Ana Sayfa Blog Sayfa 2125

Normale dönüşte kömüre hayır

Tüm dünyayı son üç aydan bu yana etkisi altına alan Covid-19 salgını çok sayıda ülkede uygulanan katı karantina nedeniyle enerji tüketiminde büyük düşüşlere neden oldu. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) 2020 yılının ilk üç aylık enerji talebindeki azalmanın alışılmadık boyutlara ulaştığını ve 2020 yılı için emisyonlarda toplam %8’lik bir düşmenin olacağını söylüyor. Başta kömür, petrol ürünleri olmak üzere fosil yakıt tüketimindeki azalma dünyanın birçok bölgesinde daha birkaç ay öncesi ile karşılaştırıldığında hava kalitesinde inanılmaz boyutlarda düzelmelere yol açtı. Özellikle ulaşım sektörü üzerindeki sert kısıtlamalar petrol tüketimini düşürürken, elektrik talebindeki düşme de kömürlü termik santrallerden elektrik üretiminin düşmesini sağladı.

Ancak bilim insanlarına göre bu durum kısa süreli olacağı için küresel iklim değişikliği üzerine olumlu bir etkisi olmayacak. Şimdiden  Çin’den gelen son görüntüler, özellikle elektrik gereksiniminin büyük bölümünü kömürlü termik santrallerden karşılayan bu ülkede karantinanın sona ermesi ve ‘normale dönüş’ ile birlikte hava kirliliği yeniden eski boyutlarına dönmeye başladığını gösteriyor. Küresel iklim krizini önlemek için fosil yakıt tüketimini kalıcı olarak bırakmak şart ve bu pandemi günlerinde yaşananlar da bunu ispatlıyor.

Dünyada kömür talebi; 1971-2020 (Kaynak: https://www.iea.org/reports/global-energy-review-2020/coal#abstract)

Salgın sırasında yaşananlar

Bu dönemde Çin dışındaki ülkelerde düşen elektrik talebini rüzgar, güneş, hidroelektrik gibi daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlama eğilimi, fosil yakıtların kullanımına bağlı emisyonların düşmesine ve hava kalitesinde iyileşmeye yol açtı. IEA’nın 30 Nisan’da yayınladığı son rapora göre Çin, ABD, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Hindistan ve Japonya’da pandeminin görüldüğü yılın ilk üç aylık bölümünde geçen yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında; çok büyük kısmı elektrik üretiminde kullanılan kömürün talebinde %9 ile %25 arasında düşme görüldü. Birincil enerji talebinin %60’a yakınını kömürden sağlayan ve dünya tüketiminin yarısından fazlasının yapıldığı Çin’de bu oran %9’lar düzeyinde kalırken AB ülkelerinde ise %20’e kadar tırmandı.  IEA 2020’nin tamamında tüm dünyadaki kömür talebindeki düşmenin; özellikle bu dönemde termik santrallerin talebinin düşmesine bağlı olarak %8’lik ortalamada kalacağını tahmin ediyor. Buna karşılık özellikle AB ülkelerinde yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminin Covid-19 salgınından etkilenmediği IEA tarafından belirtiliyor.

Tüm dünyada 2020’nin ilk üç ayında geçen yılın aynı dönemine göre yeni rüzgar ve güneş enerjisi santrallerinin de devreye girmesi ile elektrik üretimi %1.5-2 arttı. Ayrıca tüm dünyada düşen elektrik üretimi içindeki yenilebilir enerji kaynaklarının payı tam kapasite ile üretime devam etmesi nedeniyle yükseldi. Bu pay 2020’nin ilk üç ayında %28 oldu. 2019’un aynı döneminde ise bu oran %26 seviyelerindeydi. Artış daha çok AB ülkelerindendi. Saatlik temel değerlendirmelerde de elektrik talebinin 2019 ilk üç ayına göre daha fazla yenilenebilir kaynaklardan karşılandığı görülüyor. Başta Almanya, Avusturya, İtalya gibi ülkelerin pandemiden sonra kömürlü termik santralleri zorunlu kalmadıkça çalıştırılmayacakları tahmin ediliyor

Türkiye’de ne oluyor?

Başta AB ülkeleri olmak üzere düşen elektrik talebini daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayıp bu kaynakların tüketim içindeki payını korumak için kriz sonrası bu kaynaklara dönük yatırımlarını artırırken, ülkemizde ise halen kömürlü termik santrallerin sayısını ve üretim içindeki payını artırma politikası merkezi yönetim tarafından inatla sürdürülüyor. Üstelik yeni yapılacak kömürlü termik santrallerin meslek, çevre örgütleri ile bölge halkının pandemi günleri nedeniyle çalışmalarının kısıtlandığı bir dönem yapılmak isteniyor. Bunlardan Çanakkale’nin Yenice ilçesi Çırpılar mevkiinde kurulmak istenen kömürlü termik santralin ÇED olumlu kararı tüm zorluklara rağmen TEMA Vakfı’nca açılan dava sonucu mahkeme tarafından iptal edildi. Eskişehir’in Alpu Ovası’na kurulmak istenen kömür ocağı ve termik santral için ise açılan davalar sürüyor. Ama bu pandemi günlerinde acele ile kurulmak istenen bir başka kömürlü termik santral haberi Denizli’den geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı herkesin dikkatinin Covid-19 salgını üzerinde olduğu bir dönemde Avdan Termik Santrali için ÇED olumlu kararı verdi. Pandeminin yarattığı tüm zorluklara rağmen içinde Denizli Tabip Odası’nın da yer aldığı meslek odaları ve sivil toplum örgütleri bu kararı mahkeme taşımaya hazırlanıyorlar.

Türkiye’nin 2019-2020 Mart ve Nisan Ayı Elektrik Tüketimi (Kaynak: https://www.iklimhaber.org/covid-19-elektrik-tuketiminde-carpici-dusus/)

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre dış ortam hava kirliliği, tüm dünyayı ayağa kaldıran Covid-19 pandemisinden çok daha fazla canı, üstelik her yıl bizden koparıyor.  Dünyada her yıl dış ortam hava kirliliğinin yarattığı sağlık sorunları nedeniyle 4.2 milyon kişi yaşamını yitiriyor. Her on kişiden dokuzu DSÖ’ye göre kirli hava soluyor. Hava kirliliğinin neden olduğu en önemli sağlık sorunlarının başında inmeler, kalp hastalıkları akciğer kanserleri, akut ve kronik akciğer hastalıkları geliyor. Yine örgüte göre hava kirliliğinin nedenlerinin başında fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkan SO₂, NO₂, ve partikül maddeler geliyor. Üstelik fosil yakıtların tüketilmesi sadece hava kirliliğine değil, küresel iklim krizine de neden oluyor.

Küresel iklim krizinin dünyamız için yıkıcı sonuçları, artık adeta bir adım uzaklıkta. Bu salgın günleri, çözüm için yapmamız gerekeni tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gösterdi: Fosil yakıtları bir an önce terk etmek. Üstelik yaşadığımız bu günler temel enerji gereksinimimizi büyük oranda yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayabileceğimizi de ispatladı.

Peki, yapabilir miyiz? Bu açık çözümü kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin içinde ve üstelik neo-liberal politikalarla ve politikacılarla gerçekleştirmek imkansız. Yeni bir sistem; insana ve çevreye saygılı, eşitliği hedefleyen yeni bir yaklaşım gerekiyor; bir an önce…

Yargıtay Başsavcılığı Demirtaş’ın cezasının bozulmasını istedi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a İstanbul’da 2013 yılında düzenlenen Newroz etkinliğinde yaptığı konuşma nedeniyle “terör örgütü propagandası” suçundan verilen 4 yıl 8 aylık hapis cezasının bozulmasını istedi. Tebliğnamede, konuşmanın çözümünün kolluk güçleri yerine TRT, TÜBİTAK veya Adli Tıp’tan tarafsız bilirkişilerce yaptırılmaması ve son savunma için süre verilmemesinin “savunma hakkının kısıtlanmasına” neden olduğu belirtildi.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Mart 2013 tarihinde Zeytinburnu’nda düzenlenen Newroz etkinliğinde konuşan Demirtaş’ı Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yi övdüğü iddiasıyla hapis cezasına çarptırmıştı. Aynı dava kapsamında eski HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’e de 3 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş; Anayasa Mahkemesi, Önder’in başvurusunda hak ihlaline hükmetmişti. Demirtaş’ın cezası ise istinafta kesinleşmiş, ancak çıkarılan yargı paketiyle temyiz yolu açılmıştı. 

Temyiz talebini inceleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, tebliğnamesini tamamlayarak Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderdi. Demirtaş’a verilen cezanın bozulması istenilen tebliğnamede, bir siyasi partinin genel başkanı olan sanığın, olay günü yaptığı konuşmada atılı suça konu cümlelerden birinin yanlış çözümlendiğini, konuşmanın bir bütün olarak değerlendirilmesi halinde suça konu sözlerin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını ve propaganda suçunun unsurlarının oluşmadığını beyan ettiği anımsatıldı. 

