
3+ yaş

***

Bizim Büyük Ailemiz: Bir Evrim Öyküsü

 

 

Hepimiz çok, çok eski bir ailenin üyeleriyiz. Soyağacımızın kökleri milyonlarca yıl önceye, yeryüzünde yaşamın başladığı zamanlara dayanıyor. Bu aile albümünü açın ve şaşırtıcı bir yolculuğa çıkın. Bu yolculuk boyunca, karada ve denizde yaşayan en eski akrabalarımızla tanışacak ve her birinden bize nelerin miras kaldığını keşfedeceksiniz. (Tanıtım bülteninden)

Bizim Büyük Ailemiz: Bir Evrim Öyküsü
Lisa Westberg Peters
Nesin Yayınevi
4-8 yaş

***

Yedikır’ın Kuşları

 

 

Aileleri ile birlikte kuşları gözlemlemek üzere Yedikır Gölü kıyısına kamp yapmaya giden Bora ve arkadaşları hayatları boyunca sadece belgesellerde ve kitaplarda görme imkânı bulabilecekleri türden kuşları ilk kez yakından inceleyecek olmanın heyecanı içindedirler. Kuş gözlemciliğinin inceliklerini öğrenir öğrenmez ellerine dürbünlerini aldıkları gibi kuşları gözlemeye koyulan çocuklar ayağı halkalı bir sumruyla karşılaştıklarında şaşkınlıklarını gizleyemezler. Daha sonraları gözlerine çarpan diğer ayağı halkalı kuşları gördükçe kim, niye bir kuşun ayağına halka takar diye düşünmekten ve olayları sorgulamaktan kendilerini alamazlar. Göl kıyısındaki esrarengiz kulübeyi keşfettiklerinde ise kendilerini heyecan dolu bir polisiyenin tam ortasında bulurlar. Büyük heveslerle geldikleri Yedikır’da kuşlar nasıl bir tehditle karşı karşıyadır? Ayağı halkalı kuşlar kimlere ne gibi mesajlar taşımaktadır? (Tanıtım bülteninden)

Yedikır’ın Kuşları
Koray Avcı Çakman
Tudem Yayıncılık
8-11 yaş

 ***

Canım Ağacım

 

Diğerlerine benzemeyen bir çocuksanız ve bunu pek de umursamıyorsanız, pekâlâ bir ağaçla arkadaş olabilirsiniz! Yaşlı bir meşe ağacı olan Bertolt, çocuk için yalnızca bir saklanma yeri değil, aynı zamanda bir labirent, bir kaledir. Bir gün yeniden bahar gelir ama Bertolt’un dalları bir türlü tomurcuklanmaz. Bir kedi ya da kuş öldüğünde ne yapılacağını bilirsiniz. Peki ya bir ağaç öldüğünde? Çocuğun, arkadaşının yaşamını ve cömertliğini onurlandırmak için muhteşem bir fikri vardır! (Tanıtım bülteninden)

Canım Ağacım
Jacques Goldstyn
Can (Yayınları) Çocuk
8-10 yaş

***

Çevreci Olmak Zorunda Mıyım?

On iki yaşındaki Elmo, komşuları Bay ve Bayan Bamber’a hayrandır. Çünkü, “dağınık ve çevreci” annesinin tersine onlar “düzenli, hoş ve normal” insanlardır. Bay Bamber, büyük bir yeşil alanı modern konutlarla doldurmayı planladığı için Elmo’nun annesi ona savaş ilan etmiştir. Elmo, “normal” bir çocuk olabilmek umuduyla, Bamber’ların evlat edindiği Güney Amerikalı yetimle arkadaş olma hayalleri kurar. Oysa, yeni çocuk Kuba çok farklı biridir ve Elmo’nun yaşamını hiç de ummadığı bir biçimde değiştirecektir. (Tanıtım bülteninden)

Çevreci Olmak Zorunda Mıyım?
Dyan Sheldon
Günışığı Kitaplığı
10-12 yaş

*** 

Etkinlikler: 

