Ana Sayfa Blog Sayfa 1565

Dünya Bankası İklim Eylem Planı’nın detaylarını açıkladı

Dünya Bankası, yoksulluğu azaltma ve paylaşılan refahı artırma misyonunun bir parçası olarak dünya çapında iklim krizi adaptasyonu ve azaltım için finansmanı artırmayı amaçlayan İklim Değişikliği Eylem Planı’nın detaylarını açıkladı.

2 Nisan tarihinde bir basın açıklaması gerçekleştiren örgüt, iklim finansmanda adaptasyona ayrılan bütçenin Birleşmiş Milletler İklim Uyum Zirvesi’nde çağrıda bulunulduğu gibi yüzde 50 oranına çıkartacağını duyurdu. İklim adaptasyonu toplulukları iklim değişikliğinin etkilerine karşı daha dirençli hale getiren önlemleri kapsıyor.

İklim ortak faydalarının payı arttı

Yapılan açıklamada, finansmanın “iklim ortak faydalarına” ayrılan oranının da yüzde 35 seviyesine çıkarıldığı aktarıldı. Geçtiğimiz yıllarda bu oran yüzde 26 idi.

İklim ortak faydalar arasında ise küçük çiftçilerin dayanıklılığını artırmak ve düşük karbon taşımacılığı gibi hem iklim krizinin hafifletilmesine hem de adaptasyonuna katkı sağlayan başlıklar yer alıyor.

‘Son iki yılda finansmanını rekor seviyeye çıkardı’

Dünya Bankası Grubu Başkanı David Malpass yaptığı açıklamada, “Dünya Bankası Grubu, gelişmekte olan ülkeler için halihazırda en büyük çok taraflı iklim finansmanı sağlayıcısı ve son iki yılda finansmanı rekor seviyelere çıkardı” dedi.

Malpass, “Yoksulluğu azaltmak ve paylaşılan refahı artırmak hedeflerimize ulaşmak için Dünya Bankası’nın ülkelerin iklim ve kalkınmayı entegre etmeleri için yardım etmesi çok önemli” ifadelerini kullandı.

Fonların etkisini artırmayı amaçlıyor

Son yıllarda, Dünya Bankası, son beş yılda 83 milyar dolarlık iklim finansmanı taahhüdünde bulunarak, iklim eyleminin önde gelen fon sağlayıcısı olarak ortaya çıktı. Yeni İklim Değişikliği Eylem Planı, bu fonların etkisini artırmayı amaçlıyor.

Yeni yaklaşımının bir parçası olarak Dünya Bankası, sera gazı emisyonlarını ve belirli azaltma ve uyum önlemlerinin etkinliğini daha iyi ölçmek için veri analitiğine yatırım yapacak.

Ülkelere özgü iklim raporları

Kuruluş ayrıca, hükümetlerin Paris İklim Anlaşması kapsamında sundukları Ulusal Katkı Beyanları’nı (NDC) takip etmelerine yardımcı olmak için ülkeye özgü iklim raporları geliştirmeyi planlıyor.

İklim eylemleri tarafında ise Dünya Bankası, iklim krizine katkısı en fazla olan enerji, gıda ve ulaşım gibi ekonomik sistemleri dönüştürmeyi amaçlıyor.

Avrupa İlaç Ajansı: AstraZeneca aşısı ile kan pıhtılaşması arasında bağlantı var

Avrupa İlaç Ajansı‘nın (EMA) aşı bölümü başkanı Marco Cavaleri, tromboz (kan pıhtılaşması) vakaları nedeniyle birçok ülkede uygulanması durdurulan AstraZeneca koronavirüs aşısı ile ilgili İtalyan basınına konuştu.  

Aşı olan bazı kişilerde tromboz vakaları görülmesine ilişkin olarak “Bence artık bu vakaların aşı ile bağlantılı olduğu açık” diyen Cavaleri, EMA’nın AstraZeneca aşısı ile tromboz vakaları arasındaki bağlantıya dair bugün resmi bir açıklama yapabileceğini belirtti.

Şimdiye kadar reddetmişlerdi

EMA bugüne kadar İsveç/Birleşik Krallık ortaklı AstraZeneca firması tarafından üretilen koronavirüs aşısının “güvenli” olduğunu belirtmiş ve tromboz vakaları ile aşı arasındaki bağlantıyı ortaya koyan deliller bulunmadığını açıklamıştı. Ancak aralarında Almanya’nın da bulunduğu birçok AB ülkesi aşının kullanımını sınırlandırma kararı aldı.

AstraZeneca aşısı Almanya‘da şu anda sadece 60 yaşın üzerindeki kişilere tavsiye ediliyor. Almanya Daimi Aşı Komisyonu (STIKO) aşının ardından beyin damarlarında pıhtılaşma yaşayan ve bir kısmı da bu semptomlar sonrası hayatını kaybeden genç kadınları tespit etmişti. 

Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu ise (MHRA) son verilerin ışığında ülkede yedi kişinin AstraZeneca aşısı olduktan sonra oluşan kan pıhtısı nedeniyle hayatını kaybettiğini duyurdu. Kurum, aşılanan 18 milyon kişiden 30’unda kan pıhtılaşması yan etkisi görüldüğünü de kaydetti. 

 

Türkiye’ye yönelik ABD yaptırımları yarın başlıyor

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanlığı, Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası (CAATSA) kapsamında Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ve Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir’in de aralarında olduğu dört kurum yetkilisine “Rusya ile kurulan ilişkiler” nedeniyle uygulanacak yaptırımların yarın yürürlüğe gireceğini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre yaptırım uygulanan kişi ve kurumlar şöyle:

  • Savunma Sanayii Başkanlığı,
  • SSB Başkanı İsmail Demir,
  • SSB Başkan Yardımcısı Faruk Yiğit,
  • Hava Savunma ve Uzay Daire Başkanı Serhat Gençoğlu
  • SSB Hava Savunma ve Uzay Daire Başkanlığı Grup Müdürü Mustafa Alper Deniz

Açıklamada, bildirimin resmi olarak 7 Nisan’da yayımlanacağı bilgisi verildi.

S-400 konusunda esneme yok’

BBC‘nin haberine göre, yaptırımlar kapsamında SSB, ABD’den ihracat lisansı alamayacak, ABD’nin ve bağlantılı olduğu uluslararası finans kuruluşlarının kredilerinden faydalanamayacak. Yaptırım listesindeki kişilerin varsa ABD’deki mal varlıkları dondurulacak ve bu kişilere vize kısıtlamaları getirilecek.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, yaptırımların gerekçesini, “SSB’nin 2 Ağustos 2017’de ya da daha sonraki bir tarihte, Rusya hükümetinin savunma ve istihbarat kurumlarının parçası olan ya da bu kurumlar adına faaliyet gösteren bir şahısla kasıtlı olarak önemli bir işlem gerçekleştirmesi” olarak açıkladı.

ABD, Aralık ayında Türkiye’ye Rusya‘dan S-400 füze savunma sistemi satın alması nedeniyle CAATSA kapsamında uygulanacak yaptırımları açıklamış, SSB ve kurumun dört yetkilisi yaptırım listesine alınmıştı.

Türkiye ise Ekim ayında S-400 füzelerini denemiş ama aktive etmemişti.

CAATSA yaptırımları

ABD Kongresi, CAATSA’yı 2017’de onayladı. Yasa ile Rusya, İran ve Kuzey Kore‘ye yaptırım uygulanmasının yolu açıldı. ABD, Eylül 2018’de ise ilk kez Çin Merkezi Askeri Komisyonu‘nun Cihaz Geliştirme Departmanı‘na karşı CAATSA kapsamında dolaylı yaptırım uyguladı.

CAATSA’da 12 farklı yaptırım türü var. Bunlar arasında; yaptırım uygulanan kişi ve kurumlara ihracat-ithalat bankası desteğinin kesilmesi, ABD ve uluslararası mali kuruluşlarından kredi verilmemesi, mali kurumlara ABD Merkez Bankası ile doğrudan alışveriş yapma izni verilmemesi, döviz üzerinden işlem yapılmasının yasaklanması da yer alıyor.

Eski ABD Başkanı Donald Trump, CAATSA yaptırımlarının Türkiye’ye karşı uygulanmasını engellemişti.

DSÖ, Çin menşeili Sinovac ve Sinopharm aşılarını ay sonunda incelemeye alıyor

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Çin menşeli Sinovac ve Sinopharm aşılarını incelemeye nisan sonunda başlayacaklarını açıkladı. Açıklamada, bu aşılar hakkında daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğu belirtildi.

DSÖ’nün basın toplantısında, kurumun ülkeler arası seyahat için aşı pasaportunun zorunlu hale getirmesine karşı olduğu yinelendi. Örgüt, aşıların genel olarak korona virüsünün başkalarına bulaştırılmasını engelleyip engellemediğine dair henüz yeterli veri bulunmadığını da açıkladı. 

‘İlk değerlendirmeler umut verici’

Söz konusu aşılarla ilgili geçene hafta bir açıklama daha yapan DSÖ Stratejik Danışma Uzman Grubu (SAGE) Direktörü Alejandro Cravioto, Çin menşeli aşı üreticilerinden gelen kısmi veriler hakkında yapılan ilk değerlendirmelerin Covid-19 aşılarının dünya çapında yaygınlaştırılması için umut verici olduğunu söylemişti. 

Cravioto, “Geçen hafta üreticilerin (SAGE) toplantısında paylaştıkları bilgiler, DSÖ’nün Covid-19 aşılarının kullanımı için belirlediği kriterlere uygun etkinlik seviyelerine sahip olduklarını açıkça göstermektedir” ifadelerini kullanmış; DSÖ aşı kriterlerini, ‘yaklaşık yüzde 50, tercihen yüzde 70 ve üzerinde’ olarak ifade ederek, Çin aşıları hakkında “İnsan sağlığına zarar vermeyeceğini gösteren tüm güvenlik verilerine sahipler” demişti. 