‘Tarafsız bilirkişiler incelemeli’

Dosya içerisinde bulunan çözümün kolluk görevlilerince yapılmış olduğu ve yer yer “anlaşılamadı” yazılarak tamamının çözülemediği ifade edilen tebliğnamede, TRT, TÜBİTAK veya Adli Tıp’tan seçilebilecek tarafsız bilirkişiler tarafından konuşmanın tamamının çözümü yaptırıldıktan ve buna göre savunması alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdirinin gerektiği belirtildi. Tebliğnamede, buna karşılık kolluk görevlilerince yapılmış eksik çözüm tutanağı yeterli görülüp bu yöndeki taleplerin reddedilmesinin yasaya aykırı olduğu ifade edildi. 

Savunma hakkı kısıtlandı

Tebliğnamede, Demirtaş’a son savunma için süre verilmemesi de bozma nedeni olarak gösterilirken, şu değerlendirme yapıldı:

Esas hakkındaki mütaalanın verildiği celse tutanak çözümlerinin 21 Haziran 2018 tarihinde sanığa tebliğ edildiğine dair infaz kurmunca tutulmuş tutanak dosyada mevcut ise de; 7 Eylül 2018 tarihli son celse esasa ilişkin savunmasını yapan, kendisine 2 gün önce tebliğ edildiğini belirttiği esas hakkındaki mütaalaya karşı son savunmasını yapmak üzere süre isteyen ve yazılı mütalaanın 4 Eylül 2018 tarihinde tebliğ edildiği anlaşılan sanığın talebi reddedilmek suretiyle yargılamaya devamla hüküm kurularak CMK’nin 289/1h maddesi uyarınca savunma hakkının kısıtlanması yasaya aykırı bulunduğundan hükmün CMK’nin 302’inci maddesi uyarınca bozulması talep ve ve dosya tebliğ olunur.”

Avukat Karaman: Karar değil mütalaa

Demirtaş’ın avukatlarından Mahsuni Karaman ise kararı şöyle değerlendirdi: “Bu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı adına savcının 16. Ceza Dairesi’ne verdiği bir düşünce yazısıdır. Bir mütalaadır, daire kararı değildir. Yani 16. Ceza Dairesi bu mütalaaya bağlı değil. 16. Ceza Dairesi temyiz incelemesini yaptıktan sonra bu mütalaa doğrultusunda karar verebilir. Mütalaanın dışındaki gerekçelerle, ayrı gerekçelerle, ek gerekçelerle her türlü kararı verebilir.”

 

9 Mayıs Avrupa Günü kutlu olsun!

“Avrupa Günü” varlığını 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman‘ın verdiği bir kanun teklifine borçlu. Avrupa’da barışçıl ilişkilerin kalıcı şekilde kurulmasını ve bunun daha örgütlü olmasını amaçlayan bu kanun teklifi, “Schuman Bildirisi” olarak da biliniyor. Avrupa Birliği olarak kabul edilen örgütlenmenin kurucu yapı taşı olarak görülüyor. 1985 yılından beri çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Avrupa Birliği’nin kuruluşuna yol açan siyasal süreç dünya savaşlarının bir sonucuydu. Kalıcı bir barış hedeflenmişti. Tıpkı BM‘nin, UNESCO‘nun kuruluşunda olduğu gibi. Ancak felaketten çıkarılan dersler kimi zaman unutuluyor. Ya da zaman içinde amaçlar değişiyor.

Günümüzde de Merkel, Macron gibi Avrupalı liderler de salgının yarattığı travmadan söz ediyorlar ve sıklıkla dünya savaşlarına referans veriyorlar. Felaketin büyüklüğüne işaret etmek için.

Avrupa Birliği’nin kökenleri hakkında düşündüğümde bu mesajlarda ifadesini bulan yıkım ve felaketlerden daha fazlası olan bir şeyler hayal ediyorum. Sanki bilinçaltında da bir şeyler daha varmış gibi geliyor bana.

Başa mı döndük?

Yaşadığımız salgın koşulları ile toplu katliamları,  yıkımları getiren dünya savaşları arasında felaket olmaktan başka nasıl bir benzerlik olabilir?

Şunu düşünüyorum: Acaba savaş öncesi koşullarla da bir ilişki mi kuruyorlar? Vermek istedikleri mesaj bu olmasın?

Dedim ya, benimkisi bir hayal. Ama dünya savaşları da durup dururken olmadı.  Nedenleri vardı.

Yaşanan felaketlerden sonra bir ders çıkarıldı ve politik bir kırılma yaşandı. Küresel felaketlere yol açacağı belli olan neoliberal sistem de bu kırılmanın kırılmasıydı.  İşte bu yüzden acaba diyorum, buna mı işaret etmek  istiyorlar: “Uluslararası bir dayanışma ile yeni bir düzen kurmaya çalıştık.  Ama başaramadık. Benzer koşullara geri döndük…”  

Bu sözleri ne zaman duysam benim zihnimde beliren soru bu. Dünya savaşlarını yaratan koşullar ile bugün arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Neoklasik dünya, kimlikleri hazır yapımlara dönüştüren milliyetçilikler, ulusdevletleşme biçimi ile, bugünün neoliberal koşulları arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Milliyetçilik, Nazizm, Faşizm neoklasik dünyanın çelişkileri, şiddeti başka formlar kazanmış olsa da, hayaletler olarak geri döndüler. Üstelik de daha da kalıcılaşmış ve güçlenmiş bir şekilde.

Bugün bu neoklasik dünyanın kavramlarını kullansak da, kullanmasak da, kapitalist modernleşmenin o eski mantığı ve işleyişi kimi yerlerde Avrupa Birliği içinde dahi yeniden hortlamış gibi gözüküyor. Aynı Türkiye’de olduğu gibi bağımlı bir kültürel politik alan, filantropi alanına sıkışmış ve izole olmuş entelektüel üretim, imtiyazcı piyasa aktörlerine bırakılmış bir ekonomi… Her ne kadar laiklikten falan söz edilse de kamusal alan her koşulda sekülerleşmiş değil. Neoklasik dünya bütün vahşi şiddetiyle günümüze uzanmış durumda.

Neoklasik ulusdevletler sınıfsal çelişkileri perdeleyerek, iktidarla kültürel politik alanı örtüştürerek  kapitalist modernleşmenin “normal”ini temsil ediyorlardı. Günümüzün neoliberal koşulları da benzer bir “normal”i üretiyor.

En azından Türkiye gibi otokratik yönetimlerde durum böyle.  

Eğer burada bir bulanıklık varsa, işte bu da tam neoklasik dünyanın sorunu. İmgesel olanla onun yerine geçen model, yani devlet kimliğinin temsili birbirine karışması değil miydi geçmişteki çelişkileri yaratan sorun? İnsan haklarının çiğnenmesine, hukukun yokluğuna da yol açan bu değil miydi? Neoklasik dünyanın, kapitalist modernleşmenin hazır yapım imgelerinin hayatın yerine geçmesi değil miydi? Ya da bağımsız kamu politikalarının, entelektüel üretimin bastırılması, yokluğu?  Neoklasik dünya da bir bulanıklık ile kurulmuştu, imgeyle hazır yapımların, yani modellerin karışımı üzerine.

‘Şiddet kurumları’

Türkiye’nin neden Avrupa Birliği’ne kabul edilmediğini -ya da bunun neden bir hayal olmaktan öteye gidemediğini- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk cuma namazında okuduğu hutbe gayet güzel açıklıyor: Bir topluluk adına veya kendi adına nikahsız birliktelik ve eşcinsellikle ilgili düşüncelerini paylaşması elbette ki hakkı. Onun bu görüşlerine katılınmasa da, ifade edilmesine karşı çıkılamaz. Ancak Erbaş bu sözleri devlet adına dile getirdiğinde yaptığı bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez‘in söylediği gibi “Allah adına konuşmak” oluyor.

Peki inanç konusu böyle de Türkiye’de seküler gibi gözüken alanlarda da benzer bir durum yok mu?

Türkiye’de kimi yerlerde, üniversitelerde bilim de giderek devletle iç içe gelmedi mi? Agamben‘in son makalesinde söylediği gibi dindışı olanın bir iktidar biçimi olduğu sürece rasyonel bilimsel bir talep değil, bir kült pratiği halini aldığı aşikar. Bilimin iktidar üzerinden inşası, canlıları ve cansızları, insanları ve insan olmayanları nesneleştiren bir eylem şekli.

