Ana Sayfa Blog Sayfa 2528

Gelecekte tarım/Ben ne yapabilirim? – Hakan Ozan Erzincanlı

(Bu yazıyı özellikle 20 yaş altı arkadaşlarımıza hitaben yazıyorum. O sebeple konuları olabildiğince basit ve sebebinden ziyade çözümünü içerecek şekilde; 10 yaşındaki bir arkadaşımızın anlayabileceği gibi ve ona hitap edermiş gibi sunmaya çalışacağım.)

2030’da aç kalacak mıyız?

İlk olarak gıdayı doğru tanımlamamız gerekiyor. Gıda, vücudumuzun metabolik aktivitelerini gerçekleştirebilmek, daha basitleştirmek gerekirse yaşamak için yediği ve içtiği şeylerdir.

Yani bir gıda vücudumuza girer. Vücudumuzun ihtiyacı olan doğru şeyleri içeriyorsa orada bizi büyüten, mutlu eden işler yapar ve çıkar. Bu iyi gıdadır. Vücudu rahatsız edecek, onun ihtiyaçlarını karşılamayan bir şey tüketirsek bu da beslenmektir, ama açlığı önlemez. Bizim sağlığımızı dolayısıyla mutluluğumuzu arttırmaz.

Gıdamız en büyük oranda hava, sonra su ve sonra da katı maddelerden oluşur. Bu katı maddelerin büyük kısmı organik madde ve küçük bir kısmı da organik olmayan maddelerdir.

Gıda ve tarım ile ilgili şu an en büyük iki sorun, vücudumuza giren gıdaların temiz olması ve vücudumuzdan çıkan şeylerin (atıkların) bizim yeni gıdalar üretmemizi sağlayabilmesidir.

Hava

En büyük gıda kaynağımız olan hava kirleniyor. 2030 yılında bol ağaçlı, az motorlu bir bölgede yaşamak bu en temel gıda açısından sizleri şanslı bir konuma sokar. Gelin görün ki havadaki karbon artışını engelleyemiyoruz. Havamızda olması gerekenden fazla karbon var. Bu karbon petrol, kömür gibi yakıtları çıkarıp yıllarca yakmamızdan dolayı ortaya çıktı. Daha detaylı bilgiler almak isterseniz https://www.co2.earth/  adresli siteyi buldum ilk aramada. Siteyi açtığınızda o ilk ekranda şu anda 413,5 ppm değeri var. “İyi hava” 280 ppm civarı olmalı, çünkü dünyada insanın var olduğu zamanın çok büyük kısmında böyle imiş. Ama 350 bile şu anda hayal gibi… 2030’ da sayının düşeceğine dair bugün itibarı ile olumlu bir gelişme maalesef yok.

Dolayısıyla havadaki karbonu düşüremiyorsak, vücudumuzu buna alıştırmaya çalışmak şu anda yapılabilecek en etkin şey. Aerobik, yani bol oksijen tüketen sporlar yapın. Bu, hem oksijen açlığında (veya karbon çokluğunda) vücudunuzun açlığını tolere etmeyi sağlar hem de hazır hala karbon çok yüksek değilken havadan faydalanmanıza yarar.

Su

Size su ile ilgili de olumlu bir tablo çizemeyeceğim. Kısaca diğer gıda bileşenlerinde de olduğu gibi su yakından gelmeli, kolay ulaşılabilir olmalı, mümkünse bir kere buharlaşmış-donmuş ve sıvılaşmış olmalı (doğal su kaynakları doğal olarak böyledir). Umarım 2030 yılında tüm canlılar bu kalitede suya ulaşabilirler.

Katı madde

Gıdanın katı madde bileşeni bildiğiniz ekmek, salata, meyve gibi şeylerdir. Bunların da büyük kısmı hava ve sudur. Mesela 1 kiloluk taze bir salatalığı kurutsanız size yaklaşık 30 gram katı madde kalır. Gerisi sudur.

Dolayısı ile katı gıda ile su da alabilirsiniz. Eğer gıdanız iyi ise, bunun suyu da iyi bir sudur.

İyi gıda

İyi gıda hakkında 2013 yılında, bir makalemde 23 madde tanımlamıştım. Onları buraya ekliyorum.

İyi Gıdanın Ana İlkeleri:

1- İyi gıda, az işlem görür.

2- İyi gıda çiğdir.

3- İyi gıda, tazedir.

4- İyi gıda, tüketicisi tarafından hasat edilip tüketilir hale getirilebilir.

5- İyi gıda çoğunlukla bitkiseldir.

6- İyi gıda, yapay kimyasallar içermez.

7- İyi gıda rafine un, şeker ve tuz içermez.

8- İyi gıda hızlı hazırlanamaz ve tüketilemez.

9- İyi gıda, yetiştirildiği yere yakın yerde tüketilir.

10- İyi gıda, diş çürütmez.

11- İyi gıda, iyi sindirilir.

12- İyi gıda, çabuk bozulur.

13- İyi gıda, paylaşılır.

14- İyi gıda, tok tutar.

15- İyi gıdanın üretimi sırasında doğa zarar görmez.

16- İyi gıda, köy kökenlidir.

17- İyi gıdanın hikayesi vardır.

18- İyi gıdanın ustası vardır.

19- İyi gıda, şişmanlatmaz.

20- İyi gıdanın atıkları, hayvanları ya da toprağı besler.

21- İyi gıda, pazarlanmaz.

22- İyi gıda, fabrikadan çıkmaz.

23- İyi gıda, zengin etmez.

Sonsöz ve öneriler:

Açıkçası 2030 yılında açlığın önlenebileceği, herkesin yeterli ve dengeli beslenebileceği bir dünya öngöremiyoruz. Benim açlıktan sakınabilmek için genç arkadaşlara önerilerim şunlar:

  • Aerobik kapasitenizi geliştiren bir sporu/faaliyeti düzenli olarak yapın.
  • Canlı bilim öğrenin. Gelecekte mantar, böcek ve yosun yetiştirmeyi bilmek de en az geleneksel bitkisel ve hayvansal üretimi bilmek kadar önemli olacak.
  • Ev ekonomisi dersleri alın. Eskiden Ziraat fakültelerinde ev ekonomisi bölümleri vardı ancak kapandı. Umarım yeniden açılırlar. Ev ekonomisi dersleri, sınırlı kaynakları ev içerisinde etkin dönüştürmeyi sağlar, kendi kendine yeterlilik becerilerimizi arttırır.
  • İzcilik öğrenin, doğayı keşfedin. Bir zamanlar izcilik önemli ve keyifli, çok kişinin katıldığı bir aktivite idi. Bir süredir ortadan kayboldu. Gelecekte, içerisindeki militarist ögelerden mümkün mertebe arınmış izcilik bilgileri önemli ve en az bugün olduğu kadar gerekli olacak sanıyorum.
  • Bir dili çok iyi öğrenin ve üniversite eğitimi alın. Gelecekte en önemli becerilerden biri iyi bilgiyi seçmek ve ondan yararlanmak olacak. Bu konuda kullandığımız en iyi araç hala diller ve 2030’ a kadar bunda bir değişiklik olacağını sanmıyorum. En az bir dili çok iyi öğrenmek ve herhangi bir konuda uzmanlık tahsil etmek, o dili etkin kullanabilmek için önemli. Bir meslek edinmeyi önemsemiyorsanız bile ilgilendiğiniz, tercihen bitirmesi kolay olmayan bir konuda üniversite eğitimi alın. Bu zorlanma dile, kelimelere hakim olmanızı sağlayacak ve yoğun bilgi akışının kontrolünde doğru veriyi etkin kullanabilmek için size büyük destek olacak.

Bol  şans!

(Yeşil Gazete) 

Plastik ambalajda çözüm vergide değil, depozitoda

‘Tek kullanımlık ambalajların geri dönüştürülebilir olduğu iddia edilse de aslında geri dönüştürülmediği ve başka ülkelere pazarlandığını görüyoruz. Bunlar ve diğer plastiklerin çok kullanımlık ürünlerle değiştirilmesi gerekiyor.’

