Ana Sayfa Blog Sayfa 2533

Füsun Üstel’in hapisliği ve utanç – Fikret İlkiz

Memleketi hapishaneye çeviren hukuk sistemini bu hale getiren, Füsun Üstel’i hapishaneye gönderen düzenin hukukuna karşı bir cevap vermek istemez misiniz? Suskunluğunuz nedendir? Başka akademisyenler hapse giderken de bakacak mısınız sadece?

Kişisel bir yazı ve acıdır yazdıklarım. Kişiselliği ayrı bir utançtır benim için…

Her şey gözümüzün önünde oluyor. Yıllardır mahkûmiyet cezalarıyla bilim insanları biçiliyor, öğütülüyor.

Düzenden yana olmaları için baskılanıyor, korkutuluyor. İfade özgürlükleri yok ediliyor. KHK’larla üniversitelerden atılıyorlar ve hayatları karartılıyor, yargılanıyorlar.

Hukuk fakültelerinde yetiştirdikleri savcılar, Barış İçin Akademisyenler bildirisinde imzası olan hocaları hakkında iddianameler yazıyor, suçluyor. Mezun ettikleri öğrenciler hâkim olmuş; hocalarını yargılıyor, haklarında mahkûmiyet kararları veriyor, cezalandırıyor.

Barış İçin Akademisyenler’den Füsun Üstel hakkında İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mahkûmiyet kararı verildi. Hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini istemedi. Mahkeme mahkumiyeti ertelemedi. 1 yıl 3 ay hapis cezası kararını İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi kesinleştirdi.

Mahkûmiyet kararı almasına neden olan ve mahkûm ettiren avukat benim.

Eskişehir’de 8 Mayıs 2019 Çarşamba günü bir meslektaşımla birlikte Füsun Hocayı hapishaneye teslim ettik.

Sorumlusu benim, utanıyorum…

Şimdi, bu kesinleşmiş mahkûmiyet kararı henüz davası açılmamış olan diğer Barış Akademisyenleri hakkındaki iddianamelerde ve mahkemelerde “emsal karar” kabul edilecek.

Bilim insanları hakkında süren ceza davalarında, dayanışma için gelen diğer sanık akademisyenlerin ceza davalarında zaten tek tip kararlarla verilmekte olan mahkumiyetlerin ve hapishanelerin yolunu açmak için bu karar kullanılacak, adına emsal karar diyecekler…

21 yıl önceydi… Prof. Dr. Lütfi Duran’ın vefatı nedeniyle Cumhuriyet gazetesinde yazdığım yazıda (6.12.1998) kendisinden özür dilemiştim.

“Sayın Hocam!.. Çok özür dilerim. Oğlunuzu hapishaneye ben gönderdim. Hukuk fakültesinde idare hukuku dersinizden çakmıştım. Keşke daha çok ders çalışıp bilgi sahibi olsaydım. Keşke avukat olarak görevimi yerine getirebilseydim… Oğlunuzu cezaevine göndermek yerine, beraat kararı alabilseydim. Yapamadım.

Hatırlarsınız, oğlunuzun (gazeteci Ragıp Duran) mahkûmiyetine neden olan yazısı hakkında konuşmuştuk. (…) DGM ‘deki savunma sırasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde yer alan hakkı açıklayıp, “ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun en esaslı temel kriterlerinden birini oluşturur” demiştim. Dinletemedik. Benim hatam. Yargıçları ikna edebilir miydim? Başaramadım. Olmadı. Mahkûm ettirdim.

Oğlunuz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde (…) herkese gülümsüyordu. Kucağındaki çiçeklerle ve artık “hükümlü” olarak “cezasını” çekmek üzere Saray Cezaevi’ne gitmek için hazırlanıyordu. Onu cezaevine beraber uğurlamıştık. Hocam, yan yana oturuyorduk ve yüzünüze bakmaya utanıyordum. Oğlunuzu iyi savunamamıştım. Elimden tuttunuz ve aklımdan geçenleri okudunuz. Bana özel son sözünüzde ‘Üzülme böyle şeyler olur, olacak da. Bu defa bize rastladı. Ama bundan hepimiz sorumluyuz. Ülkenin hukuki rejimini bu hale sokanlar utansın!’ Unutmuyorum. (…) Ülkenin ‘hukuk düzenini demokratikleşme değil daha da baskıcı ve faşist sisteme dönüştürenlerden’ utanıyorum. Hukukçu ve avukat olarak benim hatam, bağışlayın… Derslerime daha çok çalışacağım… Özür dilerim Hocam! Hoşça kalın…”

Özür dileyecek hocalarım birer birer azalıyorlar ama utançlarım yıllardır çoğalıyor.

Bilirler ki; sözlerim üniversitelerin yüz akı olan akademisyenlere değildir, asla olamaz da. Öfkem, günümüz hukuk düzenin istisnaları olan bilim insanlarına, profesörlere, doçentlere, utanç verici hukuk sistemiyle kavgası olanlara değildir…

Sözlerim; “barış” isteyen “bu suça ortak olmayacağız” diyen bilim insanlarına, Barış İçin Akademisyenler Bildirisini mahkeme salonlarında sanık olarak imzalarıyla ve onurlarıyla savunan akademisyenlere hiç değildir.

Kimdir bu yazının muhatapları?

