Ana Sayfa Blog Sayfa 2244

Latin Amerika’nın radikal feminizmi yayılıyor

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

Harvey Weinstein’ın ceza duruşması için bu ay (Ocak 2020) gerçekleşen jüri seçme süreci boyunca onlarca kadın “Un violador en tu camino”( A Rapist in your Path / Yolunda bir Tecavüzcü)  adıyla bilinen bir dans/şarkı performansını sergilemek için Manhattan’daki bir mahkeme binasının dışında toplandı. Önce İspanyolca, sonra da İngilizce olarak şarkıyı hep bir ağızdan söylediler: “Doğar doğmaz bizi mahkum eden yargıçtır; patriyarka / Bizi sizin görmediğiniz şiddetle cezalandırdı.”

Internette hızla yayılan bu performans geçen yıl Valparaíso, Şili’deki feminist kolektif Lastesis tarafından yaratıldı ve Arjantinli-Brezilyalı antropolojist Rita Segato’nun çalışmasını temel alıyor. Şarkının sözleri devletin yargı sistemi ve polis gibi kurumlar aracılığıyla kadın haklarını sistematik olarak ihlal etmeyi nasıl sürdürdüğünü anlatıyor. Bu kurumların mensupları şikayetleri yalnızca dikkate almamakla – göz yummak, mağdurlardan şüphelenmek – kalmıyor, işlenen suçların failleri de çoğu zaman bizzat kendileri. Şarkı, “Bu baskıcı devlet, maço bir tecavüzcüdür,” diye devam ediyor.

Şili’den tüm dünyaya yayılan ses

“Un violador en tu camino” performansı ilk kez 20 Kasım’da, Valparaíso’daki bir protesto sırasında küçük bir grup tarafından, bir karakolun önünde gerçekleştirildi. Beş gün sonra ise Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde başkent Santiago’daki yüzlerce aktivist tarafından yinelendi. Aralık ayının başında, Şili’deki askeri diktatörlük sırasında gözaltı ve işkence merkezi olan Santiago’daki Ulusal Stadyum’un dışında toplanan binlerce kişi bu marşı hep birlikte söyledi. (Marşın bir dizesinde kadınların “kaybolması”ndan sözediliyor.)

Şarkı, oradan dünyanın dört bir yanına yayıldı: Londra, Berlin, Paris, Madrid, Barcelona, Tel Aviv, New Delhi, Tokyo, Beyrut, İstanbul, Meksiko, Caracas, Lima, Buenos Aires ve diğer yerler. Associated Press’in haberine göre, Manhattan’da “onbeşinci kattaki mahkeme salonundan duyulabilecek kadar gürültülü bir kargaşaya” yol açtı.

Harvey Weinstein’ın cinsel saldırı davasının devam ettiği Manhattan’daki mahkeme salonu dışındaki protestocular. Carlo Allegri/Reuters

Lastesis performansında, kadınlar bir sağa bir sola hareket eder ve ayaklarını yere vurarak ritme tempo tutarken, koreograflı dans enerjik bir davul ritmiyle başlıyor. Çoğu dizede kadınlara yönelik şiddetten evrensel olarak sözediliyor: Tecavüzden, kadın cinayetlerinden, katillerin ceza almamasından bahsediyorlar. Mağduru suçlama teranelerini reddederek, “Bu benim hatam değil, nerede olduğum, ne giydiğim önemli değil,” diye haykırıyorlar.

Öte yandan, bu performans daha geniş bir kitlenin gözünden kaçabilecek güçlü, yerel unsurlar da taşıyor. Bir dizede alaycı bir üslupla Şili polis marşından kelimesi kelimesine alıntı yapılıyor: “Rahat uyu, masum kız / Haydutlar seni endişelendirmesin / Sen gülümseyerek tatlı rüyalar görürken / Sevgi dolu polisin seni gözetiyor.” Şarkının adı da – “Yolunda bir tecavüzcü” – ulusal polis tarafından kullanılan eski bir sloganın – “yoluna çıkan bir dost” – ironik bir uyarlaması.

Şiddet münferit ve kişilerarası değil, politik

Performans, Şili’de ve komşu ülkelerdeki polis istismarına referanslar yapıyor. Koreografinin bir yerinde, kadınlar ellerini başlarının arkasına koyuyor ve yere çömeliyorlar. Bu çok sayıda Latin Amerika ülkesinde hala uygulanan yaygın bir üst arama yöntemi: Polis memurları ve gardiyanlar genellikle kadınları – hatta bazen çocukları –  üst araması yapmak için çıplak olarak çömelmeye zorluyor.

Aktivistler, kadınların savunmasız hale getirilme biçimlerinin genellikle görünmeyen yollarının sembolü olmasının yanı sıra, son üç ayda Şili polisi tarafından kısmen kör edilen yüzlerce protestocuya da selam çakmak için siyah dantel gözbağı takıyorlar. (Gösterilerin başlamasından bu yana, Şili İnsan Hakları Kurumu devlete karşı 1.018 dava – 770’i işkence ve insanlıkdışı muamele, dört tecavüz dahil 158 cinsel istismar davası– açtı.)

Latin Amerika ülkelerinde, şarkıyı söyleyen kadınlar ise pañuelos verdes – yasal kürtaj kampanyasını simgeleyen yeşil eşarplar – takıyor. (Yeşil eşarpların kürtaj hakları sembolü olarak kullanılması, Arjantin’deki askeri diktatörlük sırasında çocukları kaybolan Madres de Plaza de Mayo’nun taktığı beyaz eşarplardan geliyor.)

Ama “Un violador en tu camino” yalnızca Latin Amerika’ya özgü unsurlara sahip değil. Bu kadar hızla ve bu kadar uzağa yayılmasının nedeni de bu. Sayılamayacak kadar çok ülkede – yalnızca Şili, Arjantin, ya da Brezilya değil – geçerli olan bir şeyden bahsediyor. Kadınlar her yerde – ya bir mahkeme salonunu, ya emniyet müdürlüğünü ya da başkanlık sarayını işaret ederek – “Tecavüzcü sensin” diye tekrarlıyor. Kast ettikleri, kadınlara yönelik şiddetin münferit olaylar olmadığı, kişilerarası ilişkilerden ziyade, özünde politik oluşu. Aktivistler, kadınları sistematik olarak insandışılaştırarak ve kontrol altında tutan ideolojileri destekleyerek toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önünü açan kurumları işaret ediyorlar.

‘Dokunulmazlık’ gereken tek ülke: Türkiye

Bunun gerçekten küresel bir politik sorun olduğuna inanmıyorsanız, polisin İstanbul’daki performansı yarıda böldüğü ve aktivistlerin megafonuna el koyduğu Türkiye’ye bakın. Altı kadın, güya cumhurbaşkanına hakaret ettiği ve devlet kurumlarını aşağıladığı için tutuklandı. Başka bir olayda ise, mahkeme İzmir’de eylem yapan 25 kadın için tutuklama emri çıkarttı, dokuz kadın gözaltına alındı. Mevkidaşlarıyla birlikte TBMM’de protestonun bir uyarlamasını sahneleyen Meclis üyesi Sera Kadıgil, “Bu protestoyu gerçekleştirmek için dokunulmazlığa sahip olunması gereken tek ülke Türkiye oldu” dedi.

Türk parlamentosunun yalnızca yüzde 17’sinin ve bakanlık mevkilerinin yüzde 11.8’inin kadın temsilcilerden oluşması şaşırtıcı olmasa gerek. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2020 Küresel Toplumsal Cinsiyet Farkı Raporu’nda Türkiye, 153 ülke arasında 130. sırada yer alıyor.

Geçen ay Brezilya’daki Temyiz Mahkemesi önünde şarkıyı söyleyenler. Eraldo Peres/Associated Press

Brezilya’da, biz de benzer, iç karartıcı istatistiklere sahibiz. Buradaki aktivistler “Un violador”un şarkı sözlerine birkaç dize eklediler: “Marielle başkandır. Onun katili de başkanımızın arkadaşı.” Burada 2018 yılında suikaste uğrayan Brezilyalı Belediye Meclisi üyesi Marielle Franco’ya ve Başkan Jair Bolsanaro’nun cinayetteki sanıkların her ikisiyle de bağları olmasına gönderme yapılıyor. (Soruşturma devam ediyor.) Brezilya’da, kadınlar, yasama organındaki koltukların yüzde 15’ini,  bakanlık mevkilerinin ise yüzde 9’unu işgal ediyor.

“Polis suçlu. Hâkimler suçlu. Sistem suçlu. Başkan suçlu. Tecavüzcü sensin.”

2020 Küresel Toplumsal Cinsiyet Farkı Raporu’na göre, dünyadaki en büyük toplumsal cinsiyet farkı, hala siyasal güçlendirme alanında yer alıyor. Bana kalırsa her şey burada başlıyor. Dünya genelindeki 35,127 meclis koltuğunun yalnızca yüzde 25’inde kadınlar oturuyor – bu rakam bakanlık düzeyinde yüzde 21’e düşüyor. Forum tarafından incelenen 153 ülkenin dokuzunda, kadınlar hiçbir şekilde temsil edilmiyor. Son elli yıldır, 85 ülkede hiçbir kadın devlet başkanı olmadı.

Şarkının yaratıldığı Şili’de kadınların yakında gerçekleşecek anayasal sözleşme için toplumsal cinsiyet eşitliği talep etmesi şaşırtıcı değil. Politik süreçten uzak tutulduğumuz sürece kadınlar için adalet yerini bulmayacak. Hiç eşitlik umudu olmayacak. Birçoğumuz acizlik içerisinde mahkeme salonlarının, polis karakollarının ve başkan saraylarının dışında durup parmağımızı onlara doğrulturken, tecavüzcüler yaptıklarını yapmaya devam edecek.

Vanessa Barbara tarafından kaleme alınan makalenin orijinali için tıklayın

 

İsviçre’de cinsel ayrımcılık ve homofobi suç kapsamına alınıyor

İsviçre’de nefret suçlarıyla ilgili yasanın genişletilmesi ve homofobiye yaptırım uygulanıp uygulanmamasının sorulduğu referandumda ilk sonuçlar açıklandı.

