Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de yeni tip koronavirüs (Covid-19) nedeniyle 44 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1368 yeni tanı konduğunu açıkladı. Böylece koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 140’a, vaka sayısı ise 149 bin 435’e yükseldi.
Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:
Yeni vaka sayımızda beklenen düzeyde bir düşüş gerçekleşti. Bazı verilerse, genel seyir içinde olağan değişkenlikler gösterdi. Koronavirüs’ün yayılmasına karşı verdiğimiz mücadelede evde kaldığımız günlerin rolü çok büyük. Yarın ve ertesi gün evde kalalım.
Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana vaka ve ölüm sayıları şöyle:
11 Mart: 1 vaka 13 Mart: 3 vaka 14 Mart: 6 vaka 15 Mart: 18 vaka 16 Mart: 29 vaka 17 Mart: 51 vaka, 1 ölüm 18 Mart: 93 vaka, 1 ölüm 19 Mart: 168 vaka, 2 ölüm (1.981 test) 20 Mart: 311 vaka, 5 ölüm (3.656 test) 21 Mart: 277 vaka, 12 ölüm (2.953 test) 22 Mart: 289 vaka, 9 ölüm 23 Mart: 293 vaka, 7 ölüm (3.672 test) 24 Mart: 343 vaka, 7 ölüm (3.952 test) 25 Mart: 561 vaka, 15 ölüm (5.035 test) 26 Mart: 1196 vaka, 16 ölüm (7.286 test) 27 Mart: 2069 vaka, 17 ölüm (7.533 test) 28 Mart: 1704 vaka, 16 ölüm (7.641 test) 29 Mart: 1815 vaka, 23 ölüm (9.982 test) 30 Mart: 1610 vaka, 37 ölüm (11.535 test) 31 Mart: 2704 vaka, 46 ölüm (15.422 test)
1 Nisan: 2148 vaka, 63 ölüm (14.396 test) 2 Nisan: 2456 vaka, 79 ölüm (18.757 test) 3 Nisan: 2786 vaka, 69 ölüm (16.160 test) 4 Nisan: 3012 vaka, 76 ölüm (19.664 test) 5 Nisan: 3015 vaka, 73 ölüm (20.065 test) 6 Nisan: 3148 vaka, 75 ölüm (21.400 test) 7 Nisan: 3892 vaka, 76 ölüm (20.023 test) 8 Nisan: 4117 vaka, 87 ölüm (24.900 test) 9 Nisan: 4056 vaka, 96 ölüm (28.578 test) 10 Nisan:4747 vaka, 98 ölüm (30.864 test) 11 Nisan: 5138 vaka, 95 ölüm (33.170 test) 12 Nisan: 4789 vaka, 97 ölüm (35.720 test) 13 Nisan: 4093 vaka, 98 ölüm (34.456 test) 14 Nisan: 4062 vaka, 107 ölüm (33.070 test) 15 Nisan: 4281 vaka, 115 ölüm (34.090 test) 16 Nisan: 4801 vaka, 125 ölüm (40.427 test) 17 Nisan: 4353 vaka, 126 ölüm (40.270 test) 18 Nisan: 3783 vaka, 121 ölüm (40.520 test) 19 Nisan: 3977 vaka, 127 ölüm (35.344 test) 20 Nisan: 4674 vaka, 123 ölüm (39.703 test) 21 Nisan: 4611 vaka, 119 ölüm (39.429 test) 22 Nisan: 3083 vaka, 117 ölüm (37.535 test) 23 Nisan: 3116 vaka, 115 ölüm (40.962 test) 24 Nisan: 3122 vaka, 109 ölüm (38.351 test) 25 Nisan: 2861 vaka, 106 ölüm (38.308 test) 26 Nisan: 2357 vaka, 99 ölüm (30.177 test) 27 Nisan: 2131 vaka, 95 ölüm (20.143 test) 28 Nisan: 2392 vaka, 92 ölüm (29.230 test) 29 Nisan: 2936 vaka, 89 ölüm (43.498 test) 30 Nisan: 2615 vaka, 93 ölüm (42.004 test)
1 Mayıs: 2188 vaka, 84 ölüm (41.431 test) 2 Mayıs: 1983 vaka, 78 ölüm (36.318 test) 3 Mayıs: 1670 vaka, 61 ölüm (24.001 test) 4 Mayıs: 1614 vaka, 64 ölüm (35.771 test) 5 Mayıs: 1832 vaka, 59 ölüm (33.283 test) 6 Mayıs: 2253 vaka, 64 ölüm (30.303 test) 7 Mayıs: 1977 vaka, 57 ölüm (30.395 test) 8 Mayıs: 1848 vaka, 48 ölüm (33.687 test) 9 Mayıs: 1546 vaka, 50 ölüm (35. 605 test) 10 Mayıs: 1152 vaka, 47 ölüm (36.187 test) 11 Mayıs: 1114 vaka, 55 ölüm (32.722 test) 12 Mayıs: 1704 vaka, 53 ölüm (37.351 test) 13 Mayıs: 1639 vaka, 58 ölüm (33.332 test) 14 Mayıs: 1635 vaka, 55 ölüm (34.821 test) 15 Mayıs: 1708 vaka, 48 ölüm (38.565 test) 16 Mayıs: 1610 (vaka) 41 ölüm (42.236 test) 17 Mayıs: 1368 vaka, 44 ölüm (35.369 test)
Sosyal medyada ‘Covid-19 NormalleşmePlanı’ başlıklı bir belge paylaşıldı. 4 Mayıs tarihli belgenin uygulanacak olan bir eylem planı olarak hazırlandığı ve Cumhurbaşkanlığı‘na sunulduğu anlaşılıyor. Bu belgede hangi yasakların ne zaman kalkacağı yer alıyor: Sosyal hayat, eğitim, ticaret, turizm, kültür, din, spor, ulaştırma, adalet… Üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu yer aldığına göre eylem planı resmi olmayan bir şekilde açıklanmış oldu. Ancak takvime göre de birtakım uygulamaların başlamış olduğu, bir bölümünde de farklılıklar olduğu görüldü.
Bu planda yer aldığı gibi 11 Mayıs’ta AVM’ler ve berberler, kuaför salonları açıldı. Ancak restoranlar, kafeler açılmadı. 27 Mayıs’tan itibaren yurtiçi ve yurtdışı uçuşlar, yolculuklar başlayabilecekmiş. 1 Haziran’da ise plajlar, kültür merkezleri, müzeler, sergiler. 12 Haziran’da camiler (cemevleri, kiliseler, havralar denmiyor ama herhalde onlar da olmalı). 15 Haziran’da sınır kapıları… 1 Temmuz’da konserler, falan filan…
Bu planda tuhaf bir şekilde bu sürecin yönetimi ile ilgili taraflar, yöntemler, eylemler, konular yok. Bu süreçte örneğin yerel yönetimlerin önemli sorumlulukları var. Ancak tıpkı olağanüstü dönemde olduğu gibi, onların merkezi yönetimin temsilcilerinin altında yer almaları amaçlanmış gibi gözüküyor.