Ayrıntılı etkinlik verileri henüz bilinmiyor

Sinopharm aşısının ayrıntılı etkililik verileri henüz kamuya açıklanmadı. Aşı üreticileri ara verilere dayanarak yüzde 79.34 oranında etkinlik belirtiyor. Sinopharm, Çin, Pakistan ve BAE dahil olmak üzere birçok ülkede kullanım onayı aldı.

Sinovac’ın aşısı ise etkinliği ise Brezilya, Türkiye ve Endonezya‘da yapılan araştırmalara göre yüzde 50.65 ila 83.5 arasında değişkenlik  göstermişti. Sinovac’ın Brezilya’daki ortağı Butantan Enstitüsü, Faz-3 sonuçlarında elde ettikleri verileri paylaşmış ve aşının etkinlik oranının yüzde 50.4’te olduğu açıklanmıştı.

İklim krizi nedeniyle Avrupa’daki mahsul kayıpları üç kat arttı

Environmental Research Letters (Çevresel Araştırma Mektupları) isimli bilimsel dergide yayımlanan ve gıda sistemlerinin iklim değişikliğine karşı hassasiyetini ele alan bir araştırma Avrupa’da aşırı sıcak havalar ve kuraklık nedeniyle mahsul kayıplarının son elli yılda üç katına çıktığını ortaya koydu.

Avrupa Birliği (AB) üyesi 27 ülke ve Birleşik Krallık‘ı kapsayan araştırmada 1961 ile 2018 yılları arasındaki tarımsal üretim verileri incelendi. Bu veriler kuraklık, sıcak dalgaları, sel ve kutup soğukları gibi aşırı hava olaylarıyla karşılaştırılınca iklim değişikliğinin mahsul kayıplarına yol açtığı tespit edildi.

Kuraklık ve sıcak dalgası etkisi

DW Türkçe’nin aktardığına göre bütün bu aşırı hava olaylarının kısmen etkisi olsa da, özellikle kuraklık ve sıcak dalgalarının mahsul üretimine etkisinin üç katına çıktığı belirlendi. Buna göre 1964 yılında yüzde 2,2 olan mahsul kayıpları 1990’larda yüzde 7,3’lere çıktı.

Kuraklığın sıklaştığı ve çok daha yoğun olarak gerçekleştiği vurgulanan araştırmada, “en şiddetli olaylar orantısız bir şekilde daha da şiddetlendi” denildi.

En fazla tahıllar etkilendi

Toplamda Avrupa’nın mahsul veriminin yüzde 150 arttığını belirten Lizbon‘daki Nova Bilim ve Teknoloji Okulu‘ndan Teresa Bras ise, aşırı hava olaylarında kayıpların mahsule bağlı olduğunu söyledi.

Bras, “AB’nin ekili alanının yüzde 65’ini oluşturan ve esas olarak hayvan yemi olarak kullanılan bir temel gıda ürünü olan tahıllar en ciddi etkilenen mahsul oldu” şeklinde konuştu.

Fiyatlar üzerinde etkisi olacak

Rapora göre bunlar diğer mahsullere oranla, kuraklık ve aşırı sıcak dalgaları olan dönemlerle bağlantılı olarak “sürekli olarak daha büyük kayıplar” gösteriyor ve her kuraklık yılında bu kayıplar yüzde 3’ün de üstüne çıkıyor.

Araştırmacılar bunun meyve, sebze ve asma gibi mahsullerin daha yaygın sulanmasıyla da açıklanabileceğini söylüyor.

İklim değişikliğinin aşırı hava olaylarını artırması beklenen araştırmaya göre bu, Avrupa’daki “dalga etkisi” küresel gıda sistemi ve gıda fiyatları üzerinde de etkili olacak.

İklim değişikliği gıda üretimini etkiliyor

Araştırma 2018 yılında Avrupa’daki aşırı sıcak dalgası ve kuraklığın tahıl üretiminde geçmiş beş yıl ortalamasına göre yüzde 8’lik üretim düşüşüne neden olduğuna dikkat çekiyor. Bu durumun “hayvancılıkta yem kıtlığına neden olduğu ve emtia fiyatlarında keskin artışa sebebiyet verdiği” belirtiliyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu gıda üretiminin iklim değişikliğine karşı “çok hassas” olduğuna dikkat çekiyor. 2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması‘ndan bu yana geçen süreçte, küresel çapta tarihin en sıcak beş yılı yaşandı.

Geçtiğimiz günlerde Nature Geoscience dergisinde yayımlanan bir araştırmada Avrupa’da kaydedilen kuraklıkların bölgenin son 2 bin 110 yılda kaydettiği en şiddetli kuraklıklar olduğu ve 2015 yılından bu yana yoğunlaştığı belirtilmişti.

