Ana Sayfa Blog Sayfa 2680

Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Abdullah Karacan uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti

DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Abdullah Karacan, Sakarya’nın Arifiye ilçesinde bulunan bir lastik fabrikasını ziyarete gittiği esnada, henüz belirlenemeyen nedenle fabrikada çalışan işçilerden Sedat U.’nun silahlı saldırısına uğradı.

Ağır yaralı Karacan ve diğer kişi, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı.

Abdullah Karacan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayın ardından polis ekiplerince gözaltına alınan Sedat U. emniyete götürüldü. İl Emniyet Müdürü Fatih Kaya da olay yerine gelerek inceleme yaptı.

 

(Duvar)

Kaju fıstığı krizi iki bakanı koltuğundan etti, ordu devreye girdi

Tanzanya’da kaju fıstığı nedeniyle çiftçiler ile tüccarlar arasında yaşanan kriz siyasette büyük sarsıntıya yol açtı.

Cumhurbaşkanı John Magufuli Tarım ve Ticaret bakanlarını görevden alırken, kaju fıstığının fiyatları yüzünden çıkan krizi çözmek için ordu görevlendirildi.

Orduya ülkenin güneyindeki üreticilerden kajunun kilosunu 1,43 dolara alma emri verildi.

Cumhurbaşkanı Magufuli, ülkenin tüccarlarına hükümetin onay verdiği fiyatlardan kaju fıstıklarını satın almaları için Pazartesi gününe kadar müddet vermişti. Çiftçiler haftalardır ürünlerini tüccarların verdiği fiyatların çok düşük olmasını gerekçe göstererek satmayı reddediyordu.

Cumhurbaşkanı muhalifleri ülkenin en büyük ihracat kalemi olan kajuyu siyasi amaçları için kullanmakla eleştiriyor.

Magufuli, şimdiye kadar kajuların kilogramını 1,3 dolardan almayı teklif eden 13 şirketi geri çevirdi.

Tanzanya ilk kez kaju fıstığı krizi yaşamıyor.

2013’te de, kaju üreticisi çiftçilerin ülkenin güneyindeki protestoları sonucunda 20 bina ateşe verilmişti. Kriz, tüccarların yine üreticiye uzlaşılan fiyattan düşük ödeme yapması sonucunda patlak vermişti. Bölgeye polis konuşlandırılmıştı.

 

(BBC Türkçe, Duvar)

İzmir’de 1 yılda yaklaşık 1,5 milyon kalamarın doğaya kazandırıldığı tahmin ediliyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi işbirliği ile hayata geçirilen proje kapsamında balıkçıların önemli geçim kaynağı kalamarın neslinin devam ettirmesini sağlamak amacıyla denizin 22 metre derinliğine kalamarların yumurtlaması için düzenek yerleştirildi.

Gümüldür açıklarında dalgıçlar, kalamar üretimini artırmak amacıyla 180 kalamar yapay yumurtlama düzeneklerini (kolektör) 18 ile 22 metre arasındaki çeşitli derinliklere yerleştirilmiş yapay resifler üzerine bağladı.

Pilot uygulama kapsamında dört balık adam belli periyodlarda dalış yaparak kolektörleri izledi. Bir yılda yaklaşık 1,5 milyon kalamarın doğaya kazandırıldığı tahmin ediliyor.

Projeye ilişkin bilgi veren İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, “Birçok balığın besin zincirinde yer alan kalamarların sayılarının azalması, ekosistemin dengesini de bozuyor. Bu nedenle türler kendilerine yeni üreme sahaları bulmaya çalışıyor ve bulamadığı takdirde bölgeyi terk ediyor.” dedi.

Küçük ölçekli balıkçılığın en önemli gelir kaynaklarından kalamarların kirlilik ve yanlış avcılık yöntemleri nedeniyle hem doğal üreme sahaları hem de sayıları azalıyor.

 

(Diken)

Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu: “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”

Kadınlar Birlikte Güçlü platformunun çağrısıyla kadınlar, 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü öncesi İstanbul’da buluştu.

Kasım ayı boyunca Feminist mekandaki gerçekleştirecekleri haftalık toplantılarına katılım çağrısında bulunan platform üyelerinin ilk toplantı sonrası yaptıkları değerlendirmeleri şu açıklamayla paylaşıldı.

“Farklı çevrelerden kadınlar bir araya geldik. Kimimiz çeşitli kurumlardan, sendikalardan, partilerden, üniversitelerden, kadın örgütlerinden, feminist olarak/olmayarak, kimimiz ise herhangi bir kuruma mensup olmadan katıldık. Bunun yanı sıra Cumartesi Anneleri ve Flormar direnişinden kadınlar da aramızdaydı, hem Cumartesi eylemlerine hem Flormar işçilerinin mücadelesine ses vermeye, dayanışmaya çağırdılar. Bir İstanbul buluşması yapmış olmamıza rağmen Antalya’dan, Adana’dan, Ankara’dan, Erzincan’dan ve farklı yerlerden arkadaşlarımız da bizimle birlikteydi; aktarımlar yaptılar. Hep birlikte hem içinde bulunduğumuz durumu değerlendirdik, hem de daha güçlü birliktelik üzerine konuştuk. Sıkça vurgulanan başlıklar şunlar oldu:

Kazanımlarımıza ne oluyor – nasıl bir mücadele? 