Normalleşme’nin tarafları
Soru şu: Kriz yönetiminde farklı özellikleri olan bir salgın topografyasını ortak kamu imkanlarıyla ve tek merkezden yönetmek gerekebilir. Ancak “reanimasyon” ya da “normalleşme” döneminin aynı yöntemlerle yönetilmesi mümkün müdür? Bu sürecin çok boyutlu, çok taraflı ve çok öncelikli olarak yapılandırılması gerekmez mi?
Yani “normalleşme” denen sürecin otokratik bir yönetim sürecinin sürdürülebilirliğini sağlamak için özellikle muğlak bırakıldığı düşünülebilir. Tıpkı 99 Depremi‘nden sonra merkezi yönetimin denetimi yeniden tesis ettiği uygulamalardaki gibi:
Tek özneli bir yönetim modeli tasarlanmış gibi bir izlenim veriyor.
Çok katmanlı, katılımcı bir yapı tanımlanmıyor. Yerelde misyon odaklı bir organlaşma, yönetim planlarının hazırlanması, uygulanması gibi bir şey yok.
İnşaat sektörü, v.s. için “eğitim programı” deniyor. Bu eğitimi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mı verecek? Yeni işkollarının oluşturulması, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, yerel katılımın sağlanması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi için çok katmanlı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yerelleşme planına ihtiyaç yok mu?
Neden bu eylem planı niteliğindeki çalışmanın adı Covid-19 Normalleşme Planı? Bu başlık kadar içeriği de (tek boyutlu bir yönetim biçimiyle ilgili) “reaksiyoner” bir çağrışım yapıyor. Oysa bu krizin yönetimi yapıları gözden geçirmek için bir fırsat. Yeni, umut verici, yerelleşmeci…bir program olabilirdi, pekala.
Temel eksikliklerden biri de bilgi yönelimli bir süreç için harekete geçireceği kurumlar, girişimler yok. Sağlıkbilimsel alandaki çalışılan ders, çabalar izole edilmiş, sürece yansımamış.
STK’lardan yalnızca “değer zincirinde oluşacak boşlukların Türk üreticiler ile doldurulması” gibi bir başlıkta söz ediliyor. Burada piyasa aktörlerinin, çıkar amaçlı kuruluşların temsilcileri, sivil toplumdan anlaşılan.
Sonuçta bu planda aktif olarak özne olabilecek bir toplum yok, temsilci olduğu varsayılan iktidarın egemenliği var. İktidarların, temsilcilerin egemenliğini sağlayan bir toplum düzeni mi? Halkın egemenliğine dayanan bir toplum düzeni mi? Hangisinden yanayız?
Baştan başlayalım:
Acil durum yönetimi yukarıdan birtakım kararların alınmasını gerektirir. Bir Bilim Kurulu oluşturulması gibi falan. Geçici bir dönemdir bu. Kriz anlarında bilim kurullarıyla, bürokratik bir yöntemle tepeden kararlar alınması gerekebilir.
Peki neden hayat kriz anındaki gibi yönetilmez? Neden şöyle denmez: Ülkeyi, şehirleri, sağlığı, ekonomiyi… bilim insanları yönetseler ne harika olurdu…”
Kamu katılıma açılmadığı takdirde kamu olamaz. Katılım, yönetimlerin kendilerini merkezine koydukları bir süreç değildir. “Normal” hayat bu yöntemle yönetilemez. İlişkiler çok daha karmaşıktır, ilişkili ve etkileşimli olması gerekir.
Nasıl bir gelecek?
İşte tam da bu nedenle bu süreçteki katılım anlayışımız nasıl bir yönetimden yana olduğumuz hakkında bir ipucu niteliğinde. Nasıl bir gelecek hayal ediyoruz? Otokratik bir devlet mi? “Katılım” deyince piyasaya bırakılmış bir kamusal alan mı?
Yoksa her karar aşamasında katılımı, canlıları ve cansızları nesneleştirmeyen bir bilgi üretimini mi hedefliyoruz?
Bu kriz sonrası yaşantımızla ilgili de bir ipucu niteliğinde: Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nasıl görüyorlar? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, “doğrusu bu, bundan sonra böyle yaşayacaksın”
Önce neye “normal” diyoruz, buna bir karar vermeye çalışalım.
Normal dediğimiz, şehirsel hareketliliğin tamamen çıkar üzerine kurulduğu, araçsal bir bakışın hakim olduğu, bilimin de popülist politikalarla izole edildiği, iktidar aygıtı içindeki imtiyazlı bir grubun tıpkı bir ruhban sınıfı gibi bir işlev gördüğü bir durum. Bu nedenle kamu hayatı hiç bir zaman planlanamıyor, şehirsel mekan bu imtiyaz gruplarının muazzam bir gelir transfer ettikleri bir mücadele alanına dönüşüyor.
İktidar ile örtüşen “bilimci” bir yönetimle “teokratik” bir devlet arasında hiçbir fark yok. Çünkü bilim de her düzeyde sınırsız bir deneysellik gerektiriyor. Koruma uygulamalarında, planlama süreçlerinde görüldüğü gibi imtiyaz yapıları tarafından güç ve imtiyaz ilişkilerine sabitlendiğinde bilim olmaktan çıkıyor.
Bu nedenle bu plan taslağının bize “normal” diye neoliberal ekonominin otokratik yönetim modelini dikte etmeye çalışması hiç şaşırtıcı değil.
Koronavirüs salgını nedeniyle tüm Türkiye evlere hapsolmuşken vuran aşırı sıcaklar aslında eşikte bizi bekleyen bir başka krizi hatırlattı: İklim krizi!
Tüm dünya son yıllarda yaşanan aşırı hava olayları, yangınlar gibi felaketlerle iklim değişikliğinin kutuplarda buzulların erimesinden ibaret olmadığını, korkutucu bir biçimde gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmeye başladığını gördü. İklim değişikliğinin yansıması Türkiye’de en çok kuraklık ve aşırı sıcaklar olarak görülüyor. Türkiye’de bu haftasonu yaşanan aşırı sıcaklar da bu krizin bir parçası…
Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, Türkiye’de 2019 yılı en sıcak dördüncü yıl idi. Son 50 yıllık ortalama sıcaklıklar, en sıcak yılların 2000’den sonra gerçekleşmekte olduğunu gösteriyor. Uluslararası çevre örgütü Greenpeace de, iklim değişikliğine karşı hızla harekete geçilmezse aşırı hava olaylarının gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmesi ile kısa vadede hastalıklar, çevresel yıkımlar ve gıda krizi gibi olumsuz etkiler yaratacağı konusunda uyarıda bulundu.
