Ana Sayfa Blog Sayfa 2346

İnsan emeğinin onarıcı gücü: İstanbul’un Kuleli Emek Mahallesi

Boğaziçi Turizm İşletmeciliği öğrencileri ile Sosyal ve Çevresel Perspektiflerden Sürdürülebilirlik adlı dersimiz kapsamında yaptığımız 12 Ekim 2019 tarihli gezi dâhilinde İstanbul’un Üsküdar ilçesine bağlı Kandilli semtinde bulunan Kuleli Emek Mahallesi’ne gittik. Oldukça sıcak bir günün ortasındaydık ama yemyeşil bir serinlikle karşıladı bizi Kuleli Emek Mahallesi. Bir asra yakın süredir şehrin göbeğinde köy yaşam tarzını koruyan insanların mahallesi burası. Sadece yeşil değil tertemiz sokakları ve cana yakın sakinleriyle de İstanbul’a ait değilmiş gibi. Yaklaşık 430 hanenin olduğu mahallede insanlar atalardan kalma tek katlı evlerinin bahçelerinde domates, salatalık, biber gibi mevsimlik bitkilerin üretimini yaparak hem kendi gıda ihtiyacını karşılıyor hem de fazlasını diğer komşularla değiş tokuş ediyor ya da satıyor. Dünyanın en kalabalık şehirleri arasında yer alan İstanbul’un göbeğinde şaşırtıcı bir doğal ve toplumsal yapıyla karşılaşıyoruz. Bu topraklar sahip çıkan ve emek veren herkesin mahallesi aslında. Adı üzerinde burası Kuleli Emek Mahallesi…

Yeşim Yılmaz ve Boğaziçi Turizm İşletmeciliği bölümü öğrencileri ellerinde bakla tohumlarıyla çalışmaya başlamadan önce.

Bu nefis mahalleyi tanıtan sevgili dostumuz Ercüment Yıldırım, Kuleli Emek’in önde gelen isimleriyle tanıştırıyor bizi. Bu isimlerden Yeşim Yılmaz ile tanışmak çok heyecan verici. Yaşadığı toprağı, iklimi ve kültürü ayrılmaz bir bütün olarak kabul eden ve bu bütüne âşık genç bir kadın Yeşim. Onun annesi, köyün muhtarı Kenan Birinci, emekli öğretmen Süheyla Karakaş Orhan, komşulardan Fırat Gökçeoğlu ve Ahmet Türkmenile de tanışıyoruz. Dünyanın manzarası en güzel bahçesinde çaylarımızı yudumlarken, patlıcan fidelerinin arasında gezerken ve bakla tohumlarını toprağa yeşil gübre olması için ekerken güzel sohbetlere dalıyoruz. Ercüment ve Yeşim ile yaptığımız sohbeti Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşıyorum.

Aİ: Sevgili Yeşim bir zamanlar üzerinde ot bile bitmeyen eski bir taş ocağının insanların saf emeğiyle ormana ve mahalleye dönüştüğü bir yer burası. Yani bir nevi Cehennem’den Cennet yaratmış insanların hikâyesi bu. Burada doğmuş büyümüş bir insan olarak bir de senden dinleyelim Kuleli’nin adıyla bütünleşmiş Emek mahallesini.  

YY: Mahallemize büyüklerimiz tarafından Taşocağı denilirdi. Zira Osmanlı döneminde sarayda kullanılan taşların mahalleden çıktığı bir taş madeniymiş burası. Gözünüzde canlansın diye Kazdağları’nın Kirazlı mevkisini aklınıza getirebilirsiniz. Bırakın ağacı, çalı bile bitmezmiş burada. Kuleli Askeri Lisesi’nin Konya’dan buraya taşınması birlikte askeriyede çalışacak olan sivil halkın barınma ihtiyacı doğmuş. Bu nedenle bu mevkiye yerleşme süreci başlamış. Buraya gelen insanlar biri de dedem Hüseyin Muslu’ydu. İlk yerleşenler barınmak için küçük evler yapmışlar. Daha sonra da ihtiyaçlarını karşılamak için toprağı ekip biçmeye başlamışlar. İlginçtir herkes evlerinin sınırlarını duvar yerine ağaçlarla oluşturmuş o dönemde.O zamanın şartlarında sizde tahmin edersiniz ki ulaşım, su ve elektrik günümüz koşullarındaki gibi değilmiş. Suyu elektriği ve ulaşımı olamayan bu yerde hem kendileri yaşamak hemde ağaçlarını yaşatmak için omuzluklarla ve tenekelerle su taşımışlar. Âşık Veysel’in ünlü eserinde de dediği gibi “Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi. Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek yola çıkmış ve şuanda hepimizin faydalandığı muhteşem bir meyve ormanı oluşturmuşlar. Ben üçüncü kuşağım ve hala mahallemde yaşıyorum. Dedem Sinop’tan gelmiş. Annem burada doğmuş büyümüş ve halen burada yaşıyor. Belki ilerde yeğenim Ömer de çocuklarını bu bahçelerde büyütecek. Bana Kuleli Emek Mahallesi’ni anlat dediklerinde asla buraları anlatmaya doyamıyorum. İnsan içine döndüğünde kendini bulurmuş ya aslında benim ki de öyle bir şey. Mahallemizin bu halini korumak için ve birbirini tanımayan selamlaşmayan insanların oturduğu lüks beton binalara dönüşmesin diye bir derneğimiz var. Dernekteki dostlarımızla elimizde ne var, buraları nasıl koruruz derken Oğliv diye bir toplulukla tanıştık. Ferhan Geylan bizim elimizdeki hazinenin farkına varmamızı sağladı.  Yeryüzü Derneği, Ercüment Yıldırım ve bir yığın güzel insan ile tanıştık sonra. Sonra da şimdi sizi de buraya getiren bir hikâyeye dönüştü bu.

Öğrenciler toprağı beslemek için bakla tohumları ekiyor.

Aİ: Ercüment, peki sen bu mahalleyle nasıl tanıştın? Bu aynı zamanda buradaki mevcut tarımın ekolojik ve toplumsal zemine daha sağlam oturması sürecinin de hikayesi olduğu için soruyorum.

EY: Yeryüzü Derneği Kent Bahçeleri Projesi kapsamında tanıştım bu güzel insanlarla. Her yıl olduğu gibi Kent Bahçeleri Projesi’nin planlamasını yapıyorduk. Kuleli Emek Mahallesi’nin de projeye dâhil olacağı söylendi. Mahallede bazı bahçelerde damlama sulama ve yağmursuyu hasadı çalışmaları yapacaktık.  Benim mahallede ölçeklendirme için keşif yapmamı istedi arkadaşlar. Ben de buraya gelip önlemi yaptım ve dernekteki arkadaşlara sundum. Sonrasında bir ekiple birlikte damla sulama sistemini çekmek için mahalleye geldik.  Geliş o geliş! Gel zaman git zaman ben de sanki mahalleli oldum. O yıl Kent Bahçeleri kapsamında Tohum Takas Şenliği yapılacaktı. Mahalleli ve özellikle de Yeşim, Tohum Takası’nın Kuleli Emek Mahallesi’nde yapılmasını istedi ve bu konuda ısrarcı oldu. Açıkçası ben katılımın büyük olamayacağını düşünüyordum. O nedenle de şüpheyle yaklaştım bu öneriye. Ancak yine de burada yaptık. Ve 2000’e yakın kişi geldi mahalleye şenlik için. Bu aslında hayatımın en mutlu yanılgısıydı. O Tohum Takas Şenliği’nde ben Ekşi Mayalı Ekmek Atölyesi yaptım mahalledeki taş fırında. Atölye başlayana kadar sağda solda koşuşturmaktan fark etmemiştim. Atölye başladığı anda bir de baktım ki devasa bir kalabalık beni izliyor! Sonrasında mahallede fide ekimleri yaptık, ilk çapalamayı yaptık, koltuk alma işlemi yaptık,  budama yaptık. Derken mahallenin gönüllü tarım danışmanı oldum. O günlerden bu günlere 2 yılı tamamladık.

Ercüment Yıldırım Kuleli Emek Mahallesi’nde yapılan tarımı anlatıyor.

Aİ: İnsanın toprağa verdiği emek bu kadar mı güzel geri döner kendine. Bu bahçenin Boğaz manzarası kentin başka bir yerinde yoktur herhalde.  Yeşim senin toprakla ilişkin nasıl başladı?