Neoklasik dünyanın temsil çelişkisi de burada: İmgelerin hazır yapımlara dönüştürülmesi. Yani şiddet. Eğer bu şiddetle baş edilemiyorsa ortaya kafa bulanıklığı çıkıyor. Yani sınıfsal çelişkilerin inkar edildiği proto faşist kamu düzenleri. Türkiye’de olduğu gibi, bir tarafta bürokratik bilgiyi üreten şiddet kurumları. Diğer tarafta bu şiddete karşı korunaklı alanlar yaratan popülist siyasal kurumsallıklar.

Hayatın yerine geçen bir temsil. Türkiye’de siyaseti  sınıfsal çelişkinin inkarı koşullandırıyor.

Türkiye de bu yolda hızla ilerliyor.  

Bu dava burada bitmez – Erol Malçok

Bir yandan tüm canlıların yaşam hakkını savunan annesiyle babasını kaybetmenin şokunu ve acısını yaşayan bir yandan da adaletin gerçekleşmesi için sürekli, zorlu bir çabanın içerisinde olan Emine Büyüknohutçu’dan da teyit ettiğimiz bilgileri paylaşmak, sürece daha içeriden bakmamızı sağlayacaktır.

Geçtiğimiz üç yıl boyunca ne yaşandı? 

Ali Ulvi – Aysin Büyüknohutçu çifti, 9 Mayıs 2017 yılında, Finike Alacadağ – Kızılcık Mevkii’ndeki dağ evinde öldürüldüler. Bölgeye 15 gün önce yerleşmiş olan Ali Yamuç adlı şahıs olayı üstlenerek tutuklandı ve Elmalı Cezaevi’ne yerleştirildi. Defalarca ifade değişikliği yapan Yamuç, ilk olarak cinayeti para amaçlı hırsızlık için işlediğini söyledi. Sonrasında bir mermer ocağını, ön ödeme aldığını ve “çirkin” lakaplı bir kişiyi zikretti. Ardından değişen ifadelerinin pek çoğunda ise iletişimde olduğu şahıs olarak Bahçeci Mermer’in ortaklarından Necmi Bahçeci’nin ismini verdi. Ve Necmi Bahçeci’ye yazdığı, kendisine iletmesi için eşi Fatma Yamuç’a verdiği mektup ortaya çıktı. Mektup ortaya çıktığında ise Yamuç’un ifadesi yeniden alındı ancak bu sefer de Yamuç, ifadesinde her nedense suçu tek başına işlediğini söyledi. Ardından “can güvenliği” nedeniyle Elmalı Cezaevi’nden Alanya Cezaevi’ne nakledildi. Ali Yamuç, can güvenliği sebebiyle getirildiği Alanya Cezaevi’nde kısa bir süre sonra ölü bulundu ve intihar ettiği açıklandı.

Yamuç’un cezaevinde ölü bulunduğu gün ise Fethiye Cezaevi’ne naklini istediği dilekçesi ortaya çıktı ve dava dosyasına eklendi. Yukarıda bahsettiğimiz yeni bilgi olan Fethiye Cezaevi’ne nakil talebi, üzerinde durulsaydı önemli bir ayrıntı barındırıyordu belki de. Bir tutuklu can güvenliği dolayısıyla yeni getirildiği cezaevinde kısa bir süre sonra neden nakil talep etsin? Bu durum uzun süre ulaşılamayan otopsi raporları da göz önüne alındığında intihar olayını iyice şüpheli kılıyor. Nitekim Ali Yamuç’un ölümünden sonra Elmalı’da açılan soruşturma sona ermiştir. Emine Büyüknohutçu’nun ifadesiyle: “Soruşturma dosyası oldukça kötü hazırlanmış ve süreç oldukça kötü ve hatta kötü niyetle yönetilmiştir.”

Özensiz soruşturmaya karşı sorular 

  • Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun HTS (telefon görüşme kayıtları) neden incelenmemiş ve buna yönelik talepler karşılanmamıştır?
  • Komşuların ve davada adı geçen tüm şahısların ifadeleri neden alınmamış veya eksik alınmıştır?
  • “Dipsiz Kuyu’ya cinayet aletlerini birlikte götürüp atan ve katil zanlısının eşi Fatma Yamuç’tan her haliyle olayın bu kadar içindeyken cinayetin aydınlanmasında yeteri kadar faydalanılmış mıdır?
  • Adı geçen mermer ocağı sahibinin ifadesi dava dosyasına girmiş midir?
  • İntihar mevzusu, otopsi raporları ve intihar nesnesinin basitliği de göz önüne alınarak ciddiyetli bir şekilde araştırılmış mıdır?
  • Zanlının Fethiye Cezaevi’ne neden nakil istediği cezaevi içerisinde araştırılıp, diğer tutuklu ve mahkumların ifadelerine başvurulmuş mudur?
  • İlk ifadelerde ismi geçen çirkin lakaplı şahıs aradan geçen uzun zamana rağmen neden bulunup ifadesi alınamamıştır?

Soruşturmanın avukatlarından edindiğimiz bilgiler doğrultusundaki hukuki süreç ise şöyle devam etmektedir:

  • Fatma Yamuç yardım yataklık suçlamasından beraat etmiş ve cezaevinden kısa sürede çıkmıştır.
  • Fatma Yamuç’a suç aletlerini gizlemekten açılan soruşturma ağır aksak devam etmektedir.
  • İstinaf mahkemesi Ali Yamuç açısından davanın düşmesi ve Fatma Yamuç’un beraatini gerekçesiz onaylarken karar temyiz edilmiş ve dosya bir buçuk yıldır Yargıtay’da beklemektedir.
  • Azmettiriciler açısından da yeni bir soruşturma açılmış ve süreç devam etmektedir.

Ne hukuk ne adalet

Aradan geçen üç yıla baktığımızda soruşturmanın ve hukuksal süreçlerin doğru düzgün işlemediğini net bir şekilde görebiliyoruz. Adalet talebinin gerçekleşmesinin ise çok uzağındayız. Gerek yaşanmış ve kayda geçmiş vakayinamelerden gerekse edebiyat metinlerinden çok iyi biliyoruz ki adalet duygusunun örselenmesi insanda en büyük kırılganlığı ve öfkeyi doğurur. Eğer isterlerse devletler kriminal olayları aydınlatmada hiçbir zaman sahip olmadıkları teknik imkânlara sahiptirler. Ancak ekoloji aktivistlerine yönelik cinayetlerin soruşturmaları, Güney Amerika başta olmak üzere ya geçiştiriliyor ya da üstü örtülüyor.

Onlar yaşamın neresindeydi?

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu hem yaşamıyla hem de ölüm şekliyle bir bütün olarak hayata dair birçok şeyi gözümüzün içine soktu: Onlar kurdukları Kiracılar Derneği’yle bir yandan hümanist bir mücadele verirken bir yandan da kurucu üye olarak içerisinde yer aldıkları Toroslar ve Akdeniz Kıyıları Çevre Koruma Derneği (TOROÇDER) aracılığıyla flora ve faunasıyla tüm canlıların yaşam hakkını savundular. Ve ocaklara karşı açıp kazandığı davalarla doğa talancısı şirketlerin hedefi haline geldiler. Tıpkı Güney Amerika’da katledilen yoksul köylüler ve Kuzey Amerika’da petrol şirketlerinin boru hattına direnen Standing Rock (Dikilen Kaya) yerli direnişçileri gibi. Yaşam bir bütündü ve kapitalizmin kâr hırsına terk edilemeyecek kadar değerliydi. Bunu canları pahasına korumak ise tüm yaşam savunucularının ahlaki bir sorumluluğuydu.

Biz neredeyiz?

Mermer ocaklarının tozları portakal bahçelerimizin üzerine kara bir bulut gibi çökerken, termik santrallerin zehri, çocuklarımızın ciğerlerini kömüre dönüştürürken ve küresel ısınma milyonlarca canlıyı göçe zorlarken bu bir avuç ekoloji aktivisti ütopik şeyler mi söylüyordu bizlere? Yoksa canları pahasına da olsa kapitalizmin bol teknik nesneli ölüm kültürüne karşı yaşam kültürünü mü hayata geçirmeye çalışıyorlardı?

Ve biz daha ne kadar gömeceğiz başkasının acısına bakmamak için kafalarımızı kumlara? Daha ne kadar devam edeceğiz yeryüzünde sadece kendisi yaşar gibi olan bencil hayatlarımıza? Bu öyle sağcı solcu meselesi de değil, tam bir ölüm kalım meselesi. Ya yok olacağız kapitalizmin bize dayattığı krizlerle ya da kendi kaderimizi tayin edip, savunmasız canlıların da sorumluluğunu üstlenerek devam edeceğiz yolumuza…

Ortada bir cinayet var ve cinayetin nasıl işlendiğinden çok neden işlendiğini hepimiz biliyoruz. Ve tek tek bireylerden tutun hukuk sisteminin tamamına kadar bu cinayeti aydınlatmak, asıl sorumluların cezalandırılmasını sağlamak hepimizin boynunun borcu. Ve adaletin gerçekleşmesini öyle rica minnetle değil kendi vicdanına karşı sorumlu bireyler olarak mücadele ederek başarmak zorundayız.

