Ana Sayfa Blog Sayfa 2154

Karantinadaki Avrupa ülkelerinde elektrik talebi azaldı

Tüm dünyada etkisini sürdüren yeni tip koronavirüs sebebiyle birçok Avrupa ülkesinde uygulanan karantina sebebiyle ekonomik faaliyetler daralırken, salgının etkisi elektrik taleplerine de yansıdı.

AA’dan Nuran Erkul Kaya’nın haberine göre Avrupa Elektrik İletim Sistemi İşleticileri Birliği (ENTSO-E) verilerinden derlediği bilgilere göre, martın ikinci haftası itibarıyla ilk olarak İtalya’da düşmeye başlayan elektrik talebinde, ay sonunda diğer ülkelerde de görüldü.

En büyük talep düşüşü İtalya’da

Buna göre, 30 Mart – 5 Nisan haftasını kapsayan dönemde, İtalya‘nın elektrik talebi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 26 azalarak Avrupa kıtasındaki en büyük talep düşüşü olarak kayıtlara geçti. Bu dönemde İtalya’da saatlik ortalama elektrik talebi 24 gigawatt seviyesinde gerçekleşti.

İtalya’yı elektrik talebi yüzde 22 azalan Hollanda takip ederken, aynı dönemde Hollanda’da saatlik ortalama elektrik talebi 9,1 gw oldu. Covid-19 vaka sayısının çok hızlı bir şekilde arttığı İspanya‘da ise söz konusu haftadaki elektrik talebi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 19 azalarak saatte ortalama 23 gigawatta geriledi.

Belçika‘nın elektrik talebi ise saatlik ortalama 9,7 gw’a düşerek yüzde 14 azalırken, İngiltere’de bu oran yüzde 13 olarak kayıtlara geçti. Bu dönemde İngiltere’nin saatlik ortalama talebi 32,6 gw seviyesinde gerçekleşti.

Fransa’da yüzde 10, Almanya’da yüzde 5 düşüş

Ayrıca, 17 Mart itibarıyla serbest dolaşımın zorunlu haller dışında kısıtlandığı Fransa‘da elektrik talebi bu dönemde yüzde 10 azalarak saatlik ortalama 50 gigawatta geriledi.

Kovid-19 önlemlerini gevşetme kararı alan Almanya‘da ise elektrik talebi yüzde 5 düşüşle saatlik ortalama 53,5 gw seviyesine geriledi.

Bulgaristan ve Kuzey Avrupa’da talep arttı

Bulgaristan ise Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri arasında elektrik talebi artan tek ülke oldu. Bulgaristan’ın elektrik talebi bu dönemde yüzde 8 arttı ve saatlik ortalama talep 45 gigawatta çıktı.

Öte yandan, Avrupa’da birçok ülkede Covid-19 önlemleri sebebiyle elektrik talebinde gerileme görülmesine rağmen Kuzey Avrupa ülkelerinde elektrik talebi artmaya devam ediyor.

Söz konusu dönemde Danimarka‘daki elektrik talebi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 8 artarak saatlik ortalama 39 gigavata yükseldi. Norveç‘in elektrik talebi ise yüzde 7 artışla 16,9 gigavat seviyesine çıktı. Finlandiya‘da da elektrik talebinde yüzde 3 artış görüldü.

Önlemlerin en büyük etkisi nisanda görülecek

Londra merkezli bağımsız düşünce kuruluşu EMBER Elektrik Analisti Dave Jones, İtalya’nın elektrik talebinin giderek daha fazla azaldığını kaydetti. Buna rağmen Kovid-19 önlemlerinin elektrik talebindeki asıl etkisinin nisanda görüleceğini belirten Jones şu değerlendirmede bulundu:

Talepteki düşüş kömür ve doğal gazdan elektrik üretimini ciddi oranda azaltacak çünkü azalan elektrik talebinin karşılanmasında maliyetsiz oldukları için öncelikli olarak rüzgar, güneş, hidroelektrik ve nükleer santraller kullanılıyor. Bu yüzden, elektrik talebinde yüzde 10-20 düşüş, fosil kaynaklardan üretilen elektrikte çok daha büyük bir azalma anlamına gelebilir.

Bir tehdit olarak doğa: Eko-kaygı bozukluğu vebası

Zhiwa Woodbury‘ın Mediumda yayımlanan makalesi, Yeşil Gazete & Açık Radyo işbirliği kapsamında Ayça Ceren Akdemir tarafından çevrildi.

*

 

Bu, korkutucu küresel salgın hastalıklar, iklim travması ve büyük kirlilik çağında, Amerikan Psikoloji Derneği (APA) sizin ya da sevdiklerinizin “çevresel kıyametin kronik korkusu” olarak tanımladıkları “eko-kaygı bozukluğundan” musdarip olabileceğinize inanıyor. İnsanlığın doğal dünyayla yıkıcı ilişkisini ele almak üzere on yıllarca araştırma yapan, kitap yazan ve eko-terapi sağlayan bir grup ekopsikolog olarak, APA’nın böyle bir mental bozukluk isimlendirmesinden rahatsızız.

Dünyayı yok edebilecek bir asteroidin gezegenimize doğru son sürat savrulduğunu düşünün. Asteroidin yaklaşmasından korkan insanları “astro-kaygı bozukluğu” yaşadığı için etiketlemek mantıklı olur mu?

Aslında, APA’nın biyosferik travmaya yanıt olarak yaptığı şey budur. 2017’de APA, iklim değişikliği ve hızla bozulan bir gezegensel yaşam destek sistemi hakkındaki mükemmel sağlıklı, rasyonel korkumuzun mental bir bozukluk olarak tanımlanması gerektiğine karar verdi: Eko-kaygı bozukluğu.

Eko-kaygı bozukluğuyla ilgili yakın zamanda kayıtlara geçen “küresel artış” hakkında konuşan Dr. Joti Samra, “İklim değişikliğinin insanların ruh sağlığını küresel bir şekilde nasıl olumsuz etkilediğini gittikçe daha fazla görüyoruz” dedi.

Bu “mental bozukluk” anlatısında, hem Covid-19 pandemisine hem de iklim değişikliğinin yarattığı varoluşsal tehdide verdiğimiz yanıtı etkileyen temel bir sorun var. “Eko-kaygı” teşhisi, insanlığın yaşam destek sistemlerimizin durumu hakkındaki anlaşılabilir endişesini patolojileştirmeye ek olarak, yaklaşmakta olan eko-felaketin kökenini de güçlendiriyor: İnsanların bir şekilde doğal dünyadan ayrı ve ondan daha üstün olduğu varsayımı “büyük bir yalandır”. İklim değişikliği veya yabancı bir virüs gibi dış olayların bizi tehdit ettiğini varsaymak büyük bir hatadır. 

