Ana Sayfa Blog Sayfa 1613

Toz fırtınası uyarısı: Sağlık sorunları yaşanabilir

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından dün yapılan açıklamada, Suriye ve Irak kaynaklı toz taşınımının beklendiği, özellikle Şanlıurfa ve Mardin‘in güney kesimlerinde hava kalitesi ve görüş mesafesi düşüşünün yaşanabileceği, yağmur alan yerlerde çamur yağışı gibi durumların meydana gelebileceği konusunda uyarılarda bulunuldu.

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdurrahman Şenyiğit, toz fırtınasının yağmur yağan yerlerde kirliliğe neden olması dışında, ciddi sağlık sorunlarına da sebebiyet verebileceğine dikkat çekip, vatandaşlara yağmurdan sonra açık bir hava bile olsa en az 1-2 gün evde kalmaları tavsiyesinde bulundu.

‘Sağlık sorunları oluşabilir’

DHA‘nın haberine göre, Prof. Dr. Şenyiğit, yaşanacak toz fırtınasının sağlık için önemli sorunlar teşkil edebileceğine işaret edip, şu açıklamalarda bulundu:

Sahra Çölü’nden gelen toz fırtınasının Türkiye’yi etkisi altına alması bekleniyor. Aynı zamanda yağmur da bekleniyor. Dolayısıyla yağmur yağdığı zaman bu toz fırtınası maalesef yeryüzüne çamur olarak sirayet edecektir. Bu durum arabalarda ve belli yerlerde kirlilik yaratma dışında aynı zamanda sağlık için önemli sorunlar oluşturabilir.

Yağmur yağan yerlerde yağmurla beraber bu tozun aşağı inmesi ve etkisinin geçmesi, diye bir şey düşünülebilir ama öyle değildir. Bu toz fırtınası ya da tozun o bölgede birikmesi bazen uzun süreli, yağmurdan sonra da devam edebilecek şekilde kendi etkisini gösterebilir.

Onun için yağmurdan sonra açık bir hava bile olsa en az 1-2 gün evde kalmanın çok büyük faydası olduğunu düşünüyorum. Kar yağışında toz bulutu etkisini daha da azaltacak ama bu demek değildir ki bu zararsızdır. Kar yağışı olan yerlerde de hastaların çok dikkat etmesi gerekiyor. Her ne kadar toz fırtınası etkisini azaltsa bile kar nedeniyle oluşan soğuk havayla birlikte hastalar üzerinde etkili olacak. Hastaların aynı şekilde dikkatli olmaları gerek.”

‘Kapı, pencereler kapalı olmalı’

Prof. Dr. Şenyiğit, yağmur yağmayan yerler için de uyarılarda bulunarak, KOAH, astım, solunum yolu hastalığı ve alerjisi olanların kapı ve pencerelerini açmamaları gerektiğini ifade etti:

Yağmurun olmadığı yerlerde toz fırtınası olduğu zaman, tabi bunun derecesi çok önemli, özellikle gözün görmeyeceği şekilde, çok yoğunsa sağlığa etkisi daha fazlayken, daha az toz hareketi de sağlığa daha az zarar verebilir. Ne yapabilir bu?

Özellikle astımı olan, KOAH’ı olan, solunumsal hastalığı olan ve alerjik hastalığı olan kişilerin çok dikkatli olmaları gerekiyor. Bu tozun burundan veya ağızdan akciğere girmesiyle kendi hastalıkları tetiklenebilir. Onun için o hastalardan rica ediyorum; bu tür durumlarda eğer toz fırtınası varsa mümkünse dışarı çıkmayın, havanın güzelliğine kanmayın; çünkü hastalığınız tetiklenebilir ve atak geçirebilirsiniz.

Evde kalmanızın çok büyük faydası var. Toz yoğunluğunun çok fazla olduğu yerlerde mutlak surette dışarı çıkılmaması lazım; kapıların kapatılması, pencerelerin kapatılması lazım ve havalandırmanın yapılmaması lazım.”

‘Ankara’da Ermeni mezarlarının üzerine dükkan yapılıyor’

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Ulus Tarihi Kent Merkezi’nde yıkılan İller Bankası binasının yeniden yapılması için ayrılan alanda, hukuka aykırı şekilde kazıya devam edildiğini bildirdi.

Bilimsel kaynaklarda tam da inşaatın yapıldığı yerde Ermeni ve Katolik mezarlığının olduğunu, kazı sırasında insan kemiklerinin bulunduğunu belirten Karakuş-Candan, kazı ve inşaat faaliyetlerin durdurulması için çağrı yaptı.

