Ana Sayfa Blog Sayfa 2319

Doğal varlıklara yaklaşımın kitlesel sefilliği (2): Balıklandırma hezeyanı

1955 yılında, Eğirdir ve Beyşehir gölleri, resmi kurumlar aracılığıyla, üstelik “bilim insanları”nın da desteğiyle yeni bir türle tanışmıştı. Daha sonraları yamyam ve “pesca non grata” (istenmeyen balık) olarak ilan edilecek bu balık sudak (Sander lucioperca), tatlı su levreği gibi isimlerle adlandırılan etli ve ekonomik değeri yüksek bir balık türüydü. Avusturya’dan getirilmiş ve para etmeyeni sevmeyen balıkçı memnun olsun diye Eğirdir ve Beyşehir göllerine bırakılmıştı.

Sudak, Almanya’ya 1800’lerde Doğu Avrupa’dan; Hollanda’ya yine 1800’lerde Almanya’dan; İngiltere’ye 1900’lerde Almanya ve İsveç’ten; Danimarka’ya 1879, 1913, 1915 ve 1936’da yine Almanya ve İsveç’ten; Fransa’ya 1912 ve 1958’de bilinmeyen bir Avrupa ülkesinden; İtalya’ya 1964, 1966, 1975’te Fransa ve Doğu Avrupa’dan taşınmıştır. https://www.discoverlife.org/mp/20q?search=Sander+lucioperca&flags=glean:

Tabii balıkçı mutluydu çünkü para etmeyen Alburnus akili, Phoxinellus eğridiri ve Phoxinellus handlirschi türleri yok olmuş, para eden sudak bollaşmıştı. Balıkçı sayısı artmış, sahip olunan av gücü katlanmıştı.

Ancak kaderin cilvesi midir nedir bilinmez, balıkçı zamanla para kazanamamaya ve homurdanmaya başladı. Hatta birçoğu balıkçılıktan bile vaz geçmek zorunda kaldı. Bir süre sonra gölde ne avlayacak balık kaldı ne de avlanan balıkçı. Nedeni ise para kazanmak için göle attıkları balığın önüne gelen neredeyse her balığı tüketmesi, hatta kendi yavrularını bile yemesiydi. Sudak en iyi bildiği işi yapmış ve ekosistemi adeta çöle çevirmişti.

İşte bu balık şimdilerde 30’dan fazla su birikintisinde zaman zaman azalıp zaman zaman artan eğilimde bir varlık gösteriyor. Yapılan bu düşmanlıktan kimse karlı çıkmadı, kimse de sorumluluk hissetmedi. Olan göle ve nesli tükenen “para etmeyen” balıklara oldu. Balıkçı iş değiştirdi, bu işin müsebbibi olan bilim insanı ortadan kayboldu, destek veren bürokrat ise emekli oldu. Her şey olağan seyrinde işliyormuş gibi “Aman Türkiye işte” veryansınıyla unutulup gitti.

Distopik akvaryum

Bununla yetinmedi Anadolu’nun kadim insanları. Bu balığı yok etsin diye başka bir balık, onu da yok etsin diye başka bir balık daha bıraktı sulara. Şimdilerde tüm göller distopik bir akvaryum gibi birbirinin katili olan zombi balıklarla dolu. Piranasından, süs balığına, cakosundan, gökkuşağı alabalığına, çin sazanından, adı sanı bilinmeyen balıklara kadar, her türden zombiye ev sahipliği yapıyor. Üstüne bir de yine para kazanma sevdasındaki alabalıkçıların, o göl senin bu göl benim her yere bulaştırdıkları zebra midye gerçeği var. Toptan tahribat, su katılmamış düşmanlık.

Bu ve benzeri üzerine “kâr getirecek” etiketi vurulan birçok iş, bize ve doğaya çoğunlukla olumsuz yönde etki ediyor. Bu işlemler yapılırken gözetilen kazançla görmezden gelinen zarar arasındaki devasa uçurum ise anlık kârların gölgesinde kaybolup gidiyor. Doğal ortamından başka bir ortama taşınan canlının yarattığı tahribat bu tür çalışmalara karşı daha dikkatli davranmamız konusunda bizi uyarmasına rağmen anlamsız balıklandırmalara ısrarla devam ediliyor. Kimi araştırmak için getirdiği canlıyı, yabancısı olduğu ortama kaçırıyor, kimisi tarlaya buğday serper gibi ne olduğu belirsiz çiftlik balıklarını, “stokları güçlendiriyoruz” safsatasıyla denizlere serpiştiriyor, kimisi de bakamadığı balığı en yakın su kaynağına bırakıveriyor.

Herkes suça ortak

Boş vermişlik, doğaya olan yabancılık ve düşmanlık ve bir de para etmeyenin yarattığı rahatsızlık… Hepsi bir araya gelince ortaya doğal olanın talanı çıkıyor. Hani Dipsiz Göl komple yok edilmişti ya; işte komple yok edilmeden önce eğer imkân bulunmuşsa canını almak suretiyle yok ediliyordu zaten bu göller. Önce para etsin diye ne idüğü belirsiz balıklar bırakılıp son noktaya gelince de çanlarına ot tıkandı.  Beyşehir, Meke, vb. göller bunun en somut örneği… Hatta bunları yapanlar bu işin adına doğa koruma ya da destekleme çalışması bile diyebiliyorlar. Ne de olsa kimsenin umurunda değil. Kimse hesap sormuyor, çünkü herkes ortak bu suça.

Kentin sesleri: Gürültü ve sessizlik arasında

Seslerin, özellikle müzik ve sanat ürünlerinin bize ulaşmasını sağlayan seslerin, yüksek sesle okunan bir şiirin ya da bir tiyatro veya opera sahnesindeki seslerin, filmlerin ya da belki sessizliğin, hatta gördüğümüz inanılmaz bir güzellik veya bizi gerçekten yakalayan bir an karşısında, gerçekte olmadığı halde zihnimizden geçtiğini duyduğumuz müziğin; kent yaşamının, belki pek de ciddiye almadığımız, ama gerçekten büyük ağırlığı olan kent bileşenlerinden olduğunu düşünmemek, olası mı?