Euronews‘in aktardığına göre, cinsel tercihlere göre ayrımcılık ve homofobinin suç kapsamına alınmasını öngören yasal düzenlemeye yüzde 62 destek oyu çıktı. Irk ayrımcılığını yasaklayan mevcut mevzuatı da genişletme kararı alan İsviçre Parlamentosu, cinsel yönelim temelinde insanlara karşı nefret uyandırma, ayrımcılık yapma veya kışkırtma eylemlerini yasadışı hale getiriyor.

Referandum öncesi yapılan anketlerde, düzenlemenin  ‘fikir özgürlüğünü ihlal’ edeceğini düşünen muhaliflere rağmen, büyük destek gördüğünü belirlenmişti.

Fosil yakıt şirketleri insan haklarını ihlal ediyor

350.org’un dünyadan 10 vaka çalışmasını incelediği yeni rapor, fosil yakıt endüstrisinin iklim krizini derinleştirmesinin yanı sıra aynı zamanda insan hakları ihlallerine de yol açtığını ortaya koyuyor.

Fosil Yakıt Şirketlerinin İnsan Hakları İhlalleri adlı rapordaki vaka çalışmaları, petrol, gaz ve kömür şirketlerinin özellikle son 30 senede yol açtığı hak ihlallerine ışık tutuyor.

Öldürülmeler, tutuklamalar, kısıtlamalar

Raporda Meksika, Nijerya ve Kenya’da fosil yakıt şirketlerine karşı mücadele eden topluluk önderlerinin ve yaşam savunucularının öldürülmeleri ve keyfi tutuklamalar, ABD’de protesto hakkı üzerinden kısıtlamalar yer alıyor.

Lamu Kömürlü Termik Santraline karşı protesto- Kenya

Aynı zamanda Avustralya’da su güvenliğine yönelik tehditler, Ekvador Amazonu’nda ve yerli halkların topraklarında nehirlerin kirletilmesi, Bangladeş’te 24 bin düşük doğuma yol açacak Rampal termik santrali projesi vaka çalışmaları arasında bulunuyor.

Ulusötesi şirketler de sorumlu

Vaka çalışmaları, insan hakları ihlallerinde ulusal düzeyde faaliyet gösteren şirketlerin yanı sıra endüstri devleri Chevron-Texaco ve Shell gibi ulusötesi şirketlerin de sorumluluğunun altını çiziyor.

Sadece rapordaki vaka incelemeleri göz önüne alındığında fosil yakıt şirketleri 45 bin kişinin erken ölümünden, 60 bin insanın yerinden edilmesinden ve 18 milyar galondan fazla toksik atık suyun nehirlere karışmasından doğrudan sorumlu durumda.

Amazon- Ekvador

Muğla’daki yerinden edilmeler de raporda

Raporda bulunan vaka çalışmalarından biri de Muğla. Kentteki Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallerinin bölge ekosistemi ve halk sağlığı üzerinde yol açtığı zararlara değinilen raporda ayrıca termik santrallere kömür sağlamak için genişleyen kömür sahalarının yaşam alanlarını yok ettiği ve yerinden edilmelere neden olduğu belirtiliyor.

Muğla- Türkiye

Konu hakkında 350 Türkiye’den konuşan Efe Baysal da Muğla’daki kömür madeni yataklarının genişlemesinden dolayı geçtiğimiz yıl Milas’taki İkizköylülerin köylerini terketmek zorunda kaldığını belirterek şöyle diyor:

Bu da yetmezmiş gibi İkizköylülerin yeni taşındıkları araziler de maden ruhsat alanı içinde kalmaya başladı ve şirket köylülere ihbarname göndermeye başladı. Şayet bölgede linyit maden ruhsat alanlarının hepsi işletmeye alınırsa Milas, Yatağan ve Menteşe’de 30 bine yakın insan, yaşam alanlarının kaybı, tarım arazilerinin ve geçim kaynaklarının yok edilmesi sebepleriyle topraklarını terk etmek zorunda kalacak.

Yapılması gereken kömür madeni ruhsatlarının iptal edilerek bölgenin rehabilite edilmesi, bölgedeki termik santrallerin işletmeden çıkarılarak çalışanları mağdur etmeyecek şekilde adil dönüşüm programı başlatılması ve bölge halkının sağlıklı bir çevrede yaşama haklarının korunması.

Fosil yakıt şirketlerine açılan davalar artıyor

Fosil yakıt endüstrisinin doğrudan yol açtığı insan hakları ihlallerinin yanı sıra, rapor son yıllarda sivil inisiyatifler tarafından fosil yakıt şirketlerine iklim değişikliğine yol açmak sebebiyle açılan davalara da değiniyor. Bu davalara örnek olarak Hollanda’da sivil toplum kuruluşları tarafından Shell’e açılan dava ve ABD’de petrol devi Exxon’a karşı başlatılan davalar raporda örnek olarak verilen vakalardan bazılarını oluşturuyor.

Bayou Bridge- ABD

Hükümetler iklim savunucularını korumalı

350.org’un yayınladığı rapor toplulukları, ekosistemleri, müşterekleri savunmak için mücadele eden topluluk önderlerinin, iklim savunucularının, aktivistlerin yerel ve ulusal hükümetler tarafından korunması gerektiğinin de altını çiziyor. Özellikle yerli topluluk önderlerinin tehditlere, işkencelere maruz kaldığı, yaşam haklarının ihlali başta olmak üzere birçok hak ihlaliyle karşılaştıkları belirtiliyor.

Bu çerçevede Meksika’da Nahuátl Yerli Halkının lideri ve gazeteci Samir Flores Soberanes’in, boru hattı ve termik santral projelerine karşı ses getiren eylemlerinin ardından önce tehditler alması ardından Şubat 2019’da evinde öldürülmesi, raporda mercek altına alınan vakalardan biri olarak bulunuyor.

Yeşil alandan yeşil altyapıya: Paradigmanın değişimi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) 5-6 Şubat tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi’nde İstanbul Yeşil Alanlar Çalıştayı’nı düzenledi. İBB ile Ağaç ve Peyzaj AŞ’nin ortaklaşa organize ettiği çalıştay, kentin en önemli konularından birine odaklanmıştı. Her ne kadar organizasyonun adı çalıştay olsa da tipik bir sempozyum niteliğindeydi. Ayrıca konunun tüm taraflarının çalıştayda temsil edildiğini söylemek de olanaklı değil. Ormancılar ve peyzajcıların ağırlıklı olduğu katılımcılar listesinde az sayıda ziraatçı da dikkatimi çekti. Ancak şehir plancılığı, mimarlık ve çevre mühendisliği gibi alanların çalıştayda temsil edilmemesi dikkat çeken bir diğer önemli konuydu. Bu durum organizasyondan mı kaynaklandı yoksa bu alanların temsilcileri katılmayı mı tercih etmediler bilemiyorum. Ancak ilk seçeneğin daha güçlü bir olasılık olduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki benzer organizasyonlarda farklı mesleki ve bilimsel alanların yeterince temsiline dikkat edilmesi gerekiyor.

Çalıştayda neredeyse her bildiri sunumunda İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarına ilişkin bilgi verildi ve neredeyse hiçbiri bir diğeriyle uyuşmadı. Bu konu sık sık sosyal medyada da işleniyor ve benzer şekilde pek çok farklı bilgi öne sürülüyor. İBB’nin resmi verilerine göre İstanbul’un toplam aktif yeşil alan miktarı 106 milyon m2 ve kişi başına düşen aktif yeşil alan 7,04 m2. Buna ek olarak yaklaşık 81 milyon m2 pasif yeşil alan bulunduğunu da eklemek gerekiyor.[1] Diğer dünya kentleriyle karşılaştırma açısından aşağıdaki şekil açıklayıcı olabilir:

Hassasiyet iyi ama yeterli değil

Malum, İstanbul 25 yıl sonra farklı bir anlayışla yönetilmeye başlandı. Çalıştayın açılış konuşmalarında verilen mesajlar umut vericiydi. Başkan Ekrem İmamoğlu, örneğin, yeşil alanlarla ilgili çalışmalarda ekonomik ve ekolojik hassasiyete vurgu yaptı. Kısıtlı kamu kaynaklarıyla yapılan “dikey bahçe” ve kontrolsüzce kullanılan mevsimlik çiçeklerle yapılan düzenlemeler gibi zırvalıkların gösteriş, israf ve ekolojik intihardan başka bir şey olmadığını bizler söylüyorduk. İmamoğlu bu tür uygulamalara devam edilmeyeceğini söyledi ki, mutlu olmamak elde değil. Yine Park, Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Prof. Dr. Çağatay Seçkin’in verdiği mesajlar da gelecek için umutlanmamıza neden oldu. İthal ve pahalı bitkiler yerine yerli üretimin desteklenmesi ve doğal türlere ağılık verilmesi İstanbul’da güzel şeylerin olacağının sinyali.

