Ana Sayfa Blog Sayfa 2145

Türk-İş: Açlık sınırı 2 bin 374 lira, yoksulluk sınırı 7 bin 733 lira

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin bütçeye yansımalarını belirlemek amacıyla her ay yaptığı Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması’nın Nisan sonuçları açıklandı.

Araştırmaya göre açlık sınırı olarak tabir edilen dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı 2 bin 374 lira oldu. 

Yoksulluk sınırı 7 bin 732 lira

Yoksulluk sınırı olarak belirtilen ve gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı 7 bin 732 lira oldu. Bekar bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 2 bin 883 lira olarak hesaplandı.

Dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması yılın ilk dört ayında önceki yılsonuna göre 211 lira, temel ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama ise 688 lira yükseldi.

Mutfak ensflasyonu

Türk-İş ayrıca “mutfak ensflasyonu’ndaki değişimi de hesapladı. Buna göre 2020 Nisan ayında dört kişilik bir ailenin “gıda için” yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 1,23 oranında arttı.

Yılın ilk dört ayı itibariyle fiyatlardaki artış yüzde 9,77 oranında oldu. Gıda enflasyonunda son on iki ay itibariyle artış oranı yüzde 12,68 oldu. Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 13,61 olarak hesaplandı.

Temel gıda maddelerindeki değişim

Araştırmaya göre hesaplamada temel alınan gıda ürünlerinin fiyatlarında şu değişimler gözlendi:

  • Süt, yoğurt, peynir grubunda; peynir fiyatında bu ay yine artış oldu. Süt ve yoğurt fiyatında bazı markalarda indirim olmasına rağmen ortalamayı fazla etkilemedi.
  • Bazı marketlerde dana kıyma fiyatında indirim yapılırken kuşbaşı etin fiyatında yine artış görüldü. Tavuk kilogram fiyatı da arttı. Balık fiyatı ortalamada değişmedi ama ürün çeşidi azaldı. Balıkçı esnafı koronavirüsten olumsuz etkilenen gıda ürünü satıcılarının arasında yer aldı. Sakatat ürünlerinin fiyatı genelde aynı kaldı. Yumurta biraz ucuzladı. Bakliyat ürünlerinde bu ay ertelenen zamların yapıldığı görüldü ve bu fiyat artışı mutfak harcamasına olumsuz yansıdı.
  • Geçen aya göre bu ay sebze ortalama kilogram fiyatı gerilerken meyve kilogram fiyatı arttı fakat ortalamada bir değişiklik olmadı. Meyve-sebze ortalama kilogram fiyatı bu ay 7,05 lira olarak (geçen ay 7,06 lira) hesaplandı. Sebze ortalama kilogram fiyatı bu ay gerileyerek 6,92 lira oldu (geçen ay 7,31). Geçen ay 6,43 lira olarak hesaplanan meyve ortalama kilogram fiyatındaki artış bu ay da devam etti ve 7,33 liraya yükseldi.
  • Tereyağı zeytinyağı ve margarin fiyatı değişmedi fakat ayçiçek yağı fiyatı arttı. Açık satılan siyah ve yeşil zeytin ortalama fiyatı pek değişmedi. Çay fiyatı biraz arttı, ıhlamur fiyatı değişmedi. Bal fiyatı biraz artış gösterirken, şeker ile tuz, reçel, pekmez ve salça fiyatı aynı kaldı.
Koronavirüs sebebiyle 149 bin 382 iş yeri geçici süreliğine kapatıldı.

‘Asgari ücretin yetersizliği görünürleşti’

Türk-İş koronavirüs salgınının gelir üzerindeki etkisine dair “Yaygınlaşan işsizlik ve yetersiz gelir yoksul kesimlerin geçim koşullarını daha fazla kötüleştirmektedir” açıklamasını yaptı. Açıklamanın devamında şunlar kaydedildi:

Alınan önlemlerin pek çok ekonomik faaliyeti durdurması, işten çıkarmaların artması, ücretsiz izine çıkarılan işçilere verilen ücret desteğinin asgari ücretin yarısı tutarında kalması, kayıtdışı istihdamın da yaygınlığıyla birlikte koronavirüsün ekonomiye etkisi, vereceği zararın özellikle düşük ücretli ve yoksul kesimlerde giderek artacağını ortaya koymaktadır.

Bu salgın döneminde ücretlerin korunması ve ihtiyacı olanlara gelir destekleri sağlanması giderek önem kazanmaktadır. Özellikle son dönemde giderek artış gösteren gıda fiyatları ve diğer temel ihtiyaçlar için yapılması gereken harcamalar elde edilen ücret gelirleriyle karşılanamamaktadır. Gelinen aşamada asgari ücretin ve genel olarak ücret gelirlerinin yetersizliği görünür olmuştur.

Ya Şiddeti Önleme merkezlerindeki şiddet? – İnci Hekimoğlu

Koronavirüs salgını nedeniyle evlere kapanan kadınlara yönelik şiddetin artışı yüzde 38. İnfaz düzenlemesiyle, daha doğrusu örtülü afla tahliye olanların şiddeti bu orana henüz yansımadı bile. Ama eve döner dönmez bıraktığı yerden şiddete devam ettiklerine tanık oluyoruz.