YY: Ben yıllar sonra derneğin ve oluşturduğumuz bu bostanların sayesinde anladım ki aslında ben toprağı hep sevmişim. Yeryüzü Derneği ve Ercüment sayesinde çok şey öğrendik. Her şeyden önce yaptığımız yanlışları düzelttik. Mahalleli bu bahçeleri hep kendileri ve çocuklarının ihtiyacı için kullandığından zaten hiç kimyasal kullanmazdı bahçelerde. Ancak toprağı korumak ve beslemek için yapılması gerekenler başka şeyler de varmış bizim eksik bildiğimiz. Bir de her anlattığımda gözlerimin dolduğu bir durum yaşadım. Sel bastığında çiftçilerin çilesini anladığımı düşünür ve onlar için çok üzülürdüm. Ama öğrendim ki bunun yaşamayan gerçekten bilmezmiş. Ne oldu anlatayım. Bahçeyi ektiğimin ilk senesi çok şiddetli bir yağmurda domates fidelerim sökülmüştü. Ağlaya ağlaya onların açılan köklerini tekrar toprakla kapatabilmek için o yağmurda ben ve bu işe gönül verenler hep birlikte üstümüz başımız ıslanır, çamura batarız ve hasta oluruz demeden uğraştık. O gün anladım ki çiftçi olmak çok zormuş. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” diye boşuna söylememiş. Bunca emek verdiğin şey senin evladın oluyor ve en sadık yârin. Bunu yaşamadan tam olarak bilmek imkânsız.

Aİ: Kuleli Emek Mahallesi artık sürdürülebilir gıda üretme konusunda İstanbul’a örnek olacak bir noktaya gelmiş durumda. Ercüment mahallede önümüzdeki aylarda ne gibi çalışmalar olacak biraz anlatır mısın?

EY: Evet, artık Kent Bahçeciliği ve Kent Bostanı konusunda çıraklık kalfalık bitti mahalle için. Kuleli Emek Mahallesi çok yol aldı. Şimdiden sonrası için hedefimiz büyük. Bir kez bu proje kapsamında on bir bahçede ekim yapılıyordu. Önümüzdeki yıl bahçe sayısı yirmiye çıkacak. Bu yıl 5-6 tür ürün yetiştirildi ama önümüzdeki yıl 10-12 çeşit ürün yetiştireceğiz. Mesela mahallelilerle birlikte bahçelerde kış dönemi için “yeşil gübre” uygulaması için bakla ektik. Boğaziçi öğrencileri de bu bahçede bakla ekiminde bize katıldı. Bu baklalar, tohumları çıkmadan sökülecek ve toprağa geri karıştırılacaklar. Maksadımız toprağın yeşil örtüyle beslenmesini sağlamak. Yani bu yılı daha çok toprağımızı beslemeye ayırdık. Biz burada “İstanbul’un gıdası İstanbul’dan” şiarıyla fide yetiştireceğiz. Burada bir sera yapma düşüncemiz de var. Tahminlerimize göre beş ya da altı bin fideden ekim yapacağız bu yıl. Ancak daha sonraki yıllar için yaklaşık yirmi bin fide yetiştirmeyi planlıyoruz. Elimizde kalan fazla fidelerimizi İstanbul’da ekim dikim yapmak isteyen bostanlara, okullara ve kişilere ulaştırmak istiyoruz. İşin enerji ayağını da düşündük. Bu fideleme serasında ısıtma amaçlı biochar soba kullanmak istiyoruz. Böylelikle aynı zamanda toprağımızı besleme şansımız da olacak. Tüm bunlar için yani fide ekim dikimi için, yetiştiricilik için, Biochar ve kompost yapımı için eğitimler vermek istiyoruz. Zaten kısa eğitim videoları çekip paylaşıyoruz.  Bilgi paylaştıkça büyüyor. Ancak derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler için de mahalledeki ekim dikim alanlarında ve eğitim sınıfında eğitimler yapmayı planlıyoruz. Bir başka konu da şehirde permakültür. Bizim burada yaptığımız çalışmalar bunun birebir örneği. Şehirde permakültür konusunda da eğitim vermek düşüncemiz var. Bu eğitimleri Kuleli Emek Mahalle Derneği bünyesinde yapıp herkese açık olmasını sağlayacağız.

Ekilen bakla tohumları üç hafta sonra bir el kadar boy atmış bile.

Aİ: Okuyucularımız mahalleyi ziyaret etmek ve buradaki yaşam biçimini görmek için nasıl bir katılımda bulunabilir?

YY: Evet, Ercüment’in de dediği gibi mahallede çeşitli dönemlerde farklı etkinlikler yapıyoruz. Mahalle dışından da ciddi bir gönüllü grubuna sahibiz aslında. Sosyal medya hesaplarımızı takip ederek bizden haberdar olabilirler okuyucularımız. Örneğin Instagram’da kuleli.mah.dern ve kuleli.emek.bostani adlı hesaplardan yaptığımız paylaşımlardan bizi takip edebilir ve bu etkinliklerde bize katılıp destek olabilirler. Ayrıca Yeryüzü Derneği’nin hesaplarında da yapılan etkinliklerden haberdar olabilirler. Böylece onlar bize destek olurken, biz de onlarla eşsiz manzaramızı ve dayanışma ruhumuzu paylaşmış oluruz.

Not: Bu yazıda yer alan şahane fotoğrafları çektikleri ve bizimle paylaştıkları için sevgili Yaren Timurlenk’e ve Sevinç Thunold’a çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

Otizmli çocukların yuhalandığı iddia edilen okulun müdürü açığa alındı

Aksaray‘da bulunan Merkez Mehmetçik İlkokulu‘nda eğitim gören otizmli öğrencilerin sınıflarının kapatılmasını isteyen velilerin çocukları yuhaladıklarının iddia edilmesinin üzerine okul müdürü Kuddusi Kurt açığa alındı.

Eğitim ve Yerel Yönetimler Çalıştayı’nda konuşan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk Ankara’dan bir müfettiş grubu göndererek soruşturma süreci başlattıklarını duyurdu. Okulun yöneticisinin “soruşturmanın selameti için” açığa alındığını söyleyen Selçuk, “Hiçbir çocuğumuzun ayrımcılığa maruz kalmasına müsaade etmeyiz” diye konuştu.

Ne olmuştu?

Otizmli çocukların okulda eğitim gören diğer öğrencilerin ‘psikolojisini kötü etkilediğini’ savunan bazı velilerin başvurusu üzerine okul idaresinin ve Aksaray Valiliği’nin de harekete geçtiği iddia edilmişti. Ailelerin otizmli çocukların okuldan ayrılması talebiyle okulda gerçekleştirdiği protestolar büyük yankı uyandırmıştı.

Özel öğrenci velileri: Okul yıldırma politikası güdüyor

BBC Türkçe’ye konuşan özel öğrenci velilerinden Cennet İnceöz, son birkaç aydır okul idaresi eliyle kendilerine yönelik olarak ‘yıldırma’ politikası güdüldüğünü ve çocuklarının okuldan uzaklaştırılmak istendiğini söyledi:

“Çocuklarımızın bölümü paravanla ayrılmış durumda, sınıflarından çıkamıyorlar. Okula arka kapıdan girip çıkıyorlar, yemekhaneleri ayrı, tuvaletleri ayrı… Diğer çocuklarla muhatap edilmiyorlar. Ama ne olduysa son birkaç aydır tamamen yıldırma politikasına gidildi. Çocuklar istenmemeye, itilip kakılmaya başlandı. Diğer veliler otizmli çocukların velilerine hakaret etmeye başladı.”

Ziya Selçuk: Münferit bir olay

Olay üzerine Bakan Ziya Selçuk “Otizmli çocuklarımız ve ailelerini inciten hadise; ne eğitim sistemimizle ne de toplumsal değerlerimizle örtüşmektedir. Engelli çocuklarımıza ve ailelerine yönelik yürüttüğümüz her çalışmada hassasiyet gösterirken; böylesi bir münferit olayın yaşanmış olması kabul edilemez” dedi. MEB ise bir açıklama yayınlanarak konuyla ilgili soruşturma başlattığını açıkladı.

Valilik: Özel Eğitim Okulu Yapılacak

Aksaray Valiliği ise Aksaray’da 12 derslikli bir Özel Eğitim Okulu yapılacağını duyurdu: “Özel eğitim öğrencileri burada 5 yıldır öğrenimlerine devam etmektedirler. Bazı medya organlarında yayımlanan ‘Aksaray’da Otizmli Çocuklar Yuhalandı’ haberi gerçeği yansıtmamakta olup çocuklar okullarında normal eğitim öğretimlerine devam etmektedirler. 2020 yılı yatırım programında 12 derslikli bir Özel Eğitim Okulu planlanmış olup, konu ile ilgili gerekli inceleme başlatılmıştır.”

