Herkesin çöpü kendine

‘Akdeniz’in en kirli sahilleri Türkiye’de. Henüz daha bunlarla yüzleşmek için bile bir adım atmamışken çöp satın alma gündemiyle meşgulsek oturup düşünmemiz gerekiyor.’

Kısa süre önce The Guardian’da yayınlanan ve benim de görüş bildirdiğim bir makale, birçoklarını endişeye sürükledi. Çünkü haberin içeriği Türkiye’nin İngiltere’den plastik çöp satın aldığını belirtiyordu. Üstelik haberin diğer bir ayrıntısında da Türkiye’nin kendi çöpünün sadece %1’ini geri dönüştürdüğü bilgisi yer alıyordu. İddia demememin bir nedeni var çünkü bunlar iddia değil kanıtları olan gerçekler. TÜİK’in en son 2016 yılında yayınladığı çöp istatistiklerinde bu gerçekleri bulmanız mümkün.

Peki, kendi çöpünü ayrıştırıp toplayamayan bir ülke başka ülkelerden neden çöp satın alır? Bu sorunun birçok yanıtı var. En başta yetersiz çöp toplama alt yapısı ve vahşi çöp depolama yöntemi geliyor. Diğer bir cevap da geri dönüşüm firmaların daha fazla kar etme arzusu. Çünkü etkin şekilde kaynağında ayrıştırılamayan çöp, kirli olarak çöp toplama istasyonlarına geliyor ve burada ayrıştırma için ek bir çaba harcanıyor. Buna bir de çöpün geri dönüşüm prosesine sokulabilir hale getirilmesi için gerekli çaba ve maliyeti eklerseniz, neden hazır olarak temizlenmiş ve ayrıştırılmış çöp satın alma yoluna gidildiğini de anlamış olursunuz.

Geçtiğimiz günlerde Greenpeace’in yayınladığı bir rapor ile tekrar gündeme gelen çöp ticareti meselesi, yeniden tartışma konusu oldu. Çünkü öncelikle sadece İngiltere’den aldığımızı zannettiğimiz plastik çöpleri aslında 10 farklı ülkeden satın alıyormuşuz. Bu ülkeler içerisinde ABD ve İngiltere başı çeken iki ülke. Bunun yanında Japonya, Belçika ve Almanya’dan da hatırı sayılır miktarda plastik çöp satın alıyoruz.

Plastik çöp ticareti dünya genelinde yaygın olarak gerçekleştirilen bir ticaret türü. Çoğunlukla batıdan doğuya doğru gerçekleşen bu ticaretin ana nedeni, geri dönüşümün kendisiyle ilgili bir mesele. Çünkü başka ülkelerin daha ucuza “dönüştürdüğü” bir metadan bahsediyoruz. Haliyle daha “gelişmiş” ülkeler bununla uğraşmak yerine çevre yasalarının daha etkisiz olduğu “az gelişmiş” ülkelere yolluyorlar. Aslında içeriği kirli ve akıbeti şaibeli bir ticaretten bahsediyoruz.

1990’lardan beri yaygın olarak Çin tarafından gerçekleştirilen bu ticaret, aynı Çin’in 2018 yılının başında plastik çöp ithalatını yasaklamasıyla diğer ülkelere doğru kaydı. Türkiye’nin çöp alma macerası da bu yasaktan sonraya denk geliyor. Peki, Çin neden vazgeçti de Türkiye gibi ülkeler bu anlamda ithalatçı konumuna yükseldi? Cevabı basit olduğu kadar da karmaşık. Çünkü Çin tüm bu ticaret esnasında kendi çöpünün yaklaşık %15’ine eşdeğer miktarda (7,35 milyon ton) plastik çöp satın alıyordu ve bu miktarda çöp yönetilemez bir atık problemini doğuruyordu.  Bunun yanında alınan bu çöplerin içerisinde ciddi miktarda “istenmeyen” zehirli atıklar da mevcuttu. Buradan şunu anlıyoruz. Geri dönüşüm kılıfı altında dünyanın bir noktasından diğerine çöp ve atıklar yasal olarak taşınıyor ve bu taşınım çok gelişmişten az gelişmişe doğru gerçekleşiyor. Ortaya da temiz sokakları ve doğası olan gelişmiş batı ve kirli sokakları ve nehirleri olan doğu ikilemi çıkıyor. Gerçek ise görünenden daha kirli.