Ne var ki, temel bakış açısı olarak halâ yeşil alan kavramına bağlı kalınmış olduğunu görmek üzücü. Oysa dünya ve özellikle Avrupa çoktan yeşil alan paradigmasını terk etti ve yeşil altyapıya geçiş yaptı. Öyle ki AB bu konuda 2013 yılında “Yeşil Altyapı: Avrupa’nın Doğal Sermayesini Geliştirmek” adlı çok önemli bir Avrupa Komisyonu bildirimi de yayımladı.[2]

Çalıştayda, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesinden değerli dostum Prof. Dr. Erdoğan Atmış’la birlikte hazırlayarak sunduğumuz bildiride bu konuya değinerek toplam ve kişi başına düşen yeşil alan göstergelerine bağlı yetersiz yeşil alan anlayışı yerine bu alanlar arasındaki bağa, ekosistem hizmetlerine, yeşil altyapı aracılığıyla kent ve kır kucaklaşmasının sağlanmasına, canlı hareketliliğine, iklim krizi ile mücadeleye ağırlık veren yeşil altyapı anlayışına geçilmesi gereğine vurgu yapmaya çalıştık. İstanbul’da yeşil altyapı birbirinden kopuk ve ekosistem hizmetlerinin sunumu açısından işlevsiz yeşil alanlar yerine bütün yeşil alanlar arasında kurulmuş bağa dayanan bir yeşil alan ağı kurulması gerekiyor. Her bir yeşil alan (bütünüyle doğal, yarı doğal ya da kültürel) farklı ekosistem hizmetlerinin sunulmasına aracılık ediyor. Bahsettiğimiz ekosistem hizmetleri doğayı gözlemlemekten sportif aktivitelere, mantar ve yemiş toplamak gibi yararlanmalardan yeşil alanlarda gıda üretimine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yalnızca insanlar için düşünülen yeşil alan anlayışının tersine yeşil altyapı diğer canlıları da odağına alıyor. Yeşil altyapının tam olarak ne olduğunu anlamak için aşağıdaki şekli incelemek yararlı olacak.[3]

Şekilden de rahatlıkla görülebileceği gibi yeşil altyapı kavramı kentler için devrimsel bir dönüşüm aslında ve yaşadığımız çağın iklim krizi gibi tehditleriyle mücadele etmenin önemli araçlarından biri. Üzücü olan şu ki çalıştay hem belediye yetkililerinin hem de diğer paydaşların yeşil altyapı kavramının henüz çok uzağında olduğunu ve geleneksel yeşil alan kavramına saplanıp kalmış olduklarını ortaya koydu. Bu nedenle en kısa sürede yine İBB’nin katılım açısından daha geniş kapsamlı bir yeşil altyapı çalıştayı düzenlemesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

İstanbul’da arazi kullanımı nasıl değişti?

Çalıştayda sunulan en çarpıcı bildirilerden biri “Ekonomik Büyümeye Yönelik Kalkınma Politikalarının İstanbul’daki Peyzaj Değişimine Etkisi” adını taşıyordu. Yine Bartın Üniversitesinden Erdoğan Atmış ile İnönü Üniversitesinden Serhat Cengiz ve Sevgi Görmüş tarafından hazırlanan bildiri çok çarpıcı alan kullanımı değişikliklerini gözler önüne serdi. 1984-2017 yılları arasında yaşanan değişimi ortaya koyan çalışmaya göre değişik arazi kullanım türlerinin bu dönemde geçirdiği değişim aşağıdaki tabloda net bir şekilde görülüyor:

Aradan geçen 33 yılda toplam kara alanına oranı azalan arazi kullanımları tarım, seyrek vejetasyon alanları ve ormanlar. Tarım alanlarının oranı %31,76’dan %23,07’ye gerilemiş. Görülüyor ki İstanbul’un en büyük kaybedeni tarım alanları. Ormanlarda %56,1’den %49,61’e, seyrek vejetasyon alanlarında ise %1,86’dan %0,48’e gelen bir azalma var. Buna karşılık kentsel alanlar %4,81’den %13,64’e, maden ve inşaat sahaları %0,93’ten %3,53’e, ulaşım ağı %1,26’dan %2,73’e, kentsel yeşil alanlar ve konut bahçeleri %1,92’den %3,85’e ve su yüzeyleri de %1,36’dan %3,05’e sıçramış.

Hal böyleyken halâ Kanal İstanbul gibi projelerden söz etmek, söz etmekten öte bu projelerin topluma nasıl faydalar getireceğini anlatmaya çalışmak herhalde bu ülkenin insanlarının aklıyla dalga geçmek gibi bir şey olsa gerek. Neyse ki çoğunluk o faydaların ne tür faydalar olduğunu ve hangi sınırlı kitlenin avucunu kaşındırdığını görüyor.

***

[1] İnsanların kullanımına açık olan yeşil alanlara aktif yeşil alan, insan kullanımına kapalı olan mezarlık, yol kenarı ağaçlandırmaları gibi yeşil alanlara da pasif yeşil alan deniliyor.

[2] Bildirime tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu bildirim Doğayı Koruma Merkezi tarafından 2019 yılında Türkçeye çevrildi. Türkçe bildirime ise şu adresten erişilebilir.

[3] Bu şekil sözü edilen komisyon bildiriminden alınmıştır.

‘Yeni’lenen deprem haritasının güncelliği ve Ak-kuyu’nun depremselliği

 

Deprem haritaları sismik tehlikeye dair yurttaşların bilgilendirilmesi amacıyla hazırlanır, inşaat yönetmeliklerinin düzenlenmesi ve depreme karşı önlemlerin alınmasına temel teşkil eden Deprem Yönetmeliği için veri sağlar. Küresel çapta depremlerin meydana gelme eğilimini değerlendiren World Atlas’a göre dördüncü; Avrupa Birliği ülkeleri tarafından yürütülen Sismik Uyum Programı çerçevesinde gerçekleştirilen araştırmaya göre İtalya ve Yunanistan’ı da geçerek ilk sırada yer alan Türkiye için kuşkusuz deprem tehlike haritasının anlamı büyüktür ve güncelliği hayatidir.

Türkiye’de deprem tehlike haritasının hazırlanmasında yetkili kurum olan AFAD da 18 Mart 2018 tarihinde resmi gazetede yayımlanmasını müteakip, 1 Ocak 2019 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye Deprem Tehlike Haritası’nı tanıtarak diri fay sayısının 485 olduğunu kamuoyuna duyurdu. Ancak, bu bilgi verilirken söz konusu rakamın 2012 yılında 326 olarak açıklanan diri fay sayısına bilinen fay segmentlerinin dahil edilmesiyle elde edildiğinden bahsedilmiyordu. Nitekim dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da Türkiye genelinde 485 fay kırığı olduğunu ifade ederek bilim insanları tarafından önceden bilinen parça fay hatlarının bir araya getirilmesiyle bu sonucun mühendislik çalışmalarına katkıda bulunacağına 2014 yılında değinmiştir.

Peki 24 Ocak 2020’de meydana gelen Elazığ depreminin ardından “kamuoyunda algı iyiyken” açıklanan Yenilenmiş Deprem Haritası’na dair “yeni” olan nedir? AFAD yetkilisinin, “En güncel deprem kaynak parametreleri, deprem katalogları ve yeni nesil matematiksel modeller dikkate alınarak çok daha fazla ve ayrıntılı veriyle hazırlanmıştır” açıklaması bu soruya bir yanıt sayılabilir mi? Elbette, zira yurttaşların e-devlet ‘ten ve/veya AFAD’ın web sitesinden giriş yaparak bu haritadaki verilere göre belirttikleri adresin fay kırığına mesafesini öğrenmesi mümkün. Nitekim noktasal bilgi edinebileceği söylenen harita medyada “Evimin altından, yakınından fay hattı geçiyor mu?” manşetiyle yer buldu. Esasen neoliberal dönemde bireyin öznelliğini dışa vuran türden sayılabilecek bu soru yeni deprem haritasının ruhunu da ortaya koyuyor, sanki yurttaşın tekil olarak bilgilendirilmesiyle diğerinden “kopuk oluş” yeniden tesis ediliyor.

Öte yandan, 1996 yılındaki Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin 23 yıl sonraki ilk ayrıntılı revizyonu olarak karşımıza çıkan bu haritanın bölgesel değil, noktasal niteliği önceki duruma göre bazı bölgelerin depremselliğinin düştüğü gibi bir algı yaratması nedeniyle tartışmalı da olan bir konu. Nitekim Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şerif Barış, 46 şehir için deprem tehlikesinin düşürüldüğünü hatta, Adana ve Gemlik gibi aktif fay hatlarının üzerindeki yerleşim yerlerinde deprem tehlikesinin düşük gösterilmesine karşı Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odası’nın itirazlarının olduğunu dile getiyor. Prof. Dr. Barış’a göre depremselliğin düşük gösterilmesi inşaat yönetmeliklerine sirayet ederek deprem güvenliğinden kaçınmaya neden olabilir.

Akkuyu NGS’nin depremselliği

Öncelikle şunu belirtelim ki, ne eski ne de “yenilenen” Deprem Tehlike Haritası fay hatlarının bilinmesinin kritik önem arz ettiği inşaat halindeki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) için referans alınabilir. Zira Deprem Haritası yönetmeliğinin ilk maddesinde belirtilen yönetmeliğin kapsamı çerçevesinde açıkça köprülerin, nükleer tesislerin kısaca bugünkü ifadeyle mega proje kapsamına giren inşaatların yönetmelik kapsamının dışında olduğu yazıyor:

“1.1.7 – Binalar ve bina türü yapıların dışında kalan köprüler, barajlar, kıyı ve liman yapıları, tüneller, boru hatları, enerji nakil hatları, nükleer tesisler, doğal gaz depolama tesisleri gibi yapılar, tamamı yer altında bulunan yapılar ve binalardan farklı hesap ve güvenlik esaslarına göre projelendirilen diğer yapılar bu Yönetmeliğin kapsamı dışındadır”.

Öte yandan, yönetmeliğin kapsamı dışında kalan tesis ve yapıların kendi özel yönetmeliklerinin olduğu, bu inşaatların kendi yönetmeliklerinde belirtilen ilkelere göre inşa edileceği hemen sonraki maddelerde ifade ediliyor:

“1.1.9 – Bu Yönetmeliğin kapsamı dışındaki bina ve bina türü yapıların deprem etkisi altında tasarımı için kendi özel yönetmelikleri yapılıncaya dek, öncelikle ilgili Türk Standartlarında verilen hükümler ile birlikte, uluslararası geçerliliği kabul edilen eşdeğer diğer standart, yönetmelik gibi teknik düzenlemeler veya kurumlarınca belirlenen teknik kurallar, bu Yönetmelikte öngörülen ilkeler gözetilerek kullanılabilir”.

Buna göre, 1. reaktörünün inşaatının neredeyse tamamlandığı Akkuyu NGS’de özel inşaat yönetmelikleri hazırlanmış olmalı. Zira Akkuyu Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED)’ne karşı 13 ayrı sivil toplum örgütü tarafından açılan ve bölgede dikkate alınmayan fay hatlarının varlığına işaret eden davalardaki bilirkişi incelemelerinin toptan reddine karar verilmesiyle ak-lanan Akkuyu NGS’nin inşa edildiği bölge üzerinde fay hatlarına istinaden başlatılmış olan derin sismik etüdlerle model çalışmalarının sonuçları da açıklanmıyor, kamuoyuyla paylaşılmıyor.