Kazıyarak elde ettiğimiz kazanımlarımıza göz dikildiği bir süreçte olduğumuz herkesçe vurgulandı. Bu kazanımlarımızın yer yer doğrudan elimizden alındığı, yer yer ise içi boşaltılarak, altı oyularak ya da suni gündem (örn. nafaka) yaratılarak yok edildikleri/edilmeye çalışıldıkları söylendi. Bunu yaparken iktidarın kadın hareketini doğrudan karşısına almak yerine bir kısmını kriminalize edip kapatmak (dernekler, seçilmişler, belediye kurumları) bir kısmını yok sayarak oyun dışı bırakmak (kadın kurumları) öte yandan da kendine yedekleyebileceği bir hareket yaratmak stratejisi izlediği, bizim de bunun bilincinde olarak yol almamız gerektiği konuşuldu. Bu anlamda bir ‘kadın hareketine sahip çıkma’ vurgusu yapıldı. Müftülük yasasına kadar gelen saldırıları püskürtebildiğimiz ama sonrasında bunun zorlaştığı söylendiği gibi, aslında hala güçlü olduğumuz ve bunun örneğin nafaka tartışmasının şimdilik rafa kalkmış görünmesinde rolü olduğu da belirtildi. Dolayısıyla haklarımıza, hayatlarımıza sahip çıkma konusunda mücadele zeminlerimiz daralmış olsa da güçsüz olmadığımız çokça tekrarlandı. Saldırıların bazıların püskürtülebilmesinde iktidara yakın kadınların karşı çıkışlarının önemli rol oynadığı da belirtildi, belirli hak temelli hususlarda kadınların birbirine yakın sesler çıkarabildiği söyledi; öte yandan iktidar tarafından pozisyonlarının belirlenmesi (müftülük’te olduğu gibi), kadın hareketini ikame etme-tamamı adına konuşur hale gelme stratejileri ve aile-temelli politikaları temel almaları da eleştirildi. Ancak birbiriyle teması daha iyi, daha hızlı harekete geçebilen, her konuda aynı fikirde olmasa da ortak ses çıkarabilen ve ‘buradayız’ diyen bir kadın hareketinin bu durumla başa çıkabileceği ortak bir ihtiyaç olarak ifade edildi.

Yerel seçimler ve kadınlar

Yaklaşan yerel seçimlerden sıklıkla bahsedildi, bunun kadınların hayatındaki yeri, hem belediye meclisleri hem muhtarlıklar düzeyinde kadınların yerel siyasette bulunmasının önemi, bunun için harekete geçmek gerektiği gibi sözler oldu. Bu açıdan farklı partiler ve çevreler ayrımları bir kenara bırakılarak kadınlar arası birliktelik kurulması vurgulandı.

Kriz ve yoksullaşma ortamında nasıl bir söz, nasıl bir mücadele?

İçinde bulunduğumuz koşullarda kadınların baş etmek zorunda olduğu saldırının bir boyutu kazanımlara müdahale iken bir boyutu da krizle birlikte gelen yoksullaşmadan nasıl etkilendiğimiz ve bunun nasıl bir şiddete dönüştüğü. Bu her söz alan tarafından vurgulanan bir başlık oldu. Hem krizin getirdiği işten çıkarmaların ve ‘gönüllü’ ayrılmaların öncelikle kadınları hedef almasından, hem sosyal hizmetin iyice ortadan kalkmasıyla kreşlerin kapanması ve bakımın iyice kadınlara yüklenmesinden, hem esnek çalışma politikalarının kadınlar için bir ‘makul ölçüde çalışma’ haline gelmesinden, hem sosyal politikanın tamamen yardım eksenli hale getirilmesiyle kadınların bağlandığı ‘sadaka rejiminden’ hem de bu krizin şu anki haliyle ortaya çıkmasında ülkede ve bölgedeki savaşın etkisinden, buna harcanan bütçeden söz edildi, tüm bunların kadınlara yönelik artan erkek şiddeti anlamına geldiği vurgulandı. Krizin cinsiyetli bir şey olduğu – bu açıdan semt pazarları, pazarlardaki fiyatlar, ucuz alışveriş için akşam karanlığında pazarlara giden kadınlar epey konuşuldu örneğin – ve bu bağlamda daha derinlikli çalışma, tartışma, iş yapma ihtiyacından bahsedildi. Bunun çeşitli platformları, bu alanda özelleşen kurum, örgüt, platform ve kişiler oldu bugüne dek, dolayısıyla her şeyin tek elden organize edilmesi gibi değil de bunu yapmak isteyenler açısından Kadınlar Birlikte Güçlü kolaylaştırıcı zemin sağlayabilir mi? Nasıl?