Eğer yüzlercesi açılmış hukuk fakültelerinde hiçbir bilimsel makalesi olmasa bile yüksele yüksele bir şeyler olanlardan, hâlâ olmak isteyenlerden, düzenlerinin sürmesi için “hukuk” sipariş edilenlerden, “bilimsel görüş” adıyla yazıp çizerek verenlerden, sahibinin sesi olanlardan, barıştan yana bilim insanlarının mahkumiyetlerinden memnuniyet duyanlardan, KHK ile atılanların yaşamlarını karartanlardan, oh olsun diyenlerden, onları vatan haini ilan edenlerden, üniversiteleri kendi dikenli telleriyle çevirenlerden, savcılar gibi meslektaşları akademisyenler hakkında iddianameler yazanlardan, yargısız mahkum edenlerdenseniz; bu yazının muhataplarısınız.

Yaptıklarınızdan utanın, utanmalısınız.

Barış İçin Akademisyenlerden “sözde akademisyen”, Bildirinin kendisinden “malum bildiri” diye söz edenlerden misiniz?

Asıl “sözde akademisyen” kimler acaba? Siz ve sizin gibiler, kendini bilmek gibi bir irfana sahip olamasanız bile bir gün öğrenirsiniz.

Yoksa bu ülkenin utanılası hukuk sistemine hiç sesini çıkarmayanlardan mısınız?

Yoksa Profesör Füsun Üstel ve Barış İçin Akademisyenler için kılını kıpırdatmayanlardan mısınız?

Keşke; hepinizden özür dileyebilseydim… Keşke Füsun Hocayı hapse gönderen avukat olarak hepinizden çok kötü azarlar işitseydim, keşke beni azarlayabilseydiniz.

Susmak, korkmak, çekinmek bütün bunlar çok insani duygulardır. Kimsenin kimseyi yargılama hakkı olmamalıdır. Ama en ağır eleştiriyi hak ediyorsanız; insafsız olmak benim utancım olsun, razıyım.

Cezaevine atılan bir bilim insanına sadece “geçmiş olsun” demek bile insani bir duygudur.

Bilim insanı akademisyeni hapse atan bu memlekette; iki kelimelik “geçmiş olsun” sözünü, böyle insani bir duyguyu, hukukçu olarak, adınızla, profesör, doçent, dekan her neyseniz akademik unvanlarınızla paylaşmak bile acıları hafifletebilirdi. Gardiyanların “Allah kurtarsın” sözünden çok daha kıymetli olabilirdi.

Füsun Hoca, gerçekten yalnız değildi. Hapse uğurlayanları çoktu İstanbul’da…Üstel “Çok sayıda akademisyen sadece barış talebi üzerinden bir araya gelerek sesini duyurmak istedi. Bu ses sanırım bazı çevreler açısından çok rahatsız ediciydi. Ama şunu bilmenizi istiyorum; sözün bittiği yerde değiliz, henüz sözün başladığı yerdeyiz. Vatandaş olarak, birey olarak haklarımızı, barış içinde yaşam talebimizi yükselteceğiz” dedi. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlerdi onu yalnız bırakmayanlar…

Eskişehir’de onu karşılayanların çoğunluğu KHK’lı atılmışlar, çoğu Barış İçin Akademisyenler davalarının imzacı sanıklarıydı. Bilim insanlarından kimisi hapishane çantasını taşıdı, kimi acı acı gülümsüyordu kederli… Gözlerindeki iki damla yaşla sarıldılar ve uğurladılar Füsun Hocayı gitme vakti geldiğinde…

Başkaları ve suskun kalanlar… Seslerini duymadıklarımız…

Memleketi hapishaneye çeviren hukuk sistemini bu hale getiren, Füsun Üstel’i hapishaneye gönderen düzenin hukukuna karşı bir cevap vermek istemez misiniz?  Suskunluğunuz nedendir? Başka akademisyenler hapse giderken de bakacak mısınız sadece?

Hep birlikte basit bir şey yapabilir misiniz ve ne yapabilirsiniz acaba?

Tek tek ve tek başınıza değil, birlikte yapmalısınız. Gizlisi ve saklısı olmadan, açıkça, herkese göstere göstere hukukçu kimliğiniz ve imzanızla, adınızla, sıfatlarınızla; barış istediği, görüşlerini açıkladığı “bu suça ortak olmayacağız” dediği için hapse atılan, bu memleketin siyaset bilimcisi öğretim üyesi meslektaşınız Prof. Dr. Füsun Üstel’e “geçmiş olsun” diyeceksiniz sadece…Bu kadarcık!

Bu iki kelimeden ibaret “geçmiş olsun” sözünüzü esirgemeyeceksiniz, herkes duyabilecek ve bilecek kimin geçmiş olsun dediğini…

İnsani bir şey yani; utanç gibi, utanmak gibi.

(bianet.org’dan alınmıştır.)

 

YSK’den ‘külliyen’ ret

CHP ve İYİ Parti’nin İstanbul seçimlerinin tümüyle iptal edilmesi istemi, YSK üyelerinin oy birliğiyle reddedildi. Kurul, Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçimlerin iptal başvurusunu da kabul etmedi.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal etmesinin ardından CHP ve İYİ Parti’nin İstanbul’da tüm seçimlerin iptali yönündeki başvurusunu reddetti. CHP ve İYİ Parti, YSK’nın sandık başkanlarının kamu görevlisi olmadığı gerekçesiyle verdiği iptal kararının ardından,  ilçe belediye başkanlıkları, il genel meclisi ve belediye meclis seçimlerini de iptal etmesi yönünde talepte bulunmuştu.