Yargıtay Ankara katliamı sanıklarına verilen cezayı fazla buldu

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, İŞİD’in düzenlediği bombalı saldırı sonucu 103 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği 10 Ekim Ankara Gar Katliamı davasının firari sanıklar yönünden devam eden yargılamasında, “insanlığa karşı suç” işlediği gerekçesiyle yargılanmaya devam eden Erman Ekici’ye “fazla ceza tayini” yapıldığını,  sanık Yakup Yıldırım’ın ise beraat etmesi gerektiğini belirterek Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın bozulmasını talep etti.

10 Ekim Katliamı Avukat Komisyonu‘nun açıklamasına göre, Yargıtay’ın kendilerine ulaşan katliam davasına ilişkin hazırladığı tebliğnamede, mitingin düzenleyici KESK, DİSK, TMMOB ve TTB ile katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından kurulan 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin “katliamdan zarar görmedikleri” gerekçesiyle davaya katılma hakları olmadığı da belirtildi. 

10 Ekim Ankara Katliamı ana davasını 2018 yılında karara bağlayan Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu 19 sanıktan dokuzuna “anayasal düzeni ihlal”, “kasten öldürme” ve “öldürmeye teşebbüs”, dokuz sanığa ise “örgüt yöneticiliği, üyeliği, patlayıcı madde bulundurmak, temin etmek” gibi suçlardan cezalar vermişti. 

Tebliğname, yargının katliama bakışını gösteriyor’

Karara itirazlarının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20’nci Ceza Dairesi tarafından reddedildiğini, bunun üzerine kararı Yargıtay’a taşıdıklarını belirten 10 Ekim Katliamı Avukat Komisyonu, katliamın mağduru olanların sesi olan 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin davanın katılanı olmasından duyulan rahatsızlığı anlamadıklarını belirterek,  “Tebliğname bu haliyle, yargı organlarının katliama olan bakış açısını net bir biçimde göstermektedir” dedi.

Dosyanın incelenmesi ve aydınlatılması gereken pek çok nokta varken, Savcılığın mağdurların davaya katılmasını ve İŞİDlilere verilen cezaları det edinmesini kamuoyunun takdire bıraktıklarını belirten Komisyon, taleplerinin tamamının ve temyiz taleplerinin de yok sayıldığına vurgu yaptı. 

‘Pek çok nokta karanlıkta bırakıldı’

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı: 

“Başından beri söylediğimiz üzere sınırlardan Gaziantep’e, Adıyaman’dan Ankara’ya katliama giden yol adım adım döşenirken buna engel olması gerekenler görevlerini yapmadıkları için 10 Ekim Ankara Katliamı gerçekleşti. Sonrasındaki yargı sürecinde de katliamın gerçek sorumlularının ortaya çıkarılmaması için soruşturma savcıları tarafından bir kısım deliller hasıraltı edildi, çok önemli deliller toplanmadı, yargılama esnasında da katliamla ilgili pek çok nokta karanlıkta bırakıldı. Ancak her kademeden yargı organlarının maddi gerçekleri suskunlukla geçiştirerek yokmuş gibi davranması, gerçekleri değiştirmeyeceği gibi katliamla ilgili adalet mücadelemizi de engelleyemeyecektir.

Altı yıla yaklaşan hukuk mücadelemizde karşımıza konan engelleri, örtbas girişimlerini hiç unutmadığımız gibi taleplerimize ve kamuoyunun adalet beklentisine gözünü kulağını kapatan bu tebliğnameyi de 10 Ekim Ankara katliamına ilişkin unutturmayacaklarımız arasına alıyor ve bu katliamdan sorumlu her bir kişi yargılanıp hesap verene kadar adalet mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuna bir kez daha duyuruyoruz. “

Filiz Kerestecioğlu: İstanbul Sözleşmesi kararının ardından şikayet sayıları düşük mü gösteriliyor?

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, kadına yönelik şiddetle mücadele alanındaki kanun ve yönetmeliklerin gerektiği gibi uygulanmaması, kamu görevlilerinin keyfi tutum sergilemeleri ve başvurucuları doğru bilgilendirmediklerini gösteren örneklerin yaşanması hakkında Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk‘un yanıtlaması istemiyle Meclise bir soru önergesi iletti.

Kerestecioğlu, başta Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı olmak üzere bu alanda çalışan kadın örgütleri tarafından hazırlanan raporlarda koronavirüs salgını öncesinde de yaşanan kötü uygulamaların pandemi koşulları gerekçe gösterilerek arttığının ifade edildiğini dile getirdi.

‘Kötü uygulamalar yaygın bir davranışa dönüştü’

HDP’li Kerestecioğlu, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi‘nden çekilme kararıyla birlikte üstelik sözleşmenin 2021 yılının temmuz ayına kadar devam ettiği halde kötü uygulamaların yaygın bir davranışa dönüştüğünü kaydetti.

Kolluk güçlerinin şikayette bulunan kadınları şikayetlerinden caydırmaya ve şiddet gördükleri kişilerin yanına göndermeye çalıştıklarının kayıt altına alındığını dile getiren Filiz Kerestecioğlu, karakol üzerinden sığınak başvurusu yapan kadınlara da sığınağa sadece savcılık üzerinden gidilebildiğinin söylendiğini ifade etti.

