Ana Sayfa Blog Sayfa 1880

Türkiye semptomsuz vaka sayılarını açıklamaya 15 Ekim’den itibaren geri dönüyor

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, gazeteci Ertuğrul Özkök’e yaptığı açıklamada koronavirüs vaka sayıları ve Türkiye’de üretilen ve insanlar üzerinde denemesine başlanacak koronavirüs aşısı hakkında bilgiler paylaştı.

Koronavirüs salgının ilk aylarında vaka sayısı paylaşılırken daha sonra semptom gösteren hasta sayısının verilmeye başlanmasına ilişkin açıklama yapan Bakan Koca, 15 Ekim tarihi itibariyle semptom göstermeyen vaka sayılarını da açıklayacaklarını aktardı.

Koca “Ortalama 1.5-2 ayı geçmeyecek şekilde bütün toplumu kapsayacak şekilde saha taramaları yapmaya devam ediyor olacağız. Bundan sonra yapılan kesitsel taramaları semptomu olmasa da paylaşacağız. Bunu da Dünya Sağlık Örgütü’ne bildireceğiz” ifadelerini kullandı.

Dünya Sağlık Örgütü’nden Türkiye’ye çağrı

Sağlık Bakanlığı tarafından düzenli olarak açıklanan günlük vaka sayılarında 29 Temmuz’da değişikliğe gidilmiş, vaka sayısı yerine semptom gösteren hasta sayısının verileceği belirtilmişti.

İstatistiki bilgilerdeki bu değişiklik yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da tepkiyle karşılanmış, Birleşik Krallık Türkiye’den seyahat edeceklere karantina zorunluluğu getirileceğini duyurmuştu.

Konuyla ilgili açıklama yapan Dünya Sağlık Örgütü ise Türkiye’ye çağrıda bulunarak vaka sayılarının raporlanmasını DSÖ rehberlerine uygun yapması gerektiğini belirtmişti.

‘1000 dozluk aşı üretimi salı günü tamamlanıyor’

Fahrettin Koca Türkiye’de üretilen aşı denemelerine ilişkin de açıklama yaparak Türkiye’de insan üzerine uygulanacak ilk aşının 1000 dozluk üretiminin salı günü tamamlanacağı bilgisini paylaştı.

Koca’nın yaptığı açıklamaya göre üretim bir hafta önce cumartesi günü başladı. İnsanlar üzerinde deneme yapmaya hazır aşı, ilk etapta 14 bin gönüllü içerisinden belirlenen 44 kişi üzerinde denenecek.

44 gönüllü üzerinde denenecek

Sağlık Bakanı ilk denemelere ilişkin süreci ise “44 gönüllü önce beş günlük bir karantinaya girecek. O beş günde tetkikler yapılacak, herhangi bir virüs taşımadığından emin olunacak. Bu sürecin iki haftayı bulacağını tahmin ediyoruz. Onun programı da şöyle. İlk gün birinci dozu vereceğiz. 21’inci gün ikinci doz verilecek” şeklinde anlattı.

Aşının işe yarayıp yaramadığını anlamak için ise ‘koruyuculuğunu tespit etmek için testler yapılacak. İlki 28’inci günde yapılacak testlerin ikincisi ise 42’nci günde gerçekleştirilecek ve belli aralıklarla yinelenecek.

44 gönüllü üzerinde olumlu sonuçlar alınması durumunda ise aşı bu kez 10 bin kişi üzerinde denenecek.

 

Trump balkon konuşmasının ardından bugün de mitinge çıkıyor

Koronavirüsle enfekte olmasına karşın kalabalıklara karışmaya devam eden, dün de yüzlerce ABD’liye balkon konuşması yapan ABD Başkanı Donald Trump ABD saati ile bugün de miting için Florida‘ya gidiyor.

Geçen cuma Fox News’e  konuşan Başkan Trump kendisine yeniden test yapıldığını söyledi ancak sonuçlarını açıklamadı. Tedavi kapsamında ilaç aldığına da değinen Trump, “Kendimi gerçekten çok güçlü hissediyorum” dedi.

İki hafta geçmedi

1 Ekim Perşembe gününü 2 Ekim Cuma gününü bağlayan gece koronavirüse yakalandığını duyuran Trump, cuma günü kaldırıldığı Walter Reed Askeri Hastanesi’nde üç gece kaldıktan sonra pazartesi günü taburcu edilmişti.

Covid-19 teşhisine rağmen kalabalığa karışan ve sosyal mesafeye aldırış etmeyen Trump’ın, koronavirüs hakkında yaptığı yorumlar da tepkilere yol açmıştı.