Yaşayan bu gezegene ve diğer tüm türlere asıl tehdit bizleriz.

Gaia teorisi ve benmerkezci dünya

Buradaki gerçek ‘bozukluk’ biyosferik travmadır. Eko-kaygı bozukluğu, eko-keder, eko-depresyon ve eko-umutsuzluk bu gezegensel saldırının belirtileridir.

“Eko” Yunanca’da “ev” demektir ve “ekopsikoloji”, paylaştığımız evimiz olan gezegeni, insanın benlik duygusunun merkezine yerleştirir; ana akım psikolojinin egoyu insanın merkezine koymasına temel bir eleştiri sunar. Bu benmerkezcilik, insanların doğanın geri kalanından sihirli bir şekilde ayrı oldukları ve böylece sonuçlardan korkmadan gözlemleyebilecekleri, sömürebilecekleri ve deney yapabilecekleri bilimsel-materyalist dünya görüşüne dayanmaktadır.   

Ancak kuantum fiziğiyle ortaya çıkan birbirine bağlı dünya görüşü, nesnelerin yerini ilişkilerle değiştirir. Biz insanlar biyosferin ayrılmaz bir parçasıyız. NYT Bilim Yazarı Ferris Jabr‘ın geçtiğimiz Dünya Günü‘nde yazdığı gibi, çoğu bilim insanı artık “Dünya Sizin Kadar Canlı” görüşünü kabul ediyor.

Şimdiye kadar iklim değişikliği tehdidini, teoriden her türlü jeofizik olaylara ve daha yakın zamanlarda psikolojik semptomlar olarak ilerlettikçe dışsallaştırabildik. Bununla birlikte, koronavirüs pandemisinin ortaya çıkmasıyla, henüz semptomlarını sergileme noktasında bile gezegenin sıkıntısını doğrudan hissediyoruz: Hasar görmüş akciğerler, yüksek ateş, organ yetmezliği ve ölüm olasılığı.

Desen: Hüseyin Rüstemoğlu/ Where is my home?

‘Gaia Teorisi’ APA’nın deneysel, benmerkezci dünya görüşüne uymayabilir. Ancak Dünya Ana, biyosfere yapılan aptalca saldırımızın bir sonucu olarak, yaşamı tehdit eden ağır yaralanmalara (travmalara) maruz kalabilir. APA’nın miyop antroposenci merceğinden bakıldığında ise bu travma, bireylere verdiği ısdırap üzerinden sadece ampirik olarak “kanıtlanabilir”.

Yine de giderek artan sayıda psikolog, şu anda hepimizin değişen derecelerde yaşadığımız ezici mutsuzluk ve keder duygularının Gaia’nın üstün travmasına atfedilebileceği, daha Dünya merkezli görüşü kabul eder hale geldi. Kendi biyomumuz, sağlığımızı doğrudan etkileyen sayısız insan dışı organizmadan oluştuğu gibi, biz de onun biyomunun ayrılmaz parçalarıyız. En büyük fark, insanların iradesinin olması. Her birimizin onun (Gaia’nın) bağışıklık savunma sisteminde hücre olarak hareket etme seçeneği var ya da “yeni çıkmış insanvirüsü” nün bir parçası olmayı seçebiliriz.

‘Dışarıdaki dünya’ ve ‘buradaki ben’

Eko-kaygı bozukluğu gibi bir belirtiyi mental bir bozukluk durumuna yükseltmek, “dışarıdaki dünyayı” “buradaki ben” için bir tehdit olarak göstererek, öfkemizin temel nedenini devam ettirir. Sorunun bu tutucu, benmerkezci vaziyetine rağmen APA, bilim insanlarının radikal değişim çağrısını desteklemek üzere ‘radikal akıl sağlığını’ savunmak konusunda saha dışında kalıyor. Ancak ‘benliğin’ merkezindeki egoyu Dünya ile değiştirmek, bu tür bir toplumsal dönüşüm için hoş bir başlangıç noktası olacaktır.

Bu ‘bölünme öyküsünün’ mevcut pandemiye karşı ortak tepkimiz üzerindeki etkisini düşünün. Yaban hayatının yaygın ticaretinden kaynaklanan bir virüsü, dış bir tehdit, hatta ‘yabancı’ bir virüs veya hatta NY Times’ın yakın zamanda söylediği gibi doğal bir terörist olarak görmek; ‘doğaya karşı insan’ anlatısını güçlendirir ve bir virüse karşı savaşı haklı çıkarır. Bu varsayım, olayı iklim biliminin öngördüğü ilk pandemi dalgası değil, bir defalık bir olay haline getirir.

Bununla birlikte, ekopsikolojik açıdan, koronavirüs annemizin bizi eve çağırmasıdır. Gaia, dikkatinizi çekiyor mu? İnsanların, okyanusların bile plastikten boğulduğu, ağır derecede hasta olan bir gezegende refah ve sağlık içinde yaşamaya devam edebileceğini beklemek hiç gerçekçi değil. Zira gezegensel sağlığın yeni bilimsel disiplinine göre, devam eden biyoçeşitlilik yıkımımız, bu yeni hastalıklar ve salgın hastalıklar için gereken koşulları aktif olarak yaratmakta.

Covid-19’u yaşam kaynağımız doğal dünyayı sömürmemizin ve metalaştırmamızın doğrudan bir belirtisi olarak kabul ederek, gelecek yıl BM Biyoçeşitlilik Sözleşmesi görüşmelerinde ele alınacak ‘Tek Dünya Önerisi’ gibi daha sistemik reçetelerin uygulanmasının zorunluluğunun kadrini bilebiliriz. İklim travmasından kurtulmanın ‘Tek Dünya’ yolu, gezegenin yarısında biyoçeşitliliği geri kazanmak için doğa, toprak ve kilit türle erlbirlikte çalışmaktır ve bu da karbonu atmosferden çekip yerkürede tecrit ederek iklim değişikliğini tersine çevirecektir. APA’nın, “insana karşı doğa” bilişsel uyumsuzluğunu güçlendirmek yerine böyle sağlıklı, akılcı girişimleri savunması akıllıca olacaktır.

Tüm ilişkilerim

Travmanın kesintiye uğraması, doğal olmayan ilişkilerden kaynaklandığından, ondan kurtulmanın ilişkisel bir bağlamda da gerçekleşmesi gerekir. Ortak iklim travmamızın semptomlarını tedavi etmekten veya her bir salgını sistemik nedenlerden ayrı olarak tedavi etmekten başka bir şey yapacaksak, egomuzun değil Dünya’nın şu anda en büyük ölçekte, en büyük travmayı yaşayan canlı organizma olduğunu kabul ederek başlamamız gerekecek.