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı  “Geri Kazanım Katılım Payı Beyannamesi Genel Tebliği” ile plastik poşetler için ödenecek geri kazanım katılım payına ait usul ve esasları açıklamıştı. Dünyadaki benzerleri ile toplanan paranın akıbeti dışında paralellik gösteren bu uygulamanın yaklaşım olarak makul bir uygulama olduğunu daha önce belirtmiştim. Ancak bu uygulamanın tek başına ve bu sınırlılıkla plastik kirliliğine çözüm olamayacağını da eklemiştim. Hatta orada diğer plastik ambalaj ve tek kullanımlık plastikler için de depozito ve yasaklama/üretimi sınırlama uygulamalarının, plastik kirliliği için daha etkili sonuçlar yaratacağını etraflıca yazmıştım.

Nitekim yine bakanlığın 30 Haziran 2019 tarihinde yürürlüğe sokmayı planladığı benzer bir uygulamayla, plastik poşetler dışında kalan; koli, şişe, ilaç kutusu, elektronik eşya, beyaz eşya ambalajları, pil vb. diğer ürünler için de bir sınırlamaya gideceğini duyduğumda başta heyecanlanmış olsam da sonradan içeriği okuyunca umutsuzluğa kapıldığımı belirtmem gerekiyor. Çünkü önerilen taslak, çevre için hiçbir faydası olmayan bir “komşular pazarda görsün” ve “yeni para kaynağı” uygulaması niteliğinde.

Vergiyle ancak poşet azalır

Neden mi? Çünkü insanların almak zorunda oldukları ürünlerin ambalaj ya da şişe/kutusuna vergi koyunca bu ambalajların doğaya atılmasını engelleyemezsiniz. Belki plastik poşet için etkili bir yöntem olabilir ancak diğer ambalajlar için hiçbir etkisi olmaz. Plastik poşet tekrar kullanımı çok düşük olan, bir şekilde kullanımının azaltılması gereken ve yerine ikamesi mümkün olan bir ürün. Bu ürün için uygulanacak kısıtlama ve vergilendirme uzun vadede plastik poşet kullanımını şüphesiz azaltacaktır. Çünkü insanlar bez torba ya da file ile plastik poşet kullanmaktan zamanla vazgeçecektir. En azından dünyadaki uygulamalar bunu destekler nitelikte.

Ancak gıda ambalajları, plastik kaplar/şişeler, vb diğer ürünler çoğunlukla yerine ikamesi çok da olmayan, ya da ikame ürünlerin çevreye etkisi daha fazla olabilen ürünlerdir. Bunların bir şekilde pazara süren ya da üreten tarafından geri alınması ve çöpe gitmeden uygun yöntemlerle yeniden kullanıma sokulması gerekir. Bu da ancak depozito sistemiyle mümkündür. Depozitolu ürünü alan vatandaş onu –bir değeri olduğu için- çok fazla zarar vermeden geri iade etme eğilimi gösterecektir. Bu da zamanla davranış değişikliği meydana getirecek ve insanlardaki farkındalığı arttıracaktır. Ayrıca üretici ve satıcının da bu konuda farklı alternatiflere yönelmesi zorunluluğu da doğacaktır. Ancak, bu işin vergi toplayarak gerçekleştireceğini zannetmek gerçekten bir akıl tutulmasının işaretidir.

‘Tek kullanımlık kültür’ değişmeli

Aslında bu bahsettiğimiz olguyu şöyle bir örnekle açıklamak, meseleyi daha da anlaşılır kılacaktır. Yoğurt almak için markete gittiğinizde neredeyse bütün yoğurtların plastik kutularda olduğunu göreceksiniz. Depozito uygulamasından önce aldığınız yoğurt bittiğinde kabını çok lazım değilse direkt olarak çöpe atacaktınız. Ancak depozitolu olduğunu ve depozito ücretinin de makul ve caydırıcı olduğunu gördüğünüzde yoğurt kabını çöpe atmak yerine tekrar geri vermek üzere markete götürürsünüz. Damacana su şişeleri üzerinden bu bahsettiğim şeyin ne derece doğru bir uygulama olduğunu anlayacaksınız. Herhangi bir yerde başıboş şekilde depozitolu su damacanası bulmanız pek olası değil. Burada bir anekdot paylaşmakta fayda var. Bu tür uygulamaların çevre açısından faydalı olması ancak ve ancak geri kullanılmasıyla mümkündür. Aksi durumda yapılan düzenlemeler, tek kullanımlık kültürün değişmesine pek katkı sağlayamayabilir.

Geri dönüştürülecek diye dünyanın bir yerinde toplanan plastik çöpler, dünyanın başka ülkelerine satılıyor ve orada başına ne geldiğini de bilmiyoruz. Yani tek kullanımlık ambalajların geri dönüştürülebilir olduğu her ne kadar iddia edilse de aslında geri dönüştürülmediği ve başka ülkelere pazarlandığını görüyoruz. O sebeple tek kullanımlık ambalajlar ya da diğer plastiklerin çok kullanımlık ürünlerle değiştirilmesi gerekiyor. Bu da bu konudaki araştırma geliştirme faaliyetlerinin arttırılması, yurttaşların tek kullanımlık kültürden vazgeçmesini sağlayacak farkındalık çalışmalarının yapılması ve tek kullanımlık her türlü plastiğin sınırlandırılmasından geçiyor. Bunların hepsi birbirleriyle bağlantılı şeyler.

Sonuç olarak vergilendirme uygulaması plastik poşet için düzgün ve yeterli şekilde uygulanırsa faydalı olabilir ancak ambalaja depozito yerine vergi koymak hiçbir yarar getirmez aksine vatandaşın çevre sorunlarına olan farkındalığının da zarar görmesine neden olabilir.

Doğayla kalın.

(Yeşil Gazete)

 

Elmadere…

‘Bir yandan iklim değişimi, çevre kirliliği diğer yandan da uzun vadeli hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen, kişisel zenginlik yaratan ve yaşam alanlarını ortadan kaldırarak şehirlerde yoğun bir ekonomik-sosyolojik baskıya neden olan yatırımlarla geleceğimizi ipotek altına almaya devam ediyoruz.’

Elmadere bol yokuşlu, Ege’nin sıcağı bastığında altına durup serinleyeceğiniz kocaman dut ağaçları olan, hala çeşmesinden akan su içilebilen bir köy. Soma’ya 301 evladını vermiş köylerden bir tanesi. Günlerden Anneler Günü, Soma’nın 5. Yılından 1 gün önce… Öyledir;  zamanlaması gereği Soma anması ya Anneler gününe düşer ya da bir-iki gün ötesine.

Köy isimleri, mahalle isimleri çok dikkatimi çeker. Elmadere… İsminden belli. Amasra’daki termik santral konusunda yerel çevre platformlarına destek vermek üzere gittiğimiz Batı Karadeniz köylerinin isimleri geliyor aklıma. Özellikle termik santralın doğrudan tarımını etkileyeceği bir köy vardı, orada köylüler bizimle konuşmak için bir gece toplantısı organize etmişlerdi. Köyün adı Tarlaağzı idi. Söze şöyle başladığımı hatırlıyorum: “Adı Tarlaağzı olan yere termik santral mi kurulur, adından belli işte, tarım köyleri bunlar” Gerçekten de fındıktan tutun her türlü sebzenin yetiştirildiği köylerdi. Termikten çıkan salımların topraklarına, sularına zarar vereceğinin farkındaydılar.

Tarım madene feda

Elmadere Kınık’a bağlı… Yani Manisa’ya daha yakın bir İzmir Köyü. Egenin en verimli ovaları, toprağı, tarlaları, meyve bahçeleri, üzümü, inciri, say say bitmez yer üstü zenginlikleri ne yazık ki yeraltı zenginlikleri diye adlandırılan kömüre ve diğer madenlere feda ediliyor. Madenciliğin kamunun kontrolünde olduğu zamanlarda bir denge gözetilirken 2000’li yıllarda bu dengenin vahşice yeraltına kayışına ve yer üstü zenginliklerin yok edilişine tanık olduk. İzmir’de de birbiri ardına yükselen termik santralların kirliliği, fıstık çamlarının verimini azaltır, ülkerlerini dökerken; Yırca’da vahşi bir saldırı ile yüzlerce yıllık zeytin ağaçları yok edilmişti.

