Kazdağları’nda açılmak istenen madenlere karşı mücadele yürüten Su ve Vicdan Nöbeti Koordinasyonu Kurulu, bugün Meclis alt komisyonunda görüşülecek olan 3213 sayılı Maden Kanunu‘yla ilgili olarak görüşlerini açıkladı.
Çanakkale’nin, zengin bitkisel ve hayvansal üretim çeşitliliği ve yüzde beşlik tarımsal istihdam oranı ile önemli bir tarım kenti olduğu belirtilen açıklamada, yüzde 80’i Çanakkale sınırları içerisinde yer alan Kazdağları’nın yaklaşık 80 endemik ve nadir bitki türüne de ev sahipliği yaptığı belirtildi:
Çanakkale tarımsal ürün çeşitliliği açısından 100’den fazla tarımı yapılan ürün ile Türkiye’nin en zengin ürün desenine sahip illerinden birisidir. Uygun iklimi, verimli toprakları ve sulama imkanları ile tarımsal üretim potansiyeli yüksektir. Meyve ve sebze üretimi için kullanılan alanların toplam tarım alanları içinde aldığı pay Türkiye ortalamasının üzerindedir.
‘Çevre eksenli bir ilerleme ve kalkınma hedefi gerekli’
Açıklamada, bölgede son on beş yıl içinde mera ve orman arazilerinin büyük ölçüde kaybedildiğine değinildi:
Çanakkale ilinin yüzölçümü (göl alanları hariç) 994 bin hektar olup, dağılımı yüzde 33.4’ü işlenebilir yüzde yüzde 3.1’i mera, yüzde 49.3’ü ormanlık ve fundalık araziler, yüzde 14.2’si diğer arazilerden oluşmaktadır. Ancak son 15 yıldır işlenebilir arazi miktarı hemen hemen aynı kalmasına karşılık, mera ve orman arazileri önemli ölçüde azalmıştır. Orman yapısının bozulması, flora ve faunanın yok oluşu neticesinde doğan tahribatlar ekosistemin bütününü etkilemektedir. Covid-19 pandemisi ekosisteminin bozulması neticesinde yaşanabilecek sıkıntıların yakın dönemli bir belgesi olmuştur.
Açıklamada söz konusu sorunların çözülmesi için toprak varlığı, tohum çeşitliliği, su kullanımı, doğa-insan ve sağlıklı beslenme ilişkisi, çevre eksenli bir ilerleme ve kalkınma hedefine ihtiyaç duyulduğu ifade edildi.
Su ve Vicdan Nöbeti’nin temel gerekçeleri arasında halkın sağlıklı temiz, kullanılabilir, içilebilir su hakkını korumanın ve sağlıklı beslenme imkanı tanıyabilmenin olduğu hatırlatılırken, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının da Anayasal bir hak olduğunun altı çizildi.
‘Gelecek kuşaklar için sorumluluğu olacak’
Açıklamanın sonunda Maden Yasası’yla ilişkili olarak “şirketlerin önündeki tüm engellerin ortadan kaldırılması” ve “şirketlerin lehine düzenleme içermesi” ifadelerinin Kurul tarafından kabul edilmeyeceği kaydedildi:
Tüm bu gerekçeler doğrultusunda mevcut madencilik yasasının dahi çevreci bir bakış açısıyla yeniden sivil toplum kuruluşlarının ve yerel halkın katılımıyla görüş ve önerileri, yerellerin ihtiyaçları, gereklilikleri doğrultusunda yenilenmesini savunurken bugün görüşmekte olduğunuz değişiklik teklifinin Maden Yasasına ilişkin kısmı ile ilgili “şirketlerin önündeki tüm engellerin ortadan kaldırılması”, “şirketlerin lehine düzenleme içermesi” tarafımızca kabul görmeyecektir. Bunun sadece günümüzde değil gelecek kuşaklar için insani, ahlaki, vicdani sorumluluğu olacaktır.
Kurul’un, 2018 yılında hazırladığı “Çanakkale Durum Raporu” ve Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi tarafından hazırlanan “Çanakkale Tarımsal Yapı, Sorunlar ve Çözüm Önerileri 2020” raporu researchgate.net sitesinden incelenebilir.
*İklim aktivistleri Luisa Neubauer, Greta Thunberg, Adélaïde Charlier ve Anuna de Wever van der Heyden‘ın Medium’da yayınlanan makalesi Yeşil Gazete için Ali Serdar Gültekin tarafından çevrildi.
“Paris Anlaşması’na uymadığımızı biliyoruz, öyle olduğumuzu hiç söylemedik. Ama halkı yavaş yavaş yanımıza almalıyız.”
Dördümüz, son iki yılda pek çok dünya lideriyle tanıştık ve muhtemelen kameralar ve mikrofonlar kapalıyken liderlerin söylediklerinden bazılarını duymak sizi şaşırtacaktır. Bununla ilgili pek çok makale yazabiliriz.
Ve bize güvenin – yazacağız.