CHP ve İYİ Parti ayrıca, 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçiminin iptali için “tam kanunsuzluk” gerekçesiyle ayrı ayrı başvuru yapmıştı. YSK bu başvuruları da reddetti.

Bugünkü gündem toplantısında tüm başvuruları ele alan Kurul, İYİ Parti’nin Mustafa Kemal Paşa için yaptığı başvuruyu da reddetti.

Kılıçdaroğlu: YSK kendini reddetti

YSK’nin ret kararının ardından İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile görüşen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, şu değerlendirmeleri yaptı: “Farklı bir karar beklemiyorduk. YSK kendisini reddeden bir kurum. Sandık aynı sandık, seçmen aynı seçmen. Gidiyorlar oy kullanıyorlar, 4 pusulayı sandığa atıyorlar. Aynı YSK ‘zarfları kabul ediyorum, ama birini doğru bulmuyorum’ diyor. İstanbul Büyükşehir adayında yanlışlık tespit ettik diyorlar. Neye göre, kime göre… İlkokuldan mezun olan sağduyulu birine sorarsanız burada yanlışlık var der. Daha önce de söylemiştim. YSK’de yedili bir çete var, talimatla karar veriyorlar. Ama bu bizi asla umutsuzluğa sevk etmemeli. 16 milyon İstanbullunun vicdanına, sağduyusuna güveniyoruz. Ekrem İmamoğlu sadece CHP’nin adayı değil 16 milyon İstanbullunun adayıdır. Bu kadar haksızlık yapılamaz. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”

Akşener: İmamoğlu’nu destekleyeceğiz

İYi Parti Genel Başkanı Meral Akşener de “31 Mart’ta Sayın Ekrem İmamoğlu’nu destekledik. Bugün de elimizdeki tüm imkanları kullanarak Ekrem İmamoğlu’nu destekleyeceğiz. Herhangi bir tereddütte mahal vermeyecek çalışma yapacağız” dedi.

 

Paris’te kana boyanmış merdivenler, İstanbul’da Ölüm’ü gör…

Biyoçeşitliliğin büyük bir hızla yok edilmesini protesto eden Yokoluş İsyanı-Paris aktivistleri, Trocadero Meydanı’nı sahte kanla kapladı, İstanbul’daysa toplu olarak ‘ölüme yatıldı’.

Eyfel Kulesi’nin karşısında yer alan Trocadero Meydanı’ndaki merdivenler, Yokokuş İsyanı (Extinction Rebellion) aktivistleri tarafından sahne kana boyandı. Biyoçeşitliliğin büyük bir hızla yok olmasını protesto eden aktivistler kan gibi görünen yaklaşık 300 litre sıvıyı merdivenlere boşalttı. Polis, bazı göstericilerin elinden şişeleri alırken, ‘Kitlesel yokoluşu durdurun’ pankartları taşıyan aktivistler de birkaç dakikalık sessiz protesto gerçekleştirdi.

İstanbul’da da eylem: Ölüm’ü Gör

Fotoğraflar: Hilal Şenel

Paris’teki eylemle aynı saatlerde, Maçka Parkı’nda toplanan Yokoluş İsyanı-Türkiye aktivistleri de toplu olarak ”ölüm’e yattı.” 10 dakika boyunca hareketsiz bir şekilde yerde yatan aktivistler ellerinde üzerinde insan faaliyetleri sebebiyle yok olan veya yok olmak üzere olan türleri ve yok olma sebeplerini gösteren mezar taşları tuttu.

Eyleme Türkiye’de iklim için okul grevi çağrısını yapan Atlas Sarrafoğlu da “Gezegen B Yok” isimli pankartını tutarak destek verdi. İklim aktivisti Güliz Özdem protesto sonrasında şunları söyled: “Bu ay içerisinde Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası Bilim Politikası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Platformu (IPBES) tarafından hazırlanan raporda bir milyon türün insan faaliyetleri sebebiyle yok olmak üzere olduğu açıklandı. Doğaya verdiğimiz zararı durdurmamızın vakti geldi ve geçiyor. Biz de bu duruma dikkat ekmek için böyle bir eylem gerçekleştirdik.”

Polis: “Londra’daki eyleme dönmez değil mi?”Parktaki insanların da katıldığı eyleme en büyük ilgiyi polis gösterdi. Üç polis aracı eylem boyunca hazır bekletilirken, eylemciler, polisin kendilerine “Londra’daki eyleme dönmez değil mi?” diye sorduğunu ve “pembe bir bot göremiyoruz gerçi” dediklerini aktardı.  Londra’da  15 Nisan’da başlayıp 11 gün süren eylemde Oxford Circus meydanı pembe bir bot ile trafiğe kapatılmıştı. Protesto olaysız bir şekilde tamamlandı.

Protestoda kullanılan mezar taşlarında yer alan kimi bilgiler şu şekilde:

Mercan Resifleri – Yokoluş sebebi: Okyanus asitlenmesi

Mozaik Kuyruklu Fare– Yokoluş sebebi: Denizlerin yükselmesi

Doğu Puması – Yokoluş sebebi: Aşırı avlanma

Türk Fındığı – Yokoluş sebebi: Yağışların azalması

Kum Zambağı – Yokoluş sebebi: Kıyıların betonlaşması

Birleşmiş Milletler (BM) geçen hafta, 1 milyona yakın hayvan ve bitki türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu duyurmuştu. Bu mevcut türlerin 8’de 1’ine denk geliyor. BM Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu’nun (IPBES) tarafından hazırlanan rapor, tehlikenin şimdiye kadar yaşanan en riskli düzeyde olduğunu vurguluyor. Bu türlerin yaşam alanlarını korumaya yönelik ciddi önlemler alınmadıkça, halihazırda son on milyon yıldaki ortalamadan yüzlerce kat daha fazla olan türlerin yok olma hızının daha da artacağı belirtiliyor.