Ege’de hayat kömüre mi mahkum? Değil elbet, bu bölgede tekel devletinken tütünle hayatını kazanan aileler vardı. Ama tekelin satışı tütün üreticisini ülkenin her yerinde bitirdi. Dev sigara tekellerine teslim olan sektör batıda işsizlik ve madene karşı alternatifsizlik, doğuda ise bambaşka sorunlara yol açtı. Yıllar önce Batman’ın Sason ilçesinde bir yemek molasında sohbet ettiğimiz köylü, kısır döngüyü şöyle anlatmıştı:

Çocuklarımız Marmara’ya sebze toplamaya, Karadeniz’e fındık toplamaya, Ege’ye Akdeniz’e aşçılık, garsonluk yapmaya gitmek zorunda kalıyor. Birçok yerde hakarete uğradıkları da oluyor. Biz de evladımızı yanımızda istiyoruz. Burada yaşasın, burada çalışsın, burada doysun. Ama tütün işi yapıyorduk, devlet tütünümüzü elimizden aldı. Hayvanları otlatamıyoruz, mayından, çatışmalardan telef oluyorlar. Hayvancılık yapamıyoruz. Elimiz kolumuz bağlanıyor.

Yeni maden

Soma katliamında evlatlarını kaybetmiş Senem Nene’nin evinden çıkıp evlerin, Elmadere Köyü bahçelerinin arasından yürüyoruz. Sosyal Haklar Derneği Ege Bölge Temsilcisi Kamil Kartal bir yol ağzında durup eliyle yemyeşil tepeleri yara yara ilerleyen madeni gösteriyor. Burası yeni maden. Kamil Abi’nin dediğine göre Türkiye’nin en büyük madeni olacak. “Kuyu ve desendere sisteminin entegre olduğu tek maden” diyor. Yani hem havalandırması güçlü, hem de işçi giriş çıkışları ve kömür tahliyesi daha kolay olacakmış. Henüz üretim başlamadı. Haziran’da deniyor. Hedefledikleri yılda 10 milyon ton kömür çıkarmak. Herkesin gözü buradaki istihdamda doğal olarak. Tesis tam kapasite ile çalıştığında 1.200 madenci istihdam edeceği söyleniyor. Üstelik de her şeyin mekanize olduğu belirtiliyor. Yani eski usul yöntemlerle değil. Bu da eğitimli madenci demek, yeni nesil, okullu madenci. Yatırımcı şirket kendi 1.200 MW termik santralını da kuruyor. Yani göz göre göre zeytin, zeytinyağı, üzüm, incir, meyve, sebze gibi geleceğin en önemli ve kıt yaşam kaynağı olacak gıdadan tamamen vazgeçilip dünyanın giderek kullanmaktan vazgeçtiği fosil yakıtlara büyük yatırımlar yapılıyor.

Köylülerin mücadelesine rağmen Kırıkkale-Keskin’de yapılan HES, 25 kilometrelik bir alanı susuz bıraktı.

2014 senesi sıcak bir yaz günü Kırıkkale’nin Keskin ilçesine köylülerin HES mücadelesine destek vermeye gitmiştik. Ne yazık ki artık çok geçti. Bilirkişi raporu olumsuz çıkmış, iptal gecikmiş ve HES yapılmıştı. Köylerin “5 kilometre uzağından geçiyor” diyerek ÇED raporu alınan HES kanalı köylerin tam ortasından geçtiği gibi tarlalara akan DSİ sulama göleti kanallarını da kesiyordu. Kızılırmak’ı 11 kilometre bypass eden HES, akarken oluşturduğu menderes de hesaba katıldığında 25 kilometrelik bir alanı susuz bırakıyordu. Yakın bir zamanda sebze bahçelerini kaybedecek olan Emine teyze bahçesinden kopardığı salatalıkları ikram etmişti bize.

Ve yeni bir Sendika

Bir yandan iklim değişimi, çevre kirliliği diğer yandan da uzun vadeli hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen, kişisel zenginlik yaratan ve yaşam alanlarını ortadan kaldırarak şehirlerde yoğun bir ekonomik-sosyolojik baskıya neden olan yatırımlarla geleceğimizi ipotek altına almaya devam ediyoruz.

Peki ya yeni madenler? Burada artık işler eskisi gibi olmayacak deniyor. Peki kim denetleyecek? Bu ülkenin hiçbir kamu kurumuna güvenilmez artık, en azından tanıklıklarımız bunu gösteriyor. Yeni maden haberi Soma’da yeni bir sendikanın doğuşuna vesile oldu. İyi de oldu. Madencilerin haklarını sonuna kadar savunmak üzere 12 Haziran 2018’de kurulup yola çıktı Bağımsız Maden-İş. Başkanı madenci Tahir Çetin. Sendika hızla büyüyor. Haziranda hedef 500 işçi; seneye 1.800-2.000 işçiye ulaşıp barajı geçerek örgütlenmeyi sağlamlaştırmayı hedefliyorlar. Yaşamları da, yaşam alanlarını da, aileleri de koruyup kollamak yine emekçilerin kendilerine düşecek. İlk elden madenin kuruluş aşamasında görülen Akciğer hastalıklarını gündeme alacaklar. Devamı gelecek. Güçlü bir örgütlenme ile.

(Yeşil Gazete)

DİKKAT KÖPEK YOK!

‘Gezegende var olan hiçbir yer, hayvanlar için güvenli değil. Hiçbir ülke, medeni değil.’

Sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili herhangi bir olay gündeme geldiğinde, mutlaka “gelişmiş ülkelerde sokakta hayvan yok, hepsi barınaklarda!” cümlesini okumak zorunda kalırız. Evet yok, çünkü 1900’lerden itibaren sistematik şekilde öldürülerek nüfusları “popülasyonu kontrol altına almak” için azaltıldı. Biz her şeyi kontrolümüz altına almaya çalışırken, kent yaşamına ayak uydurmuş, on binlerce yıl önce evcilterek kendimize adeta bağımlı hale getirdiğimiz bu dost hayvanların payına da öldürülmek düşüyor. Kriter: Bir insanın himayesinde olup olmaması. Çünkü her şey mutlaka ama mutlaka bizimle ilgili olmak zorunda… Ötanazi, Yunanca “kolay ölüm” anlamına geliyor ve dilimizde bunun için genellikle “uyutmak” terimi kullanılıyor. Ben “iğneyle öldürmek” demeyi tercih ediyorum çünkü hayvanlar uyumuyor, ölüyorlar. Bir canlıya onu öldürecek bir kimyasal enjekte etmenin ismi uyutmak olamaz.

California’da büyük bir barınağın verilerine göre; 1970’de gelen köpek sayısı: 23,500, kedi sayısı: 22.600. Barınağa gelen toplam 49,100 hayvanın 9,130’u yuvalandırılmış, 37,025’i iğneyle öldürülmüş. 1980’de gelen köpek sayısı: 7,603, kedi sayısı: 6,628. Toplam 14,231 hayvanın 5,580’i yuvalandırılmış, 8,651’i iğneyle öldürülmüş. 1990’da gelen köpek sayısı: 5,866, kedi sayısı: 9,211. Toplam 15,077 hayvanın 6,088’i yuvalandırılmış, 9,009’u iğneyle öldürülmüş. Bu barınakta, 1970-1997 yılları arasında gelen toplam 546,346 hayvanın 172,322’si (%31.54) yuvalandırılırken, 363,669’u (%66.56) iğneyle öldürülmüş. Kabaca şöyle özetleyebiliriz: Gelen 3 hayvandan 1’i yuvalandırılırken, diğer 2’si de öldürülmüş. ABD’de 1940’larda evcil hayvan ötanazi oranı 23 milyon iken, 1970’lerde 12-13 milyona düşmüş ve 2014’te 2,7 milyon olarak kaydedilmiş. HSUS (Humane Society of the United States)’in verilerine göre, 1972 yılında ABD’de 13.5 milyon hayvan iğneyle öldürülmüş ve bu sayı, ülkedeki toplam evcil hayvan nüfusunun %20’si imiş. 1985’e gelindiğinde ise, barınağa gelen hayvan sayısı %50 oranında azalmış, aynı yıl iğneyle öldürülen hayvan sayısı 7.6-10 milyon arasındaymış. Onyıllar boyunca süren bu sistemli yok etme politikasının sonuçlarını bugün rahatlıkla görebiliyoruz.

Peki hayvanları nasıl yok ettiler, yöntemler nelerdi biraz bunlara bakalım…

Ateşli silahla vurma: Kedi ve köpeklerde ölüme neden olan “en acısız yol” olarak kabul edilen bu yöntemde, hedefin doğru olması durumunda bilinç kaybı hemen oluşuyordu. Az sayıdaki köpekleri öldürmek için uzun süre kullanılan bir yöntem olsa da çok sayıda köpek olduğunda ortaya çıkan kanlı görüntü, çalışanlar tarafından saldırganca bulunmuş ve (bilindiği kadarıyla) bir yerden sonra barınaklarda kullanılmamıştı.