(Bu yazı ilk kez Duvar’da yayımlanmıştır.)

Büyüknohutçu çifti ölümünün üçüncü yıl dönümünde anıldı

Antalya’da, Finike’nin sedir ormanlarını yapılması planlanan mermer ocağına karşı savunan Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu ölümünün üçüncü yıl dönümünde doğaseverler tarafından anıldı.

Çift, mermer ocaklarına karşı verdiği mücadele ile tanınıyordu. Projenin iptal edilmesi için davalar açan, eylemler düzenleyen ve katıldıkları TV programlarında yaşanacak orman katliamını anlatan çift sık sık jandarma ve şirketin baskısıyla karşı karşıya geliyordu.

50 bin lira için işlenen cinayet

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu 9 Mayıs 2017’de Antalya Finike’de Kızılcık yaylasındaki evlerinde ölü bulundu. Cinayetin hemen ardından Ali Yamuç isimli “kiralık katil” yakalandı ve cinayeti mermer şirketlerinin azmettirmesiyle işlediğini itiraf etti.

Yamuç, kendisini “Çirkin” lakaplı, taş ocağı adına çalışan birinin 50 bin liraya kiraladığını ancak sadece üç bin lira ödeme yaptıklarını söyledi.

Azmettiriciler hala serbest

Ali Yamuç, Elmalı Cezaevinden güvenlik gerekçesiyle Alanya L Tipi Cezaevine sevk edilmesinden bir süre sonra şort ipi ile kendini asarak “intihar etti”. Katilin ölmesiyle, çiftin cinayetleri için açılan dava düştü. Yardım yataklıktan berat eden Yamuç’un eşinin ise hala “suç aletlerini gizlemek” nedeniyle soruşturması sürüyor.

Ancak katilin cinayeti para için işlemiş olduğu itirafına rağmen azmettiriciler hakkında herhangi bir işlem yapılamadı ve cinayetlerinin üstü yargının da yardımıyla örtüldü.

Ekoloji Birliği: Cinayetleri araştırmayan da azmettirici kadar suçlu

Ölümlerinin üçüncü yıl dönümünde Ekoloji Birliği bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada “Bu cinayetleri araştırmayan, cezasız bırakan karar vericiler de en az azmettiriciler kadar suçlu. Bir dalı, bir canı, bir endemik çiçeği, nesli tehlike altındaki bir böceği korumak için çırpınanlara her fırsatta sesini yükselten, kanun sopasını sallayan, para gücüyle boğmaya çalışan bir sermaye düzeni bu cinayetlerin asıl failleri…” denildi.

Açıklama “Bizler ekoloji mücadelesi verenler, yaşamı savunanlar olarak bu cinayetler aydınlanana kadar Ali Ulvi-Aysin Büyüknohutçu cinayetini unutturmayacağız. Onların mücadelesini yaşatmaya devam edeceğiz” ifadeleriyle son buldu.

‘Adalet arayışımız sürüyor’

Koronavirüs sebebiyle çiftin mezarı başında herhangi bir anma töreni yapılamazken çevre aktivistleri sosyal medya üzerinden mesajlarını paylaştı. Mesajlarda “adalet arayışı” ön plana çıktı:

 

Türkiye’de koronavirüs: 47 kişi daha yaşamını yitirdi, 1542 yeni tanı

 

Koca, paylaşımında şu ifadelere yer verdi:

Bu tabloyu 83 milyon birlikte değiştirdik. Tedbirlere ısrarla uyarak! Mücadelemizi ciddiyetle, hiç gevşetmeden sürdürelim. İyileşen hasta sayımız yakında 100 bin kişiyi bulacak. Vefat sayımız, vaka sayımız gittikçe azalacak. Biraz daha özveriye değmez mi?”

 

2070’de 3.6 milyar iklim mültecisi

Uzun bir yazının özeti ile başlayayım: Ülkemizde ve dünyada bilim gazeteciliğine acilen ihtiyacımız var. Aksi halde kendisini bilimsel hissettiren iyi veya kötü niyetli birçok yazı ve haber ile boğuşarak doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışacağız. Özellikle de iyi niyetle yapılmış haberlerin bilimsel içeriği çok daha iyi anlamalarına gerek var. 

Geçtiğimiz hafta saygın bilimsel dergilerden Proceedings of the National Academy of Science’da bir makale yayımlandı. Temelde bu makalenin konusu çoğu haber kanalının dikkatini çekecek biçimdeydi: Eğer böyle gidersek, 2070 yılında 3,5 milyar insan iklim açısından yaşamaya uygun koşullara sahip olmayan yerlerde yaşamak zorunda kalacak. Çoğu haber kanalı da bu makaleyi benzer şekilde duyurdu, çünkü bugünkü dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 50 yıl içerisinde yaşanmaz hale gelecek yerlerde yaşayacaksa, bunun haber değeri vardır.

Yalnız bu haber bu biçimde sunulduğunda hemen tepkiler de gelmeye başlar, özellikle de iklim değişikliği karşıtlarından: “Gene abartıyorsunuz”, “50 yıl içerisinde dünyanın yarısının yaşanmaz hale gelmesi komik bir iddia”, “Olası senaryolar arasında en kötüsünü seçiyorsunuz, halbuki makalede çok daha olumlu iki senaryo daha var, onların sonuçlarını neden kullanmıyorsunuz?” v.b.

Konuya uzak ve olayı sadece basından takip eden biriyseniz bu yorumlarda hemfikir olmanız da gayet kolay. Doğal olarak en kötüyü düşünmek istemiyoruz, çoğumuz “yok mu bunun bir orta yolu?” diyenlerdeniz. İşte tam da bu nedenle bilimin anlaşılır bir dille ve doğru olarak anlatılması son derece kıymetli.

Afrika’nın Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor

Şimdi gelelim konumuz olan makaleye. Öncelikle, dünya nüfusunun nasıl ve nerede artacağına dair ortaya atılmış görüşler var.  Bu görüşleri değişik başlıklar altında sınıflandırmak mümkün, bilim insanları da son senelerde gelecekle ilgili öngörüleri bu şekilde sınıflandırıyorlar. Ekonominin hızlı gelişmesi, yavaş gelişmesi, küreselleşme, kaynak kullanımı, eğitim gibi değişik unsurları hesaba katarak bugünden 2100 yılına kadar toplum yapısının nasıl değişeceğini ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu öngörülere göre insan nüfusu da  2070 yılına kadar hiç artmayacak olsa 7,8 milyar olacak, böyle artmaya devam ederse de 11,14 milyarı bulacak. Olası artışın da en başta Afrika’da gerçekleşmesi bekleniyor. Yani Afrika’nın nüfusunun bu yüzyılın sonuna dek Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor.

İkinci önemli konu ise insanların hangi sıcaklıkları sevdikleri ile ilgili. Bu makalede yapılan çalışma bundan 6 bin sene önce insan yoğunluğunun hangi iklim koşullarında yaşadığını, 500 sene önce nerede yaşadığını ve günümüzde nerede yaşadığını hesaplıyor. Bu hesaba göre de insanlar senelik ortalamanın 11-15 derece arasında olduğu bölgeleri tercih ediyorlar. Bu sayının biyoloji ya da fizyolojiyle bir alakası yok. Sadece, bizim yetiştirdiğimiz bitki ve hayvanlar ile biz  bu sıcaklıkları tercih ediyoruz.

Doğal olarak, insan nüfusunda ciddi artış beklediğimiz tropik bölgelerin ortalama sıcaklığı 11-15 derece aralığının çok daha üzerinde. Yani, hiç küresel ısınma olmasa bile, dünyadaki insan nüfusunun giderek artan bir oranı 11-15 derece aralığından daha sıcak bölgelerde yaşamaya başlayacak, çünkü nüfus oralarda daha fazla artıyor.

İklim modellerinin önemi

Bir de bu problemin üzerine iklim krizi biniyor. Dünyanın her bölgesinde sıcaklık rejimi değişiyor. Dolayısıyla, bugün 11-15 derece aralığında olan yerler bile gelecekte daha yüksek sıcaklıklara kayıyor. Ama sıcaklığın gelecekte ne kadar artacağını nasıl öngörebiliriz? Bunun için iklim modelleri kullanıyoruz. İklim modellerinin de en temel girdisi gelecekte atmosferde olmasını beklediğimiz karbondioksit oranı.