Ses/ sesler, bir kentin çıkardığı sesler ya da kentin içinde gerçekleşen ses yapıları-ağları veya kirlenmeleri, bir kenti tanımak ya da tanıdığımız kenti biraz daha iyi anlamak için, önemli bir öge olabilir mi? Kentin yaşamını belirleyen ve biçimlendiren ögeler arasında, o kadar geçici ve uçucu, önemsiz ve etkisiz gibi duruyor ki, bu soruya “evet” yanıtını vermek kolay değil gibi… Oysa ses/ sesler, bir kentte duyduğumuz her ses, o kentin yaşamı ve nitelikleri hakkında, bir şeyler söylüyor. Yeter ki, kenti (gözlerimiz açık veya “kapalı”) dinlemesini bilelim.

Kenti gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız kadar, duymasını da öğrenmek gerekiyor. Ya da belki kenti duymayı zaten herkes biliyor. Yeter ki, duyduklarına anlam versin, duydukları üzerinden, kenti yeniden düşünsün.

Ne tür sesler var kentte? Önce dış sesleri düşünelim: Kamusal alanda, sokaklarda, meydanlarda ve parklarda iken duyduğumuz sesleri…

Bugünün kenti için ilk akla gelen, (belki 100 yıldan veya biraz daha eski zamandan beri) makinelerin-motorların/ trafiğin ve elektronik ya da elektrikli aletlerin çıkardığı sesler… Bu gruba diğer mekanik sesler de (fabrika, ya da çan seslerinden, tekerlek lastiğinin asfalta sürtünmesine, uygun adım yürüyen askerlere/ para-militerlerin “rap-rap”larına kadar her şey) katılabilir.

İnsan sesleri

Bu seslerin türlerini ayrıntılandırmadan önce, diğer sesleri de düşünelim:

İnsan sesleri var: Tekil veya çoğul insan sesleri ya da giderek azalsa da hayvan sesleri de var, ya da olabilir.

En sonunda da, doğanın kendi sesleri var: Yaprakların arasından süzülen rüzgarın veya fırtınanın sesi, gök gürültüsü ve şimşekler, varsa su sesleri, kıyılara vuran dalgaların ve akan ırmakların sesi, artık çok az duyabildiğimiz yağmurum tıpırtısı ve bazen dolunun sert cisimlere çarpan sesi, çok ender olarak toprağın ve yer altının deprem anındaki homurtusu, vb…

Elbette, bu ses türlerinin hiçbirini tam olarak ayırt edemediğimiz, ama hepsinin karışımıyla oluşan uğultular ya da gürültü de söz konusu.

Sonra yapıların içlerindeki sesleri düşünelim, ama bir kentin yapılarının içindeki sesleri, yani binaların içinde ama kentin kimliğinin inşasında söz sahibi olacak nitelikteki sesler…

Müzik

Önce müzik sesleri akla geliyor. Gerçi müzik, kentin açık alanlarında/ kamusal alanda da söz konusu olabilir ama saf müzik, başka seslere karışmamış müzik, ya da bir geri-plan olarak öylesine işitilen müzik değil de, tam da o seslerin üretilmesi ve dinlenmesi için tasarlanmış müzikleri, müzik evlerini, müzik salonlarını, tiyatroları, operaları ve konser salonlarını, oditoryumları düşünelim. Bu ses, işte belki kentin kimliğine katkı bakımından, önemsememiz gereken bir mecra olacak…

Kentteki müzik, her türlü müzik olabilir: En yerelinden en evrenseline, en basitinden en karmaşığına kadar, aletlerle üretilen ya da tekil veya çoğul insanların hançeresinden çıkmakta olan sesler, bunların bir araya gelmesi, korolar biçimlerinde de olabilir.

Müziğin her türlüsünün üretildiği/ sunulduğu ya da öğretildiği/ ses eğitimlerinin yapıldığı yerlerde ortaya çıkan sesler… Bu sesler, kentin kimliğini apaçık tanımlar, nerdeyse…

Üzerinde çok ayrıntılı durmaya bu yazının çapı ve derinliği elverişli olmadığı için, bir kentteki müziğin nitelikleri ile o kentin nitelikleri arasındaki ilişkiyi görmek, kentin kimliğini o kentte yapılan müzikle ve ses kültürüyle anlayabilmek için, bunu en iyi biçimde anlatan “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçerken” filmini düşünün Fatih Akın’ın… İstanbul’un bir kent olarak sahip olduğu kültürel çeşitliliğin, alabildiğine zengin bir biçimde, seslerle sergilendiği başka bir örnek hatırlayamıyorum…

‘İç’ sesler

Sanatın başka türlerine ait iç mekan sesleri de olabilir: Kabareden-Shakespeare günlerindeki tiyatro türleri gibi (giderek azalsa da) opera, şiir matineleri ya da hikaye okuma günleri gibi…

Başka insan sesleri de olabilir, kentin yapılarının içinde: Dini yapıların içindeki ritüellerin, okullarda eğiticilerin sesleri, politikacıların/ propagandacıların/ partililerin sesleri veya satıcıların-çığırtkanların sesleri gibi… Ya da hastanelerin içindeki aletlerin ve anonsların düşük volümlü çağrıları gibi… Bu sesleri de kentin kimliğinin inşası bakımından önemsemek gerekir.

Popüler sesler

Ancak giderek, kentlerdeki elektronik seslere, elektrikle yükseltilerek kamusal alanda ya da yapıların içlerinde sürekli olarak kulaklarımızı ya da işitme sabrımızı zorlayan seslere/ sinyallere de değinmek gerek… Gerçi bu tür sesler, standartlaşmış ve dünyanın bütün kentleri için -farklı dillerde de olsa- aynılaşmış sesler; kenti tanımaktan çok onun sesler bakımından sahip olduğu konfor düzeyine, hatta uygarlık düzeyine kadar, bir not vermemize yarayacak seslerdir.

