Ana Sayfa Blog Sayfa 2515

Gazeteci Kadri Gürsel yeniden cezaevinde

Hakkında verilen 2 yıl 6 ay hapis cezası onanan gazeteci Kadri Gürsel, bugün yeniden tutuklandı. Gürsel’in denetimli serbestlik başvurusunu cezaevinden yapabileceği gerekçesiyle tutuklandığı belirtildi.

Gazeteci Kadri Gürsel, Cumhuriyet gazetesi davasında ‘Örgüte üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etmek’ iddiasıyla aldığı 2 yıl 6 ay hapis cezasının infazı için yeniden cezaevine konuldu. Savcılık tarafından gönderilen davetiye üzerine infaz işlemleri için İstanbul Adalet Sarayı’na giden Gürsel “Normalde denetimli serbestlik hakkını kazanmış olmam gerekiyor. Beraat etmem gerekirken, tekrar içeri atılıyorum” dedi.

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, eski Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarlarının da arasında bulunduğu 18 kişiye verilen kararların temyiz edildiği İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, 19 Şubat’ta verdiği kararla, yerel mahkemece verilen hapis cezaları ile beraat hükümlerini usul ve yasaya ‘uygun’ bulmuştu.

Bu kapsamda davetiye üzerine adliyeye giden Kadri Gürsel, infaz müdürlüğündeki işlemlerinin tamamlanmasının ardından, denetimli serbestlik hükümleriyle ilgili işlemlerinin başlatılması için cezaevine gönderildi. Cezaevindeki  işlemlerin bitmesinin birkaç günü bulabileceği öğrenildi.

AYM, tutuklu yargılanan gazeteci Kadri Gürsel için ‘kişi özgürlüğü ve güvenliği ve ifade özgürlüğü’ haklarının ihlal edildiğine karar vermişti.

Süre dolmadan kendim geldim’

Polis eşliğinde cezaevine gönderilen Kadri Gürsel, “20 Mayıs’ta tebligat geldi. 10 gün içinde savcılığa müracaatım istendi. Süre dolmadan geldim. Suçlama, tamamen gazetecilik faaliyetidir. Denetimli serbestlik hakkını kazanmış olmam lazım. Şu n ben aslında potansiyel olarak beraat etmesi gereken insanken, tekrar içeriye atılıyorum. Neticede infazımın durdurulup, yeniden yargılanmam ve beraat etmem gerekiyor” diye konuştu.

Kadri Gürsel, savcılığa giderken twitter’dan yaptığı paylaşımda, “Hakkımdaki 2,5 yıllık hükmün infazı için aldığım çağrıya uyarak bugün Başsavcılığa başvurdum. 11 aylık tutukluluğum, 2,5 yılın hapisteki infaz süresini karşılamaktadır. İnfaz gerekçesiyle yeniden hapsedilmem hukuka aykırıdır. Cumhuriyet davasında verilen 11 aylık süresini tutuklu geçirdiğim 2,5 yıllık hapsin infazı, yasa gereği denetimli serbestlik yoluyla olmak zorundadır. Buna rağmen hapse konulmam söz konusudur.” ifadelerini kullanmıştı.

“Cumhuriyet davasında verilen ve tutuklulukta peşinen infaz edilmiş olan haksız ve delilsiz hüküm nedeniyle, değil birkaç gün, bir saniye için dahi hapsedilmem hukuken mümkün değildir” diyen Gürsel, “olursa, bu hukukun ağır bir ihlalidir” tepkisini göstermişti.

11 ay tutuklu kaldı

Yargılama aşamasında 11 ay tutuklu kalan Gürsel’in, kesinleşen cezasının toplam infazının 22,5 ay olduğu, ancak yasa gereği bunun son bir yılını denetimli serbestlik kapsamında cezaevi dışında geçirebileceği, denetimli serbestlik başvurusunun da cezaevinden yapabileceği belirtildi. Kadri Gürsel’in denetimli serbestlik başvurusu kabul edilirse işlemlerin ardından cezaevinden çıkacak.

AB Genişleme Raporu: Türkiye Avrupa’dan uzaklaşıyor, yeni fasıl açılmayacak

AB’nin bugün açıklanan 2019 Genişleme Raporu’ndan: Türkiye’de insan hakları ihlalleri derinleşiyor ve ekonomi dahil bir çok alanda geriye gidiliyor. Komisyonun genişlemeden sorumlu üyesi Hahn, “Müzakere sürecinde hiç bir faslın açılmasını öngörmüyoruz” dedi.

Avrupa Birliği (AB) Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin durma noktasında olduğunu, bu nedenle yeni bir fasıl açılmayacağını bildirdi. Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn, Türkiye’de insan hakları ihlallerinin derinleştiğini ve ekonomi dahil birçok alanda‘geriye gidildiğini’ söyleyerek, yürütülen müzakere sürecinde hiçbir faslın açılmasının öngörülmediğini belirtti.

Ankara ile yapılan mülteci anlaşmasından memnun olduklarını belirten Hahn, Ortak çıkarlarımız doğrultusunda işbirliğimiz devam ediyor” diye konuştu. 2018’de AB Konseyi’nin oybirliğiyle verdiği karara atıfta bulunulan genişleme raporunda, yeni fasıl açılmamasına ilişkin sebeplerin halen değişmediği vurgulanarak, “Türkiye, AB’den uzaklaşmaya devam ediyor”denildi.

Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komitesi de Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını önermişti.

Avrupa Komisyonu: YSK kararı millet iradesine aykırı

AB’nin yürütme organı Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı 2019 raporunda Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusunda ciddi bir gerileme yaşandığını ve bunun sebebinin yeni anayasa paketinin yürürlüğe girmesiyle birlikte güçler ayrılığının zayıflaması olduğunu belirtti. Komisyon hazırladığı raporda YSK’nin aldığı İstanbul seçimlerinin tekrarlanması ve bazı güneydoğu belediyelerinde başkanlığın ikinci sıradaki adaya verilmesi kararlarını eleştirdi. Komisyon, bu kararlar sonucunda YSK’nin siyasi baskıdan bağımsızlığı konusunda da endişeleri olduğunu belirtti. AB’nin yürütme organı bu kararların demokrasinin en temel  hedefine, “milletin iradesinin baskın çıkmasına”, aykırı olduğunu ifade etti.117 sayfalık raporda, 31 Mart seçimlerine giden süreçte muhalefet partilerinin, özellikle de HDP’nin ötekileştirildiğine; artan siyasi kutuplaşmanın parlamentoda yapıcı bir diyaloğun kurulamamasına sebep olduğunu belirtti.

OHAL kalıcı hale geldi

Raporda OHAL’in 18 Temmuz 2018’de uzatması bitince sona erdiğine, ancak meclisten geçen bir yasa ile çoğu OHAL uygulamasının 3 yıllığına kalıcı hale geldiği dikkat çekilerek, 15 Temmuz kalkışması sonrası yapılan “işten çıkarmaların, tutuklamaların ve gözaltıların” ciddi endişeler yarattığını aktardı.