Ancak o zaman doğal dünyayla doğru bir ilişki kurmaya başlayabiliriz. Gaia’nın yardımına giderek ve kendi başımıza oturmak yerine onun semptomlarını tedavi ederek iklimimizi bütünsel olarak iyileştirebilir ve bir tür olarak iyileşebiliriz.

Bu şifa ve iyileşme süreci gerekli bir ruhsal bileşene de sahiptir ayrıca. Papa Francis’in Katolik piskoposlara gönderdiği Laudato Si “Care for our Common Home” [Ortak Evimize Gözkulak olun] genelgesinde de söylediği gibi bu, kendimizi düşünme şeklimizi değiştirir ve dünyamızla ilişkimizi yeniden şekillendirir. En son IPCC raporlarının yazarı ve editörü Nobel ödüllü Karen O’Brien’in ifade ettiği gibi: “Gezegensel dönüşüm kişisel bir seviyede ele alınmalıdır. [Bu] bir ilişki problemidir – problemler ve bunların çözümüne ilişkin kendimizle nasıl ilişkimiz var? ” O’Brien’e göre, iklimsel travmayı ilişkiye dayalı bir şekilde mercek altına alarak “Şimdi karşı karşıya olduğumuz ve gelecekte karşı karşıya kalacağımız zorluklarla yüzleşebilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz enerjinin çoğunu açığa vurabiliriz.”

Aynı şekilde kuantum dünyası da , şimdi paylaşılan anlatımızı yeniden şekillendirmeye başlıyor; Dünya’yı canlı organizma ve insanları onun biyosferinin ayrılmaz parçaları olarak yeniden canlandırıyor, Kopernik düzeyinde bir paradigma değişimini sunuyor. Kopernik, gezegenin kozmostaki merkezi rolünün rütbesini etkileyici şekilde düşürmüştü. Buna karşılık Gaia teorisi, gezegenin yaşamımızdaki ve sağlığımızdaki merkezi rolünü yükseltir.

Şimdi, dünya yavaşlarken, bize doğal dünyayla, annemizle olan ilişkimiz de dahil olmak üzere “tüm ilişkilerimizi” yeniden düşünmek için eşsiz bir fırsat sunuluyor. Bu, semptomlarından birini öncelik olarak belirlemek ve en iyisini ummak yerine, şu anda iklim krizini çözerek gelecek nesillere hizmet etmek için en iyi şansımız olabilir.

Gelin bu işe birlikte girişelim. İnsanlığın şekillendirdiği cesur yeni bir dünyada insan olmanın ne demek olduğunu hep birlikte hatırlayalım. Ve devam eden mücadelemizde Gaia’ya karşı olmak yerine onun yardımını isteyecek kadar cesur ve alçakgönüllü olalım.

48 saatte 20 bin 398 kişiye sokağa çıkma cezası

İçişleri Bakanlığı, 31 ilde sokağa çıkma kısıtlamasının uygulandığı hafta sonu boyunca bu kuralı ihlal eden 20 bin 398 kişi hakkında adli ya da idari işlem gerçekleştirildiğini açıkladı.

Yapılan açıklamada kısıtlama sona erdikten sonra kapalı olması gereken market, süpermarket ve büfe gibi iş yerlerinin açık olduğu tespit edildiği takdirde, bu iş yerlerine ve buralardan alışveriş yapanlara Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve TCK’nin ilgili maddeleri gereği adli ve idari işlem uygulanacağı ifade edildi.

İki günlük sokağa çıkma yasağı

Bakanlık tarafından 17 Nisan Cuma günü yayımlanan genelgeyle, 17 Nisan 24.00 ile 19 Nisan 24.00 saatleri arasında sokağa çıkma yasağı uygulanacağı duyurulmuştu. Yasak kapsamında Zonguldak‘ın yanı sıra büyükşehirler Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş, Kayseri, Kocaeli, Konya, Malatya, Manisa, Mardin, Mersin, Muğla, Ordu, Sakarya, Samsun, Şanlıurfa, Tekirdağ, Trabzon ve Van il sınırları içinde vatandaşların sokağa çıkması sınırlandırılmıştı. Yasak gece 24.00 itibariyle gene İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan anons ile sona erdi.

 

 

Köprüde Buluşmalar’da ödüller çevrimiçi törenle sahiplerini buldu

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından İstanbul Film Festivali kapsamında sinemacıların proje ve filmlerini geliştirmelerini desteklemek için düzenlenen Köprüde Buluşmalar, Covid-19 salgını sebebiyle 14-17 Nisan tarihleri arasında çevrimiçi platformlarda gerçekleştirildi.

Bu yıl 15’incisi düzenlenen etkinlikte Türkiye’den ve komşu ülkelerden yapımcı, yönetmen ve senaristler, uluslararası sinema profesyonelleriyle bir araya geldi. Ödüller ise çevrimiçi bir törenle sahiplerini buldu. 

Anadolu Efes’in katkılarıyla düzenlenen Köprüde Buluşmalar, Film Geliştirme Atölyesi, Komşular Platformu ve Work in Progress’e bu sene Türkiye, Ermenistan, İran, Gürcistan, Kazakistan, Yunanistan, Lübnan, Romanya ve Azerbaycan’dan 17 uzun metraj kurmaca ve 2 belgesel film projesi ile post-prodüksiyon aşamasında olan 7 uzun metraj kurmaca ve 1 belgesel film katıldı.

Birincilik İki Gözlüler projesinin oldu

Köprüde Buluşmalar Ödülü jürinin ortak kararıyla “yönetmenin vizyonu ve sinematik forma hakimliği ve bu çok katmanlı projeyi zorlayıcı hikaye akışına rağmen bir yap boz gibi birleştirebilme yeteneğinden dolayı” İki Gözlüler projesinin yönetmeni Ziya Demirel ve yapımcısı Annamaria Aslanoğlu’nun oldu.

Anadolu Efes Ödülü ise “içinde yaşadıkları toplumun onlara tanıdığı dar alanlarda var olmaya çalışan iki erkek kardeşin arasındaki çatışmaları aktardığı ve abartıdan uzak yönetmenliğiyle tüketici bir savaşın nabzını tutarak doğru imgeleri seçmesi sebebiyle” İki Şafak Arasında filminin yönetmeni Selman Nacar ile yapımcıları Burak Çevik ve Diloy Gülün’e verildi.

Çevrimiçi ödül töreni

15. senesinde ilk kez çevrimiçi olarak düzenlenen ödül duyurusu, Köprüde Buluşmalar Yöneticisi Gülin Üstün’ün Köprüde Buluşmalar ekibine, destekçilerine, ödül sponsorlarına, jürisine ve katılan tüm konuklara teşekkür ettiği konuşması ile başladı. Ardından İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan ve Köprüde Buluşmalar ödül sponsorlarının video mesajları yayımlandı.