Barolar Birliği: Otizmli çocuklarımızın yanındayız

Türkiye Barolar Birliği tarafından yapılan yazılı açıklamada ise  “Yaşanan bu üzücü olayla ilgili sorumluların tespiti için başlatılan soruşturma sonucunu beklemekle birlikte, bu olayın takipçisi olacağımızın da bilinmesini isteriz” denildi. Otizmli çocukların ve ailelerinin yanlarında olacakları söylendi.

Otizm Vakfı: Öğrencilerin okulları ayrılmamalı

Türkiye Otizm Meclisi konuya ilişkin açıklamasında eğitim hakkının anayasanın güvencesi altında bulunduğuna dikkat çekti. Türkiye Otizm Meclisi önlem alınması için gerekli girişimlerin de başlatılacağını duyurdu.

Tohum Otizm Vakfı da sosyal medya hesabından, “Otizmli çocukların toplumda kabul görmelerini sağlamak, okullarda ve hayatın içinde maruz kaldıkları ayrımcılığa, ötekileştirmeye hep birlikte dur dememiz gerekir” açıklamasını yaptı. Açıklamada, farklı gelişim gösteren akranları ile aynı eğitim ortamında olan çocuklar farklılıklara saygı duyarak yetişeceğinin söylendiği açıklamada öğrencilerin okullarının ayrılmaması gerektiği ifade edildi.

Oya Baydar’dan huzursuz edici bir gelecek öngörüsü: Köpekli Çocuklar Gecesi

Oya Baydar’ın, yakın gelecekte yaşanan büyük iklim felaketini anlattığı son romanı Köpekli Çocuklar Gecesi’ni okumaya başladığım andan itibaren, kitabın bana verdiği duygu huzursuzluk oldu. Roman ilerledikçe daha da yoğunlaşan bu duygu üzerine düşünüyorum. Geleceği karanlık resmeden eserlerin, ‘distopyaların’ ilk örneği değil Köpekli Çocuklar Gecesi. Karanlık bir gelecek öngörüsü korkutabilir sizi, ya da bunaltabilir veya kaçınmak için görmezden gelmeyi yeğleyebilirsiniz. Ama bu sürekli huzursuzluk duygusu biraz farklı. Aslında “bilimsel” öngörülerimize göre kitabın resmettiği çapta ve yaygınlıkta bir iklim felaketi pek de mümkün görünmüyor; en azından bizim de görebileceğimiz, bu kadar yakın bir gelecekte. O nedenle işin bu kısmını fantezi sınırlarında kabul edip rahatlayabilirsiniz.

Ama roman yine de huzursuz edici. Nedenini yavaş yavaş anlamaya başlıyorum: Her şeyden önce Köpekli Çocuklar Gecesi’nin kahramanları bize çok benziyor. (Biz: Yeşil Gazete’yi çıkaranlar, yazanlar, okuyanlar; en genel anlamıyla yeşiller, çevreciler, insan ve doğa haklarını savunanlar, sosyalistler, anarşistler, ekolojistler – olan bitenin farkında olanlar veya kitabın bir yerinde söylendiği gibi “İyiler”.) Ve bu “kahramanlar” başaramıyor. Yapılan onca uyarı, eylem, ikna çabası hiçbir işe yaramamış. Kyoto Protokolü, Paris Anlaşması, yenilenebilir enerjideki gelişmeler, doğayı ve biyoçeşitliliği korumak için verilen onca çaba (romanın kadın kahramanı da bir doğa korumacı bu arada, bir botanist), sonuca etki edemeyecek kadar az fayda sağlamış.

Romanın yarattığı huzursuzluğun nedeni bununla da sınırlı değil: Popülist iktidarlar, diktatörlükler bütün dünyaya yayılmış. Romanın çizdiği yakın gelecek öngörüsünde demokrasilerin yenildiği, kitlelerin “seçtikleri” tiranlara kayıtsız şartsız itaat ettikleri, özgür düşüncenin en acımasız yöntemlerle bastırıldığı, haber alma hakkının ve iletişimin bütün dünyaya yayılan popülist rejimler tarafından tamamıyla engellenmeye çalışıldığı görülüyor. Bu da demektir ki, inandığımız değerlerin galip gelmesi sağlanamamış. Özgürlük, eşitlik, seçimler, parlamento, özgür medya, kuvvetler ayrılığı, hukuk ve demokrasi ortadan kalkmış. Sadece bir kaosun ortasındaki dağınık direniş odakları kalmış geriye. Oysa bizim galip gelmesini umduğumuz bu değildi, diye düşünüyorsunuz. Yine çok direkt, çok bize dair bir yenilgi öngörüsü bu.

Birbirini ‘besleyen’ krizler

Huzursuzluğun iyice yoğunlaşması işte bu iki yenilginin birbirinin içine geçmesinden kaynaklanıyor. Ekolojik felaket ve siyasi kriz birbirini besliyor. Siber savaş ve yerel çatışmalar yoğunlaşmış, ülkeler hızla silahlanmaya devam ediyor, bir avuç egemen sadece kendi iktidarlarını sürdürmek için felaketin ortasındaki dünyada bile kitleleri daha büyük savaşlara sürükleyebiliyorlar. Sanki felaketlerin insanların rasyonel yetilerini tamamen felce uğrattığı bir dünyayla karşı karşıyayız. Oysa bizim başarmak için çabaladığımız, elimizden geleceğini düşündüğümüz şey bunun tersiydi. Elimizdeki tek araç, umudumuzun belki de tek nedeni, rasyonel olanın galip geleceğine dair inancımızdı. İnsanlar felaketlerin yaşanmaya başladığını, çöküşün kaçınılmaz olduğunu görünce aklın yolunu izleyecekler, en sonunda bilim insanlarını, aktivistleri dinleyeceklerdi. Oysa Köpekli Çocuklar Gecesi bize kendimizden o kadar da emin olmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Romanın bize hissettirdiği huzursuzluğun en önemli nedeni de bu zaten. Elimizden geleni ve üzerimize düşeni yaptığımız duygusundan kaynaklanan o bize özgü konfor alanından dışarı çıkmaya davet ediyor bizi: Belki de yapacak başka bir şey, bulunacak başka yollar vardır!

Köpekli Çocuklar Gecesi’ni ben bir distopya olarak tanımlamazdım. Daha çok katı gerçekçiliğin yer yer büyülü gerçekçilikle iç içe geçtiği bir roman yazmış Oya Baydar. Olay akışının gerçeklikle bağdaşmadığı söylenebilir, ancak bu tarif edilen olayların tarif edilen zamanda (ve belki sıralamada) ol(a)mayacak olmasından dolayı. Oysa kitapta anlatılan olaylar aslında şu an zaten oluyor. Hatta biraz yaşadığımız anın dışına çıkıp geniş zamanda bakarsak, hepsi aynı anda yaşanıyor. Zaten kitapta gelecekte yaşanacak olaylar gibi anlatılan kimi olaylar geçmiş yıllarda gündeme gelen gerçek hadiseler. Bu düzeyde katı bir gerçekçiliğin hoşumuza gitmeyeceği ise kesin. Ekoanksiyete gibi bir teşhisin konuşulduğu günlerde insanların okumaktan kaçınmak isteyebileceği düzeyde katı bir gerçekçiliği benimsemiş Oya Baydar.

Umut, direniş adacıkları ve iklim çocuklarında

Ancak işin bir de umutlu yanı var: Roman aslında başlığından itibaren son derece gerçekçi bir çözüm yolu ve umut ihtimali sunuyor: Baskının iyice kesifleştiği sistemin çatlaklarında, görünmez noktalarında yeşeren direniş adacıkları bunlar. (Hakim Bey’i hatırlıyor insan.) Göçmenlerin, yoksulların, sokak çocuklarının oluşturduğu “köpekli çocuklarla”, iklim krizinin farkına varan, belki ekonomik olarak zor durumda olmayan ama geleceklerini kaybettiğinin bilincine varan “iklim çocuklarının” (kitapta ismi geçmese de anlıyoruz: Greta ve arkadaşlarının) birliği. İşte bu, çözüm umudunu oluşturuyor. Naomi Klein gibi yazarların ve yeşillerin hep söylediği sisteme karşı ekonomik, sosyal ve ekolojik mücadeleyi birleştirme gereğinin post-apokaliptik yolu belki de bu olacak. Kitabın en kuvvetli yanı umudun bu kadar gerçek, ama bir o kadar da zayıf (belki çok geç ve tamamen bize bağlı) olması.