Buna karşın salgını bahane eden güvenlik güçleri çoğunlukla 6284’ü uygulamıyor. Bu eğilimde en önemli etken de HSK’nın (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) salgına karşı tedbirler kapsamında düzenlediği “6284 Sayılı Kanun kapsamında verilen tedbir kararlarının yükümlülerin koronavirüs kapsamında sağlığını tehdit etmeyecek şekilde değerlendirilmesi gerektiğine karar verilmiştir” maddesi.

Devlet kurumlarındaki zihniyet, şiddet faili erkeklerin sağlığını korumayı öncelemek olunca şiddet gören kadınlara yönelik ek önlemler alınmasına yönelik hiçbir çağrı da karşılık bulmuyor.

Oysa örneğin Fransa ve İspanya gibi ülkeler, şiddet mağdurlarının gizli bir kodla yardım almasını sağladı. Kadının en yakın eczaneye gidip “maske 95” demesi yeterli. Fransa ayrıca boş otel odalarını da şiddet mağdurlarına açtı. İngiltere, şiddet failinin bulunduğu evden kadının konuşamayacağını düşünerek, verilen numarayı tuşlamasının yeterli olacağını duyurdu. Türkiye’de ise ölümden kıl payı kurtulmuş kadınlar, haber verilmeden tahliye edilerek eve gönderilen faillerle baş başa bırakıldı.

Evdeki cehennemden kurtulup devletin sığınmaevine ulaşabilen kadınların yaşadıkları da şiddettin bir başka türü.

Bu salgın günlerinde erkek kardeşi tarafından başına silah dayanan ve kılpayı ölümden kurtularak bir sığınmaevine giden kadının karşılaştığı tabloyu kendi ağzından duymanızı istiyorum.

Bu sesi duymalısınız!

Kimliğini ve kentini gizleyerek aynen aktarıyorum ki, mağdurlara yapılanın adının en hafif tabirle duygusal şiddet olduğuna herkes tanık olsun diye.

Polisler geldi ve … şiddeti önleme merkezine götürdüler. Beni özel güvenlik görevlisi bir kadın teslim aldı. İlk cümlesi şu oldu: ‘Biz bunu teslim alıyoruz ya, yarın ben buradan gideceğim diye çemkirir.’ İlk duyduğum bu oldu. Sonra polisler gitti. Bana döndü ve son derece kaba bir şekilde ‘ver, kalk, otur’ gibi emirlerle, çantamı aldı. Valizimi aldı, başka bir yere kilitledi. Beni beş yataklı bir odaya koydu. Televizyon odası, banyo, tuvalet ve hepsinin kapısının açıldığı bir hol var. İşte bu hol kapısı sürekli kilitleniyor. Neye ihtiyaç duysanız kapıyı çalmak zorundasınız ve özel güvenlik ‘ne var’ diye geliyor.

O gece temiz olduğu çok kuşkulu bir yatakta yattım.

Sabah televizyon odasına kahvaltı bırakılmıştı. Kanepede bir kadın yatıyordu. Gece de oradaymış. Tanıştık. Önce pek konuşmak istemese de yavaş yavaş sohbet etmeye başladık.

Kahvaltı da çay yoktu. Birkaç zeytin, biraz domates ve minik kutulardaki reçelden ibaretti. İkimiz de pek yemedik.

Arkadaşım bana günde üç kez, beş ya da on dakika bahçeye çıkma hakkımız olduğunu söyledi.

Kapıyı çaldım, bu defa başka bir özel güvenlik; ‘ne var’ diye geldi. Dışarı çıkmak istiyorum, dedim. Kapıyı açtı ve bağırmaya başladı ‘ne yaklaşıyorsun kapıya uzak dur’ diye. Neden bağırdığını sordum, bu defa, ‘ben bağırmıyorum’ diye bağırdı. Meğer sosyal mesafe için bağırıyormuş. Bağırdığını kabul etti. Günde üç kere bahçeye çıkabileceğimi sadece üç sigara hakkım olduğunu onu da çantamdaki paketten kendilerinin vereceğini söyledi. ‘Tamam mı’ diyerek onaylamamı da istedi. Yılmadım çay istedim. Günlük bir bardak hakkımız varmış. Kahvaltıda verilmediyse o da yok demekmiş. Bir sigara içtim. Güvenlikçi, ‘hadi içeri’ dedi.

İçeri girdiğimde arkadaşım doğrudan; buraya gelinceye kadar aldığı darp raporuna rağmen, kendisini iyi hissettiğini ama şimdi suçlu hissettiğini, nerede hata yaptığını düşündüğünü söyledi. Evet ‘orada suçlu sensin’, diyorlar. Aşağılayıcı bakışlar, kaba sözler ve tavırlarla söylüyorlar. Bir kez dahi hoş geldin, geçmiş olsun gibi sözler duymadım.

‘Aşağılanmak korkunç’

Sanki daha önce bir evim, ailem, arkadaşlarım, işim, okulum ve okuduğum kitaplar hiçbir şey olmamış gibi. Aşağılanmak korkunç. Kimse sizin zaten büyük bir sıkıntıdan çıkıp oraya geldiğinizi bilmiyormuş gibi… Yemekler yenmeyecek kadar kötüydü. Valizinizden bir şey almak isterseniz ve günde iki kere isterseniz, azarı yersiniz. Sadece bir kere. Telefonunuz alınıyor ve bir daha verilmiyor. Ancak danışman gelince hoparlör açık olmak üzere bir kişiyi arama hakkınız var.