Bu seslere değinmeden, kentin hemşerisine ve insanlara verdiği değerin niteliğini pek ayırt edemeyiz: AVM içi müzikler, dolmuş-otobüs müzikleri ya da anonsları, asansör müzikleri, sokaklara radyolardan/ televizyonlardan/ kayıt edilmiş ses çalardan vb. taşan “popülerin” seslerini anmadan geçemeyiz. Minarelerden yayılan yüksek volümlü hoparlör sesleri, berberdeki televizyon haberleri ya da maçlar, müziği duyabilmek için sesi alabildiğine yükseltmiş motosikletli pizza dağıtıcıları, hoparlörlü seyyar satıcılar ve duymak zorunda olduğunuz, ama duymaya katlanamadığınız “ses ikramları”…

Alçaktan uçan uçaklar/ jetler veya helikopterlerin korkunç homurtusu, polis alarmları ve ambulanslar, klaksonlar, hatta sahibi hiç ilgilenmediği halde araçlara takılmış güvenlik alarmlarının keskin ve korkutucu çığlıkları, daha kötüsü silah sesleri, kadın-çocuk çığlıkları, hatta kente kadar sokulmuş olan savaşın top/ bomba/tüfek sesleri…

Bir kentin bize sunduğu kaotik devingenlik ve onun sesleri, daha çok uğultusu ve gürültü…

Çoğul sesler

Nadiren, neşelendiren insan sesleri de olabilir: Bahçede oynayan çocukların gülüşleri ve kuşların sesi ya da bir yeme-içme yerini yakınından geçerken duyduğumuz tabak-çanak, çatal-bıçak ya da çay kaşığının cam bardağa değdiğindeki ses, hoşumuza gidebilir… Sokakta ya da vapurda-metroda, müzik becerisini sunarak yaşamaya çalışanlar, mahalle içindeki/ dükkan önündeki dostane selamlar, küçük kahkahalar, ölçülü fısıldaşmalar… Mırıldanılan şarkı seslerinin pencereden dışarı vurması ya da şarkılı akşam yemeklerinin yendiği evler/ bahçeler/ kameriyeler (eskiden İstanbul’da böyle semtlerin bulunduğu söyleniyor romanlarda)… Ne kadar hoş olmaz mı? Ya da sabaha karşı, kentin kenar sokaklarında, ağaçlı yollardaki mutlak sessizlik gibi (kentin homurtusu yine de kulağımıza gelir uzaktan) bir ses dinginliği?

Kentlerde, hem hoşa gidebilecek, hem de ürkütücü olabilecek çoğul insan sesleri/ kitle sesleri de duyarız bazen: Protestonun/ isyanın sesi, pencerede tencere-tava çalanlar, sloganlar haykıran kitleler (ama onu bastırmaya çalışan polis anonsları veya lince hazırlanan kitlenin homurtusu, şiddetin sesini de duyarız)… Bir stadyumun/ kapalı spor salonun içinde takımını cesaretlendiren, karşı takımın moralini bozmaya çalışan, bazen de bunun tam tersini yapan kitlelerin sesleri… Çoğul sesler. Mitinglerin, gösteri yürüyüşlerinin ya da kent sokaklarından akmakta olan maratoncuları/ bisiklet yarışçılarını yüreklendirenlerin, hep bir ağızdan şarkıları/ sloganları…

Huzur bozanlar

En baştan beri, herkesin aklında olan otomobil seslerini, kamyon ve otobüs seslerini, motorlu araçların seslerini/ frenlerin ve klaksonların/ trafiğin o korkunç ve sağır edici gürültüsünü, sinyalli trafik kavşaklarını, geri viteste park etmeye çalışan araçların sinir bozucu sinyallerini, istasyonlara/ metro duraklarına giren trenlerin demir raylar üzerinde çıkardığı sürtünme gıcırtısını, vb. hiç saymadım bile… Bazı kentlerde gördüğümüz viyadüklerden, köprülerden havaya saçılan anonim homurtuyu veya gürültü kırıcılarını ya da mahalle içi sokakların ve bazı uzak parkların içindeki huzur verici göreli sessizliği dile getirmek bile, gereksiz gibi.

Kentin dış ve çoğu bina içi sesleri, neredeyse dünyanın bütün “neo-liberal” kentlerinde, birbirine yaklaşıyor artık. Kentin/ metropolün, büyüklüğüne ve kentin bulunduğu ülkenin standartlarına-kurallarına ve kültürüne bağlı farklar var, kuşkusuz. Ancak yine de, bunların dışında bir değerlendirme yapabiliriz, seslere dair:

Huzur verenler

Kamusal alanda herkesin duymak istemeyebileceğini bildiğimiz sesleri, zorla dinletmeyen ve kentin (özellikle trafiğin) gürültüsünü denetlemeye çalışan/ bunun için önlemler alan ve kural geliştiren kentler ve bunu yapmayan kentler…

Bir başka ayrım da, “kentin güzel seslerin oluşması, sokaklarında, meydanlarda, kanallarda ve bahçelerinde, ya da müzik için tasarlanmış yapılarında, güzel sesler/ şarkılar duyulan ve insanda sadece ‘iyi duyu’ uyandırabilecek nitelikte sunuşlarda uzmanlaşmış olan ve olmayan kentler” biçiminde olabilir.

Sessiz kentler, sessizliği önemseyen ve gürültüyü hiç çıkartmamak için önlemlerin hepsini almış olan ve hemşerilerin ortak kültürünün de bunu benimsemiş olduğu kentlerle, bunu hiç düşünmemiş olanlar da, belki başka tür bir ayrımdır?