İnsanlığın, mevcut en büyük tehditlerinden biri, gerçekten yeterli iklim eyleminin gerçekleştirildiği, işlerin halledildiği inancıdır – aslında olmasa da. Hiç de değil. “Doğru yönde küçük adımlar” atma zamanı çoktan geçti ve yine de bu – en iyi durumda – tam da liderlerimizin başarmaya çalıştığı şey. Kelimenin tam anlamıyla geleceğimizi gözümüzün önünde çalıyorlar.
2030 yılına kadar AB için önerilen yüzde 55, yüzde 60 ve hatta yüzde 65 CO2 emisyonu azaltma hedefleri, 1,5 °C’nin altında hatta Paris Anlaşması‘nın “2°C’nin çok altında” hedefiyle uyumlu olacak seviyede değiller.
Emisyon azaltma taahhütleri çok daha düşük
Demokrasimiz, tamamen, vatandaşların kendilerini ilgilendiren konularda bilgilendirilmesine bağlı ve bu konunun doğru bir şekilde raporlanmıyor oluşu, en hafif deyimiyle, oldukça rahatsız edici. Özellikle, iklim acil durumu insanlığın geleceğini belirleyeceği için. Bu yüzden burada, önerilen bu hedeflerin neden yeterli olmaktan çok uzak olduğunun nedenlerini açıklayan, bazı kilit noktaları topladık. Lütfen bunları her yerde paylaşın.
Avrupa Birliği içinde önerilen indirimler, 1990 temel çizgisine göre yapılacak. AB halihazırda – son 30 yılda çok yavaş bir emisyon azaltma temposunun ardından – bölgesel emisyonlarını yaklaşık yüzde 23 oranında azalttığı için, AB komisyonu tarafından açıklanan bu yüzde 55 azaltma hedefi aslında 1990’lar seviyesinden 2030’a kadar yüzde 55 eksi yüzde 23 olduğu anlamına gelir. Bu, bugünün seviyelerine göre, emisyonlarımızın yaklaşık yüzde 42 oranında azaltılması anlamına gelir. Ve bu açıkça hırsta ciddi bir düşüş anlamına geliyor. Dahası, AB’nin 1990’dan bu yana yaptığı indirimler, büyük ölçüde fabrikalarımızı dünyanın diğer bölgelerine ihraç etmemiz nedeniyle gerçekleşti. İsveç’e bir örnek olarak bakalım. Burada, tüketim endeksi rakamları neyse ki yetkililer tarafından kamuoyuna açıklanıyor. İsveç’te CO2 emisyonları 1990’dan bu yana yaklaşık yüzde 27 oranında düşürülmüştür. Ancak, toplam tüketim endeksini (ülke dışında üretilen ithal mallar) ve ayrıca uluslararası havacılık ve nakliyeyi (her zaman resmi uluslararası rapor edilen rakamlarda hariç tutulur) dahil edersek, bu üçlü, İsveç sınırları içindeki TÜM azaltılmış emisyonları oluşturuyor. Yani aslında İsveç’in emisyonları hiç azalmadı. Avrupa’da ve tüm dünyada kullanılan bir politika olan yaratıcı CO2 muhasebesi ile bunları sadece ihraç ettiler veya gizlediler. Önemli olan şu: AB liderleri, 1990 seviyelerine göre 2030’a kadar yüzde 55’lik emisyon azaltımı sözü verdiklerinde, en başından itibaren dürüst olmaları ve bunun 2018’in seviyelerine göre yalnızca yaklaşık yüzde 42’lik bir düşüş anlamına geldiğini iletmeleri gerekiyor. Ve tabii ki, korona trajedisi nedeniyle meydana gelen azalmaları hesaba kattığınızda, mevcut seviyelerden daha da az. Liderlerin ayrıca, bu hedefin geri kalanı ithal edilip ve hesaba katılmazken toplam AB emisyonlarının yalnızca bir kısmını kapsadığı konusunda şeffaf olmaları gerekir. Bir sonraki noktada açıklandığı gibi.
‘Yurdışındaki emisyonlar hesaba katılmıyor’
Önerilen indirimler uluslararası havacılık, nakliye ve yine AB dışında üretilen malların tüketimini içermiyor. Örneğin, dizüstü bilgisayarınız Çin‘de üretildiyse, ayakkabılarınız Endonezya‘da, kotlarınız Bangladeş‘te, ceketiniz Hindistan‘da, kahveniz Kenya‘da, akıllı telefonunuz Güney Kore‘de ve sığır etiniz Brezilya‘da üretilmişse – temelde bunların hiçbiri AB içindeki emisyonlar olarak görünmüyor. Ve AB’nin sorumluluğu sayılacak, Köln‘den Aachen‘e kısa bir tren yolculuğu, Buenos Aires veya Bangkok’a gidip dönmekten daha fazla emisyona neden olacak. Bu sorun, gelecekteki Sınırda Karbon Düzenlemelerinin (BCA) muğlak önerisiyle “çözülmeyecektir”. AB’nin azaltma hedefleri ve istatistikleri AB’nin tüm emisyonlarını içermelidir.
