Ana Sayfa Blog Sayfa 1453

Salda Gölü Koruma Derneği: Salda’da amaç gölü korumak değil rant sağlamak

Salda Gölü Koruma Derneği, Burdur’un Yeşilova ilçesinde yer alan ve Millet Bahçesi inşaatının hız kazandığı Salda Gölü’ne ilişkin bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Salda Gölü yok edildiğinde dünyanın çok büyük bir değerini kaybedeceği belirtilen açıklamada “Salda Gölü, Dünya mirasıdır. Mutlak korunmalıdır” çağrısında bulunuldu.

‘Kirlilik dışarıya çıkamıyor’

Salda Gölü ve çevresinin kapalı bir havza olduğu belirtilen açıklamada “Salda Gölüne giren kirlilik bir daha dışarıya çıkamaz. Biriken kirlilik göl dibine çökelmekte ve canlılar için zehirli olan; hidrojensülfür, metan ve amonyak oluşturmaktadır” denildi.

Oluşan bu zehirli gazların göl içindeki endemik canlıları öldürerek yok edeceği belirtilen açıklamada “Gölde oluşan bu ekolojik değişiklik, göle gelen kuşların gelmemesine, suyundan yararlanan göl dışındaki canlıların ölmesine ve bu özel ekolojik yapıya uyum sağlayan endemik bitkilerin yok olmasına sebep olacaktır” uyarısında bulunuldu.

‘Daha fazla insanın gelmesi gölü kirletir’

Salda Gölü’nü yıkıma sürükleyen sürecin anlatıldığı açıklamada “Salda Gölü 1980’li yıllara kadar kendi halinde, tertemiz, insanlardan saklı, doğal olarak var oldu” denildi. Sonrasında yaşananlar ise şu sözlerle aktarıldı:

1980’li yıllarda Türkiye’de turizmin canlanması ile insanların ilgisini çekmeye başladı. Salda Gölüne insanların ilgisi artarak devam etti.  2017-2018 yıllarında Salda Gölünün, Maldivler benzetmesi ile reklamının yapılması ve NASA’nın Mars Gezegenine benzetmesi ile insanların ilgi odağı oldu. 2019 yılında resmi kayıtlara göre bir milyon beş yüz bin kişi Salda Gölüne geldi.

Salda Gölünü görmeye gelenlerin çoğu Salda Gölünde suya girdi. Suya girenlerin, teri, kiri, güneş yağı, idrarı ve diğer kirlilikleri gölde kaldı. Suya girmeyenler için zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak altyapı olmadığından gölün çevresi kirletildi. Millet bahçesi göle daha çok insan gelsin diye yapılıyor. Göle ne kadar çok insan gelirse, göl o kadar çok kirlenecektir.

Millet Bahçesi inşaatı

Açıklamada “Salda Gölü 1989 yılında 1. Derece sit bölgesi ilan edildi. 1. Derece sit bölgesi ilan edildikten kısa süre sonra, devletin yetkilileri, korunması gereken bu yeri devletin başka kurumlarına tahsis ederek kullanıma açtılar” denildi.

2019 yılında devleti yönetenlerin, göl çevresini Ö.Ç.K. bölgesi ilan ederek ve millet bahçesi projesi ile Salda Gölü çevresine yapılaşmaya açtığı belirtilen açıklamada şunlar söylendi:

Millet bahçesinin ilk planları göl kenarını beton yığınına çeviriyordu. Milyonlarca insan göl kenarında gece, gündüz kalacaklar, gölde suya girecekler, gölü istedikleri gibi kullanacaklardı. İtirazlarımız, açılmış olan davalar ve kamuoyunun baskısıyla yetkililer bizlerin sayamayacağı kadar çok plan değişikliği yaptılar. Çivi çakmayacağız dedikleri yere, kepçelerle, kamyonlarla, daldılar. Çivi yerine özel matkaplarla deldikleri hidromanyezitlere (kil tabakasına) çelik kazıklar çakarak ahşap binalar yaptılar. Bu yapılanlarla göl korunmadı. Göl çevresindeki doğal yapı ve göle yeraltından gelen su yolları bozuldu. Bizler halen millet bahçesi projesinin iptal edilmesini istiyoruz. Çünkü millet bahçesi hidromanyezitlerin ve beyaz kumların üzerine yapıldı.”

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yapılan millet bahçesi ile Salda Gölü’nü koruduğunu söylediği belirtilen açıklamada bunun doğru olmadığı belirtildi. Açıklamada “Bakanlık gölü korumak yerine, nasıl ranta çevireceğini düşünmektedir. Bakanlığın amacı gölü korumak olsaydı, millet bahçesinden önce, göl çevresindeki yerleşim yerlerinden göle akmakta olan kanalizasyon sularının, göle gelmesini önlerdi” dedi.