Komisyon, Türkiye’de hâlâ birçok tutuklu insan hakları savunucusu, aktivist, akademisyen, doktor, gazeteci, politikacı, avukat, hâkim ve LGBTİ birey olduğunu hatırlatarak, bu kişilerin bazıları için iddianame bile hazırlanmadığını ve medya ile siyasetçiler tarafından karalama kampanyaları haklarında karalama kampanyaları yürütüldüğüne de dikkat çekti. .

Türkiye’nin AB’ye katılması için Kopenhag Kriterleri’ne uyması ve 33 faslı açıp kapaması gerekiyor. Türkiye gerekli 33 fasıldan sadece 16’sını açabildi ve birini geçici olarak kapattı. 14 fasıl AB Konseyi’nin ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kararıyla geçici olarak açılamıyor. Avrupa Konseyi 2018 yılında Türkiye’nin üyelik ile üyelik görüşmelerinin durma noktasına geldiğini ve yeni bir karara kadar fasıl açılıp kapanmayacağını açıklamıştı. Komisyon bu kararın devam etmesi yönünde tavsiye vermiş oldu.

Dışişleri: Haksız ve orantısız eleştiriler

Raporu değerlendiren Dışişleri Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakçı, “AB’nin Türkiye raporunda yer alan haksız ve orantısız eleştirileri kabul etmemiz mümkün değildir.” dedi. Kaymakcı, Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, 2019 Genişleme Paketi kapsamında açıklanan son “Türkiye Raporu”na ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

‘Türkiye sapasağlam yerinde’

Raporda yer alan Türkiye AB’den uzaklaştığına ilişkin ifadeleri eleştiren Kaymakcı, “Raporda Türkiye’nin AB’den uzaklaştığına dair geçersiz bazı ifadeler var. Türkiye sapasağlam yerinde duruyor” dedi. Kaymakçı “Metinde FETÖ terör örgütünden sivil toplum örgütüymüş gibi ‘Gülen hareketi’ şeklinde bahsedilmesi kabul edilemez” diye konuştu.

 

 

 

 

 

Yazlık patateste maliyet arttı, üretici tedirgin

1 kg. patatesin maliyetinin 3 ila 3.5 lirayı geçtiğini, markete ulaşana kadar 5 lirayı bulduğunu anlatan üreticiler, “Girdi fiyatlarında artış sürerse, önümüzdeki seneler ekim yapamayız’ dedi. CHP milletvekili Gürer de uyardı: Doğru zamanda doğru teşvik ve desteği verilmezse patates, sürekli ithal edilen ürünler arasına katılabilir.

Patates üreticileri geçen yıl 1300 ile 1500 lira arasında olan dekar başı maliyetin bu yıl 3 bin lirayı geçtiğini söyledi; “Girdi fiyatlarındaki artış sürerse önümüzdeki seneler ekim yapamaz hale geliriz” dedi.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, yazlık patates ekiminin yapıldığı Altunhisar ilçesinde üreticilerle bir araya geldi. Gürer’e dert yanan çiftçiler, geçen yıl 1300 lira ile 1500 lira arasında olan dekar başına maliyetin bu yıl 3 bin lirayı geçtiğini söylediler.

Kredi çekerek üretim

Geçtiğimiz yıl 7 bin 800 dekar alanda 30 bin ton hasat edilen yazlık patatesten bu yıl da yüksek rekolte beklentisinin olduğunu ifade eden Gürer, “Ancak üretici kredi çekerek üretim yapıyor, ürün para etmeyince de tarlasını, traktörünü kaybediyor” diye konuştu.

CHP’ Niğde milletvekili Gürer, üreticilerle görüştü.

Patates üreticileri ise geçen yıl geçen yıl dekarda 1300 lira ile 1500 lira arasında değişen maliyetlerin bu yıl 3 bin lirayı geçtiğini ifade etti. Tohum, ilaç ve gübrede yüzde 100’lere varan artışın olduğunu belirten patates üreticileri, “1 kilogram patatesin maliyeti 3 lira ile 3.5 lirayı geçiyor. Aracılar ve girdilerle birlikte ürün markete ulaşana kadar 5 lirayı buluyor. Girdi  fiyatlarında artış sürerse önümüzdeki seneler ekim yapamaz hale geliriz ” dedi.

Bir patates üreticisi de bankadan 150 bin lira kredi çekerek ekim yaptığını belirterek şunları söyledi: “Ürünü satıp bu parayı yerine koyamazsak icralık olacağız, tarlamız traktörümüz de elden gidecek. Geçen yıl 20 liraya aldığım ilacı dün 80 liraya aldım. Bugün ise 85 lira olmuş. Bir günde 5 lira zam gelmiş. Bu sene olduğu kadar fiyat değişkenliği görmemiştik.”

Sürekli ithalata mahkum olabiliriz

AKP iktidarının patates ithali ile artan girdi fiyatlarını görmezden gelip üreticiyi baskıladığını söyleyen Gürer şöyle konuştu: “Önce Adana yazlık patatesi çıktı, ardından Hatay patatesi pazarda yer bulmaya başladı ama patateste rekor üretim bölgesi Niğde ve Nevşehir. Son yıllarda Niğde tek başına 900 bin tona ulaşan patates üretimi ile ülkemizde ilk sırada. Patatesin geçen yıl tüccara geçtikten sonra fiyatı katladı. Elinde ürün kalan çiftçi 1500 liradan satınca kısmen mutlu oldu. Beş altı yıl ürünü satamayıp çürüten üretici için 1500 lira iyi fiyattı ama bu yıl ekim için gereken harcamaları yapmaya başlayınca iş değişti. Girdi fiyatları ikiye katlandı. İlaç, gübre, tohum, mazot, su çıkarmak için harcanan enerji fiyatını gören esasen sattığı fiyata ürün üretemediğini gördü. İthalat baskısı da üreticiyi zorluyor. Uygun fiyatla patates için yapılması gereken çiftçinin çiftçinin girdi fiyatlarını düşürüp doğru zamanda doğru teşvik ve desteği vermektir. Yoksa patateste sürekli ithal edilen ürünler arasına katılabilir” dedi

‘İklim grevi’ne ünlülerden destek

İklim aktivisti Greta Thunberg’in çağrısıyla 150’yi aşkın ülkede sokaklara çıkarak, ikinci küresel iklim grevini gerçekleştiren öğrencilerin ‘çağrı mektubu’ yanıt buldu. Öğrencilerin çağrısına ünlü yazarlar  Atwood, Klein, dilbilimci Chomsky, yönetmen Mann, oyuncu Ruffalo gibi isimler bir bildiriyle destek verdi.

İklim değişikliğine dikkat çekmek amacıyla geçen ağustosta İsveç Parlamentosu önünde başlattığı grevle dikkatleri üzerine çeken Greta Thunberg’in çağrısıyla dünyanın dört bir tarafında sokağa çıkan öğrenciler, The Guardian’a yazdıkları mektupla yetişkinleri de greve çağırdı.