Önerilen indirimler, Paris Anlaşması’nın küresel düzeyde işlemesi için kesinlikle gerekli olan eşitlik boyutunu içermiyor. AB ülkeleri, düşük ve orta gelirli ülkelere, halihazırda inşa ettiğimiz altyapının bir kısmını – çoğu son iki yüzyılda fosil yakıtları kullanarak – inşa etme şansı vermek için liderlik ederek açıkça anlaştılar. Yollar, hastaneler, temiz içme suyu, okullar, elektrik vb. Söz verdiğimiz gibi liderlik edemez ve ilk önce gidemezsek – o zaman Çin ve Hindistan gibi ülkelerin adil paylarını yerine getirmelerini nasıl bekleyebiliriz?
Şans yüzde 50’den daha düşük
Emisyonlarımızı 2030 yılına kadar yarı yarıya azaltma şeklindeki popüler fikir (AB’nin taraftar olduğu 1990 ana hattından değil 2010’dan itibaren), bize 1,5 ° C’nin altında kalma şansını yalnızca yüzde 50 ihtimalle veren bir karbon bütçesine dayanmaktadır. Ancak bu olasılıklar, doğal ekosistemlerin, okyanusun ve buz tabakalarının sabit kaldığını, yani ısınmayı hızlandıracak geri bildirim döngülerini tetikleyen devrilme noktalarını geçmediğini varsayar. Orman yangınlarından kaynaklanan emisyonlar, hastalık ve kuraklıktan kaynaklanan orman ölümü, kaybolan deniz buzundan kaynaklanan albedo etkisi veya metan salınımı ile hızla eriyen arktik permafrost gibi. Bu olasılıklar, tek başına 0,5-1,1 ° C kadar yüksek olabilecek zehirli hava kirliliğiyle gizlenmiş ısınmayı da içermiyor. Veya hakkaniyet yönünü. Bununla birlikte, zaman içinde varsayılan seviyeye gelme ihtimali çok düşük olan teknolojilerle atmosferden muazzam miktarlarda CO2’nin uzaklaştırılmasına güveniyor. Yani yüzde 50 şans gerçekte yüzde 50 şanstan çok daha azdır.
‘Hedefler boşluklarla dolu’
Elbette AB azaltma teklifinde, “net sıfır” a giden yolda hedeflere karbon yutaklarını dahil etme şeklindeki yepyeni işlerin her zamanki olduğu gibi başka boşlukları da var. Başka bir deyişle: emisyonları azaltmamak için ormanların varlığını bahane olarak kullanmak.
1997’den 2008’e kadar BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin hafifletme çalışma grubuna eş başkanlık eden iklim bilimci Bert Metz, “Yutakların dahil edilmesi, yeni yüzde 55 hedefinin mevcut hedef şartlarına göre etkili bir şekilde yüzde 50’den daha az olacağı anlamına geliyor” diyor. Diğerleri ise farkın yüzde 2 gibi daha fazla olduğunu söylüyor.
Yani: 1990’ların seviyelerine göre yüzde 55 eksi yüzde 23, eksi ithal mal tüketimi, uluslararası havacılık ve nakliye, eksi yüzde 2-5 … pekala, yüzdelerin çıkarılması matematiksel bir zorluk olabilir – ama genel fikri anladınız. Asıl nokta, 2030 yılına kadar bu orijinal yüzde 55, yüzde 60 veya yüzde 65’ten çok sayıda çıkarma var.
Şüphesiz, AB komisyonu, 1990 referansının “adil” olduğunu, “1990’ın her zaman AB ana iklim hedefleri için temel yıl olduğunu” iddia edecek ve “AB emisyonlarımızı 30 yıl önce azaltmaya başladığı için neden cezalandırılsın?” diye soracak. Cevap şu ki, aslında o zamanlar emisyonlarımızı azaltmaya başlamadık. Biz onları sadece yurt dışına taşıdık ve büyük bir kısmını resmi rakamların dışında bıraktık.
Ve bazı uluslara ve bölgelere özel muameleye izin verilmesi gerektiği fikri, hiç şüphesiz tüm Paris Anlaşmasını ciddi şekilde tehlikeye atacaktır.
‘Emisyonlarımızdan başka ülkeleri sorumlu tutuyoruz’
İklim adaleti olmadan sosyal adalet olamaz. Ayrıca, emisyonlarımızın büyük bir kısmını yurt dışına attığımızı, ucuz işgücü ve kötü çalışma koşullarını ve daha zayıf çevresel düzenlemeleri kullandığımızı kabul etmedikçe, iklim adaleti olamaz.
Çünkü iklim krizinin sonuçlarından en çok zarar gören sadece en az sorumlu olanlar değil – satın aldığımız malzemeyi onlar ürettikleri için artık onları emisyonlarımızdan da sorumlu tutuyoruz.
CO2 emisyonlarının azaltılması her ne kadar memnuniyetle karşılansa da, AB Komisyonu ve Parlamentosundan gelen öneriler yeterli olmaktan çok ama çok uzak. Ve yine de tartışma bir sona yakın değil. Yakında geri döndürülemeyecek bir iklim felaketinden kaçınmak için en azından küçük bir şansımız olacaksa, bunun değişmesi gerekiyor.