Tabii Köpekli Çocuklar Gecesi bütün bu yok oluş hikayesini iyi bir edebiyat eseri olarak, karakterlerini sağlam çizerek, bir aşk ve kendini bulma hikayesi çerçevesinde anlatıyor. Okuyucunun yer yer Adam’ı yeterince inandırıcı bulmamasının sebebi de aslından onun temsil ettiği efsane. Adam bir kişi mi, yoksa Adem ile Havva’dan bu yana var olan vicdanın simgesi mi? Kadının bize fazlasıyla tanıdık gelmesi de anlatılanların bugünden ve buradan yola çıkması, kadının bire bir bizden biri olmasından kaynaklanıyor. Kadın, Adam ve çocuk (Umut Doğa) bize çok tanıdık gelen, sürekli üzerinde düşündüğümüz, kıyasladığımız, hatta yargıladığımız davranış biçimlerinin veya seçimlerin roman kahramanlarına dönüşmüş halleri. Hikayelerinin ve varoluş biçimlerinin çıkış noktası tam da bizim düşüncelerimiz, kaygılarımız, doğru bildiklerimiz. Ama hangisi daha doğru, hangisi daha gerçek ve hangisini seçmek durumundayız, yazar bizi böyle bir tercihte bulunmak zorunda bırakmıyor. Zaten romanın en güçlü yanlarından biri de kitabı okuyup bitirdikten sonra hâlâ kahramanlar üzerine düşünmeye devam etmeniz. Kendi içinizde veya çevrenizdeki insanlarda hangisinden hangi parçaları, ya da izleri bulduğunuzu düşünmek de buna dahil.

Ekolojik distopyalar, son yıllarda cli-fi da denen iklim romanları vb. yarattıkları atmosferle olan bitenin farkına varmanızı, kaygılanmaya başlamanızı ve harekete geçmenizi sağlayabilir. Bilimin başaramadığını sanat başarabilir. Ama Köpekli Çocuklar Gecesi bunun bir adım ötesine geçiyor. Çözüm üzerinde, daha doğrusu bu krizden çıkmanın olanakları üzerinde hem politik hem de felsefi bir tartışma yürütüyor. Oya Baydar soldan gelen, küresel sistemi, kapitalizme karşı verilen mücadeleyi ve bu mücadelenin tarihini (bütün deneyimleriyle) iyi bilen bir yazar olarak sorunların birbirinden bağımsız olmadığını, iklim kriziyle siyasi krizin bütünlüğünü ve nasıl birbirlerini daha da ağır hale getirdiğini (ve getireceğini) çok iyi kavramamızı sağlıyor. Bu da zaten asıl üzerinde durup düşünmemiz gereken şey değil mi? Böylece Köpekli Çocuklar Gecesi yeni sorular sorduruyor ve iklim krizinden çıkış için çabalayanların, aktivistlerin ve en geniş anlamıyla ekolojiyle ve yeşil politikayla ilgilenenlerin de üzerinde düşünüp tartışacağı bir alan açıyor.

Okumak ve tartışmak lazım.

 

Yeni Zelanda 2050’ye kadar sıfır karbon hedefini yasalaştırdı

Yeni Zelanda Parlamentosu karbon emisyonlarının 2050 yılına kadar sıfırlanmasını ve Paris İklim Anlaşması’nın yükümlülüklerinin yerine getirilmesini öngören yasa tasarısını kabul etti. Merkez sol İşçi Partisi-Yeşiller koalisyon hükümeti tarafından sunulan tasarı merkez sağ Yeni Zelanda Ulusal Partisi tarafından da desteklendi. Yeni Zelanda’da Karşı partilerin tarihi bir uzlaşıyla kabul ettiği tasarı 1’e karşı 119 oy ile parlamentodan geçti.

İklim değişikliği komisyonu kurulacak

Sonraki hükümetlerin de sıfır karbon hedefini karşılamasının öngörüldüğü tasarıyla bir de iklim değişikliği komisyonu kurulacak. Böylece şimdiki ve gelecekteki hükümetlerin plan ve bütçelerini bu hedefe göre oluşturması sağlama alınacak.

Tasarıda neler var?

Yasayla birlikte hayvanların çıkardığı metan gazı hariç tüm seragazı salımlarının 2050’de sıfıra düşürülmesi planlanıyor. Metan salımları ise 2030’a kadar %10 azaltılacak, 2050’de bugünkü miktarın çeyreğiyle yarısı arasında bir seviyeye düşürülmüş olacak.

Tarım ve hayvancılığın ekonominin önemli parçası olduğu Yeni Zelanda’da 5 milyon nüfusa karşılık 10 milyon büyükbaş, 28 milyon küçükbaş hayvan bulunuyor. Bu hayvanların çıkardığı metan gazları, ülkenin seragazı salımını ciddi anlamda artırıyor. Yeni Zelanda’nın seragazı salımlarının neredeyse yarısı, tarım ve hayvancılık sektöründen kaynaklanıyor.

Tasarıda bahsi geçen bir diğer nokta da gelecek 10 yılda 1 milyar ağaç dikmek ve 2035’e kadar elektrik enerjisinin tamamının yenilenebilir enerjiden sağlamak.

Ardern: Tarihin doğru tarafında yer aldık

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Başbakan Jacinda Ardern “Bugün gurur duyduğum bir tercih yaptık. Umarım bu, tarihin doğru tarafında yer aldığımızı gelecek nesillerin görmesi anlamına gelir” diye konuştu.

İklim değişikliğini ‘zamanımızın en büyük zorluğu’ olarak niteleyen Ardern, “İnkâr edilemeyecek bir şekilde deniz seviyelerimiz yükseliyor, aşırı uçta hava olayları yaşıyoruz.  İnkâr edilemeyecek bir şekilde bilim bize flora ve faunada meydana gelecek etkileri ve daha önce görmediğimiz hastalıkların yayılacağını söylüyor” yorumunu yaptı.

İklim krizini önlemede aile planlaması şart

Dünya Bilim İnsanları İttifakı olarak bilinen 153 ülkeden 11 binin üzerinde bilim insanının imza attığı araştırma “İklim krizi nedeniyle tarifsiz acıları önlemek için” acil eylem gerektiğini belirtiyor. İnsan faaliyetlerinin son 40 yılda gezegeni nasıl etkilediğini gösteren verilere dayanan çalışma, hükümetlerin krizle mücadelede yetersiz ilerleme kaydettiğini ve bilim insanlarının insanları uyarmada ahlaki bir yükümlülüğü olduğunu kaydediyor.

Krizi önlemede 6 kritik alan

Oregon Eyalet Üniversitesi’ndeki ekolojistler William Ripple ve Christopher Wolf tarafından yürütülen araştırmanın bulguları salı günü BioScience dergisinde yayınlandı. Araştırmada hükümetlerin, şirketlerin ve halkın, gezegenin artan nüfusunu ele almak dahil olmak üzere kritik değişiklikler yapabileceği altı kilit alanı tespit ediliyor.

Aile planlaması şart

Araştırmanın en önemli bulgularından bir tanesi iklim krizini önlemede aile planlamasının önemine yapılan vurgu. Yazarlar, yılda yaklaşık 80 milyon artan dünya nüfusu karşısında denge sağlamak için toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik eden aile planlaması hizmetleri ve diğer sosyal adalet çabalarının hayata geçirilmesi gerektiğini ifade ediyorlar.

Toronto Üniversitesi Çevre Okulu Direktörü ve çalışmanın imzacılarından biri olan Steve Easterbrook şunları söylüyor:  “Birçok bilim insanı nüfustan bahsetmekten kaçınıyor, çünkü bu tartışmalı bir konu. Çalışmanın cinsiyet eşitliği ve aile planlamasını doğum oranını düşürmek için kullanılabilir kılan politika önerileri, iklim değişikliğine cevap olarak yapmamız gereken çalışmalarla tamamen tutarlı. Bunun normalde olduğundan daha fazla öne çıktığını görmekten memnunum.”

Temiz enerjiye geçiş

Çalışma, ülkelerin fosil yakıtları yenilenebilir enerji kaynaklarıyla değiştirmeleri ve atmosferi karbondioksitten arındırmak için teknolojilere yatırım yapmaları gerektiğini söylüyor. Aynı zamanda hükümetlere fosil yakıt şirketlerine sübvansiyonlarını sona erdirmesi konusunda uyarıda bulunulan araştırma, daha zengin ülkelerin daha yoksul uluslara temiz enerji kaynaklarına geçişte destek sağlaması gerektiğini belirtiyor.