Türkiye ve yakın çevresinin güncel tektonik levha hareketleri ve etkin ana tektonik unsurları. (6) Siyah daire Akkuyu NGS’nin konumunu gösterir. NAF, Kuzey Anadolu Fayı; EAF, Doğu Anadolu Fayı; NEAF, Kuzeydoğu Anadolu Fayı; CA, Kıbrıs Dalma-Batma Kuşağı; ECFZ, Ecemiş Fay Kuşağı; TGFZ; Tuzgölü Fay Kuşağı. Bu fay kuşakları etkin fay yapılarını içerir (Prof.Dr.Haluk Eyidoğan, Bilim ve Gelecek)

 

Bugün, AFAD’ın internet sitesinde ilgili çalışmaların tamamlanmış olduğu gösterilen bazı raporlar Jeofizik Mühendisi Prof. Dr Haluk Eyidoğan’ın belirttiğine göre Türkiye’de Akkuyu NGS bölgesi çevresinde Akdeniz-Kıbrıs arasındaki Dalma-batma çukuru dahil Türkiye genelinde kıyıdan 200 kilometre mesafede tsunami olasılığı da gözetilerek yapılan etüdleri içeriyor  Buna göre toplam aktif fay sayısı açıklanmış olan 485’in de üstünde 553 ‘e çıkmış durumda. Esasen etüdlerin Akkuyu NGS’ye özel olmayıp Türkiye genelinde gerçekleştirilmiş olması, Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin ilgili maddesine aykırı hareket edilerek Akkuyu NGS’ye yönelik özel yönetmeliklerin yapılmadığının da ispatı sayılabilir. Kaldı ki, Akkuyu NGS açısından önemli bir tehlike kalın toprak veya kaya türleri tarafından üzeri örtüldüğü için jeologlar tarafından tespit edilemeyen “kör faylar“dır. Prof. Dr. Eyidoğan, 2011 yılında yaşanan Van Depremi’ne bu fay tipinin yol açtığını ifade ettiği makalesinde benzer tipteki fayların deniz ortamı dahil, Akkuyu NGS bölgesinde bulunduğuna işaret ediyor.

Akkuyu NGS’ye ait Saha Parametreleri Raporu’nun, dönemin onaya yetkili tek kurumu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından santrale yeniden yer lisansının verilmesinden sonra, hatta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED onayı verilmesinden de sonra; diğer bir deyişle ters bir sıralamayla 2017 yılında onaylanmış olması, bu nükleer santral projesinin depremsellik açısından değerlendirilmediğinin diğer ispatı olarak değerlendirilebilir. Yine Akkuyu NGS’nin depremselliğinden bahsedildiği noktada kör fayların birleşiyor olma ihtimaliyle bölgedeki 2500 yıl içinde deprem meydana getirmiş Ecemiş Fay hattından tutun da Namrun fay hattına kadar çeşitli fay hatlarıyla kuşatılmış olmasının dikkate alınmış olması gerekirdi. Bunlarla birlikte Prof. Dr. Eyidoğan’ın aynı yıl Bilim ve Gelecek’teki makalesinde detaylı bilgi verdiği üzere Uluslararası Deprem Sismolojisi ve Yeriçi Fiziği Birliği (IAESPEI), tarafından önerilen ulusal sismotektonik haritasını edinmeden Akkuyu NGS’yi inşa etmeye kararlı görünen Türkiye’nin, tatmin edici deprem ve tsunami olasılık tespiti de olanaklı bulunmuyor Dip toplamda nükleer yakıtın tesise getirilmesi itibariyle inşaat temelinin iki kez çatladığına dair haberlerini okuduğumuz Ak-kuyu NGS’de bir nükleer felaketin yaşanma ihtimalini vicdan gözüyle görmek zor değil. Ne var ki, gerçekler engelse hiç bir göz görmek istemeyenden daha kör, hiç bir kulak da duymak istemeyenden daha sağır değildir.

(Bu yazı Sivil sayfalar‘da da yayımlanmıştır)

 

Merkezi yönetim İstanbul’a değil, İstanbul merkezi yönetime karışmalı

Şaka olsun diye bunu söylemiyorum. Yalnızca şehrin değil, ülkenin iyi yönetilmesi için bunun bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Şehrin yönetimi merkezi yönetime karışmalı. Elbette kendisini ilgilendiren ulaşım, kamu alanlarının özelleştirilmesi, deprem, kentsel dönüşüm gibi meseleler başta olmak üzere. Başka bir çıkış yolu yok. Merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkilerinin radikal bir biçimde değişmesi gerekiyor. Şehirselleştirilmeyen politikalar çatışmacı, yerelle temas kurmayan, kaynakları heba eden, yıkımlara yol açan isabetsiz projeler ve kararlar yaratıyor.

İşte bu nedenle, şaşırtıcı olabilir ama İstanbul’un şehir yönetiminin merkezi yönetime karışması gerektiğini söylüyorum.

ABD’de eyalet valileri de, belediye başkanları gibi seçimle işbaşına geliyorlar. Biri eyaletin, diğeri bir şehrin yöneticisi, yani görev alanları farklı. Eyalet valisi deyince sanki başkan gibi bir şey anlaşılıyor. Ama hem vali, hem şehrin belediye başkanı yerelde işbirliği yapmak zorundalar. Çünkü halka hesap veriyorlar. Bir örnek vereyim: Basından öğrendiğimize göre New York Valisi, dünyanın en eski metro sistemlerinden biri olan metrosunun iyileştirilmesi, yenilenmesi için eyalet bütçesinden pay ayırmak zorunda kalıyor. Bizde eyalet yok. onun yerine merkezi yönetim var. Yani Hükümet’in bütçesinden pay ayırması gibi. Valinin New York Belediyesi ile yaptığı işbirliği merkezi yönetimin İstanbul’un metro yatırımlarını finanse etmesi gibi -bizim için- şaşırtıcı bir şey.

Dünyanın aksine aynı alanda ayrı iş

Almanya’da yerel yönetimler kültür, iskan, bölgesel ekolojik onarım, eğitim, afetler gibi konularda bütünleşik politikalar üretebiliyorlar ve karma bütçe kullanıyorlar. Bizde ise vali atanmış olduğu için merkezi yönetimi temsil ediyor ve yerel yönetimle aynı alanda, ayrı iş görüyor. Yani, bizim valiler hem yerel yönetimlerle aynı alanda çalışıyorlar, hem de atanmışlar olarak merkezi yönetim adına yalnızca kendilerine verilen talimatları yerine getiriyorlar. Bu ise yerel politikaların merkez karşısında kırılganlaşmasına yol açıyor. Yalnızca merkezi temsil ettiği için değil, yönetimin bir misyon çerçevesinde bütünleşmesini engelleyerek fragmante olmasını sağladığı için . Türkiye’de yerel alanda yönetimler birbirine rakipleşiyor.

Şimdi gelelim merkeziyetçiliği yeniden üreten maddi pratiklere. İstanbul, Türkiye’de ödenen vergilerin yüzde 49’unu toplarken, bu gelirden yüzde 10 pay alıyor. Bu yalnızca aysbergin görünen kısmı. Merkezi yönetim şehrin yönetimini desteklemek şöyle dursun, gelirlerine el koyuyor. Şehirsel alandaki kamu hizmetlerini finanse etmek yerine bu hizmetleri özelleştirerek, şehrin gelirlerini kendi bütçesine katıyor. Bununla da kalmıyor. Kentsel dönüşüm projelerinde plan yapma ve onama yetkisine sahip ayrıcalıklı bir kamu tekeli halini alan TOKİ, Özelleştirme İdaresi ve diğer kamu kuruluşları ile de şehrin kaynaklarına el koyuyor.

Son olarak iktidar partisi, Başkan Ekrem İmamoğlu’nun Kanal İstanbul’a direnmesi üzerine, yerel yönetimlerle ilgili yasaya “devletin gerçekleştirdiği projeler için belediyece yapılması gereken işlevlerin yerine getirilmemesi” durumunda söz konusu işlerin valilikler tarafından yapılması, maliyetinin de ilgili belediyenin ödeneğinden kesilmesine ilişkin düzenleme koymuş. Kanal İstanbul projesinin şehrin kaynaklarına el koyma projesi olduğunu hep söylüyordum, ama bunu dolaylı bir yolla, tıpkı havalimanları, köprüler gibi hem rant makasını yükseltici, hem de gelir getirici ulaşım projeleri ile yapmayı hedeflediğini biliyordum. Bu düzenleme ise doğrudan olmuş.

Politikaların şehirselleştirilmemesi ve kamunun fragmante olması

Neden böyle? Aynı partilerden bile olsalar neden Türkiye’de merkezi yönetimler yerel yönetimlerle iş birliği yapmıyorlar? Çok basit bir nedenle: Merkeziyetçi ideolojinin mantığı ve pratikleri bunu gerektiriyor. Örneğin İstanbul’da Marmaray Projesi eğer metro sisteminin omurgasını oluşturacak bir hatta (örneğin E-5 güzergahında) yerel yönetimle birlikte planlanmış olsaydı, bugün çok daha mükemmel bir işlev kazanacaktı. Eski endüstriyel ulaşım hattı da bir bütün olarak, garlarıyla, istasyonlarıyla, köprüleriyle rehabilite edilerek İstanbul’a on senedir hizmet veriyor olacaktı. Eğer söyledikleri gibi iktidardakiler İstanbul’u çok seviyorlarsa, şehrin iyi bir şekilde yönetilmesi için ellerinden geleni yapmaları gerekmez mi? Hayır, bu mümkün değil, bu politik rejimin kurumlarının işleyiş mantığına aykırı.

Soruyu şöyle de sormak mümkün: Türkiye’de neden yerel yönetimlerin projeler üzerinde söz hakkı bulunmuyor? Neden merkezi yönetimler başka ülkelerde gördüğümüz gibi kapasiteleri birleştirmiyorlar?, Neden işbirliklerine, karma bütçe kullanımlarına, özetle politikaların şehirselleştirilmesine izin vermiyorlar? Benim bu soruya verilebilecek cevabım, bu işin istemekle olmayacağını söylemek olacak. Merkeziyetçi rejimin yeniden üretiminin maddi nedenleri var. Kamu yönetimleri işlevsel açıdan çökmüş vaziyette. Kurumlar, aygıtlar dışlayıcı ve imtiyaz yaratıcı ilişkiler için kullanılıyorlar. Bu durumda yukarıdan kontrol edilmeden ayakta kalma imkanları kalmamış gibi gözüküyor. Bu da şehrin bütün enerjisini, varlıklarını çöpe dönüştürüyor.