Bir kez gördüğüm sosyal hizmet uzmanının tavrı farklıydı. Bize ‘siz’ diye hitap etti ve bahçede daha fazla kalmamızı sağladı. Öyle büyük iyilik ki. Ama dedi ki; ‘sizi anlıyorum çok daha fazlasını yapmak isterim ama siz yarın görevliye söylerseniz bana sataşırlar, kameralar kontrol edilir ve maaşımdan kesme cezası verirler.

Üçüncü gün, danışman geldi. Bizi …göndereceklerini ama oranın çok kötü olduğunu söyledi. “Burayı bile ararsınız” dedi. En iyisinin eve dönmek ya da kalacak bir eş dost bulmamız olduğunu söyledi.

Telefonla görüşmemize izin verilince, ikimizde sorunumuzu neyse ki çözdük ve oradan ayrıldık.

Beni ‘183 hayatı tehlikesi var’, diye kodlamalarına rağmen, ne gideceğim yere götürmeyi ne de yanıma güvenlik vermeyi teklif ettiler.”

***

Anlaşıldığı üzere, sosyal hizmet uzmanları usulen görev yaparken sığınmaevleri tamamen güvenlikçi zihniyete terk edilmiş.

Kadınlara psikolojik, hukuksal, ekonomik destek vermek, şiddet ortamına geri dönmesini önlemek, kendi ayakları üstünde durmasını sağlamak en azından şiddete karşı korunması için güçlendirmek yerine, cezaevine çevirdikleri evlerde kadınlara suçlu muamelesi görüyor.

Belki de tam bu nedenle bağımsız kadın oluşumlarının açtığı sığınmaevlerine karşı ŞÖNİM’leri devreye soktular.

Kadını eşit görmediği için erkeğin şiddetini olağanlaştıran, şiddete uğrarken bile itaat etmeyi tavsiye eden bir iktidarın açtığı kadın sığınmaevi de elbette o zihniyetin sürdürücüsü oluyor.

2013 yılında Mor Çatı’nın düzenlediği ŞÖNİM Çalıştayı‘nda bir araya gelen 48 kadın örgütünden yaklaşık 120 kadının görüşünü yansıtan raporda ŞÖNİM’lerin yaratacağı sorunlar madde madde ortaya konmuştu.

Temel itiraz da ŞÖNİM’lerin öncelikli görev ve amacının, “ailenin güçlendirilmesi, aile bütünlüğünün sağlanması, ailelerin parçalanmalarının engellenmesi“ olarak tarif edilmesineydi. Amaç bu olunca kadına karşı şiddetle ve ayrımcılıkla mücadele etmek de amaç dışında kalıyor, doğal olarak.

(Bu yazı ilk kez Artı Gerçek’te yayımlanmıştır.)

Bir Tohum Vakfı ile Gola Kültür Sanat ve Ekoloji Derneği ‘sessiz kuşağın’ peşine düştü

Bir Tohum Vakfı ve Gola Kültür Sanat ve Ekoloji Derneği yeni başlatılan Sessiz Kuşağın Peşinde isimli projeyle ilgili olarak gönüllülere çağrı yaptı.

Çalışma, 1940’lı yıllarda ve öncesinde doğmuş Türkiyeli nüfusun, sosyal ve fiziki alanlarda yaşamlarını sürdürmeye dair edindikleri bilgi ve deneyimleri derleyerek bir külliyat haline getirmeyi amaçlıyor. 

Karantina, yeniden bağlantı için fırsat  

Yeşil Gazete Yazarı ve Bir Tohum Vakfı Yöneticisi Güneşin Aydemir projeyle ilgili çağrısında koronavirüs salgınının yaşlılar üzerindeki etkisine değinerek “Sessiz Kuşak olarak tanımlanan bu yaş grubu, gelecekle ilgili sorunlarımıza çözüm olabilecek geçmişten gelen bilgilerin öğrenilebileceği son kuşak. Ömür uzunluğu bağlamında, içinden geçiyor olduğumuz pandemi sürecinde en riskli yaş grubu olarak belirtiliyor” dedi. 

İzolasyon ve karantina kuralları nedeniyle büyük çoğunluğun evlerde yaşlıları ile birlikte kaldığı belirtilen çağrıda “Bizler de bu durumu; hem içinden geçtiğimiz bu belirsiz süreci kaydetmek hem de yaşlılarımız ile yeniden bağlantıya geçmek için bir fırsata dönüştürebiliriz diye öngördük” ifadeleri kullanıldı.

Kaybolmaya yüz tutmuş bilgiler günümüze aktarılıyor

Proje, “önceki nesillerin sahip olduğu onarıcı, koruyucu, geliştirici yaşam bilgi ve pratiklerini; hayatı güven içinde sürdürebilmeye dair tutum ve reflekslerini” yazılı hale getirerek kaybolmaya yüz tutmuş bilgilerin günümüz insanına aktarılmasını hedefliyor.