Gelecekte atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını tahmin edebilmek çok zor bir problem olsa da gelecekte ne kadar karbondioksit olacağını söyleyecek olursak, atmosferin ortalama sıcaklığını hesaplayabilmek fazla zor değil. 1896 yılında bir İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius ilk defa bu hesabı yapmış, bugün de gelişmiş teknikler, bilgisayarlar ve hesaplama yöntemleri kullandığımızda da aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bilim bu konuda yeterli bilgiye sahip. Atmosferde yaklaşık 550-600 ppm oranında karbondioksit olursa, atmosfer 1750 yılına göre 5-6 derece ısınır.

Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı 418 ppm ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2 – 3 ppm artıyor. Bu artışın engellenmesi için uluslararası anlaşmalar yapılıyor. Bunların en yenisi olan Paris Anlaşması’na tüm devletler tamamen uysalar bile küresel ortalama sıcaklığın 3,0 – 3,5 derece arasında artması bekleniyor. Yani herkes kurallara uyacak olsa karbondioksit salımlarının ne kadar azalacağını biliyoruz. Buradan 2070 yılında atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını hesaplayabiliriz, bu değeri kullanarak da sıcaklığın ne kadar yükseleceğini anlarız. Bilim insanlarının “Her Şey Şimdiki Gibi Devam Ederse…” (Business as Usual) dedikleri senaryo, yaklaşık olarak buna yakın bir değer veriyor bize. Bu senaryoya göre 2070 yılında ortalama sıcaklığın 3,2 derece artacağı düşünülüyor.

Tüm bu verileri topladığımızda da 2070 yılında 2,7 – 3,6 milyar insanın yukarıda söylediğimiz 11-15 derecelik sıcaklık aralığında yaşayamayacağını görebiliyoruz. Burada da belirsizlik toplam insan nüfusu tahmininden kaynaklanıyor, en alt değer olan 8,2 milyarı alırsak 2,7 milyar insanın, en üst değer olan 11,14 milyarı alırsak da 3,6 milyar insanın 11-15 derece arasındaki sıcaklık bandının dışında yaşamak zorunda kalacağını görüyoruz. Bugün bile bakacak olsak, bu sınırlar arasında yaşayan insan sayısının 1 milyarın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hem o bölgelerdeki aşırı nüfus artışı, hem de iklim krizi eklendiğinde 3,6 milyar insanın hayatının çok zorlaşacağını görebilmek pek de zor değil.

Biliyorum sizleri çokça sayıya boğdum ve çoğumuz sayılardan fazla hoşlanmıyoruz. Ama ne yazık ki bilim için sayılar çoğunlukla vazgeçilmez. Ancak bu sayıları kullanarak gelecekte mücadele etmemiz gerekecek olan problemleri görebiliriz. İklim kuşakları kutuplara doğru kaydığında bugün 11-15 derece kuşağında olmayan çok sayıda bölge artık bu aralığa girmeye başlayacak. Bu da beraberinde göç sorununu gündeme getirecek. Özellikle de bu bölgelerdeki nüfusun azalma trendinde olduğu düşünülecek olursa çözümler de kolayca görülmeye başlanabilir. Yeter ki biz sorunlara değil çözümlere odaklanmaya başlayalım.

Korona, biz ve gelecek-2

Bir önceki hafta, somut iki örnek olay üzerinden, küresel salgın ve kırımla ilgili ortaya çıkan yeni durumu ve boyutlarını, bizi nasıl bir yakın geleceğin beklediğini ya da bekleyebileceğini düşünmeye ve tartışmaya başlamıştık. Ancak sorunların oluşturduğu yumak, gerçekten çok fazla boyutunu birden aynı anda dikkate alarak değerlendirmeyi gerektiren ve geleceğe yönelik öneri geliştirmeyi güçleştiren yeni bir durum yarattı.

Aslında, dünyayı radikal bir biçimde değiştirdi. Kapitalizm, belki alıştığımız biçimleriyle geri gelmeyecek?

Değişimi ve nereye doğru yönelebileceğimizi değerlendirebilmek için hem içinde bulunduğumuz durumu doğru ve olabildiği kadar çok boyutu dikkate alarak hem de geleceği, yani bilinmeyeni, bir yandan olabilirlik/ yapılabilirlik çerçevesinden bir yandan da olmasını zaten istediğimiz ve olması için uğraş verdiğimiz politik-ideolojik –ekolojik düşünceler çerçevesinden bakarak düşünmek durumundayız. (Geliştirilebilecek öneriler, elbette bizler tarafından uygulanamayacak; ama geleceğe nasıl yöneleceğimiz ve gelecekle ilgili bakışımızı nasıl biçimlendirebileceğimiz bakımından düşündüklerimizin, yol gösterici bir işlevi olacaktır.)

Sol, ekolojist veya yeşil, demokrasinin geliştirilmesi için yaratıcı çabalar gösteren ve özgürlüklerin genişlemesiyle kamusal alanın ve kamusal alandaki yaşam deneyimlerindeki (gönüllü) müştereklerin keşfedilebilmesinin iyi bir arayış olduğunu düşünen bir bakış açısını, nasıl bir değerlendirme matrisiyle kavrayabiliriz? Nasıl bir gelecek, nasıl bir toplum, nasıl bir kent ve nasıl bir insan/ özgür birey ve nasıl bir ekolojik var olma biçimi, tarımda ve imalat sanayinde, hizmetlerde, nasıl bir üretim/ ne kadar üretim ve ne kadar teknoloji vb. konularında ne düşüneceğiz?

Küreselleşmiş bir dünyada gelişen bu büyük felaket, yani hem insan açısından ortaya çıkan kırım, hem de, büyük ekonomik kriz, ülkeleri içe kapanmaya ve ulus-devlet fikrine geri dönmeye yönlendirebilir. Bu da milliyetçilikler, yabancı düşmanlığı ve göçlere/ mültecilere karşı kapıları daha sıkı kapatmanın ve ayrımcı politikaların gelişmesi anlamına gelecektir. Avrupa’nın bazı ülkeleri, bunu zaten deneyimlemeye başlamış durumda…

Salgınla baş etmeye uğraşırken, kararların ulusüstü ya da uluslararası örgütler/ kurumlar ve ulus-devletler ölçeğinde merkezileşme ya da yerelleşme eğilimleri, yönetim birimlerinin federal ve özerk yetkilerini kullanarak ülke, kentsel bölgeler ya da kent yönetimi düzeylerinde uygulayacakları strateji ve taktikler ve ortaya çıkabilecek çatışmalar bakımından birçok şeyi bir arada düşünmek gerekiyor.

Önce, böyle bir küresel salgın ve kırım durumunda, örneklerde ortaya çıkan boyutların ve çıkabilecek sorunların ve durumun ana hatlarına bakalım:

Sağlık açısından, belirli bir risk aralığında ölümcül olabilecek bir sorun üzerine düşünüyoruz. Sonuç olarak, ölüm-dirim arasında bir yerde bulunacağı düşüncesiyle titizlikle önemseyerek karar almak (ya da politika veya strateji önerileri geliştirmek) zorundayız. Salgının ve kırımın küreselleştiği bir durumda sorunun/ durumun boyutlarına ve her boyuta ait niteliklerin neler olabileceğine/ ya da gelecekte nasıl olması gerekebileceği üzerinde, geniş bir çerçevede düşünmeliyiz. Birçok cepheden birden bakarken hangi boyutları bir arada veya ayrı ayrı ele almak gerektiğine karar vermeliyiz:

Yeni durumla ilgili politika önerisi geliştirebilmek için mevcut politik duruma bakmalıyız. Mevcut iktidarın, uluslararası ve ulusal politikalarına, demokratik, çoğulcu ve katılımcı sistemleri uygulayan anayasal düzenlemeler olup-olmadığı veya otoriter ve göstermelik, tabela kurumlarıyla çalışan anayasal düzenlemeler vb. mi olduğu bakımlarından yaklaşabiliriz.

Uluslararası politika 

Uluslararası federatif ilişkilere ve ulusüstü kurumlarla ilişki boyutu bakımından (uluslararası politika/UA P), kapitalizmin kurallarının sıkı ve katı bir biçimde korunması, salgının ve kırımın sermaye sahiplerini daha da güçlendirme ve ekolojik kriz sonuçlarını görmezden gelme eğilimi güçleniyor olabilir. Dünyada uluslararası ilişkilerin, umursamaz ve bencil/ hegemonyacı bir politik ortama doğru gelişmesi de söz konusu olabilir, kırımı bencil olmayan ve eşitlikçi dayanışma ağlarıyla onarmaya ve ekolojik dengelere duyarlı olmaya çalışan federatif yapıların gelişmesi de…

Ulusal Politika 

Ulusal ölçek (ulusal politika/ U P) ve kamu yönetimi boyutu bakımından da demokratik yönetimler veya otoriter yönetimlere doğru gelişmeler olasıdır. Bu farklı kategorilerde, daha da ayrıntılı tutum farklarını analize dahil edilebiliriz:

Demokratik yönetimlerde, ortak bir oydaşmaya dayalı sonuç elde etmek ve uygulamak yönelimli kamu yönetimleri de olabilir ya da sadece biçimsel bir demokrasiyle, çoğunlukçu kararları veya bilimsel süsü verilen emirleri, zorla uygulamaya eğilimli iktidarlar ve kamu yönetimleri de olabilir.