Gayrettepe-İstanbul Havalimanı Metro Hattı‘nın ilk kaynak yapma töreninde yaptığı konuşmada Erdoğan “İstanbul’un projeleri bu şehrin mahalli yönetimlerine bırakılamayacak kadar hayatidir, büyüktür” demişti. Kendi belediye başkanlığı döneminde ise “İstanbul’un yönetimini yok sayamazsınız, karşınızda seçilmiş bir belediye başkanı var” diye bir açıklama yapmıştı. Belki şöyle düşünülüyor olabilir: “İstanbul’u onlara (rakiplerimize) bırakamayız. Her fırsatta önlerini kesmemiz gerekir.” Nasıl olursa olsun, Türkiye’de merkezi yönetimlerde hiç değişmeyen siyasal strateji -farklı değil, kendi partisinden bile olsa- şehrin yönetimini bastırmaya, ikincil bir pozisyona itmeye dönük. Şehir yönetiminin görevlerini çöp toplamak, kaldırımları süpürmek, su dağıtmak olarak görüyorlar. Büyük ulaşım projeleri, kamusal alanların işlevlendirilmesi gibi konularda söz hakkının olması ise asla mümkün değil.

Eğer bugüne kadar şehirde gerçekleştirilen büyük ulaşım projelerine bakılırsa, merkeziyetçiliğin ne anlama geldiği daha iyi görülüyor. Örneğin Boğaziçi’ne yapılan köprüler tıpkı vergiler gibi merkezi yönetim ulaşım projelerinde yandaşlara kullandırttığı şehirsel rantlar ile sınırsız bir ekonomik getiri sağlıyor. Bu partiler için sürekli bir informel gelir kaynağı. Ayrıca şehrin en değerli kamu arazileri, işlevini yitiren endüstriyel alanlarında merkezi yönetime transfer ediliyor. Bu spekülatif sermaye nereden geliyor? Her yerden. Politikaların şehirselleştirilmemesi nedeniyle nerede kara para varsa, şehre geliyor, yıkıyor, değiştiriyor, misliyle alıp gidiyor. Spekülatörler para basmanın yolunu bulmuşlar. Mega projeler şehirden elde edilen spekülatif kazançların kaldıraçları olarak işlev görüyor.

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi ya da merkeziyetçi ideolojinin şehrin yeniden üretimindeki işlevi

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi nereden kaynaklanıyor? Birincisi merkezi yönetim yalnızca büyük projelerle şehrin gelirlerini, kaynaklarını kendisine yönlendirmiyor. Bu müdahaleler ile şehirde büyük bir rant makası oluşturuyor. Örneğin TOKİ aracılığıyla hem hazırladığı, hem onayladığı imar planlarında olduğu gibi şehrin imar gelirlerine el koyuyor. Bu gelirler informel yollarla bir yerlere aktarılıyor. Bu gelirler o kadar büyük boyutlarda ki, onları yöneten -hiçbir şekilde hesap vermeden kullanılabilen- muazzam bir gücü ve kaynağı eline geçirmiş oluyor. Bir aysbergin suyun altındaki bölümü gibi. Görülmeyen, her türlü denetimin dışında kalan ve bir kişinin iki dudağı arasından çıkan kararlara bağlı olan bu muazzam ekonomi, rejiminin temelini oluşturuyor.

Bu deneyim elbette ki yalnızca AKP’ye ait değil. Az-çok bütün siyasal partilerin temel motivasyonu. Merkeziyetçi politikaların işlevi söylediğim gibi, bu informel işleyişi denetimi altına almak. Elbette burada iktidarın özel bir durumu var. Diğer partilerin bu sorunu görmezden gelmesine karşılık, belli nedenlerle şehirdeki informelliğin yönetimi üzerine yeni bir sistem kurulmuş vaziyette. Bu yüzden merkez iktidarını sürdürebilmek için her koşulda, yerel yönetimde kendisi bile olsa, İstanbul’un gelirlerine el koymak zorunda. Bu gelirler üzerinde mutlak bir denetim kurmadan gücü merkezde yoğunlaştırmak, bu patronaj rejimini sürdürmek mümkün değil. Merkeziyetçi politikalarla, şehri tepeden yönetmek için halkın kutuplaştırılması gerekiyor.

Bu yüzden yerel yönetimin şehirselleştirilmiş bir politika üretmesi, halkı arkasına alması, katılımcı ve kapsayıcı olması çok önemli. Türkiye’nin normalleşmesi için adım atılacaksa, bu ancak mekan politikalarının değiştirilmesi ile olabilir. Mekan deyince çoğu kimse Saray’ı anlayabilir. Ama ben oraya uzanmadan önce adına belediye denen saraylardan başlanması gerektiğini düşünüyorum. Merkeziyetçiliğin aynı zamanda yerelde üretildiğini ve benimsendiğini düşünüyorum. Bu nedenle yalnızca eleştirmenin ve söylemlerdeki tutarsızlıklara işaret etmenin yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’de yalnızca merkezi yönetim değil, belediyeler de çökmüş durumda. 19. yüzyıl kalıntısı bürokratik yapılar kentleri düzenlemek şöyle dursun, merkezi yönetim karşısında zayıf kılıyor. Şehir yönetimlerini merkezin karşısında kırılganlaştırıyor. Bu nedenle şehrin yönetiminin şehirselleştirilmiş politikalar üretmesi; yerel kararların atanmış değil, seçilmiş yöneticilere devredilmesi çok önemli. Bu nasıl mümkün olur? Yerel yönetimin halkı arkasına alması, katılım alanını genişletmesi, kapsayıcı olması, şehrin spekülasyona açılmasını engellemesi ile…

 

Toplum bahçeleri

Üzerinde yaşadığımız topraklarda en azından son 10 bin yıldır tarım yapılıyor. Çoğu bölgede yapılan tarım modern endüstriyel yöntemleri de uzun zamandır içerisinde barındırdığından toprağın verimi son derece azalmış durumda. Bu toprağa ihtiyacı olan kimyasalları dışarıdan vermediğimiz müddetçe o toprağın bizim arzuladığımız ürünü vermesine artık imkan yok diye düşünüyoruz. Ayrıca çiftçiliği kolaylaştırmak için kullandığımız pek çok yöntem de toprağın karbondioksit tutma yetisini ya sınırlıyor ya da tamamen yok ediyor. Oysa doğa milyonlarca yıldır karbon döngüsünü böyle sürdürüyor. Peki bizim bir yandan doğanın kendi döngüsünü sürdürmesine izin verip diğer yandan da kendimize yetecek besini doğadan kazanmamız mümkün mü? Ya da başka bir deyişle, sürdürülebilir tarım yapabilir miyiz?

Sürdürülebilir tarım kavramı aslında sürdürülebilirlik kavramından çok daha önce dilimize girdi ancak  biz bu kavramı sürdürülebilir tarım olarak değil, kalıcı tarım (permanent agriculture) olarak öğrendik. “Permanent agriculture” biraz uzun olduğundan da kısaca permaculture dedik. Zaman içerisinde permakültür, sadece tarımın kalıcılığını değil bu kalıcı ya da sürdürülebilir tarım etrafında tasarladığımız yaşamın da sürdürülebilir olabileceğini bize öğretti. Permakültür artık sadece bir besin üretme usulü değil bu düşünce tarzı etrafında şekillenen bir yaşam biçimi halini aldı.

Şehrin ortasında ‘permakültür yaşam’

Bu deneyimi kitaplardan okumanın yanında gözlerinizle görmek isterseniz bugünlerde belediyeler “topluluk bahçeleri” adını verdikleri sistemler kurma çabasındalar. Bu bahçelerin belki de ilki Fenerbahçe Burnu’nda Saint Joseph Lisesi Permakültür Kulübü‘nün öncülüğünde ve Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile 2016 yılında kuruldu ve artık olgunluğa ulaşmış bir biçimde yaşamını sürdürüyor. 

Yaklaşık bir dönüm alana sahip olan bu topluluk bahçesine artık çevre okullar da gelip kazanımlarını kendi bahçelerinde deneyimleyebiliyorlar. Sivil toplumdan oluşan gönüllü destekçiler de bahçeye gelen öğrencilere yardımcı oluyor. Türkiye koşullarında bile vakit ya da uzaklık engeline takılıp Fenerbahçe Parkı’ndaki bu bahçeyi görememiş, oradaki etkinliklere katılamamış büyük-küçük herkese fiziksel olarak bahçede olmasalar da orayı gösterme, okullarında bahçecilik yapmaya özendirme amacıyla sanal gerçeklik projesiyle bahçe tanıtılıyor. Hatta bu projenin tanıtımı sonrasında yurt içi ve yurt dışından bahçeyi görmek isteyen öğretmenler, akademisyenler de bahçeye geldiler. Dünya sürdürülebilir çalışmalar üzerine yoğunlaşırken çeşitli uluslararası yarışmalara katılan Permakültür Kulübü, Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi projesi ile Çin’de düzenlenen “The Second Silk Road Women’s Innovation Design Competition”da, “Green Living” (Yeşil Yaşam) kategorisinde birinci oldu.