Ayhan Bilgen: HDP tersine Türkiyelileşme yaşıyor

HDP’li yöneticilere yönelik Kobani soruşturması kapsamında geçen ayın 25’inde gözaltına alındıktan sonra tutuklanan ve yerine kayyım atanan Kars Belediyesi Eş Başkanı Ayhan Bilgen bir açıklama yayımlayarak, partisini eleştirdi. HDP kurulurken planlanan Türkiyelileşme ile Türkiye toplumunun Kürtler dışındaki farklı mağduriyet sahibi kesimleriyle empati yapılması ve ortak mücadele yürütülmesinin hedeflendiğine dikkat çeken Bilgen, “Bu konuda başlangıç düzeyinde bir adım atılmış olsa da, istenen düzeyde mesafe alınmaması yeniden masaya yatırılmalıdır” ifadelerini kullandı.

Ayhan Bilgen, bugün itibariyle HDP’nin kendi geleceği ve ülkenin geleceğini ittifak stratejilerine endekslenmiş görünmekle birlikte, hiçbir partinin onunla açık ittifak yapmayı göze alamadığına dikkat çekerek, “Bunun tek sebebi Cumhurbaşkanı’nın kurduğu dil ise, bu değişmeden denklemde hiç kimsenin pozisyonu değişmeyecektir. Peki bu durumda HDP neye odaklanmalı yani nereden tartışmaya başlamalı?” dedi. 

Bilgen özetle şunları söyledi:

“Öncelikle ifade etmeliyiz ki, dönemsel koşulların değişimi siyasette hem dil, hem yapısal dönüşümü gerektirir. HDP, çözüm sürecindeki genişlemeyi kalıcı sanmış ve kişisel başarı öyküsü olarak yorumlamayı tercih etmiştir.

Siyasette tartışma sağlıklı yönetilir ve toplumsal katılımla gerçekleşirse, yenilenmeyi getirir. Tartışmayı ertelemek ise dinamizmi bitirir ve kişisel hesaplarla hareket etmeyi beraberinde getirir.

Kamuoyundaki yaygın kanaatin aksine HDP’nin genişleme sorunları Kandil, İmralı ya da geçmişte sanıldığı gibi cezaevlerinden müdahaleden çok, kendi yönetiliş biçiminden kaynaklanmaktadır.”

Partiye yönelik baskı ve tutuklamaların, HDP’nin kendini masaya yatırmasını zorlaştırdığını kaydeden Bilgen şu ifadeleri kaleme aldı:

“Açık toplumsal tartışmalar yapamadığı için içe kapanıyor, tabandan gelen talep ve eleştiriler dikkate alınmadığı gerekçesiyle özeleştiriler anlamsızlaşıyor. Toplumsal sahiplenme zayıfladıkça söylemde hamasete yönelim gelişiyor ve parti dilinde sloganik tutuma sığınma arttıkça partiyi kriminalize etme girişimlerine zemin oluşuyor. Bu da yeni baskıları getiriyor. Bu gerilim halinin kısır döngüsünü kırmak için ise risk almak ve gerilimi boşa çıkaracak açılımlar için cesaretle siyaset geliştirmek gerekiyor.”

HDP’nin önünde çatışmalı sürecin bitmesini beklemek dışındaki tek gerçekçi seçeneğin kendine dönmek, kendi sorunlarını çözecek şekilde değişime yönelmek ve kendini yeniden inşa etmek olarak tanımlayan Ayhan Bilgen, partinin rutine binmiş siyaset yapma tarzını terk etmesi, ezber bozacak, önyargıları boşa çıkaracak arayışların içine girmesi gerektiğini vurguladı. 

Bilgen şöyle konuştu: 

HDP Kürtlerin bir kısmı ile birlikte Türk kamuoyuna güven verecek adımları atmayı başardığında bunu engellemeye kimin gücü yetebilir? Sorun gerçekten vesayet ve müdahale sorunu ise, bunu aşabilmenin tek yolu kendi yetkinliğini artırıp rüştünü ispat etmektir. Siyaset boşluk affetmez. Sorunlarıyla yüzleşip çözecek kapasiteyi sergileyemeyen organizmalara müdahale kaçınılmaz hale gelir. Hem müdahaleden şikayet edip hem Kandil ve İmralı için pozisyon belirlemeye kalkmak, kendi pozisyonunun gereğini yapamamakla ilgili bir handikaptır.

Sadece son iki kongre süreci ve aday belirleme süreçlerine kimin, neden, hangi dayatmalarla müdahale ettiğine bakılırsa sorunun kendisinin mücadeleyi kontrol altında tutma eğiliminden kaynaklandığının görüleceğini belirten Bilgen, “Parti içi demokrasinin en büyük güvencesi yatay halk partisi olunabilmesi ve isimsiz kahramanların emek ve fedakarlığı ile bugünlere gelindiğinin farkında olarak hareket edilmesidir. Ahbap-çavuş ilişkileri ile aday belirleme tercihi nasıl partiyi çürütürse müdahalelere de açık hale getirir.” dedi. 