‘Tarihi eserler yer alıyor’

Agos’un aktardığına göre Karakuş-Candan açıklamasında “Hukuksuz kazı sürecinde bulunan insan kemikleri, Anadolu Medeniyetler Müzesi ekipleri tarafından incelemeye götürülmüştür. Bölge bilimsel kaynaklarda Ermeni ve Katolik Mezarlığı olarak görünmekte, ilgili parselin tapu sorgularında, kilisenin ve hamamın da bulunduğu tarihi eserler görülmektedir” dedi.

Buna rağmen inşaatın devam etmesini Anadolu topraklarındaki çok kültürlülüğe yapılan çok büyük bir saygısızlık olduğunu belirten Karakuş-Candan, “Ulus Tarihi kent merkezinin altında yatan kültürel ve tarihsel değeri yok etmeye çalışan, züccaciye dükkanına girmiş fil gibi davranan insan kemiklerinin bulunduğu alanda, beton dökerek inşaata devam eden zihniyet suç işlemektedir” ifadelerini kullandı.

‘Dükkan için tarihin yok edilmesi kabul edilemez’

“O alana yapılacak 46 dükkân için bir tarihin yok edilmesi kabul edilemez” diyen Karakuş-Candan kazı çalışmalarına ilişkin Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Daire Başkanlığı’na, Kültür ve Turizm Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’na (TOKİ) resmi yazılarla başvurulduğunu aktardı.

Açıklamada “Kültür Bakanlığı’nın ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’nın ivedilikle sürece müdahil olması kazı çalışmalarını durdurması gerekiyor” ifadelerine yer verildi.

Mısır’la diplomatik temaslar başladı, S. Arabistan ve BAE ile ilişkiler normalleştiriliyor

Geçen hafta Doğu Akdeniz‘de deniz yetki alanları için Mısır‘la müzakere edilebileceğini söyleyen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye-Mısır ilişkilerinin yeniden tesis edilmesinin zaman aldığını ve her iki tarafın da normalleşme için herhangi bir ön koşul öne sürmediğini’ belirtti; “Mısır ile hem istihbarat düzeyinde hem de dışişleri bakanlıkları düzeyinde temaslarımız var. Diplomatik düzeyde temaslarımız başladı” dedi.  

Türkiye, Mısır’da Temmuz 2013’te Abdülfettah Sisi‘nin Müslüman Kardeşler hareketi mensubu Muhammed Mursi‘yi darbeyle devirmesine en sert ve en uzun tepki veren ülkeler arasında yer almıştı. Türkiye ve Mısır, darbeden sonraki süreçte diplomatik ilişkilerini ve temaslarını en alt düzeye indirmişlerdi.B u durum Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de tepkisine neden olmuş ve Ankara ile bu ülkelerin ilişkileri de olumsuz etkilenmişti.

Çavuşoğlu ne Mısır’dan ne de kendilerinden herhangi bir ön koşul getirilmediğine dikkat çekerek, “Ama yıllarca bağlar kopuk olunca bir günde hiç bir şey olmamış gibi hareket etmek de o kadar kolay olmuyor. Yavaş yavaş görüşerek, bir yol haritası belirleyerek ve o konularda adım atarak oluşuyor. Yıllardır ister istemez bu kadar kopukluk olunca bir güven eksikliği de oluyor. Bu normal, iki tarafta da olabilir” diye konuştu.

‘Katar, Suriye’de somut adım atacak’

Çavuşoğlu, Doha’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Katarlı mevkidaşı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman El Tani ile yaptığı görüşmelerde üçlü istişare süreci başlatıldığını, Katar’ın, son dönemde özellikle Suriye’deki insani durum karşısında daha somut adım atmak istediğine dikkati çekti: “Bu çalışma, Cenevre sürecine ya da İran‘ın da içinde olduğu Astana sürecine ya da başka süreçlere alternatif değil, tamamlayıcı. Üç ülke olarak birlikte yapabileceğimiz şeyler var sahada, onun için bir araya geldik.”

‘Suudi Arabistan yönetimini suçlamadık’ 

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la da ikili hiçbir problemi olmadığını, ilişkilerin gayet iyi olduğunu ama gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinden sonra onların bu konuyu ikili mesele haline getirdiğini ifade eden Çavuşoğlu, “Biz hiçbir zaman Suudi Arabistan yönetimini de suçlamadık” dedi; bu ülkeyle ilişkilerin düzelmemesi için hiçbir sebep olmadığını kaydetti.