Kenti görmek, harika bir şey…

Ama kenti dinlemek de harika olabilir…

Yeni başlayanlar için Yılbaşı döneminde Amerikan kutlama usulleri veya Kara Cuma

Hindiydi, yılbaşı süsüydü, Kara Cumaydı derken kısa sürede Amerikan kapitalizminin tüm adetleri bolca görülmeye ve konuşulmaya başlandı. İyisi mi bunları biraz açıklayalım. Öncelikle şunu söyleyelim, bunların çoğunluğu kapitalizmin bizlere gereksiz şeyleri daha da fazla satabilmek için uydurduğu usuller. Hadi uydurduğu demeyelim de var olan kutlamalara satın alma ve hediye etme unsurunu da katarak kendi amaçlarına uygun kullanması olsun.

Amerikan ekonomisinde perakende satışların canlandığı üç dönem vardır: Şükran Günü, Noel ve Sevgililer Günü. Bunların her biri değişik bir tüketici düşüncesine hitap ettiği için aynı ürünlerin tüm bu zaman boyunca satılması beklenmez. Bundan dolayı da Şükran Günü’nün hemen ertesi günü büyük bir ucuzluk yapılarak elde kalan tüm ürünlerin elden çıkartılmasına çalışılır. Sonraki pazartesi günü de Noel ürünleri vitrinleri süslemeye başlar. Noel’in ertesi günü ise bir haftalık bir indirim daha yapılarak Noel’de elde kalan ürünler elden çıkartılır. Bir hafta sonra da vitrinler Sevgililer Günü hazırlığına göre düzenlenir. Bu indirimler dükkanların para kazanma değil para kazanma dönemi ertesi ellerindeki malları elden çıkartıp yeni para kazanma dönemine hazırlanmalarıdır. Bu sistemin düzgün çalışması, aradaki üç kutlamada insanların birbirlerine bolca hediye almalarına bağlıdır. Bu düzeni ülkemize taşımak Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan çok daha kötü bir yaklaşımdır, çünkü bu üç olaydan ikisinin ülkemizde karşılığı yoktur, üçüncüsü de zorla yaratılmıştır. Şimdi gelelim bu adetlere.

Şükran Günü

1619’da Amerika’da ilk İngiliz kolonileri kurulmaya başladığında sağ salim oraya varıp kışı geçirecek kadar da yiyecekleri olduğunu gören mülteciler bu başarılarını kutlamaya başladılar. Bunun İngiltere’ye dayanan dini bir temeli olsa da kutlama genelde dinselden çok sağ kalmalarını kutlamak biçiminde gelişmiştir. Bugün de Amerika’da kasım ayının dördüncü perşembe günü Şükran Günü olarak kutlanır. O günde aile üyeleri bir araya gelirler. İlk kez Amerika’ya ulaştıklarında uzun süre aç kalan mültecileri anmak için sabahtan geç öğlen yemeğine oturulana kadar yemek yenmez. Yemekte de ilk mültecilerin yemiş oldukları düşünülen hindi pişirilir. Bizdeki yılbaşı gecesine benzer şekilde televizyonlar insanları oyalamak için özel programlar yaparlar, geçit törenleri olur. Amerikan dizilerinde gördüğümüz hindili yemeklerin ve aile toplantılarının anlatıldığı gün Şükran Günü’dür ve bu günün dini bir temeli yoktur, Amerikalıların sağ kaldıklarına şükrettikleri gündür. Ertesi gün de tatildir. Kasım ayının tatil olan dördüncü gününün ana eğlencesi de alışverişe gitmektir. İşte bu alışveriş alışkanlığı her geçen sene abartılarak Kara Cuma adetine dönmüştür.

Noel

Bizden farklı olarak Amerika’daki tatiller insanların gezip eğlenmesi ve çoğunlukla da para harcaması üzerine kurgulanmıştır. Dolayısıyla takvimdeki yerleri ekimin 29’uncu günü yerine ekim ayının son günü ya da Şükran Günü’nde olduğu gibi kasım ayının dördüncü perşembe günüdür. Bu da satışların bu günlere odaklanmasını sağlar. Bunun önemli istisnası Noel’dir. Noel 24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan gecedir. Bu gece öncesinde özellikle çocuklara epey miktarda hediye alınır. Noel Baba, bacadan girme, ağaç süsleme, masaya kurabiye ve süt bırakma gibi gene Amerikan filmlerinden gördüğümüz sahneler Noel ile alakalıdır. Noel’e kadar alınan hediyeler sanki Noel Baba getirmiş gibi o gece ağacın altına bırakılır ve ertesi sabah o hediyeler açılıp bir dahaki hediye setinin ne olacağı planlanmaya başlanır. Noel tamamen dini bir tatildir ve Katolik Hıristiyanlardan kaynaklanmaktadır. Hz. İsa’nın doğumunun kutlandığı düşünülür ama Hz. İsa’nın doğumunun da aslında mart ayında olduğu düşünülmektedir. Ayrıca Noel Baba da 1800 sene önce ülkemizde yaşamış ve bugünkü Demre ilçesinin piskoposudur. Zor durumda olanlara gizlice verdiği hediyelerle tanındığından bacadan gizlice giren Noel Baba düşüncesi de ona dayandırılmaktadır.

Yılbaşı

Noel’den hemen sonra da yılbaşı vardır. Yılbaşı aslında din ile alakası olmayan bir kutlamadır. Bir yıl bitip bir sonraki yıl başlamaktadır. Bizim adetimizde çoğunlukla pijama ve terlikleri giyip televizyon izlenerek ve çokça yemek tüketilerek kutlanır(dı). Son zamanlarda ise Amerikan dizilerinden öğrendiğimiz şekilde hindi ve Noel Baba kıyafetleriyle kutlanmaya başlandı ama yukarıda bahsettiğim gibi ne Noel Baba’nın, ne yılbaşı süslerinin, ne de hindinin yılbaşı ile bir alakası var. Bu kavramları birleştirip bir yılbaşı kutlama yöntemi yaratan bizden başka ülke yoktur demek istemiyorum ama bu kutlama biçiminde özel olabiliriz.