Bahçede, anaokulundan üniversiteye kadar her yaş grubundan öğrencilerle ve okullarla çalışmalar devam ediyor. İklim krizinin yarattığı olumsuz gidişatı dikkate alarak, karbon ayak izimizi düşürme hedefinden yola çıkan, suyu daha tasarruflu kullanabileceğimiz farklı tarım yöntemlerini deneyimlemek ve bunları her yerden talep eden öğrencilerle paylaşmak mümkün. Bu projeden görerek ve öğrenerek yaşadığımız yerlerin sürdürülebilir yerleşimlere dönüştürülmesi konusundaki girişimleri destekleyebiliriz. Özellikle bugün ilçe ve büyükşehir belediyeleri kent bahçeciliğine yönelik önemli adımlar atmak istiyorlar. Bu adımlar sadece belediyelere bırakılamayacak kadar önemli adımlar. Toplum olarak bizler de yaşadığımız yerin yakınındaki alanlarda bu bahçelerin kurulmasını destekleyebilir, böyle bir alan yoksa da oluşturulmasını talep edebiliriz. İnanın çevremizde çoğu zaman görmeden geçtiğimiz ama bu tür bahçecilik çalışmaları için kullanılabilecek irili ufaklı epey alan bulunuyor, yeter ki biz isteyelim.

Plastik ayak izini azaltmak-1: En kolay beş yol

Plastik kirliliği ile ilgili yazılarıma şöyle bir göz attığımda, vatandaşın plastik ayak izini azaltmak için bireysel önlemler noktasında neler yapabileceklerini önermeyi atladığımı fark ettim. Yazılarımda bu konuya neredeyse hiç değinmemişim, ancak bunun için elbette geçerli nedenlerim var. Bunun yanında bu konuda da öneriler yapmam gerektiğine dair hatırı sayılır boyutta geri dönüşlerde de bulunulduğunu belirtmem gerekiyor. Plastik ayak izinin azaltılması için neler yapılabileceğinden bahsetmeden önce, neden bahsetmediğime değinmemde de fayda var.

Her şeyden önce plastik kirliliği, bireysel önlemler ile değiştirilemeyecek kadar ileri boyutta. Sorunun uzun vadede çözümü için ciddi önlemler alınması gerekiyor. Ancak bu önlemler bireysel değil, daha üst düzeyde olmalı. Bu üst düzey önlemler (üretimin azaltılması, tek kullanımlık plastiklerin tamamen yasaklanması, depozito sistemi ve tekrar kullanıma uygun ürünlerin tasarlanması gibi) olmadan bireysel çabalarla pek bir şey değiştirilemez.

Tabii bunun yanında bireysel önlemlerle değiştirilebilecek bir şey var; o da suça ortak olmamak. Evet, yanlış duymadınız! Plastiğin yarattığı çevre kirliliği biz insanlar tarafından işlenen bir çevre suçu ve plastik kullanmayarak bu suça olan ortaklığınızı azaltmanız mümkün. Bunu yaparak bir şey daha başarmış olabilirsiniz: Toplumsal bilinç düzeyinin artmasına katkı sağlayabilirsiniz. Bu da plastiğin zararlarının daha yüksek sesle dile getirilmesine uzun vadede yardımcı olacaktır. O zaman lafı uzatmadan alabileceğimiz bazı basit önlemleri sıralayalım.

İşte plastik ayak izinizi azaltmanın beş kolay yolu;

1- Beşi bir yerde: Sırt/Kol çantası taşımak

Bir çanta taşımak sizi daima hazırlıksız yakalanma ihtimalinden uzaklaştıracaktır. Çantanın içerisine çok kullanımlık saklama kabı, su şişesi, kişisel bir bardak ve bir iki adet de bez torba koyduğunuz takdirde  tek kullanımlık birçok plastiği de kullanmaktan kaçınmış olursunuz. Diyelim dışarıdasınız ve canınız kahve çekti. Tek kullanımlık take-away bardaklarda kahve içmek yerine kendi bardağınızı kullanırsanız günde ortalama üç adet kahve bardağının tüketiminden kaçınmış olursunuz. Benzer şekilde çok kullanımlık su şişeniz de sizi gün içerisinde ortalama iki adet pet şişeden su içme ihtimalinden uzaklaştıracaktır. Bez çantanız, ani gelişen alışveriş ihtiyacında sizi idare edecektir. Peki ya saklama kabı? O da yine ani gelişen alışverişlerde ağırlığına göre satın alacağınız gıdalar için. Gıda dediysem bunlar peynir vb. ürünler… Unutmayalım ani gelişen diyoruz. Aksi takdirde alış veriş işini planlı yapmakta fayda var. Böylelikle ihtiyacınız olanın ne olduğunu planlar ve kap kaçağınızı ona göre ayarlayabilirsiniz.

2- Plastik pipete ‘asla’ demek

Plastik pipetler, medikal kullanım dışında dünyanın en gereksiz ve anlamsız plastik ürünüdür. Kullanılması ise israftan ve kirlilik yaratmaktan başka bir şey değildir. Plastik pipet ile beslenmek zorunda olduğunuz bir rahatsızlığınız yoksa, dışarda yemek yerken sipariş verdiğinizde pipet istemediğinizi özellikle belirtin. Çünkü işletmeler, ciddi bir bilinç eksikliğine sahipler ve plastik pipetin anlamsızlığını henüz kavrayabilmiş değiller. Bu nedenle her içeceğin yanına otomatik olarak pipeti koyuyorlar. Siz de bu ihtimali ortadan kaldırmak için pipet istemediğinizi özellikle belirtin. Oldu ya plastik pipetsiz içerseniz öleceğiniz bir durum söz konusu, o zaman da aklınıza burnundaki plastik pipet yüzünden acı çeken kaplumbağayı getirin ve içeceğinizi pipetsiz içilebilen bir başkasıyla değiştirin, çünkü dünya sizin zevklerinizi kaldıramayacak düzeyde kirlendi. Daha fazla kirletmeye de gerek yok. Peki, evde ne yapmalısınız? Onun için de çok kullanımlık alternatiflere yönelebilirsiniz. Biz mesela altı  adet metal pipet ile bu ihtiyacımızı giderdik. Siz de deneyin, başarabilirsiniz.

3- Streç film yerine saklama kabı veya diğer alternatifler

Ev içerisinde en fazla tüketilen plastiklerden bir diğeri de streç filmler. Artan yiyecekleri tabağında muhafaza etmek için yaygın olarak kullanılıyor. Oysa ki çözümü çok basit: Saklama kabı ya da alüminyum folyo veya balmumundan yapılma, sarıp saklama amacıyla kullanılan alternatif çok kullanımlık ürünler. Kendi evimizde, geçtiğimiz yıl yaklaşık 10 adet saklama kabı almış ve streç film kullanımını önemli oranda azaltmıştık. Ancak daha özel durumlar için saklama kaplarının yetmediğini keşfedince, internet üzerinden satılan streç filme alternatif ürünlerden aldık ve o sorunu da öyle çözdük. Daha da ekstrem durumlar için de alüminyum folyo imdadımıza yetişti. Şimdiki kullanım skalamızda streç filme yer yok. Siz de aynı şekilde streç filmden kurtulabilir ve plastik ayak izinizi azaltabilirsiniz.

4- Yemeğini sipariş etmek yerine yerinde ya da evinde yemek

Sipariş üzerine eve ya da iş yerine gelen yemeklerde ciddi anlamda plastik kullanılıyor. İstenilen ürünlerin içlerine konulduğu köpük ya da diğer şekildeki plastik ambalajlar ciddi anlamda tehdit. Yanındaki ıslak mendil, poşet içerisine konulmuş kürdan, soslar ve diğer ekstralar, hep plastik demek. O zaman yemek sipariş etmek yerine gidip restoranda yemek ya da evde yemek en doğrusu. Bir yere ayrılamıyorsanız o zaman yemeğinizi evinizde hazırlayıp götürmek de iyi bir alternatif olur. Hem sağlığınızı hem de cebinizi korumuş olursunuz. Diyelim ki sipariş etmek zorundasınız o zaman plastik içerisinde servis edilemeyen türden yemekler sipariş etmenizde fayda var. Not olarak da plastik istemediğinizi iletirseniz bir nebze olsun plastik ayak iziniz azalmış olur.

5- Sık sık çamaşır yıkamamak

Uygulanması kolay beş yol içerisinde en zor olanı bu. Çünkü artık o kadar kirli bir çevrede yaşıyoruz ki hiçbir harekette bulunmasanız bile hava kirliliğinden dolayı bir şekilde giysileriniz kokup kirlenebiliyor.

Ayrıca kirlenmese bile her gün aynı şeyleri giymenin ayıp sayıldığı garip bir toplumda yaşıyoruz. Bunun için öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor; her gün aynı şeyleri giymek moda saçmalığına ters olabilir, ama çevre için oldukça faydalı bir iş.  Bahsettiğimiz şey haftalarca aynı şeyleri giymek değil. Birkaç farklı kombinasyonu farklı farklı günlerde giymek. Bunu da yıkamadan giyilebildiği kadar uzun giymek ve mümkünse de giysileri akşam çıkardıktan sonra havalandırarak kaldırmak. Böylelikle gün içerisinde giysinize sinen kokudan kurtulabilirsiniz. Bu da onun tekrar giyilmesine imkân tanıyacaktır.

Ortalama bir evde, 6 kg’lık bir çamaşır yıkaması, yaklaşık 700.000 mikro fiber salımına neden oluyor. Yani siz modaya uyacaksınız diye değiştirip kirlenmediği halde yıkadığınız çamaşırlar sucul ortama binlerce fiber; yani çoğunluğu polyester, akrilik ve naylon olan plastiklerin salınmasına neden oluyor. Türkiye’de ise kanalizasyona karışan bu fiberlerin ancak %70’i artıma tesislerinde arıtılabiliyor. Geri kalanı direkt olarak nehir göl ve denizlere akıyor.

Bu öneriler uygulanması en kolay öneriler. Devamını da haftaya yazalım.

Doğayla kalın…

Teknik / teknolojik eğitim

Fordist ve belirli ve sistematik bir rasyonaliteye dayanan teknoloji: üretim ve çalışma, iş bölümü, kent yaşamı, kültürel ve sanatsal değerler ve dünya düzeninin işleyişi için gereken eğitimler, üretim ve iletişimin teknolojisi değiştikçe ve esnek üretim biçimleri çeşitlenerek çoğaldıkça, buna bağlı olarak değişti. Değerler ve kültürün moderniteyi aşması, kent/ kentin mekansal biçimlenişi ve yaşamı, dünyanın küreselleşmesi ve küresel alt yapıyla bir ağ gibi örülmesiyle değişen her şey, yeni bir insan türü ve yeni bir eğitim gerektirmeye başladı.