Çalışmaya katkı vermek isteyenler 31 Mayıs 2020 tarihine kadar, bu
adreste yer alan formu doldurarak aday olabilir.  Bilgi almak isteyenler için iletişim adresi ise [email protected]

Pandemi günlerinde dezenfektanlarla zehirlenmek

Yaşadığımız pandemi günlerinin belki de en tartışılmayan konusu dezenfeksiyon. Üstelik hemen hemen her gün yanlış uygulamalar nedeniyle insanların zehirlenmelerine yol açarken ve pandemi sonrası günlerde de etkisini sürdürebilecek toprak ve su kaynaklarının kimyasal kirliliği gibi çevresel sorunlara rağmen tartışmıyoruz yanlış ve abartılı dezenfeksiyon uygulamalarını. Yaşadığımız bu salgın günlerinde neredeyse her gün sabahtan akşama kadar tüm medya organlarında her türlü uzmanlık alanından çok sayıda hekim boy gösteriyor ve Covid-19 salgınını tartışıyorlar. Artık sokaktaki insan, kendisine hiç gerekli olmayan antibiyotiklerin, anti-viral ilaçların, sıtma ilaçlarının adını biliyor, sıklıkla bunlara kendi başlarına ulaşarak proflaktik (koruma amaçlı) olarak kullanmaya bile çalışıp daha büyük sağlık sorunlarına bile neden olabiliyorlar. Hatta bu televizyon programları sayesinde virüs konusunda o kadar uzmanlaştılar ki (!) sanırsınız BT (bilgisayarlı tomografi) görüntülerinden neredeyse covid-19 tanısı koyacaklar. Oysa sıradan insana gerekli olan bu bilgiler değil. Onların birincil olarak bilmesi gerekenler SARS-CoV-2 virüsünden nasıl korunabileceği ve çevresini nasıl koruyabileceği… Buna rağmen hala toplu yerlerde fiziksel mesafeyi korumayanlardan, maske kullanmayanlardan tutun her türlü uyarıya rağmen hala inatla eldiven kullanıp hem kendisini hem de çevresini tehlikeye atanlar var. 

Aşırı ve yanlış dezenfekte can alabilir

Bir de olayın diğer bir boyutu olan dezenfeksiyon var. Tüm dünyada Covid-19 salgınının başlaması ile birlikte dezenfektan kullanımı arttı. Gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde yanlış ve gereksiz temizlik ve dezenfeksiyon uygulamaları Covid-19 kadar olmasa da sağlık sorunlarına, hatta can kayıplarına neden olabiliyor. Henüz ülkemizde yaşadığımız bu pandemi günlerinde yanlış temizlik ve dezenfeksiyon uygulamalarının insan ve çevre sağlığı üzerine olumsuz etkilerini gösteren bir bilimsel çalışma yok. Fakat bugünlerde Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre pandeminin yeni merkezi olan ABD’de ülkenin köklü sağlık örgütlerinden olan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin (CDC) sayfalarında üç aylık bir çalışma yayınlandı temizlik ve dezenfeksiyon maddelerinin neden olduğu zehirlenmelerle ilgili… CDC, salgının başladığı ilk günden bu yana diğer sağlık örgütleri gibi temel olarak SARS-CoV-2’nin yayılımını önlemeye yardımcı olmak üzere yüksek temaslı yüzeylerin uygun şekilde temizlenmesini ve dezenfekte edilmesini öneriyor. Bu temizlik ve dezenfeksiyon işlemi de toplu taşıtlarda, metro istasyonlarında ve otobüs duraklarında, alışveriş merkezleri ve okullarda, hastanelerde vs. yapılmaya çalışılıyor. Bunlara ek olarak insanların bir de evlerinde yapmaya çalıştığı dezenfeksiyon var.

Ancak CDC tüm bu işlemlerin doğru dezenfektanlarla ve doğru zamanda yapılmadığını gözlemlemiş.  Ocak ayı başından mart sonuna kadar uzanan üç aylık dönemde uygulamadaki yanlışlıklar nedeniyle ortaya çıkan ve ABD’de Ulusal Zehir İzleme Merkezi’ne (NPDS) yapılan başvurular ve medyaya yansıyan haberlerden zehirlenme ihbarlarını izlemiş. Daha sonra Ocak-Mart 2020 tarihlerindeki zehirlenme başvurularını aynı dönemin 2018 ve 2019 yılları verileri ile karşılaştırmış.

Ocak- Mart 2020 döneminde dezenfektanların neden olduğu zehirlenmelerle ilgili olarak 45.550 başvuru alındığı ve başvuru sayısının 2019 yılı aynı dönemiyle karşılaştırıldığında % 16,4; 2018 yılı aynı döneminden ise % 20,4 fazla olduğu tespit edilmiş. Bu fazlalık doğrudan Covid-19 salgını ile ilgili yapılan temizlik ve dezenfeksiyon hatalarıyla bir bağlantıyı göstermiyor belki… Ama 2020’de artan ve yaygınlaşan dezenfektan kullanımının salgınla ile ilgili olduğu ve zehirlenmelerin artışına da bunun neden olabileceği genel kabul görüyor.  Yapılan analizler sonucu araştırmadaki zehirlenme sayılarındaki artış tüm yaş gruplarını kapsıyor. Ancak 5 yaş ve altı grupta dezenfektanlara maruziyet daha fazla görülmüş. Tüm vakaların %46,9’u bu grupta.  İkinci büyük grubu ise 20-59 yaş grubu oluşturuyor; 2020’nin ilk üç ayındaki zehirlenmelerin %23.3’ü bu yaş aralığında. – Bu durum küçük çocukların dezenfektanlarla kazalara daha açık olduğunu; bu karşılık yetişkinlerin uygulama hataları nedeniyle kendilerini zehirlediğini düşündürüyor. Araştırmaya göre 2020’deki zehirlenme ihbarlarındaki artışın büyük bölümünü beklendiği gibi insanların kolayca ulaştığı klorlu dezenfektanlardan kaynaklanmış. 2019’dan 2020’ye kadar zehirlenmeler ile ilgili çağrılar en çok çamaşır suları, alkolsüz dezenfektanlar ve el dezenfektanları kategorilerinde artmış.  Klorlu dezenfektanlardan zehirlenmelerde artış, 2019 yılı ile karşılaştırıldığında 2020’de %62.1’i buluyor. Alkolsüz dezenfektanlarından ve el dezenfektanlarından zehirlenme artışı ise 2020’’nin ilk üç ayında %36.7’ye ulaşıyor.