Anadolu Efes Türkiye Genel Müdürü Tuğrul Ağırbaş konuşmasında şunları söyledi: “Ne mutludur ki bizler de sinema aşkıyla dolu genç yeteneklerle her yıl Köprüde Buluşmalar sayesinde tanışıyor ve onların kariyerlerine bir nebze olsun katkıda bulunmanın gururunu yaşıyoruz. Türkiye’den ve dünyadan Köprüde Buluşmalar’a katılmak için başvuran adayların her birini şu durumda dahi vazgeçmedikleri üretkenliklerinden dolayı tebrik ederim. Work in Progress jürisinin yaptığı değerlendirmeyle ödül alan proje ve filmlerin sahiplerini ayrıca tebrik ederim. Umarım ki; bu destek sizlerin uzun olmasını temenni ettiğimiz sinema kariyerinizde anlamlı bir başlangıç noktası olur.”

 

DSÖ dünyaya ne demek istiyor?

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) geçtiğimiz cuma günü koranavirüs testleri ile ilgili bir açıklama yaptı. Tüm dünyada yankı uyandıran bu açıklamaya göre antikor testlerinin kalıcı bağışıklığı gösterdiğine dair elde bilimsel bir delil yok. Yani serolojik testlerin kişinin hastalığa karşı bağışık olup olmadığını, o kişinin tekrar enfekte olup olmayacağını göstermesi konusunda elde bilimsel bir veri olmadığını belirtti örgüt*… Antikor testi de denen serolojik testler, bir kişinin geçmişte Covid-19’la karşılaşıp karşılaşmadığını; bulgu vermeden geçirdiğini veya iyileşmiş olup olmadığını gösteriyor.  Kişi Covid-19 hastalığına yakalandığında sekizinci  günden itibaren kanında virüse karşı antikorlar beliriyor.

Bugüne kadar da antikor testlerinin pozitifliği, Covid-19 hastalığını bulgusuz, ağır veya hafif geçiren her yaştan kişide görüldüğü ve kalıcı bağışıklık sağladığı düşünülüyordu. Birçok ülke zaman içinde toplum bağışıklığı sağlama stratejisi hedefliyor ve bu hedefini yeni koranavirüsün hastalığı geçirenlerde kalıcı bağışıklık sağladığı düşüncesine dayandırıyordu. Ülkeler pandeminin başladığı andan itibaren salgını önlemek için üç stratejiden birini uyguluyor veya uygulamaya çalışıyordu:

  • Salgın Etkisini Azaltma Stratejisi: Bu stratejinin temelinde salgının aşı veya ilaç bulununcaya kadar hastalık ve ölüm gibi sağlık sonuçlarının azaltılması veya sağlık sistemini zorlamadan zamana yayılmış bir toplum bağışıklığı sağlama görüşü yatıyor. Bu amaçla insanlar arasındaki doğrudan ve yakın teması azaltmak için fiziksel uzaklık önlemleri, toplu taşıma ve rota kısıtlamaları gibi seyahat kısıtlamaları gibi toplum hareketliliğinin kısıtlanmasına yönelik önlemler alınıyor. Ülkemizde ve birçok Avrupa ülkesinde bugün uygulandığı iddia edilen strateji bu…
  • Toplum Bağışıklığı Uygulama stratejisi: Kamuoyunda ‘sürü bağışıklığı’ olarak da bilinen bu yaklaşımda, toplumun büyük bir bölümünün hastalığa yakalanmasına izin verilerek yüksek oranda bir doğal bağışıklama sağlanmaya çalışılıyor. Bu yapılırken günlük yaşam ve ekonominin gereklerine dokunulmuyor. Örnek verilmek gerekirse okullar, kafeteryalar, restoran vs. kapatılmıyor. En büyük riski, risk grubundaki çok sayıda kişinin kısa bir zaman diliminde yaşamını yitirmesine yol açabilmesi. Yaşadığımız SARS-CoV-2 salgınında özellikle 49 yaş ve üstü ve/veya kronik bir hastalığı olan insanlar için yaşamsal tehlike yaratan bu yöntemi, halen İsveç, Hollanda gibi ülkeler deniyor.
  • Salgını Baskılama Stratejisi: Amacı hastalığın bulaştırıcılığının azaltılması. Bu amaçla salgının başlangıç aşamasında insanların birbirleriyle temasının kesilmesine ve bulaş zincirinin kırılmasına yönelik çok sıkı karantina önlemi alınıyor. Bu yaklaşımın temel zorluğu, stratejinin hastalığa karşı etkin bir aşı ya da etkili bir tedavi bulunana kadar virüsün dolaşmasının önlenmesi için sürdürülmesi gerekmesi. Çin’de salgın bu yöntemle önlendi. Fakat bu yöntemle toplum aşı bulununcaya kadar tekrarlayan salgın tehditlerine açık kalıyor.

Bağışıklık bilmecesi

Görüldüğü gibi; salgını baskılama stratejisi dışındaki iki strateji er veya geç toplum bağışıklığının sağlanması üzerine kurulu.  Bu iki stratejide toplumun %60’ından fazlasının  SARS-CoV-2 diye adlandırılan virüsle karşılaşıp Covid-19 hastalığını belirtisiz, hafif belirtilerle veya ağır geçirmesi sonucu serolojik testlerinin pozitifleşmesi bekleniyor ve böylece toplumun bağışıklık kazanması hedefleniyor. Ancak DSÖ’nün son açıklaması toplum bağışıklığı sağlama konusundaki hedefin gerçekçi olamayabileceğini gösteriyor.

John Hopkins Üniversitesi’nin tüm dünya ülkelerinden derlediği rakamlara göre şu ana kadar dünya genelinde 2.3 milyona yakın vaka var ve bu vakaların yaklaşık 600 bine yakını iyileşti. Ayrıca konu ile ilgili uzmanlar mevcut vakaların yanı sıra bunun dört katı kadar yetersiz testler nedeni ile saptanamayan, bu nedenle de sessizce iyileşip kanında antikor taşıyan insan olduğunu belirtiyorlar. Başta ABD, İngiltere, Almanya olmak üzere birçok ülke serolojik testler, yani antikor testleri yapmaya başlamıştı. Hatta toplumda serolojik testleri pozitif çıkanların oranı arttıkça toplum bağışıklığına doğru adımlar atılacağı ve salgının bitebileceği inancı artmış, bazı ülkelerde antikor pozitif insanların çalışma yaşamına dönebileceği bile konuşulmaya başlanmıştı. İşte bu dönemde herkesi şaşırtan DSÖ’nün açıklaması geldi: “Şu anda, serolojik test kullanımının bir bireyin bağışık olduğunu veya yeniden enfeksiyondan korunduğunu gösterebileceğine dair bir kanıtımız yok.”