‘Yokoluş İsyanı’, geçen yıl İngiltere’de bir grup akademisyen ve aktivist tarafından kuruldu ve kısa sürede küresel bir hareket haline geldi. Grup, iklim felaketi ve ekolojik çöküşe karşı hemen harekete geçme çağrısı yapıyor.

ABD’de 44 eyaletten ortak dava: İlaç şirketleri komplo kurup fiyatları bin katına kadar şişirdi

Davanın merkezindeki İsrail firması Teva, suçlamaları reddediyor.

ABD’de 44 eyalet, dünyanın en büyük muadil ilaç üreticisi Teva’ya 19 büyük ilaç şirketiyle komplo kurup ilaç fiyatlarını şişirdiği iddiasıyla toplu dava açtı. Connecticut’ta açılan davada, ilaç şirketlerinin bu yolla bazı ilaçların fiyatını bin katına kadar yükselttiği öne sürülüyor.

BBC’nin haberine göre, 500 sayfalık iddianamede, 20 ilaç şirketi ve 15 üst düzey yöneticinin Temmuz 2013 ve Ocak 2015 döneminde, kanser, diyabet, yüksek tansiyon, HIV ve kolesterol dahil birçok tedavide kullanılan 86 jenerik ilacın fiyatının düşmesini önlediği ya da fiyatlarını artırmak için yasalara aykırı olarak işbirliği yaptığı iddia ediliyor.

Davanın merkezindeki İsrail firması Teva suçlamaları reddetti. Şirketin açıklamasında suçlamaların “iddiadan ibaret olduğu” savunularak “Teva kendi incelemesini yapmaya devam ediyor ancak şirketimiz cezai yaptırım gerektirecek hiçbir davranışta bulunmamıştır” denildi.

‘Tarihte görülmemiş bir komplo’

Davada adı geçen şirketlerden biri olan Sandoz, başvuruyla ilgili açıklama yapmadı.

ABD’de hem orijinal hem de patent süresi dolduğu için ucuz olması gereken eşdeğer ilaçların fiyatlarının yükselmesi bir süredir şikayetlere neden oluyor. Başkan Donald Trump’ın yanı sıra gelecek seçimlerde başkanlık için yarışacak senatör Elizabeth Warren dahil bir dizi Demokrat siyasetçi konuyu gündeme taşımıştı.

Dava dosyasında, eşdeğer ilaç fiyatlarının 2012’den sonra artmaya başladığına dikkat çekilerek “Anlaşıldığı kadarıyla ‘adil pay’larından tatmin olmayan Teva ve işbirlikçileri, Amerika Birleşik Devletleri tarihinde görülmedik şekilde korkunç ve yıkıcı bir fiyat ayarlama komplosuna girmiştir” deniyor. Nevada Valisi Steve Sisolak da davada adı geçen şirketleri “vicdansızlıkla” suçladı.

Davalılardan tazminat talep edilirken, bu kurum ve kişilerin cezalandırılması ve eşdeğer ilaç piyasasında tekrar rekabetin hakim kılınması isteniyor.

Seyr-i Sabah’a Gezi cezası

Zafer Arapkirli’nin Rusya’nın Sesi radyosunda sunduğu Seyr-i Sabah programına RTÜK beş günlük yayın durdurma cezası verdi. Gerekçe; Gezi eylemlerindeki polis şiddetinin eleştirilmesi.

Rusya’nın Sesi (RS) FM radyo istasyonunda gazeteci Zafer Arapkirli’nin sunduğu Seyr-i Sabah programına beş günlük yayın durdurma cezası verildi. Cezanın, Gezi eylemlerinde öldürülen Abdullah Cömert ve Berkin Elvan’a polis şiddeti uygulanmasıyla ilgili eleştiri nedeniyle verildiği öğrenildi

Zafer Arapkirli Twitter hesabından yaptığı ‘KAPALIYIZ’ başlıklı duyuruda “RTÜK’ün aldığı beş günlük yayın durdurma kararı nedeniyle Seyr-i Sabah’ı beş gün süre ile yapamıyoruz. 20 Mayıs’ta görüşmek üzere” dedi. Arapkirli programında gazetelerin manşetlerini inceliyor, gündemi tartışıyor; aralarında siyasetçi, gazeteci ve akademisyenlerin de olduğu konuklarla sohbet ediyor.