Şişli Kent Konseyi, mikroplastik tehlikesini Doç. Sedat Gündoğdu ile konuşacak

Şişli Kent Konseyi Ekoloji Meclisi İklim ve Çevre Çalışma Grubu, 15 Ekim Perşembe akşamı saat 19.00’de besin zincirimize kadar girmiş olan mikroplastik tehlikesini konuşmak için bir araya geliyor.

“Gözle görülmeyen büyük tehlike: Mikroplastikler” başlığıyla gerçekleşecek etkinlikte Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nde öğretim görevlisi ve aynı zamanda Yeşil Gazete yazarı Doç. Dr. Sedat Gündoğdu konuşmacı olarak yer alacak.

 

İklim ve Çevre Çalışma Grubu tarafından yapılan çağrıda “Her geçen gün artan plastik kirliliğin sonucunda mikroplastiklerin sayısı da gitgide artmakta. Araştırmacılar göllerimiz, nehirlerimiz hatta besin zincirimiz de dahil olmak üzere her yerde plastik atıklara rastlıyor. Sonuç mu? Gelecek 10 yıllarda büyük bir plastik kirliliğiyle karşılaşacağız” ifadeleri kullanıldı.

Çevrimiçi etkinliğe katılmak ve mikroplastikler konusu hakkında hem daha fazla bilgi sahibi olmak hem de bu konuda tartışmak isteyenlerin [email protected] adresine e-posta atması gerekiyor.

Hatay’da çıkan yangının ardından ÇED toplantısı ertelendi, jandarma köylüleri engelledi

Hatay’ın Belen ilçesi ile İskenderun-Arsuz sınırları arasında maden projesinin yapılacağı alanda çıkan yangının ardından, Arsuz’a bağlı Hüyük Mahallesi’nde bu sabah 10.00’da yapılması planlanan ÇED toplantısı ertelendi.

Dün gece Valilik tarafından, yeni bir tarih verilmeksizin ertelenen toplantının yapılacağı alana gitmek isteyen köylüler jandarma tarafından engellendi. 

‘Hep beraber madene hayır diyeceğiz’

Sabahın erken saatlerinde bölgeye giren, aralarında Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Barış Atay‘ın da bulunduğu çeşitli siyasi parti ve kurum temsilcileri ise burada bir açıklama yaptı.

Hüyük Mahalle Muhtarı Rıdvan Dural bölgede maden ocağı kurulmasına izin vermeyeceklerini ve sürecin takipçisi olacaklarını söyledi:

Bizi yalnız bırakmadınız. Arsuz’un coğrafyasını hep beraber korumaya devam edeceğiz. Maden ocağı kurdurmayacağız buraya. Otel ve turizmle ilgili bir şey yapılacaksa turizmi canlandıracak projenin yanında oluruz.

Ama çevremizi, içme ve sulama suyumuzu, toprağımızı, kirletecek hiçbir maden ocağına izin vermeyeceğiz, karşı olacağız, her zaman dimdik kalacağız. Şu an ileri bir tarihe ertelendi. Takipçisi olacağız. Herhangi bir gelişme ve yazı gelirse halkla paylaşacağım. Hep beraber madene hayır diyeceğiz.

‘Ormanı yok etmeden madeni çıkaramazlar’

Yeşil Gazete olarak görüşlerine başvurduğumuz bölge sakini Zeki Dural, toplantı yerine gitmelerinin “erteleme” gerekçesiyle engellenmelerine anlam veremediklerini söyledi. Dural, köylerinde neden maden istemediklerini şu sözlerle anlattı:
 
Her türlü maden çıkarılması ve işletilmesinin bölgeye zararı var. Burası tarımla geçinen bir köy. Köylü maden çıkarılmasına ve işletilmesine tamamıyla karşı. Niye? Çünkü bizim narenciyemiz, sebzelerimiz, soluduğumuz hava bozulacak. Ormanı kesmeden madeni çıkarabilirler mi?
Bölgenin zaten yaşanan sel felaketleriyle zor duruma düştüğünü ifade eden Zeki Dural, toprağı tutan ormanın yok edilmesi durumunda sel felaketlerinin daha da artacağının altını çizdi.

Arhavi Pilarget Vadisi’ne HES’e AKP-MHP onayı

AB Enerji Üretim Şirketi tarafından Artvin’in Arhavi ilçesine bağlı Pilarget Vadisi’nde yapılmak istenen Saka I-II Hidroelektrik Santrali (HES) projesinin imar planı, 9 Ekim 2020 tarihinde yeniden Artvin İl Genel Meclisi’nde görüşülerek AKP ve MHP grup oylarıyla kabul edildi.

AKP Arhavi İl Genel Meclis üyesinin grubuna karşı oy kullandığı oylama sonucunda 11’e 10 oyla HES için imar izni çıktı. 