Aynı şeyin Birleşik Arap Emirlikleri için de geçerli olduğunu belirten Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin Afganistan’da önemli bir aktör olduğunu söyledi; ABD’nin Afganistan barış anlaşmasının sonuçlandırılması için Türkiye’nin bir toplantıya ev sahipliği yapması yönündeki önerisine işaret etti.

Covid-19’da hastaneye yatış ve ölümleri yüzde 85 azaltan ilaç geliştirildiği duyuruldu

GlaxoSmithKline (GSK) firması geliştirdikleri ilacın Covid-19’da en riskli hastalarda hastaneye yatış ve ölüm oranlarını yüzde 85 oranında azalttığını duyurdu.

İngiliz ilaç şirketi, Kaliforniya merkezli Vir Biotechnology ile birlikte geliştirdikleri ilaçla ilgili, Covid-19 bulaşması durumunda hastaneye yatma riski yüksek olduğu düşünülen 583 hastanın katıldığı testlerinde bu sonucu elde ettiklerini bildirdi. 

Acil kullanım onayına başvurulacak

Monoklonal antikor tedavisine dayanan ilacın, hem virüsün sağlıklı hücrelere girmesini önlediği hem de bağışıklık hâsisteminde lihazırda enfekte olmuş hücreleri temizlemesine yardım ettiği açıklandı. Söz konusu ilaç, kanser hastaları gibi bağışıklık sistemleri zayıflamış kişiler için de önemli bulunuyor. 

İlaç için ABD ve diğer ülkelerden acil kullanım onayına başvurulacağı belirtildi. 

Bilim insanlarından kıyamet hazırlığı: 6.7 milyon üreme hücresi Ay’a gönderilmek isteniyor

Dünyanın sonunu getirecek bir doğal afet, kuraklık, asteroid çarpması veya olası bir nükleer savaş gibi tehlikeler karşısında insan yaşamını korumak için gözlerini uzay yolculuğuna çeviren bilim insanları ‘modern küresel sigorta poliçesi’ oluşturma fikrini ortaya attı.

ABD’deki Arizona Üniversitesi‘nden altı araştırmacı, aralarında insanların da bulunduğu 6.7 milyon türden alınan sperm, yumurtalık, spor ve tohum örneğinin Ay’a yollanabileceğine dair bir sunum yaptı.

Bu örneklerin yer altında saklanmasının öngörüldüğü projenin nihai hedefi ise Dünya’da yaşam imkansız hale geldiğinde insanların yeryüzünden silinmesinin önüne geçmek.

Benzer bir proje Norveçte Kıyamet Ambarı olarak hayata geçirilmişti.
Benzer bir proje Norveçte Kıyamet Ambarı olarak hayata geçirilmişti. Fotoğraf: Shutterstock

Çukurlarda saklanmak isteniyor

Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Havacılık ve Uzay Konferansı’nda yapılan sunumda numunelerin Ay yüzeyinin altında, milyarlarca yıl önce lavların oluşturduğu çukur ve mağaralardan birine yerleştirilecek bir kasada saklanabileceği belirtildi.

Sputnik Türkçe’nin aktardığına göre bu çukurların boyu 80-100 metre arasında değiştiği için büyük ısı değişiklikleri, radyasyon ya da meteorlar karşısında da korunaklı bir ortam sunuyor.

250 uçuşla aktarım yapılabilir

‘Modern Nuh’un Gemisi için Ay Çukurları ve Lav Tüpleri’ başlıklı araştırmaya imza atanlardan Jekan Thangavelautham, toplamda 250 Ay uçuşuyla tüm numunelerin taşınabileceğini belirtti. Uluslararası Uzay İstasyonu‘nun (ISS) kurulması için 40 uzay seyahati gerekmişti.

Ay’da yer altında saklanacak numunelerin soğuktan donmaması için de araştırmacılar söz konusu kasanın güneş panelleriyle ısıtılabileceği önerisini sundu.