Gezi, terör kapsamına alınmış 

CHP’li Barış Yarkadaş, RTÜK’ün RS FM’e verdiği cezayla ilgili sosyal medya hesabından şu bilgileri verdi: “CHP’nin RTÜK’teki temsilcilerinden olan İlhan Taşçı, diğer üye ve meslek büyüğümüz İsmet Demirdöğen’le birlikte verilen cezaya itiraz ettiklerini ve şerh düştüklerini söyledi. Cezanın gerekçesi ise korkutucu. Taşçı’dan edindiğim bilgiye göre RTÜK, Arapkirli’nin Gezi’de katledilen Abdullah Cömert ile Berkin Elvan’a uygulanan polis şiddetini eleştirmesini ‘terör eyleminin amacına fayda sağlamak’ gibi saçma ve hukuksuz bir gerekçeyle cezalandırmış! RTÜK ayrıca Cömert ve Elvan’ın öldürülme biçimini anlatmayı da suç saymış. Yayını beş gün durduran RTÜK, radyoya reklam gelirinin yüzde beşinden kesinti yapılma cezası da vermiş. Yayın dünyasında 5 + 5 olarak bilinen bu uygulama, cezanın üst sınırı! RTÜK, bir kere Gezi Direnişi’ni tamamen keyfi ve siyasi saiklerle, ‘terör’ kapsamına alıyor… Gezi’de yaşanan polis şiddetini eleştirmeyi de adeta suç haline getiriyor. Beş gün boyunca yayın saatinde belgesel yayımlanacak”

İmamoğlu’na destek veren Erdoğan’ın manevi kızı bıçaklandı

Ekrem İmamoğlu’na bağış yaptığı için hedef gösterilen Erdoğan’ın manevi kızı Göknur Damat bıçaklandı. Damat’ı ziyaret eden İmamoğlu, ‘bir linç kültürünün toplumda yer etmesi hepimizin sorunu’ dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kanser tedavisi gören manevi kızı Göknur Damat, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı mazbatası Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) tarafından elinden alınan alınan Ekrem İmamoğlu’na destek açıklamasının ardından bıçaklı saldırıya uğradı. Bugün Göknur Damat’ı ziyaret eden ve saldırıyı kınayan İmamoğlu, “Bir linç kültürünün toplumda yer etmesi hepimizin sorunu. Göknur’a bu işi yapan kişinin mutlak bulunması konusunda hızlıca emniyet birimlerimizin ciddi bir araştırma yapması şart olmuştur” dedi.

Ziyaretinin ardından sosya medya hesabından paylaşım yapan İmamoğlu, “Bana bağış yaptığı için önce sosyal medyada hedef gösterilen dün de bıçaklanan Göknur Damat’ı ziyaret ettim. Göknur’a tercihinden dolayı saldırılması ve linç kültürünün toplumda yer etmesi başta siyasiler olmak üzere hepimizin sorunu. Herkes sözlerine ve eylemlerine dikkat etmeli” diyerek siyasilere çağrıda bulundu.

Açıklamasında, geçtiğimiz gün saldırıya uğrayan gazeteci Demirağ ile şehit cenazesinde linç girişimine maruz kalan Kemal Kılıçdaroğlu’nu da hatırlatan İmamoğlu “Daha kötüsü bu tür eylemleri yapan insanlar serbest kalıyor, olacak şey değil” dedi.

‘Sanatçıları tehdit ederek kimse kimsenin sesini kısamaz’

İmamoğlu, kendisine destek veren sanatçılara ilişkin Cumhurbaşkanı’nın sözlerine de şu yanıtı verdi: “Eski sayfaları mı çevirelim yani. Sanatçıların sporların kampanyaya katılmalarını mı konuşalım! Bu olmaz, çok yazık. Siyaset adına koca koca insanlar kötü sözler söylememeli. topluma yazık ediyorlar. Bakın Türkiye demokrasi sorunu yaşıyor. Bakın Türkiye’de kazanılmış bir seçim tekrarlanıyor. Bunu konuşsunlar ya da ekonomik sorunlarını konuşsunlar. Sanatçılar dünden daha cesur olacak, göreceksiniz. bizim insanımızın iradesiyle kendi fikrini söyleyebilir ben bunu biliyorum. Kimse kimsenin sesini kısamaz, sanatçıları tehdit ederek.”

Gazeteci Ayşe Baykal’ın kardeşinin işten çıkarılmasına da tepki gösteren İmamoğlu, “Ayşe Baykal, ‘oy vermedim ama bu sefer düşünüyorum’ demiş. Bağcılar Belediyesi’nin engelli rehabilitasyonuna gönüllü katkı veriyor, kız kardeşi orada çalışıyor, sözleşmesi iptal ediliyor. Bu neyin nesi Allah aşkına? Bu nereye kadar. Bir adım ileriye gidemezsiniz” dedi.

“Ben sizin seviyenize inmeyeceğim”

Yenilenen İstanbul seçimlerinde AKP’nin adayı olan Binali Yıldırım’ın CHP için “Çünkü çaldılar” iddiasına tepki gösteren Ekrem İmamoğlu, “Çaldılar kelimesini nasıl kullanırsınız ya? Bu ülkeye bakanlık yaptınız, başbakanlık, meclis başkanlığı yaptınız. Kim çaldı? Ben diyorum ki anamın ak sütü kadar helal. Size laf mı yetiştireceğim şimdi? Ben sizin seviyenize inmeyeceğim. Oturun aynaya bakın, çocuklarınıza bakın, torunlarınıza bakın, kendinize çeki düzen verin. İnsan olduğunuzu hatırlayın” ifadelerini kullandı.

Ekrem İmamoğlu, ziyaretin ardından Twitter hesabından ve evinde çektiği videoyla da “çaldılar” iddiasına tepkisini sürdürdü: “Şu mübarek Ramazan ayında bile yalanla ve iftirayla konuşanları Allah’a havale ediyorum. Bakan olursun, Başbakan olursun, TBMM Başkanı olursun ama…. Babamın güzel bir lafı vardır, ‘Doğruluk ve dürüstlük, insanı mutlu eder’, inşallah siz de bir gün mutlu olursunuz” diye seslendi.