20 Eylül’de gerçekleştirilecek ‘iklim grevi’ için öğrencilerin çağrısısına ünlü yazarlar, oyuncular, sinemacılar, sporcular ortak bir bildiriyle karşılık verdi. Tanınmış yazarlar Margaret Atwood, Naomi Klein, dünyaca ünlü dilbilimci Noam Chomsky, Avustralya İklim Komisyonu üyesi Prof. Tim Flannery, yönetmen Michael Mann, oyuncu Mark Ruffalo, beyzbol oyuncusu Chris Taylor gibi isimlerin de yer aldığı imzacılar ikim krizine karşı öğrenci direnişlerinde saf tutacaklarını açıkladı.

‘Öğrencilerin safındayız’

Gençlerin çağrısı üzerine yazılan bildiride “Geleceğimizi sağlama almanın yegâne yolu, gündelik hayatın olağan akışını bozmaktan geçiyor. Başımızdaki belaları çözmeyi okul çocuklarına bırakmakta temel bir haysiyetsizlik var. Yetişkinlerin yetişkin gibi hareket etmesinin zamanı geldi artık” denildi.

Greve geniş katılım çağrısı da yapılan bildiride şunlar kaydedildi:

“20 Eylül’de, dünyanın dört bir yanında okul grevleri yürütmekte olan gençlerin talebi üzerine bizler de işyerlerimizden ve evlerimizden çıkıyor, hepimizin önündeki en büyük varoluş tehdidi olan iklim krizine karşı harekete geçilmesini talep etmek üzere bir günümüzü sokaklarda geçiriyoruz. Sizin anlayacağınız, bir günlük bir iklim grevi bu – sonuncusu da olmayacak. Bunu tarihte bir dönüm noktası haline getireceğimiz umudundayız.

‘Gepegenç o insanları saygıyla selamlıyoruz’

Diğerlerinin de bize katılacağını umuyoruz: İnsanların işyerlerini, çiftlik-çubuklarını, fabrikalarını bırakacağını; adayların seçim kampanya güzergâhlarını bir günlüğüne terk edeceklerini, futbol yıldızlarının yeşil sahaları bir günlüğüne bırakacaklarını; sinema oyuncularının makyajlarını sileceklerini, öğretmenlerin tebeşirlerini bır kenara koyacaklarını; aşçıların lokantalarını kapatıp protestoculara yemek getireceklerini; emeklilerin de alışılmış gündelik programlarını bozup liderlerimizin işitmek zorunda oldukları tek mesajı, yani günden güne işler böyle gelmiş böyle gider yaklaşımının gezegenimiz üzerinde sağlıklı ve güvenli bir gelecek şansını yerle bir ettiği mesajını göndermek üzere bir araya geleceklerini umuyoruz.

Herkesin bize katılamayacağını biliyoruz. Fena halde eşitsiz bir gezegende kimi insanlar var ki tek bir gün bile gündelik ücretini almadan yaşayamıyor; ya da buna kalkıştıkları an onları işten atacak patronlara çalışıyorlar. Yine bazı iş kolları var ki bir an için bile durdurmaya gelmez, acilde çalışan doktorlar daima görevlerinin başında olmak zorundalar. Bununla birlikte, birçoğumuz da gündelik olağan hayat alışkanlıklarımızı 24 saat için bir kenara bırakabilir, geri döndüğümüzde onları yerli yerinde bulacağımızdan emin olabiliriz. Umarız herkes o gün hiç olmazsa birkaç dakikasını şehirde bir parkta, kırda bir tarlada ya da oturduğu binanın çatısında sırf şu dünyanın güzelliğini içine çekmek için geçirir – ki bu güzelliği korumak bizim için bir ayrıcalıktır. İşimizin bir bölümünü işte o geleceği korumaya ayırmalıyız.

Şunun gayet iyi farkındayız ki ister bu grev olsun, isterse bir haftalık uluslararası iklim eylemi olsun, tek başlarına olayların yönünü değiştirmeyecektir. İyi haber şu ki, ihtiyaç duyduğumuz teknolojilere sahibiz artık – bir güneş panelinin fiyatı son on yıl içinde % 90 düşmüş durumda. Ayrıca, onları çalıştıracak politikaları da biliyoruz; gezegenin dört bir yanında her yerde Yeşil Yeni Düzen’in [Green New Deal] bir versiyonu ortaya konmakta; fosil yakıtların yerini hızla güneş ve rüzgâr gücünün almasını, ve bununla atbaşı gidecek şekilde kaliteli işlerde istihdam sağlanmasını, güçlü yerel ekonomilerin sağlam ve istikrarlı hale getirilmesini öngören yasalar teklif edilmekte. Fosil yakıt endüstrisinin derine gömülü yerleşik muhalefetine karşı bu tedbirleri yasalaştırmak için vargüçleriyle didinen – ve çoğu gepegenç olan – o insanları saygıyla selamlıyoruz.”

Bildiriye imza atanlar şöyle:

Margaret Atwood, Geneviève Azam, Tom Ballard, Fadel Barro, Nnimmo Bassey, May Boeve, Patrick Bond, Mike Brune, Nicola Bullard, Sharan Burrow, Valérie Cabanes, Rachel Carmona, Dr Craig Challen, Noam Chomsky, Maxime Combes, Thomas Coutrot, Cyril Dion, Tasneem Essop, Christiana Figueres, Prof. Tim Flannery, Nancy Fraser, KC Golden, Tom BK Goldtooth, Maggie Gyllenhaal, Dr John Hewson, John Holloway, Prof. Lesley Hughes, Tomás Insua, Satvir Kaur, Barbara Kingsolver, Winona LaDuke, Jenni Laiti, Bruno Latour, Annie Leonard, Michael Mann, Gina McCarthy, Heather McGhee, Luca Mercalli, Moema Miranda, Jennifer Morgan, Tadzio Müller, Kumi Naidoo, Mohamed Nasheed, Carlo Petrini, Dr. Anne Poelina, Mark Ruffalo, Peter Sarsgaard, Drb Vandana Shiva, Rebecca Solnit, Gus Speth, Prof. Will Steffen, Tom Steyer, Chris Taylor, Terry Tempest-Williams, Aurélie Trouvé, Farhana Yamin, Lennox Yearwood.  

Dünyaya yayıldı

Thunberg’in iklim değişikliğine dikkat çekmek ve hükümetleri acil eylem için harekete geçirmek üzere cuma günleri okula gitmeyerek İsveç Parlamentosu önünde yaptığı gösterilerle başlayan okul grevleri kısa sürede dalga dalga yayılmış; Türkiye’nin da dahil olduğu dünyanın pek çok ülkesinde sokağa çıkan öğrenciler iklim krizine dikkat çekmişti.

24 Mayıs’ta ikinci kez yapılan küresel eylemde, dünya çapında 125 ülkede iki milyon civarında öğrenci okul grevine çıktı. Çocuklar ve gençler, enerji politikalarının değişimi, sera gazı emisyonlarının acil önlemler ile düşürülmesi ve Paris Anlaşması’nın hedeflerine uyulması için ülkelerin en acil şekilde harekete geçmesini talep ediyor.