10.11.2018 – 14.45-15.45

Marmara Salonu

“Bir Ekoloji – Kurgu olarak Hava Romanı”

Konuşmacı

Buket Uzuner

Düzenleyen

Everest Yayınları

Buket Uzuner’in ‘Tabiat Dörtlemesi’nin üçüncü kitabı Hava’da Gazeteci Defne Kaman’a nükleer enerji kullanımının yaratacağı olumsuz etkiler üzerine yazdığı yazı dolayısıyla soruşturma açılır. Çeşitli STK’ların, aktivistlerin, hukukçu ve gazetecilerin destek verdiği Kaman bir gün esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Bu söyleşide Buket Uzuner, doğa ve insan arasındaki çatışmadan yola çıkarak dizinin üçüncü kitabı Hava’yı ekoloji ve iklim-kurgu bağlamında değerlendiriyor.

***

15.11.2016 – 14.30-15.30

Karadeniz Salonu

 “Doğasever Kitapların Doğaya Etkisi”  6-10 yaş

Konuşmacılar

Banu Bozdemir

Düzenleyen

Kelime Yayınları

 

 

Merve Kanak

Buzulların dansı

İklim Değişikliği, üzerinde yaşadığımız gezegenin karşılaştığı en önemli ve acil sorunu. Bunun mantıklı ve etik nedenlerinin onunla mücadele etmek için hepimizi harekete geçirmeye yeterli olacağını düşünebiliriz. Buzulların erimesi, insan – dışı türlerin hızla tükenmesi, ormansızlaşmanın ne olduğu bilgisini bilim, medya ya da politika aracılığıyla paylaşmak iklim değişikliğinin şimdi ve burada yaşanmakta olduğu hissiyatını ne derece verebiliyor?

Çağdaş koreograflardan Diana Movius, “GLACIER”  (buzul) adını verdiği performansında iklim değişikliğinin nasıl hissettirdiğini araştırıyor. San Francisco’daki bir temsilleri sonrasında verdiği bir röportajda Movius, “İklim Değişikliği gelecek günlerde düşünmeniz gereken analitik bir sorunmuş gibi algılanıyor. Oysa ki bunun ciddi bir sorun olduğunu bilmenin ötesinde yaşanmakta olan acil bir mesele olduğunu hissettirebilecek bir performans mümkün mü?” sorusuyla bir bale eseri yarattığını anlatıyor.

Bu günlerde Washington’da temsilleri olan Glacier’da dansçılar;  Max Richter, David Lang ve Andrew Thomas müzikleri ve sanatçı Robin Bell’in arkadaki video görselleri eşliğinde beyaz giysileriyle yaptıkları hareketlerle çatırdayan ve suda eriyip giden buzul kütleleri canlandırıyorlar. Mavius, bir iklim değişikliği balesi olan Glacier’i kutuptaki buzul kütlelerinin ısınmaya verdiği tepkileri ve erimeyi izledikten sonra, buzulun hareketlerinin dansa dönüştürülebileceğini fark ederek kurguladığını belirtiyor.

İklim Zirvelerinde gördüğümüz pek çok sanatçı gibi Movius da küresel ısınmanın kaynak savaşları, büyük göç dalgaları ve politik istikrarsızlığa yol açan toplumların hayatına yöneylik bir tehdit olmasından ziyade, doğa için nasıl bir tehlike olduğu üzerinde duruyor.

“Performansa gelen bir seyirci, iklim değişikliğini gerçekten hissederek çıkabilir.” diyen Movius kaybolan bir güzelliği izlemenin dokunaklı ve hüzünlü bir yanı olduğunu ifade ediyor.

Aşağıdaki vimeo linkinden izlenebilen performans, iklim Değişikliği gibi birebir yaşadığımız bir gerçeği bile hissedebilmek için insan-dışı olana yönelme ihtiyacımızı gösteriyor, diyebiliriz.