Greenpeace Akdeniz Projeler Direktörü Deniz Bayram, pandemi döneminde tüm insanlığı etkileyen krizlerin neden olabileceklerini acı bir şekilde deneyimlediğimizi belirterek şunları dile getirdi:
Covid-19 virüsü pandemisi ile mücadele bizlere aslında küresel krizlerin ne kadar ciddi olduğunu ve tüm bu krizlere karşı hazırlıklı olmamız gerektiğini gösterdi. Bu krize başka bir krizin içinde yakalandık; iklim krizi. Salgın gibi krizleri önlemek mümkün olmasa da iklim krizini önlemek devletlerin elinde… Kapımızı çaldıktan sonra bir aşısı ya da ilacının bulunması mümkün olmayan iklim krizine karşı bugünden harekete geçerek, gerekli adımlar ivedilikle atılmalıdır.”
Korona salgını ile birlikte fosil yakıtların neden olduğu hava kirliliğinin etkileri araştırılır ve tartışılırken, diğer yandan yaratacağı sağlıklı, yeterli ve ucuz gıdaya erişim bakımından gıda krizi de endişelere neden oluyor. Bu tartışmalar sırasında unutulmaması gereken ise iklim krizinin birinci müsebbibinin fosil yakıtlar olması ve bu krizin aşırı hava olaylarının yanı sıra daha büyük çapta bir gıda krizine neden olma potansiyeli.
İklim krizine bağlı felaketlerin Türkiye’yi ve dünyayı nasıl etkileyeceğine ilişkin projeksiyonlar ise şöyle:
2012 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın birlikte hazırladığı “Türkiye’de İklim Değişikliği Risk Yönetimi Raporu”na göre Akdeniz Bölgesi’nin güney kuşağında yer alan Türkiye, tahmini iklim değişikliği etkilerine karşı oldukça savunmasız durumda. Dünya Bankası (2009) tarafından yayınlanan raporun aktardığı çalışmaya göre de Türkiye, 21. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ve Orta Asya bölgesinde aşırı iklim olaylarına en çok maruz kalacak üçüncü ülke olacak.
2050 yılında Karadeniz’de avlanabilecek balık sayısı 2010 yılına göre yüzde 50 oranına kadar düşüş gösterebilir.
Doğu Karadeniz bölgesinde artacak yağış heyelan riskini arttıracak. Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu‘yu kapsayan bölgelerde kış yağışları yüzde 20-50 arası azalacak. Kuzey bölgelerde ise sel riski artacak.
Türkiye, bugün Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da hakim olan sıcak ve kurak iklim kuşağının etkisine girme riskine sahip. Bu risk gerçeğe dönüşürse zaten çölleşme tehlikesi bulunan özellikle İç Anadolu, Güney Doğu Anadolu, Ege ve Akdeniz Bölgeleri gibi yarı kurak ve yarı nemli bölgelerinde tarım yapılamaz hale gelecek.
Eriyen buzullar nedeniyle deniz seviyesinin yükselmesi ve küresel sıcaklıkların artması ile okyanus ve deniz ısısı da artacak.
Sıcak hava dalgaları, kuraklıklar ve seller gibi daha aşırı hava olayları daha sık yaşanacak.
Avrupa‘da nehir baskınları kıtanın çoğunu içine alan bir alanda artacak; kıyı bölgelerinde de sel, erozyon ve sulak alan kaybı riski önemli ölçüde artacak.
Buzullar, mercan kayalıkları, mangrovlar, kuzey kutbu ekosistemleri, Alpler’e has ekosistemler, şimali ormanlar, tropikal ormanlar, bozkır sulak alanları ve yerel otlakları içeren doğal sistemler, ciddi biçimde tehdit altında kalacak.
Türlerin %30’a yakınının neslinin tükenmesi ve biyoçeşitlilik kaybına ilişkin mevcut riskler artacak.
En büyük etkiler Afrika, Asya ve Pasifik‘in gelişmekte olan ülkeleri gibi, yükselen su seviyelerine, salgın hastalıklara ve tarımsal üretimin azalmasına karşı kendilerini koruyamayacak durumda olan, nispeten daha yoksul ülkelerde gerçekleşecek.
Karantinada, evdeyken yemek pişirmeyi bugüne kadar kaç kişiden duyduk?
Pandemi, karantina ve sosyal izolasyon pek çok kişinin evde yemek pişirmeyi gözden geçirmesine yol açarken, evlerine dönüp yemek pişirmeyi yeniden keşfedenler yemek bloglarını ve tarifleri aşındırdı. Raflarda dekor gibi duran yemek kitaplarının sayfaları yeniden karıştırıldı [Geçen gün ben de evde altı saatlik bir elektrik kesintisi yaşayınca, fellik fellik reçete ve tarifini aradım, yemek kitabını belki ilk kez merak dışında bu kadar işlevsel kullandım:)]. Kimileri temin edilemeyen gıdaların da olabileceğini ilk kez fark etti, hayatlarının kırılganlığıyla tanıştı, kırılganlığa vakıf olduğunu sandı[i]
Öte yandan çoklarının aklına savaş, kriz ve kıtlık döneminde gıda ve beslenmeyi incelemek geldi. National War Museum[ii] gibi kaynaklar savaş dönemi fotoğraflarına ve yemek kitaplarına açık erişim tanıdı, kimi şefler dönemin ikonik tariflerini yeniden pişirdi. Tüm bunlar bu yemek kitaplarının farklı bir yüzünü gösteriyordu. Bu kitaplar önemli bir gereksinime cevap veriyordu: Teknik bilgi, ikame malzeme tavsiyeleri ve hayatı idame ettirme.
Esasen, yemek kitapları ve yazarları ve aşçılar sosyal bilimlerde geniş bir araştırma& inceleme alanı. Arzunun Botaniği, Etobur-Otobur İkilemi gibi kitaplarıyla bildiğimiz Michael Pollan’ın aşçılığa dair şöyle bir tanımını hatırlıyorum:
İşte bu noktada masalcılara ve aşçılara ihtiyacımız var. Eğer tabağımızdaki monokültür, beraberinde tarlamızdaki monokültürü getiriyorsa, bunun tersi de doğru olabilir. Alice Waters gibi insanların çalışmaları sayesinde daha önce zenginlerin hizmetinde olan aşçılar, çiftçilerin ve besicilerin avukatı hâline geldi. Işıltılarını yaptıkları işe, savundukları ve hatta yetiştirdikleri bitki ve hayvanlara da yansıtarak parıldıyorlar. Harika bir domuz ya da marul üretmek güzeldir fakat iyi bir şekilde pişirilmez ve zevkle yenmezse kısa sürede piyasadan ve tarladan silinecektir. Bugün ABD’de türleri kurtaran lezzetleri yemek kültürüne dahil eden, gıda ekonomilerini yeniden kurarak bizi ileriye taşıyan aşçılardır.”