Yerel Nabız gazetesinden Gençağa Karafazlı‘nın aktardığına göre,  Arhavi ADOKOP ve Pilarget Doğa ve Yaşam Derneği her türlü hukuki mücadeleyi sürdüreceklerini yaşam alanlarını sonuna kadar savunacakları gelecek hafta ise Rize İdare mahkemesine başvuracaklarını belirtti. 

İlk oylamaya CHP’li üyeler katılmamıştı  

Artvin İl Genel Meclisi’nin 10 Temmuz 2020 tarihinde yapılan oturumuna saatler kala gündeme getirildiğinden dolayı Cumhuriyet Halk Partili üç  encümenin katılamadığı toplantıda AK Parti-MHP grubundan iki ret, bir  çekimser oyu gelmiş ve 1 oy farkla HES için imar izni çıkmıştı. 

Vadide bulunan Balıklı, Ulukent, Sırtoba, Derecik ve Üçırmak köyü muhtarları ile Pilarget Doğa ve Yaşam Derneği 10 Temmuz 2020 tarihli il genel meclisi toplantısının hukuka aykırı olduğunu belirterek HES için verilen imar iznine itiraz ederek yeniden oylama yapılmasını istedi. 

9 Ekim’de yapılan Meclis oturumunda yeniden gündeme getirilen Saka I-II HES projesine daha önce ret ve çekimser oy kullanan AKP ve MHP’li üyeler, bu sefer HES imar iznine onay verdiler. AKP  Arhavi İl Genel Meclis üyesinin grubuna karşı oy kullandığı oylama sonucunda 11’e 10 ile HES Için imar izni çıktı. 

Bölgedeki afet riski ve projeye karşı toplanan 459 imzanın göz önünde bulundurulmasını talebiyle imar planının iptalini isteyen İmar ve Bayındırlık Komisyonu da bir rapor hazırlayarak Artvin İl Genel Meclisi’ne sunmuştu. 

İmar ve Bayındırlık Komisyonu’nun hazırladığı raporda, Üçırmak köyünde 16, Arlı köyünde 1, Balıklı köyünde 9, Derecik köyünde 18 ve Ulukent köyünde 7 olmak üzere toplam 50 konut bulunduğu ifade edilmişti.

AKP’li üye: HES buradaki yaşamı yok eder  

İl Genel Meclisi görüşmesinden bir gün önce yapılan toplantıda Yusufeli Kılıçkaya Köyü’nde yapılması planlanan HES projesine “evet” oyu veren AKP Arhavi İl Genel Meclisi Üyesi ve İmar ve Bayındırlık Komisyonu Başkanı Hüseyin Uzunhasanoğlu, projenin vadideki yaşamı yok edeceğini belirterek AKP’li diğer üyelerden destek istemişti.  

Uzunhasanoğlu meclis toplantısı sonrası yaptığı açıklamada şunları söylemişti: “Grubumuzun görüşü HES’in olmasından yana, benim görüşüm ise bu HES’in toplumu gereceğini, toplumu böleceğini, yaşam alanı içerisinde yapılacak çalışmanın insanlara zarar vereceğini düşündüğüm için ben buna hayır dedim. Vadiye çıktım, ağladım. Burada HES yapmak yaşamı yok etmektir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a projenin yapılmaması için destek olması çağrısı yapan  AKP’li Meclis üyesi, “Beni kimse aramadı. AKP il başkanının kendi  dünya görüşü var ve buna göre davranıyor. AKP il başkanlığı Türkiye’de hiçbir HES’e hayır denmeyeceği tezini savunuyor. Ben vicdani sorumluluğumu yerine getirdim” dedi.

Uzunhasanoğlu, Yusufeli Kılıçkaya Köyü’nde Ata HES Mühendislik Müşavirlik Enerji Sanayi ve Ticaret LTD Şirketi tarafından yapılması planlanan Aydın Regülatörü HES projesi’ne ise “evet” oyu vermişti. 

CHP: HES’ler kırmızı çizgimizdir 

Bir önceki toplantıya katılamadıkları için suçlanan CHP’nin Meclis grubu adına konuşan Hopa İl Genel Meclisi Üyesi Murat Özçep ise şunları söyledi:  

 “10 Temmuz günü yapılan toplantıda Pilarget HES gündemde yoktu. Ben İstanbul’da bir toplantıdaydım. Bir üyemiz annesinin rahatsızlığından, diğer üyemiz ise kendi tedavisinden dolayı o gün o toplantıda bulunamadı. Gündemde olduğunu bilseydik, nasıl katılmazdık? Bizim Artvin’de HES’ler kırmızıçizgimizdir.”