 

 

Bahar Topçu

[İki Teker] Bisikletin güzel coğrafyası – Süleyman Erçalışkan

Bisiklete binmeye başlayıp çeşitli rotaları sonuna kadar bitirebildiğinizi fark ettiğinizde hayal kurmaya başlarsınız. Önce çevrenizdeki zorlu yerleri geçmek istersiniz. Sonra gerek yurdumuzdaki harika güzellikte yerleri gerekse televizyonda izleyip bisikletçilerin kıyasıya yarıştığı muazzam coğrafyaları hayal etmeye başlarsınız. Ülkemizdeki yerlere tek tek gitmeye başladıktan sonra gözünüzü adına şarkılar şiirler yazılan yokuşlara, bira-patates kızartması ve çamurla anılan bahar klasikleri rotalarına çevirirsiniz.

Bir düşünün Marco Pantaninin zarif bir şekilde 42 dakikada çıktığı 11 km’lik 1.852 rakımda  Montirolo’yu bisikletinizle çıktığınızı. Alplerde Fransa turu geçilirken her virajına ayrı bir isim verilen Alpe d’Huez’i soluk soluğa bitirdiğinizi. İtalyan Alplerinde 2.757 metre rakımda bulunan Stelvio geçidini geçip İsviçre topraklarına iniş yaptığınızı. Bol bol bira ve patates kızartması ile Belçika’nın kısa ama sert, bir o kadar taşlı yokuşlarından oluşan parkurlarını tamamladığınızı bir düşünün.

Bu yazıda yol bisikleti sezonunun parkurlarına göz atacağız.

Stelvio geçidi

Yol bisikleti sporu takviminde 3 çeşit yarış mevcut. Haftalık turlar, büyük turlar ve tek günlük klasik turlar.

Haftalık turlar kimi ülkelerin coğrafyalarındaki güzelleri gösterme çabasına dayalı 800 ile 1000 km arasında değişen toplam mesafeye sahip yarışlar. Ülkemizdeki Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu da bu gruba sahip bir turdur. O yüzden turumuz turizm potansiyeli taşıyan yerlerden geçer.

Büyük turlar 3 haftalık yarışlardır. 3 bin km üzeri mesafede türlü türlü zorlu etaplarda yapılır. 3 ülke ev sahipliği yapar. Kalbi bisiklet sporuyla atan İtalya’da GİRO D’İTALİA. Bisiklet terimlerine dilini vermiş Fransa’da TOUR DE FRANCE ve ağustos sıcağında buram buram yanan İspanya coğrafyasında LA VUELTA.

GİRO D’İTALİA manzaraları

Tek günlük klasikler çeşitli zorluklarda ve uzunluklarda koşulan harika yarışlardır. Bu klasiklerden bazılarını kazanmak kariyerinizde ulaşabileceğiniz en üst nokta olabilir. Klasiklerde kimi yarışlar var ki adına “anıtsal klasikler” deniyor.

Sezonun ilk anıtsal klasiği 1907’den günümüze 291 km’lik MİLANO-SANREMO yarışı. İtalya’nın Liguria bölgesinde ilkbaharın başında koşuluyor. Günümüz yarışlarının en uzun mesafeli yarışı. Uzun mesafesinin neredeyse tümü düz bir profilde fakat son 7 km’de 2 dev yokuş bulunuyor. Strateji çok önemli. Doğru yerde atak yapan bisikletçi adını tarih sahnesine yazdırabiliyor.

MİLANO-SANREMO galibi Vincenzo Nibali

Hemen ardından Belçika’nın Flaman bölgesine geçilir. Flaman milliyetçiliğinin yarışın her anında hissedildiği bir parkurda RONDE VAN VLAANDEREN koşulur. Taşlı klasiklerin ilk yarışıdır. Bizim Arnavut kaldırımı dediğimiz yokuşlu yollar geçilir. 1913’den günümüze 263 kmlik parkurda düzenlenir. Televizyonda izlediğinizde her yerde sarı siyah Flaman bayrağı görünür.