Otoriter yönetimlerde, otoritenin toplumun rızasını elde etmesi ve zora başvurmadan, korkutma ve tehdit yoluyla kararlarını uygulatması söz konusu olabilir (belki kamu yönetimi bakımından Türkiye’nin bu durumda bulunduğu düşünülebilir?) ya da otoritenin kararlarının ancak zorbalığa dayanarak uygulanabilmesi de…

Salgın sonrasında, nasıl bir gelecek olmasını istediğimizi ya da mevcut anlayışın bugünkü tutumunu sürdürmesi durumunda olabilecekleri düşünmeye başladığımızda ise yukarıdaki politik tutumlar, her hangi bir ayrıntı düzeyinde ekolojik/ ekonomik/ toplumsal veya ideolojik duruma göre, etkili olacaktır. Gelecek bakımından da çeşitli seçenekler (dilendiği kadar ayrıntılandırarak veya genel başlıklar altında toplanarak) irdelenebilir.

  1. Ekoloji boyutu (tarımda ve tarım dışında, teknoloji, enerji kaynakları, üretim-tüketim, korumacılık ve dengelerin gözetimi bakımlarından)
    • Küresel/ evrensel ekolojik kaygıların (iktidarlar ve sivil toplum tarafından) önemsenmesi
    • Ekolojik kaygıların tümüyle göz ardı edilmesi ve kirlenmelere-denge arayışlarına duyarsızlık
  2. Ekonomik boyut (gelişmiş ve yüksek GSMH sahibi veya yoksul ve düşük GSMH sahibi ülkelerdeki veya ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kategori açısından) sektörel durum ve koşullar dikkate alınarak (belki, yüksek risk altındaki ve önemi oranda risk altındaki sektörler vb., ayrı ayrı) ele alınabilir ve
    • Sermaye ve iktidar açısından,
      • Üretimin ve tüketimin sürdürülmesine (pazar ekonomisinin işlemesine) verilen değer ve öncelik,
      • Gelir dağılımında eşitliğe ve kamu sağlığına (ve bireysel sağlığa /kamusal “iyi hal”e) verilen değer ve öncelik durumu ve
    • Toplum (toplumsal cinsiyet ve emek grupları ve emek örgütlenmeleri) açısından)
      • İstihdam-işsizlik (güvenceler, uzaktan çalışma olanağının varlığı, robotlaşmaya elverişlilik, sigorta ve kayıt dışılık vb.)
      • Ücretlerin genel düzeyi ve değişme eğilimleri bakımlarından, irdelenebilir.
  1. Toplumsal durumun boyutları [sermayenin ve gelirin dağılımındaki durumu ve değişimi de dikkate alarak, sınıflara ve sınıfsal örüntülerin gücüne göre (her sınıf için ayrı ayrı değerlendirmek üzere) sosyolojik/ antropolojik özellikler] bakımından
    • Dayanışmacı, birincil ilişkilere ve yakın temasa önem veren, farklılıkları doğal olarak kabul eden toplumsal grupların ve
    • Bireyci, belirli düzeylerde ayrımcılığı ve şiddeti benimseyen, yalıtılmış/ mesafeli yaşayan toplumsal grupların varlığı ve örüntüsü, üzerinde çalışılabilir.
  2. İdeolojik boyut politik kuramlar ve ideolojik aygıtların durumu, iktidar ve sivil toplum/ sivil toplum örgütlenmeleri bakımından [Otoriteye ve kitlesel koşullandırmalara kolayca baş eğen ve itaatkar, merkeziyetçi eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen toplumsal durum veya özgürlükçü/ merkezi otoritenin güçlü olmasından hoşlanmayan, yerelci eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen (politik açıdan adem-i merkeziyetçi) toplumsal durum] incelenebilir. İdeolojik moment özetle,
    • Toplumun içinde bulunduğu momenti, kitle iletişim ve popüler kültür araçlarını kullanarak giderek daha otoriter ve baskıcı devlet alanını geliştirmek doğrultusunda ilerletme arayışlarının egemenliği ve kuramsallaştırılması doğrultusundaki ideolojiler ve
    • Merkezi gücün dağılması, kentlerde ve kentsel bölgelerde yerelleşen ve topluma yakınlaşan ölçeklerde, kitlesel ve popülist olmayan, katılımcı ve göstermelik olmayan bir demokratik işleyişin gelişmesi ve kuramsallaşması doğrultusundaki ideolojilerin içinde bulunduğu hal, değerlendirilebilir.

Korona virüsle ilgili her gelişme, yukarıdaki ana boyutların hepsini ya da bazılarını, belirli bir ölçüde etkileyecek veya değiştirecektir. Bunlar, toplumsal grup ya da örgütler bakımından bazıları paralel, bazıları da farklı/ zıt yönlerde hareket edeceklerdir. Bazı durumlarda etkinin kendiliğinden veya belirli bir toplum/ kurum ya da kişiler tarafından uyarılmış nitelikte olup olmayacağı da epidemi açısından fark etmeyebilir.

Eğer çok kabalaştırılmış ve özetlenmiş dört (belki sadece ana başlıklarda, ama istenirse, iki veya daha sayıdaki basamaklarda ayrıntılı) boyutta düşünme sistematiği kurabilirsek, ABD’nin ve Lübnan’ın ve Türkiye’nin, koronavirüs ile baş ederken içinde bulunduğu durumunu konumlandırabilir ve gelişme eğilimlerinin nereye doğru gittiği/ gitmesi gerekebileceği üzerinde, kapsamlı biçimde düşünce/ öneri geliştirebiliriz.

Durumu incelerken ve/veya geleceği öngörmek ve politika geliştirmek bakımından, aşağıdaki çizelgedeki her bir kesişme noktasına dair (bazı kutular bütünüyle anlamsız da olabilir) düşündüklerimiz olacaktır:

Şimdiki durum nasıl ve iki (ya da istediğimiz kadar çok) farklı seçenek bakımından, (örneğin biri hızlı ve radikal, diğeri gerçekçi ve zaman içinde gelişip olgunlaşarak değişecek) politika önerilerimizi nasıl biçimlendirebiliriz?

Bir konuda karar alırken, bu kararla ilgili olabilecek diğer bütün alanları da dikkate almak gerekecektir: Kararın bütüncül ve uygulanabilir olması için, nasıl düşünmeliyiz ve öneri geliştirmeliyiz; çok boyutta tutarlılığı, nasıl sağlamalıyız?

Ancak bu arayışın ne kadar zor ve zaman alıcı olacağı açıktır. Buradaki amaç, soruna veya belirli bir duruma ya da geleceğe bakarken, bunu bütün boyutlarıyla ve kapsamlı, ama aynı zamanda da sistematik bir tutarlılıkla ele almak istiyorsak, “nasıl bir bakış ve akıl yürütme işimize yarayabilir?” sorusuna yanıt aramaktır. Eğer böylesi düzenli ama düzensizliklerin de içerilmesine uygun, bir anlama çerçevesi oluşturmanın yararlı olacağı düşünülür ise, bu “ana hatları” geliştirmek, ayrıntılandırmak ve başka sorunlar için de (örneğin kentsel sorunlar için, bir oyun gibi) sınamak olasıdır.

Yukarıdaki konular, basitleştirilmiş bir matris biçiminde sunulmaktadır.

Küresel dünyada, küresel bir salgın ve kırım ertesinde belki kapitalizmin daha ehlileştirilmiş bir versiyonuyla başlayan ve giderek yeryüzünü ve atmosferi daha az tahrip eden, insancıl ve dayanışmacı, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yaşama doğru geçişler için düşünmek ve öneriler geliştirmek için uygun bir zamandayızdır?

Planet of the Humans: Niyet neydi, akıbet ne oldu?

Yazan: Brian Kahn

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

*

Michael Moore provokasyonu seven bir adam. Yayınladığı belgeseller, kötü adamların kim olduğunu açıkça gösteren keskin çizgiler içeren bir dünya resmediyor ve bu yapımların her biri tepki çeksin ve insanlar üzerine konuşsun diye tasarlanmış. Bu yüzden, yenilenebilir enerji endüstrisine açıkça saldıran bir belgeselin yapımcılığını üstlenmesi ve bu belgeseli Dünya Günü’nde yayınlaması tam da ondan beklenecek bir eylem.