Yusufeli Kılıçkaya HES projesinin 12’ye 9 oyla geçtiğini söyleyen Özçep,  “Yusufeli’ne evet diyen AKP encümeni Arhavi’ye hayır dedi. Bizim için; benim de köyüm olsa, başkasının köyü de olsa hayır diyecektik. Arhavi’deki dere de bizim bir varlığımızdır, Yusufeli’deki dere de, Şavşat’taki dere de bir varlığımızdır. Biz dereleri böyle görüyoruz ve böyle korumaya da devam edeceğiz” diye konuştu. 

Yeşil Artvin Derneği: Sadece kendi derelerindeki HES’lere karşılar 

AKP’li Meclis üyesinin Yusufeli Kılıçkaya’daki HES için sakıncası yok derken Arhavi için hayır demesini değerlendiren Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan da şu değerlendirmeyi yaptı: “Gerçekten inanılmaz bir durumdu. Oradaki insanların ve canlıların bir değerinin olmadığını anlamış olduk. Sadece kendi köyü olduğu için itiraz ediyor. Oradan gerisinin bir önemi olmadığını ifade etmiş oldu.” 

Arhavili çevre örgütleri ve aktivistler,  projenin hayata geçmesine karşı her türlü hukuki mücadeleyi sürdürecekleri, yaşam alanlarına yönelik her türlü hukuk dışı saldırıya karşı vadideki bütün yurttaşlarla beraber direneceklerini ve gelecek hafta Rize İdare Mahkemesi‘ne başvuracaklarını kaydetti. 

2020 Nobel Ekonomi Ödülü sahiplerini buldu

Nobel Ekonomi Ödülü‘nü bu yıl açık artırma teorisinin geliştirilmesine katkı sunan Amerikalı ekonomistler Paul R. Milgrom ve Robert B. Wilson kazandı.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Genel Sekreteri Goran Hansson, Stockholm’de yaptığı açıklamada, Milgrom ve Wilson’un “açık artırma teorisindeki ilerlemeler ve yeni açık artırma formatlarının keşfinden” dolayı bu ödüle layık görüldüğünü duyurdu.

AA’nın aktardığına göre Nobel Komitesinden yapılan açıklamada, Milgrom ve Wilson’un keşiflerinin “dünya çapında satıcılara, alıcılara ve vergi mükelleflerine fayda sağladığı” belirtildi.

Çalışmaları birçok alanda kullanılıyor

Ekonomistlerin geliştirdiği açık artırma formatlarının, radyo frekanslarının, balıkçılık kotalarının ve havalimanı iniş yerlerinin satışında kullanıldığı ifade edildi.

Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazananlara altın madalyanın yanı sıra 1,1 milyon dolar veriliyor. Ödül 2019’da küresel yoksullukla mücadele alanında yaptıkları çalışmalar dolayısıyla Hint asıllı Amerikalı iktisatçı Abhijit Banerjee, Fransız asıllı Amerikalı iktisatçı Esther Duflo ve Amerikalı iktisatçı Michael Kremer’a verilmişti.

 

Kemaliye halkından madenlere karşı kitap okuma eylemi

Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde süregelen maden faaliyetlerine ve yeni verilen maden ruhsatlarına karşı mücadele veren bölge halkı bu kez de tepkilerini çıplak ayakla kitap okuyarak gösterdi.

Sloganların yerini kitapların aldığı eylemde bölge halkı Avcı Köyü’ndeki Mani Yolu’nda bir araya geldi. Kitap okuma eylemleri daha önce de gene madene karşı uzun soluklu mücadele yürüten Fatsa ve Kazdağları’nda düzenlenmişti.

Altın Ölüm kitabını okudular

Sarıçiçek Doğa Koruma Derneği’nin kurucularından Ferudun Çelikmen Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada eyleme katılanlara İbrahim Gündüz tarafından kaleme alınan ve Türkiye’deki ekoloji yıkımına ışık tutan Altın Ölüm isimli kitabı dağıttıklarını belirtti.

Eylemin hem çevre köylerden hem de dışarıdan çok olumlu yorumlarla karşılaştığını belirten Çelikmen, “Farklı köylerden ve ilçelerden de birçok kişi geldi. Ancak koronavirüs salgını sebebiyle eylemde katılımı sınırlamak zorunda kaldık. Kitap dağıtımını da kontrollü bir şekilde yaptık” dedi.

Eylem sonrası yapılan açıklamada ise “Çok güzel bir sonbahar günü, sıcacık bir havada Kemaliyemizin sırtını yasladığı dağların yamacında, hasret kokan, manilerimizin dizili olduğu Mani Yolu’nda bir araya geldik, Sarıçiçek Yaylası ve Kemaliye civarındaki alanları kuşatan hoyrat madenciliğe karşı endişelerimizi, kaygılarımızı dile getirdik” denildi.

‘Yeni madenler için sondaj çalışmaları yapılıyor’

Erzincan’ın Ilıç ilçesinde Kanadalı bir şirketin yerli iştiraki Anagold Madencilik tarafından işletilen bir altın madeni bulunuyor. Hestaş Madencilik ise Kemaliye ilçesinin Gözaydın köyünde demir madeni işletiyor.