Pollan, çiftçileri ve tüketicileri birleştirecek bir gıda ekonomisi hayalinde, aşçıların yerini belirlerken; kendisini de “beni yemen daha iyi diyen türler adına” (s.33) konuşan bir masalcı olarak görmekteydi[iii].
Mayasız ekmeğin ‘ışıltısı’
Aşçılığa dönersek, “ışıltısını yaptığı işe yansıtan” kadar güzel bir tarif düşünemiyorum. Evet aşçılık aile, ilişkiler, kurduğumuz bağlar ve kendi bedenimizle ilişkimiz açısından önemli bir zanaat. Bugün de sağlık çalışanları için yiyecekler hazırlayan, evsizlere yemek dağıtımı için restoranını açan ya da “gerçekten gündelik” malzemelerle tarif verebilen aşçılarda da benzer bir ışıltı görebileceğimizi düşünüyorum. Mesela, bir malzemeyi hiç bulamadığımızda, markete çıkamadığımızda işin içinden nasıl çıkacağımızı, “mayasız ekmek” reçetesini paylaşan aşçının zanaatiyle bulduk.
Aşçılar ve yemek tarifleriyle ilgili geçmiş deneyimleri incelerken farklı kaynaklara, hikayelere de rastladım. Türkiye’ye dair bir şeyler okumak dönemi çalışan araştırmacılar sayesinde mümkündü[iv]. Ayrıca Refik Halit’i takip etmek de harp dönemi gıdalarını, ekmeğin ve makarnanın pahalılığını, kahvenin yokluğunu da gösteriyordu. Farklı coğrafyaların yemek kitaplarını araştırırken karşıma çok özel bir tür yemek kitabı çıktı: Savaş esirlerinin yemek kitapları…
Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı [Prisoners of War Cookbook].Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı [Prisoners of War Cookbook], Ethel Mulvany isimli Kanadalı bir savaş esiri tarafından, Singapur’da esir edildiği hapishaneden çıktıktan bir yıl sonra, 1946’da yayınlattığı bir kitap. Kitabın başlığının devamı içeriğini de anlatıyor: Bu Singapur’daki Changi Hapishanesi’nde açlık çeken savaş esirleri tarafından yazılan tarifler koleksiyonudur[v]
‘Konuşarak pişirmek’
Manitoulin Adası‘nda 1904’te doğan Mulvany, bir sosyal hizmet uzmanı, sanat etkinliği koordinatörü ve öğretmen. İkinci Dünya Savaşı sırasında, kocasıyla birlikte askeri doktor olarak görevlendirildiği Singapur’a taşınır. Bulunduğu ada Japon ordusunun eline geçince Mulvany ile birlikte binlerce kalabalık ve kötü şöhretli bir hapishane olan Changi’de tutsak edilir. Mulvany, tutukluluğu boyunca diğer kadın mahkumlarla birlikte düzenledikleri hayali çay partileri ve ziyafetlerde birbirlerine anlattıkları hikaye ve tarifleri, gazete sayfalarındaki boşluklara yazar ve sonra bunları yayınlatma yollarını arar[vi].
Kitapta da görüldüğü üzere, İkinci Dünya Savaşı’nın zirvesinde, Changi’nin kadınları geliştirdikleri öğlen ve akşam toplantıları ritüellerinde hayali bir masa etrafında toplanıp, kendi mutfak belleklerine dalarak hayali ziyafetler gerçekleştiriyorlardı. Masalarında yiyecek yoktu; onlar bitmek bilmez bir açlıkla karşı karşıyayken sevdikleri yemeklerin tariflerini ve yiyecekleri tartışarak, günlüğe dahi izin verilmeyen bu hapishanede açlığın acısını hafifletmeye çalışıyorlardı[vii]. Onlarca kadın, belki saatler boyunca yemekler hakkında konuşup, karınlarını “kelimelerle” doyurmaya çabalıyorlardı. Aslında bu “konuşarak pişirmek” dünyanın dört bir yanında bulunan, İkinci Dünya Savaşı esirlerince sık başvurulan bir taktikti[viii].
Manitoulinli Bir Kız: Ethel Mulvany’nin Savaş Esirleri Yemek Kitabı.
Changi Hapishanesi toplantılarında tarifler şiirler gibi paylaşılmaktaydı. Audrey isimli hamile bir tutuklu ise bu mutfak şairlerinin en üretkeniydi. Endişelerinden ve açlık hissinden kaçmak için, kimi zaman karnabahar için İtalya’ya; şinitzel için Viyana’ya; tatlılar için İngiltere’ye ve başka şeyler için Rusya’ya hayali yolculuklar gerçekleştiriyordu. Ama bu demek değil ki, bu toplantılara katılan kadınların hepsi bunca yurtdışı gezisine hevesliydi. Çoğu sadece evine, sade bir ekmeğe, sevdikleri bir yemeğin hatırasına dönmek istiyordu[ix].
Tahmin etmenin zor olmadığı gibi, Changi mahkumları hakkında konuştukları tariflerin malzemelerine hiçbir zaman sahip olmamışlardı. Mahkumlar açlıktan asla kurtulamamışlardı, sadece bu histen uzaklaşabilecekleri hayaller kurmaya çalışmışlardı. Bu hayaller içinde kendilerine istedikleri yerlere gidebilecekleri; hayal ettikleri yemekleri yiyebilecekleri, sevdikleriyle bir arada olmanın tadına varabilecekleri yollar bulmayı denemişlerdi[x].
Mesele evde yemek pişirmekten ibaret değil
Diğer savaş esiri yemek tarifi koleksiyonlarına benzer şekilde, Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı da daha az parayla ya da ikame malzemelerle nasıl güzel yemekler pişirilebileceğini anlatan bir savaş dönemi kitabı değildi. Tam tersine, hayali şölenlerin baş tacı olan zengin şekerlemeler, tatlılar ve şık ana yemekler bu kitapta bulunmaktaydı. Bu, onlar için gerçeklikten kaçışın yolu olmuştu. Ayrıca, bu kadınlar yiyecek, aile ya da bir evin yokluğu ile tanımlanmak istememişlerdi. Aktardıkları bu tarifler aracılığıyla, tüm bunları yeniden yakalayacak bir görme biçimi geliştirmeye çalışmışlardı.
Bu açılardan Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı, mutfak ve yiyecek üzerine kurulan düşlerin hayatta kalma aracı olması açısından kıymetli ve özel bir eser. Ancak rastgele seçilmiş de değil. Aksine yemek, gıda, kriz, yokluk üzerine konuşurken meselenin evde yemek pişirmekten, ikame malzemeler bulabilmekten ve bizden ibaret olmadığını hatırlamak için sadece küçük bir not.