Klima, soğutucu ve aerosollerdeki kirleticilerde keskin düşüş

Çalışmada ek olarak ulusların; klima, soğutma ve aerosollerde yaygın olarak kullanılan metan, is ve hidroflorokarbonlar gibi güçlü kirleticilerin emisyonlarını keskin bir şekilde azaltması gerektiği ortaya konuluyor. Araştırmacılar, bu kısa ömürlü kirleticilerin azaltılmasının, gezegenin kısa vadeli ısınma eğilimini önümüzdeki birkaç on yılda %50’den fazla yavaşlatacağını söylüyorlar.

Bitki ağırlıklı tüketim

İklim değişikliğinin azaltılması çabaları, doğal şekilde atmosferden karbondioksit emen ve depolayan ormanlar, mercan resifleri, savanalar ve sulak alanlar gibi ekosistemlerin korunmasına ve restore edilmesine odaklanmalı.

Çalışma aynı zamanda insanların sağlığına daha faydalı olacak ve hayvancılıktan kaynaklanan seragazı emisyonlarını azaltacak bitki ağırlıklı yiyecekleri tüketmeleri gerektiğini ve ekonomilerin GSYİH büyümesine ve refah arayışına odaklanmak yerine karbon içermeyen girişimlere ve ekosistemleri sürdürmeye öncelik vermesi gerektiğini kaydediyor.

 

Geçmişten geleceğe uzanan antroposende bugünün temsili bir sergi mekanı

Bienalde son günlere girmişken en büyük mekandan ve hikayesinden bahsetmek bienalin temasıyla da ilgili olarak özellikle önemli. Galataport inşaatının kıyısında yer alan ve 2020’nin ilk aylarında  açılması planlanan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi binası bienal mekanlarından Haliç Tersanesi’nin yerine son anda belirlendi. Geçmişin önemli endüstriyel miras alanlarından metruk Haliç Tersanesi’nin bienal mekanı olarak belirlenmesi, rezidanslar ve alışveriş merkezleri gibi ticari özel mekanlara dönüştürülmek üzere ihale edilmiş olması nedeniyle tepki çekmişti. İlahi adalet mi dersiniz, yoksa önceki bienallerden birisinin teması olarak “şiirsel adalet” mi bilemeyeceğim, ama mekanda hala tehlikeli düzeyde asbest bulunduğunun tespit edilmesi üzerine açılışa bir aydan daha kısa zaman kala şimdiki mekanına, olanca hızıyla süren ve ortalığı toz dumana katan bir inşaat faaliyetinin yanı başına taşındı ve süreç kendiliğinden kentsel dönüşümde görmezden gelinen halk sağlığına ve İstanbul’un kamusal kıyı alanlarının talanına dikkat çekmiş oldu.

Bu noktada asbest meselesi tam da kamu eliyle görmezden gelinen ve saklanan bir tehlikeyi ve kent suçunu yüzümüze vurması açısından oldukça sembolik bir değer taşıyor. Eskiden binalarda ve gemilerde yalıtım malzemesi olarak kullanılan ve yüksek düzeyde kanserojen olan asbest, kentsel dönüşüm için yapılan yıkımlar ve hurdaya çıkarılan gemilerin sökümü sırasında atmosfere yayıldığında çevrede yaşayanlar tarafından nefes yoluyla akciğerlere alınıyor ve kansere yol açıyor. Özellikle itirazları önlemek amacıyla ve meslek odalarının güvenlik önlemlerinin alınması uyarıları tamamen göz ardı edilerek yangından mal kaçırır gibi yapılan yıkımlar ve hafriyat nakliyatı sonucu ortaya çıkan tozun ve pusun artık İstanbul siluetinin alıştığımız bir unsuru olduğunu düşününce içinde yaşadığımız tehlikenin farkına daha iyi varıyoruz. Ünlü sözde olduğu gibi gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir özelliği vardır; ihaleyi alan inşaat şirketi de şimdi ortaya çıkan bu gerçekle ilgili ne yapacağını ve satışların düşmesine karşı nasıl bir reklam ve halkla ilişkiler kampanyası yapacağını düşünüyordur sanırım. Asbest ile ilgili olarak çekilen Belçika yapımı ‘Nefessiz’ belgeseli bu yılın Bozcaada Ekolojik Belgeseller Festivali’nde Fethi Kayaalp Büyük Ödülü’nü almıştı.

Resim ve Heykel Müzesi ise inşaatı yeni tamamlanmış, iç mimari düzenlemeleri devam eden ve çevresinde yoğun bir inşaat faaliyeti süren bir mekan; İstanbul Modern’in yıkılan eski binasının yerine yapılacak yeni binasının temel çukuru da mekanın üst katlarından görülebiliyor. Küratör Nicolas Bourriaud da camların buzlanmamasını talep ederek bienal ziyaretçilerinin arka plandaki Boğaz manzarasının hemen önünde süren bu hummalı faaliyete tanık olmasını istemiş. Dört kata yayılmış, en alt kattan başlayarak tek boyutlu bir labirent şeklinde gezilen sergi sırasında karşınıza aniden bu manzara çıkınca gerçekle kurgu ve sanat arasındaki sınır belirsizleşiyor. Deyim yerindeyse Antroposen temalı sergi bizzat Antroposen’in, ona yol açan ya da sonuçlarını görmemizi çabuklaştıran Büyük İvmelenme’nin [Great Acceleration] doğrudan içinde bir enstalasyon haline gelmiş.

Teras manzarası.

Mekanın ilk katında bizi karşılayan Dora Budor’un “toz akvaryumları” bu gerçekliğin yanında sadece bir karikatüre dönüşüyor. İzlenimcileri oldukça erken dönemden etkileyen ve ilk ekoloji ressamı olarak nitelendirilen 16. yüzyıl İngiliz ressamı William Turner’ın tablolarındaki sisli ve tozlu ortamı günümüze uyarlama iddiasındaki akvaryumların içindeki İstanbul’dan toplanmış toz, tabanda yer alan hoparlörlerin gürültüsünün yarattığı titreşimle havalanarak bizim içinde yaşadığımız toz bulutunun bir temsili haline dönüşüyor. Karanlık ortamda bu tozu görmemizi sağlayan renkli akvaryum ışıkları da bir acil durum hissiyatı yaratıyor.

Dora Budor – Köken.

Ekoloji temalı herhangi bir serginin olmazsa olmazı olan “atık malzeme kullanılarak yapılan eserler” burada sıklıkla karşımıza çıkıyor. Eloise Hawser’in bir geri dönüşüm fabrikasında kaydettiği (ve çevreciliğin göstergesi haline gelmiş bir ritüel olan geri dönüşümün ne kadar “pis” bir iş olduğunu gösteren) videoya eşlik eden heykeller de fabrikadan alınmış malzemelerden üretilmiş örneğin. Johannes Büttner’in baş aşağı duran ve yine hoparlörlerden gelen yüksek frekanslı gürültüyle titreşen robot heykelleri ve Simon Fujiwara’nın bir tema parkının atık heykellerinden ürettiği maket endüstriyel toplum mekanları bunlardan bazıları. Özellikle Fujiwara’nın kullandığı Simpsonlar, Asteriks, Pembe Panter gibi popüler figürlerin sadece lunapark ya da striptiz kulübü gibi eğlence mekanlarını değil, hastane, hapishane, robot işçilerden oluşan fabrika ve inek çiftliği gibi mekanları da “eğlenceli” hale getirmesi çarpıcı. Yan yana sıralanmış bir şekilde koşu bandında spor yapanlar ile aynı şekilde sıralanmış sığırların içinde bulunduğu endüstriyel çiftlik ve robot kollardan oluşan üretim bandını bir arada kullanması da “mesajını” etkili bir şekilde iletiyor.

Simon Fujiwara – Dünya Çok Küçük.