Modern dünyanın 1980 sonrasında (bazılarına göre çok daha önceden başlayarak), yeni teknolojik gelişmeler ve uygulamalarla, giderek modern ötesine veya sonrasına doğru değişmeye başlaması (ya da akışkanlaşması) ve bu değişimin giderek ivme kazanmasıyla; düşünen, bunun için gerekli teknik eğitimleri alan ve örgütlenen, belirli bir iş disiplinine sahip olan, ücretiyle ihtiyaçlarını karşılayan, barınan ve kendisini yeniden üreten sınıf, giderek eski konumunu gücünü ve statüsünü kaybetmeye başladı. Mavi yakalılar ya da işçi sınıfı sanki eridi ve buharlaştı.

Yerine, sanayisizleşen kentlerde tüketimci, teknolojik gelişmenin sağladığı yaşam tarzına ve kolaylıklara yönelen, kullanıp-atan/ atık üretici ve aşırı kirletici, yaşamı belirsizliklerle ve rastlantılarla dolu, buna karşılık, bireysel olarak her şeyi elindeki teknolojiyle ve gelecekteki teknolojik gelişmelerle daha çok yönetebileceğini düşünen, her şeyden çok kişisel konforlara düşkün, kentli bir kalabalık oluştu.

Modern okulun işlev(sizliğ)i

Küresel altyapı ağları ve “neo-liberal” (ya da “post-fordist”, “esnek”) denilen düzen ve anlayış ve onun kentleri, kentlerdeki yaşamın kipleri ve kültürü, yeni bir insan türü ve yeni bir habitat yaratmaya başladı. Tüketimi çok yaygın ve kolay, ömrü çok kısa olan teknolojik aletler ve oyuncaklar, gündelik yaşamın ve kentte üretilen nerdeyse bütün hizmetlerin, temel ekseni haline geldi.

Yeni teknoloji ve yeni kentin gerektirdiği geleceğe göre hazırlanması gereken yeni insanın kazanması gereken bilgilerin tür ve çeşitlerinin özellikleri, modern okulun işlevinin artık yürütülemez hale gelmesine neden oldu. Dünyanın her yerinde, okul eğitiminin içeriksizleşmesi ve niteliksizleşmesi, batı dünyasında ABD’de bile, liseyi bitirdiği halde okuması-yazması olmayan insanlar, sıradan ve niteliksiz üniversitelerden mezun olanların değersizliği ve işsizliği; aşırı oburlukla teknoloji tüketen, içeriğe- anlama ve etiğe değer vermeyen “yeni kentliler”, neo-liberal kapitalist dünyada, modern eğitim sisteminin nasıl çöktüğünü gösteriyor.

Yeni teknolojilerin getirdiği dünya için, nasıl bir eğitim düzeni oluştu? “Piyasalar” nasıl bir insan istiyor ve gerektiriyor?

Dünyanın her tarafındaki niteliksizleşme, kitleselleşme ve popülizm, eğitimin de giderek ezbere ve itaate dayanan bir anlayışa doğru gitmesi ve sadece az sayıda elit öğrenci için de ileri teknoloji ve tasarım okulları açılması, bu bakış açısıyla daha iyi açıklanıyor gibi görünüyor. Yani eğitim için temelde iki farklı düzey belirlenmiş gibi:

  • Büyük kalabalıkların ortalama çocukları için niteliksiz ve ezbere dayalı avutucu, hiçbir şeyi tam olarak açıklamayan, sormayan ve dünyanın işleyiş düzeneklerini sorgulamayan ve merak etmeyen/öğrenmek istemeyen, kolay baş eğen çocuklar yetiştirmek üzere, kitlesel bir eğitim ve
  • Hangi toplumsal sınıftan olursa olsun, çok akıllı ve zeki çocuklar için, nitelikli (ve çoğu kez özel) paralı veya “müşterisini” sıkı bir biçimde bağlayan burslu okullar…

‘İtaat et, rahat et’

Sistemin giderek içeriksizleşmesine aldırmayan, ezberleyerek öğrenmeye dayalı bir eğitim sisteminde; anlamaya, eleştirmeye, sorgulamaya ve soru sormaya, yeni öneriler geliştirmeye yönelmemenin temel nedeni, belki de şöyle düşünülüyor:

 “Şu anda, mevcut işlerin adeta bir robotun yapabileceği kadar basitleştirilmesine ve kolaylaştırılmasına elverişli bir teknoloji geliştirildiğine ve politik olarak da, popülist liderlerin söylediklerinin, kolayca ve sorgulanmadan inanılması gereken fikirler olduğuna dair köklü bir anlayış benimsendiğine göre, (çünkü politikacılar -muhtardan cumhurbaşkanına kadar- kolay ve kısa erimde geçerli, uzun erimli ve geniş çaplı etkileri düşünülmeksizin alınmış kararları beğenen kitleler tarafından seçiliyorlar) toplum, bu sistemle eğitilebilir.”

Sıradan ve ortalama insanların, giderek bürokratik bir labirente dönüşen hizmet sektörlerindeki işleri yapması, itaat etmesi ve inanması, ortalama bir yaşamın ortalama (ama oldukça sıradanlaştırılmış ve basit ve kolay) konforu elde ettiğini düşünmesi ve mutlu olması, yeteri olacaktır. Dolayısıyla eğitimin bu kadar niteliksizleşmesinde, gerçek bir yaşamla, insanla ve doğa ile gerçekten ilgili olmamasında, bir eksiklik olmayacakmış gibi duruyor…

Aslında sistemin, teknolojiyi hızla geliştirmeye ve sürekli olarak değişen teknolojiye göre yeni tasarımlar yapacak kişilere çok ihtiyacı var. Ancak bu tür işlevler, oldukça küçük ve seçkin bir grupla da yerine getirilebilir. Sadece, gelişme gösterme potansiyeli olan öğrencileri, bu yenilikçi/ keşfedici ve tasarlayıcı teknik bilgilerle ve gerekli becerilerle donatan, ama estetik ve etik gibi, felsefe ve felsefi bir bakış açısıyla değerlendirme/ sorgulama gibi niteliklere sahip olmaksızın yetiştirilmesine elverişli bir eğitim sitemi, yeterli olabilir.

Sürekli olarak, daha çok tüketme arzusu pompalanması nedeniyle, daha ileri bir teknoloji kullanarak ve daha çok tüketerek mutlu olabileceğini düşünen kalabalıkların, çevresi çürümekte olan dünyasında yaşıyoruz. Borçlanarak ve büyük güçlüklerle elde edilmiş ortalama bir diploma belgesini her şeyden önemli sayan ve iş/ meslek yaşamına büyük bir borçla başlaması gereken kuşakların, öğrenme ve gerçekten iyi bir eğitim alma ilkelerine yaklaşabilmesi, ne kadar mümkün olacak?

‘Terörist’liğe giden kısa yol

Kentindeki ve çevresindeki ekolojik bozulmalar nedeniyle sağlıksız ve giderek daha zor iklim koşullarında, daha az doğal ve temiz kaynakla yaşayacak olan, daha bunaltıcı ve ne kadar direnilirse direnilsin kötüye doğru gidişi durulamayan ekolojik krizin gündelik yaşamdaki belirtilerinden başka hiçbir gelecek ufku olmayan, daha çok şiddet ve savaş görecek olan, daha sahte bir kitle iletişimi kuşatması altındaki insanların, iyi bir eğitime ve gerçekten öğrenmeye merakı ve isteği, ne kadar olabilir ki?

“Zevk, konfor, rahatlık ve zahmetin ortadan kalkması, ânında tatmin olma, hayallerin gerçekleşmesi”, gerçekte neredeyse bütün insanların aradığı bir şey. Dünya, bu demek zaten. Bunu istememek, en iyi olasılıkla aptallık. Ama daha da kötüsü, “marjinallik”, tehlikeli biri olmak… Hatta buradan hemen terörist olmaya atlayabilirsiniz. Zaten artık “terörist”in tanımı, sadece şu kadar:  İktidarın bütün aygıtlarıyla (okuldan, işyerine, medyaya ve polise, hapishaneye kadar) size kabul ettirmeye ve ezberletmeye çalıştığı ideolojik dünyaya girmeyi ret ediyorsanız, yani “sürü”den biri olmayı kabul etmiyorsanız ve çeşitli bakımlardan bundan az veya çok başka bir şey istiyorsanız, “terörist”siniz. Kitleselliği, sıradanlığı ve derinliksiz inanmayı/ itaati reddediyorsanız, teröristsiniz.

Bugün için terörün tanımı, tüketim toplumunun dışına çıkmak ve sadece ihtiyacınız kadarı için alış-veriş etmek ve belki bazı şeyleri kendiniz üretmek ve veya onararak yeniden kullanmak, kitle iletişimini üzerinize yığdığı enformasyonu silkelemek, savaşa gitmeyi ret etmek ve hakiki olanın ne olduğunu aramaya çalışmak, popüler kültürün ve figürlerin söylediklerinin, sizi sindirmesine izin vermemek… Eğer bunları yapıyorsanız, kesinlikle terörist tanımına giriyorsunuz.

Eğer teröristseniz zaten sizi yok etmek isteyecek olan devlet aygıtı artık sadece, sizi indirmek/ vurmak, eğer bunu becerememişse, doğrudan (zaten çok kalabalık olan) bir hapishaneye koymak isteyecektir. Eğer bunu da becerememişse, ya kendiliğinizden ya da devlet zoruyla bir akıl hastanesine gitmenizi ya da intihar etmenizi sağlayacaktır. (Türkiye’deki durum, şimdilik, cümlenin sadece son bölümü bakımından, diğer ülkeler kadar ağırlaşmış değil sanki…)

‘İhtiyaca göre’ nesiller…

Bu teknolojik, toplumsal ve kültürel gelişmeler ortamında, eğitim sistemi, kimseyi sürüden ayrılmayı düşünebilecek gibi, hatta mevcut işleyişi sorgulayabilecek gibi yetiştiremez. Teknoloji neyi gerektiriyorsa ve bu teknolojiye göre biçimlenmiş siyasi iktidar, yeni kuşakları kitleselleşmeye ve itaate hazırlamaktan başka bir işleve sahip olamaz. Yeni teknolojilerin geliştirilmesi ise, artık sadece çok büyük yatırımlara ve (buna karşılık etik sorumlulukları, atom bombasını öncesindeki tartışmalar kadar bile önemsemeyen) çok kapsamlı kurumsallaşmalara bağlıdır. Hemen hemen hepsi özel ve büyük teknoloji firmalarının kurmuş olduğu üniversiteler ve araştırma kuruluşları tarafından üretilmekte, hukuk/ patent firmaları tarafından tekelleştirilmektedir (devlet kursaydı daha iyi mi olacaktı?).