Anıtsal yarışların kraliçesi ya da kuzeyin cehennemi PARİS-ROUBAİX yarışı yol bisikleti yarışlarının çılgınlığının ulaştığı son nokta. Tarlalar arasında traktörlerin ulaşımını sağlamak için yapılmış bebek kafası büyüklüğünde taşlardan oluşan yollarda yapılıyor.

PARİS-ROUBAİX

Parmak kalınlığında bisiklet lastikleriyle gidilmesini asla hayal edemediğiniz bu parkurda 1896 yılından günümüze yarış düzenleniyor. Bisikletçiler parkurda çektikleri acıları haç yolculuğu olarak özümsüyor. Yarışı kazanana kupa olarak o acılara neden olan bebek kafası büyüklüğünde Arnavut kaldırımı taşı verilir. 2016 yılında yarışı 16. Katılımında kazanan Mathew Hayman, “Bu yarışı rüyalarımda bile kazanamıyordum. Hala inanamıyorum” diyerek kupa olarak verilen taşı öpüyordu.

LIÈGE–BASTOGNE–LIÈGE yarışı kısa, sert, patlayıcı yokuşlarla dolu Ardenler’de farklı bir acı köşesi. Toplam 5 bin metreye yakın yükseklik kazanımı olan 258 kmlik yarış. Fransızlar bu yarışa “La Doyenne “, Türkçesi ile söyler isek“yaşlı hanımefendi”  diyorlar. 1892’den günümüze kadar düzenleniyor.

Sonbahara girdiğimizde yılın son resitali GIRO DI LOMBARDIA bizi bekliyor. “Dökülen yapraklar” klasiği İtalya’nın Lombardia bölgesinde sonbahar renklerinde muazzam coğrafyada 1905’den itibaren düzenleniyor.

GIRO DI LOMBARDIA

Mitik yokuşlara ve dağlara tırmanmak, yüzyıllardır geçilen parkurları geçmek bu sporu ete kemiğe büründüren unsurlar arasında. Acı, sevinç ve hüzün bu sporun her anında mevcut. Birçok yarışın ruhani mabetlerin önünde bitmesi ya da yarış parkurunun yakınlarında bir mabet olması şaşırılacak bir durum değil. Bu kadar acı ve fedakarlığın olduğu bir spor dalı başka nereden geçebilir ki?

Tabii kiliselerde yapılan biranın bu duruma küçükte olsa bir katkısı olabilir. Bira, bisiklet sporu var olduğundan itibaren bisikletçi dostu ve karbonhidrat zengini bir içecek. Kimi kilise rahipleri de bu biraları yarışlarda dağıtmak için pek hevesli olabiliyor. Bira bu sporun içinde öyle önemli bir yer tutuyor ki bahar klasiklerinin en önemli yarışlarından birisinin adı “Amstel Gold Race” ve bisiklet dünyasının en meşhur taşlı yokuşlarından birisi olan “oude kwaremont” yine bira markasıdır. Bol bol içilir ve sürülür.

 

Süleyman Erçalışkan

Kocaeli su zammını geri çekti sıra diğerlerinde

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi 2019 Ocak ayından itibaren şebeke suyuna yapılması planlanan yüzde 23,5 oranında zammını iptal etti[1].

Büyük şehir belediyeleri her sene Ocak ayından itibaren geçerli olacak şekilde Tüketici Fiyat Endeksi oranında suya zam yapıyor. Ancak bu sene Kocaeli halkı bu zamdan muaf olacak. Belediye başkanı İbrahim Karaosmanoğlu bu kararın hükümetin başlattığı Enflasyonla Topyekûn Mücadele Kampanyası’na destek kapsamında alındığını belirtti.

Geçen sene de su zammına indirim yapılmıştı

Geçen sene de bu zamanlarda benzer vakalar yaşanmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında 2019 seçimlerinde belediyelerin performans kriterlerine dair çeşitli tüyolar verilmişti. Tüyoların bir kısmı belediyelerin içme suyu, atık su, şebeke ve arıtma tesisleri gibi özelliklerine dairdi. Hemen ardından büyük şehir belediyeler bir biri ardına suda fiyat indirimine gidileceklerini duyurdu. Konutlara verilen şebeke suyuna İstanbul’da %5, Bursa’da %10 ve Balıkesir’de %25 fiyat indirimi yapılmıştı[2].