Kısacası tüm bu günlerin en önemli özelliği insanların daha fazla harcama yapmasını sağlamaktır. Ülkemizde de bu tarihlerin nereden geldiği fazla anlaşılmasa da harcama özelliği gayet güzel kavranmış durumdadır. Alınan hediyelerin önemli bir kısmı da gerekli ve işlevsel olmaktan son derece uzak olduklarından sadece tüketim endüstrisine hizmet etmektedir. Bu nedenle bu alışkanlıktan elimizden geldiğince uzak durmak sürdürülebilir bir gelecek için önemli ihtiyaçlardan biri olmalıdır. Yılbaşı gecesi birbirimize verebileceğimiz en güzel hediye güzel bir sözdür. Hani gerçekten değerli bir hediye vermek isterseniz becerileriniz çerçevesinde kendiniz bir şey yaratmayı deneyebilirsiniz.

Antikapitalist Öğrenciler: İklim krizinin sebebi kapitalizm

Antikapitalist Öğrenciler, dördüncü küresel iklim grevinde iklim adaleti talebiyle Kadıköy Süreyya Operası önünde bir araya geldi. Öğrenciler hükümetleri fosil yakıt kullanımının durdurulması için gerekli tedbirleri almaya, yerel yönetimleri ise iklim acil durumu ise iklim acil durumu ilan etmeye davet etti.

Basın açıklamasını Antikapitalist Öğrenciler adına okuyan Özge Korkmaz, geçtiğimiz yıl İklim Değişikliği Paneli tarafından yayınlanan IPCC 1,5 derece raporuna atıfta bulunarak 2030 yılına kadar karbon emisyonlarının sıfırlanması gerektiğini söyledi. İklim krizinin günümüzdeki etkilerine değinilen açıklamada şu veriler paylaşıldı:

İklim krizinin etkileri şimdiden birçok yerde kendisini gösteriyor. Çin’de muson yağmurlarının hiç olmadığı kadar şiddetlenmesi; ABD’deki, Brezilya’daki ve Türkiye’deki orman yangınları bunlardan yalnızca birkaçı. Asıl sorun iklim değişiminin sonucunda ortaya çıkan kuraklık, seller, hortumlar, dolu fırtınaları, su baskınları. İklim krizi birçok canlının yaşam alanını tehdit etmekle kalmıyor, toprağı işlenmez hâle gelen yerlerden iklim göçü yaşanıyor.

‘62 milyon kişi etkilendi’

2018’de 62 milyon kişi iklim krizine bağlı felaketlerden etkilendi. Hindistan, Avrupa, Japonya ve daha pek çok yer, hem sel gibi felaketler hem de yüksek sıcaklık gibi aşırı hava olaylarının tehdidi altında. Türkiye’de 2018 yılı, kaydedilen 840 “doğal” afet ile bu konuda rekor kıran bir yıl olarak tarihe geçti. Daha sıcak ve daha az yağışlı bir coğrafyada yaşıyoruz. Betonlaşma, kurutulan göller, kuruyan dere yatakları ve daha birçok ekolojik sorun hepimizin canını yakıyor.

‘İklim krizinin sorumlusu kapitalizm’

Açıklamada petrol şirketlerinin iklim krizinin çözümünü bireysel çabalara indirgemeleri de eleştirildi:

Dünyanın önde gelen milyon dolarlık petrol şirketlerinden Chevron, Exxon Mobil, BP ve Shell sorumluluğun kendilerinde değil tüketicilerde olduğunu iddia ediyor ve sorumlulukların kendilerinde olmadığı konusunda hükümetlere para akışı sağlayarak lobicilik faaliyetlerini sürdürüyor. Küresel finans sistemi, fosil yakıt şirketlerine sağladıkları para miktarını her geçen yıl arttırıyor. Bilişim patronları dahi iklim inkârı için faaliyet yürüten kuruluşlara kaynak sağlıyor. İklim krizinin en büyük sorumlusu kapitalizm.

Karar alıcıların bir an önce harekete geçmesinin talep edildiği eylem “iklimi değil sistemi değiştir” ve “başka bir dünya mümkün” sloganlarının atılması ile sona erdi. Öğrenciler sonrasında iklim için cuma günleri okul grevine çıkan öğrencilerin oluşturduğu Fridays for Future( Gelecek için Cumalar) hareketinin Kadıköy Tasarım Atölyesi’nde gerçekleştirdikleri takas şenliğine katıldı.

 

İklim Zirvesi öncesi son prova

İspanya’nın Madrid kentinde gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Konferansı‘na (COP25) günler kala dünyanın pek çok ülkesinde iklim grevleri çerçevesinde sokaklar iklim gösterilerine sahne oluyor. 157 ülkede, 2 binden fazla kentte çevreciler iklim değişikliğine karşı önlem alınmasında yetersiz kaldıkları gerekçesiyle hükümetleri protesto ediyor.

Avustralya‘da aktivistler ve öğrenciler güne, iktidardaki Liberal Parti’nin genel merkezi önünde protesto nöbetiyle başladı. Tepkilerin hedefinde ülke çapındaki orman yangınlarıyla hükümetinin iklim değişikliği politikası arasında bir bağlantı olmadığını savunan Başbakan Scott Morrison vardı.

Ülkede orman yangınları halen devam ederken Sydney kentinin üzerinde halen duman tabakası bulunuyor. Avustralya’da eylül ayında düzenlenen iklim eylemlerine 300 binden fazla kişi katılmıştı.

Avustralya.

İtalya‘nın başkenti Roma’daki gösteride başrolü öğrenciler oynadı. Öğrenciler pankartlara yazdıkları mesajlarıyla seslerini yetkililere duyurmaya çalıştı. Roma’daki öğrencilerin eyleminde “Yeşil Cuma” mesajı öne çıktı.