Göknur Damat: ‘Sen misin o yürekli’ dedi ve bıçağı sapladı

Göknur Damat, kendisini bıçaklayan kişinin önce, “Sen misin o yürekli” dediğini, ardından bıçakla saldırdığını anlattı. Damat’ın açıklamaları şöyle:

“Siyasete gerçekten alet olmak istemiyorum. Ben makyözüm. Şampiyonluklarım var bunların konuşulması lazım. Kanser oldum, tüm kanser hastalarına ışık olabilmek için Cumhurbaşkanına gittim, onun yanında olmaktan mutluluk duydum. Ama ben parti tutmam, kişinin fikri benim fikrime yatkınsa onu desteklerim. Kanser hastaları son 3-4 yılda daha fazla konuşulur oldu, onlar için elçi oldum. 3 gündür sosyal medyada linç ediliyorum. Ne ilacımı içebildim, ne yemek yiyebildim. Ne yaptım ki ben dediğim anda dışarı çıktım. Evimin bir üst sokağında yanıma bir adam geldi ve, “Sen misin o yürekli” dedi ve bıçağı sapladı. Ben karnımdan bıçaklandım sandım. Sivil toplum örgütleri nerede? Kadına şiddettir bu. Kendi hür iradem var ve kadınların da korkusuz olmasını istiyorum.”

Destek kampanyasında bir günde 5 milyon TL toplandı

Sözcü gazetesi yazarı Deniz Zeyrek ,CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla CHP’nin 23 Haziran’da yenilenecek İstanbul seçimi stratejisini konuştu. Zeyrek’in sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu, seçim kampanyasının sadece Ekrem İmamoğlu’nun yaşadığı mağduriyet üzerinden değil aynı zamanda ekonomik kriz üzerinden ilerleyeceğini söyledi. Kılıçdaroğlu, “Milletin evinde mutfağında yangın var. Bunların mücadelesi demokrasi mücadelesi değil. Bir avuç yandaşa İstanbul’un kaynaklarını teslim etme mücadelesidir” dedi.

Zeyrek aynı zamanda, CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’na İmamoğlu’na destek kampanyasını sordu. Kuşoğlu, sadece bir günde 5 milyon lira toplandığını açıkladı.

Reyhanlı saldırısının planlayıcısına 53 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası

2013 yılında 53 kişinin ölümüyle sonuçlanan Reyhanlı saldırısının planlayıcısı Yusuf Nazik, 53 kez ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı.

11 Mayıs 2013’te patlayıcı yüklü bir minibüs, saat 13.21’de Hatay’ın Reyhanlı ilçesi belediye binası yanında, bir diğeri ise dört dakika sonra PTT’nin önünde patlatılmıştı. Patlamalarda beşi çocuk 53 kişi hayatını kaybetmiş, 155 kişi de yaralanmıştı. 10’u resmi kurumlara ait olmak üzere 144 araç, ev ve iş yeri hasar görmüştü.

Saldırıyı planlayan ve Türkiye’ye getirilip Ankara 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Yusuf Nazik, savunmasında Suriye istihbaratında görevli ‘Hacı’ kod adlı yüzbaşı Muhammet Ali’nin direktifleriyle saldırıyı yaptığını belirtmişt: “Saldırıyı kendi vatanımın içinde yapmamak şartıyla, beni orada zorla rehin tutarak, olayın Sureyi sınırları içinde olacağını söyleyerek kendi vatanıma ve milletime ihanet ettirdiler.”

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) 2018’de Lazkiye’de yaptığı operasyonla tutuklanarak Türkiye’ye getirilen Nazik, saldırıyı gerçekleştiren Nasır Eskiocak’ın kendisinden talimat aldığını kabul etmişti.

 

ODTÜ’de boykot var

ODTÜ’de Onur Yürüyüşü’ne polis saldırısı sonrası öğrenciler rektörlüğü protesto ve bir günlük dersleri boykot kararı aldı: Polis, şiddet, nefret varsa ders yok!

Onur Yürüyüşü’ne yönelik polis saldırısı sonrası ODTÜ öğrencilerinden boykot kararı geldi. ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik Tesisleri’nde buluşan öğrenciler, Rektörlüğü protesto kararı aldı. Bugün Rektörlük önüne siyah çelenk bırakarak “Rektöre Veda Töreni” düzenleyecek olan öğrenciler, ODTÜ Senatosu’nun olağanüstü toplanacağı yarın da “Polis, şiddet, nefret varsa ders yok!” diyerek dersleri boykot edecek.

Evrensel’den Buse Vurdu‘ya konuşan Münazara Topluluğu’dan Akın Onur Efe, “Rektör, öğrencilerle okul üzerinde giriştiği iktidar mücadelesini gerek öğrenci topluluklarını kapatarak gerek etkinliklerini sınırlayarak son geldiğimiz noktada ise okula polisi adeta davet ederek gösterdi. Öğrencilerin ve akademisyenlerin tartaklanmasına müsaade ederek fiili meşruiyetinin kalmadığını ispatladı” dedi. Rektörün okul üzerinde bir hükmü kalmadığını göstermek amacıyla boykot kararı aldıklarını ifade eden Efe, ‘bu sürecin ardından da mücadelelerinin süreceğini’ dile getirdi.