Liderlerimiz, bizi bu karmaşaya sürükleyen aldatma taktikleri üzerine sözde “taahhütlerini” oluştururken yeni boşluklar yaratmak yerine iklim acil durumuyla yüzleşmelidir.
‘Fırsat penceresini kaybediyoruz’
Açık konuşalım. Önerilen tüm bu hedefler ve taahhütlerin ortaya çıkardığı şey, büyük olasılıkla, Paris Anlaşması’na uyumlu kalmak için kalan küçük fırsat penceresini kaybetmemizdir. Öncelikle ihtiyacımız olan şey, mevcut en iyi bilime dayalı olarak yıllık bağlayıcı karbon bütçeleri uygulamak ve iklim ve çevre krizini tek bir muamele görmeden çözebilirmişiz gibi davranmayı bırakmaktır. Açık mektubumuzda daha fazla açıkladığımız gibi.
Küresel fosil yakıt CO2 emisyonlarımızın yaklaşık üçte biri 2005’ten beri salınıyor. 1990’dan bu yana yüzde elliden fazlası meydana geldi. Yıllık emisyonlarımız o kadar yüksek ki, ‘her zamanki gibi çalıştığımız’ her bir yıl, sayısız nesiller boyunca gelecekteki yaşam koşullarını ve bugün en çok etkilenen bölgelerde yaşayan insanları etkileyecek. Mevcut liderlerimiz sorumludur. Ve bunu, iletişim kurmaları için yalnızca bilim insanlarına, STK’lara ve aktivistlere bırakmaya devam edersek, başarısız oluruz.
İki yıldan fazla bir süredir mesajımızı tekrarlıyoruz: bilimi dinleyin, bilime göre hareket edin. Ancak mesaj açıkça anlaşılamıyor. Bilim hala görmezden geliniyor.
En çok etkilenen bölgelerde en çok etkilenen insanlar için adalet sistematik olarak reddediliyor.
İklim acil durumu hızla kontrolümüzden çıkıyor. Bir şansımız olacaksa, bu bizim ana odak noktamız olmalı. Haberlere, siyasete ve tüm toplumumuza hakim olmalıdır. Bugünden başlayarak.
Türkiye’de dokuz bine yakın insanın hayatını kaybettiği koranavirüs salgınıyla mücadele eden bir hekim daha hayatını kaybetti.
Aydın Tabip Odası Başkanı Dr. Esat Ülkü, ekim ayı başında koronavirüs’e yakalanmıştı. Nazilli Devlet Hastanesi‘nde tedavi altına alınan Esat Ülkü, daha sonra İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ne sevk edildi.
Yaklaşık iki haftadır burada tedavi gören Ülkü, böbreklerini kaybetti. Daha sonra diyalize de girmeye başlayan Ülkü, bugün sabah saatlerinde tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.
Aydın Tabip Odası Başkanı değerli meslektaşımız Dr. Esat Ülkü'yü COVID-19 nedeniyle kaybettik.
Ülkü’nün kendisi gibi Covid-19′ yakalanan kardeşi ve eniştesinin de tedavisinin devam ettiği öğrenildi. Dr. Esat Ülkü’nün cenazesi yarın memleketi Nazilli‘de toprağa verilecek.
Fırıncıların, maliyetlerindeki fahiş artışları gerekçe göstererek 2019 Aralık’tan bu yana talep ettikleri ekmek zammı, 2020 Eylül itibarıyla İstanbul Ticaret Odası (İTO) komisyonunda kabul edildi.
Buna göre, İstanbul’da ekmeğin kilogram fiyatı 6.25 TL’den 7.50 TL’ye çıktı. 200 gram ekmek 1.25 TL’den 1.50 TL’ye, 240 gram ekmek de 1.50 TL’den 1.75 TL’ye yükseldi.
Un fiyatları bir yılda yüzde 32.5, pasta maliyetleri 8 ayda yüzde 60 arttı.
Cumhuriyet‘ten Gamze Bal’ın aktardığına göre, bu fiyatların ilçelerde peyderpey uygulanmaya başladığı belirtiliyor. 200 gram ekmeğin 1.50 TL’den satıldığı ilk ilçelerin Gaziosmanpaşa ve Bayrampaşa olduğu öğrenildi. Kadıköy, Beşiktaş ve Sarıyer’in tamamında, Üsküdar ve Maltepe’nin ise bir kısmında bir ekmek 2 TL’den satılıyor.
‘2 TL’den satanlar gramajı düşürüyor”
Un fiyatları başta olmak üzere maliyetlerindeki artışa dayanamayan esnafın cezaları göze aldığına dikkat çeken İTO 12 No’lu Ekmek Un ve Unlu Mamuller Meslek Komitesi Başkanı Hasan Demir, “Güncellenen yeni fiyat tarifesine göre 265 gram ekmeğin 2 TL’den satılması yasal. Ancak 2 TL’den satılan ekmeklerin 265 gram olduğunu düşünmüyorum. 240 gramdır. Esnafı ikaz ettiğimizde ‘O zaman un fiyatlarını sabitlesinler, biz de zam yapmayalım’ ya da ‘Öyle batacağıma böyle batayım’ diye tepkiler alıyoruz” dedi.