Dekompresyon odaları (decompression chambers): İlk kez 1950’lerde ABD’de havacılık araştırmalarında köpekler üzerinde kullanıldı. Oda, bir silindir şeklindeydi ve hazneye kolayca takılabilen 2 köpeklik bir kafes bulunuyordu. 55 bin feet eşdeğerine getirilen hava basıncı, hızlı bir bilinç kaybına neden oluyordu. Zamanlayıcı, küçük hayvanlar için 10 dakika, büyük hayvanlar içinse 20 dakika olacak şekilde ayarlanmaktaydı ve doğru valfin açılmasıyla içerdeki basınç 1 dakika içinde normale dönüyordu. Hayvanları çıkarmak ve ölü olduklarından emin olmak için kapağı açmadan önce 1 dakika daha havanın temizlenmesi için bekleniyordu. Kanada’daki barınaklara birkaç dekompresyon odası konulmuştu ancak birkaç yıl sonra kullanılmaktan vazgeçildi. Bu metod Avrupa’da çok tercih edilmese de Japonya’daki bazı şehir barınaklarında kullanıldı.

Elektrikle öldürme (eloctrocution): Özellikle İngiltere’de (1920’lerde) en az 4 özel elektrikle idam kabini bulunuyordu. Bu yöntemin insaniyetinden şüphe duyulmaya başlanmasını, idamdan “kazara” kurtulan insanlardan öğrenilenlere borçluyuz. 1937’de Britanya Veteriner Hekimler Birliği tarafından onaylanan kabinler sonraki 20 yıl boyunca kullanılsa da, 1950’lerden itibaren bu kabinlerin kullanılamaz olduğuna karar verildi.

Barbituratlar: Merkezi sinir sistemini etkileyerek bilinç kaybı ve ardından da solunumun ve kalp fonksiyonlarının durmasını sağlıyordu. Barbiturata alternatif olarak geliştirilen T-61’in (3 ajanın karışımından oluşan bir nonbarbiturat solüsyonu) ise kedi ve köpekleri öldürmek için ilk kullanılışı, Batı Almanya’daki 350 kedi ve köpeğin öldürüldüğü bir deneydi. Damariçi ya da kalbe enjekte ediliyor, çok hızlı enjektesi, anksiyete ve çırpınmaya sebep oluyordu ve bu yüzden de uygulayıcının deneyimli olması gerekiyordu. İtalya’da belediyeye ait barınaklardaki istenmeyen hayvanları ötanazide yaygın olarak kullanılan Tanax’ın (T61), ABD’deki küçük hayvanda ilk klinik kullanımı ise 1963 yılında olmuştu. T-61 hemen bilinç kaybı yaratmasına rağmen, fiyat olarak diğerinden 3 kat pahalı olduğu için barınaklarda çok tercih edilmemişti.

Gaz odaları: Karbonmonoksit, kloroform/karbondioksit, nitrojen ve tek başına kloroform kullanılmaktaydı. Dr. Benjamin Richardson, aynı anda 100 köpeği öldüren bir aparat geliştirmişti ve o zamanlarda bu, Battersea Londra’daki Kayıp ve Muhtaç Köpekler Geçici Evi’ndeki en yüksek günlük öldürme sayısı olmuştu. Richardson’un oğlu ünitenin kapasitesini 150’ye çıkardı ve bu sistem 50 yıl boyunca kullanıldı. Eğer 4 dakika sonra gaz odasının duvarındaki sabit steteskoptan hala nefes sesi geliyor ise, kloroform ve karbon disülfid takviyesi yapılıyordu. Kediler daha geç ölüyorlardı. Karbondioksit, Brezilya’daki devlet barınakları dışında, köpekler için pek kullanılmadı, Kanada ve bir de İngiltere’de yetişkin ve yavru kediler için karbondioksit kabinleri vardı. Karbondioksit&kloroform kullanılan aparat ise; ilk olarak 1970’lere doğru Cenevre’de bazı belediye barınaklarında, ardından Fransa sınırındaki özel bir köpek barınağı ve İspanya’daki bir belediye barınağında kullanılmıştı. Siyanür gazının (HCN) ise, hayvan ve insanları öldürmede uzun bir geçmişi var: 1920’lerde New Orleans’ta gemilerdeki sıçanları öldürmek için, 1939’da Nazi toplama kamplarında, 1965’te laboratuvardaki hayvanları öldürmek için ve sonrasında da İspanya’da, açık çukurlarda yuva bulamayan evcil hayvanları öldürmek için kullanıldı. Karbondioksit, Japonya’da rutin bir uygulamayken, ABD’de kullanımı belli şartlara bağlıdır. “Dream Box” adı verilen, çelikten yapılmış 3m3 genişliğindeki karbondioksit gaz odalarının ön kapısında bir pencere bulunur ve kapı kapanır kapanmaz yüksek konsantrasyonda CO2 salınır ve 1 dakika içinde hayvanlar ayakta duramaz hale gelirken, hava yoksunluğu çekerek ve ağızları açık şekilde -son oksijeni solumaya çalışırken- 10 dakika içinde de ölmüş olurlar.

ABD

Görüldüğü üzere insan, hayvanları hızlı ve etkin şekilde öldürme konusunda epey kafa yormuş. Silahla vurma gibi kanlı yöntemlerin yarattığı görsel kaygı, insan gözünü rahatsız etmeyecek “insancıl” yöntemlerin bulunması için itici güç olmuş. Günümüzdeki uygulamalara gelecek olursak, en fazla barınağa sahip olan ve sıklıkla örnek gösterilen ABD’yi inceleyebiliriz.

HSUS verilerine göre ABD’deki yuva sahibi hayvan sayısı 164 milyon, bir yılda barınağa gelen hayvan sayısı 6-8 milyon, barınaklardan yuvalandırılan hayvan sayısı 3-4 milyon ve yuvalandırılabilir durumda olmasına rağmen ötanazi uygulanan hayvan sayısı da yaklaşık 3 milyondur. Barınaklar “high-kill” ve “no-kill” olmak üzere farklılık gösterir, 3500 barınaktan 200’ü no-kill statüsündedir. Genel kanı, no-kill statüsündeki barınaklarda sağlıklı hayvanların asla iğneyle öldürülmediği yönünde olsa da gerçekte durum biraz farklı. High-kill statüsündeki barınaklara getirilen hayvanlar ise, barınağın politikasına göre değişen (genellikle 7-21 gün arasında) bir süre için barınakta tutulur ve “o gün” gelince de iğneyle öldürülür. Hayvanlar barınaklara iki şekilde gelir: sahibi bizzat barınağa getirerek bırakır ya da animal control tarafından sokakta bulunup getirilir. No-kill statüsünde olan barınaklar, sağlık durumu ya da saldırgan davranışları nedeniyle yuvalanamayacağını düşündüğü, himayesindeki bazı hayvanları (%10 gibi belirli bir oranda) iğneyle öldürebilir ancak gene de no-kill statülerini kaybetmezler. Ayrıca bu barınakların belirlediği (örneğin: 100 kedi 80 köpek gibi) bir limitleri vardır. Tüm bu bilgilerden sonra sanırım “no-kill” barınakların, bizim düşündüğümüz anlamda “no-kill” olmayabileceğini netleştirmiş oluyoruz.

Hükümet desteği alan ya da almayan, 50 eyalet-1505 şehirden toplam 2,255 örgütün sağladığı verilerden oluşturulan SAC (Shelter Animals Count) 2016 raporuna göre: barınaklara gelen 987,827 kediden 716,018’i (%72.48) yuvalandırılmış, 35,234 kedi (%3.57) ölmüş ve geriye kalan 236,575 (%24.95) kedi de, barınak kuralları gereği ya da bakan kişilerin talebi doğrultusunda iğneyle öldürülmüştür. Burada iğneyle öldürülmeye de bir açıklık getirelim: Bu hayvanlar sağlıklı olan ancak yuva bulunamayacağı düşünülüp belli sürenin sonunda öldürülen hayvanlardır. Köpekle ilgili oranlara baktığımızda ise; 933,265 köpeğin 744,051’i (%79.73) yuvalandırılmış, 12,804’ü (%1.37) hastalık vb. nedenlerle ölmüş ve geri kalan 176,410 (%18.90) hayvan ise iğneyle öldürülmüştür. Ayrıca raporda, eyaletlere göre en yüksek iğneyle öldürme oranına sahip yerlerin %27 ile Louisiana ve %33 ile Alabama olduğu ve bu eyaletleri sırasıyla Texas, California, Nevada ve Idaho’nun izlediği de yer alır.