ODTÜ’de geleneksel hale gelen Onur Yürüyüşü’ne yapılan polis saldırısında biri Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim görevlisi olmak üzere, 22 kişi darp edilerek göz altına alınmıştı. Gözaltına alınanlar gece saatlerinde serbest bırakıldı.

ODTÜ Medya Topluluğu üyeleri ise Ankara Valiliği’nin mahkeme tarafından kaldırılan yasağına rağmen rektörlüğünü hâlâ Onur Yürüyüşü’nü yasakladığını belirterek, “Evimiz olan kampüsümüzde yaşananlar, yani darp, gözaltı, plastik mermiler ve nefret söylemleri kabul edilemez” diye konuştu.

Öğrenciler ve akademisyenler polis şiddetine maruz kalırken rektörlüğün sessiz kalmasının ‘ODTÜ tarihine kara bir leke’ olarak geçtiğini ifade eden Medya Topluluğu üyeleri, “Bizler ODTÜ Medya Topluluğu olarak giderek artan bu baskıların karşısındayız. Bizler Rektörlüğün değil ODTÜ’nün medyası olmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

ODTÜ Siyaset Bilimi Topluluğu ise, Onur Yürüyüşü’nün, hukuksuz bir biçimde engellenmeye çalışıldığını; gerçekleşen polis saldırısı sonrası biri Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim görevlisi olmak üzere 22 arkadaşlarının cebir ve işkenceyle gözaltına alındığını belirtti: “10 Mayıs Cuma günü ortaya çıkan, ODTÜ’nün taşıyıcısı olduğu değerlerin ayaklar altına alındığı şiddet ve işgal tablosu kabul edilemez niteliktedir. Bizler Siyaset Bilimi Toplululuğu olarak üzerimizde oluşturulan bu baskıyı hiçbir zaman kabul etmedik ve etmeyeceğiz. Daraltılmak istenen yaşam alanlarımızı savunmaya her zaman olduğu gibi devam edeceğiz.”

Okulun Dağcılık ve Kış Sporları Kolu ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Topluluğu üyeleri de LGBTİ+ haklarının insan hakları olduğunu vurgulayarak, karşılaştıkları her türlü ayrımcılığın ve eşitsizliğin karşısında durmaya devam edeceklerini yineledi; yaşadıkları şiddetin kabul edilemeyeceğini vurgulayarak tüm öğrencileri boykota davet etti.

Amasralılar ÇED toplantısını iptal ettirdi: Termik santral is-te-mi-yo-ruz!

Bartın’ın Amasra İlçesi’ne yapılmak istenen termik santral için firmanın yeniden başvurması üzerine düzenlenen ÇED toplantısı, halkın gösterdiği tepki sonucu iptal edildi.

Bartın’ın Amasra ilçesinde Hattat Enerji tarafından yapılmak istenen termik santral, kül depolama sahası, kömür hazırlama tesisleri ve dolgu alanı ile rıhtım entegre projesiyle ilgili ÇED toplantısı düzenlendi. Toplantı öncesi Bartın Platformu öncülüğünde spor salonu önünde toplanan halk, şirketi protesto etti.

Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu, Platform Eş Sözcüleri Bartın Belediye Başkanı Cemal Akın ve Amasra Belediye Başkanı Recai Çakır ‘ın da hazır bulunduğu ÇED toplantısına Bartın, Amasra, Tarlaağzı ve Gömü köylüleri yanında birçok kişi katıldı.

Halkın yoğun tepkisi nedeniyle yapılamayan toplantı sonunda tutulan tutanağa Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu ve Platform Eş Sözcüleri belediye başkanları Cemal Akın ve Recai Çakır da şerh koydu. Bakanlık yetkililerinin “toplantının yapılmasını istememişlerdir” notuna karşılık koyulan şerhte “Halkın yoğun tepkisi nedeniyle toplantı yerine girilememiş, toplantı yapılamamıştır” ifadesine yer verildi.

‘Canavarı sekiz kez öldürdük, sıra dokuzuncuda’

Bartın Platformu ‘Termik santralin çanına ot tıkayacağız’ başlığıyla yaptığı açıklamada, termiksiz yaşam için son 10 yılda verdikleri mücadeleyi şöyle sıraladı:

  • Termik santralle ilgili yapılan dokuz farklı “ÇED Halkın Katılımı Toplantısı”nı binlerce kişiyle tepki konularak yaptırılmadı.
  • 29 Kasım 2010 tarihinde bin kişiyle Bartın’dan Ankara’ya gidilerek Bakanlığın önünde termik santral protestosu yapıldı.
  • 22 Nisan 2011’de 10 bin kişinin katılımıyla “Termiksiz Yaşam İstiyoruz” mitingi yapıldı.
  • 5 Haziran 2014’te yağmurlu bir günde termik santralin yapılmak istendiği yerden Amasra’ya kadar el ele tutuşan binlerce kişiyle insan zinciri yapıldı. O gün Amasra’daki bütün esnaf işyerlerini açmayarak termik santrale tepkisini gösterdi.
  • Haziran 2014’te sadece 10 iş günü içinde toplam 43 bin kişinin bireysel dilekçesiyle termik santral ÇED raporuna itiraz edilerek dünyada daha önce gerçekleşmemiş olan bir başarıya ulaşıldı.
  • Rekor kıracak sayıyla, tam 2019 davacıyla Hema Termik Santrali ÇED olumlu kararının iptali için davalar açıldı.
  • Açılan bu davalar idare mahkemesi tarafından kabul edilmese de, Danıştay tarafından oybirliğiyle kabul edilerek, Hema Termik Santrali ÇED olumlu kararı iptal edildi. Bu kararlarla Bartın-Amasra halkının haklılığı onaylandı.