Endonezya‘da ise başkent Cakarta‘da geniş katılımlı bir yürüyüş düzenleyen çevreciler iklim değişikliğiyle mücadelede harekete geçilmesini istedi. Japonya‘da da çok sayıda gösterici benzer mesajlarla eylem düzenledi.

Endonezyalı gencin yetkililere mesajı: Siz yaşlılıktan, bense iklim değişikliğinden öleceğim.

Almanya’daki gösterilere ise 100 bin civarında bir katılım olduğu bildiriliyor.  Köln’de yaklaşık 20 bin genç küresel ısınma ve iklim krizine dikkat çekmek amacıyla yürüyüş yaptı. Polisin geniş güvenlik önlemi aldığı gösteride, Friesenplatz ve Rudolfplatz‘daki ana caddeler trafiğe kapatıldı.

Buradan yürüyüşe geçen göstericilerin, şehir merkezindeki güzergahtan kilometrelerce yürüdükten sonra akşam saatlerinde yine aynı noktada gösteriyi bitirmesi planlanıyor

Köln.

Almanya’daki iklim aktivistlerinin talepleri arasında fosil yakıt sübvansiyonlarına son verilmesi, kömür santrallerinin dörtte birinin kapatılması ve 2035 yılına kadar yenilenebilir enerji kaynaklarının ülkenin enerji ihtiyacının tamamını karşılayabilir hale getirilmesi bulunuyor.

ABD‘de de New York‘tan Los Angeles’a kadar pek çok kentte iklim eylemleri düzenlenecek. Çok sayıda öğrencinin okulları boykot ederek gösterilere katılması bekleniyor.

Hindistan.

Avrupa Parlamentosu Perşembe günü aldığı kararla Avrupa Birliği genelinde “iklim acil durumu” ilan etmişti. Karar uyarınca AP, 2030 yılına kadar karbondioksit emisyonunu düşürme hedefini yüzde 40 yerine yüzde 55’e yükseltmeyi ve  2050’de ‘karbon nötr’ pozisyonunda olmayı öngörüyor.

‘Ölü bir gezegende moda da olmayacak’

Yokoluş İsyanı Cevahir AVM önünde her yıl kasım ayının son cuması gerçekleşen ve markaların indirimler ve kampanyalar ile insanları alışveriş yapmaya teşvik ettikleri Kara Cuma’yı (Black Friday) protesto etti.

Alternatif bir moda defilesi gerçekleştiren eylemciler “Biz bir çift yeni ayakkabı değil, yaşanabilir bir dünya istiyoruz. Çünkü ölü bir gezegende moda da olmayacak” dedi.

12.30’da bir araya gelen göstericiler “İhtiyacın var mı?”, “Peşin alışveriş taksitle ölüm”, “Hızlı moda = Hızlı ölüm” yazılı pankartlarla alandaydı.  Göstericilere yaklaşık 20 kişilik bir polis ekibi de eşlik etti. İklim krizine ve tüketimin bedeline dikkat çeken kıyafetler giyen eylemciler müzik eşliğinde mini bir alternatif moda defilesi gerçekleştirdi.

Fotoğraf: Erhan Demirtaş

‘İhtiyaç dışı tüketim bizi yokoluşa sürüklüyor’

Yokoluş İsyancıları eylemi yapma sebepleri olarak şunları söyledi: “Şirketler bizi her seferinde daha fazlasını, daha yenisini istemeye ve ihtiyaç duymaya itiyor. Bunun sonucunda da ihtiyaç dışı tüketim sadece bugün zirve yapmış olmakla kalmıyor, normalleşiyor, kabul görüyor ve bizi hızla yokoluşa sürüklüyor. Bugün düzenlediğimiz defile, markaların moda başlığı altında insanları teşvik ettikleri hızlı tüketimin gerçek yüzünü göstermek amacını taşıyor.”

‘Fatura yaşadığımız dünyaya kesiliyor’

Hızlı modanın sebep olduğu ihtiyaç dışı tüketimi eleştiren eylemciler “Aldığımız her ürünün faturası bizlerden önce içinde yaşadığımız dünyaya kesiliyor. Bir tişörtün üretimi için 2700 litre, bir çift ayakkabının üretimi için ise 16.600 litre su harcanıyor. Yani, aldığınız bir tişörtün üretimi 2,5 yılda, bir çift ayakkabının üretimi ise 15 yıldan uzun bir sürede içeceğimiz suya mal oluyor. Üstelik bu sadece su tüketimi üzerinden verdiğimiz basit bir örnek” ifadelerini kullandı.

Küresel iklim grevine çağrı

“İhtiyaç dışı alınan her ürün iklim krizine yapılmış korkunç bir destek” diyen eylemciler herkesi bir ürün almadan önce “ihtiyacım var mı?” sorusunu yöneltmeye davet etti. Eylem iklim için okul grevine çıkan Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) isimli hareketin 17.00‘da Kadıköy Tasarım Atölyesi’nde gerçekleştirecekleri Takas Şenliği’ne çağrı ile sonlandı.

29 Kasım Cuma gününün bir özelliği de iklim krizine karşı dünyanın dört bir yanında greve çıkan öğrencilerin çağrısıyla Türkiye’deki ve dünyadaki aktivistlerin gerçekleştirdiği 4. Küresel İklim Grevi olması. Aynı zamanda grev ile birlikte 3 Aralık’ta Madrid’te başlayacak 25. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP25) öncesi devletlere baskı yapmak hedefleniyor.

Kazdağlarının eteklerinde bir altın madeni katliamı daha

Kazdağları eteklerinde Esan Eczacıbaşı şirketinin altın madeni de işletmeyi kurmak için çalışmalara başladı. Şirketin ormanlık arazide yaptığı tahribatın görüntüsü Kirazlı Balaban‘daki doğa katliamından farklı değil.