Yeni coranavirüs üzerinde çalışan çok sayıda bilim insanı ise bu açıklamanın ‘bilimsel’ olmaktan çok ‘politik’ olduğuna inanıyor. Onlara göre şu ana kadar antikor gelişmiş kişilerde hastalığın ‘tekrarladığına dair’ inandırıcı bir bilimsel yayın yok; aksine şimdiden literatüre girmiş hastalalığı geçirenlerde ‘kandaki antikor miktarına bağlı olarak’ bağlı olarak kalıcı bağışıklık geliştiğine dair yayınlar var. Onlara göre DSÖ özellikle Danimarka, Avusturya, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde pandemiye karşı önlemlerin kademeli olarak kaldırılmasını erken bulup böyle bir açıklama yapmış olabilir…

Türkiye’deki tartışmalar ise farklı bir alanda ilerliyor. Özellikle PCR testi negatif olan ama diğer klinik bulgularının uyumu nedeniyle Covid-19 olarak tedavi edilirken yaşamını yitiren veya iyileşen çok sayıda hastanın, test negatif olduğu için doğru kodlanmadığı, istatistiklere ilave edilmediği çok sayıda bilim insanı tarafından iddia ediliyor. Son olarak göğüs hastalıkları uzmanlarının uzmanlık derneği olan Türk Toraks Derneği yaptığı basın açıklamasında ‘İki ilimizdeki ortalama ölüm oranlarında daha önceki yıllara kıyasla önemli artışlar saptamıştır. Bu artışların COVİD 19 ile ilişkili olabileceğinden endişe duymaktadır’ dedi. Dernek İstanbul’da %10; Trabzon’da ise %25 oranında geçen yılların aynı dönemine göre ölüm sayılarında istatistiksel olarak anlamlı artış olduğunu belirterek; ortaya konan bu ölüm sayılarındaki artışı incelemeye almasını ve acilen bir yanıt bulunmasını yetkililerden talep etti**

Biz henüz ülkemizdeki gerçek tablodan emin değiliz…  DSÖ’nün bu pandemi için önerdiği kodlama sistemine neden ısrarla geçilmediğini anlayamıyoruz. Her akşam paylaşılan açıklamalar net değil, ölenlerin yaş dağılımını, varsa kronik hastalıklarını vs bilmiyoruz. Bu yüzden de geleceğe dönük sağlıklı öngörüler yapamıyoruz. Açıkçası, Avrupa’da yaşamını yitirmiş vatandaşlarımızla ilgili daha çok veriye sahibiz.

Bu pandemi,  ülkeleri ve başta DSÖ olmak üzere tüm uluslararası kuruluşları ciddi olarak sarstı. DSÖ’nün kalıcı bağışıklık konusunda ‘yeterli bilimsel delil yok’ açıklaması doğruysa daha da sarsmaya devam edecek… Ancak er veya geç bir gün bitecek.  Ama o gün hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; ne sistemler ne de yaşam biçimleri…

*

*https://www.cnbc.com/2020/04/17/who-issues-warning-on-coronavirus-testing-theres-no-evidence-antibody-tests-show-immunity.html

**https://www.toraks.org.tr/news.aspx?detail=5850

Brezilya Devlet Başkanı Bolsonaro koronavirüs önlemleri karşıtı protestoya katıldı

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro Pazar günü askeri karargah önünde yen tip koronavirüs önlemleri kapsamında alınan izolasyon kararlarını eleştiren ve askere darbe çağrısı yapan protestoya katıldı.

Ülkede 38 binin üzerinde koronavirüs vakası görülmesine ve 2 bin 462 kişinin virüs sebebiyle hayatını kaybettiği belirtilmesine rağmen protestocular, ülkenin yüksek mahkemesi ve yasama meclisinin Bolsanaro’nun izolasyon karşıtı politikasının önünde bir engel olarak görüyor.

Koronavirüs değil ‘küçük grip’

Devlet Başkanı, her konuşmasında koronavirüs salgınını küçümsüyor ve ona “küçük grip” ismiyle hitap ediyor. Brezilyalıların doğası gereği virüsten etkilenme ihtimallerinin çok daha az olduğunu iddia eden Bolsonaro,  sosyal mesafe yönetmeliklerine de karşı çıkıyor. Devlet valileri tarafından başlatılan karantina uygulamalarına karşı çıkan Bolsonara, valileri siyasi kazanç elde etmekiçin salgını sömürmekle itham ediyor.

Bolsonaro geçtiğimiz hafta da Dünya Sağlık Örgütü‘nün (WHO) salgına karşı uyarılarının göz önüne alınmasını savunan Sağlık Bakanı Henrique Mandetta’yı görevden almıştı. İkilinin salgına karşı yaklaşımlarındaki farklılık aralarında sıklıkla tartışma yaratıyordu.

 

Buca Cezaevi’nde bir tutuklunun koronavirüs testi pozitif çıktı

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Buca Kapalı Ceza İnfaz Kurumu‘nda bulunan bir tutuklunun yeni tip koronavirüs (Covid-19) testinin pozitif sonuç verdiğini duyurdu.

Başsavcılık tarafından yapılan açıklamaya göre tutuklu bulunan H.A. 13 Nisan’da ishal ve kırgınlık gibi şikayetlerle sağlık kurumuna sevk edildi. Yapılan test sonucunda tutuklunun Covid-19 olduğu öğrenildi.

Hapishanedeki 62 kişi izole edildi

H.A’nın tedavi altına alındığı ve İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde koğuş arkadaşlarının da hastanede izole edildiğinin belirtildiği açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

H.A’nın da kaldığı, adli suçluların bulunduğu koğuşlardaki tutuklu ve hükümlüler tedbiren hastaneye sevk edilmiştir. Hastalık belirtisi taşıyan 62 tutuklu ve hükümlü hastanelerde izole edilmişlerdir ve tetkikleri devam etmektedir, sağlık durumları iyidir. Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri doğrultusunda İzmir’deki ceza infaz kurumlarında koronavirüse karşı alınan tüm tedbirler titizlikle uygulanmaktadır.

Açık ceza infaz kurumlarında 17 tanı

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada beş açık ceza infaz kurumundaki 17 hükümlüye Covid-19 tanısı konulduğunu, üç hükümlünün ise virüs sebebiyle hayatını kaybettiğini söylemişti. Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarında ise herhangi bir koronavirüs semptomu belirlenmediğini duyurmuştu. 