Eğitim ve sosyal politika alanlarının aile ve diyanet ekseninde şekillenmesi

Müfredattan ve çocuklarını bırakacak kreş bulamayan kadınların sibyan mektepleri ve tarikatlara mecbur kalma halinden bahsedildi. Bunun yanı sıra diyanetin artan bütçesi ve sosyal politika içerisinde artan rolüyle kadınların hayatlarını doğrudan şekillendirici bir rol üstlendiği, bunun da eşitsizliği artıran bir baskı aracı olmasından söz edildi.

Daha güçlü birliktelik ve temas alanlarını artırmak

Toplantının en çok vurgulanan konusu daha çok ve daha güçlü birlikte olma ihtiyacı oldu. Kimi bunu hepimizi bir araya getirecek bir zemin ihtiyacı olarak tarifledi, kimi farklılıklarımız baki kalarak ortaklıklar üzerinden ilişkileneceğimiz bir ağ – yani ihtiyacı tarifledik ama nasıl olacağı biraz muğlak kaldı. Farklı illerden gelen arkadaşlar arasında bunun iller arası daha kalıcı bir ilişkilenmeye dönüştürülmesi gerektiğini vurgulayanlar oldu. Özellikle sürdürülebilirlik, kalıcılık, süreklilik gündeme gelen sözler oldu. “Kadınlar Birlikte Güçlü”nün referandum döneminde bir kampanya grubu olarak çıkıp, Türkiye’nin farklı yerlerinde bu sloganla eylemler yapıldığı sonrasında ise aslında İstanbul özelinde bir aradalığımız sağlamış bir alana dönüştüğü konuşuldu. Bu açıdan biz İstanbul’dan bu çağrıyı Kadınlar Birlikte Güçlü üzerinden yaptık ve bu herkesin kullanımına açık, ama ne adla/nasıl olacağı elbette her ilin kendi tartışması, her deneyim kendine özgü dedik. Dolayısıyla İstanbul yerelinin toplantısıydı bu yaptığımız ve farklı yerlerin toplantılarının sonuçlarıyla beraber şekil alacak. Daha güçlü bir birlikteliğin bir boyutu olarak temas alanlarını artırma meselesi vurgulandı, yani farklı çevrelerden kadınlarla temas edebilme olanakları yaratmaktan bahsedildi. Bunun için yerel seçim de gelirken mahalleler düzeyinde bir şeyler yapma gerekliliğinden bahseden olduğu gibi, iktidarın toplumun kılcal damarlarına sirayet eden hali karşısında bizlerin de bu tarz bir strateji izlemesi gerektiğini söyleyerek yerellerde düzenli buluşmalar önerenler de oldu. Yukarıda sayılan eğitim, yoksullaşma, yerel seçimler vs. gibi farklı gündemlerde Kadınlar Birlikte Güçlü’nün bir ana yürütücü değil bir araç işlevi görebileceği, eğer gerçek bir ağ yaratabilirsek benzer çalışmalar yürüten (hatta farklı illerden dahi) kadınların temas ederek birbirinden haberdar olabileceği, kendi inisiyatifiyle birtakım ortak işler yapabileceği, böyle bir ağın ortak faaliyet için belirleyici değil kolaylaştırıcı olabileceği bu yolla da kimsenin çalışmasının önünü kesmeyeceği de söylendi. Nasıl bir birliktelik sorusuna cevaben daha somut yol alma ise iller arası büyük buluşmaya bırakıldı.

 

(Yeşil Gazete)

Kadına yönelik şiddete karşı 25 Kasım’da dayanışma çağrısı

Kadınlar şiddete cevabı 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde verecek.

Feminist Gündem’in Twitter hesabında yapılan çağrıda “”Bir aradayız, birlikte güçlüyüz, buradayız!” diyerek her sene olduğu gibi isyanımızla 25 Kasım Pazar günü saat 17.00’de Taksim-Tünel Meydanı‘nda buluşuyoruz” denildi.

Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar erkek şiddetine karşı #ErkekŞiddetineKarşıSesÇıkar etiketiyle sesini duyuracak.

Kadınlar Birlikte Güçlü Facebook hesabından paylaşılan mesajda, “Erkek şiddetine, şiddeti meşrulaştıran, mücadele alanlarımızı daraltan, haklarımızı sınırlayan düzene karşı kadınlar birlikte güçlü” denilerek önce Twitter eylemine destek verme, ardından da 25 Kasım’da sokağa çıkma çağrısı yapıldı.