Yutma veya yiyeceklerle alma;  temizleyici ve dezenfektanlarla zehirlenmelerde yine birinci sırada… Ancak inhalasyon yoluyla zehirlenmelerde tüm temizleyiciler için görülen % 35.3 artış ve tüm dezenfektanlar için % 108.8 artış;  2019’dan 2020’ye kadar en büyük sıçramanın yaşandığı, insanlar için  tehlikenin katlandığı zehirlenme yolu.

Çocuklara dikkat

CDC’nin yazısında ülkemizde de örneklerini daha önce gördüğümüz, bugünlerde ise medyaya yansıyan haberlerden sayısını artırdığını düşündüğümüz iki örnek vaka da var: Birinci vakada bir marketten alış-veriş yapan bir kadının aldığı sebze ve meyveleri bir küvette %10’luk çamaşır suyu, sirke ve sıcak su karışımı ile yıkamak istemesinden kaynaklanıyor. Klorun etkisi ile nefes alma güçlüğü, hırıltılı solunum ve öksürük şikâyetleri gelişen kadın hastaneye kaldırılmış. Oysa sebzeleri ve meyveleri bol suyla veya sabunlu su ile yıkaması yeterli olacaktı… İkinci örnek vaka ise okul öncesi bir çocuk ile ilgili… Baygın bulanan çocuk ailesine göre masa üzerinde bulunan etanol bazlı bir el dezenfektanını içmiş ve bunun etkisi ile düşerek başını yere çarpmış.  Kandaki alkol seviyesi çok yüksek bulunan,  kafa içinde ise herhangi bir sorunla karşılaşılmayan çocuk neyse ki tedavi edilebilmiş. Hangi amaçlı olursa olsun tüm dezenfektanları ortada bırakmamamız gerektiğini gösteren güzel bir örnek bu…

Covid 19 ile kayıplar veriyoruz. Her gün bu kayıpların daha da artmasıyla üzüntümüz katlanıyor. Ancak gördüğümüz sadece buzdağının su üstündeki bölümü… Buzdağının altındaki bölümde ise pandemi nedeniyle, başka sağlık sorunları yaşayıp sağlık kurumlarına gitmeye korkan kronik hastalık sahibi insanlar, karantina nedeniyle sağlığını yitirenler, yeni oluşan başka hastalıkları için geç teşhis alanlar var. Tüm bunlara yaşadığı ortamda kulaktan dolma bilgilerle yanlış temizlik ve dezenfeksiyon yaparak sağlığını yitirenler de ekleniyor. Oysa temizlik ve dezenfeksiyon yapmak bizim için tehdit olmamalı… Biraz doğru bilgi ile gerek kendi sağlımız gerekse çevre için kolayca çözebileceğimiz ve tehdit olmaktan çıkarabileceğimiz bir konu. 

Sadece biraz dikkat, biraz bilgi ve gereksiz kimyasallardan kaçınmak… Çok zor olmasa gerek…

[Yeşil Gazete Tv] Bu Gün’de Pınar Demircan’la Çernobil Faciası’nın 34’üncü yıl dönümü

Yeşil Gazete Tv‘de yeni başlayan Bu Gün programının ilkinde Defne SarıözNukleersiz.org Proje Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan‘la konuştu. Demircan, 34’üncü yıldönümünde Çernobil ve Fukuşima’da yaşananlardan hareketle Akkuyu Nükleer Santrali’nin yaratabileceği tehlikeleri anlattı.

Ukrayna‘nın Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nde yaşanan patlamanın üzerinden 34 yıl geçti. Felaketin verdiği zararların etkisi Türkiye dahil Avrupa ülkeleri coğrafyasında hissedilmeye devam ediyor. Facianın yaşandığı bölgenin çevresinde yüz binlerce insan öldü, sakat doğumlar yaşandı, kanser vakalarında artış görüldü. Geçmişte olduğu gibi bugün de  Türkiye’de nükleer enerji ısrarı devam ediyor. Nükleer karşıtlarının ve çevre savunucularının tüm itirazlarına rağmen Mersin‘de nükleer santral inşaatı sürerken  Sinop‘a nükleer santral kurulmasından vazgeçilmiş değil.

Çernobil faciasının anlamı

Demircan yüzbinlerce insanın hayatına mal olan ve milyonlarcasının hayatını etkileyen Çernobil nükleer faciasının dünya kamuoyunda nükleer enerjinin gerçek yüzünün anlaşılmasını sağladığını söyledi. Nükleer bir yangının suyla söndürülmesinin mümkün olmadığının bile bu yangınla öğrenildiğini anlatan Demircan şöyle konuştu: “Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlamalarla  çıkan yangının suyla söndürülmesi ölümcül külü ortaya çıkardığı için nitrojen kullanmak zorunda kalınmıştır. Bu karşılaşılan ilk bilinmezlik olurken sonrasında radyoaktif etkilerle baş etmenin zorlukları deneyimlenmiştir. Çernobil nükleer felaketi ve ondan önce Üç Mil Adası Felaketi‘ne kadar nükleer enerjinin geliştirilmesi amaçlanıyordu. Diğer bir deyişle 1973’te yaşanan petrol krizi karşısında alternatif enerji olarak dünyaya kabul ettirilip nükleer enerjiyle yola devam edilecekti. Ne var  ki Çernobil nükleer felaketinin yaşanması dünya kamuoyunu nükleer enerjiyle ilgili büyük soru işaretleriyle karşılaştırdı.”