Türkiye’de koronavirüs: 127 kişi daha yaşamını yitirdi, vaka sayısı 86 bin 306’ya yükseldi

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs nedeniyle dün geceden bu yana 127 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 3 bin 977 kişiye daha tanı konduğunu açıkladı. Böylece Türkiye’de yeni tip koronavirüs (Covid-19) nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 2 bin 17’ye; vaka sayısı 86 bin 306’ya yükseldi. 

Koca, paylaşımda şu ifadelere yer verdi:

“Tedbirlere gösterdiğimiz özen meyvelerini veriyor. Biz günlük test imkanlarını artırırken, sorumlu davranışlarınız da yeni vaka sayılarını azaltacak. Sağlık ordumuza ve sağlık sistemimizin gücüne güvenin. Tedbiri elden bırakmayın.”

Mutlak rakamlarda, Türkiye yedinci sırada

Türkiye, koronavirüs salgınında mutlak rakamlarda, dünyada vaka sayısında yedinci, can kaybı sayısında ise 12’nci sırada bulunuyor. Nüfusuna oranla yapılan sıralamada ise dünyada vaka sayısında 36’ncı, can kaybı sayısında 38’nci sırada yer alıyor. 

Mutlak değerlerle yapılan sıralamada dün vaka sayısında sekizinci sıraya yerleşerek İran’ı geçen Türkiye, bugün de Çin’i geçerek sıralamada yedinci sırada yer aldı. 

Worldometers‘ta paylaşılan küresel verilere göre, ülkedeki her 1 milyon kişi içinde koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenler sıralamasında, Avrupa’nın beş mikrodevletinden biri olan San Marino vaka sayısında birinci sırada görünüyor. San Marino’yu, Vatikan, Andorra, Lüksemburg, İzlanda, İspanya, Cebelitarık, Faroe Adaları, Man Adası, Belçika, İsviçre, Falkland Adaları, İrlanda ve İtalya izliyor. 

Yine aynı kriterlerle yapılan hayatını kaybedenlerin sıralamasında da ilk sırada San Marino var. Onu Belçika, Andorra, İspanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık, Hollanda, Sint Maarten, İsviçre ve İsveç izliyor. 

83 milyon nüfuslu Türkiye, demografik veriler dikkate alındığında 86 bin 306 vaka ile dünyada 36’ncı; 2 bin 17 ölüm ile 38’nci sırada bulunuyor. Sadece tanı ve can kaybı sayılarının dikkate alındığı nispi olmayan mutlak rakamlarda ise Türkiye dünyada vaka sayısında yedinci,  ölüm sayısında da 12’nci durumda.  

Vaka sayılarındaki mutlak sayı sıralamasında ilk 15 ülke şöyle:

  1. ABD
  2. İspanya
  3. İtalya
  4. Fransa
  5. Almanya
  6. Birleşik Krallık
  7. Türkiye
  8. Çin
  9. İran
  10. Rusya
  11. Belçika
  12. Brezilya
  13. Kanada
  14. Hollanda
  15. İsviçre

Ölüm sayılarındaki mutlak sayı sıralamasında ilk 15 ülke şöyle:

  1. ABD
  2. İtalya
  3. İspanya
  4. Fransa
  5. Birleşik Krallık
  6. Belçika
  7. İran
  8. Çin
  9. Almanya
  10. Hollanda
  11. Brezilya
  12. Türkiye
  13. İsveç
  14. Kanada
  15. İsviçre

Arktik ozon deliği

Güneş’in içindeki reaksiyonlar sonucu açığa enerji çıkar. Bu çıkan enerji bizim anlayabileceğimiz bağlamda bir tür “ışıktır”. Yalnız gözlerimizin görebildiği “ışık” elektromanyetik tayfın sadece küçük bir kısmıdır. Gözlerimizin gördüğü mor ışığın ötesinde mor ötesi, daha ötede Röntgen ışınları ve gama ışınları vardır. Kırmızının ötesinde ise kızılötesi ve radyo dalgaları bulunur. Güneş’ten bize bu dalgaların tümü ulaşır, ancak büyük çoğunluğu görünür ışık, ona çok yakın kızılötesi ve morötesidir. Bu dalga boylarının hepsinin ayrı bir enerjisi vardır. İçlerinde enerjisi en yüksek olan gama ışınları, en düşük olan da radyo dalgalarıdır. Gama ışınları canlılara çarptığı zaman öldürücü etki yapar ama radyo dalgalarının bir etkisi yoktur.

Güneş’ten Dünya’ya çok az gama ışını ulaşır ve bu ışınlar kalın atmosferimizi geçerek yüzeye ulaşamaz. Morötesi ise daha fazladır, ama bunun da daha zararlı kısmını atmosferdeki oksijen ve azot gazları emip zararsız hale getirir. Ama morötesinin görünür ışığa yakın ve kısmen zararlı diyebileceğimiz kısmına oksijen ve azot etki etmez. Morötesi ışımanın bu kısmını atmosferin yerden 10-50 kilometre yükseklikteki bölümünde yoğunlaşan ozon gazı emerek bunun Dünya’ya ulaşmasını engeller.

Delinme değil incelme

Dünya’ya ulaşan yüksek enerjili morötesi ışımanın oksijenle etkileşiminden sürekli ozon gazı üretilir. Topraktaki bakterilerden çıkan azot bileşikleri de atmosferde yükselerek yüksek atmosferdeki ozon gazını yok eder. Dolayısıyla atmosferdeki ozon üretimi ve yok edilmesi bir dengededir ya da insanlar işe karışana kadar dengedeydi.

Öncelikle tarımda kullanılan aşırı suni gübre, sonrasında da aerosol ve klimalarda kullanılan kloroflorokarbon (CFC) bileşikleri atmosferdeki ozonu yok eder. Aynı karbondioksitte olduğu gibi bu gazlar da sadece üretildikleri yerde kalmadan tüm atmosfere yayılırlar. Yalnız bu gazların atmosferin her noktasında yarattıkları etki farklıdır. Yüksek atmosferde sıcaklığın çok düştüğü noktalarda küçük buz kristalleri oluşur. Bu küçük buz kristalleri ozon ve CFC moleküllerinin adeta bir buluşma noktası gibi hareket ederek CFC moleküllerinin ozonu yok etmesini kolaylaştırır. Bu buz kristallerinin oluşması için havanın çok soğuk olması gerekir ve bu kadar soğuk hava sadece Antarktika üzerinde, Güney Yarımküre’nin kış mevsiminde oluşur. Bundan dolayı da güneydeki kış mevsiminde Antarktika üzerindeki ozon tabakası diğer tüm bölgelere oranla çok daha incelir. Bu duruma yaygın dilde “ozon deliği” tanımlaması yapılır, ancak delinen bir şey yoktur, sadece o bölgedeki ozon miktarı diğer yerlere oranla çok düşüktür.