FridaysforFuture ve Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) gibi küresel iklim hareketleri, geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerini de etkilemiş; ilk kez oy kullanan gençlerin de etkisiyle Almanya ve Fransa’da Yeşiller partileri büyük başarı kazanmıştı.

 

Trump yönetimi, iklim değişikliğine ilişkin uzun vadeli tahminlerin durdurulmasını istedi

Devletin çevre ajansından, iklim değişikliğinin uzun vadeli etkileriyle ilgili tahmin yürütmeyi bırakmasını talep etti. Uzmanlar bunu, bilimin siyasete alet edilmesine yönelik ‘yaygaracı bir çaba’ olarak değerlendiriyor

Trump, eski başkan Barack Obama döneminde iklim değişikliğiyle ilgili alınan kararları 2017’de kaldırmıştı.

ABD’de Donald Trump yönetimi hükümete bağlı çevre ajansından, iklim değişikliğinin ABD üzerindeki uzun vadeli etkileriyle ilgili uzun vadeli etkileriyle ilgili tahmin yürütmeyi durdurmasını istedi.

New York Times’ın haberine göre, Beyaz Saray’ın atadığı ve daha önce petrol jeoloğu olarak görev yapan ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS) Başkanı James Reilly, iklim değişikliğinin muhtemel etkilerinin tahmini için 2040’a kadar yalnızca bilgisayar ortamında oluşturulan modellere başvurulması talimatını verdi.

USGS, iklim değişikliği konusunda daha önce yüzyılın sonuna kadar modelleme yapmıştı. Buna göre, yüzyılın ikinci yarısında küresel ısınmanın en çarpıcı etkilerinin görülmesi bekleniyor.

Ulusal İklim Değerlendirmesi Raporu değişecek

Alınan kararın, iklim değişikliğinin Amerikan toplumun her kesimine etkisine dair öngörüleri içeren ve 4 yılda bir hazırlanan kuruluşlararası Ulusal İklim Değerlendirmesi raporunu etkilemesi bekleniyor.

Geçen yıl yayımlanan ve Başkan Trump’ın reddettiği son raporda, yüzyılın sonunda küresel ısınma yüzünden ABD’nin karşılaşabileceği yıkıcı ekonomik ve sağlık sorunlarını  öngörmek için bilgisayar modellerine başvurulmuştu.  Bu durumda, 2021-2022 itibarıyla yayımlanması beklenen bir sonraki raporda, en kötü durum senaryosularına dair tahminler olarak yer almayacak.

Woods Hole Araştırma Merkezi’nden iklim bilimci Philip Duffy, son kararı, bilimin siyasete alet edilmesine yönelik “yaygaracı bir çaba” olarak nitelendirdi.  Söz konusu hamle, Beyaz Saray’ın, iklim bilimini baltalamak ve Dünya üzerinde yaşamın çoğu için varoluşsal bir tehdit oluşturan kontrolden çıkmış ısınmayla mücadele çabalarına meydan okumak için başvurduğu girişimlerin son halkası oldu

 

DSÖ, transseksüelliği ‘ruhsal bozukluk’ sınıflandırmasından çıkardı

Sınıflama listesini güncelleyen Dünya Sağlık Örgütü, ‘cinsiyet kimliği bozuklukları’ ifadesini ‘cinsiyet uyuşmazlığı’ ile değiştirdi. Yeni tanım, ‘ruhsal bozukluklar’ bölümünden çıkarılarak ‘cinsel sağlık’ bölümünün altında listelendi.

Dünya Sağlık Örgütü, (DSÖ) artık transseksüelliği “ruhsal bozukluk” olarak sınıflandırmayacak. The Independent’in haberine göre, hastalıkların küresel çapta tanımlanması için bir rehber niteliği gören Hastalıkların ve İlgili Sağlık Sorunlarının Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması listesini güncelleyen DSÖ,  transseksüelliği “ruhsal bozukluk” sınıflandırmasından çıkaracağını geçen yıl haziranda duyurmuştu.

Güncellemenin onaylanmasıyla “cinsiyet kimliği bozuklukları” ifadesi “cinsiyet uyuşmazlığı” olarak değiştirildi. Bu yeni tanım, “ruhsal bozukluklar” bölümünden çıkarılarak “cinsel sağlık” bölümünün altında listelendi. Listedeki değişiklikler 1 Ocak 2022’de yürürlüğe girecek. Dünya Sağlık Örgütü’nün transseksüelliği “ruhsal bozukluk” sınıflandırmasından çıkarma kararı pek çok LGBTİ+ aktivisti tarafından memnuniyetle karşılandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) LGBT+ sorumlusu Graeme Reid şunları söyledi: “Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘cinsel kimlik bozukluğu’ ifadesini listeden çıkarmasının, dünya çapındaki trans bireyler üzerinde özgürleştirici bir etkisi olacak. Hükümetler, artık resmen geçersiz olan bu tanıyı zorunlu kılan ulusal sağlık sistem ve yasalarını hızla yeniden düzenlemeli.”

 

Yaşamı savunanlar dünyada yükseliyor, Türkiye’de yargılanıyor – Murat Sabuncu

Ormanları yok edip havaalanı kurduğunuzda oranın gerçek sahipleri önce çaresiz kalıyor sonra yok oluyor

Avrupa Parlamentosu seçimlerinin parlayan yıldızı Yeşiller oldu. Başta Almanya Fransa’dan İrlanda’ya oy patlaması yaşadılar. CNN International’da Christian Amanpour’un sorularını yanıtlayan Angela Merkel bir yandan sağ popülist akımların giderek oylarını artırmasına ‘karanlık güçlerin ana akımın içinde destek bularak yükseldiklerine’ dikkat çekerken bir yandan da ‘Yeşil Parti’nin hakkını verdi. Yeşil Parti’nin bu kadar destek bulmasını “insanların günümüzde iklim değişikliği gibi konulara çok ilgili olması” ile açıklayan Merkel, bunun kendi partisi açısından da daha çok üzerinde durulması gereken bir mesele olduğunu kabul etti. (Kaynak:BBC)

Merkel’in ‘iklim değişikliği’ dediği konu için artık bilim adamları iklim krizi ya da insanların devletlerin verdiği zararın altını çizmek için ‘küresel ısınma’ değil ‘küresel ısıtma’ tanımını kullanıyor. Dünyanın saygın gazetelerinden Guardian Yayın Yönetmeni Katharine Viner okurlarına artık ‘iklim değişikliği’ ifadesi yerine bilim insanlarının çalışmalarında olduğu gibi ‘felaketi’ tanımını kullanacaklarını duyuruyordu.