Demir’in verdiği bilgiye göre, 2019 Eylül’de 102 TL’ye satılan un, 2020 Eylül’de 135 TL’ye çıktı. Aralık ayında 150 liraya çıkacağının sinyalleri ise şimdiden geldi. Ayrıca pasta yapımında kullanılan yağ fiyatlarının da sürekli arttığını belirten Demir, “Kuru pasta yapımının vazgeçilmezi olan bir yağ, 8 ay önce 70 TL iken şimdi 112 TL. Kuru pastada da zam kaçınılmaz olacak” dedi.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, DSÖ’nün İsviçre‘nin Cenevre kentinde bulunan merkezinde, video konferans yöntemiyle DSÖ pandemi uzmanlarıyla toplantı düzenledi.
Dünya genelinde son dört gündür yeni Covid-19 vaka sayılarında her gün yeni bir rekorun kırıldığını vurgulayan Ghebreyesus, “Birçok şehir ve ülke, hastaneye yatışlarda ve yoğun bakım doluluk oranlarında artış olduğunu bildiriyor” diye konuştu.
‘Sürü bağışıklığı diye bir strateji olamaz’
Sürü bağışıklığı kavramının aşılamayla ilgili olduğunu hatırlatan Ghebreyesus şunları söyledi:
Bu sayede belli bir virüse karşı yapılan aşılama belli bir eşiği geçmişse, toplumun virüsten korunması sağlanır. Kızamık söz konusu olduğunda mesela, yüzde 95’in aşılandığını varsayarsak, kalan yüzde beş virüsün yayılmasından korunur. (…)
Sürü bağışıklığı, insanları virüse karşı koruyarak sağlanır, ona maruz bırakarak değil. Toplum sağlığı tarihinde sürü bağışıklığı, bırakın pandemiyi, salgınlarda dahi bir strateji olarak kullanılmamıştı.
Ghebreyesus, ayrıca sürü bağışıklığının bilimsel ve etik açıdan doğru olmadığını söyledi ve “Doğasını tam olarak çözemediğimiz tehlikeli bir virüsün serbestçe dolaşmasına izin vermek düpedüz etik olmayan bir şeydir. Bu bir seçenek değildir” dedi.
‘Acı çekmeye ve ölüme izin vermek…’
Covid-19’a yakalanan pek çok insanda ilk haftalarda “bağışıklık tepkisi” oluşacağını aktaran Ghebreyesus, bununla birlikte bu tepkinin ne kadar güçlü ve kalıcı olduğunu bilmediklerini söyledi:
Bazı ipuçlarımız var ama resmin tamamını göremiyoruz. Ayrıca Covid-19 bulaşmış kişilerin, ikinci kez virüsü kaptığına dair bazı örnekler de var. Bu nedenle, virüsün kontrolsüz bir şekilde dolaşmasına izin vermek, gereksiz enfeksiyonlara, acı çekmeye ve ölüme izin vermek anlamına gelir.
Uluslararası Enerji Ajansı‘nın (IEA) dört farklı senaryo üzerinden enerji piyasalarının gelecek 20 yılına odaklanan “Dünya Enerji Görünümü 2020” raporunu yayınlandı.
Önümüzdeki yıllarda enerji talebinde ve üretimindeki değişime dair farklı senaryolar sunan rapor, her senaryoda yenilenebilir enerjide büyük bir artış yaşanacağını öngörüyor.
Merkeze aldığı senaryoda ise güneş enerjisi üretiminin 2040 yılında 2018 yılında beklenene kıyasla yüzde 43 artacağını ortaya koyuyor. Bunun başlıca sebebi ise güneş enerjisinin düşünülenden yüzde 20 ile yüzde 50 arasında daha ucuz olması.
Petrolde zirve ilan etmek için erken
Carbon Brief’in aktardığına göre yenilenebilir enerjiler için daha hızlı bir artışa ve kömür için “yapısal” bir düşüşe rağmen, IEA, daha güçlü bir iklim eylemi olmadıkça küresel petrol kullanımında bir zirve ilan etmek için çok erken olduğunu söylüyor.
Benzer şekilde, küresel ısınmaya karşı politika tepkisi artmazsa, 2040 yılına kadar gaz talebinin yüzde 30 artabileceğini belirtiyor.
Enerji talebi bu yıl yüzde beş düşecek
Rapora göre yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle dünya enerji talebi bu yıl yüzde beş düşecek. Bu kapsamda, petrol talebi yüzde sekiz azalışla günlük 100 milyon varilin altında kalacak. Kömür talebi, bu yıl yüzde yedi, doğal gaz talebi yüzde üç ve küresel elektrik talebi yüzde iki gerileyecek.
Dünyada enerji yatırımları yüzde 18 azalırken, yavaşlayan ekonomik aktiviteyle küresel karbon emisyonları yüzde yedi düşecek.
AA’nın aktardığına göre Covid-19’un gelecek yıl kontrol altına alınması durumunda, küresel enerji talebinin 2023’ün başında Covid-19 öncesi seviyesine geri dönmesi beklenirken, salgının devam etmesi halinde enerji talebindeki eskiye dönüş 2025’i bulacak.