Bu madenlere yenilerinin eklenmesi için sondaj çalışmalar başlatıldığını belirten Çelikmen, “Kemaliye gidip nefes aldığımız, bu gibi sularını içtiğimiz cennet bir yer. Atalarımız orayı mesken edinmişler. O doğal suları alıp bağ bahçelerine götürmüşler. Açık ova ve yaylalar yok, dağ yamaçlarına kurulmuş hepsi büyük mühendislik harikası yapılar. Ancak karar verirken kağıt üzerinden bakıp, ‘burada maden var, kazalım’ diyorlar. İnsanların doğaya bağlılığını, bütün bu güzellikleri görmüyorlar” dedi.

Maden ruhsatları yargıya taşındı

Maden çalışmaları sırasında tüm toprak arazisinin sıyrıldığını ve doğal suların zarar gördüğünü belirten Çelikmen, yeni verilen ruhsatlara karşı ve alınan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarına karşı iptal davaları açtıklarını belirtti.

Madenlere karşı sürdürülebilir bir mücadelenin önemine değinen Çelikmen, bu amaçla Sarıçiçek Doğa Koruma Derneği’ni (SADOK) kurduklarını belirtti. Altın madeninin sarısına karşı komşu olduğu ilçeleri temsil eden sekiz adet sarı taç yapraklı bir çiçeği logoları olarak tercih eden derneğin kurulumu şu anda onay bekliyor.

Derneğe ismini veren Malatya-Arapgir’in kuzeyinde Sivas-Divriği’nin güneyinde yer alan Sarıçiçek Yaylası içerisinde 222 endemik bitki türünü barındırıyor. Ayrıca dağ keçilerine, su samurlarına ve nesli tükenmekte olan türlere de ev sahipliği yapıyor. TÜBİTAK tarafından bölge hakkında 2 bin 500 sayfalık bir rapor yayınlandığını belirten Feridun Çelikmen, madencilik faaliyetleri sebebiyle buranın ekolojisinin yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

Maden çalışmalarının yapıldığı bölgeler arasında “Nitelikli Doğa Koruma Alanı” ilan edilen Kemaliye Karanlık Kanyonu da yer alıyor. Bu bölgenin korunma alanı ilan edilmesi için büyük çaba gösterdiklerini belirten Ferudun Çelikmen, “Ancak ne yazık ki sadece kanyonun suya bakan tarafları koruma alanı ilan edildi. Halbuki buranın tamamı hayvanların yaşam alanı. Eğer daha geniş bölgede koruma alanı ilan edilseydi o zaman madenlerin büyük bir bölümü önlenebilirdi” ifadelerini kullandı.

TEMA’dan Maden Yasası teklifi için siyasetçilere uyarı: Sorumlu davranın

Maden yasasında değişiklik yapılmasını teklif eden ve Meclise sunulan ‘Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ için komisyon görüşmesi 13 Ekim Salı günü yapılacak. Kanun teklifinin özellikle 3’üncü ve 5’inci maddelerinde önerilen değişikliklere dikkat çeken TEMA Vakfı, mevcut hali ile çevre ve insan sağlığını korumaktan çok uzak olan mevzuatın çevre ve insan sağlığı lehine tekrar ele alınmasını talep ederken, yetkilileri bu konuda harekete geçmeye ve sorumlu davranmaya davet etti. 

Kanun teklifinin 3’üncü maddesinde önerilen değişiklik ile maden ruhsatlarının uzatma (temdit) döneminde, denetlemeler ve izinler tamamlanmadan maden işletmelerine 12 ay daha çalışma hakkı sunuluyor. Bu durum uzatma öncesinde gerekli inceleme ve denetim süreçlerinin, tedbir uygulamalarının ve cezai süreçlerin aksamasına neden olacağı gibi durdurulması ya da iptal edilmesi gereken bir ruhsatın ruhsat sahibine mevzuata aykırı bir şekilde 12 ay daha faaliyetine devam etme imkânı verecek. Böylece çevre, toplum sağlığı ve iş güvenliği gibi süreçlerdeki aksaklık ve eksiklikler, mevzuatla uyumsuz işlem ve eylemler gibi nedenler ile durdurulması gereken ruhsatların 12 ay daha mevzuata aykırılıkları gidermeksizin çalışmasının önü açılarak çevre ve insan sağlığı tehlike altına atılacak.