6284 sayılı kanun gereğince sığınaklara gitmek isteyen kadınların yer olmadığı gerekçesiyle geri çevrildiğinin altını çizen Kerestecioğlu, “Kanunun gereklerini yerine getirmeyen kamu görevlileri için yaptırım uygulanmaması kadına yönelik şiddetle mücadelede karşılaştığımız sorunların kalıcılaşmasına sebebiyet vermektedir” dedi.

‘Sığınakların sayısını artıracak mısınız?’

Filiz Kerestecioğlu, Bakan Zehra Zümrüt Selçuk’un yanıtlaması istemiyle yönelttiği sorular ise şöyle:

  1. Kolluk güçlerinin kadınların şikayetlerini kabul etmemesi bilginiz dahilinde midir?
  2. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının ardından şikayet sayıları düşük gösterilmek mi istenmektedir?
  3. Yoğunluk sebebiyle talepleri karşılayamayan Alo 183 hattı yerine sadece kadına yönelik şiddet alanında 7/24 ücretsiz ve çok dilli hizmet veren acil yardım hattı açacak mısınız?
  4. Nüfusa ve erkek şiddetinin yaygınlığına oranla yetersiz kalan sığınakların sayısını artıracak mısınız?

Yeni rapor: Dünyada ve Türkiye’de yeni kömür projelerinin tek alıcısı Çin

Global Energy Monitor (GEM) tarafından hazırlanan ve dünyadaki kömürlü termik santral planlarının yıllık değerlendirmesini sunan “Yükseliş ve Çöküş 2021: Kömürlü Termik Santrallerin Küresel Takibi” isimli rapor yayınlandı.

Raporun yazarları arasında Sierra Club, Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi (CREA), Climate Risk Horizons, GreenID, Ekosfer ve Avrupa İklim Eylem Ağı’ndan (CAN Europe) uzmanlar yer alıyor.

Planlanan santrallerin yüzde 85’i Çin’de

Çin haricindeki dünya genelindeki kömür kurulu gücünün art arda üç yıldır azaldığı belirtilen rapora göre Çin bu ivmeyi aşağıya çekiyor.

2020’de toplam kurulu gücü 87,4 GW olan planlanan kömür santrallerinin yüzde 85’i Çin’de. Çin, Türkiye ve Balkanlar’daki kömür santrallerinin de yegâne yatırımcısı olmayı sürdürüyor.

Fotoğraf: Natalie Behring/Bloomberg

Kapatılan santraller

Rapor 2020 yılında 37,8 GW’lık kömürlü termik santralin kapandığını gösteriyor. Termik santralleri kapatan ülkelerin başında ABD (11,3 GW) ve AB ülkeleri (10,1 GW) geliyor.

Rapor aynı zamanda Trump’ın ‘kömüre hücum’ vaadinin gerçekleşmediğini gösteriyor. Devre dışı bırakılan kömür kurulu gücü Obama’nın ikinci döneminde 48,9 GW iken, Trump’ın görev yaptığı dönemde 52,4 GW’a yükseliyor.

Çin haricinde düşüş yaşanıyor

Çin, 2020 yılında dünyadaki yeni kömürlü termik santrallerin (50,3 GW) yüzde 76’sını oluşturan 38,4 GW kapasiteyi devreye aldı. Çin’deki yükseliş dışında dünyada 11,9 GW güçte kömür santrali devreye alındı.

Ancak devreden çıkarılan santrallerin dikkate alındığı, Çin’in hesaba katılmadığı durumda, dünyadaki kömür santrallerinin kurulu gücü 2020’de 17,2 GW düştü. Çin hariç, dünya genelindeki kömür kurulu gücü art arda üç yıldır azalıyor.

Asyada benzer eğilim

Raporda benzer şekilde Bangladeş, Filipinler, Vietnam ve Endonezya‘da planlanan 62 GW kurulu güçteki yeni termik santral projelerinin iptaline yönelik açıklamalar yapıldığı belirtiliyor.

Bu durum, yalnızca beş yıl önce bu dört ülkede planlama aşamasında bulunan 125,5 GW’lik santrale kıyasla, proje stoğunun yüzde 80 küçüldüğü anlamına geliyor.

Türkiye’de bir yılda 21 proje iptal edildi

Rapor Türkiye’deki termik santrallerin durumu hakkında da bilgi sağlıyor. Buna göre izin-lisans aşamasındaki kömür kapasitesi, ulusal ölçekte sağlanan teşviklere rağmen, 2015’teki 59,2 GW seviyesinden 2020 yılına gelindiğinde 20,4 GW’a geriledi, yani yaklaşık 40 GW’lık kapasite rafa kalktı. Bu durum proje stoğunda yüzde 66 oranında bir düşüş anlamına geliyor.