Salgın öncesinde 2019-2030 dönemi için yüzde 12 artacağı öngörülen enerji talebinde yüzde 9 büyüme gerçekleşecek.
Talep büyümesindeki yavaşlama petrol ve doğal gaz fiyatlarının salgın öncesi döneme göre düşmesine neden olurken, yatırımlardaki azalma enerji piyasalarındaki volatilite riskini artıracak.
Güneş enerjisi, büyümenin temel kaynağı olacak
Diğer enerji kaynaklarından üretim düşmesine rağmen, yenilenebilir enerjiden elektrik üretimi bu yıl tek artış gösteren alan olacak. Destekleyici politikalar ve teknolojideki ilerlemelerle giderek ucuzlayan yenilenebilir kaynaklar, enerji piyasalarında daha fazla rol oynayacak.
Küresel elektrik talebi 2030’a kadar yüzde 20 artarken, bu talep artışının yüzde 80’ini yenilenebilir enerji kaynakları tek başına karşılayabilecek.
Birçok ülkede, yeni kömür ve doğal gaz santrali yatırımlarından daha ucuz olan ve şimdiye kadarki en düşük maliyetli elektrik kaynağı haline gelen güneş enerjisi ise bu alandaki büyümenin merkezinde yer alacak.
Güneş enerjisi kapasitesi 2030’a kadar yılda yaklaşık 280 gigavat artış gösterecek ve ortalama yüzde 12 büyüyecek.
Güneş maliyetleri tahmin edilenden daha düşük
Raporun en çarpıcı noktalarından biri ise güneş enerjisi maliyetlerine ilişkin yapılan değerlendirme. Raporda sunulan tabloya göre bölgelere göre değişen aralıklara rağmen güneş enerjisi IEA’nın geçen yılki görünümde tahmin ettiğinden yüzde 20 ile 50 arasında daha ucuz. Kara ve deniz rüzgarının tahmini maliyetlerinde de benzer şekilde büyük düşüşler var.
Bu değişimin altında yatan sebep ise yeni üretim kapasitesi oluşturmak isteyenler için verilen ortalama “sermaye maliyetine” bakan analizde yeni bir yöntem kullanılması. Daha önce IEA, her ülkenin gelişme aşamasına göre değişen yüzde yedi ile sekiz arasındaki bir sermaye maliyeti öngörüyordu.
Bu yıl uluslararası kanıtları gözden geçiren IEA, sermaye maliyetinin çok daha düşük olduğunu buldu. Bu maliyetler Avrupa ve ABD’de yüzde 2,6 ile yüzde 5 arasında, Çin’de yüzde 4,4 ile 5,5 arasında ve Hindistan’da yüzde 8,8 ile 10 arasında hesaplandı.
Megawatt saat başına 20 doların altına düşebilir
Raporda, en iyi lokasyanlarda ve en uygun politika desteğine ve finansman erişimine sahip olunduğu durumda güneş enerjisinin artık megawatt saat (MWh) başına 20 doların altında elektrik üretebileceği belirtiliyor.
Raporda “Bu fiyat seviyelerinde, güneş, tarihteki en düşük maliyetli elektrik kaynaklarından biridir” ifadeleri yer alıyor. IEA, güneş enerjisi maliyetlerinin Çin ve Hindistan’daki yeni kömürlü termik santraller için gereken seviyelendirilmiş maliyetler aralığının “tamamen altında”, mevcut kömür santrallerini işletme maliyeti ile ise “aynı aralıkta” olduğunu söylüyor.
Elektriğin yarısı yenilenebilirden gelecek
Bu kapsamda, yenilenebilir enerji kaynakları gelecek 10 yılda dünyadaki toplam elektrik talebinin yüzde 50’sini karşılayacak. Hidroelektrik, enerji talebinin karşılanmasında en büyük payı alırken, güneş en fazla büyüyen kaynak olacak. Rüzgar ve deniz üstü (offshore) rüzgar santralleri ise bu kaynağı takip edecek.
Öte yandan, yenilenebilir kaynaklarından üretilen enerjinin sağlıklı şekilde şebekeye bağlanması için elektrik şebekelerinde önemli yatırımlar gerekecek.
Küresel emisyonlar, 2008-2009 ekonomik krizi sonrasında olduğundan daha yavaş artışa geçecek, ancak ülkelerin salgın sonrası ekonomik büyüme planlarını temiz enerji alanında yapması emisyonların geleceği açısından önemli rol oynayacak.
Kömürün payı yüzde 20 altına düşecek
Kömürün küresel enerji portföyündeki payı, Sanayi Devrimi’nden sonra ilk kez 2040’ta yüzde 20’nin altına düşecek. Doğal gaz talebi ise Asya bölgesi başta olmak üzere dünyada büyüme gösterecek.
Petrol, salgının neden olduğu ekonomik belirsizliklere karşı kırılganlığını sürdürecek ve 2019’daki pik seviyesine geri dönemeyecek. Küresel petrol talebi 2030’da 2019’a göre yüzde 12 düşüş gösterecek.