1970’lerde endüstride kullanılan çeşitli kimyasalların ozon tabakasına zarar verdiği ve bu zarar devam edecek olursa insan ve diğer canlıların yaşamına önemli hasar verebileceği bilimsel olarak kanıtlandı. Özellikle CFC gazları endüstride kullanılan ancak kullanımı çok da mecburi olmayan gazlardır. Bundan dolayı 1987 yılında imzalanan Montreal Protokolü ve bu protokole zaman içerisinde yapılan eklemelerle bu gazların tüm dünyada kullanımı yasaklanmıştır. Ancak bu gazların üretimi durdurulsa bile atmosferdeki etkileri bir anda bitmez. Ayrıca zarar gören ozon tabakasının da kendini tamir etmesi uzun süren bir olgudur. Bundan dolayı kademeli olarak 1987 yılından bugüne ozona zarar veren gazların üretimi azaltılmış olsa da bu gazların atmosfere ve ozon tabakasına verdikleri zarar hala sürmektedir. Bilim insanları bu zararın 2020’lerde azalmaya başlayarak ozon tabakasının kendisini toparlayacağını öngörüyorlar. Gene de ozon tabakasının eski halini alması neredeyse yüzyılın sonuna kadar sürebilir.

Atmosferdeki CFC azalışı duraklıyor

Ancak bunun üzerine bir problem daha ekleniyor. Her ne kadar devletler CFC gazlarının üretimini yasaklamış olsalar da bunun kontrolü sıkı bir biçimde yapılmadığında uzak köşelerde gizlice üretim devam etmektedir. Yörüngedeki uydulardan bu gazların nerelerde üretilmeye devam ettiği görülebilse de bu konuda harekete geçmek her zaman kolay değildir. Özellikle Çin’in iç kesimlerinde bu üretimin sürdüğü biliniyor. Bundan dolayı da ozon tabakasının kendisini toparlaması istenildiği kadar hızlı olmamaktadır. Ayrıca iklim değişikliğine odaklanan uluslararası kuruluşlar bu problemi artık biraz gözardı ettiklerinden atmosferdeki CFC miktarındaki azalış duraklamaya doğru gitmektedir.

Tüm bunların ötesinde bu kış Kuzey Kutbu’nda uzun süredir karşılaşmadığımız bir durum oluştu. Son senelerde Kuzey Yarımküre’nin çoğu yerinde sert kışlara neden olan “polar vorteks” bu kış başka yerlerin değil, Kuzey Kutbu’nun çok soğuk olmasına neden oldu. Polar vorteks aslında kutbu çevreleyen yüksek seviye rüzgarlarına verdiğimiz isimdir. Bu rüzgarlar şiddetli olursa kutup çok soğuk olur, yavaşladığında ise soğuk hava alt enlemlere doğru sarkar. Bu kış polar vorteks çok kuvvetli olduğundan Kuzey Kutbu 1979 yılından bu yana yaşadığı en soğuk kışı geçirdi. Bundan dolayı da kutup üzerinde kışın sonuna doğru aynı Antarktika üzerinde gördüğümüze benzer buz kristalleri oluştu. Bu buz kristalleri de kutbun üzerindeki ozon tabakasının süratle incelmesine neden oldu.

Bu korkmamızı gerektiren bir durum değildir çünkü kuzeyde artık güneş doğdu ve hava ısınıyor. Hava ısınınca bu buz kristalleri de eriyecek ve ozona özellikle zarar veren durum ortadan kalkacak. Yine de ölçümlerin başladığı zamandan bu yana oluşan en büyük “ozon deliği” “ozon tabakası iyileşmeye başladı” derken karşımıza çıkan kötü bir sürpriz oldu. Bu kötü sürprizle bugün karşılaşmış olmamız belki de iyi bir şey, çünkü bu sayede CFC salımlarındaki kontroller artırılarak ozon tabakasının incelmesini engelleme yolundaki çabalarımız tekrar yoluna sokulmuş olur.

İmamoğlu’ndan farklı bir şey yapmasını bekliyorum

Büyükşehir‘in yardım toplamak için açtırdığı banka hesaplarının bloke edilmesi (ve soruşturma açılması) bana 17 Ağustos 1999 felaketinden sonra olan benzer bir olayı hatırlattı. Özetle anlatayım: 17 Ağustos sabahı, henüz devlet harekete geçmeden, çok sayıda gönüllü insan bir araya gelerek, kendi imkanları ile bir Koordinasyon Merkezi oluşturdular. Afet bölgesinde de üç ayrı yerel merkez kurdular. İDO’nun deniz otobüslerini kullanarak bölgeye acil kurtarma ekiplerini, sağlık malzemelerini göndermeye, haberleşme sağlamaya, bütün televizyon kanalları ile bilgi paylaşmaya başladılar. Havalimanından gelen binlerce uluslararası kuruluş temsilcileri, yardım malzemeleri yönlendirildi, geçici üç hastane kuruldu. Bu Koordinasyon Merkezi o kadar önemli bir rol oynadı ki, bir anda devletin, kamu kurumlarının çöktüğü, enkazın altında kaldığı koşullarda muazzam bir işlev gördü. Bütün televizyon kanalları her saat başı güvenilir bilgileri buradan aldılar. Japon İmparatoru’nun başdanışmanlarından, NATO’nun tepesindeki Amerikalı orgenerale kadar kim varsa, bilgi almak için bu merkeze geldiler, birlikte çalıştılar.

Bu merkezi kuran gönüllüler kendi imkanlarını kullanıyordu, uluslararası görüşmelere açılan telefonların faturalarını, mekanların kiralarını kendi ceplerinden ödüyordu. Daha sonra bu çalışmalara katılan STK’lere yurt içinden ve dışından destekler akmaya başladı. Bu kuruluşların kullandıkları bütçelerin kamununkinden çok daha hesap verebilir, yerinde kullanıldığı görüldü. Kamu hiçbir işi başaramazken; doğrusunu söylemek gerekirse kaynakları, yardımları, araçları çöpe dönüştürürken, bu gönüllülerin yönettikleri küçük bütçelerle büyük işler başarıldı. Afetten sonra bir mucize ortaya çıktı. Bunu gören merkezi yönetim kısa bir süre sonra beklenen refleksini gösterdi. STK’lerin hesaplarına el koydu, bölgeye girişlerini bile yasaklamaya kalktı.   