Açıklamada Salda Gölü’nün gelecek nesillere aktarılması için talepler şu şekilde sıralandı:

  1. Salda Gölünde suya girilmesin.
  2. Beyaz kumlara basılmasın.
  3. Göl çevresindeki yapılaşma durdurulsun. İmar barışı iptal edilsin.
  4.  Millet bahçesi projesi iptal edilsin.
  5. Göl çevresindeki yerleşim yerlerinin kanalizasyon suları göle akıtılmasın.
  6. Salda Gölü bilim insanları için laboratuvar olsun.
  7. Salda Gölünden turistik amaçlı yararlanılacaksa, görsel turizm ve fotoğraf turizmi olarak yararlanılsın.
  8. Salda Gölü UNESCO Dünya miras listesine alınsın.

Bilim insanlarından uyarı: Göllerdeki oksijen seviyesi son 40 yılda üç ila dokuz kat azaldı

Elektrik üretiminde ‘Yeşil Tarife’ uygulaması 1 Haziran’da başladı: Devlet destek olmalı

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu,  (EPDK) elektrik üretiminde yenilenebilir kaynaklardan üretimi destekleyen Yeşil Tarife’yi (YETA) 1 Haziran 2021 itibariyle tüketicilerin kullanımına sundu. Gönüllülük esasına dayalı tarife sayesinde kullanıcıların çevre bilincinin yükselmesine katkı yapmanın yanı sıra Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destekleme Mekanizması‘nda (YEKDEM) oluşan yüksek ve öngörülemez maliyetlerin önüne geçilmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarından üretim yapan şirketlere destek olunması amaçlanıyor.

Yeşil Tarife, EPDK tarafından daha önce tüketicilerin kullanımına sunulmuştu. Ancak 1 Haziran itibariyle yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretiminin sertifikasyonunu sağlayan “Elektrik Piyasasında Yenilenebilir Enerji Kaynak Garanti Belgesi (YEK-G) Yönetmeliği’nin” yürürlüğe girmesiyle birlikte gerçek anlamda uygulanmaya başlandı.

Yeşil Tarife uygulamasını Yeşil Gazete‘ye değerlendiren Troya Çevre Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Oral Kaya, uygulamanın önemli ve güzel olduğunu ancak fiyatların normal tarifeye göre daha yüksek olacağı için devletin bu konuda destek olması gerektiğine vurgu yaptı.

Yerli yenilebilir kaynaklar dışa bağımlılığı azaltıyor

Çevre hassasiyetlerinin her geçen gün arttığı dünyada yeşil enerjinin giderek  popülerleştiğini ifade eden elektrik tarifeleri karşılaştırma ve tedarikçi değiştirme sitesi encazip.com‘un kurucusu Çağada Kırım, “Örneğin İngiltere’de tüketicilerin yüzde 76’sı, elektrik tedarikçisi seçme aşamasında, kullanacakları elektriğin yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmesinin kararlarında önemli olduğunu söylüyor.  Türkiye’de de doğayı ve gelecek nesilleri korumak adına Yeşil Tarife’ye geçilmesi, enerjide dışa bağımlılığın ve cari açığın azalması anlamına da geliyor” dedi.

Oral Kaya da, Yeşil Tarife’nin devletin hızlı bir şekilde fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişini hızlandıracak olan bir uygulama olduğunu kaydetti.

Yeşil Tarife’ye geçiş, tedarikçi değiştirmek kadar kolay

Elektrik tüketicileri, Yeşil Tarife’ye geçmek için bölgelerindeki görevli tedarik şirketine talepte bulunabiliyor. Tarife değişikliğindeki süreç, tedarikçi değişikliğine çok benzer olarak gerçekleşiyor. Tüketiciler başvurunun ardından son faturasını normal tarifeden ödüyor ve devam eden dönemlerde tedarik, Yeşil Tarife üzerinden gerçekleştiriliyor. Yeşil Tarife’ye geçme talebi bir yıl içinde en fazla iki kez yapılabiliyor.

Mesken, ticarethane veya sanayi aboneleri, tedarikçilerine başvurarak Yeşil Tarife’ye geçiş yapabiliyor. Ancak Yeşil Tarife şu anda standart elektrik kullanımından daha yüksek fiyata mal oluyor. Bu tarifeye geçen tüketicilerin elektrik faturalarında, temin ettikleri enerjinin yenilenebilir enerji kaynaklarından üretildiğini gösteren bir yeşil işaret bulunuyor. Tüketiciler aynı zamanda tedarikçilerinden yeşil enerji sertifikası da talep edebiliyor.