 

(Yeşil Gazete)

Ölümcül yangınlarla mücadele eden Kaliforniya’da can kaybı artıyor

Kaliforniya eyaleti tarihindeki en ölümcül yangınlarla mücadele ediyor.

Geçen hafta başlayan orman yangınlarında ölü sayısı 42’ye yükseldi, 228  kişi için kayıp ilanı verildi.

Eyaleti kuzeyden güneye saran ve 16 noktada devam eden orman yangınları nedeniyle 250 bin kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı tahmin ediliyor.

Orta sınıf ailelerden Hollywood ünlülerine kadar bölgede yaşayan tüm sakinleri etkileyen yangınların en az 7 bin 100 eve hasar verdiği ve 15 bin yapıyı tehdit ettiği aktarılıyor.

Oyuncu Gerard Butler yanan evinin önünde selfie çekerek Instagram hesabında paylaştı

Eyaletin kuzeyinde, San Francisco’nun 274 kilometre kuzeybatısında başlayan ve Camp Fire ismiyle anılan yangınlar 450 kilometrekarelik bir alanı etkisi altına aldı ve 26 bin nüfuslu Paradise kasabasını yok etti.

Daha güneyde ise, 336 kilometrekareye yayılan ve Los Angeles bölgesini tehdit eden Woolsey yangını Malibu’ya doğru ilerledi.

Evi yanan Neil Young, ABD Başkanı Donald Trump’ı suçlayarak orman yangınları konusundaki politikasını eleştirdi.

Trump Pazartesi günü bölgeyi büyük felaket alanı ilan etti

Başkan Trump, Kaliforniya Valisi Jerry Brown‘ın talebi üzerine Pazartesi günü bölgeyi büyük felaket alanı ilan ederek federal bütçeden acil durum fonunun aktarılmasını sağladı.

Kaliforniya Valisi Jerry Brown, güçlenen rüzgarların yangının yayılmasında etkili olduğunu belirterek ABD Başkanı Donald Trump’ı bu olayı büyük bir afet olarak ilan etmesi çağrısı yapmıştı. Trump ise Twitter üzerinden “kötü orman yönetimi” açıklamasında bulunmuş ve federal bütçeyi kesmekle tehdit etmiş. “Her yıl milyarlarca dolar veriliyor, bu da çok sayıda can kaybına neden oldu, hepsi de ormanların kötü yönetiminden dolayı. Artık çözüm ya da daha fazla FED ödemesi yok!” diyen Trump’a Kaliforniya Profesyonel İtfaiyeciler Sendikası Başkanı (CPF) Brian Rice cevap vermişti.

Açıklamayı tehlikeli derecede yanlış bulduğunu belirten Rice, orman yangınlarının sadece ormanlık alanlarda değil, nüfusun bulunduğu açık alanlardaki bitki örtüsü, şiddetli rüzgar, düşük nem ve kıvılcımlar ile yayıldığını; Kaliforniya’daki ormanların yaklaşık yüzde 60’ının federal yönetim ve diğer üçte ikisinin ise özel kontrol altında olduğunu, bu kaynakları orman yönetiminden uzaklaştırmayı seçenin Kaliforniya değil, federal hükümet olduğunu söylemişti. Vali Sözcüsü Evan Westrub ise Trump’ın açıklamalarını “budalaca ve bilgisizce” diye tanımlamıştı.

Meteoroloji uzmanları, tehlikeli koşulların gelecek hafta da devam edeceğini söylerken, itfaiye görevlileri alevlerin yayılmasına yol açan sert rüzgarların bir süreliğine geçici olarak durmasından faydalanacaklarını belirtiyor.

Kuraklığın yanı sıra insan faktörüne de dikkat çeken iklim araştırmacıları, çoğu zaman gelişi güzel şekilde ormanda yere atılan sigara izmaritleri ya da söndürülmeyen mangal ve kamp ateşlerinin de, büyük felaketlere neden olduğunu hatırlatıyor.

 

(CBS News, The Guardian, BBC Türkçe, Yeşil Gazete)

(Babil’den Sonra) Açık Radyo 24 yaşında

Seslerin anlamını ayırt etmeye başladığım günlerden bugüne radyo hep hayatımın baş köşesinde yer aldı…

Çocukluğumu 1960’lı yıllarda yaşadım. İstanbul’un dışında, Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyinde bir köyde, Altınşehir’de dünyaya geldim ve bugün de doğduğum köyde yaşıyorum. Geçen yıllar buralarda birçok şeyi değiştirdi. Her sabah Açık Gazete’de Ömer Madra ve Can Tombil’in Saatli Maarif Takvimi okumalarında bahsettikleri romantik isimli doğa olayları artık pek takvime uymaz oldular.

Köyün yeşil kırları, gölü çevreleyen tepelerin yamaçlarını ıtırlı kokularıyla süsleyen sarı katır tırnakları artık yoklar. Oraları kendisine yaşam alanı seçen canlılar da yoklar. Bugün yerlerinde beton kuleler yükseliyor. Yakında buralarda inşası düşünülen “yeni kent” bu güzelim doğa parçasına son darbeyi vuracak.