Japonya

Batı’dan doğuya geçelim ve gelişmişlik yönünden belki de ilk 5 ülke arasında sayabileceğimiz Japonya’da neler olduğuna bakalım. Japonya’daki en büyük hayvan koruma örgütü olan ALIVE (All Life in Viable Environment) verilerine göre; Japonya’daki yuva sahibi hayvan sayısı 2.1 milyon, toplam barınak sayısı 1,294, barınaklara bir yıl içinde gelen hayvan sayısı 210 bin, yuvalandırılan ortalama hayvan sayısı 32 bin ve yuvalandırılabilir durumdayken ötanazi yapılan hayvan sayısı ise 170 bin. Yani hiçbir sağlık sorunu olmamasına ve yuvalandırılabilir durumda olmasına rağmen, barınakta kapladıkları yer sorun olduğu için iğneyle öldürülen hayvan sayısı, yuvalandırılan hayvan sayısının 5 katından da fazla.

Birleşik Krallık

Birleşik Krallık’taki mevcut duruma bakacak olursak, oranlar ABD’deki kadar yüksek olmasa da durum pek iç açıcı değil. Birleşik Krallık’taki en eski ve büyük örgüt olan RSPCA verilerine göre: sokakta bulunan ya da terk edilen hayvanların sadece 3’te biri yuva bulabiliyor. 2017 yılında, toplam 115 bin hayvanın sadece 44.611’i yuvalandırılmış ve 70 bin hayvan da iğneyle öldürülmüş. İngiltere ve Galler’de yasa gereği; bulunan hayvan, yerel yönetime bağlı merkeze getiriliyor ve sahibinin gelip alması için 7 gün bekleniyor. Bu süre sonunda alınmazsa, sahiplendiriliyor veya iğneyle öldürülüyor (Environmental Protection Act 1990/Sections 149). Bir başka büyük örgüt, Battersea Dogs And Cats Home’un direktörü, 2014 yılında himayelerindeki köpeklerin %25’ini iğneyle öldürdüklerini belirtmiş.

Konuyla ilgili çok fazla bilgi sahibi olmayanların yaşadıkları hayal kırıklığını tahmin edebiliyorum. Hayvansever bilinen değişik yerlerde, yuva bulamayan ya da bakan kişiler tarafından artık istenmeyen hayvanların iğneyle öldürüldüğünü ilk öğrendiğimde çok kötü hissetmiştim. Ve tabii ki zamanla ben de çoğu hayvan korumacı gibi Kanada’nın foklara, Japonya’nın yunus ve balinalara, İspanya’nın boğalara, Çin’in birçok türden hayvana, Avustralya’nın kangurulara, Danimarka’nın köpeklere ve birçok ülkenin çeşitli türlerdeki hayvanlara yaptıklarını öğrenince büyük hayalkırıklığı yaşadım. Ve şimdi artık diyorum ki: Gezegende var olan hiçbir yer, hayvanlar için güvenli değil. Hiçbir ülke, medeni değil.

KAYNAKLAR

*Review of Literature on Use of T-61 as an Euthanasic Agent, Laura Dalia Barocio

*Companion Animal Demographics in the United States: A Historical Perspective, E.A.Clancy&A.N.Rowan, 2003

 *The Psychology of Euthanizing Animals: The Emotional Components, C. E.Owens&R.Davis&B.H.Smith, 1981

*Euthanasia of Dogs and Cats: An Analysis of Experience and Current Knowledge With Recommendation for Research, T.Carding&M.W.Fox, 1978

*Exploring Attitudes Toward Euthanasia Among Shelter Workers and Volunteers in Japan and the US, m.Cavalier, 2016

*Carbon Dioxide for Euthanasia: Concerns Regarding Pain and Distress, With Special Reference to Mice and Rats, K.Conlee&M.Stephens&A.N.Rowan&L.A.King, 2005

*Dog Population & Dog Sheltering Trends in the United States of America, A.Rowan&T.Kartal, 2017

(Yeşil Gazete)

Can Yayınları’ndan yeni bir alt marka: “Tellekt”

Can Yayınları; fizikten felsefeye, genetikten ekolojiye pek çok alanda dünyada süregiden teorik tartışmaların izini süren eleştirel metinlerin yanı sıra, sosyal ve beşeri bilimler alanında aktüel tartışmaları kültür hayatımıza kazandırmak üzere Tellekt başlıklı bir alt marka oluşturdu.

Can Yayınları bünyesinde kurulan Tellekt, kültürün “örgütlenmiş boş zaman”a indirgendiği hızlı tüketim çağında, bugünün bilgisine yer açmak ve şimdiki zamanı kat eden dönüşümleri kavramak için yeni düşünce pratiklerini bir araya getirerek okuru ile buluşturmayı hedefliyor.

Tellekt’in Mayıs programında yer alan kitaplardan ilki, yorum ve kanaatlerden ibaret olan “gösteri toplumu”nun yükselişine tanıklık ettiğimiz bir dönemde, devlet aklına ve onun otoriter siyasal tahayyüllerine muhtaç olmayan bir karşı duruş geliştirebilmenin olanaklarını sorgulayan bir kamusal felsefe kitabı: Hakikat-Sonrası.

Hakikat-Sonrası, her şeyin birkaç günde olup bitiverdiği, olguların yerini duyguların aldığı kapitalist modernite çağında, nesnel gerçekleri göz ardı etmenin yarattığı tehlikeye karşı bir uyarı niteliğinde.

Mayıs ayının ikinci kitabı ise, Jacques Derrida’nın yakın öğrencilerinden filozof, müzikolog Peter Szendy’nin, Filistin-Eriha’dan yola çıkıp modern öncesi Avrupa’nın gizli kalmış dehlizlerine daldığı; sinema, opera ve edebiyattan örnekleri ustalıkla ele alan çoksesli felsefi metni: Üstdinleme: Casusluğun Estetik Tarihi.

Günümüz toplumlarının duyma ve işaretleme biçimlerini irdelerken, her dinlemenin bir kulak kabartma olduğunun ve her zaman otoriter eğilimlerle malul olduğunun altını çizen Szendy, hükmetme ve iktidar tekniklerinin dinleme pratikleriyle ilişkisini güncelliğe hapsolmadan düşünmek ve tartışabilmek için bizlere muazzam bir repertuvar sunuyor. (Yeşil Gazete)

 

17 Mayıs: Heteroseksüellik ve sağlıklı cinsellik kurgusu – Beren Azizi

‘İnsanlar eşcinsel oldukları için hasta kabul edilmediler, insanlar heteroseksüel olmadıkları için hasta kabul edildiler.’

Bugün 17 Mayıs, yani Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü; çünkü bundan 19 yıl önce, 17 Mayıs 1990 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü eşcinselliği, Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD)’nın akıl hastalıkları listesinden çıkardı. Dolayısıyla bugün en çok konuşmamız gereken konulardan biri de “sağlıklı cinsellik” yani heteroseksüellik.

Heteroseksüellik bugün bir cinsel yönelim çeşidi olarak bilinse de böyle inşa edilmemişti bilim tarafından. Bilim onu cinsel sapkınlık hali olmayan sağlıklı cinsellik olarak inşa etmişti. Heteroseksüellik ne bir cinsel yönelimdi ne de bir cinsiyet kimliğiydi, o sağlıklı olan cinselliğin kendisiydi. Başlangıçta tüm insanların erken çocukluk dönemlerinde parafili olarak kabul edilecek arzular vardı ama her insan yetişkinliğe geçtikçe bu parafili arzularını terk etmeli ve de olgun cinselliğe erişmeliydi. Yani heteroseksüel, büyüme ve gelişme sürecini sağlıklı olarak tamamlamış yetişkindi aynı zamanda. (Dolayısıyla akıl sağlığı yerinde ve karar verme yetisi olan reşit kişiydi, bu kısım çok önemli.) İşte “homoseksüel” de bu cinsel sapkınlıklardan biri olarak olgun ve sağlıklı cinsellikten yetişkinin sapmasıydı. (Olgun ve sağlıklı cinselliğe heteroseksüel dememize bile gerek yoktu, normale isim koymaya gerek yoktur. Adamın biri çıktı, sapkınlıkların ve sağlıklı cinselliğin “bilimsel” kitabını yazdı, adını Psychopathia Sexualis koydu kitabının, sonra da heteroseksüellik sağlıklı oldu, eskiden de kutsal/sevap olandı. Günah yerini sapkınlığa/sağlıksızlığa bıraktı.)