Pandeminin bir yılı: Bilimsel başarı, politik iflas – Nuriye Ortaylı*

Covid pandemisinin ilanının üzerinden bir yıl geçti. İki yüz ülkede 120 milyon tanı konulmuş enfeksiyon, 2,5 milyondan fazla ölüm. Türkiye’de resmi rakamlarla 2 milyon 836 bin hasta, 29,300 ölüm. Bir yandan hastalığın yayılmaya devam etmesi, diğer yandan pandemiyle artan ekonomik sorunlar, geliştirilen aşılar ve aşı eşitsizliği tartışmaları. Covid-19 pandemisinin bir yılını “bilimsel başarı, politik iflas diye özetlemek mümkün.
Koronavirüs çok hızlı ve kolay yayılan bir virüs. Hızı ve yarattığı yıkımın yaygınlığı yüzünden daha çok 20. Yüzyıl başındaki İspanyol gribi ya da daha eski zamanların veba salgınlarına benzetiliyor. Bir farkla ki bu salgında adı geçen diğer salgınlara göre çok fazla şey biliyoruz. Hızla öğrendik, öğrendiklerimizi hızla yaygınlaştırdık, büyük bir kolektif olarak çözümler ürettik.

Bilim ve teknolojide üst üste rekorlar

İlk olarak insandan insana bulaşma başladıktan sonra çok kısa bir süre içinde (büyük olasılıkla birkaç ay) farklı bir hastalıkla karşı karşıya olduğumuzdan kuşkulanmaya başladık. Bu kuşkular 31 Aralık 2019’da dünyaya duyuruldu. Yalnızca on gün içinde Çin’de bir laboratuvarda, hastalık etkeni yeni koronavirüs izole edildi. Yeni virüsün genetik dizilimi 48 saat içinde dünyanın her tarafındaki bilim merkezleri ile paylaşıldı. Bu paylaşımdan 48 saat sonra Avrupa’da iki laboratuvar, bugün de hala kullandığımız PCR temelli tanı testini geliştirdi. Tarih 13 Ocak 2020 idi.

Şubat ayı bittiğinde Wuhan’daki ilk salgın sırasında tutulan ve dünyayla paylaşılan kayıtlar, filyasyon raporları ve Avrupa’daki ilk vakaların detaylı incelemesi sayesinde virüsün kuluçka süresi, belirtisi olmayan kişilerden, ya da belirtiler başlamadan önce bulaşma olduğu, hangi grupların daha çok etkilendiği, bulaşma yolları gibi çok değerli bilgilere sahiptik.
Koronavirüsün tanınmasından on ay sonra birbiri peşi sıra etkili birçok aşı geliştirildi ve Aralık ayı içinde kitlesel aşılamalar başladı.

Hükümetlerin öncelikleri farklıydı

Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) Uluslararası Halk Sağlığı Acil Durumu ilan ettiği 31 Ocak tarihinde salgının önünün nasıl alınacağını biliyorduk. İnsanların etkileşimini azaltmak, kalabalıkları engellemek, enfekte olan kişileri hızla saptamak, onları ve temas ettikleri insanları izole etmek… Enfeksiyona kaynaklık edenler tam olarak bulunamıyor ya da izole edilemiyorsa karantina uygulamak… Kuşku duyulan bütün grupları, bazen bir sokağı, fabrikayı, bazen bütün bir kasabayı, şehri ve hatta gerekirse ülkeyi karantinaya almak… Bu yöntemleri uygulayan bir dizi ülke, ilk vakaların tanı konulduğu Çin dahil salgını kontrol altına almayı başardılar.

Ama dünyanın birçok bölgesinde, ilginç olarak da ekonomik olarak en iyi durumdaki Batı Avrupa, ABD’deki hükümetler bu basit yöntemleri, etkili, örgütlü ve sürekli bir şekilde uygulayamadılar. Daha doğrusu virüsü ciddiye almadılar, ayak sürüdüler, önlemleri geç aldılar, erken kaldırdılar. Zira, bu ülkelerdeki politik liderliklerin öncelikleri salgını kontrol etmek değil, ne pahasına olursa olsun ekonominin çarklarını döndürmekti.

Halk sağlığı sisteminin önemi

Zengin ülkelerin hepsinde yüksek teknoloji, parıltılı hastaneler vardı, ama etkin bir halk sağlığı sistemleri yoktu. Olmadığını, haftalar boyunca test sayısını arttıramamalarından, doğru düzgün filyasyon yapamamalarından anladık. Çok para dökülmüş hastanelere rağmen, tedaviye erişimdeki eşitsizlikleri, yoksullar, azınlıklar ve göçmenler arasında ölüm oranlarının yüksekliğinden fark ettik.

Pandeminin bir yılı bize salgın gibi bir krizle baş etmede bir ülkenin politik liderliğinin yeni bir gerçeği kavrama, yani bilimin söylediğini anlama ve uygulama yeteneğinin, o ülkenin ekonomik gücünden, teknolojik birikiminden daha önemli olduğunu gösterdi.

Covide aşı bulundu, ya politik miyopluğa?