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre, Nurol Holding‘in iki yıldır altın işletmeciliği yaptığı  Şahinli bölgesine komşu yeni bir altın madeni için çalışmalar başladı. Yöre köylülerinin basına ulaştırdığı fotoğraflar, Esan Eczacıbaşı’nın altın madeni için kestiği ormanlık arazide yarattığı büyük tahribatı gözler önüne seriyor.

Dağın eteklerindeki Lapseki Şahinli bölgesindeki bu iki altın madeni işletmesi de Lapseki ilçesi, Çardak beldesi ve çevre köylere içme suyu ve tarımsal sulama suyu sağlayan Bayramdere Barajı‘na çok yakın bir konumda. İki yıldır altın üretimine devam eden Nurol Holding’in TÜMAD altın madeni, baraja iki kilometre uzaklıkta bulunuyor. Maden aynı zamanda sulama amaçlı kullanılan Umurbey Barajı’na ve Lapseki ilçesine de 7 kilometre uzakta.  Kirazı ve şeftalisi ile ünlü olan Lapseki yöresinde iki yıldır çalışan altın madenine komşu bir altın madeninin daha üretim için çalışmalarına başlaması köylüleri tedirgin ediyor.

Çardak Lagünü’ne siyanür tehdidi  

Bütün kış flamingoların ve kuğuların yaşam alanı olan Çardak Lagünü de yapılacak madencilik faaliyetleri nedeniyle kirlenme riskiyle karşı karşıya. Lagün, Çanakkale Boğazı’nda ve kuş rotaları üzerinde olması nedeniyle Türkiye’nin önemli sulak alanlarından birisi olarak biliniyor. Bayramdere’nin milyonlarca yılda taşıdığı taş-toprakla denizin içinde oluşmuş bir lagün olan Çardak Lagünü’nün bilim insanları tarafından “Tabiat Parkı” ilan edilmesi önerilmişti.

Boz ayının yaşam alanı 

TÜMAD madencilik tarafından işletilen Lapseki Altın madeninin işletme alanını kafes tellerle çevrilmesi ise bölgedeki yaban hayatı açısından büyük bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz aylarda Çanakkale Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü tarafından fotokapanla yapılan çekimlerde altın madeninin bulunduğu Şahinli Dumanlıdağ‘ın boz ayının yaşam alanı olduğu belgelenmişti. Fotokapan çekimlerinde ayrıca Kazdağlarında karaca, yaban domuzu, çakal, tilki, yaban kedisi, tavşan, baykuş ve şahin gibi birçok yaban hayvanının yaşadığı görülüyor. Çanakkale Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürü Ramazan Angur,  Lapseki Nusretiye bölgesinde o zamana kadar kaydı bulunmayan boz ayı ve merkez ilçe Kirazlı bölgesinde ise kurt tespit edildiğini dile getirmişti. Adı geçen yerler iki altın madeninin olduğu bölgeler. TÜMAD’ın kafes tellerle çevrelediği alandaki birçok yaban hayvanının kafesin içinde mahsur kaldığı ileri sürülüyor.

CHP’den Doğa Hakları Manifestosu: 7 bölge 7 ilke  

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı, Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca, partinin Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısıyla CHP Doğa Hakları Manifestosu – 7 Bölge 7 İlke’yi açıkladı. CHP politikalarında doğa hakları konusunda yol haritası niteliğinde hazırlanan kitapçıkta yer alan temel ilkelerin tüm parti örgütleri ve yurttaşlar tarafından esas alınması, farkındalığın artması için çabaladıklarını ifade eden Biçer Karaca, manifestoyu örgütlere, yerel yönetimlere, tüm Türkiye’de 81 ilde oluşturdukları İl İzleme Kurullarına, sivil toplum kuruluşlarına, ilgili meslek odalarına ulaştırılacağını belirtti. Biçer Karaca manifestoyla ilgili şunları söyledi:

“Cumhuriyet Halk Partisi insanın doğa ile olan ilişkisini “doğa hakları” kavramı çerçevesinde ele almaktadır. CHP bu çerçevede, insanı merkeze alan, doğayı insanın mülkü olarak gören, doğal kaynakları sınırsızca ve sorumsuzca tüketen politikaların yerine, doğanın haklarının teslimini ve çevre sorunlarının çözümü için etkin mücadeleyi tüm herkesin görevi olarak kabul etmektedir. Bu görev yaşam hakkının yanı sıra sosyal adalet ilkemizin de bir gereğidir. Daha adil ve eşit bir toplum inşa etmenin ön koşulu, doğa hakları yönünde davranış ve tutum geliştirmek ve çevre adaletini sağlamakla mümkündür.

“7 Bölge 7 İlke” temelinde; doğanın telafisi mümkün olmayan hasarlara uğratılmasının önüne geçmek için doğa haklarının üstün hak olması, iklim krizinin dünyamızın acil çözüm bekleyen sorunu olduğu bilinciyle iklim adaleti çerçevesinde geciktirmeden çözümü, çölleşmeyi sona erdirecek katılımcı su yönetimi politikası, var olmamızın sebebi toprak ananın bütünselliğinin bozulmaması, enerji ihtiyacı bahane edilmeksizin enerji demokrasisi çerçevesinde enerji adaletinin sağlanması, yaşam alanlarımızı savunma mücadelesinde yurttaş katılımcılığının artırılması ve sivil toplum ile dayanışma anlayışıyla karar alma süreçlerinin işletilmesi temel çıkış noktalarımızdır.”

Biçer Karaca, parti içinde kurulacak “Doğa Hakları İzleme Kurulları”, yoluyla CHP örgütlerinin, yerel savunucular, çevre ve ekoloji örgütleri ve savunucularla birlikte manifestonun hayata geçirilmesini sağlayacaklarını kaydetti.