Temiz enerji aldatmacası

Bugün de iklim krizi bahane edilerek nükleer enerjinin “temiz”enerji olarak pazarlanmak istendiğinin bunun önlenmesi için dünya kamuoyuna çok önemli görevlerin düştüğünün altını çizen Demircan, geçtiğimiz hafta santral yakınlarında çıkan yangınla ilgili de şunları söyledi:  “Yangınlarla ilgili Ukrayna Cumhurbaşkanı 150 kilometre mesafedeki Kiev’e ulaşan dumanlar yüzünden halka evden çıkmaması yönünde uyarılar yaptı. Bu,  ‘radyoaktif tehlike yok’ “denmesine karşın bölgenin etkilendiğini gösteren önemli bir uyarıydı.  Eğer Covid 19 nedeniyle insanlar karantina sürecinde olmasaydı çıkan yangınla yayılan ve itfaiyecilerin maruz kaldığı radyasyonu, turizme açılmaya çalışılan turistler de maruz kalacaktı”.

Pınar Demircan, Uluslararası Atom Enerji Ajansı‘nın radyoaktif tehlike olmadığına ilişkin açıklaması için de, nükleer enerjinin yaygınlaşmasını önceleyen kurumların değil, bağımsız sivil toplum örgütlerinin açıklamalarına güvenmek gerektiğine işaret etti.

Bu Gün programlarının her birinde,  “o gün” olan önemli olaylar, konunun uzmanı konuklarla değerlendirilecek ve bugüne yansımaları tartışılacak.

Çırpılar Termik Santrali’ne verilen ÇED onayı iptal

Çanakkale‘de, Yenice İlçesi Çırpılar Köyü yakınlarında yapılması hedeflenen Çırpılar Termik Santrali ve kömür sahası için hazırlanan ÇED Raporu’na verilen olumlu karar iptal edildi.  

TEMA Vakfı, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği ve Ziraat Mühendisleri Odası tarafından 2018 yılında açılan davada bilirkişi, Santral’ın ormanları ve çevreyi olumsuz etkileyeceği yönünde görüş bildirmişti.

Yılda 3.52 milyon ton kömürle çalıştırılması öngörülen santral için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 29 Haziran 2018’de “ÇED olumlu” raporu vermişti.

TEMA Twitter’dan yaptığı paylaşımda kararı, “müjdeli haber” diyerek karşıladı.

Santral’ın kurulması planlanan alanda tarım arazilerini içinde barındıran Agonya Ovası ve bölge halkının içme suyu ihtiyacını karşılayan Gönen Barajı bulunuyor. Agonya Ovası’nda 30 bin dekar alanda (Kapya) kırmızı biber, sekiz bin dekar alanda çilek üretimi var. Her iki ürün de tarladan toplanmadan alıcı buluyor.  

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, yerel halkın da desteğiyle, bölgedeki diğer STÖ’lerle birlikte beş yıldan beri sürece itiraz ediyor ve bölgede yaşayanlara yönelik bilgilendirme toplantıları düzenliyordu. İmza kampanyalarıyla projenin zararlarını anlatan STÖ’ler, Cumhurbaşkanlığı’ndan Başbakanlığa, Meclis Başkanlığı’ndan yöre milletvekillerine kadar pek çok merciiye başvurmuş ancak sonuç alamamıştı.

Muğla’daki ağaç kesimlerine karşı imzalar teslim edildi

Muğla’nın Ula ilçesine bağlı endüstriyel plantasyon alanı ilan edilen Çıtlık Ormanı’nda yapılan ağaç kesimlerine karşı düzenlenen imza kampanyasında toplanan imzalar Orman Genel Müdürlüğü’ne teslim edildi. 4 Nisan’da başlatılan kampanyada toplam 33 bin 655 imza toplandı.

Koronavirüs sebebiyle gündemin meşgul olduğu bir zamanda ağaç kesimlerine başlanması büyük bir tepkiye sebep olmuş, ağaç kesimlerinin durdurulduğu açıklanmıştı. Ancak Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) projenin tamamen iptal edilmesi amacıyla bir kampanya başlattı.

‘Orman varlıklarımız korunmalı’

MUÇEP’ten Serdar Denktaş’ın CİMER yoluyla teslim ettiği dilekçede “Dünyada yaşanmakta olan koronavirüs salgını dolayısı ile bilim dünyasının bir kez daha altını çizdiği gibi, orman ekosistemlerinin ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi ekolojik krizlerin ve doğal felaketlerin en önemli nedenidir. Bu bağlamda yüzlerce yılda oluşan orman varlıklarımızın korunması yaşamsal önemdedir” ifadeleri kullanıldı.