[v]Evans, S. (2015) “Culinary Imagination as a Survival Tool Ethel Mulvany and the Changi Jail Prisoners of War Cookbook, Singapore, 1942-1945,” Canadian Military History: Vol. 22: Iss. 1, Article 5. Available at: http://scholars.wlu.ca/cmh/vol22/iss1/5
[viii]Cara De Silva, “Introduction” in In Memory’s Kitchen: A Legacy from the Women of Terezin, trans. Bianca Steiner Brown, ed. Cara De Silva (New Jersey)
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 41 kişinin hayatını kaybettiğini, 1610 yeni vakanın tespit edildiğini açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 4 bin 96’ya toplam vaka sayısı 148 bin 67’ye yükseldi.
Bakan, yoğun bakımdaki hasta sayısı ve yoğun bakımda vefat eden hasta sayısının oranlarında azalma görüldüğünü belirterek “İyileşme hızındaysa öngörülebilir bir yavaşlama var. Koronavirüsün yayılmasına karşı verdiğimiz mücadelede evde kaldığımız günlerin rolü çok büyük. Evde kalalım” dedi.
Yoğun bakım hasta sayımızla yoğun bakıma giren hastalarımızdan vefat edenlerin oranı azalıyor. İyileşme hızındaysa öngörülebilir bir yavaşlama var. Koronavirüsün yayılmasına karşı verdiğimiz mücadelede evde kaldığımız günlerin rolü çok büyük. Evde kalalım. https://t.co/RVlhe7786Opic.twitter.com/uqHd3kvAqI
— Dr. Fahrettin Koca (@drfahrettinkoca) May 16, 2020
Mart sonu ve nisan başında yeniden yabanlaştırma konusuna giriş yapmış, ancak ara vermek zorunda kalmıştık. Şimdi oradan devam edelim.
Zihnim toplumun yeniden yabanlaştırılmasına ilişkin bir tanım yaparak başlamak yerine, neler yapılması gerektiğini anlamaya çalışarak bir tanıma ulaşmayı tercih ediyor. Çünkü amaç, asla fiyakalı bir tanım yapıp çözümü o tanıma uydurmak olmamalı. Bu pencereden bakarak ilerlemeye çalışalım. Ancak bunun uzun bir yol olacağını da bilmek gerekiyor.
Eric R. Wolf“Avrupa ve Tarihsiz Halkları”[1] adlı kitabında tek bir dünya kavramından hareketle ekolojik, demografik, ekonomik bağlara vurgu yaptıktan sonra şu soruyu yöneltiyor:
“Eğer her yerde bağlantılar varsa, o zaman neden dinamik ve karşılıklı olarak birbirleriyle ilişki içindeki olguları statik ve birbiriyle ilintisiz şeylere dönüştürmekte ısrar ediyoruz?”
Wolf kitabının hemen başında eserin ana tezini açıklarken, aynı zamanda insanlığın temel sorununa ilişkin bir saptamayı da dile getirmiş oluyor:
“Bu kitabın ana tezi, insan dünyasının karşılıklı olarak birbirine bağlı çeşitli süreçlerden oluşan bir bütün olduğu ve bu bütünlüğü parçalarına ayıran ama sonra yeniden bir araya getirmekte başarısız kalan araştırmaların gerçeği tahrif ettiğidir. “Ulus”, “toplum” ve “kültür” gibi kavramlar parçaları adlandırır ve adları nesnelere dönüştürme tehlikesini taşır. Yanıltıcı çıkarsamalarda bulunmaktan kaçınmak ve kavrayışımızı artırmak, ancak bu adları ilişki demetleri olarak görüp onları içinden çıkarıldıkları alana yeniden yerleştirerek mümkün olabilir.”
İklim krizi ve ekolojik sorunlar sınır tanımıyor
Yalnızca toplumbilimleri perspektifinden bakıldığında bile insanlığın sorunlarını uluslar, kültürler, toplumlar, Batı-Doğu, gelişmiş-gelişmemiş, Hıristiyan-Müslüman vb. alt katmanlara ayırarak ele almaya devam ettiğimiz sürece sağlıklı çözümler üretmemizin mümkün olmayacağı aşikar. Üstelik perspektifimizi doğa bilimleri ile genişlettiğimizde gezegenimizi insanlar ve ötekiler şeklinde ayırmanın ne derece yanlış olduğunun anlaşılmasının üzerinden epey zaman geçti. Yakın geçmişte ozon tabakasındaki incelme ve delinme ile asit yağmurları gibi olgular ekolojinin toplumsal sınırları tanımadığını ortaya koymuştu. Günümüzde iklim krizi ve tam da göbeğinde durmaya devam ettiğimiz Covid-19 salgını bu gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor bizlere. O halde hala ülkelerden ve sınırlardan daha ne kadar söz edeceğiz? Avrupa’da başlayan bir olma ülküsünü bütün dünyaya yaymak için kaybedecek zamanımızın kalmadığını daha ne kadar görmezden geleceğiz?
Transandantalizmin öncüsü sayılan Ralph Waldo Emerson Türkçeye “İnsandaki Mucize” olarak çevrilen kitabında[2] şöyle diyor:
“İnsanlar arasındaki fark çağrışım ilkelerinde yatmaktadır. Bazıları, nesneleri renklerine, ebatlarına ve başkaca görsel niteliklerine göre sınıflandırır, ötekiler temel özelliklerine veya sebep-sonuç ilişkisine göre. Aklın ilerleyişi, düşüncelerin daha açık hale gelmesine doğrudur, yüzeysel farklılıkları görmezden gelir. Şair, filozof ve aziz için her şey munis[3] ve kutsaldır, her olay fayda sağlar, her gün mübarek ve her insan ilahidir. Zira gözlerini yaşama dikmişlerdir, şartları ise hiçe saymışlardır. Her kimyasal madde, her bitki, her hayvan gelişiminde sebebin birliğini, dış görünüşün çeşitliliğini öğretir.”
Emerson’un sözlerinde altı çizilmesi gereken yerler var. Bunlardan birincisi yaşama odaklanmak. Diğeri ise sebebin birliği, dış görünüşün çeşitliliği. Bana öyle geliyor ki insanlığın tarihsel yanılgısı tam da bununla ilgili. Binlerce yıldır odağımıza yaşam yerine farklı değerleri oturttuk. Bunlar bazen inançlar oldu bazen soylar, bazen ülkeler oldu bazen uluslar, bazen itibar oldu bazense para; ancak hiçbir zaman yaşamı kutsallaştırmadı insanlık. Ve kutsal saydığı bu değerler için yaşamı hep ikinci plana itti. Uğrunda can verilecek değerler üretmek yerine can (yaşam) için değerleri yok etmeyi seçseydi insanlık, şimdi nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk acaba diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.
Peki ya dış görünüşlerin çeşitliliğine (insan, hayvan, bitki, beyaz, siyah, büyük, küçük…) karşın sebebin birliği vurgusuna ne demeli? Sebebin birliği mi yoksa görünüşün çeşitliliği mi olacak önceliğimiz? Emerson’un sözleri sizde de hepimiz aynıyız çağrışımı yaratmıyor mu?