İstanbul’da su fiyatları hızla büyüyor

İstanbul’da bu sene suya zamda indirim olup olmayacağını önümüzdeki günlerde anlayacağız. İstanbul Su ve Kanalizasyon idaresi (İSKİ)  geçen sene sadece yüzde 5’lik bir indirimle göz boyamayı tercih etmişti. Enflasyonun TÜİK verilerine göre bir önceki yılın Ekim ayına göre yüzde 25,24 olarak gerçekleştiği bir zamanda İSKİ’nin indirim yapacağını umut etmek pek gerçekçi değil elbette. Üstelik konutlara verilen şebeke suyunun 1. kademe birim fiyatı 5,27 TL (Bkz. tablo 1) iken İSKİ Kocaeli Belediyesi gibi zam yapmasa bile vatandaşın hali harap. Su fiyatları 2017 yılının Ekim ayında 4,50 TL iken 2018’de 5,16 TL’ye çıktı. Yani İstanbul’da suya bir sene içinde yüzde 14,7’lik zam geldi. 2015 yılından beri su fiyatı her ay enflasyon oranına göre yeniden belirleniyor.

Tablo 1. İSKİ 2018 yılı su birim fiyatları
Kaynak: http://www.iski.gov.tr/web/assets/SayfalarDocs/subirimfiyatlari/2018_Su_Birim_Fiyatlari.pdf

Su faturasında başka kalemler de var

Üstelik su faturası hanenin su tüketiminin fiyatlandırılmasından ibaret de değil. Atıksu Bedeli, Kullanılmış Suları Uzaklaştırma Bedeli (KSUB), Bakım Bedeli, Çevre Temizleme Vergisi ve KDV gibi düzenli ek vergi ve maliyet unsurları da eklendiğinde faturalar kabarıyor. Su Hakkı Kampanyası’nın 2016’da yaptığı bir çalışmaya göre su faturalarının yaklaşık yüzde 20’sini bu ek vergi ve maliyet unsurları oluşturuyor[3]. İstanbul’da dört kişilik bir ailenin su faturasının düşünelim. Bu ailenin çok tasarruflu bir şekilde ayda sadece 10 m3 su kullandıklarını kabul edersek[4] birinci kademe su tarifesi içinde kalacakları için salt su bedeli olarak ödeyecekleri miktar Kasım ayı itibariyle 52,7 TL olacaktır. Buna bahsettiğimiz ek maliyet ve vergileri de eklediğimizde su faturası 66 TL civarında olmaktadır.

Suya bütçemizin ne kadarını ayırıyoruz?

Üstelik İstanbul’da evlere verilen şebeke suyu temiz olmasına rağmen içilecek kalitede ve lezzette olmadığı için halkın büyük çoğunluğu damacana suyuyla içme ihtiyacını gidermektedir. Günde kişi başına 2 litre su içildiğini hesaba kattığımızda dört kişilik bir ailenin aylık içme suyu 240 litreyi bulmaktadır. Yani dört kişilik bir ailenin bir ayda ortalama 8 TL olan damacanalardan yaklaşık 13 tane kullanması beklenir. Bunun mali karşılığı 104 TL tutmaktadır. Kullanım miktarlarını minimumda tutarak yaptığımız bu hesaba göre bile asgari ücretle geçinen 4 kişilik ailenin aylık su masrafı (şebeke suyu ve içme suyu birlikte) 170 TL’ye çıkmaktadır. Yani asgari ücretle geçinmeye çalışan bir ailenin aylık masraflarının yüzde 11’i sadece suya gitmektedir. Suyumuz gerçekten de pahalıdır.