Bir zamanlar ayın şavkıyla ışıyan Sazlı Dere’nin kurbağalarının geceyi bölen çılgın sesleri epey zamandır sustu. 1960’lı yıllarda zengin endemik dokusuyla bilinen Sazlı Dere’de, doğal varlıklar literatürüne giren 140 değişik canlı türü yaşardı. Hepsi şimdi gittiler. En son kurbağalar ve bizler kalmıştık. Kurbağalar da gittiler, biz kaldık. Yakında bize de yol görünecek gibi duruyor. Buralarda birçok şey değişti ama radyom hala baş ucumda…

Elektrik köye 1970’lerin başlarında geldi. Önceleri pille çalışan transistörlü bir radyomuz vardı. Her zaman açık olmazdı. Akşam babam işten eve dönünce ajans haberlerini dinlemek için açardı ve gece yatana kadar radyo açık olurdu. Günün o saatlerini dört gözle beklerdim. Gaz lambasıyla aydınlanan odada, sobanın başında geçen radyolu kış gecelerinin tadını hala duyumsarım.

Bazen gün içinde de radyoyu gizlice açar, radyonun ön yüzünde yer alan uzak kentlerin isimleri üzerinde gezinirdim. TRT dışında genellikle Balkan radyolarının yayınlarını yakalardım. Gün geldi televizyonlar evlere girdi ve bütün büyü bozuldu. Ama ben her zaman radyoya sadık kaldım. Bugün de evimde televizyonum yok ama envai çeşit radyom var.

1970’li yıllarda, liseye başladığım günlerde politik tercihlerim de biçimlenmeye başlamıştı. O günlerde çok uzaklardan yayın yapan “Bizim Radyo” ile tanıştım. Sonraları Doğu Almanya’dan yayın yaptığını öğrendim. Günün belli saatlerinde yayın olurdu ve radyo sinyalleri çok da güçlü değildi. Daha kaliteli bir radyo alacak durumu olanlar için mesele değildi ama ben o duruma geldiğimde radyo da yayın hayatını sonlandırmıştı. FM kanallarının artmasıyla tercih şansımız da giderek artıyordu.

1991’de Dikili’de yapılacak olan bir konsere giderken Muammer Ketencoğlu ile tanıştım. Bugün de eksilmeden süren sıkı bir dostluğumuz oldu. 1995 yılıydı sanıyorum, bir radyoda program yapma teklifi aldığından söz etmişti. Programı yapmaya başladı, Açık Radyo’ya olan tutkulu bağlılığım da böylece başlamış oldu.

Açık Radyo yaşamıma yön veren bir radyo oldu. Çok rahatlıkla “son okulum oldu” diyebilirim. Bir Açık Okul. Mezun olma şansınızın hiç olmadığı bir okul. Derslere devam etme zorunluluğu da yok ama bir gün dersleri atlasanız hayatınızda bir şey eksik kalıyor duygusunu yaşıyorsunuz.

Bugün içerisinde yer aldığım Yeşiller Hareketi’ni de radyom sayesinde tanıdım. 2009’du sanıyorum, Ömer Madra’nın Beyoğlu Yeşil Ev’de verdiği derslere de katılmaya başlamıştım. Yeşiller ile tanışmak çocukluğumun yeşillere bezeli, börtü-böcek günlerine dönmek gibi bir şey oldu benim için. Gezegenimiz alarm veriyordu ama hala yapabileceğimiz şeyler olduğunun düşünü birlikte kurmak bile bana çok iyi gelmişti.

Açık Radyo Hareketi’ne önce dinleyici olarak katıldım. “Hareket” diyorum; gerçekten de öyle. Açık Radyo sadece bir radyo değildi benim için. Bugün ülkemizde ve bütün dünyada yaklaşan küresel krizin ayak seslerini daha çok duyuyoruz. Ekolojik, ekonomik, sosyal… krizler kapıda. Açık Radyo, bu kaotik ortamda nefes alabildiğim, her türlü olumsuzluğa rağmen kendimi alabildiğine özgür hissetmemi sağlayan, hep beraber- doğayla ve üzerindeki tüm canlılarla, börtü-böcekle birlikte barış içerisinde yaşayabileceğimiz özlediğimiz hayatın her şeye rağmen hala mümkün olduğunu bana duyumsatan bir kolektif hareket. 7/24 radyoya emek veren emekçileriyle, gönüllü programcılarıyla ve dinleyicileriyle birlikte “Haydi, daha her şey bitmedi, umut hala var, umut insanda, umut doğada…” diyen bir yaşam kolektifi…

Bazen nefes almakta bile zorlandığımı hissediyor insan ve o zaman benzer kaygıları taşıyan insanları aramaya başlıyor. Açık Radyo, Yeşil Gazete ve benzeri hareketler bugün bana alternatifsiz olmadığımızı hatırlatan adresler oldular. Sorumluluk alındığında bir radyoyu veya bir gazeteyi işlevli halde tutmanın aslında ne kadar çok emek ve özveri gerektirdiğini de görüyor insan; zamanla bir radyo programını veya bir gazete haberini sadece “tüketen” olmaktan çıkıp bir “türetici” olmaya doğru da evriliyor.