Hepimiz aynıysak bir olan sebep ne? Yaşamın tüm formlarının var olma sebebi nedir? Soruyu bir de şöyle soralım: Yaşamın bir sebebi olmak zorunda mı? Sebepsiz de olsa yaşam yeterince değerli değil mi?
Haftaya devam ederiz…
*
[1] Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019. ISBN:978-605-295-872-8
Ferahlık, deniz ve yaz üçlüsü kadar birbiriyle birlikte anılan başka bir üçlü daha yoktur. Sıcaklar başlayınca akıllara deniz, deniz denilince de akıllara ferahlık ve dinginliğin geldiğini her halde kimse inkâr etmeyecektir. Ferahlık da sağlıklı yaşam ile eş anlamlı olarak kullanılabilir. Bu bağlantıyı kuran ve deniz ile sağlıklı olmanın ilişkisini anlatan birçok çalışma mevcut. Mesela bunlardan birinde okyanus/deniz kenarına yakın olmanın ve sahilde zaman geçirmenin sağlık açısından önemli faydaları olduğu belirtiliyor. Denizin insanları daha huzurlu ve mutlu yaptığı da ayrıca belirtilmiş. ABD’de Hawaii’nin, Türkiye’de de Sinop’un en huzurlu, mutlu şehirler olarak anılmasının altında yatan neden de deniz olabilir. Bununla ilgili Amerikalı klinik psikolog Richard Shuster “İnsanların ezici bir çoğunluğu mavi renk ile sakin ve huzurlu olmayı ilişkilendirir. Çünkü okyanusa bakmak aslında beyin dalgalarımızın sıklığını değiştiriyor ve bizi de hafif bir meditasyon duruma sokuyor” tespitini yapıyor. Mavi rengin yaratıcılığı arttırdığına ait de birçok çalışmanın var olduğunu eklemekte fayda var.
Bizi sağlıklı yapan ve birçok açıdan iyileştiren bir doğal varlığa bizim yaklaşımımız ve davranışımız ise ibretlik. Kabaca sıraladığımızda bile önümüze padişah fermanı gibi bir liste çıkıyor. Bunlardan bazıları;
Karbon salımı ile okyanusların asitleştirilmesi,
Petrol kirliliği,
Plastik kirliliği,
Aşırı avcılık,
Derin deniz madenciliği,
Kıyı talanı, vb.
olarak sıralanabilir. Bu listeyi ayrıntılandırıp uzatmak mümkün. Bunların içinde en önemli olan ikisi okyanus asitleşmesi ve plastik kirliliği. Her ikisi de kısa vadede hem denizleri hem de karasal ortamı ciddi anlamda tehdit edecek düzeye erişmiş olacak.
“İyilik yap denize at” deyimini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Karşılıksız iyiliğin kaynağı deniz olduğu için ait olduğu yer de yine deniz. Yoksa kimse kendisine bu kadar kötülük yapana bu kadar kaynak sunmaz. Bana göre insanoğlunun doğaya yaptığı kötülüklerin hepsi eşit derecede. Birinin diğerinden daha kötü olduğunu iddia etmem pek doğru değil. Ancak birinin daha aptalca bir kötülük olduğunu iddia etmekte bir sakınca yok. İşte bu en aptalca kötülük; plastik kirliliği! Çünkü ancak aptallar yılda 12 milyon tona kadar plastik çöpü yaşam kaynağı olan bir alana dökebilir.
Plastik kirliliğin denizel yaşama ne derece etki yaptığını önceki yazılarımda detaylıca anlatmıştım. Ancak bu etkilerin detayları her gün öyle bir çeşitleniyor ki sürekli olarak eklemeler yapmak gerekiyor. Üstelik bu etkiler denizel ortamın kendisiyle sınırlı kalmıyor. Dünya birbiriyle bağlantılı ekosistemlerden oluştuğu için denizde oluşan bir problem, ona yapılan bir kötülük diğer ortamları da bir şekilde etkiliyor. Nitekim Fransa’nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirilen bir çalışmada, denizleri kirleten mikro ve nanoplastiklerin, dalgalar neticesiyle oluşan köpük ve baloncuklarla birlikte atmosfere karıştığını ortaya koydu. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bu çalışmada gösterildiği üzere, dalga aktivitesi ve baloncuk çıkışının yoğun olduğu denizel alanlardan atmosfere karışan önemli miktarda mikroplastiğin denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınabileceğini de unutmamak lazım.
Yani siz temiz bir hava almak için deniz kenarına yürüyüşe çıktığınızda, daha önce içinden su içtiğiniz ve attığınız pet şişeden, kullandığınız tek kullanımlık plastiklerden ya da giydiğiniz polyester elbiseden koparak denize karışan mikroplastikleri de soluyor olacaksınız. Bir nevi bildiğimiz temiz havaların da artık sonu geldi diyebiliriz. Bunun böyle olduğunu Tibetplatolarındaki, kutuplardaki ve Alplerdeki ortamlarda bulunan plastiklerle birlikte görmüştük.
Artık bir nevi denizin size, sizin yarattığınız çöplüğü kusarak geri göndermesi gibi bir durum söz konusu. Yani bizden onlara giden her türlü çöpü bize balıkla, midyeyle, tuzla ve hatta havasıyla geri veriyor. Durumun vehametini kavramamız için doğanın daha ne yapması gerekiyor, açıkçası bilemiyorum.
Ülkeler karantinadan çıkmaya başladıkça, koronavirüs koruma önlemlerinin çevre üzerindeki tam etkisi, sadece Avrupa’da hava kirliliğinden kaynaklı 11.000 daha az ölüm de dahil olmak üzere netleşiyor
Nisan ayının sonlarında dünya nüfusunun yarısından fazlasının karantina altında olmasıyla, karayolu ve hava trafiğinden kaynaklanan emisyonlar düştü. Azalan enerji talebi daha genel olarak fosil yakıt enerji santrallerinin çıktılarında azalmaya sebep oldu.
Birçok çevre kuruluşundan gelen son veriler, 2020’de CO2 emisyonlarında büyük bir düşüş olduğunu ortaya koyuyor ve bu da koronavirüs pandemisinin kayıtlardaki en büyük karbon düşüşüne sebep oldu.
1900-2020 yılları arasında enerji kaynaklı küresel CO2 emisyonları
Carbon Brief ve Uluslararası Enerji Ajansı‘ndan (IEA) elde edilen veriler, 2007-2008 mali krizini izleyen önceki rekor düşüşün altı katı büyüklükteki emisyon düşüşünün eşi görülmemiş boyutunu ortaya koyuyor.
2020 için öngörülen rakamlar, CO2 emisyonlarında, önceki savaşlardan veya küresel ekonomik krizlerden daha fazla olarak şimdiye kadarki en büyük yüzde düşüşü tahmin ediyor.