Atadan kalma ama işe yaradığı kanıtlanmış salgın kontrol yöntemlerini kullanamayan ülkeler önümüzdeki dönem için mücadele stratejilerini neredeyse tamamen aşıya bağlamış durumdalar. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki ülkeler nüfuslarının büyük çoğunluğunu bir an önce aşılayıp, “kitle bağışıklığına” ulaşmayı ve kısa sürede normalleşip, ekonomilerini kaldıkları yerden, aynı şekilde çalıştırmayı umuyor. Ama çok önemli birkaç noktayı unutuyorlar.

Birincisi bulaşma hızını baskılamazsanız, virüs giderek daha fazla kez kendini kopyalıyor ve kaçınılmaz olarak yeni varyantlar-çeşitler geliştiriyor. Evrimsel olarak bu çeşitlerin bir kısmının daha bulaşıcı olması beklenir ki, gerçekten de öyleler. Aşılamanın hızının yeni çeşitlerin ortaya çıkma hızına ulaşması, en azından yakın gelecekte, mümkün görünmüyor.

İkincisi, aşıları geliştiren şirketlerin üretim kapasiteleri (4 milyar doz civarında) 2021 yılı içinde, dünya çapında kitle bağışıklığı sağlamaya yetmeyecek. Zengin ülkelerin ön alımlarla bağladıkları aşı miktarlarıyla kendi ülke sınırları içinde kitle bağışıklığı sağlamaları pandemiyi sonlandıramayacak. Aşının ulaşamadığı ülkelerde bulaşma sürdükçe, buralarda gelişecek, aşıya dirençli çeşitlerin, bütün küreyi dolaşmasını engellemek mümkün olmayacak.

Tek ülkede bağışıklık boş bir hayal

Üçüncüsü zengin ülkeler kendi ülkelerinde kitle bağışıklığı sağlayıp tedbirleri kaldırsalar bile, küresel tedarik ağlarının birbirine bin bir şekilde bağladığı dünyamızda bütün dünyada eş zamanlı bir normalleşme olmazsa hiçbir ülkenin ekonomisi “normal” çalışamayacak. Koç Üniversitesinden [Aralarında yazarımız Selva Demiralp’in de bulunduğu] bir grup ekonomistin dünya çapında yankı yaratan çalışmasına göre 9 trilyon dolar civarındaki ekonomik kaybın yaklaşık yarısı zengin ülkelerin kaybı olacak.

Dünya Sağlık Örgütü aşılardan maksimum yarar sağlamak için, bir yandan klasik salgın kontrol yöntemleriyle bulaşma hızını kontrol altında tutarken, diğer yandan bütün ülkelerdeki riski yüksek grupları öncelikle aşılamayı öneriyor. Böylece ölüm sayılarını azaltmak mümkün olacak.

Aşı milliyetçiliği kavramı ortaya çıktı. Birbirine bin bir değişik yolla sıkı sıkıya bağlanmış dünyamızda tek bir ülkede kitle bağışıklığına ulaşmak içi boş bir hayal. “Hepimiz güvende olmadan hiçbirimiz güvende olamayız”. Dünya çapında kitle bağışıklığına ulaşmak için de aşı üretim kapasitesini arttırmamız, her ülkenin, her şirketin üretim kapasitesinden faydalanmamız gerek. Peki bunu neden yapmıyoruz?

Ülkelerin Covid-19 tibbi gereçleri üzerindeki tekelleşme karşısındaki tutumlarını gösteren harita. Kırmızı çarpı paylaşmaya karşı olanları, açık yeşil onay (Türkiye dahil) genel destek verenleri, koyu yeşil tam destek verenleri, sarı yıldız ise ortak olmak isteyen ihtiyaç sahiplerini gösteriyor. Paylaşmaya karşı olanlar ağırlıkla zengin ülkeler.

Patent hakları aşı üretimini engelliyor

Etkinliği kanıtlanmış, ama üretim miktarı yetersiz olan aşıların her yerde üretilmesinin önündeki en önemli engel ‘fikri mülkiyet hakları”. Yani patentler ve üretim teknolojilerinin ticari sır sayılması. Herhangi bir üretici şu anda sahipleri olan şirketlerin adıyla anılan aşılardan birini üretmek istese, bu üretim için gerekli bazı kritik bilgilere ulaşamaz. Bu problemi kendi imkanlarıyla çözüp üretime geçse bile mülkiyet hakkını ihlal ettiği için ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalabilir.