Mart 2016’da Yeşil Gazete’de yazmaya başladım. Orası da tıpkı Açık Radyo gibi bir okul oldu bana. Sonra Nisan 2017’de Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programını hazırlayıp, sunmaya başladım. Radyo programcılığı bana epey uzak bir işti. Açık Radyo’da radyo programcılığını öğrenmeye başladım ve öğrenmeye de devam ediyorum.

Geçen gün Açık Radyo’da 80. programımı sundum. Bundan sonra da her pazartesi 13.00’de Açık Radyo’dan sevdiğim müzikleri, sesleri, sözleri, düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğim. Kafama takılan sorularıma da yanıtlar aramaya çalışacağım bu arada.

Açık Radyo bugün, yani 13 Kasım Salı günü 23. yılı geride bırakıp, 24. yaşına basacak. Radyomuz 23 yıldan bugüne 7/24 yayında ve arkasında büyük bir öz veri- büyük bir emek var. Açık Radyo’yu akıl edenler, kuruluşuna öncülük edenler, 23 yıl boyunca radyoya emek verenler sağ olsunlar, var olsunlar.

Bu hafta programda DOĞA İÇİN çalınmış-söylenmiş türküleri, bütün dünyada doğa hakları için yazan-çizen-eylemler yapan, mücadele eden insanlar için çaldım. Bir de Açık Radyo emekçileri için…

Programı buradan dinleyebilirsiniz: https://youtu.be/ZkGYTF4UomQ

Açık Radyo’nun yolu AÇIK, ömrü uzun olsun…

Ercüment Gürçay

Bizde yerel seçimler göstermeliktir – Eser Karakaş

Bu yazı ahvalnews sitesinden alındı

Bizde, Türkiye’de yerel seçimlerin anlamsız ve göstermelik olmasının nedenleri öyle kayyum atamaları falan değildir.

Erdoğan’ın, Süleyman Soylu’nun seçilecek yeni Kürt belediye başkanlarına yönelik olarak “teröre karışmışlarsa hemen görevden alırız, kayyum atarız” ifadesi meselenin vahametini artırmıştır, doğru, ama temel sorun bu değildir.

Türkiye’de yerel seçimlerin iktisadi ve mali evrensel mantığı yoktur ve işte tam da bu nedenden yerel seçimler çok büyük ölçüde anlamsız ve göstermeliktir bizim ülkemizde. Çok önemsediğim bu konuyu açmaya çalışacağım.

Seçim demek seçmenin yönetimden belirli miktar ve kompozisyonda kamu hizmeti talep etmesi ve bu talebe uygun da vergi vermesidir. Burada seçim derken illaki de yerel seçimleri kast etmiyorum, her seçimin -genel ya da yerel- mantığı budur.

Meseleyi çok basitleştirerek sunmaya gayret edeceğim: Genel seçimlerde de, kuramsal olarak en azından, mesela Erdoğan ya da Kılıçdaroğlu’na değil, AKP’nin ya da CHP’nin önerdikleri kamu hizmeti sepetlerine oy veriyoruz. Bu sepetlerin gerektirdiği vergi yükünü de yine kâğıt üzerinde kabul ediyoruz.

Bu temel teorik çerçeve ABD’de daha net işliyor. Trump başkanlığa aday olurken Obama’nın sisteme taşıdığı kamusal sağlık hizmetlerini kaldıracağını yani daha az kamu hizmeti vereceğini ama vergilerde de büyük indirime gideceğini söyledi: Kendi içinde tutarlı bir seçim mantığı.

Hillary Clinton ise demokrat aday olarak kamu hizmetlerinde indirime gideceğini söylemedi ve buna paralel olarak da vergi indirimlerinden pek bahsetmedi seçim öncesi, bu da aynı şekilde tutarlı bir tavır.

Türkiye’de bu sistemin genel seçimlerde çalışmaması için kuramsal bir neden olmamasına rağmen, siyasi geleneklerimizde kamu hizmetini azaltma sözü pek yok bizde. Vatandaş, -sağcısı, solcusu, milliyetçisi, dindarı, sosyal demokratı, liberali- herkes devletten hizmet bekliyor.

Karşılığında da vergi ödemek istemiyor, devlet de bu döngüyü kıramıyor, vergi alamıyor. Özellikle gelir vergisi alamıyor ve bunun sonucunda da vergi gelirlerinin üçte ikisinden fazlası ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilerden oluşuyor.