Tasarı ihlallere meşruluk tanıyor, şirketlerin sorumluluğunu yok sayıyor

Vakıftan yapılan açıklamada, her iki maddenin gerekçelerine yer verildi. Buna göre, taslakta yer alan üçüncü maddenin gerekçesi, “izin süreçleri ile ilgili işlemlerin uzamasından kaynaklanan ve üretimin aksamasına neden olan denetim ve izin süreçlerinden kaynaklı sorunların giderilmesi” olarak açıklanıyor. TEMA bu sorunların mevcut Maden Kanunu’nun 24’üncü maddesinde yer alan ruhsat uzatma-başvurma döneminin daha erken bir tarihe alınmasını sağlayacak düzenlemelerle ya da kamunun ilgili birimleri için bu süreçleri hızlandırıcı mekanizmalar öngörülerek çevre ve insan sağlığı tehdit altına alınmadan giderilebileceğine işaret etti. 

Teklifin 5’inci maddesi ise, madencilik faaliyetlerinde ruhsat alanı dışına yapılan taşmaların Kanun’un Ek-15’inci maddesinde yer alan cezai düzenlemelerden istisna tutulmasını öneriyor. Bu maddeyle ruhsat alanı dışına taşılması durumunda taşmaların “tedbirsiz ve dikkatsiz faaliyetler sonucu” olması halinde maddede yer alan cezai hükümlerin bu işletmeler hakkında uygulanmaması öneriliyor.

Önerinin bu haliyle dikkatsizlik ve hata içeremeyecek derece önemli olan madencilik faaliyetlerinde gerçekleştirilen ihlallere meşruluk tanıdığı ve madencilik faaliyetini gerçekleştiren kurum ve kuruluşların sorumluluğunu yok saydığına vurgu yapılan açıklamada, “Orman Genel Müdürlüğü 2019 Yılı Sayıştay Denetim Raporu’nda, uygulamadaki cezai süreçlere rağmen mevcut madenlerin %72’sinde sınır aşımı tespit edildiği ifade edilmişti. Yeni düzenleme ise sınır aşımlarını teşvik edecek ve meşrulaştıracak bir zemin oluşturuyor” denildi. 

TEMA, “Ülkemizin doğal varlıklarını ve insan sağlığını hiçe sayan bu değişikliklerin kabul edilmemesini ve mevcut hali ile zaten çevre ve insan sağlığını korumaktan çok uzak olan mevzuatın çevre ve insan sağlığı lehine tekrar ele alınmasını talep ediyoruz. Yetkilileri bu sorumlulukla harekete geçmeye davet ediyoruz” çağrısı yaptı. 

Gıdada sansür yasasına hayır – Bülent Şık

Yarın TBMM’de halk sağlığı, gıda güvenliği, beslenme ve ekoloji açısından vahim sonuçlar doğuracak bir kanun teklifi görüşülecek. 

Görüşülecek kanun gıdalar hakkında açıklama yapmayı, yazı yazmayı, konuşmayı ya da özetle söylemek gerekirse söz söylemeyi engelleyici hükümler içeriyor.

Kanun geçerse ilgili Bakanlık bünyesinde kurulacak bir bilim kurulu gıda ile ilgili konularda yapılmış yazılı ya da görsel herhangi bir açıklamanın doğru veya yanlış olup olmadığına karar verecek tek merci olacak.

24.06.2020 tarihinde Meclis gündemine giren “Gıda, Tarım ve Orman Alanında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Teklifi” başlıklı torba yasa tasarısının 28., 29. ve 30. maddeleri ifade özgürlüğünü, kamuoyunun bilgi edinme hakkını kısıtlayıcı bir içeriğe sahip. Yasada, “her türlü yazılı, görsel, işitsel ve dijital iletişim araçları ile gıda güvenliği ve güvenilirliği hususunda tüketicide endişe, korku ve güvensizlik yaratarak tüketicinin tüketim alışkanlıklarını olumsuz etkileyen gerçeğe aykırı yayınlar” yanıltıcı yayın olarak tanımlanıyor ve bu yayınları yapanlara 20-50 bin TL para cezası verilmesi öngörülüyor.

Bilgiye erişimimiz tehlikede

Yasa teklifi kabul edildiğinde gıda güvenliği başta olmak üzere insan ve doğal hayatın sağlığı ile ilgili her türlü açıklama, haber, yazı ya da yorum suç olarak görülebilecek. Bu yasa teklifi kabul edilirse kamuoyunun bilgi edinme hakkı büyük bir zarar görecek.

Örneğin pestisitler, zehirli kimyasallar, tohumlar, kimyasal kirlilik, ormansızlaştırma, obeziteye yol açan gıdalar, su kirliliğine yol açan sektörler vs. gibi gıda güvenliği ve halk sağlığı ile ilgili sorunlar üzerinde söz söylemek imkânsız hale gelebilecek. Amaçlanan da bu.

Yani bağımsız ve güvenilir bilgiye erişim hakkımız tehlikede.

Gıda ile ilgili bir bilimsel kurul oluşturulabilir elbette. Ancak bu kurulun bağımsız ve geniş bir temsil gücüne sahip olması, aldığı kararların sadece tavsiye niteliğinde olması ve bir yaptırım içermemesi şart. Hangi açıklama, haber, yazı ve yorumun kamuoyunu yanıltıcı, korku veya güvensizlik yaratıcı vs. olup olmadığına bir kurul karar veremez, vermemeli.