Bunun üzerine 200 STK’nin imzasıyla Türkiye’de yayınlanan bütün gazetelerin ücretsiz olarak tam sayfa bastıkları bir duyuru hazırlandı. Bu ilanda doğrudan Cumhurbaşkanı’na (Süleyman Demirel) sesleniliyor ve  “Devlet olarak afet çalışmalarına katılan STK’leri yasaklayacağına onlara teşekkür et, çalışmalarda işbirliği yap”  deniyordu. Bunun üzerine ertesi gün Cumhurbaşkanı basının karşısına çıktı ve “Afet çalışmalarına katılan STK’lere, gönüllü insanlara devlet adına teşekkür ediyorum ve devletin onlarla işbirliği yapacağını teyit ediyorum” dedi. Bu ilanda ne deniyorsa, Cumhurbaşkanı aynen söylemişti.

Katılımın tam zamanı  

Bugün İmamoğlu’nun da aynısını yapmasını öneriyorum: STK’leri yanına al ve afet çalışmalarını birlikte yönet. 99 Depremi’nde Büyükşehir Belediyesi otobüslerini, depolarını STK’lere kullandırdı ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç bir iş yapmadı. Binlerce çalışanı, muazzam bir bütçesi vardı ama katılımın nasıl olacağını, nasıl çok öncelikli bir durumu yöneteceğini bilmiyordu. Yapısı aynı devletinki gibi fragmante olmuştu, hantaldı, ilişki kurma kabiliyeti yoktu. Bürokratik, öncelikleri farklı olan, yalnızca imtiyaz yaratıcı bir aygıttı. Madem bugün İmamoğlu sürekli katılımdan söz ediyor, işte bunu göstermenin tam zamanı.   

Dikkat ederseniz iktidarın sözcüleri “yaşanan sorunun küresel, mücadelenin ulusal” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu sözün nereye dokunduğu belli, yerelin önemini kavramadıkları açık. Meseleyi nasıl kavradıklarına, nereden gördüklerine işaret ediyor. Bugün yaşanan kriz(ler)in ve ileridekilerin tam da bu noktadan başlayarak yönetimleri zorlayacağını düşünüyorum. Evet, şimdilik virüs dışarıdan gelmiş gibi gözüküyor. Ancak yayıldıkça mücadele hem küresel olacak hem de sonuna kadar, her boyutuyla yerel olmak zorunda kalacak.

Kimilerine göre doğa dediğimiz şeyin de insan üzerinde etkileri olduğu bir çağa girdik. Geçmişte doğa değişmeyen, kendi kendisini tekrarlayan bir fon olarak algılanıyordu. Bugün bunun büyük bir yanılsama olduğu görülüyor. 

Milyonlarca virüs türü salgınlar yaratmak üzere kapıda bekliyor. İklim krizi, doğal kaynakların yok edilmesi, tükenmesi; erişilebilir temiz suyun kalmaması, havanın kirliliği yanında mikroskopik varlıklarla hiç beklenmedik etkileşimler insanların yaşamı üzerinde büyük bir tehdit oluşturuyor.

Nasıl virüs farklı bünyeleri farklı şekillerde etkiliyorsa, bu şehirler için de böyle. Eğer şehirler dayanıksız ise örneğin, depremler bir faciaya dönüşüyor. Salgınların etkileri şehirlerin, insan yerleşimlerinin durumu ve doğaya verilen zararlar ile ilişkili. Virüsün insan vücudunda öldürücü etkiler yaratması nasıl altta yatan nedenlere bağlı ise, insan yerleşimlerini vurması da onların kırılganlıklarına bağlı.

Şehirlerin, özellikle neo-liberal dönemde afetlere karşı neden kırılganlaştığını anlamaya çalışırken İstanbul gibi şehirlerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sorgulamakta yarar var.

Soruşturmanın ardında yatan

Ne tuhaf değil mi? Türkiye’de belediye başkanları, çalışanları kayıt dışı olarak muazzam paralar alabildiler. Bunları herkese göstere göstere kendi siyasal kariyerleri, yakınları adına kullanabildiler. Bunlarla ilgili olarak hiçbir soruşturma açılmadı. Üstelik bu paraları bağış olarak almadılar. Karşılığında haksız kazançlar sağladılar. Hukuku çiğnemekle kalmadılar, halkın daha çok yoksullaşmasını, çevrenin yıkımını sağladılar.

Ama hiçbir hukuksuzluğa alet edilmeden, insanların rızasıyla toplanacak yardımları yararına olacak bir şekilde kullanmaya kalktıklarında haklarında soruşturma açılabiliyor. Neden soruşturma açılabiliyor? Amaç, görünüşte siyasal rakibinin hizmet etmesini engellemek. Bu anlaşılıyor, evet. Ancak bu görüntü bizi yanıltmasın. Mesele yalnızca bu değil. Sorun böyle algılanıyorsa, mücadele de eksik kalır. Burada beklenmedik bir başka hassasiyetin neden oluştuğu belli: Şehirleri bu hale getiren, dinamiklerini askıya alan politikaları yeniden üretmek.

Büyükşehir işlevini yerine getirsin

Artık yerel yöneticilerin hangi siyasal görüşten olursa, olsun yerel yönetimi üstlenecek bir strateji izlemeleri gerekli. Çünkü depremlar, salgınlar gibi büyük felaketler kapıda. Şehirlerin siyasal kamusal alanını ulusalcı bir zihin dünyası, bir merkez ve onun eylemsellikleri üzerinden kurdular ve şehri bu mücadelelerin bir aracı olarak kullandılar. 

İmamoğlu’nun farklı bir şey yapmasını bekliyorum. İstanbul Valiliği yalnızca merkezi yönetimle ilişkileri, bağı kurabilir. Ama şehir ölçeğindeki gelişmeleri İstanbul izlemeli, kararları da merkezi yönetimle koordinasyon içinde almalı. Siz Büyükşehir’in katılımcı bir şekilde çalışmasını bir sağlayın, halkı arkanıza alın. Bakalım merkezi yönetim sizinle iş birliği yapmadan kalabilecek mi?

İstanbul’un planlarını kim hazırlıyor? Hükümet mi? Hayır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Peki bu planlarla afet yönetimi arasında bir ilişki yok mu? Var, hem de bire bir. Peki neden mahallelerde çalışmıyorlar?

“Salgınla ilgili ne gerekiyorsa, her şey yapılıyor” deniyor. Hayır, yapılmıyor. Burada bir sorun var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu krizin yönetiminde tayin edici bir rolü olmalı. Yönetimi üstlenmesi gerekli. Belediye bir şube değil ve sorumluluğu Valilik gibi merkezi yönetimin aldığı kararların uygulanmasından ibaret değil. İşi yereldeki bütün kapasitelerin yönetimi: Kent konseylerini çalıştır. İlçeler bazında da yerel kurullar oluştur, mahalli ağlarla bağlantılar kur.