Bu durumda, teknoloji geliştirmeden güçlü olmayan ülkelerin eğitim sitemi, ancak daha az önemli teknoloji üretimi ya da tasarım sorunları için, en parlak ve en nitelikli bireyleri eğitmekle yetinecektir. Daha da nitelikli olanlar çıkarsa, onlar da gelişmiş ülkelerin araştırma firmalarına transfer olacaktır.

Teknolojinin bu hızla ve bu doğrultuda gelişmesine, gezegenin daha şiddetle sömürülmesine ve insanların daha büyük kitleler halinde hiçleşmesine ve savaşlarla/şiddetle/ göçlerle/ biyolojik (hatta psikolojik) silahlarla yok edilmesine, bilginin tekelleşmesine ve patent haklarına karşı durabilen bir insanlık olacak mı?

Amerika için böyle bir gelecek, Brezilya için böyle bir gelecek, Rusya için veya Hindistan için böyle bir gelecek, ne kadar beklenebilir? Çin, nasıl tepki verecek? Bu ülkeler, kendi teknolojik gelişim stratejilerini ve kitle eğitim stratejilerini/ yaklaşımlarını değiştirecekler mi/ değiştirebilirler mi?

Peki, bu koşullarda ne yapılabilir?

Teslim olmaktan ve savaşlarda, göç yollarında, yangınlarda, kıtlıklarda ölmekten başka çaremiz yok mu?

Yeni kuşakları, çocukları nasıl yetiştireceğiz?

***

Yararlanılan kaynaklar

  • Harvey Daid (1997), Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul
  • Bauman Zygmunt (2017), Akışkan Modernite, Can Yayınları, İstanbul

Fayton, akülü araç ve Belediyenin yıllar süren çözümsüzlüğüne dair – Alişan Şahin

İstanbul/Adalar’da faytonlar ve atların çektiği eziyet, ulusal basının ve politikacıların da ilgisi ile hemen hemen herkesin gündeminde. Meselenin çeşitli vesilelerle gündemde kalmasına etki eden en önemli faktör herhalde politikacıların onu –uzaktan da olsa – oy getirecek ve halledilmesi kolay bir mevzu olarak görmesinden olsa gerek. Öyle ya, politikacı vaatleri ile var. Meseleyi halletme ise sonradan gelen ve olasıdır ki halledilmese de olur.

Kimine göre kısa görünse de Adalar’ın bir adasında altı yıldır yaşamaktayım. Adalar İstanbul’un bir ilçesi olsa da İstanbul’un bazı bölgeleri kadar ihtimam gösterilen bir yeri olmadı yıllardır. Meselenin daha çok particilik çekişmeleri ile alakalı tarafı da olasıdır.

Faytonlar kaldırılınca mesele halloldu mu?

Fayton ve atların hal-i pür melaline dair yıllardır yapılan tartışmalar fayton ve faytonculuğun kaldırılmasına karar verilmesi ile hemen hemen halloldu sanılıyor. Faytonları çekmekten “el çektirilen” atların halini ise bir kısım hayvansever ısrarla vurgulamakta ve gündeme girerek onları yaşatmaya çalışmakta.

Yaşadığım ada faytonun olmadığı tek ada, Kınalıada. Zannederim adanın topografyası ve büyüklüğü faytonculuğa pek elverişli olmadığından. Ayrıca faytonun diğer adaların tek “ulaşım” aracı olduğunun söylenmesi külliyen yalan. Çünkü Adalarda yaşayan insanlar için fayton ulaşım aracı değil, sadece bir renk idi. Çoğu kimsenin de onu bir ulaşım aracı olarak gördüğünü sanmıyorum. Kullananlar ise sadece birkaç defa fantezi yaşamak için bunu yapmış olmalılar. Belediye ya da konu ile ilgili kurumlar ise faytonu ve atları düşünerek fayton üzerinde elde edilen fahiş kazancı ve faytoncuların aç gözlülüklerinden kaynaklı, atlara yaptıkları eziyeti engelleyecek düzenlemeleri yapmak yerine onu tamamen kaldırarak başka problemlerin yolunu açtılar. Bunun yanında faytoncuların atlara yaptıklarının farkında olan Adalı pek çok kişi bu yarayı iyileştirmek yerine “yarayı kesip atma” uygulamasına onay vermek durumunda kaldı.

Akülü araç sorunu

Geleyim meselenin esasına. Faytonların kaldırılması tartışmaları yaşanırken Adalar Belediyesi ve ekipleri Adalar’da elektrikle şarj edilen ve esasen yaşlılar için üretilmiş olan akülü araçları toplama kararı alarak çeşitli defalar bunu hayata geçirmeye teşebbüs etti. Hemen hemen her yaz gemilerle adalara çıkarma yaparak burada yaşayan esnaf ve Adalı insanların ulaşım problemlerini doğaya en az zarar veren şekilde çözen akülü araçlarına el koydular. Bunu çeşitli defalar, ama özellikle yaz aylarında gerçekleştirip sonra da araçları sahiplerine iade ettiler.

Adına gasp denebilecek böyle bir uygulamanın ne yasal bir dayanağı ne de haklı bir gerekçesi vardı. Sadece Ada esnafını ve ulaşım problemini kendi imkânları ile yapan Adalıları terörize etti ve halen de ediyor.

Adalar’da akülü araçların kaldırılmasına yönelik bazı gösteriler de yapıldı. Ancak Adalıların ekseriyetinin bu konudaki fikrini dahi almadan başvurulan böyle bir uygulama insanları rahatsız etse de ses çıkaran ve bunu kamuoyuna mal edecek araçlara ve toplu hareket etme olanağına sahip olmayanlar sorunu yetkililere bireysel olarak sızlanma ve kısa öfke nöbetleriyle ifade etmek durumunda kaldı.

Adalar’da yaşayan insanların sadece fayton ve akülü araç “problemi” yok. Aslında bunlar esas problemler de değil. Ama ana problem(miş) haline getirildi ve adeta Türkiye’de yaşayan herkesin problemi olarak görülmeye başlandı. Her vakada olduğu gibi üstüne vazife olmayan meselelere sosyal medyanın yarattığı etkinin bir parçası olarak, argo tabirle “duyar kasan” kitle, meselelere aynı sathi duyarlılıkla yaklaşarak fayton konusunda yaratılan ya da var olan meselenin bir parçası haline geldiler. Bugün bu problem –atların bir yere tıkılması ve kaderinin ne olacağı – pek kimseyi ilgilendirmiyor sanki…

Akülü araçlar üç tekerlekli, evlerden sağlanan elektrikle şarj edilen ve bu anlamda yakıt problemi olmayan, kullandıkları piller – pillerin zararlarına dair başka yazılara bakılmalı – haricinde çevreye zarar vermeyen, bildiğim kadarıyla yürümekte zorlanan ve fakat toplum içerisine çıkamayan yaşlı ve çeşitli engelleri olanların topluma karışmaları, mobilize olmaları maksadıyla üretilmiş araçlar.

Adalar’ın doğal yapısı itibarı ile bu araçlar at ve at arabasına tercih ediliyor. Adalar haricinde İstanbul ve Türkiye’nin birçok şehrinde de kullanılıyor. Ada insanı da ulaşım konusunda şimdiye kadar uygun bir alternatif sunmayan yetkililerden bağımsız olarak kendi başının çaresine bakarak bu araçları kullanmaya başladı. Kaldı ki yetkililer böyle bir alternatif sunsa dahi bireysel kullanım açısında kullanıma uygun gördükleri – fosil yakıt kullanılmadan işleyen – böyle bir aracın kullanılmasında, Adalıların karar kılması birçok açıdan müdahale gerektirecek bir durum olmamalıydı.

Talepler ve tutarlılık

Akülü araç kullanılmasına itirazlardan biri ise bu araçların ergen yaştaki çocukların bir oyuncağı olarak kullanılmaya başlanması ve onların da birçok yaralanmaya neden olmaları. Bu, milyonlarca insana/çevreye/doğaya zarar veren otomobil ve benzeri araçların yasaklanmasını istemek gibi bir şey.  Şahsen fosil yakıtlar ve otomobil vb. araçların kaldırılması/kullanılmaması fikrinin taraftarıyım. Ama her gün binlerce insanın ölmesi/öldürülmesinin nedeni olan otomobil, uçak, tren vb. gibi araçların yasaklanmasına dair talepleri yokken, bisiklet statüsündeki araçların yasaklanmasının istenmesini tutarlılık açısından problemli görüyorum.

Sezileceği gibi bu, Adalarda yazlıkları olan ve sadece Ada ve onun problemleri ile – o da şeklen – sadece yaz aylarında karşılaşanlar tarafından dile getirilen ve onlarca yaratılan bir problem. Aynı şekilde belediyelerce şezlongcu denilen kişilere işgaliye karşılığında peşkeş çekildiğini düşündüğüm, halka açık olması gereken Ada sahillerinin rezil durumuna dair pek fazla bir itiraz duymuyoruz. Ada sahillerinde oturulacak bir karış toprak bırakmayan ve çevreye dair çirkinlikte yarışmaya girse şampiyon olacak sahillerin fecaat hali, ne yerel yetkilileri ne de yazlıkçıları ilgilendiriyor gibi.

Fayton ve akülü araç problemine kısa bir değini amacıyla kaleme alınan bu  satırların muhtemelen eksik kalan tarafları vardır. Belki, başkaları da  bir şeyler yazar ya da işaret ettiğim meseleleri eleştiri konusu yapar. Umarım öyle olur. Problem kendi mahallemizin problemi, benim problemim…