Planet of the Humans, Moore’un bazı filmlerinin de yapımcılığını üstlenen ve kendisini “fotoğrafçı, eylemci, maceracı ve hikaye anlatıcısı” olarak tanıtan Jef Gibbs tarafından yönetilip sunuluyor. Belgesel, Dünya Günü’nde izleyiciye sunuldu ve hem yenilenebilir enerji hem de çevreci gruplarla ilgili gerçekleri açığa çıkardığı şeklinde lanse edildi. Gibbs’e göre gerçekten kasıt şu: Yenilenebilir enerjinin fosil yakıtlardan bir farkı yok ve çevreci gruplar, aslında gösterişli kurumsal yapılanmalardan ibaret.

‘Yenilenebilir enerji konusunda kandırıldık’

Emily Atkin’in 23 Nisan’da HEATED bülteninde bahsettiği gibi, “iklim değişikliğinin nasıl durdurulacağına dair iyi niyetli tartışmalar yürütmek benim işim ve şu an Michael Moore ve yönetmen Jeff Gibbs’in kötü niyetli bir diyalog başlattıklarına inanmak için hiçbir nedenim yok.” Ben de aynı fikirde olduğum için belgeseli izlemeye ve anlattıklarını dinlemeye karar verdim.

Film YouTube’da ücretsiz izlenebiliyor ve ilk 24 saatte 1 milyon izleyiciye ulaşmış durumda. Sinema eleştirmenliğini işi bilenlere bırakacağım (ancak 1 saat 40 dakika içinde 3 farklı film izlemiş gibi hissettiğimi belirtmeliyim), fakat şu kadarını söyleyeceğim: Bu filmdeki ön kabuller, çözüm önerileri ve bu önerileri kimin dile getirdiği konularında ciddi sorunlar var.

Filmin en büyük iddiası şu: İnsanlar olarak neslimiz tükenmek üzere ve özünde kâr amacı güden çevreci gruplar tarafından yenilenebilir enerjiler konusunda hepimiz kandırıldık. İnsanlar olarak hepimizin çevreyi tahrip konusunda suçlu olduğu ve ne yaparsak yapalım bunu telafi edemeyeceğimiz ise başka bir argüman.

Bu noktada birden fazla sorun var. Bunlardan ilki, filmin güneş ve rüzgar enerjileriyle ilgili sorun olarak sunduğu konuların çağdışı bir bakış açısına dayanması. Güneş enerjisi sektöründe yayın yapan PV Magazine’e göre “güneş enerjisi konusunda bu kadar çuvallamışken, filmin geri kalanını ciddiye almak gerçekten zor. Film 2020’de çıkmasına rağmen incelediği endüstri ve kullandığı veriler 2009’dan kalma.”

Film ayrıca güneş ve rüzgar enerjisini biyoyakıtlarla aynı kefeye koymak için büyük çaba sarf ediyor. Bilindiği üzere biyoyakıtların karbon nötr olarak gösterilebilmesi için, karbon hesaplamalarında ciddi anlamda saçmalamak gerekiyor. Biyokütle enerjisi eleştirisi yerinde ve tamamı bu eleştiri üzerine olan bir filmi izlemeyi gerçekten isterdim. Aynı şekilde fon sağlayıcı milyarderlerin şartlı destekleriyle faaliyet gösteren büyük çevreci kuruluşların eleştirilmesini de haklı buluyorum (Filmin hedefindeki kuruluşlardan biri olan 350.org’un kurucusu Bill McKibben, kendisinin ve organizasyonunun filmde resmedilme biçimini sert bir şekilde eleştirmişti).

Amerika’da 300’den fazla kömürlü termik santralin kapatılmasını sağlayan “Beyond Coal” (Kömürün Ötesinde) kampanyası, filmin eleştiri odağındaki oluşumlardan biri. Bu programın en büyük bağışçısı ise, son yıllarda büyük oranda kömürün yerini alan doğal gazın bir geçiş yakıtı olduğunu savunan Mike Bloomberg (ve bu görüş kesinlikle doğru değil).

Ve işte filmin tam bu noktasında, Gibbs’in anlattığı ve asıl anlatılması gereken uyuşmamaya başlıyor. Gibbs, büyük çevreci gruplarla milyarderler arasındaki aykırı işbirliğini eleştirmekten ve bu milyarderlerden bazılarının servetlerini doğal madenler üzerinden kurduklarını hatırlatmaktan oldukça memnun. Bu ifadeler, çevreci grupların işleyişi konusunda tartışmalara yol açabilir ve dürüst olmak gerekirse bu konuda Gibbs’le aynı fikirdeyim.

Sonrasında ise Gibbs, bu sorunlar için tek çözümün nüfus kontrolü olduğunu savunmaya başlıyor. Ona göre yenilenebilir enerji kötü, milyarderler ve şirketler de öyle, bu yüzden hiç vakit kaybetmeden insan nüfusunu biraz azaltmalıyız. Bu sonuca ulaşmak için, film boyunca çoğunluğu erkek ve beyaz olan uzmanlarla röportaj yapıyor. Sunduğu öneri elbette fazlasıyla öjeni ve ekofaşizm kokuyor ve burada filmin geri kalanıyla uymayan bir duruş ortaya çıkıyor. Yenilenebilir enerji bu kadar kötüyse, gezegendeki insan nüfusunun azalması ne gibi bir katkı sağlayabilir? Kimleri etkisiz hale getireceğiz? Buna kim karar verecek? Şirketlerin sivil toplum kuruluşları ve hükümetler üzerindeki etkilerinin doğurduğu sorunları nüfus kontrolü nasıl çözebilir?

Eko-faşist fikirler

Bu sorular bizi karanlık bir yere götürüyor. Bu ideolojilerin insanların elinde nelere dönüşebildiğini az çok hepimiz biliyoruz. Geçen yıl El Paso katliamını gerçekleştiren saldırganın yazdığı iddia edilen sözde manifestoya baktığımızda, Gibbs’in filmine oldukça benzeyen mesajlar görüyoruz: Saldırgan, olaydan hemen önce yayımladığı yazıda “Şirketlerin doğal kaynakları arsızca tüketerek doğanın sonunu getirdiklerini ve dengeyi tekrar sağlayana kadar insanların bir kısmını etkisiz hale getirmemiz gerektiğini” iddia ediyordu. Özetle, koşarak uzaklaşılması gereken fikirler.

Gibbs’i bir eko-faşist olarak tanımlamak istemiyorum. Fakat önemli bir film yapımcısının desteklediği ve görünürde ciddi anlamda çevreci duruş sergileyen bir filmde bu fikirleri duymak, özellikle koronavirüsle mücadelede  benzer fikirleri duyduğumuz şu günlerde son derece rahatsız ediyor. Ayrıca Gibbs’in Sierra Club ve diğer korumacı grupların ırkçı fikirlerle dolu geçmişlerini görmezden gelip, çevreci grupların şirketlerden maddi destek almasını eleştirmesi oldukça miyop bir bakış açısı (bu gruplardan bazılarının geçmişteki hatalarını telafi etmeye çaba gösterdiğini de not düşmek gerek).

Bu filmle ilgili en can sıkıcı detay, Gibbs’in bazı ciddi konulara değinirken net çözümleri görmezden gelmesi olabilir. Ciddi ihlaller içeren kurumsal hayırseverlik modelinin eleştirisi gayet yerinde bir tutum, evet. Görevlerini yerine getirmediklerinde çevreci gruplardan bir açıklama talep etmeliyiz. Fakat bu noktada çözüm, nüfus kontrolünü gündeme getirmek olamaz. Asıl çözüm, yasa dışı eylemlerine demokratik çözümler bulunsun diye hükümetlerin kasalarını dolduran ve bir yandan da yine bu eylemleri örtbas etmek için hayır işlerine fon ayıran zenginlerin vergi vermesini sağlamaktır.

İklim krizini inkar eden ve fosil yakıt şirketlerine yakınlıklarıyla bilinen Breitbart ve diğer muhafazakar yayınların bu filmden övgü dolu sözlerle bahsetmesinin bir sebebi var: Bu film güç sahiplerinden hesap sormuyor ve sunduğu çözüm önerileriyle ırkçı kesimleri bir araya toplayabilen bir çağrıya dönüşüyor.

Yenilenebilir enerji sistemlerinin ve bu sektördeki tedarik zincirinin incelenip sorgulanması gerektiği bir gerçek. Lityum sanayisinin, zengin kaynaklar barındıran Latin Amerika’ya ve insanlarına verdiği ağır hasar ortada. İnsan nüfusu ne kadar olursa olsun, şirketlerin trendleri yönetmesine izin vermek şiddetli sonuçlar doğurmaya devam edecek. Film ilginç bir şekilde bu adaletsiz düzen ve iklim krizi arasındaki bağlantıyı görebilen yeni çevreci liderlerin hiçbiriyle röportaj yapmıyor. Bu insanların söylediklerine kulak vermek, şu an Gibbs’in ve dünyanın geri kalanının en çok ihtiyacı olan şey.