Yeşil Tarife, tüketicinin satın aldığı elektriğin bir kısmının veya tamamının yenilenebilir kaynaklardan üretildiğinin taahhüdü anlamına geliyor. Elektrik sistemi bir havuz gibi işlediği ve tüm kaynaklardan üretilen elektrik birbirine karıştığı için şu anda bir tüketicinin elektrik enerjisinin tamamının yenilenebilir kaynaklardan sağlanması mümkün değil. Bunu sağlamak için “eşitleme yöntemi” adı verilen bir mekanizma devreye giriyor. Örneğin, 100 birim elektrik tüketen bir tüketici için yenilenebilir enerji santrallerinden 100 birim kadar elektrik sisteme veriliyor. Giren ve çıkan elektrik sayaçlarla kayıt altına alınıyor ve sertifikasyon süreci ile birlikte tüketicilerin kullandığı elektriğin yenilenebilir kaynaklardan üretildiği teyit edilebiliyor. Tüketiciler elektrik kaynağını, tedarikçilerinin sağlamakla yükümlü olduğu Yenilenebilir Enerji Kaynak Garanti Belgesi (YEK-G Belgesi) ile kontrol edebiliyor.

‘Devletin destek olması gerekiyor’

Kaya, Yeşil Tarife ücretinde devletin tüketiciye destek olması, en azından normal tarife fiyatlarıyla aynı seviyede tutması gerektiğine vurgu yaparak şu açıklamalarda bulundu:

Yeşil Tarife, Enerji Bakanlığı’nın daha önce başlatmış olduğu üreticinizi kendiniz seçtiğiniz uygulamanın bir uzantısı aslına bakarsanız.

Bakanlığın şimdiki uygulamasıysa artık daha yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmiş temiz enerjiyi de seçme imkanını tanıyor bize.

Bundan dolayı aslında çok güzel ve önemli bir gelişme. Tabi yenilenebilir kaynaklar işin içine girince normal tarife üzerinden değerlendirildiğinde fiyatlar daha farklı olacak.

Ama burada mutlaka bir şekilde devletin destek olması gerekiyor. En basitinden hiç olmazsa normal tarifeyle aynı seviyede tutması gerekiyor.”

Nükleer enerji kapsam dışı

Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen Yeşil Enerji, rüzgar çiftlikleri, güneş paneli tarlaları ve hidroelektrik santralleri gibi çeşitli yenilenebilir enerji kaynaklarından üretiliyor.

Bazı ülkelerde tarifeler, karbon salımı olmadığı gerekçesiyle nükleer enerji santrallerinden üretilen elektriği de kapsarken, enerji ve iklim uzmanlarının önemli bölümü, nükleer enerjiyi “yenilenebilir ve yeşil enerji” olarak kabul etmiyor. Türkiye’deki mevzuat uyarınca da Akkuyu‘da yapımı devam eden nükleer enerji santralinden üretilmesi planlanan elektrik enerjisi, Yeşil Tarife kategorisine dahil edilmeyecek ve Yeşil Tarife sadece yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektrik için geçerli olacak.

Devlet tarafından yenilenebilir enerji santrallerine yatırımın artırılması amacıyla bugüne dek pek çok teşvik mekanizması uygulandı. Halen uygulanan teşvikler, tüketiciler tarafından direkt olarak fark edilmese de belirli bir bedel olarak elektrik faturalarına yansıtılıyor.

Nisan ayında, sadece yenilenebilir enerji santrallerine verilen alım garantisi teşviklerinin karşılığı olarak tüm tüketicilerin elektrik bedellerine tüketilen her bir kWh için 0,17127 TL yansıtıldı. Bir diğer taraftan alım garantileri için, hidroelektrik santrallerine kWh başına 0,62 TL, rüzgar enerji santrallerine 0,62 TL, güneş enerji santrallerine 1,13 TL, jeotermal enerji santrallerine ise 0,89 TL ödeniyor. Tüm bu bedeller direkt olarak tüketici faturalarına etki ettiğinden bu bedeller aslında tüketiciler tarafından ödeniyor. Bu durumda tavan fiyat olarak işlev gören Yeşil Tarife, ulusal tarife fiyatının YEKDEM alım garantilerinden daha düşük olması, sistemin gerçekten iyi işlemesi ve tüketiciler için orta vadede çok daha ucuz elektrik kullanımı anlamına geliyor.