Sadece 2020 yılında 21, 2021’de ise beş kömürlü termik santral projesinin ya iptal edildiğini ya da rafa kalktığını belirten rapor başka bir tehlikeye dikkat çekiyor ve “Kamuoyu tepkisinin artması ve yatırımcıların iştahının azalmasıyla, Türkiye’deki yetkililer kömür projelerinin finansmanı için yüzünü Çin’e döndü” diyor.

Gözler Çin’e çevrildi

Türkiye’de yeni kömür projelerinin hayata geçmesi için yegâne olanağın Çinli yatırımcılar olarak görüldüğü belirtilen raporda 1,3 GW kurulu gücündeki EMBA Hunutlu termik santralinin inşaatının Çin’den alınan 1,38 milyar dolarlık finansman sayesinde devam ettiği hatırlatılıyor.

Raporda “Türkiye Varlık Fonu, Kahramanmaraş’ta planlanan ve 1,8 GW kurulu güçteki Afşin C kömür santrali projesine yönelik 2021’de gerçekleştireceği ihale için Çinli şirketlerin dikkatini çekmeye çalışıyor” ifadeleri yer alıyor.

‘Kömürden çıkış planlarına başlanmalı’

Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Özlem Katısöz, “Türkiye’deki eğilim de enerji politikasının, yeni kömür santrali yapma hedefini terk etmek ve rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir kaynakları daha etkin şekilde teşvik etmek üzere revize edilmesinin zamanının geldiğini gösteriyor. Hatta ötesine geçip, AB’deki gibi işletmedeki kömür santrallerinin kapatılmasına yönelik adil ve hızlı bir enerji dönüşümü ile kömürden çıkış planlarına başlamamız gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Ekosfer Derneği’nin kurucularından Özgür Gürbüz, “Türkiye’nin hâlâ kömürden çıkış planı bulunmuyor ve hükümet kömür santrallerinin sayısını artırmak istiyor. Ekonomik kriz ve koronavirüs salgını, kömür santrallerindeki gelişmeleri yavaşlattı ancak daha fazlasına ihtiyaç duyuyoruz. İklimi koruma konusunda anlamlı bir hedefin yokluğunda, kömür projeleri genellikle iklim değişikliğine etkisi dikkate alınmadan tartışılıyor. Turkiyedekomur.org isimli web sitesiyle, Türkiye’deki kömür sorununun iklim değişikliği ve küresel gelişmeler göz önünde bulundurularak değerlendirilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Resmin bütününü görmek, Türkiye’nin iklim dostu enerji politikaları oluşturmasına ve Paris İklim Anlaşması’nı onaylamanın öneminin ortaya çıkmasına yol açmasını umuyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Yeni projeler iptal edilmeli’

Global Energy Monitor’da Kömür Programı Direktörü olarak görev yapan Christine Shearer ise “2020 yılında, birçok ülkenin enerji planlarında kömürün miktarını azaltmak üzere ardı ardına açıklamalar yaptığına şahit olduk. Dünyanın birçok yerinde planlama aşamasındaki kömür santrallerinin, planlanan son santraller olmaları oldukça olası görünüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi (Centre for Research on Energy and Clean Air, CREA) baş analisti Lauri Myllyvirta, “Geçtiğimiz yıl Çin‘de, Almanya ve Polonya‘nın toplam kömür kapasitesine denk düzinelerce yeni kömür santrali proje stoğuna eklendi. Bu projeler, ülkenin 2030 yılı itibarıyla emisyonlarının düşüşe geçmesi ve 2060’tan önce karbon nötr hale gelmesine yönelik taahhüdünün hayata geçmesinin önünde engel yaratıyor. Bu projelerin iptali, ülkenin düşük karbonlu kalkınma patikasında ilerlemesine imkân tanıyacaktır” dedi.

Soyadı mücadelesini kazanan Selin Karakartal: Bu bir insan hakları meselesi

Geçtiğimiz senenin aralık ayında, evlendiği kişinin değil, kendi soyadını kullanmak için dava açan Selin Karakartal kısa sürede davayı kazandı. Karakartal yaşanan süreçle ilgili, “Benim için tek önemli şey, birey olarak hakkım olan şeye sahip olabilmekti” dedi.

Karakartal’ın avukatı olan Ayten Ünal ise yıllardır bu tür davaları takip eden bir isim. Hatta kendi davası olan olan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde (AİHM) görülen Ünal-Tekeli/Türkiye Davası emsal karar olma özelliği taşıyor.

Ayten Ünal Tekeli davası

Ünal, 1996 yılında evlenmeden önceki soyadı kullanmaya devam etmek için dava açtı. Ünal’ın açtığı dava reddedilirken, 1997’de yasada yapılan bir değişiklikle eşin soyadıyla birlikte kendi soyadını da kullanma hakkı getirildi.

Ancak, Ayten Ünal bu kararın talebini karşılamadığı için konuyu AİHM’e taşıdı. 2004 yılında AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin özel ve aile yaşamına saygıyla ilgili 8’inci maddesi ile ayırımcılığın yasaklanmasıyla ilgili 14’üncü maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiğini bildirdi. Bu karar, daha sonraki davalarda emsal teşkil etti.