Fotoğraf: AA
Birol: güneş enerjisi elektrik piyasalarının ‘yeni kralı’
IEA Başkanı Fatih Birol, rapora ilişkin yaptığı değerlendirmede, güneş enerjisinin dünya elektrik piyasalarının “yeni kralı” olacağının altını çizdi.
Bugünün politikalarına göre güneş enerjisi kurulumlarında 2022 sonrasında her yıl yeni rekorlar kırılabileceğini belirten Birol, “Ülkeler, temiz enerji yatırımlarını biraz daha hızlandırırlarsa, güneş ve rüzgarda çok daha büyük kapasite büyümesine şahit olabiliriz ki bu durum iklim değişikliğiyle mücadele için oldukça cesaret verici” ifadelerini kullandı.
‘Kalıcı emisyon azaltımı için yeterli değil’
Bu yıl, salgın kapsamında uygulanan tedbirler sonrasında küresel emisyonların düştüğünü anımsatan Birol, şunları söyledi:
Buna rağmen, dünya hala emisyonları kalıcı şekilde azaltmaktan oldukça uzak. Ekonomide yavaşlama emisyonları geçici olarak düşürdü ama düşük ekonomik büyüme, ‘düşük emisyon stratejisi’ değil. Düşük ekonomik büyüme ancak dünyadaki en kırılgan nüfusları daha da yoksullaştıracak bir strateji. Enerjiyi üretme ve tüketme şeklimizdeki yapısal değişiklikler ancak emisyonları bir düşüş trendine sokabilir.
Birol, hükümetlerin temiz enerji yatırımlarını hızlandırmak ve iklim hedeflerine ulaşmak için sorumluluğu olduğuna dikkati çekerek, “Petrol talebindeki büyüme gelecek 10 yılda sona erecek fakat hükümet politikalarında büyük bir değişiklik olmazsa talebin hızlı bir şekilde düşeceğini söyleyemeyiz. Bugünün politikalarına bakarsak, küresel bir ekonomik toparlanma petrol talebini yeniden Kovid-19 öncesi seviyelerine döndürebilir” değerlendirmesinde bulundu.
Karaman Ermenek’te bir yıldan daha fazla süredir maaş ve tazminatlarını alamayan Cenne ve Seba maden ocaklarında çalışan işçiler ile Manisa Soma’da yaklaşık sekiz yıldır tazminatları ödenmeyen Uygar Madencilik işçilerinin Ankara’ya yürüyüşü başladı.
Ermenek’teki madencilerin yürüyüşüne jandarma, Soma’daki madencilerin yürüyüşüne de polis müdahale etti. Ermenek’te, jandarmanın plastik mermi ve gazlı müdahalesi sonucu 3 maden işçisi yaralandı.
Cengiz Topel Meydanı‘ndan Soma Maden Şehitliği’ne yürüyüş yapmak isteyen yaklaşık 100 kişilik madenciye polis Manisa Valiliği İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nun almış olduğu 06-20 Ekim tarihleri arasında yürüyüş yasağı kararı ile izin vermedi.
‘Pandemide madenler bir gün dahi kapanmadı’
İşçilerin yürüyüşüne destek olan CHP Manisa Milletvekili Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu polis engeline isyan etti. Kararın pandemi ile ilgisi olmadığını belirten Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu Sözcü’nün aktardığına göre şunları söyledi:
Yıllardır biz bu meydanda yıllarca hep basın açıklaması yaptık. Ama bu zamana kadar hiç böyle bir basın açıklaması yapmamıştık. Buradaki eylemci sayısından ve insandan fazla asker ile polis var.
Yasağın pandemiye değil eyleme yönelik alındığını belirten Bakırlıoğlu, “Eylemi engellemekle alakalı bir karar. Şu anda 15 bin madenci madenlerde. Pandeminin başından beri madenci çalışmaya devam etti. Bir gün dahi kapanmadı madenler” ifadelerini kullandı.
Açıklamanın ardından CHP’li Vehbi Bakırlıoğlu ile bir grup madenci yürüyüş iznini verilmesi için Soma Kaymakamı Fatih Akkaya ile görüşmeye başladığı öğrenildi. Görüşmelerin devam ettiği belirtilirken, Somalı tazminat mağduru madenciler ise Cengiz Topel Meydanı’nda oturma eylemi başlattı.
Bağımsız Maden İş tarafından yapılan paylaşımda işçilerin bugün de eylemlerine devam ettiği bilgisi paylaşıldı. Açıklamada “Ankara yürüyüşümüzün ikinci günündeyiz, direniş alanına çevirdiğimiz Soma mezarlıkta sabah kahvaltımızı yaptık. Yolumuzun kesildiği yerden ayrılmıyoruz, tüm işçi ve işçi dostlarını desteğe yanımıza bekliyoruz” ifadeleri kullanıldı.
Ankara yürüyüşümüzün 2. günündeyiz, direniş alanına çevirdiğimiz Soma mezarlıkta sabah kahvaltımızı yaptık.