Ancak, bizdeki yerel seçimlerde kuramsal anlamda dahi bu sistemin işlemesine imkân yok. Çünkü Anayasa’nın 7. ve 73. maddeleri bu temel mali demokrasi mantığının işlemesine imkân vermiyor.

Anayasanın “Vergi ödevi” başlıklı 73. maddesinde başka sıkıntılar mevcut ama yine bu madde verginin yasallığını düzenliyor. Verginin yasallığı ilkesi, en önemli anayasal ilkedir. Vergilerin ancak seçilmiş meclisler, yani demokratik temsil gücü olan kurumlar tarafından konabileceği ilkesidir.

Ama seçilmiş ve temsil gücü olan kurumun illaki de merkezi-ulusal meclis olması şartı yoktur. Yerel seçilmiş ve demokratik temsil gücü olan kurumlar da kendi alanlarıyla sınırlı olmak üzere vergi yani yerel vergiler salabilmelidirler.

Yerel seçilmiş kurumların yerel vergiler salabilme yetkisine haiz sistemlerin de illaki federal sistemler olması da hiç şart değil. Fransa gibi tüm adem-i merkeziyetçi çabalara rağmen hala çok merkeziyetçi bir devlette yerel vergileri yerel meclisler salabiliyorlar ve kimse de bu durum karşısında bölünme, federalizm gibi kavramları gündeme taşımıyor.

Türkiye’de ise Anayasanın 7. maddesi, TBMM’nin yasama tekelini anayasal ilke haline getirmiştir. Madde 73 verginin yasallığını hükme bağlar ancak 7. madde ile TBMM’ye vergi salma tekeli verdiğinizde artık yerel seçilmişlerin, yerel vergilerle sınırlı bir vergi salabilme yetkisi kalmıyor.

Peki, Anayasa’nın bu iki maddesini birlikte düşündüğünüzde bu durum acaba yerel seçimlerin demokratik meşruiyetini nasıl etkileyecektir?

Demokrasilerde seçmenine harcama-vergi dengesi öneremeyen adayların içinde bulunduğu siyasi ortama demokrasi demek mümkün değildir. Bu önerme yerel seçimlerin önemini bir ölçüde etkiler. Kimin, hangi parti adayının belediye başkanı seçildiği hala önemlidir ama bu önem ile yerel demokrasi kavramının bir ilişkisi yoktur.

Yerel demokrasi demek, adayın yerel idari birimde seçmenlere yerel kamu hizmeti sepeti yani yerel hizmetlerin miktar ve kompozisyonunu önerebilmesi ve bunu da merkezi otoritenin ihsan-ı şahanesine ihtiyaç duymayacak vergilerle finansmanını sağlayabilmesi olanağı, demektir.

Örnek olarak şunu söyleyebiliriz: Bir yerel idari birimde sol, sosyalist ya da sosyal demokrat bir belediye başkanı adayı seçmenine daha çok yerel sosyal kamu hizmeti mesela çalışan eşler, aileler, kadınlar için daha fazla kreş, sabah, akşam yani mesai saatlerinde çok daha yoğun, belki de belirli saatler içinde indirimli toplu taşımacılık, her mahalleye belediye kütüphaneleri önermeli, bunların gerekli finansmanı için de başka bir yerel vergileme önerisi getirmelidir.

Aynı idari birimde aday olan sağcı bir belediye başkan adayı ise muhtemelen daha az yerel kamu hizmeti ama buna paralel olarak da daha az yerel vergi yani daha çok kullanılabilir kişisel gelir önerecektir, seçmen de bu öneriler çerçevesinde siyasi tercihini yapacaktır.

Adaylar bu önerileri yapamıyorlar, yani farklı vergi yükü önerilerini, farklı vergi alternatiflerini getiremiyorlarsa bu siyasi çerçeveye yerel demokrasi demek mümkün değildir. Türkiye’de ise bu demokratik ortam oluşamıyor.

Adaylar merkezin kendilerine takdir ettiği bütçe büyüklükleri ile çalışmak zorundalar, harcama farklılaşması yapmaları dahi hukuken çok sınırlı zira bütçenin önemli bir bölümü zaten personel maaşlarına gidiyor.

Türkiye’de de yerel vergi adıyla vergiler -mesela emlak vergisi- vardır ama bu verginin de konusunu, matrahını, oranını merkez saptıyor, seçilmiş yerel otorite sadece bu yerel vergilerin kasadarlığını yapabiliyor. Bu durumda da bu vergilere yerel vergi demek mümkün değildir, yerel verginin olmaz ise olmaz koşulu bu verginin konusunu, matrahını, oranını yerel meclislerin saptayabilmesidir.

Yerel vergileme ve harcama ilişkileri eksikli demokrasimizin en sıkıntılı alanlarının başında geliyor. Bu konuda daha normal ilişkiler önerenler ise tuhaf, temelsiz suçlamalarla karşı karşıya kalıyor.