‘Kimliğimin bir parçası’

Dava açma sürecini Yeşil Gazete‘ye anlatan Selin Karakartal, soyadının kimliğinin bir parçası olduğu için dava açtığını şöyle anlattı:

Ben konuya ideolojik olarak yaklaştım aslında. İsmim benim kimliğimin bir parçası.

Sadece evleniyorum ve evlendiğim kişiyle eşit bir ilişkiye başlamam lazım. Bu düşüncelerle yola çıktım.

Eşit bir birey olarak var olmalıyım ki eşit mücadele edeyim. Benim bir ucundan tutmam lazım diye düşündüm.”

Daha uzun süreceğini düşünüyordu

Karakartal, dava açmaya karar verdikten sonra kendisi de avukat olan bir komşusuna danıştığını, komşusunun da Avukat Ayten Ünal’ı yakından tanıdığını ve onun da içinde bulunduğu avukatlarla davanın takibinin yapılmasının daha uygun olacağını söylediğini aktardı:

Avukatla konuştuk ve karar verdik. Ben kendimi bu dava üç-beş sene sürer, üç-beş sene gider gelirim psikolojisine hazırladım. Göze aldık, ne olursa olsun yapacağız diye girdik.

Ancak, ilk duruşmada karar çıktı. Gerçekten mi, bu kadar kolay mıydı? Bu kadar kolaysa niye bu kadar uğraştırıldık?”

Dava, açıldığı tarihten itibaren dört-dört buçuk ay içinde karara bağlandı. Avukat Ünal da kararın kesinleştiğini ve nüfus müdürlüğüne de gönderildiğini kaydetti.

‘Dava, istinafa, dolayısıyla temyize gitmeyecek’

Nüfus müdürlüğünün karara karşı çıkmadığını anlatan Ünal, davanın istinafa (Bölge Adliye Mahkemesi) ve temyize (Yargıtay) gitmeyeceğini de vurguladı:

Nüfus müdürlüğünden bir karşı çıkış olmadı. Zaten davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisiyle konuştuk. Onlar, biz usulen kabul etmiyoruz, talep –Medeni Yasa 187. maddeye aykırı dediler.

Bizde kurumlar (Nüfus Müdürlüğü vs.) bütüncül/multi perspektiften bakmıyorlar.  Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM kararları yokmuş gibi davranıyor. ‘Biz cevaben buna itiraz ediyoruz ama karardan sonra istinafa ve Yargıtay’a göndermeyeceğiz’ dediler.

Nüfus Müdürlüğü, kadınların boşandıktan sonra velayeti elinde bulundurması durumunda soyadlarını çocuklarına verilmesini kabul etmiyorlar. Onlarla ilgili dava çok yoğun.

Onda yine soyadı baba üzerinden gitsin istiyorlar. Bu uyuşmazlıklarla uğraşıyorlar. Bu konuda Anayasa Mahkemesi kararı olmasına rağmen bu dosyaları hem istinafa hem de temyize gönderiyorlar.”

Avukat Ünal, Selin Karakartal’ın davasının hem istinafa hem de temyize gitmemesi açısından farklılık teşkil ettiğini söyledi.

‘Heyecan verici’

Mahkemenin kararını yorumlayan Karakartal, bu kararın heyecan verici olduğunu, ancak kadınların işinin kolaylaştırılması gerektiğine vurgu yaptı:

Bu karar aslında heyecan verici. Daha eşit birey olarak kabul edilmemizde bir adım olarak görüyorum.

Ancak, asıl olarak Medeni Kanun’daki ilgili maddelerin değiştirilmesi gerekir. Yani, ben Nüfus Müdürlüğü’ne gideyim, istediğim soyadımı seçebileyim, istersem eşimin soyadını alayım, istersem kendi soyadımı ya da birleştireyim. Madem bu kadar kolay verilebilir bir şey, o zaman yolu açılsın ki bu kadar stresle uğraşmayalım. Avukata ulaşamayan bir sürü insan var.”

Her kadın bu davayı açabilir

Avukat Ünal, bu gibi soyadı davalarında herhangi bir delil toplanmadığını, tanığa dahi ihtiyaç  olmadığını ve her kadının da bu davayı açabileceğini şöyle anlattı:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı Ünal-Tekeli Türkiye davasında herhangi bir gerekçe sunulmasına, araştırma yapılmasının gerekmediğine, bu talebin  kişilik ve kimlikle ilgili olduğuna hükmetti. Mahkeme, delil toplamıyor, tanık da dinlemiyor. Bu talep yalnızca eğitim düzeyi yüksek akademisyenlerin talebi değil. Biz kadınları eğitim seviyesine ya da kariyerlerine göre kategorize etmiyoruz.

Bir kadın kişiliğini, kimliğini doğuştan itibaren ediniyor. Gönül ister ki insanlar kendi soyadlarını kendileri seçebilsinler. O günler de mutlaka gelecek.