Avrupa’da ve dünyada her geçen gün iklimle ilgili konular, politikalar insanların ana gündeminde-tercihlerinde daha da ön plana çıkarken Türkiye demokrasi-adalet konularında yaptığı patinajlar sebebiyle ‘çevreye- doğaya’ vakit ayırmıyor/ayıramıyor. 16 milyon kişinin yaşadığı, YSK’nın kimseyi tatmin etmeyen kararıyla iptal edilen İstanbul seçimleri süreci misal… Gerek 31 Mart öncesi gerek 23 Haziran’a giden süreçte adaylardan ‘çevre’ üzerine ne kadar vaat-çözüm önerisi duyabildik ki? Zaten adaylardan birinin, Binali Yıldırım’ın partisinin adaylarının 25 yıl boyunca yeşilini kaybettirdiği, betona gömdüğü İstanbul için ne söylemesi beklenir ki? Partisinin lideri “İstanbul’a ihanet ettik ben de bundan sorumluyum” demedi mi? Ekrem İmamoğlu’nun bu konuda öne çıkan bir vaadi de olmadı-duyulamadı. Geçen hafta yurt dışından bir meslektaş İstanbul’un yeni havalimanını adeta basan, bir aprondaki körüğü kaplayan arı fotoğrafları için ‘al seçim afişi yap, söze gerek yok’ diyordu. (Fotoğraflar ilk olarak Airport haber sitesinde yer aldı.) Ormanları yok edip havaalanı kurduğunuzda oranın gerçek sahipleri önce çaresiz kalıyor sonra yok oluyor.

Siyaseten ‘çevre-doğa’ az konuşulur-çözüm üretilir olsa da halk elinden geldiğince, türlü soruşturmalara-cezalara aldırmadan ormanına deresin sahip çıkmaya çalışıyor. Kuzey Ormanları Savunması’ndan Cerratepe’ye Türkiye’nin dört bir yanında derelerine sahip çıkanlara her geçen gün büyüyen bir çevre bilinci-sahip çıkışı var.

Bugün ‘rüzgâr yüzünden uçaklar inemiyor-arılar aprona girdi’ diye konuştuğumuz tartıştığımız konuları daha işin başında bu konunu uzmanları ön görmüş Kuzey Ormanları Savunması gibi oluşumlar yayınladıkları raporlarla bugünler için uyarmıştı. Yeni Havalimanı yapılırken zorunlu olarak yapılan Çevresel Etki Değerlendirme raporlarını Çevre Bakanlığı sitesinde artık bulamıyorsunuz. Ne ilginç değil mi ‘silinmiş’…Ama Kuzey Ormanları Savunması’nın hazırladığı o günlerde paylaşılan raporlarda uyarılar çok net. Yok edilen ormanlar ağaçlar mesela:

  1. ÇED Raporunun 134. sayfasında, ağaçların cinsleri ve bir kısmının taşınacağı belirtilmiş ancak tüm ağaçların taşınmasının mümkün olamayacağı da ifade edilmiştir: “Alandaki kesilmesi zaruri ağaç miktarı 657.950 adettir. Alandaki A ve B çağındaki 1.855.391 adet ağaç ise taşınabilecek durumdadır. Ağaç türleri Maritima çamı, fıstıkçamı, kızılçam, karaçam, meşe, gürgen, dışbudak, ıhlamur, akçaağaç ve sedirdir. Proje kapsamında orman alanındaki ağaçların bir kısmının kesilmesi ve bir kısmının da taşınarak başka alanlara dikilmesi ile ilgili olarak İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü ile koordineli çalışılacak olup, inşaat aşamasından önce bir çalışma programı oluşturularak kesilecek ve taşınacak ağaçlar belirlenerek çalışmalar koordineli olarak yürütülecektir. Ancak alandaki bütün ağaçların taşınması mümkün değildir”.

İstanbul’un sularının azalacağı mesela:

  1. 3ÇED Raporu, sayfa 279’da projenin inşaat çalışmaları aşamasında alanda bulunan akarsuların yataklarının tahrip edileceğini belirtmektedir. Raporun 284. sayfasında da projenin Terkos Gölü üzerindeki ciddi etkileri sayılmaktadır: “Su toplama alanı 736,2 km2, su alanı 39 km2 olan Terkos Gölü havzasını besleyen 2 adet derenin, yapılması planlanan inşaat çalışmaları sonucu bağlantısı kesilecektir. Söz konusu derelerin tahrip edilmesi sonucu barajda su toplama miktarında azalma ve yüzeysel akışlarla kirlilik yüklerinde artma gerçekleşecektir. Terkos Gölü havzasını besleyen Ceko deresi ve devamındaki adı Üstülük deresi olan dere ile Yeniköy deresinin bir kısmı tahrip edilecektir. Bu kapsamda Terkos dere akış güzergahlarının bu durumdan etkilenerek su potansiyelinin azalacağı görülmektedir”.

Sulardaki kirlenmenin barajlara taşınacağı mesela:

ÇED raporu sayfa 281: “Projeden kaynaklanacak araç trafiğinin bölgedeki ana arterlerde yaklaşık olarak yüzde 120 oranında artmasından dolayı alanın mevcut kirlilik yükünün artması, ormanlık alanların tahrip edilmesi ve bölgedeki barajlara su temin eden akarsuların debisinin azalması sebebiyle barajlardaki su seviyelerinde azalma beklenmektedir.” Raporun dikkat çektiği bir başka vahim gelişme ise barajlarda sebep olunacak kirliliktir: “Barajlara su temin eden akarsulara karışması beklenen kirliliğin; bu akarsularla birlikte barajlara taşınması da söz konusu olacaktır”…

Ortaya çıkacak durumun önümüzdeki yıllarda her geçen gün bir öncekini aratacak vaziyette oluşacağını gösteren bilimsel tespitler. Sadece İstanbul mu? Hayır, Türkiye’nin dört bir yanında gıdadan sulara sağlığı-geleceği tehdit eden riskler var. Peki bunları konuşan-anlatan var mı? Bir avuç insan. Uyarı yaptıkları zaman ne oluyor? Son yıllarda giderek artan şekilde Türkiye’nin geleneksel mekanizması çalışıyor. Mahkemelik oluyorlar. Yarın saat: 10’da Çağlayan Adliyesi’nde Türkiye’nin doğası-gıda güvenliği için en çok mücadele eden isimlerden birinin Bülent Şık’ın davası var. Ne yapmış Bülent Şık? Sağlık Bakanlığının 2011-2017 yılları arasında yapılan “Çevresel Faktörlerin İnsan Sağlığı Üzerine Etkilerinin Araştırılması” raporunun verilerini paylaşmış. Bununla ilgili; halkı bilgilendirme görevi gereği Cumhuriyet Gazetesi’nde “Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi” başlığıyla 15 Nisan 2018 günü yayımlanmaya başlayan ve dört gün süren bir yazı dizisi kaleme almış. Ne varmış o araştırma sonuçlarında Bülent Şık’ın ilk duruşmadaki savunmasından aktaralım:

“2015 yılı Aralık ayı sonunda Antalya’da proje ile ilgili bir genel değerlendirme toplantısı yapıldı. O toplantıda araştırma projelerinden elde edilen bilgiler sırayla görüşüldü. Her bir araştırma projesi farklı bir ekip tarafından yürütülmüştü. Bu ekiplerin sırayla yaptığı sunumlarda Kocaeli ili ile Ergene Havzası’nda yer alan Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne illerinde çeşitli gıdalar, sular, deniz ürünleri, toprak ve havadaki toz gibi örneklerde yapılan araştırma çalışmalarından elde edilen bilgilerin ciddi halk sağlığı sorunlarına işaret ettiğini gördüm. Antalya ilindeki kimyasal madde kirliliği o illerle kıyaslandığında bariz bir şekilde daha azdı ya da o illerdeki kimyasal kirlilik Antalya iline kıyasla çok fazlaydı. Örneğin sularda çeşitli ağır metallerin ve Marmara Denizi’nden alınan balık örneklerinde arsenik gibi kanserojen kimyasalların birikim miktarı çok fazlaydı.”