‘Amacın doğal orman üzerindeki baskıyı azaltmak olduğu söyleniyor’

Endüstriyel plantasyon kurmanın temel amacının doğal ormanlar üzerindeki odun üretimi baskısını azaltmak olduğunun söylendiği belirtilen açıklamada “Bu nedenle odun üretimi bakımından verimsiz ormanlarda veya açık alanlarda hızlı gelişen ağaç türleriyle yapılan ağaçlandırmalarla odun üretimini arttırarak, doğal ormanlar üzerindeki odun üretimi baskısı azaltılmaya çalışıldığını ifade ediyorlar” denildi.

Açıklamanın devamında “Bilim insanlarının bu görüşüne benzer bir ifade aslında Orman Genel Müdürlüğü’nün 2019-2023 Stratejik Planı’nda da yer almaktadır. Söz konusunu strateji belgesinin H2.3 nolu Stratejik Hedefinde ‘Stratejiler’ başlığı altında ‘Doğal ormanlar üzerine olan odun üretimi baskısı azaltılacaktır’ denilmektedir” ifadeleri kullanıldı. 

Kesimler sırasında Jandarma ormana giriş çıkışları yasaklamıştı.

‘30 hektar yetişmiş orman yok edilecek’

Taşkesiği Endüstriyel Plantasyon Projesi’nin bu amaçların dışına çıkarak 30 hektar büyüklüğünde yetişmiş orman varlığını yok edeceği belirtilen dilekçede şu ifadeler kullanıldı:

Bunun yanında bölge halkı birçok kez dilekçeler ve basın açıklamaları yolu ile söz konusu projeye itirazlarını dile getirmişlerdir. Konu Türkiye kamuoyunda da büyük bir infiale neden olmuş ve projenin iptali için başlatılan imza kampanyasında kısa süre içinde 33.655 imza toplanmıştır.

İmza metninin ve imzacıların listesinin sunulduğu dilekçede Taşkesiği Endüstriyel Plantasyon Projesi’nin tamamen iptal edilmesi talep edildi. 

 

Beyşehir Gölü imara açılıyor

Beyşehir Belediye Başkanı Adil Bayındır, Türkiye‘nin en büyük tatlı su göllerinden olan Beyşehir Gölü‘nün kenarındaki 188 hektarlık bölgeye plaj, marina, kamping alanı, bungalovlar ve çadır kamplı tesisler yapılacağını açıkladı.

Beyşehir gölünün, Konya için “deniz niteliğinde” olduğunu söyleyen Bayındır, “Bu projeyle Konya’mızın, İç Anadolu‘nun yazlığı olacak bir yer hazırlıyoruz” dedi. Bayındır, bölgeye yapılacak değişimi şu sözlerle açıkladı:

Bu sene plaj, karavan ve günübirlik kamping alanını çözeceğiz. Manzaraya hakim bir yerde kademeli bir biçimde bungalovlar yerleştireceğiz. Plajın arka planında, sazın içinde çakma ağaçlarla ahşap yapı kavramıyla yine bungalovlar ve kameriyeler çözeceğiz.

Seviyesi 26 metreden altı metreye düştü

CNN Türk‘te “Yeşil Doğa” isimli programı hazırlayıp sunan Güven İslamoğlu da Twitter’dan yaptığı paylaşımla açıklamaya tepki gösterdi. İslamoğlu paylaşımında Göl’ün kirlilik sorununu ve su seviyesindeki düşmeyi hatırlattı. 

Tarımsal sulamada kullanılması ve yanlış balık politikası nedeniyle Göl’ün seviyesinin 26 metreden 6 metreye kadar düştüğü haberleri basında yer almıştı.

 

Ekoloji Birliği: Nükleer sevdasından vazgeçilsin

26 Nisan Çernobil Nükleer Felaketi’nin 34’üncü yıl dönümünde Ekoloji Birliği bir metin kaleme aldı. Metinde, nükleer santrallerin tehlikeleri ve zararları anlatılarak Türkiye’de inşaatı süren Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatının durdurulması çağrısında bulunuldu.

Meydana gelen patlamanın havayı, toprağı, suyu ve diğer canlıları etkilediği ve etkilerin Rusya sınırlarını aşarak ülkemize kadar yayıldığının hatırlatıldığı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

 Çernobil’e en yakın yerleşim yeri olan, Kiev’in 132 kilometre doğusundaki 49.360 nüfuslu Pripyat şehrinde bulunan santralda yapılan bir deney sırasında gerekli ve yeterli önlem alınamadığı için patlama meydana geldi ve 100’den fazla radyoaktif madde atmosfere yayıldı.

‘Hava, toprak, su ve canlılar etkilendi’

Radyoaktif maddeyle kirlenmiş bölgelerdeki yerli halktan 67 bin kişi, devlet emriyle tahliye edildi ve yasaklı bölge 30 kilometreye dek genişletildi. Kaza sonucu insanlar yaşamını yitirdi, yüzbinlerce insan süreç içerisinde çeşitli hastalıklara yakalandı ve sakat kaldı. Hava, toprak ve su zehirlendi, diğer canlılar etkilendiler.

Kaza yalnız Rusya’yı değil, bir sürü ülkeyi etkiledi. Ülkemiz de bu kazadan hatırı sayılır bir şekilde nasibini aldı ve özellikle Karadeniz’de yaşayanlar ciddi şekilde zarar gördü.