Pera Müzesi’nde sıklıkla görülen kurgusal coğrafyalar, karakterler ve kültürler burada daha az yer alsa da etkili örnekleri bulunuyor. Bunlar arasında Suzanne Treister’in bir borsa simsarı olan karakterinin doğadaki örüntüleri kullanarak finansal sistemi çökertmesinin hikayesi, küresel 500 içinde yer alan devasa şirketlerin bitki ve mantar türleri olarak temsil edildiği çizimlerle ve video ve ses yerleştirmeleriyle anlatılıyor ve alttan alta doğadaki kaotik örüntülerin ve fraktallerin borsa tahminleri için kullanılması çabalarıyla dalga geçiyor. (Suzanne Treister ile Bahar Topçu’nun gazetemiz için yaptığı söyleşi için tıklayın)

 

Yerli kabilelerin doğa ile uyumlu ilişkisine verilen bir örnek olarak avladıkları hayvandan özür dileme veya teşekkür etme geleneğinin anlatı haline gelmesiyle dalga geçme hali de Brezilyalı Jonathis de Andrade’nin kurmaca belgesel videosunda karşımıza çıkıyor; videoda izlenen kurgusal kabilenin üyeleri olan balıkçılar tuttukları balıklar ölürken onlara şefkatle sarılıyor ve hatta öpüyor. Videoda dalga geçilen antropolojik belgeseller mi, yoksa onların anlatılarından yola çıkarak yerli kabileleri romantize eden kentli çevreciler mi, onu da izleyici takdir etsin.

Jonathis de Andrade.

Bienalin en etkileyici sanatçılarından birisinin Diyarbakırlı Deniz Aktaş olduğunu bu noktada belirtmeliyim. Duvarın tamamını enlemesine kaplayan iki eserinde sanatçı bir araziye atılmış ve istiflenmiş araba lastiği yığınlarını boş arka plan önünde sergiliyor. Siyah beyaz bir fotoğraf gibi görünen (ve benzer fotoğraflarla daha önce de karşılaştığımızdan irkiltse de yadırgamadığımız) eserlere yakından baktığınızda çizim olduklarını fark edebiliyorsunuz. Otomobil uygarlığının peyzajı değiştirebilen atığı olarak lastikler antroposen söz konusu olunca ilk akla gelen imgelerden. Benzeri bir gerçekçi çizimde ise bir çayırdaki kesilmiş ağacın kalıntısını görüyoruz ve tekinsiz bir estetik ile karşılaşıyoruz.

Deniz Aktaş – Lastik yığını + detay.
Deniz Aktaş – Kesik ağaç.

Antroposeni doğrudan konu alan en kapsamlı sergi Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi) tarafından “İnsandan-Daha-Fazlası Antroposen” [More-Than-Human Anthropocene] başlığıyla, antropolog Anna Jinq küratörlüğünde bir araya getirilmiş. Kendilerine ayrılan alanı oldukça dolu bir şekilde kullanan bilim insanı-sanatçı kolektifi, belgeleme ile sanatı aradaki sınırları çok kere ihlal ederek bir arada kullanıyor ve oldukça etkili işler çıkarıyor. Bunlar arasında sadece beni değil, bienali gezmiş öğrencilerimi de en çok etkileyen ise Kuzey Buz Denizi’nde balinaların iletişimini sekteye uğratan gemilerin motor gürültüsünü kulaklıkla bizzat dinleyebildiğiniz bir deneyim sunan ses kaydı. Diğerleri ise kolektif tarafından izlenerek dikkatimize getirilen çeşitli vakaların hikayeleri: Kudzu sarmaşığı, goana kertenkelesi ve yerli sanatındaki yeri, albatrosları ve yavrularını karınlarını tıka basa doldururken açlıktan öldüren insan kaynaklı plastik atıklar, vb. “Antroposenin Altyapıları: Almak, Şebeke, Boru, Çöplük, Düzlemek ve Hızlanmak” başlıklı video anlatı beşlisi ise baraj ve havaalanı inşaatlarının değiştirdiği peyzajlar ve yüzbinlerce yıl depolanması gerekecek radyoaktif nükleer santral atıkları gibi izlediğimizde endişelendiğimiz, ama kapatılmış ve çitlenmiş mekanlarda yürütüldüğü için günlük yaşamımızda görmeyip farkına varmadığımız faaliyetleri birbirine paralel olarak ekranlarda sergiliyor. Sergi düzenlemesi Pera Müzesi’ndeki arkeoloji müzesi öykünmesi gibi klasik formunda olmasa da modern bir doğa tarihi müzesi çağrışımı da yaratıyor, ancak bu sefer sergilenenler steril haliyle doğal varlıklar değil, insan etkisi sonucu ekosistemlerin ve insan sağlığının tahribine yol açan durumlar. Camekanlı sergi mekanında, örneğin çok sayıda yaban kuşun ölümünden sorumlu olan evcil kedilerimiz veya yine insan eliyle coğrafyalar arasında taşınan ve Zika veya Deng Humması gibi hastalıkları taşıyan Aegis Aegyptii sivrisineği gibi varlıkların çizimlerine rastlıyoruz.

Bilimsel eser gibi yapmasa da Antroposeni tanımına en uygun olarak gösteren eser bence Mariechen Danz’a ait. Küp şeklinde alınmış bir toprak kesitinin en üst katmanı asfalt, bir alt katmanı ise atık plastikten oluşuyor ve doğal toprak katmanları ancak bundan sonra geliyor. Sanatçı kendisine ayrılan alanda aynı zamanda plastikten insan organları ve hatta bütün bir insan bedenini de kullanmış ve canlı ve parlak renkleri ile Haliç Tersanesi’nin tuğlalarının (kopyalarının) pastel rengiyle oluşan kontrastı vurgulamış.

Mariechen Danz.
Mariechen Danz.

Pera Müzesi’ndeki arkeoloji teması ve geçmişin ve geleceğin tarihi vurgusu burada da çok sayıda eserde karşımıza çıkıyor. Bunlar arasında Müge Yılmaz’ın Çatalhöyük esinli ya da neredeyse birebir kopyası duvar resimleri ile odanın ortasındaki ‘gelecekteki arkeolojik kazı alanı’ (ve bugünün İstanbul’undan toplanan taşlar ve yapı parçaları ile birlikte plastikler) yerleştirmesi 10,000 yıl önceki geçmiş ile 10,000 yıl sonraki gelecek arasındaki sürekliliği arada yarattığı boşluk ile doldurmuş diyebiliriz.

Kentsel dönüşüm de Antroposen’in olmazsa olmaz konuları arasında. Taiwan’daki durumu En Man Chang kent maketinin üzerinden duvara yansıtılan 3 kanallı videoda, sanayileşme sırasında işçi olarak kente göç ettirilmiş gecekondu sakinlerinin şimdi değerlenen araziler üzerindeki evlerinden çıkarılmaları gibi tanıdık bir öykü üzerinden anlatıyor. Ozan Atalan ise benzer bir öyküyü bu kez İstanbul’un kuzeyinde 3. köprü ve havalimanı inşaatları nedeniyle yerinden sürülen mandalar üzerinden gündeme getiriyor.

Ozan Atalan.

Son olarak mekanın en üst katında Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in oluşturduğu etkileşime de olanak veren Worlbmon alanına değinmeden geçemeyeceğim. Ağırlıkla tekstil ve büyük kağıtlar üzerine işledikleri çalışmalar ile bezenen alan kamusal etkinliklerin, söyleşilerin ve müzik performanslarının da adresi oldu. Mekandan çıkılan küçük balkon ise yazının başında değindiğim paradoksal manzaranın en iyi görülebileceği iki mekandan birisi. Diğeri ise hemen bitişikteki uluslararası bir kahve zincirine tahsis edilmiş dinlenme alanı ve onun iki terası. Çevredeki devasa inşaatlarda ve temel çukurunda süregiden hummalı faaliyetleri arka planda Topkapı Sarayı ve Boğaz manzarası bulunmak üzere kahvenizi yudumlayarak izleyebiliyorsunuz, fena mı?

38 eser alanı ile toplamını gezmesi en az 2 saat alan mekanda toplumsal cinsiyet, emek sömürüsü, ırkçılık gibi çok çeşitli sorunları ve bu sorunların birbirleriyle ve ekolojiyle kesişim alanlarını ele alan (ve burada yer veremediğim) çok sayıda başka çalışma da bulunuyor. Ancak son hafta içinde okumaktan gezmeye fırsat bulamayacağınız (ve ben de yayın yönetmenimizden azar işiteceğim) kaygısıyla daha fazlasına yer vermeyeceğim.