Bu engeli kaldırmak amacıyla Güney Afrika ve Hindistan’ın başını çektiği bir dizi ülke Dünya Ticaret Örgütüne başvurdu: Covidin önlenmesi, tanısı ve tedavisinde kullanılacak tıbbi ilaç, madde ve teknolojiler için fikri mülkiyet haklarının, dünyada Covide karşı kitle bağışıklığı sağlanıncaya kadar dondurulmasını talep ettiler. Bu öneriyi DSÖ’nün yanı sıra yüze yakın gelişmekte olan ülke ve çeşitli uluslararası sağlık ve hak örgütleri destekliyor. Ama halk sağlığı açısından gerekli bu öneri Avrupa Birliği, ABD, Avustralya ve Brezilya tarafından bloke ediliyor. En son 10-11 Mart’ta Cenevre’deki görüşmeler de bu engelleme yüzünden sonuç getirmedi.

Bir yandan “herkes güvende olmadan kimse güvende değildir” nutukları atan zengin ülkelerin politik liderlikleri, destekledikleri ilaç şirketlerinin kârlılığını dünya nüfusunun sağlığından daha çok önemsiyorlar. Bir yıldır sürdürdükleri yanlış öncelikler bu konuda da devam ediyor.

1980’de, zahmetli ama başarılı bir kampanya ile çiçek hastalığı yok edildiğinde “Çiçeği yendik, sıra kötü yönetimde” denmişti. Hala o noktadayız.

*Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

(Bu yazı ilk kez Yetkin Report’da yayımlanmıştır.)

Fatsa’da maden şirketi için yapılan ağaç kesimi halk tarafından durduruldu

Ordu‘nun Fatsa İlçesi Bahçeler Mahallesi‘nde bulunan ormanlık alanda siyanürle altın işletmeciliği yapan Altıntepe Maden Şirketi tarafından Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci henüz tamamlanmadan maden genişletme faaliyeti için yapılan ağaç kesimi, bölge halkının müdahalesi sonucu durduruldu.

Fatsa Orman İşletme Müdürlüğü tarafından yapılmak istenen ağaç kesimine Ordu Çevre Derneği, çeşitli kuruluş ve siyasi partilerin temsilcileri de müdahale etti.

Ordu Çevre Derneği, kesimin yasadışı olduğunu kaydedip, kesimi yapanlar ve yaptıranlar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.

Şirket bölgeden ayrıldı

Ünye/Üçpınar Direnişi isimli Twitter hesabından yapılan açıklamada, bölgede 30-40 adet ağacın kesildiğini, halkın tepkisi sonucu şirketlerin bölgeden ayrıldığı duyuruldu.

‘Kazdağları’ndan gidenler Fatsa’ya çullanıyor’

CHP Ordu Milletvekili Mustada Adıgüzel konuyu Meclis gündemine de taşımıştı. Altın madenini genişletme faaliyetleri için ağaç kesimine başlandığını Mecliste duyuran Adıgüzel, şu açıklamalarda bulunmuştu:

Fatsa’da ağaç ve çevre katliamı başladı. 4872 ağaç hukuksuz bir şekilde katlediliyor. Kazdağlarından çekip gidenler Fatsa’ya çullanıyor. Bu Fatsa’ya hakarettir. Vatandaşlardan ormanı çevreyi devletin içine çöreklenmiş çıkar çetelerinden korumak için yardım çağrıları geliyor. Bu hukuksuzluğu önlemek için defalarca önergeler verdik.

Bakanlık, genel müdürlük yerel yetkililer. Burada çok açık bir şekilde yerel orman işletme yetkilileri suç işliyor. Millet adına devlet adına görev yapan yetkililer altın şirketine taşeronluk yapıyor. Oldu bitti ile katliam yapıyor. İnfaz ekipleri gibi, işgalci emperyaller gibi sabah erken saatte saldırıya geçiyorsunuz.”

Genç iklim aktivistleri ABD Yüksek Mahkemesi’ne açtıkları davada strateji değiştirdi

Genç iklim aktivistleri ve onları temsil eden avukatlar ABD Yüksek Mahkemesi’nde federal hükümete karşı açtıkları dönüm noktası niteliği taşıyan davada yeni bir stratejiye geçiş yapıyor. Juliana vs. ABD davasında aktivistler fosil yakıta dayalı enerji sisteminin anayasaya aykırı olduğu iddiasına bulunmaya karar verdi.

2015 yılında başlatılan davada, federal hükümetin eylemlerinin iklim krizine doğrudan katkıda bulunduğunu savunulmuştu. 9’uncu Temyiz Mahkemesi ise geçen ay verdiği kararda hükümeti bir iklim iyileştirme planı hazırlamaya zorlama yetkilerinin olmadığına karar vermişti.