Demek ki neymiş; Kocaeli’nden Ergene Havzası’na suda, toprakta, havada halk sağlığına tehdit olabilecek bulgular ele geçmiş. Ve Marmara Denizi’nde de afiyetle yediğimiz balıklarda arsenik gibi kansorjen kimyasalların birikimi fazlaymış. Peki bu konuda halkı uyaran, çözüm arayan bir yetkili var mı? Yok… Ne var? Bunu yazanı, uyaranı cezalandırma isteği var. Bülent Şık’ın TCK 258 uyarınca “göreve ilişkin sırrın açıklanması” ve TCK 334 ile TCK 336 uyarınca “açıklanması yasaklanan bilgileri temin etme ve açıklama” suçlamalarından hapsi isteniyor.

Bülent Şık ile yarın ki dava öncesi konuştum… Kısa süre önce Bianet’te yazdığı ‘Belediye başkan adayları içme suyu konusunda bize ne vaat ediyor?’ ve ‘Okçular Vakfı’na ayrılan parayla İSKİ’ye tam teşekkülü su analiz labaratuarı kurulurdu’ yazılarından bahsettik. Kendi yargılanmasının değil memleketin toprak, su, deniz kirliliği meselesinin daha önemli olduğunu söyledi. Konuşma bittiğinde önce bir hüzün sonra umut kapladı içimi. Gerçeği söylemenin bedeli olmasının hüznü ve bu bedeli göze alıp her gün daha çok kişinin konuşmasının umudu.

(T24’den alınmıştır.)

 

Bayram DOLAYISIYLA gidiyorlar, BAYRAM KUTLAMAYA değil – Berat Özipek

Bayram yaklaştı, birileri Suriye’ye giden sığınmacıları diline dolamaya başladı. Hani orada savaş varmış, bayrama, tatile nasıl gidiyorlarmış, demek ki orada savaş yokmuş, gidebiliyorlarsa kalabilirlermiş!

Her yıl yapılıyor bu tartışma ve her yıl da devlet makul bir açıklaması olduğu hâlde o açıklamayı yapmadığı için meydan ayrımcı önyargıya kalıyor.

Nedir o açıklama peki?

O Suriyeliler esas olarak dar bir alana, Türkiye, Rusya ve İran’ın Astana sürecinde oluşturdukları “Geçici Güvenli Bölgelere” gidiyorlar. Suriye’nin her yerine değil. Bayrama değil, kutlama yapmaya değil, geride bıraktıklarını, yakınlarını, kaybettiklerini aramaya gidiyorlar. O bölgelerin de çok güvenli olmadığını bilerek.

Elbette tek bir amaç yok bu gidişlerde. Geçici güvenli bölgelerde geride kalanlarla bayramlaşmak için gidenler de var ve bu da meşru. Ama sığınmacılar açısından ana gidiş sebebi bu değil. Bayram yapacak halleri yok çünkü çoğunun. Ama geride bıraktıkları var, ailesinden gelemeyenler, yakınlar akrabalar, ev bark, can havliyle ayrılırken yanına alamadığı eşyalar var…

Neden bayramda gidiyorlar?

Çünkü devlet bu fırsatı onlara o zaman veriyor. “Geri döndüklerinde alma garantisi” veriyor ve bunu sadece iki bayramda veriyor. Diğer zamanlardaki çıkışları “gönüllü geri dönüş” kapsamında değerlendiriliyor. Yani çıkanlara “kendi isteğiyle Suriye’ye dönmüş sığınmacı” muamelesi yapılıyor ve o kişiler, -istisnalar dışında- artık öyle kolay geri alınmıyor.

Astana Süreci’nden önce de gidişler yok muydu?

Astana öncesinde de gidişler vardı. Ama devletlerin güvencesi yoktu. Güvenlik garantisi verilmiyordu ve giden sayısı da azdı. Daha çok yetişkinler, belirli fiziksel dayanıklılıkta olanlar gidebiliyordu. Şimdiki gidişlerde -kuşkusuz gittikleri bölgenin güvenliğine de bağlı olarak- aileleriyle çoluk çocuk hep beraber gidenlerin önceki gidişlere kıyasla çok daha fazla olduğunu görüyoruz.

Devlet bu ziyaretlere neden izin veriyor?

Sığınmacının en büyük korkusu şartlar değişmeden geldiği ülkeye geri gönderilmektir. Ama bir yandan da aklının, zihninin, kalbinin bir yanı hep oradadır ve şartlar değiştiğinde bir kısmı mutlaka döner. İmkan bulduğunda ise -kısa süreliğine de olsa- gidip gelmek ister.

Ama devletin bu ziyaretlere izin vermesi, sadece Evrensel Beyanname’nin tanıdığı haklarla, bu kapsamda “sığınmacıların seyahat özgürlüğüne saygı”yla ilgili değil. Devlet, Suriyeli sığınmacıların ülkelerinden kopmalarını istemiyor; orayla bağlarını muhafaza etmelerini önemsiyor; sığınmacıların güvenli bulduklarında ülkelerine geri dönmeye ikna olabilmeleri için bu ziyaretleri bir fırsat olarak görüyor. Onların güvenli bölgeleri görüp, yaşanabilir bulurlarsa kalmaya karar vermelerinin yolunu açık tutmak istiyor.

Çoluğu çocuğu, yaşlısı, yükü ve eşyasıyla gidenlerin durumu nedir?

Geçmişten günümüze Suriye’nin sınıra yakın yerleşim birimlerinden böyle ziyaretler yapılır. Güvenli bölgelerdeki evleri nihai anlamda güvenli olmasa bile artık dönmeyi düşünen sığınmacılar söz konusu olduğunda ise -özellikle sınır illerinde bulunanlar açısından- ailece gitmek makul olabilir. Nitekim geçen yıllarda gidenlerden dönmeyenler oldu (Bu konuda paylaşılmış bir rakam yok ama her dönüş kararı kâr sayılıyor muhtemelen, devlet tarafından. Bu yönüyle, aslında sığınmacıların ülkeden gitmesini isteyen çevrelerin de desteklemesi gereken bir uygulama bu.)