Makalenin İngilizce orijinali

Kainatın en güzel mavisi – Aydan Çelik

Fransız “renk” filozofu Michel Pastoureau’nun Türkçe’ye de çevirilen Mavi/ Bir Rengin Tarihi kitabı birbirinden şaşırtıcı bilgilerle doludur.

Mavi’nin Antik Roma’da barbarların rengi sayıldığını, Antikçağ’da renk bile kabul edilmediğini, Antik Yunan’da hiçbir metinde adının geçmediğini, hatta bazı filozofların Yunanlıların maviyi görememiş olabileceklerini söylediğini, Ortaçağ’da Katoliklerin bu rengin adını bile anmadığını okuruz.

Ama sonra tarihin bir eşiği gelir, mavi bir anda açık ara en sevilen renk statüsüne kavuşur.

Bugün de, bütün anketlerde açık ara en sevilen renk seçilir mavi.

*             

Herkesin kendine göre bir mavisi var şüphesiz.

Benim için kâinatın en güzel mavisi Sivas’ın Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü’ndedir.

Hani şu sıralarda Change Org’da yapılaşmaya karşı kaleme alınan imza kampanyasındaki göl.

                                                                              *

Çok şahsi olmakla birlikte o göl kıyısında geçmiş bir dizi çocukluk hikayesi anlatmak isterim.

Mamili Hasan

Gökpınar deyince benim aklıma Mamili Hasan gelir.

Mamili adının kaynağı ne bilmiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam babasının adı da Mamili Mevlüt idi. Ufak tefek, gıdısı hafif sarkmış, çok sevimli bir ihtiyar olarak hatırlıyorum.

Mamili Hasan uzun yıllar boyu Gökpınar’ın motelini ve tesislerini işletti.

1970’lerde Gökpınar’ın o kadar sevilmesi sadece eşsiz rengi, o rengin içinde “dans eden” balıkları değildi. Sıcakkanlılığıyla, dostane jestleriyle Mamili Hasan o tablonun tamamlayıcısı, eskilerin deyimiyle Gökpınar’ın mütemmim cüzü, yani ayrılmaz parçasıydı.

Doğrudan dinlemedim ama bir arkadaşım anlatmıştı.

Gölün kenarında kendilerine bir masa seçip oturanlara “Hoş geldiniz” dedikten sonra “Buralı mısınız, yabancı mısınız?” diye sorarmış.

Eğer cevap “yabancıyız” olursa  “Haşmeeeet bez getir” diye seslenir, oğlunun getirdiği bez ile masayı silermiş.

Eğer cevap “buralıyız” olursa, bez filan istemez, masayı koluyla tarar öyle temizlermiş.                                                                                       

Bu maydanozların sırrı ne?

Mamili Hasan’ın sevdiklerine yaptığı iki jesti vardı.

Eğer sizi seviyorsa, ya özenle topladığı karamuklardan yaptığı şerbetten ya da küçük gözeden bidona doldurduğu Gökpınar suyundan getirirdi.

Şükürler olsun ki biz, her ikisinden de nasiplenen şanslı insanlardık. O zamanlar babamın Şehit Mehmet Kurt Caddesi’ndeki dükkanının üstündeki evde oturuyorduk. Mamili Hasan o evin bahçesinde yetiştirdiğimiz maydanozları çok sever, giderken biraz toplar götürürdü. Bir gün “Sizin bu maydanozlar gibi hiçbir yerde yetişmiyor, ne yapıyorsunuz da böyle güzel oluyor?” diye sorunca, dilinin kemiği olmayan kız kardeşim “Senin getirdiğin sularla suluyoruz” demişti.

Babamın kızaran yüzüne, Mamili Hasan’ın eşlik eden kahkahasını dün gibi hatırlıyorum.

İkisine de Allah rahmet eylesin.

Gökpınar’ın güneşle dansı                                  

Fehmi Tuna’nın Yok Yok Büfesi’ni hatırlar mısınız? Çok güzel karakteristik bir yapıydı. Üç tarafı cam, bir tarafı maharetli bir taş ustasının elinden çıkmış duvardı.

Gürün’ün o simgesel o zarif yapısı bir yol genişletme operasyonuna kurban edildi. Yıkılan büfenin yerine kişiliksiz bir naylon büfe kondu. Adı üstünde: Naylon.

Gökpınar’daki Motel, işte o güzel büfeyle benzer bir mimariye sahiptir. En azından yukarıda sözünü ettiğim taş duvarın aynısı onun da bir cephesinde var.

Gürün’de “Çerkez Aslan” diye bilinen babam bir gün, galiba yetmişli yılların ikinci yarısıydı, annemi ve bizi aldı o otele götürdü. “Benim sizi Bodrum’a Marmaris’e götürecek param yok. Buraya getirebildim ancak” dedi.

Ondan sonra hayat bana Bodrum’da da Marmaris’te de, dünyanın ta nerelerinde de tatil yapma fırsatı verdi. Ama Gökpınar’da o motelde geçirdiğim bir hafta kadar mutlu olduğum bir dönem hatırlamıyorum.

Güneşin doğarken, yükselirken, batarken Gökpınar’a yaptığı ışık oyunlarına şahit olan bir çocuktan söz ediyorum.

Mayo değil palto lazım

Bir zamanlar Gökpınar’da yüzmek serbestti. Gürün’ün cesur delikanlıları kayalardan çivi gibi suya çivileme atlar, akvaryumda balık misali süzülürlerdi.

Hiç unutmadığım bir görüntü var.

O yıllarda ODTÜ’de okuyan abimin arkadaşları Gürün’e gelmişti. İçlerinden birisi yaklaşık 2 metre boyunda bir yüzücüydü. Onu aldık Gökpınar’a götürdük. “Uzun abi” maviliğine hayran kaldığı suya girmek için hemen soyundu. Suyun kenarında bazı artistik esneme hareketler yaptıktan sonra balıklama atladı.

Atlar atlamaz “amanııınnn” diye bir ses çıkardı ve aynı belgesellerde gördüğümüz amfibi canlılar gibi gerisin geri koşmaya başladı. Evet evet yaptığı şey yüzmekten çok, koşmaktı. Karaya çıkar çıkmaz kurduğu ilk cümle: “Yahu bu nasıl bir su. Buraya mayoyla değil, paltoyla girmek lazım” oldu.

Göl mü havuz mu? 

Sonra. Yıllar geçti… Gökpınar’dan Tohma Vadisi’ne doğru çok sular aktı.

Memleketin üstünden bir 12 Eylül geçti, ardından tekrar seçimler oldu, atanmış bir belediye başkanından sonra Gürün yeniden seçilmiş bir Belediye Başkanı’na sahip oldu.

Coşkun Solak ile babam farklı partilere mensup iki iyi arkadaştı. Benim de sevdiğim iyi kalpli bir insandı. (Çocuklara iyi davranın hanımlar beyler. Sonradan hayırla anılırsınız )

Ne var ki Gökpınar’ın çevresine ördüğü o duvar bu işlerin başlangıcı oldu. Göl, tabiatın yüzlerce yılda şekillendirdiği bir tabiat mucizesi iken adeta bir havuza döndü. Ama halen o kadar güzeldi ki, o müdahale bile “altının yere düşmesiyle pul olmayacağının” ispatı gibiydi.

Coşkun Abi bir sonraki seçimde yeniden aday olduğunda, onun için hazırlanan pankartlarının birinin üstünde “Gökpınar’ın Fatihi” diye bir slogan vardı.

Ben de güler yüzlülüğüne güvendiğim için “Coşkun Abi, Gökpınar başkasının mıydı ki siz onun fatihi oldunuz?” diye patavatsız bir soru sorduğumda kahkahalarla gülmüştü. Genç yaşta hayatını kaybetti. Allah rahmet eylesin.

Bırakın Gökpınar kendisi gibi kalsın

Sonrasında Gökpınar’a müdahaleler çorap söküğü gibi geldi. Türkiye’deki beton aşkından o da nasibini aldı.

Bir de Darende’ye gönderilen suyu hesaba katınca hem mecazi hem de gerçek manada “suyu çekildi.”

Biz bugün bile o suyu çekilmiş haline hayranız.

Ama artık yeter!

Dokunmayın Gökpınar’a.

Gökpınar’ın bizzat kendisi bir değerdir. Sosa mosa, bungalova, ihtiyacı yoktur.

Hasankeyf’e baraj yapılırken Beşiktaş Çarşı grubu “Bırakın Hasan keyfine baksın” diye bir slogan üretmişti.

Bırakın Gökpınar, gök kubbenin altında kendisi gibi kalsın!

*

Ünlü su altı fotoğrafçısı Ali Ethem Keskin’in kaleminden Gökpınar’ı okumak isterseniz linki burada.