Tüm bunlara rağmen, şirketin tekrar yaptığı ÇED başvurusuyla, Amasra’da termik santral girişimini dokuzuncu kez gündeme getirdiği kaydedilen açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Burada belirtmek istiyoruz ki, biz Bartın-Amasra halkı olarak bu dokuz canlı termik santral canavarını tam sekiz kez öldürdük. Kararlıyız. Dokuzuncusunda da öldürüp, çanına ot tıkayacağız. Bu böyle biline.”

Toplantı yapılamadığına dair tutanağın tutulmasının ardından bölge sakinleri eylemlerini sonlandırdı.

Tehdit altındayız

‘Dünya ekosistemini, gün geçtikçe daha yaşanmaz hale getirdik. Bitmek bilmeyen büyüme ve iflah olmaz tüketim alışkanlıklarımız bu çıkmazın en önemli nedeni.’

Sadece biz insanlık değil, biz insanlığın neden olduğu yıkım nedeniyle tüm canlılık yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Bundan önce gerçekleşen 5 büyük yok oluştan farklı olarak bu sefer gerçekleşmekte olan yok oluşun nedeni insan faaliyetleri.

Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekolojik Hizmetler Paneli (IPBES) tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir rapor, tüm canlı türlerinin 1 milyona yakının yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Aynı raporda tüm türlerin sayısının 8 milyon adet olduğunu ve bunun da 5.5 milyon adedinin böcek türlerinden oluştuğu ifade ediliyor.

Üç yıl boyunca 450’den fazla bilim insanı ve diplomatın birlikte hazırladığı raporda biyoçeşitlilikle ilgili yer alan tespitler ürkütücü:

– Karasal ekosistemlerin % 75’i insan eylemleri nedeniyle bugüne kadar “ciddi biçimde değiştirildi” (deniz ortamlarının da % 66’sı),

– 1980’den beri yaklaşık 60 milyar ton kaynak tüketildi,

– 1980’den beri kişi başı kaynak tüketiminde %15 artış meydana geldi,

– 1700’lü yıllarda var olan sulak alanların %85’ten fazlası 2000’li yılların başında yok oldu. Bu yok oluş alansal olarak ormanların kaybından neredeyse 3 kat daha hızlı gerçekleşti,

– Mevcut yok oluş oranı son 10 milyon yılda yok olan canlı türlerinin sayısından 10 ila 100 kat daha fazla,

– Resif mercanlarının ve deniz memelilerinin neredeyse %33’ü yok olmak üzere,

– Karasal ve sucul ekosistemlerdeki canlı türlerinin %25’i tükenmek üzere,

– 16. yüzyıldan beri 680 omurgalı canlı türünün nesli insanlar tarafından yok edildi,

– Böcek türlerinin yaklaşık %10’u (550 000 tür) tükenmek üzere,

– 21 ülkedeki kayıtlara göre istilacı türlerin sayısında %70 artış meydana geldi,

– 2015 yılında deniz balıkları stoklarının % 33’ü sürdürülemez seviyelerde; % 60’ı maksimum seviyede avlandı ve % 7’si de tüketildi,

– Düşük ve yüksek sıcaklıkların tahmin edildiği iklim senaryolarında, sırasıyla yüzyılın sonuna kadar balık biyokütlesinde %3 – %25 düşüş öngörülmektedir,

– Tarımsal faaliyetler nedeniyle orman alanlarının %50’si kullanıma açıldı,

– Endüstri önceki dönemde var olan ormanların bugün sadece %68’i mevcut,

– 2017 yılında endüstri öncesi döneme göre sıcaklıklarda ortalama 1 derece artış meydana geldi

Bu genel tespitler bize dünya ekosistemini, gün geçtikçe daha yaşanmaz hale getirdiğimizi anlatıyor. Bitmek bilmeyen büyüme ve iflah olmaz tüketim alışkanlıklarımız bu çıkmazın en önemli nedeni. Peki, çözümü var mı? Zor ancak mümkün. Şimdiden fosil yakıta dayalı teknolojileri daha sürdürülebilir olan güneş, rüzgâr, vb. kaynaklar ile değiştirir, ormanlık alanları inşaat, tarımsal ve hayvancılık faaliyetlerine kapatır, ete dayalı tüketimi azaltır ve plastik ve benzeri tehlikeli maddeleri hayatımızdan mümkün olduğunca çıkartırsak bu yok oluşu yavaşlatabiliriz. Evet, bu mümkün. Gelecek nesillere bu gezegeni yaşanabilir teslim etme sorumluluğumuzu hatırımızda tutarsak bu konudaki tavrımızın da değişebileceğini düşünüyorum. Ancak bunun bireysel önlemlerle olamayacağını ve devletler düzeyinde gerçekleştirilirse ancak faydalı olabileceğini de hatırda tutmak lazım.

Greta’nın çağrısına kulak verirsek aslında sorunun da çözümünün nerede olduğunu görebiliriz. Unutmayalım ki doğa insan olmadan daha sağlıklı ve daha uzun yaşar ki zaten insan olmadan milyonlarca yıl yaşadı. Ancak insan doğa olmadan kesinlikle yaşayamaz.

Doğayla kalın.

(Yeşil Gazete)