Suyumuz uluslararası standartlara göre de pahalı 

Peki, dünya standartları bu konuda ne diyor? Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı’na (EPA) göre su masrafı hane giderlerinin yüzde 2’sini geçmemelidir[5]. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na (UNDP) ve Birleşik Krallık Çevre, Ulaşım ve Bölgeler Departmanı’na (DETR) göreyse bu oran yüzde 3’ü aşamaz. OECD de benzer şekilde su masrafının aile bütçesinin yüzde 3-5’i arasında olması gerektiğini savunur[6]. Yani İstanbul’da suya ödediğimiz para uluslararası standartlara göre de oldukça pahalıdır.

Belediyeler ne yapmalı?

Kocaeli Büyükşehir belediyesinin su için planladığı 2019 zammını geri çekmesi olumlu bir gelişme. Zira enflasyon yüzde 25’i bulmuşken zaten pahalı olan suyumuza bir de zam yapılırsa vatandaşın beli iyice bükülecek. Nitekim su bir insan hakkı. Su lüks bir tüketim maddesi değil varlığı ve yokluğu ölüm kalım meselesi. Fiyatı ne kadar yükselirse yükselsin insanlar suya muhtaç. Ve fiyatı yükselen su bütçede diğer ihtiyaçlara ayrılan kalemin daralmasına ve yoksulun daha yoksullaşmasına neden oluyor. 2019 yılında başta İSKİ olmak üzere bütün belediyelerin Kocaeli Belediyesi’nin aldığı kararı örnek alıp uygulaması gerekiyor.

Son notlar

[1] Kocaeli Fikir (5 Kasım 2018). 2019 Yılında Kocaeli’nde suya zam yok. https://kocaelifikir.com/haberler/gundem/2019-da-kocaeli-de-suya-zam-yok/21159

[2] Akgün İlhan (9 Aralık 2017). Su meselesi mi, oy meselesi mi? Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/blog/2017/12/09/su-meselesi-mi-oy-meselesi-mi/

[3] Su Hakkı Kampanyası (Ocak 2016). Suyumuzdan Para Kazanıyorlar. https://www.suhakki.org/2016/01/rapor-suyumuzdan-para-kazaniyorlar/

[4] Ayda 10 m3 suyun 4 kişilik bir aile için düşük bir miktar olduğunu belirtelim. TÜİK’in 2016 yılı verilerine göre İstanbul’da çekilen kişi başı günlük ortalama su miktarı 189 litre olarak hesaplandı. http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24874 Bunun yaklaşık dörtte birinin kayıp olduğu İstanbul’da kişi başına yaklaşık 142 litre olduğunu ortaya çıkıyor. Bu veriden yola çıktığımızda dört kişilik bir ailenin ayda yaklaşık 17 m3 su kullanması beklenecektir. Ayda 17 m3 su ise suyun birim fiyatı 2. kademeye göre 7,72 TL’den hesaplanacak ve sadece su bedeli bile 131 TL’yi bulacaktır. Buna ek vergi ve maliyetleri eklediğimizde su faturası 164 TL civarında olacaktır.

[5] Elizabeth Mack ve Sarah Wrase (2017). A Burgeoning Crisis? A Nationwide Assessment of the Geography of Water Affordability in the United States. PLOS ONE 12(4): e0176645. https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0169488

[6] OECD (2009). Managing Water for All: An OECD Perspective of Pricing and Financing. http://www.partnershipsforwater.net/tc/TC_Tools/105720_OECDManagingWaterforAllAnOECD

Dr. Akgün İlhan

[Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] Rüzgar iyesi: Yel Baba – Dilge Güney

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.

Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz. 

Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.

Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.

Bu ay, rüzgarın kanatlarında dünyayı dolaşacağız, rüzgar iyesi Yel Baba ile tanışacağız.

*** 

9 – Rüzgar İyesi: Yel Baba

 

Erlik Mangdeşire’ye yenildiğinden,

Hizmetkarları gökten yağmur gibi döküldüğünden,

Her bir damla iye olup düştüğü yeri sahiplendiğin beri

Rüzgarın da var bir iyesi.

Yel Baba ismi…

 

dav

Yel Baba, yaşlı bir bilge,

Atını bindirir rüzgarın sırtına

Dolaşır da dolaşır dünyada.