İnsanlar “eşcinsel” oldukları için hasta kabul edilmediler, insanlar heteroseksüel olmadıkları için hasta kabul edildiler.

İllüstrasyon: Polly Nor

Bugün bu hâlâ sürmekte. O dönem de hastalık sayılan birçok arzu hala ruh sağlığı bozukluğu olarak kabul edilmekte. (Transvestizm, fetişizm, sadizm, mazoşizm vs.)

Böyle olduğunda ne oluyor?

Birincisi, eylem ve arzu ayrımı yapılmıyor, arzu mu suç yoksa rızasız eylem/cinsel saldırı mı suç bilmiyoruz. Suçsa zaten hastalıktır, hastalıksa da suç olmalıdır şeklinde eylem-arzu birbiriyle aynı anlama getiriliyor.

İkincisi, heteroseksüel cinsellik her zaman masum kalıyor. Örneğin bir heteroseksüel cinsel şiddet suçuna karıştığında o çeşitli parafililerle işaretlenerek heteroseksüellikten bir “sapık” olarak atılıyor, suç ötekilere yıkılıyor. Yani parafililer, aslında heteroseksüel erkeklerin cinsel saldırı suçlarını aklamak için arzuların eyleme geçip geçmemesinden bağımsız hastalıklaştırılması ve suçlaştırılması halidir. Bir fail aklama vasatlığıyla daha karşı karşıyayız yani. Yoksa hiçbir arzu tek başına ne hastalık ne suç olabilir, insan arzular yumağıdır.

Üçüncüsü bunların hepsi üreme politikaları olarak önümüze çok çeşitli şekillerde bazen şiddet bazen baskı bazen nefret suçları olarak gelirken bu suçlar da aklanıyor; çünkü toplum için “sapkınlara” karşı suç işlemek mübahtır, bir yandan da insanları damızlığa indirgeyen tutucu yasalar sorgulanamaz kalıyor, cinsel ahlakta çifte standartlar inşa edilip kadın baskılanıyor, cinsellik tabulaştırılıyor, heteroseksüel cinsellik de kendi için en sağlıklı biçim atfedilen evli-tek eşli şekilde sınırlandırılıyor.

Ben bunları neden yazdım? Heteroseksüelliği tanımadığımızı düşündüğüm için yazdım. Sanki ortada “heteroseksüeller, eşcinseller, biseksüeller” kardeş kardeş yaşabilirler gibi bir efsane dolanıyor; çünkü heteroseksüelliğin bir kurgu olduğu ve neyin kurgusu olduğu ve de nelere sebep verdiği görülmüyor.

17 Mayıs, sağlıklı cinsellik masalının çöktüğü, bu bilimsel masala karşı sapkınlığın ilk kazanımlarından biri aslında. Bir meşrulaşma miladı. Bence önemli bir gün, bir “heteroseksüel” insan, başka bir cinsellik biçiminin sapkınlık olmadığını bilirse gevşer. Daha kolay ve konforlu ve türünün “doğasına” daha uygun olan daha özgür varoluşlara yönelir.

Kutlu olsun!

(KaosGL’den alınmıştır.)

Bu poşeti oraya kim koydu? – Can Tonbil

Dünyanın en derine inen denizaltının kamerasından görülen plastik poşet nereden geliyor? Havaya bağlı her şey bu hafta bu sorunun peşine düşüyor

Yeni bir rekor kırıldı! Amerikan ordusundan eski bir deniz subayı olan işadamı Victor Vescovo dünyanın en derin noktası olan, 10 bin 928 km derinlikteki Mariana çukurunun dibine basınca dayanıklı özel bir denizaltı ile inmeyi başardı.

23 Ocak 1960’da Mariana Çukuru’na inen ilk araştırmacılar Donald Walsh ve Jacques Piccard’ın ardından 2012’de tek kişilik denizaltı ile 10 bin 908 metrelik dalışa imza atan yönetmenin James Cameron’ın rekorunu 11 metre fark ile kırdı.

BBC çukurun dibinde 48 milyon dolar harcadığı denizaltısı ile dört saat geçiren Vescovo’nun bu dalışı ile “amfipot” adı verilen dört yeni karides benzeri kabuklu hayvan türünü keşfetmiş olabileceğini söylüyor. Ayrıca daha önce görülmemiş parlak renkli kayalıklar keşfeden ekip, dipten incelemek üzere çeşitli numuneler de almış.

Bu rekor kıran dalış sırasında karşılaşılan en şaşırtıcı görüntünün, okyanusun en derin noktasında bulunan bir plastik poşet ve şekerleme ambalajı olduğu dile getiriliyor. Ayrıca bilim insanları dipten toplanan numunelerde mikroplastik olup olmadığını da analiz etmeyi planlıyor.

Fakat çıkacak sonuç belli gibi. Geçtiğimiz Kasım ayında Geochemical Perspectives Letters bülteninde paylaşılan araştırmanın sonucuna göre, Mariana Çukuru’nda yapılan incelemelerde yüksek oranda mikroplastiklerin bulunduğu ortaya çıkmıştı. Yapılan ölçümlerde dipten alınan 1 litrelik suda 2000’in üzerinde mikroplastik parçacığına rastlanmıştı.

Yine geçtiğimiz senenin başında bir başka araştırmanın sonuçlarına göre de, Atlas Okyanusu’nun kuzeybatısının 200metre ile 1000 metre arasında bulunan dip bölgesinde (mezopelajik bölge) bulunan her dört balıktan üçünün bedeninde mikroplastik bulunduğu gözlemlenmişti.

Peki soframızdaki tuzda, içtiğimiz suda, soluduğumuz havada, dışarı attığımız dışkımızda ve daha birçok yerde bulunan mikroplastikler nereden geliyor?

Her Cocolu’ya 621 diş fırçası

 BBC’nin haberine göre, Avusturalya’nın 2 bin 100 km açığında, kuzey batıda 600 kişinin yaşadığı at nalı şeklinde konuşlanmış 26 adacıktan oluşan “cennet” adacıklar topluluğu Cocos, okyanus akıntıları sebebiyle 238 tonplastik ile dolmuş halde. 977 bin adet ayakkabı ve 373 bin adet diş fırçası en çok rastlanan plastik ürünler arasında.

Bu hesaplamaya göre, her bir Cocolu için 814 çift ayakkabı ve 621 adet diş fırçası cennet adalarının sahillerindeki kıyılarda bulunmakta. Bilim insanları adaların tahminen 414 milyon parça plastik ile kaplanmış olduğunu söylüyor.

Deniz Koruma Derneği’nden Chris Tuckett, araştırmaların sonucuna şaşırmadığını ancak tüm çalışmaların çok yüzeysel kaldığını ve daha derin araştırmalar yapılabilmesi için daha çok zaman ve çalışmaya ihtiyaç olduğunu belirterek, “Plastik, zaman içinde parçalanarak kumun alt tabakalarına iniyor. Sıcak bölgelerde ise; ısı ve yüksek tuz oranından dolayı plastik daha hızlı parçalanıyor, ne var ki yok olmuyor.” diyor.

Parçalanan ama yokolmayan plastik ise okyanus akıntıları aracılığı ile okyanusların henüz keşfedilmemiş diplerine kadar inerek, daha önce görmediğimiz canlıların midelerine kadar girebiliyor.

Poşet için savaş! 

5 mm’den daha küçük plastik parçacıklara mikroplastik ismi veriliyor. Mikroplastikler çıplak gözle kolayca fark edilmiyor ve Mikroplastik Araştırma Grubunun internet sitesine göre, Mersin Körfezi’nde olduğu gibi kilometre karede 7 milyon adet mikroplastik olmasına rağmen bu kirlilik çoğunlukla gözle görülmüyor.