Türkiye’de siyasi partilerin bu anayasal çerçeveye büyük eleştiriler getirmemeleri de meselenin başka bir ilginç yanıdır. Oy yoğunlukları daha lokal siyasi partiler de bu eleştirisizliğin dışında kalmıyor, bu anayasal dayatmaya itiraz üretmiyor.

Eser Karakaş – Ahval

150 binden fazla insan İstanbul Maratonu’nda sağlık için koştu

Vodafone 40. İstanbul Maratonu’nda erkeklerde Kenyalı atlet Felix Kimutai, kadınlarda da Kenyalı atlet Ruth Chepngetich, parkur rekoru kırarak birinci oldu.

Vodafone 40. İstanbul Maratonu nedeniyle 15 Temmuz Şehitler Köprüsü de dahil İstanbul’da bazı yollar 04.00 ile 14.30 arasında trafiğe kapalıydı.

Vodafone Türkiye adına maraton hakkında açıklama yapan Colman Deegan, “Bu yıl 150 binden fazla insan katıldı. Bu, İstanbulluların maratona ilgisini göstermesi bakımından önemli. Maratonda bu yıl sağlık için koştuk” dedi.

Maratonda Kenyalı atlet Felix Kimutai, kadınlarda ise aynı ülkeden Ruth Chepngetich, parkur rekoru kırarak birinci oldu.

15 Temmuz Şehitler Köprüsü gişelerinin yaklaşık 250 metre gerisinden başlayan ve Sultanahmet Meydanı’nda sona eren 42 kilometre 195 metrelik maratonda Felix Kimutai, 2 saat 9 dakika 57 saniyelik derecesiyle ilk sırayı elde etti.

15 kilometre halk koşusu

Vodafone 40. İstanbul Maratonu kapsamındaki 15 kilometre koşusunu erkeklerde Kenyalı Shadrack Korir, kadınlarda ise milli atlet Yasemin Can kazandı.

Tekerlekli sandalye kategorisi

Maratonun tekerlekli sandalye kategorisini ise erkeklerde Ömer Çantay, kadınlarda Hamide Doğangün ilk sırada tamamladı.

İstanbul Maratonu

Tercüman Gazetesince 1973 yılında gündeme getirilen Asya’dan Avrupa’ya koşma fikri, 1979 yılında Almanya’dan bir grup turistin girişimiyle gerçekleşebildi. Koşu, 1 Nisan’da gerçekleşti.

Asya-Avrupa Koşusu olarak başlayan maratonun adı daha sonra ki yıllarda Avrasya Maratonu olarak değiştirildi. 2013 yılında ise, Avrasya Maratonu’nun adı, şehrin tanıtımı ve adını ön plana çıkarmak amacı ile İstanbul Maratonu olarak değiştirildi.

 

(Bianet)

Bingöl Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin enerjisi bahçeye kurdukları güneş santralinden

Bingöl Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi bahçesinde kurulan güneş enerjisi santrali okulun elektrik ihtiyacının yüzde 85’ini sağlıyor.

Bingöl Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesince hazırlanan ve Avrupa Birliği Hibe Programları kapsamında desteklenen “Solar Enerji Atölyesinin Kurulup İşletim, Bakım, Onarım Modülünün Hazırlanması Projesi” kapsamında okul bahçesine 2015’te 8 kilovat gücünde güneş enerjisi santrali kuruldu. Santral sayesinde okulun elektrik ihtiyacının yüzde 85’i karşılanıyor.

Okul Müdürü Abdulselam Begiç 2015 yılında faaliyete geçen santralin hem kalifiye eleman yetiştirilmesini yardımcı olduğunu hem sektöre yatırım yapacak girişimcilere örnek teşkil ettiğini hem de okulun elektrik ihtiyacını karşıladığını söyledi.

Bingöl’ün güneş enerjisi üretim potansiyelinin Türkiye ortalaması üzerinde olduğunu dile getiren Beğiç, bu konuda yatırım yapmak isteyen iş insanlarına destek olmaya hazır olduklarını belirtti.

‘Güneş ülkesi Türkiye’de güneş enerjisi hizmeti vermek istiyorum’

Öğrencilerden Azat Emeç de güneş enerjisini elektrik enerjisine dönüştürerek, bir odanın elektrik ihtiyacının karşılanması amacıyla bir model üzerinde çalışma yaptığını söyledi.

İşi öğrenmek için defalarca sistemi söküp yeniden montaj ettiğini aktaran Emeç, lisans eğitimini de yenilenebilir enerjisi üzerine yapmak istediğini vurguladı.

Emeç, mezun olduktan sonra güneş enerjisi sektöründe çalışmayı düşündüğünü belirterek, “Eğitimimi tamamladıktan sonra bir güneş ülkesi olan ülkeme güneş enerjisi konusunda hizmet etmek istiyorum.” diye konuştu.