7 bölge 7 ilke -Doğa için hareket manifestosunda temel alınan ilkeler şöyle:

  1. Doğanın hakları üstün hak olmalıdır

  2. İklim krizinin çözümü iklim adaletindedir

  3. Erişilebilir, adil ve katılımcı su yönetimi politikası, kuraklığı yenecektir.

  4. Toprak ana bir bütündür, var olma koşulumuzdur

  5. Enerji ihtiyacını, enerji demokrasisi ve enerji adaleti ile karşılayacağız

  6. Kuşaklar arası sorumlulukla doğal ve kültürel varlıklarımızdan vaz geçmeyeceğiz

  7. Yurttaş katılımcılığı ile birlikte karar alıp birlikte yaşayacağız

CHP’li vekil, Türkiye’nin iklim politikalarında taraf olmadığı uluslararası sözleşmelerin ülkemizde kabulü yönünde adımlarımızı hızlandıracaklarını ve HES’leri dikkat takip edip kar amaçlı değil yaşamsal amaçlı hakça ve katılımcı su yönetimi politikası geliştirmeyi, su kirliliğine kalıcı çözümler üretmeyi taahhüt ettiklerini söyledi.

Termik santrallerin filtreleriyle ilgili bir soru üzerine Gülizar Biçer Karaca, bu konunun tartışılacak bir yanının olmadığını belirtti. Termik santrallerin filtresiz çalışmasına göz yumanların, siyasi bir tercihte bulunduğunu aktaran Karaca, “İnsanların zehirlenmeme hakkını mı savunacağız, yoksa 3-5 enerji lobisinin çıkarını mı savunacağız? Maalesef enerji lobilerinin çıkarları savunulmuş, vatandaşın temiz hava hakkı savunulmamıştır” diye konuştu.

BM: Zimbabve ‘insan kaynaklı açlığın’ eşiğinde

Birleşmiş Milletler (BM) milyonlarca insanın gıda güvencesizliği ile karşı karşıya kaldığı, her 10 bebek ve küçük çocuktan 9’unun yeterli yiyecek bulamadığı Zimbabve’nin  “insan kaynaklı açlığın eşiğinde” olduğu uyarısı yaptı.

BM’nin bulguları, 14 milyon nüfuslu ülkede halkın yüzde 60’ının gıda güvenliği bulunmadığıın gösteriyor. Her yıl çoğunlukla tarım alanları açılması nedeniyle 3 milyon dönümden fazla ormanlık alanını kaybeden Zimbabve’yi açlık krizinin eşiğine getiren nedenler arasında hiperenflasyon, yoksulluk, doğal afetler ve ekonomik yaptırımlar yer alıyor

Hazırlanan rapora göre krizin yükünü en çok kadın ve çocuklar çekiyor ve yaşları altı ay ila iki arasında değişen çocukların yüzde 90’ı yeterli gıda alamıyor. Emziren anneler yeterince yiyecek bulamadığı için bebekler de yetersiz beslenmeye maruz kalıyor.

Birleşmiş Milletler özel raportörü Hilal Elver, ülkeye yaptığı 11 günlük ziyaretinin ardından tespitlerini şöyle anlattı: “Okuldan ayrılmalar, erken evlilik, aile içi şiddet, fuhuş ve cinsel sömürü artıyor. Kadınlar ve hatta çocuklar içinde bulundukları durumla başa çıkmak için ‘en temel insan haklarını ihlal eden’ mekanizmalara başvuruyorlar.”

‘Afrika’nın tahıl ambarıydı’

“Zimbabve’deki durumun aciliyetini ne kadar vurgulasam az olur” diyen Elver, durumun kötüleşmeye devam ettiğini belirtti:  “Tanıştığım çocukların çoğu büyüyememiş ve zayıftı Bir zamanlar Afrika’nın tahıl ambarı olarak görülen bir ülkenin nüfusunun yüzde 60’ından fazlası artık açlık tehdidi altında kabul edilmekte ve çoğu hane aşırı enflasyon nedeniyle temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar yiyecek bulamıyor.”

Ülkede yaklaşık yüzde 490 olan enflasyon nedeniyle insanların bazen yiyecek bulsa bile satın alamadığını belirten Elver, 11 gün süren Zimbabve ziyaretinin ardından kentsel alanlarda yaşayan yüz binlerce insanın içme suyuna da erişemediğini kaydetti.

Sudan’da Beşir rejiminin ‘ortadan kaldırılması’ yasası onaylandı

Sudan‘da Egemenlik Konseyi ile hükümet, devrik Devlet Başkanı Ömer el Beşir yönetiminin izlerinin tamamen silinmesini amaçlayan yasayı onayladı. Devlet televizyonunun duyurduğu habere göre, Egemenlik Konseyi ile kabine üyeleri bir araya geldi ve “eski rejimin ortadan kaldırılması yasası”nı onayladı.

Söz konusu yasa ile eski Sudan cumhurbaşkanının partisi Ulusal Kongre, sabık rejimin tüm kurum ve kuruluşları kapatılıp mal varlıklarına el konulacak.

‘İntikam yasası değil’

Euronews’in aktardığı habere göre, Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk da Facebook hesabından yaptığı açıklamada, kararın bir intikam yasası olmadığını, bilakis adaletin tesisi, halkın onurunu ve kazanımlarını korumak için çıkarıldığını belirtti.

Parlamentonun henüz kurulmadığı Sudan’da yasalar, Egemenlik Konseyi ile bakanlar kurulunun onayının ardından yürürlüğe giriyor.

Sudan Meslek Odaları Birliği de her ne kadar geç çıksa da kanunun kabulünün devrimin hedeflerinin gerçekleştirilmesi, sivil, demokratik bir devletin inşası yolunda büyük ve önemli bir adım olduğunu bildirdi.

Birlik, geçiş hükümetine devrimin hedeflerine ulaşma yolunda attığı her adımda desteğini vurguladı.