Mariana çukurunun dibindeki poşet, Cocos adalarının kıyılarındaki pet şişe, diş fırçası ve ayakkabı gibi makroplastiklerin zamanla parçalanması ile ortaya çıkan mikroplastikler göklere, diplere ve toprağa hakimiyet kuruyor.

Copunesahipcik.org’un verilerine göre, dünyalıların 42 yıl önce (1977) tanıştığı plastik (naylon) poşetler üretim maliyetleri düşük olduğundan her yıl artarak piyasaya ve ardından doğaya sürülüyor.

Polietilen denilen petrol türevi ve atık plastik malzemelerin ikincil kullanımından elde edilen okyanus en dibinde bile karşılaşabileceğiniz plastik poşetlerin yok olma süresi 1000 yılı bulabiliyor ve gözle görülmese bile mikroparçacıklara bölünerek yüzyıllar boyunca çevreye zarar vermeye devam ediyor.

Türk Plastik Sanayicileri Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı’nın internet sitesi süreç şu şekilde özetleniyor:

Plastikler, organik ürünlerden elde edilirler. Plastik üretiminde kullanılan selüloz, kömür, doğal gaz, tuz ve tabii ki ham petrol gibi maddeler doğal ürünlerdir.

Birçok farklı plastik türü olduğundan, iki ana polimer serisi altında toplanabilirler:

*Termoplastikler (ısıyla karşılaştığında erir ve soğuduğunda tekrar sertleşir).

*Termosetler (kalıplandıktan sonra tekrar eritilemez)

Okyanusun en dip noktasına inme rekorunun sahibi işadamı Vescovo’nun denizaltısının basınca dayanıklı camından gördüğü plastik poşetin hammaddesi polietilen de termoplastik kategorisi içinde fosil yakıt endüstrisinin bir ürünü olarak hayatımızda yer alıyor.

Plastik poşetin de hammaddesi olan doğalgazın yeni keşfedilen rezervlerinin paylaşılamamasından ötürü, Türkiye en yakın müttefiki Katar da dahil olmak üzere bir çok ülke ile çatışma boyutuna gelmesinden korkulan bir dış politikaya doğru savruluyor.

Dünyanın en önemli petrol ticaret hattı olan Hürmüz Boğazı’nda içi petrol dolu tankerlere sabotajlar düzenleniyor, Suudi Arabistan’ın milli petrol şirketi Saudi Aramco’nun tesislerine dronelu saldırılar yapılıyor. İran ile ABD arasında tansiyon yükselmesi ile de petrol fiyatları artıyor.

Her ne kadar Türk Plastik Sanayicileri Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı aksini iddia etse de, Center for International Environment Law (CIEL) adlı kuruluş tarafından hazırlanan yeni bir rapor, yüzde 99’u fosil yakıtlardan üretilen plastiğin iklim krizine de doğrudan bir etkisi olduğunu söylüyor.

Rapor, plastiğin üretiminden, nakliyesine kadar birçok alanda küresel sera gazı emisyonunun artışına neden olduğu vurgusunu yaparken, bu üretim ve tüketim döngüsü içerisinde, ülkelerin Paris Antlaşması ile verdikleri taahhütlere de somut bir tehdit oluşturduğunu söylüyor.

CIEL’in raporuna göre, plastik üretimi ‘hemen şimdi’ durdurulmazsa, 2050 yılına gelindiğinde 615 kömür yakıtlı termik santrale denk düşen toplam karbon bütçesinin yüzde 13’ünden sorumlu olacak.

Peki o poşeti oraya kim koydu? 

Boş zamanlarında golf ve tenis oynamayı seven, dünyanın en derin noktasına inerek adını tarihe yazan 53 yaşındaki eski deniz subayı, kâşif ve işadamı Victor Vescovo, “Denizcilik teknolojisinde yeni bir çıta belirlediklerini” ilan etti.

Dünyanın en dip noktasına gerçekleştirdiği tarihi keşifte, dünyanın herhangi bir sokağında karşısına çıkabilecek olan plastik poşet görünce ne hissettiği merak konusu olan Vescovo’nun, milyonlarca dolara mal olan bu projesinin ödeneği ABD’nin petrol cenneti Teksas’ta merkezi bulunan ve kurucularından da biri olduğu Insight Equity adlı şirketten geliyor.

Birçok sektörde faaliyet gösteren Insight Equity’nin yatırımları arasında, tek kullanımlık plastiklere sarmalanmış et ürünleri, polyester ile harmanlanmış yüksek teknoloji ürünü yüzey kaplamaları, gaz ve petrol endüstrisi için yedek parçalar, mikro ölçekte küçültülmüş (CSP) plastik paketleme ürünleri, otomobil sektörü için geliştirilmiş plastik aksamlar,  endüstriyel plastik kaplamalar, petrol ve gaz için kayaçatlatma (fracking) endüstrisinde kullanılan, “frac sand” olarak da bilinen silika kumu var.

Özetlemek gerekirse, okyanusun dibindeki plastik poşeti bulan kâşifimiz Vescovo, üretiminden dağıtımına kadar o torbadan sorumlu olan kişi.

Yani, “Dalış yaptığım birçok derin bölgede plastik veya ne olduğunu bile anlamadığım ama ne yazık ki insan tarafından yapılmış kirliliğe rastladım” diyerek işaret ettiği “insan” aslında Vesvoco’nun tâ kendisi!

Cam şişe içinde okyanusa bırakılan mesaj: “Okyanusları rahat bırakalım”.

(bianet.org’dan alınmıştır) 

 

‘Çorlu aileleri’ne skandal sözler: Gençsiniz, bir daha çocuk yaparsınız

Çorlu’da tren kazasında hayatını kaybedenlerin aileleri Adalet Nöbeti’ni sürdürüyor. Kazada ailesini kaybeden Kartal, yetkililerin kendilerine “Daha gençsiniz, çocuk yaparsınız’ dediğini söyledi.

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 8 Temmuz 2018’de yolcu treninin devrilmesi sonucu hayatını kaybedenlerin aileleri, yaralılar ve avukatları, 19 Nisan’da başlattıkları “Adalet Nöbeti”ne bugün İstanbul Sirkeci Garı’nda devam etti. Basın açıklaması yapan ailelerden anne ve babasını kazada kaybeden İsmail Kartal, “Yetkililer geldi çocuğu kaybeden ailelere ne dedi biliyor musunuz, ‘daha gençsiniz çocuk yaparsınız… Vicdanınız bu kadar mı?” dedi. Ailelerin ortak açıklamasını okuyan Kartal on ay boyunca seslerini çıkarmadan adliyelerde, hakimlerden, savcılardan medet umduklarını belirterek şöyle konuştu: “Bizi acılarımız bir araya getirdi. Sizlerle acılarımızla değil, dayanışma için, güvenli demiryolları için, adaletli bir ülke için, daha güzel bir Türkiye için bir araya gelmek istiyoruz. Acımızı biraz olsun hafifletsinler diye, bir daha böyle katliamlar olmasın diye, suçlular açığa çıkarılsın diye..”

‘Tek torunum toprağın altında’

Hayatını kaybeden Oğuz Arda Sel’in dedesi Mehmet Öz de ” Olayın olduğu gece oradaydım. Çamurun üzerine mucur dökülerek yol yapılmaz….. Siz torunlarınızı izlerken ben ağlıyorum. Benim bir tane torunum vardı o da toprağın altında. Adalet nerede adalet” diyerek isyan etti.

Kaybettikleri yakınlarının fotoğrafının olduğu tişörtleri giyen aileler sırasıyla adalet arayışlarını dile getirdi.

‘Hesap verilmedikçe karanlık büyüyor’

Nöbete destek veren sanatçı Melike Demirağ ise şu ifadeleri kullandı: “Burada çok ciddi bir vicdan konusu var. Kaza denilen ama kaza olmayan, ihmaller sonucu meydana gelen, buna facia diyoruz, bunun sorumlularının tepeden tırnağa bulunması ve sorumluların hesap vermesini istiyoruz. Ne yazık ki Türkiye’de hesabı verilmemiş yılların acısını çekiyoruz. Geçmişin hesabı verilmediği için bugünkü karanlık daha da büyüyor.”

“Çorlu Tren Katliamı Aileleri”, sadece 4 kişi hakkında dava açılıp, diğer sorumlular hakkında takipsizlik kararı verilmesi üzerine adalet nöbeti başlatmıştı.  Kazada 25 kişi hayatını kaybetti, 318 kişi yaralandı. Ailelerin açıklaması şöyle:

ABD de kürtaj yasağı da eylemler de yayılıyor

ABD’nin muhafazakâr eyaletlerinde peş peşe kürtajı fiilen yasaklayan yasalar kabul ediliyor. Son olarak Missouri’de hamileliğin sekizinci haftasından sonra kürtaj yaptırmak yasaklandı.