Ermenek’te dün (12 Ekim) sabah saatlerinde aileleriyle birlikte maden ocağı önünde toplanan maden işçilerinin yürüyüşüne Jandarma ekipleri plastik mermi ve biber gazı ile müdahale etti. Yaşanan arbede sonucunda 3 işçi yaralandı.
İşçilerin eylemine destek veren Bağımsız Maden İş Genel Başkanı Tahir Çetin, “Gereken yerlere sorunlarımızı ilettik ama kimse bizi dinlemedi. Yürüyüşümüzü Valilere aktarmamıza rağmen şu an yürüyüşümüze Jandarma tarafından 200 metre kala yolumuz kesildi. Biz kararlıyız. Valiliğe sunduğumuz belgelerin karşılığını alıncaya kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” dedi.
Ermenek'te maden işçilerinin yürüyüşüne jandarma saldırdı.
Beyaz Saray, Covid-19 tedavisine devam eden Trump’ın son sağlık durumuna ilişkin doktoru Sean Conley‘in hazırlamış olduğu notu basınla paylaştı.
Trump’ın son Covid-19 testleri hakkında kendisine çok sayıda soru geldiğine işaret eden Conley, “Trump’a arka arkaya günlerde Abbottt BinaxNOW antijen testiyle yapılan Covid-19 testlerinin sonucu negatif çıktı” diye konuştu.
Trump’ın şu anki durumuna karar vermek için antijen testleriyle birlikte, ek klinik ve laboratuvar veriyi de kullandıklarını söyleyen Conley, yaptıkları tetkiklerin ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin (CDC) rehberleri sonucunda, Trump’ın diğer kişilere hastalık bulaştırmayacağı kanısında olduklarını vurguladı.
1 Ekim Perşembe gününü 2 Ekim Cuma gününe bağlayan gece koronavirüse yakalandığını duyuran Trump, kaldırıldığı Walter Reed Askeri Hastanesi’nde üç gece kaldıktan sonra geçen pazartesi günü taburcu edilmişti.
Covid-19’un ardından ilk miting
Öte yandan Trump, hastalığa yakalanmasının ardından ilk seçim mitingini düzenledi. 3 Kasım’daki başkanlık seçimleri için kritik eyaletlerin başında gelen Florida‘da yaptığı mitingde seçmenlerine seslenen Trump, “eskisinden daha güçlü olduğunu” söyledi.
Covid-19 sürecinden birçok şey öğrendiğini belirten Trump, “Covid-19 sürecini atlattım. Şimdi benim bağışıklığım olduğunu söylüyorlar. Kendimi çok güçlü hissediyorum” diye konuştu.
Mitingide maske takmayanların çokluğu ve sosyal mesafe kurallarına uyulmaması eleştiri konusu oldu.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’de uzun yıllar eylül ayı ortalama sıcaklığı 20,5 derece olarak ölçüldü. Bu yıl ise eylül ayı sıcaklığı 3,4 derece artarak 23,9 derece oldu.
Bunun dışında geçtiğimiz ay Türkiye’nin 93 merkezinde sıcaklık ekstrem değerlere ulaşarak rekor kırdı. AA’nın aktardığına göre geçen ay en çok ekstrem sıcaklık rekoru kırılan yerler ise Yumurtalık, Boyabat, Osmaniye, Kozan ve İslahiye oldu.
Eylül ayı dünya çapında da bugüne kadar ölçümlenen en sıcak eylül ayı olarak kayda geçmişti. Avrupa Birliği tarafından desteklenen Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne göre, geçen ay dünya üzerinde ortalamadan 0,63 santigrat derece daha sıcakkaydedildi.
Sebebi iklim krizi
Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin (IPCC) 6.000’in üzerinde bilimsel çalışmayı inceleyerek hazırladığı 1.5ºC Küresel Isınma Özel Raporu küresel çapta meydana gelen sıcaklık artışlarının insanların eylemlerine bağlı sera gazı emisyonlarıyla doğrudan ilişkili olduğunu söylüyor.
Rapor, aynı zamanda küresel ısıtmanın endüstri öncesi döneme kıyasla 1,5 santigrat derece artışın üstüne çıkması durumunda ortaya çıkacak iklim felaketleri konusunda hükümetleri uyarıyor.
Türkiye’de koronavirüs nedeniyle 58 kişi daha hayatını kaybetti, 1.614 yeni hasta (semptom gösteren ve koronavirüs testi pozitif çıkan kişi) tespit edildi. Böylece toplam ölüm sayısı 8 bin 895’e, hasta sayısı ise 337 bin 147’ye yükseldi. Sağlık Bakanlığı ‘vaka’ sayısı bilgisini paylaşmadı.
Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:1.417
Bugün toplam ağır hasta sayımız 1.417. Yoğun bakım doluluk oranlarımızda bu hafta düşüş var. Hastalarda zatürre oranı da geçen haftaya göre düştü. Tedbirler birlikte ve sürekli uygulandığında sonuç veriyor. Birlikte başaracağız, güvenin.”
Bakanlığın verilerine göre, yoğun bakımda tedavi gören ağır hasta sayısı 1.417, hastalarda zatürre oranı ise yüzde 5.9. Bakan Koca, bugün 115. 605 koronavirüs testi yapıldığını açıkladı.