Değişiklik önerisi mahkemeye sunuldu

Salı günü yaşları 13 ile 24 arasında değişiklik gösteren 21 davacı yeni stratejileriyle davada değişiklik yapmak için başvuruda bulundu ve değişiklik önergesini Oregon’daki federal bir mahkemeye sundu.

Common Dreams’de yer alan habere göre yeni strateji, Yüksek Mahkeme’nin 1954’te okullarda ırk ayrımcılığının Anayasa’yı ihlal ettiği yönündeki kararına yol açan Brown vs. Eğitim Kurulu‘ndan ilham alıyor.

Davacıları temsil eden hukuk bürosu Our Children’s Trust’ın hukuk danışmanı Julia Olson, bu tür değişiklik talebinin “çok yaygın bir durum olduğunu ve bu yüzden bu talepte bulunmanın olağandışı olmadığını” vurguladı.

‘Tarihsel bir potansiyeli var’

Olson, hangi yasal yoldan gidilirse gidilsin davanın tarihsel bir potansiyeli olduğunu vurgulayarak “Juliana’daki gençler lehine gelecek bir karar, çocuklarımızın anayasal haklarının siyasi çoğunluğun değişen rüzgarlarından korunmasını sağlayacaktır” dedi.

Olson “Bir zafer elde edilmesi ulusal fosil yakıt enerji sisteminin anayasaya aykırı olduğunu ilan edecek ve gençlerin haklarını korumak için mevcut ve gelecekteki kanun yapıcıları sorumlu tutacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

 

[8 Mart] Sera Kadıgil: Kadın mevzularında kadınların konuşturulmayıp bıyıklı erkeklerin lafa atlaması sinir bozucu

Yeşil Gazete olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü haftasında her gün bir kadınla 8 Mart’ı ve kadın gündemini konuştuğumuz serimizin son bölümünün konuğu CHP İstanbul Milletvekili, TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu CHP Grup Sözcüsü ve Avukat Sera Kadıgil‘di.

Kadına yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırma komisyonu kurulmasının kabul edilmesi hakkında değerlendirilmelerde bulunan Kadıgil, böyle bir komisyonun kurulmasına ihtiyaç olduğunu belirtti. Ancak çıkan sonuçların dikkate alınıp alınmayacağı konusunda şüpheleri olduğunu kaydeden Kadıgil, “Halk yararına bir şey geldiğinde elbette bunu desteklemekle mükellefiz. Çıkan sonuçlar ve sonuçların ne derece değerlendirmeye alınıp alınmayacağı konusunda benim soru işaretlerim var” dedi.

Görüşmeler sırasında Kadıgil’in AKP’li Hülya Nergis’e “Kadına yönelik şiddet ile ilgili sözleriniz doğru ise sizi KEFEK’ten istifaya davet ediyorum” demesine, AKP Grup Başkan Vekili Muhammet Emin Akbaşoğlu, Kadıgil’e cevap vermişti.

“Böyle bir günde herhangi bir bıyıklıyla muhatap olmak istemiyorum” diyen CHP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, kendisine Hülya Nergis’in cevap vermesini istediğini dile getirmişti.

Programda bu tartışmaya da değinen Kadıgil, “Kadın mevzularında kadınların konuşturulmayıp yerine bıyıklı erkeklerin lafa atlıyor olması gerçekten sinir bozucu” ifadelerini kullandı. Kadıgil, Meclisin son derece erkek bir yer olduğunun ve sürekli cinsiyetçi dile maruz kaldıklarının da altını çizdi.

Hükümetin LGBTİ+ politikaları

Hükümetin LGBTİ+ politikalarına da değinen Sera Kadıgil, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın Başbakanlığı zamanında çok açık LGBTİ+ bireylerin savunulması gerektiği, haklarının insan hakları olması gerektiği yönünde beyanları olduğunu hatırlattı.

Kadıgil, “Bir insanın sadece özenerek ya da görerek LGBTİ+ olunabileceği düşünülüyorsa bence kendisiyle yüzleşmesi gereken çok nokta vardır” dedi.

Bir insanın sadece varoluşundan ötürü suçlu ilan edilmesi ve hedef gösterilmesinin hukuka aykırı olduğunu söyleyen Sera Kadıgil, “Hem çok çirkin, hem hukuka aykırı hem çok tehlikeli. Bütün LGBTİ+’larla dayanışma içindeyim” dedi.