ABD’de Cumhuriyetçi üyelerin ağırlıkta olduğu muhafazakâr eyaletler, birbirinin peşi sıra tepki çeken kürtaj yasaklarını onaylıyor. Alabama ve Georgia’nın ardından bu halkaya eklenen Missouri’de de sekizinci haftadan sonra kürtaj yasaklandı. Ensest ve tecavüz, diğer eyaletlerde olduğu gibi Mssouire’de de istisna olarak kabul etmedi.

Yasa tasarısı, senatoya tanınan sürenin dolmasına saatler kala 10’a karşı 24 oyla kabul edildi.

Doktorlara 15 yıl hapis

Yasa ancak acil bir tıbbi durumda kürtaja izin verirken, kanunları ihlal ederek kürtaj yapan doktorlara da 15 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Ancak kürtaj yaptıran kadınlar kapsam dışında tutuluyor.

Yasanın onaylanması için bir kez daha oylama yapılacak ve Vali Mike Parson’a sunulacak. Kürtaj yasağını destekleyen Cumhuriyetçi Parson’ın yasayı imzalamasına kesin gözüyle bakılıyor. Ancak yüksek mahkemenin reddetme ihtimali de var.  Parson, yasayla birlikte Missouri’nin ABD’nin ‘yaşamı en güçlü bir biçimde savunan’ eyaletlerinden olacağını savundu.

‘Kadınları utandırıyor’

Demokrat Senatör Jill Schupp ise ‘kadınları utandırıyor’ diye nitelediği yasaya tepki gösterdi. Schupp, kadınların hayatına ne yapıp ne yapamayacaklarını söyleyen bir yasayla müdahale edilemeyeceğini belirtti.

Amerikalı kadınlarsa, bunun bedenlerine müdahale olduğunu ve hak ihlali oluşturduğunu belirterek haftalardır sokaklarda eylem yapıyor. Çeşitli eyaletlerde sokağa çıkan kadınların ortak olarak kullandığı slogan ise; Rahmimden elini çek!

Alabama dışında Georgia, Kentucky, Mississippi ve Ohio’da da benzer kürtaj yasağı uygulanıyor. Ancak Alabama, yasanın içeriği bakımından ABD’deki örnek yasaların hepsinden öteye geçiyor.

‘Kalp Atışı Yasası’ olarak anılan yasa, fetüste kalp atışlarının duyulduğu andan itibaren kürtaj yapılmasını yasaklıyor. Ancak doktorlar ve insan hakları savunucuları, bebeklerin kalp atışlarının yaklaşık altıncı haftada duyulduğuna, kadınların hamile olduğunu ise biyolojik olarak yaklaşık dokuzuncu haftada fark edebildiğine dikkat çekerek yasanın kürtajı fiilen yasaklamak anlamına geldiğini vurguluyor.

Basın ve ifade özgürlüğü kuruluşlarından Erdoğan’a Demirağ ve Özyol mektubu

Dünyanın en önemli 18 basın ve ifade özgürlüğü kuruluşu, saldırıya uğrayan gazeteciler Yavuz Selim Demirağ ve İdris Özyol’a ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mektup yazarak, gazetecilerin güvenliğini sağlama çağrısı yaptı.

Uluslararası Basın Enstitüsü ile PEN International dahil olmak üzere 18 ifade özgürlüğü örgütü geçtiğimiz günlerde fiziksel saldırıya uğrayan gazeteciler Yavuz Selim Demirağ ve İdris Özyol’la ilgili adalet çağrısı yaparak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ortak bir mektup  gönderdi. Hükümeti bu şiddet eylemlerini aleni olarak kınamaya; İstanbul’da seçimlerin yenilenmesine doğru Türkiye’de seçmenlerin oylarında etkili olabilecek gazetecilerin ifade özgürlüğü ve güvenliğini sağlamaya çağıran mektup şöyle:

“Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan,

“Size son beş gün içinde Türkiye’deki gazetecilere yapılan acımasız saldırılarla ilgili ciddi kaygımızı ifade etmek için yazıyoruz.

10 Mayıs’ta Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, Ankara’daki evinin dışında saldırıya uğradı. Saldırganlar, gazeteciyi Türkiyem TV’de yayınlanan televizyon programını yayınladıktan sonra eve döndüğü sırada beyzbol sopalarıyla dövdü. Gözaltına alınan altı kişi, olayın üzerinden 24 saat geçmeden, gazetecinin hayatına kast etmedikleri gerekçe gösterilerek serbest bırakıldılar.

Bu olayı, 15 Mayıs’ta, araştırmacı gazeteci İdris Özyol’a Yeni Yüzyıl gazetesinin Antalya’da bulunan binasının dışına düzenlenen saldırı takip etti. Özyol, başından ve göğsünden yaralandı. Çağdaş Gazeteciler Derneği, Özyol’a yapılan saldırıyı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) bölge meclisindeki temsilcisi Talu Bilgili’nin gazetecilere yönelik kamu tehditleriyle ilişkilendiren bir bildiri yayınladı.

‘Failler adalete teslim edilmeli’

Aşağıda imzası bulunan ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, özgür bilgi akışına adanmış örgütlerin temsilcileri olarak, sizden bu saldırıları şiddetli bir dille kınamanızı, polis ve adelet sisteminizi temin etmeye çağırıyoruz. Bu saldırıların faillerinin adalete teslim edilmesini istiyoruz.

Türkiye, gelecek haftalarda ülke demokrasisinin önemli ölçüde test edileceği İstanbul belediye seçimlerinin yenilenmesine hazırlanırken, ülke çapında gazetecilerin hapsedilmesi, haber medyası üzerindeki kısıtlamalar ve gazetecilerin kamuoyunu ilgilendirecek önemli konularda haber yapmasının büyük ölçüde engellenmesi, demokrasiye büyük bir meydan okumadır. 23 Haziran seçimlerine doğru ilerleyen günlerde, ümit ediyoruz ki, gazeteciler korkusuzca bilgi toplayıp haber yayınlayabilecektir.

‘Saldırılar cezasız kalırsa Türkiye’nin demokratik güvenliği zedelenir”

Seçimlerin doğruluğu ve güvenilirliği, büyük ölçüde seçmenlerin haber kaynaklarına erişimine ve buralardan aldıkları bilgilere göre oy kullanma kararlarını belirlemelerine bağlıdır. Demirağ ve Özyol gibi gazetecilere saldırılar cezasız kalırsa, gazeteciler işlerini yapmaktan soğuyacak, ülkede korku iklimi güçlenecek ve Türkiye’nin demokratik güvenilirliği ciddi olarak zedelenecektir.

Bu durumu da göz önünde bulundurarak, sizden, Demirağ ve Özyol’a yapılan saldırıları kamuya açık bir şekilde acilen kınamanızı, saldırganların adalete teslim edilmesini ve Türkiye’de gazetecilerin fikirlerini özgürce ifade ederek 23 Haziran seçimlerine doğru halkın bağımsız kaynaklardan haber alma hakkına dair açık bir işaret göstermenizi talep ediyoruz.

18 kuruluş imzaladı

Mektupta imzası bulunan kurumlar ise şunlar:

Articolo 21, Cartoonist Rights Network International (CRNI, Uluslararası Karikatürist Hakları Ağı), Committee to Protect Journalists (CPJ, Gazetecileri Koruma Komitesi), Danish PEN European Centre for Press and Media Freedom (ECPMF, Danimarka PEN, Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi), European Federation of Journalists (EFJ, Avrupa Gazeteciler Federasyonu), German PEN Initiative for Freedom of Expression (IFoX, Almanya PEN İfade Özgürlüğü İnisiyatifi), International Press Institute (IPI, Uluslararası Basın Enstitüsü), Norwegian PEN (Norveç PEN), PEN America, PEN Belgium-Flanders (PEN Belçika ve Flanders), PEN Canada, PEN International,PEN Netherlands (PEN Hollanda), Reporters Without Borders (RSF, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü), South East Europe Media Organisation (SEEMO, Güneydoğu Avrupa Medya Örgütü), Swedish PEN (İsveç PEN)