1900-2020 yılları arasında CO2 emisyonlarında yıllara göre değişim
Öngörülmüş 2020 seviyeleriyle enerji kaynaklı emisyonların yıllara bağlı oranları.
Hava kirliliğinde azot dioksit (NO2) emisyonları açısından da büyük bir azalma oldu. NO2, otomobillerde, uçaklarda ve diğer içten yanmalı motorlarda fosil yakıtlar yakıldığında ortaya çıkıyor ve solunum ve diğer ciddi sağlık sorunlarına neden olan zararlı dumanlı sis oluşumuna katkıda bulunuyor.
2019 ve 2020 ortalama NO2 kıyaslaması
İki ayrı yılın Nisan ayları için Birleşik Krallık bölgelerinde NO2 ortalamaları.
Nisan boyunca Birleşik Krallık‘ta yürürlüğe alınan evde kal emirleri insanları araba sürmek, uçmak ve toplu ulaşım kullanmaktan men ettiğinden, NO2 emisyonlarının azalmasına yol açtı.
Birleşik Krallık’ta hava kirliliği
Haftalık NO2 seviyeleri, Birleşik Krallık Mart ayında karantinaya girdikten sonra kayda değer şekilde düştü.
Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi’ne (CREA) göre NO2 ve diğer kirleticilerin koronavirüs karantinasının bir sonucu olarak azalması, Avrupa’da hava kirliliğinden 11.000 daha az ölüm gerçekleşmesine yol açtı.
Benzer bir trend, Hindistan’da olduğu gibi dünyayı en çok kirleten yerlerde de görülebiliyor.
Apple Maps verilerine göre, sağlık faydalarından Avrupa’da en çok yararlanan ülkeler olan Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık’ta araba kullanımı yüzde 50 oranında azaldı.
Apple Maps’te araç navigasyonu isteğindeki düşüş
13 Ocak 2020’den itibaren seçilmiş ülkeler.
Apple Maps’te toplu taşıma yol tarifi ısteğindeki düşüş yüzde 90’dan da fazla olarak daha dramatik seviyede.
Apple Maps’te toplu taşıma yol tarifi isteğindeki değişim
13 Ocak 2020’den itibaren seçilmiş şehirler.
Mart ayında hava trafiği de benzer bir düşüş yaşadı. Gerçi ülkeler karantinayı hafiflettikçe hafif bir artış görülüyor.
Ticari uçuş sayısı
2019 yılına kıyasla küresel ticari hava trafiği yüzde 73,7 oranında azaldı.
Küresel NO2 seviyelerinde son haftalarda bir dengelenme söz konusu ve koronovirüs önlemleri azaltıldıkça önlemez bir şekilde yeniden yükselecek.
Küresel NO2 seviyeleri
2020 yılında haftalık NO2 seviyeleri.
Bilim insanları, eğer sert önlemler alınmazsa seviyeler pandemi öncesi eski düzeylerine hızla geri gelecek ve her yıl artmaya devam edecek. Fakat bu münferit ve oldukça acil kriz bize, yavaşça gelmekte olan iklim krizine küresel bir cevapla karşı gelmemizin mümkün olduğunu gösterdi.
CREA analizcilerinden Lauri Myllyvirta, “Tüm hayatın ve iş dünyasının normale dönmesi için sabırsızlanıyoruz; kimse fosil yakıt kirliliğine dönmeyi beklemiyor” diyor: “Avrupalı karar vericilerin temiz havayı, temiz enerjiyi ve temiz ulaşımı krizden toparlanma planlarının bir parçası haline getirmesi hayati öneme sahip.”
Korona krizi döneminde “Evdekal” durumu bizi ya ev ya hastane arasında seçim yapmaya zorunlu kılıyor. Şanslı orta sınıf bazılarımız panik halinin nesneleşmesi nedeniyle fiziki ve ruhi sağlığına odaklanırken (hayat yeni normale dönse de) bazılarımızın korku hallerinin nesneleşmesi süreceğe benziyor. Evin kadın için anlamı toplumsal iş bölümü gereği her gün yaşamın yeniden üretildiği yerdir.
‘Hayat eve sığar mı?’
Ev; ekolojik bir ev dahi olsa dört duvar arasıdır. Gökyüzünü ancak pencereden ya da balkondan ve hatta en iyi ihtimalle bahçemizden görebiliriz. Çevresi yine sınırlıdır veya sınırlarla çevrilidir. Ev içinde kararların nasıl alındığı önemli bir gösterge de olsa, tahakküm altına alınanların yaşamı orada dört duvar arasında daha da çaresizliklerle doludur. Elbette sokağa çıkınca da bu dört duvar arası toplumsal değer yargılarıyla devam edebilir. Ancak buyruklarla dört duvar arasında kalmanın çaresizliğine bakalım isterseniz.
Ekolojide karasal ve sulak ekosistemler arasında ekoton dediğimiz geçiş zonları vardır. Buralarda farklı enerjiler birikir ve oluşmaya devam eder. Dokunulmadığı (sürülme ve çapalama gibi) sürece en muhteşem bitkiler orada yetişir. Kelebek, arı gibi çeşitli tozlayıcılar orayı daha sık ziyaret eder. Toplumsal açıdan bakarsak da insan ekosistemlerinde de ekotonlar mevcuttur. Hatta en yaratıcı kişilerin oradan çıkma olasılığı yüksektir. Çünkü sınırlarda tutunmak zordur. Her yönüyle dirençli olmayı da gerektirir.
Toplumsal cinsiyetin kadın aleyhine örüldüğü bir toplumda kadın açısından dört duvar arasındaki yalnızlık ise bunların hiçbirine uymaz. Çünkü orası özel alandır. Kamusal alandan yalnızca sınırlarıyla değil, bir de toplumsal değerlerle kadına zırh örülmektedir. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ benzeri söylemlerin kültürümüze dahi işlediğini anımsayalım… Özel alanda olanlar gizlidir kimsenin bilmemesi gerekir. Dolayısıyla ne kadar cesaretli olursa olsun yaşadıklarını dile getirebilen kadınlar çok sınırlıdır.
Her krizin toplumsal cinsiyet yönü vardır
1997 yılında patlak veren Asya krizi’nde Asya Kaplanları çökerken krizin faturasının kadınlara çıkartılmaya çalışıldığını dönemin feminist araştırmacıları ortaya koymaya çalışmıştır. Kadınlara ekonomik kriz döneminde, “Erkeklerinizin cinsel arzularını yükseltin ki; krizden çıkabilelim” çağrısı yapılabilmiştir. Sanki kadınlar fiziki ve duygusal yönden hiç etkilenmeyen yaratıklardır. İstatistikler, dünyanın farklı ülkelerinde ev içi şiddet vakalarının korona döneminde yüzde 20 ile 40 arasında artış gösterdiğini kaydediyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verilerine göre Mart 2020’de ev içi şiddet vakalarında Mart 2019’a kıyasla yüzde 38,2’lik artış olduğu belirtiliyor. Bu durum kriz dönemlerinde patriyarkanın köklerini daha da derine indirme fırsatıdır.