Siz olsaydınız “gitmişken kal”ır mıydınız?

Uluslararası Af Örgütü, Suriye’nin sığınmacılar için hala güvenli bir liman olmadığını ortaya koyuyor:

“BM ve Suriye sağlık kuruluşlarına göre, Mayıs başından beri İdlib ve Hama’da en az 15 hastanenin zarar gördüğü veya tahrip edildiği bildirildi. Saldırılardaki artış, 180.000 insanın yerinden edilmesine yol açtı. İdlib’deki saldırılar nedeniyle 16 insani yardım örgütü bazı faaliyetlerini askıya aldı. Saldırılar, en az 1,5 milyon insanın acil insani yardıma ihtiyaç duyduğu dehşet verici durumu daha da kötüleştirdi.”¹

Suriyeli sığınmacılar bu şartlarda gidiyorlar ülkelerine. Bayram tatili için ideal bir ülke olmadığını bilerek.

  1. Syria: Security Council must address crimes against humanity in Idlib, 17 May 2019, https://www.amnesty.org/en/latest/news/2019/05/syria-security-council-must-address-crimes-against-humanity-in-idlib/

(Marksist.org’dan alınmıştır)

Tolga Öztorun ile sokak hayvanlarının su hakkına dair

‘En yoksun olduğumuz şey empati. Eğer empati yaparsak inanın ki sokak hayvanlarının su problemi de ortadan kalkacak.’

Havalar ısınıyor. Yağmurlar azalıyor. Sokaklarımızda çeşmeler de yok artık. Sokak hayvanlarının susuzluk sorunu günden güne büyüyor. Tabii betona ve asfalta kesmiş, yeşil alanları neredeyse kalmamış İstanbul’un sokak hayvanları söz konusu olduğunda tek mesele su değil. Barınma, sağlık ve daha pek çok temel yaşam haklarına dair ihlaller de beraberinde geliyor. Belediyeler bu konuyla ilgili ne yapıyor? Sivil toplumun hayvan haklarının sağlanması ve korunmasında rolü ne olmalı? Birey olarak sokak hayvanları için neler yapabiliriz? Akgün İlhan, bu soruları hayvan hakları aktivisti Tolga Öztorun’a sordu. Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Öztorun, sokak hayvanlarının yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışan yaratıcı, yapıcı ve kalıcı projelerini anlattı.

Öztorun ile İlhan Açık Radyo’da  bir araya geldi.

– Sevgili Tolga,sokak hayvanlarının yaşadığı sorunları dile getiren kısa filmler, fotoğraf projeleri, radyo ve TV programları gibi pek çok çalışmalar yaptın. Hayatın bu noktaya nasıl biraz anlatır mısın?

Bu bana kahramanım olan babamdan bir miras. Giderken benim gerçek bir insan olmamı sağlayıp öyle gitti. Ben daha küçücükken eve yaralı güvercinler ve hasta kediler getirirdi. Kendi bildim bileli köpeklerimiz oldu. Senelerdir engelli kedi ve köpeklerle beraber yaşıyorum. Barınaklarda sahalarda çalışıyorum. Yaşamımın doğal akışında hayvan hakları mücadelesi varoluş sebebim haline geldi. Zincirleme bir reaksiyon gibi gelişti bu süreç. Bu alanda herkesin yapabileceği bir şeyin mutlaka olduğuna inanıyorum. Mesleki veya ahlaki olarak hepimizin elinden bir şeyler geliyor. Burada esas olan durup seyretmek yerine mücadeleye el vermekte.

Sokak hayvanları için neler yapabilirim ki acaba diye düşünürken hepsi peşi sıra geldi aslında. Barınakta temizlik yaparak gönüllü olmuştum ama bu bana yetmemeye başlamıştı. Önce ilk kısa filmim olan “Ezber”i (2009) yaptık. 30 ünlü oyuncu ile hayvanlar kullanılmadan hayvan haklarına dikkat çeken bir film yaptım. Hemen ardından bu coğrafyanın barınak gerçeklerini anlatan ikinci kısa filmim olan “Sıradan Bir Gün”(2010) geldi. Kurgusuz bir biçimde tüm gerçeğiyle barınak nedir anlatmaya çalıştığım kısa metraj bir belgesel oldu bu. Ardından uzun seneler bir radyo serüvenim oldu. Alem FM ve Radyo D’de kendi hazırlayıp sunduğum Tolga Öztorun ile “Dost Muhabbeti” başladı. Hayvan haklarına dair yaptığım bu program uzun soluklu bir süreçti. Keşke hala devam etseydi diye düşündüğüm çok oldu. Yakın arkadaşlarım oyuncu Tuna Arman ve fotoğraf sanatçısı Ateş Kantürk ile “Farkında mısın?” adlı bir fotoğraf sergisi açarak 24 engelli hayvan ile 24 sanatçıyı bir araya getirdik. Okulları ve alışveriş merkezlerini gezdik sergimizle. Bu sayede 60 ton mama toplayıp barınaklara bağış yaptık. Sonra okullara gidip sokak hayvanlarını anlatmaya başladım. 2500 civarında çocuk ile sokak hayvanlarıyla barışık yaşama seminerleri yaptık. Bu seminerlerde fark ettim ki bu alanda pozitif kaynaklara ihtiyacımız var. Böylece barınaktan köpek sahiplendirmeyi anlatan bir çocuk kitabı yaparak işe başladık. Harika insan Kaan Güvercin ile “Küçük Ahmet Hayvan Barınağında” isimli ilk kitabımızı hazırladık. Son olarak ise bir deney laboratuvarından kaçan sıçanın hikâyesi olan “Latte Eve Gidiyor” oldu. Bu kitapları temin etmek isteyenler bana [email protected] adresimden yazıp ulaşabilir. Emin olduğum tek şey yaşadığım sürece hayvan haklarıyla alakalı projelerin içinde olacağım. Çünkü mücadelende kalıcı şeyler bırakmazsan yoksun.

Sokaklarda su hakkı elinden alınan sadece kediler ve köpekler değil.

– Havalar ısındıkça sokak hayvanlarının en elzem sorunlarının başında gelen susuzluk da başlıyor. Belediyelerin parklara yerleştirdiği suluklar iyi niyetli çalışmalar olsa dane sayıca ne de dağılım olarak yeterli değil. İstanbul gibi yeşil alanların hemen hiç olmadığı, betona ve asfalta boğulmuş kentlerde bu soruna nasıl çözüm getirilmeli?

Evet, biliyoruz ki bunlar yerel yönetimlerin görevi ama madem yapmıyorlar o zaman hava sıcaklığının 30 derecelere çıktığı günlerde bu sulukları temizlemek, her gün taze suyla doldurmak bizim görevimiz olmalı. Tabii aynı zamanda hayvanlara yardım etmeyi istemekten de hiç vazgeçmemek gerekiyor. Sadece evimizin ve işyerimizin önüne su koysak iş bitti diyebilir miyiz? Yetmese de bu çok önemli bir adım. Belki de çocuklarımıza bunu yapması gerektiğini anlatabiliriz. Böylece bu davranışı gelecek nesillere taşıyabiliriz. Sonuçta kapımızın önüne koyacağımız ufak bir kap su hayat kurtaracaktır. En yoksun olduğumuz şey empati. Eğer empati yaparsak inanın ki sokak hayvanlarının su problemi de ortadan kalkacak.