‘Ülkemiz bu tehlikeye sürüklendi’

Çernobil dışında 1957’den bu yana bir dizi nükleer kaza meydana geldiği belirtilen açıklamada 2011’de yaşadığımız Fukushima Nükleer Santral kazası örnek verildi:

Binlerce insanın ölümü ve sakatlanasına yol açan, zehirli atıklarına hala çözüm üretilememiş, sınırlı bir kaynağa mahkum olan nükleer santrallarda ısrar eden anlayışları kabul etmek mümkün değildir. Sorumsuz iktidarlar ülkemizi de bu tehlikeli serüvenin içine sürüklemişlerdir. Mersin ve Sinop‘da iki adet nükleer santral planlanmış ve ne yazık ki tüm mücadelelere ve yasal kazanımlara rağmen Mersin Nükleer Güç Santralı‘nın inşaatına başlanmıştır.

Daha inşaat aşamasında temelinde oluşan çatlarlar vb. nedeniyle gündeme gelen Akkuyu NGS, şimdi de Kovid-19 sürecinde çalıştırdıkları 6000’in üzerinde işçinin sağlık sorunları ile gündeme gelmektedir. Sinop NGS‘nin süreci ise nükleer karşıtı mücadelenin uzun soluklu mücadelesi sonucu uzatılmış ve gelinen noktada da Japonlar projeden çekilmişlerdir.

‘Enerji açığı iddiası bir yalan’

Nükleer santral yapma gerekçesi olarak kullanılan enerji açığı iddiasının yalan olduğu belirtildiği açıklamada nükleer santral açmak yerine atılabilecek önlemler şöyle sıralandı:

Halkın enerji ihtiyacı gözden geçirilmeli, enerji verimliliği ve enerji tasarrufu uygulanmalı ve gerekli enerji doğaya zarar vermeyecek şekilde planlanacak tamamen yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmalıdır. Kapitalizmin ekolojik talan ve yıkım projelerinin etkileri Covid-19 salgını ile birlikte daha fazla görünür oldu. İnsanlar can derdinde iken siyasi iktidar bu krizi fırsata çevirerek ekolojik yıkım projelerini uygulamaya ve ÇED süreçlerine devam ediyor.

Nükleer ölüm demektir, savaş demektir. Ülkemizde ve tüm dünyada nükleer sevdasından bir an önce vazgeçilmeli, Akkuyu Nükleer Santralı inşaatı durdurulmalı ve kaynaklar sağlık ve yoksullukla mücadelede için kullanılmalıdır.

Mahkemenin Saros doğal gaz limanı projesini iptal etmesi bakanlığı durdurmadı

Edirne’nin Saros Körfezi’ne kıyısı bulunan Sazlıdere köyü sahilinde yapılması planlanan doğal gaz limanı için verilen ÇED olumlu raporunun mahkemece iptal edilmesine rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 6 Mayıs’ta İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı gerçekleştireceğini duyurdu.

Saros Gönüllüleri Dayanışması adınan yapılan açıklamada “İnsanlığın can derdinde olduğu böyle bir zamanda yasa ve mevzuatların arkasından dolanarak alınan bu kararı bizler hiçbir yere sığdıramıyoruz” denildi.

Mahkeme: Bilime ve hukuka uygun değil

BOTAŞ tarafından yapılması planlanan Saros Likit Doğalgaz Taşıma ve Yükleme Limanı (FSRU) projesinin liman kısmı için verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı Edirne İdari Mahkemesince incelemeye alınmıştı.  Bilirkişi raporu talep eden mahkeme, toplanan tüm bilgi ve belgeler sonucunda ÇED raporunun hukuka ve bilime uygun olmaması gerekçesiyle bakanlığın kararını iptal ettiğini duyurdu.

Saros Gönüllüleri’nin aktardığına göre daha sonra BOTAŞ ile Bakanlık arasında bir yazışma oluyor. Bakanlık, “Mahkeme kararının bilirkişi raporuna dayandığı” bu sebeple Çevre ve Orman Bakanlığı 2009/7 sayılı genelgesinin sondan ikinci paragrafına göre karar raporun sadece bir bölümüne ilişkin olduğu için “sürecin en baştan tekrarlanmasına gerek olmadığını” belirtiyor.

‘Neden yangından mal kaçırır gibi?’

Böylece, 2020 sayfalık ÇED dosyasının yalnızca ilgili bölümleri değiştirilerek dosya tekrardan bakanlığa sunuluyor ve yeni İDK için tarih belirleniyor. Konuyla ilgili yazılı açıklama yapan Keşan Kent Konseyi ve Saros Gönüllüleri şu ifadeleri kullandı:

Kaldı ki söz konusu mahkeme kararının Davalılar tarafından Danıştay’a temyize taşınmasına karşın neden Danıştay kararı beklenmeden mevcut mahkeme kararı ile hiç ilgisi olmayan raflarda tozlanmış olan bu genelge dayanak yapılarak yangından mal kaçırırcasına yasanın arkasından dolaşılıyor. Hele hele ülke genelinde bir çok kısıtlama ve yasakların olduğu bu dönemde. Örneğin; Büyükşehirler arası ulaşım yasağı var, İDK’ya katılmak isteyecek davacılar arasında sokağa çıkma kısıtlısı olanlar var. Bu adalet mi?

Ayrıca, Saros Gönüllüleri ikinci ÇED uygulamasına karşı çıkmak için change.org üzerinden bir imza kampanyasına başladı. Şu ana kadar 57 bin kişinin imzaladığı kampanyaya buradan katılabilirsiniz.