Sağlık sisteminin üzerine binen yük ve okulların kapanması sebebiyle hane içerisinde hastalar, yaşlılar ve engelliler dikkate alındığında bu olasılık fazlasıyla doğrulanmış olur. Kısacası çekirdek ailenin yükselişiyle ev, artık otantik ve romantik bir yer olmaktan çıkmıştır.
Hal böyleyken mahremiyet kalesi ev, toplumsal iş bölümü gereği erkekler için bir dinlenme ortamıdır. Ev kadınlar için yaşamın yeniden üretildiği alan olma itibariyle neredeyse 24 saat işin tükenmediği bir yerdir aynı zamanda. Ev-içi yaşam pratikleri, bulaşık/çamaşır/bakım/temizlik/yemek döngüsündeki yaşamın yeniden üretim etkinlikleri “çifte yük”tür. Türkiye’de ise kırsal kesimdeki kadının toprağa bağlı yaşam sorumluluğunu da dikkate alırsak sınıfsal duruma göre bu sayı neredeyse beş kata ulaşabilmektedir.
Evdekal olgusuna kadın düşünürlerin gözüyle bakış
Silvia Federici.
İtalyan özgürlükçü Marksist ve feminist Silvia Federici “Kapitalizm Yeniden-Üretim ve Karantina” adlı konuşmasında küreselleşmenin ve neoliberal politikaların esnek iş politikası üzerinde duruyor. Dolayısıyla ‘kadın en önce gözden çıkarılabilen gruptadır’ diyor. Kriz sonrası işe yeniden dönüşün daha da zor olması nedeniyle krizin ekonomik yükünü en fazla kadınların çektiğine işaret ediyor. Küresel kapitalizmde birçok işin (sendikasız vb) kadınsızlaştırıldığına da değiniyor. Kriz sonrası gıda ve üretim-tüketim zincirine de değinerek artık kentli kadının kırdaki kadınla gerçek bir bağ kurması gerektiğine işaret ediyor.
Trump rejiminde ekonomik ve sosyal krizler nedeniyle ABD’li feminist Rebecca Solnit, 7 Eylül 2020’da Guardian’da yayınlanan yazısında girişte, “Değişim mümkün olmakla kalmaz, artık bizi önüne katar götürür” diyor. Solnit ayrıca korona krizi nedeniyle “biz” tanımımızın değişebildiğini, benlik algımızın bizi saran dünyadan geldiği için yeni bir “biz” uyarlaması içerisinde olduğumuzun da altını çiziyor.
Hintli tohum özgürlüğü aktivisti ve ekofeminist Vandana Shiva ise bu dönemde hayatın yeniden üretimi kapsamında kadının üretimdeki bilgi ve becerinin küresel kapitalizm tarafından yok edildiğine bir kez daha parmak basıyor. Biyoçeşitlilik için yerele ve yerel bilgiye dönülmesi gerektiğine ve gıdanın laboratuvarlarda değil doğada duyu organlarımızla üretim yaparak üretim yapılması gerektiğine işaret ediyor. ‘Annelerimizin, büyük annelerimizin bize öğrettiği yöntemleri geri getirmeliyiz’ deyip kadının bilgi birikimine ve becerine itibar katmanın önemini vurguluyor.
Evdekal durumu her ne kadar ekonomik krizi tetiklediği görünse de toplumun evdekal pratiğiyle kadınsılaştırılmaya çalışıldığı ve edilgen kılınmaya çalışılacağı ortadadır. Feminizmin en önemli şiarının ise “özel olan politiktir!” olduğunu anımsayalım.
Dört duvar arasında yaşanan her şey aynı zamanda toplumsal alanın uzantısıdır ve politiktir. Günlük politikada ciddi bir yeri olmalıdır. Eril politikaların uzantısı nedeniyle evinde korku içinde yaşayıp üreten ekonomide kayda geçmeyen kadın emeği ve saygınlığı çeşitli açıdan vahim durumdadır. Korona krizinde bu durum tüm yönleriyle incelenmelidir.
Küresel ölçekte tanıklık
Bu krizin sevindirici olan bir yanı var. Küresel ölçekte ilk kez bir kriz durumunda kadınlar kendi toplumsal cinsiyet analizlerini adım adım yapıyor ve kayda geçiriyor.
O halde ev ‘Oikos’ aynı zamanda yeryüzü demek. Yaşadığımız yerin/evimizin iyileşmesi için erkeklere (eril yapılara) daha fazla sorumluluk düşmektedir. Çünkü feminizm herkesi özgürleştirir. Ev içinde olup bitenler, kamusal alana taşınıp kolaylıkla tartışılıp herkesi her cinsi özgürleştirecek şekilde yasalara bağlanmalı. Korona krizi ve diğer krizlerde ev durumu romantik kılınamaz. Aborjin bir kadın arkadaşımın söylediği sözleri hatırlatarak sonlandırayım; “Evi biz sadece uyumak için kullanırız. Hatta hava iyiyse onu da yapmayız. Yıldızlara bakarak uyumayı tercih ederiz”
Dolayısıyla benim için ev; kendimi güvende hissettiğim yer olarak bir kent bostanı, kolektif bir çiftlik, bir oikostur. Yüz yüze ilişkilerle doğrudan demokrasinin yürütüldüğü bir yerdir!
(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)
“Ben yazarım ve mesleğimin doğası gereği mimariyle aramda kan bağı var. İster müzik, ister resim,isterse edebiyat olsun, her türlü sanat eserinin temelinde mimari düşünüş ve kompozisyon ilkesi yatar.” Nâzım Hikmet.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı tarafından Nâzım Hikmet Anısına “Yazıdan Görsele” Tasarım Yarışması düzenleniyor.
Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümü olan 3 Haziran’da, şairin eserlerinden yola çıkarak onun duygu, düşünce ve hayallerini bugüne taşımak ve bir görsel anma oluşturmak hedefiyle açılan yarışmada, katılımcılardan Hikmet’e ait bir eserden yarışmacının istediği uzunlukta bir bölümü seçerek, seçtiği bölümü görselleştirmesi; oradaki hikâyeyi /fikri/ duyguyu/düşünceyi görsel olarak tasvir etmesi bekleniyor. Tasarım yarışması herkese açık.
Yarışmanın bir diğer amacı da “mimarlık, grafik tasarım, güzel sanatlar, resim, iletişim gibi alanlarda öğrenim gören ya da mesleğe yeni başlamış gençlere, bu alanda kendilerini ifade etme fırsatı sunmak” olarak belirtiliyor.
Yazıdan Görsele Tasarım Yarışması, 5-26 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecek ve sonuçları 3 Haziran 2020 tarihinde online olarak sergilenecek.