‘Yasal değişiklik yapılmalı’

Konuyla ilgili yasal değişiklik yapılması gerektiğine vurgu yapan Ünal, evlilikle soyadının değişmemesinin esas alınması gerektiği düşüncesinde olduğunu ifade etti:

Hala tek tek dava yoluyla çözülüyor. Yasal değişiklik yapılması gerekiyor. Evlilikle soyadının değişmemesinin esas alınması gerektiği düşüncesindeyim.

İsteniyorsa eşlerin soyadı alınsın. İsterlerse ortak bir soyadı olur, erkek kadının, kadın erkeğin olabilir ya da iki tane soyadı olabilir ya da yeni bir soyadı seçebilirler.

Hem kadınlar için hem çocuklar için insanların soyadı üzerinden bir mülkiyet duygusu haline getirilmemesi gerekir.

Selin Karakartal’ın davasının kısa sürede sonuçlanmasına da değinen Ayten Ünal, “Bu kadar kısa zamanda karar verilmesinin arkasında bizim 20-25 yıllık emeğimiz var. Pilot davamızda 10 hukukçu 10 yıl İzmir’de soyadı mücadelesi yürüttük. Bunun arkasında kadın mücadelesi var. Sonrasında da 55 kadın örgütü desteğiyle yaptığımız kampanyalar var. Kadınların, hukukçuların mücadelesi var’ ifadelerini kullandı.

‘Şimdiye dek yapılan kadın mücadelesinin sonucu’

Davanın sonucundan mutlu olduğunu söyleyen Selin Karakartal, kararın şimdiye dek verilen kadın mücadelesinin bir sonucu olduğunu, bundan sonra da gelecek kuşaktaki kadınların mücadelesine küçük bir katkı olduğuna dikkat çekti: 

Kararın şimdiye dek kadınların verdiği hak mücadelesinin bir sonucu olduğunun farkındayım. Ben bir insanım. Soyadımın aynı kalması bir insan olarak, bir birey olarak benim kişisel hakkım. Adımı korumak, hak mücadelesine bir tuğla da ben koymak için  başvurdum. Başka herhangi bir şey için değil.

Bu karar mutluluk verici. Hem benim için hem de bütün kadınlar için küçük ama güzel bir adım.”

‘Hukuken değil, fiilen engel olabiliyor’

Avukat Ayten Ünal, evlenmeden önceki soyadını kullanmak isteyen kadına evli olduğu erkeğin itiraz etmesi durumunda yaşanabilecekleri ise şöyle anlattı:

Henüz böyle bir uyuşmazlık olmadı. Mahkemeler her seferinde eşlerin davalı gösterilmesini şart koşup süre veriyor. (Örneğin, Selin Karakartal’ın davasında biz eşini davalı göstermemiştik.) Uygulamada böyle bir koşul koydular.

Ama AİHM kararı net; bu konuda eşin onayı gerekmez. Davada da engel olmamalı diye düşünüyoruz. Ama fiilen engel koyuyorlar. Hukuken engel yok, fiilen engel olabiliyor.

Dünyada birçok örnek var

Dünyada bu konuyla ilgili yaşananlara da değinen Ünal, 45 Avrupa Konseyi ülkesinde kadınların kendi soyadlarını kullanabildiklerini kaydetti:

Dünyada çok sıkıntı yok. 45 Avrupa Konseyi ülkesinde kadınlar kendi soyadlarını kullanabiliyor. Hatta İspanya ve Yunanistan‘da kadınlar çocuklarına kendi soyadlarının verilmesini de talep edip davasız kullanabiliyor.

Kişiler de yaşamlarını hak temelinde kuruyorlar ise bu yasal haklarını kullanıyor. Ama geleneksel aile ve değerler muhafaza edilmek isteniyorsa eşinin soyadını alabiliyorlar.”

Diyanet: Teravih namazı camilerde kılınmayacak

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle, teravih namazının camilerde değil evlerde kılınmasının uygun olduğuna karar verildiğini açıkladı. 
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ramazan ayı boyunca tedbirlerin sıkılaştırılacağı açıklamış, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da 30 Mart’ta “Teravihler kapalı olmayacak. Bu noktada hassasiyet gösterilerek, tedbirler alınarak kılınmaya devam edilecek” demişti. Sürekli artan vakalar ve ölümler nedeniyle her yerin kapatılıp camilerin teravih namazı için açık tutulması kamuoyunda yoğun tepkilere yol açmıştı.

‘Aşı orucu bozmaz’

Eleştirilerin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı‘ndan teravih namazıyla ilgili yeni bir karar geldi.  Konuyla ilgili açıklama yapan Diyanet İşleri Bakanı Erbaş, “Yaptığımız istişareler neticesinde teravih namazını camilerde değil evlerimizde kılmanın uygun olduğuna karar verdik. Şayet bu süreçte salgının seyrine göre camilerimizde teravih namazı kılabilme imkanı olursa bunun da kararını alıp milletimizle paylaşırız” dedi. 
 
Ali Erbaş, oruçlu durumdayken, aşı olmanın sakınca yaratmadığını ve orucu bozmayacağını da sözlerine ekledi.