Büyükada sokak ve mekanlarında tur olanağı olarak bienal sergileri

Bienalin son mekanı ise Büyükada ve ada içinde İskele Meydanı, Anadolu Kulübü (Sarı Bina), metruk Taş Mektep ile iki adet köşkten oluşuyor. Son hafta sonunun bir gününde ulaşım hariç toplam bir saat kadar vakit ayırarak hem adayı ziyaret edebilir, hem de bienali gezebilirsiniz. Anadolu Kulübü’ne başka zaman üye olmayanlar giremiyormuş, bu mekanı da görmek için iyi bir fırsat. Kulüpte Armin Linke’nin denizler ve okyanuslar üzerine belgeler ve video röportajlar bütünü bir kez daha sanattan ziyade bir arşiv ve sözlü tarih çalışması olarak öne çıkıyor. İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi’nin yapısı ve canlıları üzerine 17.yy sonlarında çalışmalar yürütmüş Bolognalı doğa bilimci Luigi Marsili’nin izinden giden Prof. Dr. Emin Özsoy’un kendi arşivinden belgeler, Marsili’nin yapıtlarından çizimler ve bölümler ile Bologna Üniversitesi kütüphanesinde Emin Özsoy’un röportajları sunularak doğa çalışmaları tarihinden bir kesit sunuluyor. Güncel bir sorun olarak ise yıkıcı bir pratik olarak yeni uygulanmaya başlanan deniz tabanı madenciliğine karşı Pasifik Okyanusu’ndan bir halkın mücadelesi bir video belgeselde konu alınmış. Deniz tabanı madenciliğinin Türkiye sularına da giriş yaptığını ve Ayvalık Altınova sahilindeki bir girişimin yerel karşı çıkış ve protesto sonucu durdurulduğunu ekleyelim.

Anadolu Kulübü’nün üst katında ise Ursula Mayer’in dev ekranda süzülen bir avatar çalışması bulunuyor. Çeşitli dergilerde bienal ile ilgili dosyaların en popüler görseli olan çalışma gerçek hayatta var olan bir modelin bilgisayar kodlaması sonucu üretilen hareketli görseli. İçinde bulunduğu klasik köşk odası ile çelişki oluşturan yüksek teknoloji eseri karşısında dans etme isteği de uyandırmıyor değil.

Ursula Mayer.

Büyükada’daki en etkileyici mekan ve çalışma ise Hale Tenger’in Taş Mektep’teki ayna ve ses yerleştirmesi. Meyve ağaçlarının daha büyük ve çabuk olgunlaşan meyveler vermeleri için kullanılan geleneksel bir teknik olan bileziği ayna formunda binanın bahçesine yerleştiren Tenger gerek mekandaki ağaçların, gerekse de metruk binanın bu aynalardan görüntüsünü insanın doğaya müdahelesinin zalim bir yolu olan uygulama hakkında yazdığı şiiri de binanın içine yerleştirdiği hoparlörlerden okuyor. Mekanın tepede yer alan konumu ve manzarası, bahçenin bakımsız yabanıllığı ve metrukluğu ile fısıltı şeklinde okunan şiir birleşince bu uygulamaya maruz kalan ağaçların hayaletlerinin seslendiği hissi tedirginlik uyandırıcı.

Hale Tenger.

Bu arada İstanbul adalarının ekolojisi ile ilgili başka bir serginin de Bienal’in paralel etkinliği olarak geçen cumartesi günü yine Anadolu Kulübü’nün içinde yer alan İkiz Köşkler’de açıldığını belirtelim. Adaların Sesleri başlıklı sergi Studio Ossidiana tarafından Adalar’da yürütülen bir saha çalışması sonrası önerilen ekolojik kamusal yapı önerilerinin maketlerinden oluşuyor. Güvercinlere uygun radyo kulesi, atlar için gezici çayırlar, göçmen kuşların dinlenmesi için tünekler gibi işlevlere sahip yapılar estetik açıdan da ortama uyumlu ve yenilikçi. Sergi açılışında Studio Oxalis tarafından hazırlanan ve tabak kullanmadan masada kağıt üzerine bir sanat eseri olarak yerleştirilen yiyecekler ise tümüyle adalarda yetiştirilmiş bitkileri ve çevre denizden avlanmış balıkları kullanmıştı. Aynı gün düzenlenen ve konunun farklı taraflarını bir araya getiren yuvarlak masa toplantısı da internet üzerinden canlı yayımlandı (link: https://www.youtube.com/watch?v=NUVfuw4JggI). Antroposeni Adalar gibi bir coğrafyanın somutluğunda ve kuş gözlemcisinden faytoncusuna, sakininden ağaç bilimcisine çeşitli tarafların deneyimleri üzerinden konuşmak öğreticiydi. Serginin kendisi 10 Kasım Pazar akşamına kadar her gün 13.00-16.00 arası ziyarete açık, ancak kataloğu da incelemenizi ve her bir binanın işlevini bu şekilde değerlendirmenizi öneririm.

Adaların Sesleri.

Sonraki yazı: Bienal diye İstanbul’dan ne geçti?

(Yeşil Gazete)

Koç Holding 2020 sonuna kadar ‘tek kullanımlık’ plastik tüketimine son verecek

Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, Koç Topluluğu şirketlerinde tek kullanımlık plastik tüketimine 2020 sonuna kadar son vereceklerini taahhüt etti. Dünyada her yıl 400 milyon ton plastik üretildiğini belirten Çakıroğlu, bunun yarısından fazlasının tek kullanımlık olan ve toplam 12 dakika içinde fonksiyonunu yitirmesine karşın doğada yok olması yüzyılları bulan plastikler olduğunu vurguladı. Çakıroğlu, aldıkları kararla farkındalığı artırarak bireysel sorumlulukları geliştirmeye de önem verdiklerini kaydetti.

Çakıroğlu, Koç Holding Kurumsal İletişim ve Dış İlişkiler Direktörü Oya Ünlü Kızıl ile birlikte bir grup gazeteciyi ağırlayarak, topluluğun çevre konusundaki çalışmaları hakkında bilgi verdi. 2007’den bu yana Uluslararası İstanbul Bienali’nin sponsoru olduklarını hatırlatan Çakıroğlu, bienalin bu yılki teması olan “Yedinci Kıta”ya değinerek şunları söyledi:

“Plastik 20. yüzyıl başlarında çok önemli bir buluş olarak hayatımıza girdi. Ve hayatımızdan çıkmayacak, ihtiyacımız da var. Ancak bu atıkları nasıl daha iyi yönetebiliriz, bu çok önemli. Dünyada her yıl 400 milyon ton plastik üretiliyor. Bu üretimin yarısından fazlası tek kullanımlık olan ve toplam 12 dakika içinde fonksiyonunu yitiren plastik ürünler. Buna karşılık bunların doğada yok olması yüzyılları buluyor.”

Kamu, sivil toplum ve özel sektörün sorunu çözmek için birlikte çalışmasına ve farkındalık yaratılmasına dikkat çeken Çakıroğlu şöyle konuştu: “Bu konuda Koç Topluluğu çok iddialı bir hedef belirledi; 2020 sonuna kadar Koç Topluluğu işyerlerinde tek kullanımlık plastik ürünlerin kullanımına son vereceğiz, bu ürünleri yok edeceğiz. Şu anda envanterimizi çıkarıyoruz, tek kullanımlık plastiğin yerine geçecek malzemeleri belirleyerek, bunları süratle tek kullanımlık plastik ürünlerin yerine geçirmek istiyoruz. Dolayısıyla plastiğin yerine geçecek ürün geliştirmeleri çalışmalarımız da eş zamanlı olarak sürüyor.”

Çakıroğlu, bütün süreci raporlayarak, şeffaf biçimde yürüteceklerini de kaydetti; üretim sürecinde plastik alternatifi diğer malzemeler üzerinde çalıştıklarını anlattı.

 ‘Ekonomik-sürdürülebilir modeller önemli’

Levent Çakıroğlu, sorular üzerine de özetle şu görüşleri dile getirdi: “Küresel ısınmayı azaltmak için karbon emisyonunu azaltıcı çalışmalar gerekiyor. Mevcut enerji tüketimini azaltmak, verimliliği artırmak bunlar arasında. Bu alanda da birçok çalışma yapıyoruz. Çevre tahribatını azaltma çalışmalarını ekonomik modellere oturtmak, böylece sürdürülebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Kullanıcılar da hem bütçeleri açısından hem de çevresel duyarlılıkları sebebiyle enerji tüketimi düşük ürünleri giderek artan ölçüde tercih ediyorlar. Bizim de enerji açısından daha verimli ürünleri artırmamız gerekiyor.”