Türkiye’ye tekrar dönecek olursak, Çin yasağından sonra, Türkiye İngiltere’den yoğun plastik çöp satın alıyor (100 000 ton). Türkiye bu çöpleri, geri dönüştürmesi daha az maliyetli diye satın alıyor (Bu arada belirtmekte fayda var; çöp ticareti özel şirketler arasında gerçekleşen bir ticaret. Devletler sadece denetleyici ve izin verici merciler). Çünkü Türkiye’nin kendi çöpü, geri dönüşüme pek müsait değil.  Çöpümüz kirli ve bu çöpün de geri dönüştürülebilir hale gelmesi için ciddi masraf gerektiren, ayrıştırma/yıkama/kategorize etme gibi ön işlemlerden geçmesi gerekiyor. Firmalar da bununla uğraşmamak için daha ucuz olan çöp satın alma işine girişiyorlar. Alınan bu plastikler geri dönüştürülüp ham plastik ile de karıştırılarak tekrar plastik üretim sürecine dâhil ediliyorlar. Ancak tabii iddia bu yönde. Kesin olarak ne olup bittiğini “ticari sır” olması nedeniyle bilemiyoruz. Çünkü bahsettiğimiz gibi bu ticaret devletlerin “kontrolünde” özel şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Kamu sağlığı açısından şirketlerin açıklama yapma zorunlulukları da söz konusu değil. Belki kamuoyu baskısı ile bu konu aydınlatılabilir ancak ondan da pek emin değilim.

“Ne güzel işte geri dönüşüm teknolojimiz o kadar gelişmiş ki çöpten para kazanıyoruz”. Kulağa hoş gelen söylemler bunlar ancak işin aslı o kadar da hoş olmayabilir. Peki, Türkiye çöp satın alırsa ne olur? ABD’de bazı eyaletler, Çin’in çöp satın alma yasağından sonra geri dönüşüm faaliyetlerini terk ederek tekrar yakma ve gömme işine dönmüşler (https://www.nytimes.com/2019/03/16/business/local-recycling-costs.html). Bir de satın alan ülkelerin (Türkiye, Malezya vb.) çevre kirliliği problemlerini düşünün! Ortaya alanın da satanın da aslında zarar gördüğü ve sadece tüccarın kazandığı bir denklem çıkıyor. Bu ticari faaliyetin bazı sonuçları şüphesiz olacaktır. Eğer ki geri dönüşüm firmaları daha fazla kar ettiklerini düşünürlerse, daha fazla firma yurtdışından çöp satın alma yolunu tercih edecek ve ülke içindeki kirli çöpü almaktan vazgeçebileceklerdir. Bunun olmayacağının herhangi bir garantisi yok. Çünkü çöp meselesini ticari bir faaliyet alanına dâhil edersek olayın çevre yönü göz ardı edilecektir. Geri dönüşüm firmaları, patronları ve işçileri olan firmalar ve ticari faaliyet yürütüyorlar. İşte bu yüzden daha fazla kar ettiklerini anladıkları anda, daha fazla para kazanmak için dışarıdan çöp almayı düşüneceklerdir. Bir de yetersiz olan atık toplama meselemizi işin içine dâhil edersek, yakın zamanda ciddi bir çöp problemi ile yüzleşmek zorunda kalacağımız garanti.  Çin bu yüzden vazgeçti plastik çöp satın almaktan çünkü artık çöpleri yönetemiyordu. Çin dünyanın en kirli çevresine sahip ülkelerinden biri. Türkiye de bu şekilde. Akdeniz’in en kirli sahilleri Türkiye’de. Henüz daha bunlarla yüzleşmek için bile bir adım atmamışken çöp satın alma gündemiyle meşgulsek oturup düşünmemiz gerekiyor.

Tüm bu çöp ticareti meseleleri, geri dönüşümün de sorgulanması gerektiği sonucunu doğuruyor. Bir önceki yazımızda geri dönüşümün bir efsaneden ibaret olduğunu ve dünyanın geri dönüşüm karnesinin de oldukça kötü olduğunu belirtmiştik. Geri dönüşümün plastik kirliliğine çözüm değil aksine, kirlilik olgusunu, ticarileştirmeye dönük bir faaliyete dönüştürme potansiyelinden kaynaklı olarak tehlikeli olabileceğini belirtmiştik. Son yayınlanan raporlarla da bu durum neredeyse şüphe götürmez hale gelmiştir.

(Yeşil Gazete)