 

Hasat vakti gelince girer tarlalara

Ayırır buğdayın sapını-tanesini kocaman elleriyle,

Sapı kendine alır, atının karnını doyurur.

Tanesini bırakır insana, ekmek yapsın yesin diye.

 

Yorulduğu zaman serilir dağlara, uyur.

Ama gürültü yaparsa insanlar

Uyanır öfkeyle.

Şimşekler çakar gözlerinde.

Fırtınalar çıkar,

Kasırgalar dolaşır, yerde, gökte, denizde…

 

Yelbabanın öfkesi dinince,

Durur, soluklanır atıyla birlikte.

Fırtınalar biter ve sönüverir gökte şimşekler

Kasırgalar da onunla birlikte uyur.

 

Yel Baba’nın dünyada işi çok…

Yelkenleri doldurur, yardım eder denizcilere;

Değirmenleri döndürür buğday öğütenlere…

Bazen de çocuk olur Yel baba

Oyun ister.

 

Siz de Yel Baba’yla oynamak isterseniz,

Alın uçurtmanızı çıkın göğün kocaman olduğu yerlere!

Seslenin Yel Baba’ya,

Bayılır sırtında uçurtma uçurmaya…

1 – Evrenin Oluşumu

2- İnsanın Yaradılışı ve Erlik’in Doğuşu

3 – Yaşam Tanrıçası – Umay Ana

4 – Dünya Tufanı, İkinci Yaratılış ve Ak Yayık

5 – Ece ile Doğanay

6 – Öküzün İki Boynuzu Arasında Bir Dünya

7 – Üç Güneş

8 – İyeler

 

 

Yazan: Dilge Güney

Resimleyen: Berna Erözkan Akan

[Kedi-Siz] Can Kazaz: Sokak kedileri çok sevdiğim komşularımmış gibi!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

2014 sonu veya 2015 başıydı… Ankara’da Çankaya’da Eskiyeni Bar’dayım. Çok net hatırlıyorum kalbim çok kırık, üzgünüm, bira içiyorum biraz da patlamış mısır…

Adını sanını bilmediğim bir genç adam su gibi sesi ile şarkılar söylüyor. Garsona soruyorum adını, söylüyor ama ben zaten karmaşık aklımda tutamıyorum. Baya iyi geliyor o an bana…

Kırık kalbim ile beraber İstanbul’a evime dönüyorum… Seneler geçiyor. Sonra anlıyorum ki o adam ile aynı gazeteye yazıyoruz.

Yaşasın Yeşil Gazete.

Yaşlı adamlar gibi oluyorum onu dinlerken, “yok üstadım artık böyle su gibi şarkı söyleyen adamlar” diyorum.

Zaman içinde galiba “Kırlangıçlar gibi” şarkısı en sevdiğim oldu. İnsanda Ege’ye gitme hissi uyandırıyor. Yolumuz uzun, kırlangıçlar gibi.

Bu meraya taşınma işini, kedileri, inekleri, müziği konuşalım istiyorum.

Hazır denk gelmişiz.

Çünkü o Can Kazaz,

***

41 – Can Kazaz: Sokak kedileri çok sevdiğim komşularımmış gibi!

Tolga Öztorun:  Nedir bu meraya taşınma işi? Tası tarağı alıp meraya mı yerleştin? Nasıl oldu peki? Mutlaka çılgın bir sebebi vardır. Bildiğimiz inekler filan ☺ Çok özendirici geliyor dinleyince. Merada özgür kediler oluyor mu? 

Can Kazaz: Merada Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’nin büyükbaşları var. Biz aşağısındaki köyde  yaşıyoruz. Zaman zaman ben de yardımcı oluyorum arazide. Merada ve hatta köyde maalesef kedi yok pek. Uğrayan kedilerin hayatı tehlike altında çünkü köyün köpekleri kedilere karşı oldukça saldırgan. Farelere karşı önlem almak isteyen bir iki köylü dışında kedi besleyen yok bizim orada. Meralar da kedilerin barınabilmesi için fazla vahşi diyeyim, beslenebilecekleri çok fazla şey yok.