TÜPRAŞ

“TÜPRAŞ ciro açısından en büyük işimiz. Faaliyet alanı olarak zor bir konu, kabul etmek lazım. Ancak oradaki üretime de ihtiyaç. Orada geri dönüşüm tesisi yaptık. Rafinerilerimizden çıkan fuel-oil’i doğrudan satmak yerine bu tesiste tekrar işliyoruz ve çevresel etkiyi azaltıyoruz. Diğer yandan dizelde Türkiye de ithalatçı bir ülke. Dizel tüketiminin yüzde 50’si ithal ediliyor. TÜPRAŞ’ta ürettiğimiz ürünler Türkiye’nin ithalatını ve cari açığını azaltıyor.

Koç Holding Kurumsal İletişim ve Dış İlişkiler Direktörü Oya Ünlü Kızıl da, Koç Topluluğu’nun Türkiye’de ilk ‘sürdürülebilirlik raporlaması’nı yapan kuruluş olduğunu belirtti.

Ormancılar Derneği: Kazdağları’nda açıklananın 26 katı ağaç kesildi

Türkiye Ormancılar Derneği Denetleme Kurulu Başkanı Salih Sönmezışık, Kazdağları’nda altın arama çalışmaları nedeniyle çevre katliamına yol açan Kanadalı Alamos Gold şirketinin bölgede 347 bin 815 ağaç kestiğini tespit ettiklerini açıkladı.

Çanakkale’nin Kirazlı köyünde açılmak istenen altın madeni için hazırlanan ÇED raporunda bu rakam 45 bin 650, Orman Genel Müdürlüğü’nün açıklamasında ise 13 bin 400 olarak verilmişti. TEMA Vakfı ise 195 bin ağaç kesildiğini öne sürmüştü. AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan da 6 Ağustos’taki açıklamasında bu rakamın 13 bin olduğunu söylemişti.

Cumhuriyet’in haberine göre, aynı zamanda Orman Mühendisleri Odası’nın eski genel başkanı olan Sönmezışık, maden sahasında üç günlük bir çalışma yaptıklarını ifade etti.

Sönmezışık şöyle konuştu: “Şirket Balaban mevkiindeki altın ve gümüş işletme sahasındaki orman alanını, Danıştay kararını beklemeden traşlayarak kesmiştir. Benim de içerisinde olduğum heyet maden sahasında ve büroda üç gün çalışma yapmıştır. Resmi kayıtlara da dayanarak yapılan inceleme sonucu, kesilen ağaç sayısının 347 bin 815 adet olduğu tespit edilmiştir. Özetle, Kirazlı’da ahlaki değerler göz ardı edilerek ihanet ve ihmalin egemen olduğu bir cinayet işlenmiştir. Bu nedenle, proje hemen iptal edilmeli ve ruhsatı bir daha uzatılmamalıdır.”

Altın üretimi sürecinde alanda 18 bin 900 ton siyanür kullanılacağını belirten Sönmezışık, bunun doğaya büyük zarar vereceğini kaydetti.

Bir kayıp KHK’li daha Ankara Emniyeti’nde çıktı

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildikten sonra Şubat 2019’da ortadan ‘kaybolan’ ve 271 gündür haber alınamayan Gökhan Türkmen’in karakolda olduğu öğrenildi. Antalya polisi, Gökhan Türkmen’in Antalya Emniyet Müdürlüğü’nde olduğunu, eşi Zehra Türkmen’e telefonla bildirdi. Eşini görüp göremeyeceğini soran Zehra Türkmen’e, “Ankara’ya götürülüyor. Ankara’ya gidin” denildi.

Telefon konuşmasından sonra Kayseri’den Ankara’ya giden Zehra Türkmen, sosyal medya üzerinden şu açıklamayı yaptı: “Dün akşam Antalya Emniyeti aradığında, ‘Eşiniz Ankara‘ya götürülüyor’ demişti. Ben de ilk otobüsle Ankara’ya geçmiştim. Şimdi de hâlâ Antalya’da olduğunu söylemişler eşimin ailesine. Ankara’dan gelen ekibe teslim edeceğiz, onlar gün içinde Ankara’ya götürecek demişler.”

Bir kişiden hala haber yok

Haklarında ‘FETÖ’ soruşturması yürütülen ve KHK ile işlerinden ihraç edilen altı kişi Şubat 2019’da benzer şekilde ortadan kaybolmuştu. Beş kişinin nerede olduğu son üç ay içersinde belli olmuştu. Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Salim Zeybek 12 günlük gözaltıyı takip eden savcılık sorgularının ardından tutuklanmıştı. Tutuklamaların gerekçesi açıklanmazken, söz konusu dört kişinin de sorgularında avukatlara erişimin engellendiği belirtilmişti. Mustafa Yılmaz’ın da 22 Ekim’de Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında olduğu ortaya çıkmıştı.

Siyah transporter ile kaçırıldıkları belirtilen bu kişilerin aylarca işkence gördükten sonra polise teslim edildiği de iddia ediliyor. Bu kişilerin, avukat istememesi, yaşadıklarını anlatmaması ve şikâyetçi olmaması da büyük baskı altında olmalarına bağlanıyor. Kayıp altı kişiden Yusuf Bilge Tunç’tan ise halen bir haber yok.

Ekolojistlerden TBMM’ye: Sözünüzü tutun

14 Şubat 2019’da meclisteki tüm partilerin ortak kararıyla geri çekilen yasal düzenleme (eski Madde45) yeniden meclis gündemine geliyor. 1 Kasım 2019 tarihinde, AKP’nin önerisiyle Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülen teklif, Meclis Genel Kurulu’na sunulmak üzere kabul edildi.

Bu düzenlemeyle birlikte 2013 yılından itibaren çevre yatırımlarını gerçekleştirme taahhütlerini yerine getirmeyen 15 adet kömürlü termik santrale dördüncü kez havayı kirletme izni verilmek isteniyor. Teklif yasalaşırsa, Türkiye’nin en eski ve kirli santralleri Haziran 2022 yılına kadar havayı kirletmeye, halk sağlığını tehdit etmeye devam edecek.

Fotoğraf: Kerem Yücel

Partililerden destek sözü

Parti temsilcileri söz konusu termik santrallerin çevre yatırımını tamamlamadan çalışmaya devam etmelerine olanak sağlamayacaklarına dair sözler vermişti.

Elbistan‘daki, Afşin‘deki hemşehrilerin içlerinin rahat olması temennisinde bulunan AK Parti Milletvekili ve Grup Başkanı Mehmet Muş 17 Temmuz 2019 tarihinde Meclis Genel Kurulu’nda “O şirketlere tanıdığımız süre bu yıl sonu itibarıyla bitiyor, o süre zarfında buradaki standartlara uygun şekilde filtreleme yapılacaktır; uzatma süresi verilmemiştir, verilmeyecektir” demişti.

Milliyetçi Hareket Partisi Manisa Milletvekili Erkan Akçay ise 14 Şubat 2019 tarihli Meclis Genel Kurulu’nda “Teklif metninde 45’inci maddede yer alan düzenlemenin tüm parti gruplarının ortak mutabakatıyla teklif metninden çıkarılmış olması oldukça sevindiricidir. Çünkü, çevre hassasiyetini daima muhafaza etmemiz ve bu konuda bir kararlılık sergileme ihtiyacımız vardır” diye konuşmuştu.

Cumhuriyet Halk Partisi Manisa Milletvekili Özgür Özel de 2019 sonuna doğru maddenin yeniden gündeme getirilebileceğini hatırlatıp “Bu şirketler, 2019’un sonuna doğru buraya bir tane daha önerge getirilip iki yıl daha uzatılması gibi bir şeyi beklemesinler. Böyle bir şey getirilirse getirenler de bu sözlerimiz karşısında mahcup olsun” demişti.

Çevreciler Twitter üzerinden buluşuyor

Sağlık ve doğa koruma alanında çalışan 16 sivil toplum kuruluşunun adına Temiz Hava Hakkı Platformu bu santrallerin çevre izinleri olmadan çalışmaması ve havayı kirletmeye devam etmemesi için çağrıda bulundu. TBMM’deki siyasi partilerin 14 Şubat’ta verdikleri sözü yerine getirmelerini talep etti.

Bugün saat 15.00’da Twitter üzerinden partilerin grup başkanvekillerine yönelik bir kampanya gerçekleştirilecek. Talepler #TBMMsözünütut ve #TemizHavaHaktır etiketleri üzerinden dile getirilecek. Destek olmak isteyen kişiler aynı zamanda change.org/TemizHavaHakkı üzerinden açılan ve şu ana kadar 68 bin kişiye ulaşan imza kampanyasına katılabilir.