‘Toplumsal cinsiyet rolleri yıkılmalı’

Türkiye’deki toplumsal cinsiyet eşitsizliği konusuna da dikkat çeken Kadıgil, toplumsal cinsiyet rollerinin mutlaka yıkılması gerektiğini ifade etti:

Bugün kadınlar bu kadar ayrımcılığa maruz kalıyor, öldürülüyor. Bu ülkede 2 milyon 800 bin kadın okuma-yazma bilmiyor. 3 milyon kadının bir ilkokul diploması bile yok. Her dört kadından biri istihdama katılabiliyor, hepimizin sırtına ev işi ve çocuk bakımı yüklenmiş durumda.

Ondan sonra da iş hayatında erkeklerle eşit şekilde rekabet etmemiz, erkek diliyle söylüyorum ‘bileğimizin hakkıyla’ bazı şeyleri almamız bekleniyor yüzsüzce. Bu toplumsal cinsiyet rollerin mutlaka yıkılması gerektiğini düşünüyorum.”

Uzun zamandır feminist mücadele veren biri olmadığını, bu konuda da özeleştiri verdiğini söyleyen Sera Kadıgil, “Ben biraz geç uyandım ama iyi uyandığımı düşünüyorum. Beni ve benim gibi bir sürü kadını uyandırdıkları için kadın hareketine bir teşekkür borçluyum.” ifadelerini kullandı.

Mardin’de kayyım tarafından 2 milyon 500 bin TL’ye yapılan dikey bahçe kurudu

Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne Eylül 2016’da kayyım olarak atanan dönemin Valisi Mustafa Yaman’ın, Artuklu ilçesinde 500 metrekare alanda 295 metrelik yol güzergahında oluşturduğu dikey bahçe tamamen kurudu.

Proje, kayyım yönetimi tarafından Digma Mimarlık Kentsel Tasarım Peyzaj İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi’ne 1 milyon 111 bin 700 TL karşılığında verilmiş ancak zamanında bitirilmemesi ve sonradan yapılan eklemelerle yaklaşık 2 milyon 500 bin TL’ye mal olmuştu.

Milyonlar çöpe gitti

Mezopotamya Ajansı’ndan Ahmet Kanbal’ın haberine göre dikey bahçe, 2019 yılında yaşanan göçük sonrası kısmen yıkıldı. Belediye tarafından tadilatı yapılan dikey bahçe bir süre sonra tamamen kurudu.

Bahçenin canlandırılmasına dönük çalışmalar bir türlü başlatılmazken, Mayıs 2020’de yapılması planlanan ihale de son anda iptal edildi. İhalenin Mayıs 2020’de Mardin Büyükşehir Belediyesi’nde kayyım yönetimine ilişkin Mülkiye Müfettişlerin başlattığı inceleme nedeniyle iptal edildiği öğrenildi.

Fotoğraf: Osman Öksüz/Anadolu Ajansı

Yeni kayyım yeni proje

Kentin en işlek caddesi üzerinde çöp yığını gibi duran dikey bahçe ile birlikte yaklaşık 2 milyon 5 bin TL de çöpe giderken, Haziran 2020’de Mardin Valisi ve Mardin Büyükşehir Belediyesi kayyımı olarak atanan Mahmut Demirtaş’ın talimatıyla söz konusu alana yeni bir proje kararı verildi.

Hazırlanan proje kapsamında Mardin’in tarihi eserlerini simgeleyen minyatürlerinin yerleştirildiği bir proje tasarlanırken, belediye kaynaklarından edinilen bilgilere göre, proje için önümüzdeki günlerde ihale sürecinin başlatılmasına karar verildi.

Göçük riski barındırıyor

Projeye dair hazırlanan görsel kayyım Mahmut Demirtaş tarafından paylaşıldı. Kuruyan projeyi görmezden gelen kayyım Demirtaş, paylaşımında “Masal şehrin, zamanı durduran mimarisi… Binlerce yıldır milyonların barındığı kadim toprakları, efsane mimari eserlerin minyatür modelleriyle süslüyoruz” ifadelerini kullandı.

Hazırlanan yeni projenin dikey bahçe için daha önce yerleştirilen duvara eklenmesi planlanırken, bedelinin de milyonları bulacağı belirtiliyor. Yine dikey bahçe döneminde zemin etüdü yapılmayarak heyelan bölgesine inşa edilen duvarın, 2019 yılında yaşanan göçüğe rağmen halen zemin etüdünün yapılmaması yeni bir göçük riskini barındırıyor.