İçeriği itibariyle nefret suçu oluşturmayan ya da şiddeti özendirmeyen açıklamalar bir suç olarak görülemez. Bu konuda gazetecilik meslek örgütleri başta olmak üzere diğer meslek örgütleri tarafından da belirlenen çeşitli etik ilkeler var. Örneğin Türk Tabipler Birliği’nin Beslenme ve Gıda Güvenliği ile ilgili etik bildirgesinde hekimlerin gıda ve beslenme ile ilgili konulardaki ödev ve sorumlulukları aşağıdaki ilkelerde belirtilmiştir.

a) “Gıda güvencesi ve güvenliği konularında faaliyet gösteren kamu kurumlarının yaptıkları çalışmalara dair bilgileri kamuoyu ile paylaşmaları kamusal faaliyetlerin denetimi ve şeffaflığı için bir gerekliliktir. Hekimler, gıda üretim-tüketim süreçlerinde insanların bilgi edinme hakkının korunması ve ihtiyaç duyulan her bilgiye serbestçe erişimini benimserler.”

b) “Hekimler, medyada yer alan sağlıklı beslenmeye yönelik önerilerin, haber ve programların kamusal çözümlere öncelik tanıyacak şekilde sunulmasını, ele alınan sorunların sorumlularına ve çözümlerine işaret eden bir haber ve yorum dilinin tercih edilmesini, insanların sorunların farkına varma ve doğru önlemler alabilme konusundaki yeteneklerinin artırılmasını savunurlar.”

TTB tarafından açıklanan bu ilkelerin özü, halkın haber alma ve bilgilenme hakkının korunmasıdır. Bu etik ilkelere aykırı davrananlar ile ilgili yaptırımlar ise etik kurullarda ele alınır. Bilgi kirliliği yaratma, kamuoyunu yanıltma vb. gibi sorunların çözüm yeri konu ile ilgili meslek odalarının etik kurullarıdır.

Bilgi kirliliği gerçek bir sorun mu?

Yasa değişikliğini savunanlar ülkemizdeki en önemli meselenin gıdada bilgi kirliliği olduğunu ve kurulacak gıda bilim kurulu ile bu bilgi kirliliğinin önüne geçilebileceğini dile getiriyor. Oysa ki bilgi kirliliğini değil, bir başka sorunu öne çıkarmak gerekiyor.  

Temel meselemiz gıdada bilgi kirliliği değil, kamuoyunu bilgilendirme, anlaşılır, doğru ve güvenilir bilgi içeriği oluşturma sorumluluğunu taşıyan kurumların olağanüstü sessizliği. Bu kurumların başında ise sayısı yüzlerce olan (ve aslında her biri gıda ile ilgili bir bilim kurulu olan) akademik kurumlar ve konu ile ilgili kamu kurumları geliyor. Örneğin merak edenler YÖK sayfasına girip gıda, beslenme, veteriner hekimlik ve ziraat alanlarındaki akademik kurumların sayısına bakabilir. Yine merak edenler sadece Glifosat isimli kanserojen tarım kimyasalının ülkemizde ne kadar kullanıldığını öğrenmek için yıllardır verilen mücadeleye bakabilir.

Dolayısıyla bilgi kirliliğine değil bağımsız olmayan, bağımsız olmak gibi bir derdi de olmayan, kamu refahı, sağlıklı beslenme, halk sağlığı, çevre sağlığı ile konularda zerre kadar toplumsal sorumluluk hissetmeyen kurumları, bu kurumların yokluğunu öncelikli sorun olarak görmek gerekir.

Türkiye’de kurumlar konuşmaz, kişiler konuşur. Kurumsal bürokrasi egemen siyasi güce yapışık düşünür. Kurulacak gıda bilim kurulunun işlevi de farklı olmayacaktır. İktidarın istek ve arzularını yansıtacaktır. Gıdada sansür yasası olarak görülebilecek yasa teklifi ile mevcut olan sessizlik hali daha da derinleşecektir. Ama her ne yapılırsa yapılsın insanların söz söyleme imkânı yasa ile ortadan kaldırılamaz…

Aşağıda bu konuda başlatılan bir imza kampanyası var. İçinde olduğumuz şartlarda imza kampanyalarının işlevi çok tartışmalı elbette. Ancak yine de kamuoyunu sansür niteliği taşıyan bir yasadan haberdar etmek, bu konuya dikkat çekmek için paylaşmak da bir gereklilik.

Bildiri metnine ve imzacılara buradan erişebilirsiniz. 

Dayanışmayla kalın.

(Bu yazı ilk kez Bianet’de yayımlanmıştır.)