Taşınma işi ise bir sürü karar vermemi ve hayatımı yeniden şekillendirmemi gerektirdi. Bu şekillenme 2013 yılında başladı ve 2017 Temmuz sonuna doğru hayata geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştığım işimi ve Moda’da yaşadığım evimi bırakıp Çanakkale Biga civarında bir köye yerleştim. Aslına bakarsan sebebi bence çılgın değil. İstanbul’un çılgınlığının yanında oldukça sakin bir karar. Hem çok fazla insan içinde olmayı sevmiyorum hem de uzun zamandır daha doğa dostu bir hayatı arzuluyordum. Ekolojik farkındalığımı yükseltmeye çalıştım. Karakterim, olaylara bakış açım değişti ve en nihayetinde İstanbul benim için çekilmez bir hal aldı. Sonra da tası tarağı topladım evet :)

Tolga Öztorun: Biraz kedin Sümük’ten bahsedelim. Şahane bir ismi var☺ Nedir hikayesi Sümük Hanım’ın? Bir kedi ile yaşamak nereden geldi aklına? Doğuştan kedicilerden misin? 

Can Kazaz: Sümük Hanım’ın ismini sevmeyen çok insan da oldu tabi :D Tam burun deliğinin civarına denk gelen siyah bir beneği vardı. İsmini o benekten alıyor.

Bir gün yakın arkadaşım ve menajerim Ateş Erkoç ve eşi arabayla giderlerken öndeki arabanın tekerleğine paldır küldür dolanan bir yavru kedi görüyorlar. Sonra tedavisini yaptılar ama evde bir köpekleri olduğu için sahiplendirecek yer arıyorlardı. Ben de 5 yaşından beri kediyle büyüdüm ve o kedimiz Yumak öldüğünden beri de kedisizlik ruhumdan eksiltiyor gibi geliyordu.

O esnada ben sahiplendim kurtarılan yavruyu ve adını da Sümük koydum. İki sene beraber yaşadık, büyüttüm, Moda’nın avlularında başka kedilerle mevzulara girdi, camlara tırmandı, oralardan gidip kurtardık kendisini. Orasını burasını kanattı, parazit kaptı vesaire ama sağlığını da korudum iyileştirdim hep. Ama köye taşınma aşaması gelince, bahsettiğim asla barınamama koşulları oluştu. Benimle gelebilmesini çok isterdim. Bir kez daha sahiplendirmek durumunda kaldım ve ayrıldık. Umuyorum bulunduğu yerde mutludur. Ben yine kedisiz halde tamamlanmamış bir hisse sahibim. 

Tolga Öztorun: Can, sokak kedisi sana ne ifade ediyor? Yani Avrupa’da herhangi bir yere gidince kedilerin olmaması, sokaklarda özgürce gezememeleri ne hissettiriyor sana?

Can Kazaz: Avrupa’daki sınırlı vakitlerimde kendi özgürce gezebilmeme o kadar seviniyorum ki sokak hayvanlarına pek dikkat edememişim.

Kuşlar konmasın diye dikenler koyuyorlar Avrupa’nın “medeni” şehirlerinde. Yine de bol ağaçlı parklarını da koruyorlar mutlaka. Biraz kafa karıştırıcı benim için açıkçası. Doğup büyüdüğüm İstanbul ise tam tersi bu anlamda malum. Sokak kedilerini çok sevdiğim komşularımmış gibi görüyorum açıkçası. Agucuk gugucuk diye kedi sevenlerden değilim ama mutlaka sokak kedilerine selam veririm. Sevdirmek istiyorsa severim, yoksa yoluma devam ederim.

İnsanların arasında hayatta kalma becerileri çok gelişmiş ve çok birey, o yüzden de özel hayvanlar ve kediler de her hayvan gibi tüm varoluşlarıyla çok saygıdeğer.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum. İyi ki varsın.

 

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)