Öylesine beton içine kısıldık ki. Yıldız Parkı ve Maçka Parkı olmasa boğaz hattı neredeyse gri olacak. Direnmeliyiz ve elimizdekini vermemeliyiz diye düşünüyorum. Kendimiz ve yol arkadaşlarımız sokak hayvanlar için daha çok yeşil alan daha çok su kaynağı istemeliyiz. Bu yeşil alanlar kendi sağlığımız için de gerekli ve önemli elbette.

Belediyelerin çalışmalarını vatandaş takip etmediği sürece sorunlar çözülmüyor.

– Hepimizin bildiği gibi sokak hayvanlarının tek sorunu susuzluk değil. Hayvanlar kent hayatı içinde barınma ve sağlık haklarından da büyük ölçüde mahrumlar. Bununla ilgili İstanbul’daki mevcut durum nedir? Yerel yönetimler ve hükümetin temel görevi ne olmalı, neler yapmalı?

Bir kere bilmeliyiz ki yerel yönetimler hem sokak hem de yaban hayvanlarının temel yaşam haklarını korumak ve gözetmekle yükümlüdür. Aslında bunlar vatandaşın değil belediyelerin görevi. Elbette hepsi değil ama çoğu belediyebazı görevlerini yerine getirmiyor. Bu yetmezmiş gibi bu görevlerini bizler istemeden de yerine getirmiyor. Hatta çıkan haberlerden takip ediyorsunuzdur bu ülkede en zor şey sokak hayvanı olmak. İstenmeyen ve hor görülen olmak,İşkenceye maruz kalıp cinayete kurban gitmek sıkça duyduğumuz durumlar. Ama dediğimiz gibi yerel yönetimlerin görevi bu hayvanların sağlığını ve varlığını korumak. Belediyelerin var olma sebeplerinden biri de bu.

Peki, belediyeden hayvanlar için neler talep etmeliyiz? Su, yemek, barınma ve basit sağlık sorunlarının çözülmesi konularında belediyelerden taleplerimiz olmalı. Belediyelerden tüm bunları ücretsiz olarak isteyebiliriz. Hatta bunları istemek insan olarak her birimizin görevi. Bunlara ek olarak gözümüzün değdiği hayvanlara da hayatta kalabilmeleri için basit yardımlar etsek inan bana ortalık gül bahçesine döner. Örneğin kuduz, yerel yönetimlerin mücadele etmeleri gereken bir hastalık. Dünyada gelişmiş ülkelerde, neredeyse kökü kazınmışken bizim ülkemizde şehir merkezlerine yakın yerlerde bile görülüyor. İşte sadece bu bile yerel yönetimlerin görevlerini tam yapmadığını gösteriyor.

Ama öncelikle bu satırları okuyan sen haydi kapına su koy!

-Peki, Tolga hayvanların temel yaşam haklarını yerine getirmek ve korumak için vatandaşlar olarak biz neler yapabiliriz?

Galiba ben fazlasıyla bireysel savaşıyorum. Türkiye’de hayvan hakları derneklerinin çok büyük kısmının hakkıyla çalıştığını düşünmüyorum. Koca koca insanlar bile koltuk sevdasında olabiliyor. Hayvan korumanın insana kattığı yalancı itibarın peşindeler. Bu sebeple ben kendi başıma yoluma devam ediyorum. Çünkü daha insani bir çevrede yaşamak için, daha fazla yeşil alan olsun diye, daha fazla hayvan sağlıkla yaşasın diye, daha çok yaşanılası bir çevre için kimsenin onayına veya desteğine ihtiyacım yok. Ne demişler ilk olarak elinin uzanacağı yere ulaşmak ve sonra davanı hep bir adım öteye taşıman lazım.

(Yeşil Gazete)

Bülent Şık yeniden hakim önünde

Halka açıkladığı araştırmada, 8 milyon insanın yaşadığı bölgede çevre kirliliğinin gıdalarda ve suda kanserojen etkiler yarattığını ortaya koyan Bülent Şık, yarın ikinci duruşmaya çıkacak. 12 yıl hapsi istenen Şık “göreve ilişkin sırrın açıklanması” ve “açıklanması yasaklanan bilgileri temin etme ve açıklama” ile suçlanıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın halktan gizlediği kanser raporunu bir yazı dizisiyle halka duyurduğu gerekçesiyle 12 yıla kadar hapsi istenen bilim insanı Bülent Şık hakkındaki davanın ikinci duruşması yarın görülecek. Duruşma öncesi dosyaya giren bilirkişi raporunda, bölgedeki kirliliğe yönelik haberlerin daha önce de yayımlandığına işaret edildi. Yarınki duruşmada, savcılığın esas hakkındaki görüşünü açıklayabileceği belirtiliyor.

T24’ten Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, akademiden KHK ile ihraç edildikten sonra Cumhuriyet gazetesinde halk sağlığı konulu yazılar kaleme alan Bülent Şık, Kocaeli, Ergene Çayı havzasında yer alan Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ile Antalya’da yapılan, Sağlık Bakanlığı’nca sonuçları kamuoyuna açıklanmayan araştırmanın bulgularını halka duyurdu. Bu nedenle Şık hakkında 5 yıldan 12 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Araştırma, 8 milyon insanın yaşadığı bölgedeki çevre kirliliğinin gıdalarda ve suda kanserojen etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Raporu, önlem alması gereken kamu kurumlarına bile göndermediği ortaya çıkan Sağlık Bakanlığı’nın şikayeti üzerine Şık’ın TCK 258 uyarınca “göreve ilişkin sırrın açıklanması” ve TCK 334 ile TCK 336 uyarınca “açıklanması yasaklanan bilgileri temin etme ve açıklama” suçlarını işlediği iddia edildi.

Zaten biliniyor

Davanın ilk duruşması 7 Şubat’ta görüldü. 30 Mayıs’ta görülecek ikinci duruşma öncesi hazırlanan bilirkişi raporu Bülent Şık’ın açıkladığı bilgilerin daha önce de başka haber sitelerinde yer aldığını ortaya koydu. Raporda, çeşitli tarihlerde çeşitli sitelerde Kocaeli, Ergene Çayı ve Antalya ile ilgili çıkan haberlere yer verildiği kaydedildi. Bu haberlerin Şık’ın yazısından önce olduğuna dikkat çekilerek, “İnternet ortamında yapılan araştırmalarda suça konu bölgeler ile ilgili suç tarihi olan 16 Nisan 2018 tarihinden önce de haber sitelerinde ve gazetelerin internet sitelerinde benzer haberlerin yapıldığı kanaatine varılmıştır” denildi.