Yeşil Tarife’nin Avrupa Birliği’yle ticari ilişkiler açısından, Türkiye sanayicisinin işini kolaylaştıran bir uygulama olduğunu aktaran Çağada Kırım, “Zira özellikle Türkiye’de üretim yaptıran Avrupalı şirketlerin sürdürülebilirlik konusundaki hassasiyetleri oldukça yüksek. Avrupalı müşteriler halihazırda sürdürülebilirlik konusunda Türk sanayicisine pek çok şart getirmiş durumda ve çok yakında üretimde kullanılan elektriğin de sürdürülebilir kaynaklardan sağlanmasını ön şart olarak getirebilecekler. Yeşil Tarife mevzuatı yapılmamış olsaydı; ihracat pazarımızı Romanya, Bulgaristan ya da Polonya gibi ülkelere kaptırma riski ortaya çıkabilecekti” diye konuştu.

Yeşil Tarife’ye kadar yenilenebilir enerji teşvikinin sadece devlet tarafından yapıldığını ve tüketicilerin dolaylı olarak destek olduklarını aktaran Kırım, “Ancak bu tarife ile tüketiciler de yenilenebilir enerjiyi doğrudan desteklemiş olacak” dedi.

Yeşil Tarife tercih edilecek mi?

Tüketicinin Yeşil Tarife’yi tercih edip etmeyeceği konusuna da değinen Kaya, önce çevre ve iklim konusunda duyarlı kişilerin bu alana yöneleceği, ardından domino etkisiyle diğer tüketicilerin de bu alana yöneleceğini ifade etti:

Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanabilmek için yapacağınız yatırımlar da çok yüksekti. Ama insanlar hızlı bir şekilde bu alana yöneldiler. Çünkü bu alanın geleceği olduğunu biliyorlardı.

Aynı şey Yeşil Tarife için de geçerli. Gerçekten çok ilgili olan, çevre ve iklim konusunda duyarlı olan kişilerin bu alana yöneleceğini tahmin ediyoruz. Ama bu aynı zamanda domino etkisi yaratarak diğer tüketicileri de hızlı bir şekilde itecektir.”

Meclis Başkanı Şentop: 10 bin dolar alan vekili bilen de açıklayacak olan da ben değilim

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Mustafa Şentop, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Sedat Peker’den 10 bin dolar alan siyasetçi” açıklamasının ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisine yönelik eleştirilerine tepki gösterdi; “Bunu bilen de ben değilim açıklayacak olan da ben değilim. Ben de 10 bin dolar alan kimdir, açıklansın diyorum” dedi.

EİTPA konferansı için bulunduğu Pakistan‘da konuşan Şentop, Soylu’nun, “Sedat Peker’den her ay 10 bin dolar alan siyasetçi” açıklamasıyla ilgili de  açıklama yaptı.

‘Kılıçdaroğlu iftira atıyor’

Kılıçdaroğlu’nun kendisine yönelik, “TBMM başkanı açıklamak zorunda. Konuşmuyorsa, acaba 10 bin dolar benzeri bir olay her ay ona da mı veriliyor” sözlerini yanıtlayan Şentop şunları söyledi:

 “Konu 10 bin dolar alan siyasetçi kimdir, bunu kim açıkların ötesine geçerek beni itham eden bir iftirada bulunmuştur. Yalan olduğunu bildiği halde böyle bir ithamda bulunmuştur. Bu kişinin siyasi bunaklık içerisinde olduğu veya bilerek kasten yapıyor ise bunun haysiyetsizlik ve ahlaksızlık olduğunu söyledim. Bunu bilen de ben değilim açıklayacak olan da ben değilim. Ben de 10 bin dolar alan kimdir, açıklansın diyorum” ifadelerini kullandı.

Ne olmuştu?

İçişleri Bakanı Soylu, Sedat Peker’in kendisine yönelik iddiaları sonrası katıldığı TRT yayınında, “Keklemişler, ben ne yapayım. Kim keklemiş ise hesabını ondan sorsun, ayda 10 bin dolar hangi siyasetçiye gönderiyorsa ondan sorsun. Yanlışlıkla yazdıkları bir yere düşmüş” açıklamasını yapmıştı.

Muhalefet cephesinden Soylu’nun bahsettiği siyasetçinin kim olduğuna ilişkin sorular gelirken, Soylu, katıldığı bir başka yayında da konuya açıklık getirmemişti.

 

Reyhanlı Katliamı davasında emniyet mensuplarına ‘iyi hal’den ceza ertelemesi

Haber: Burcu Özkaya Günaydın

*

11 Mayıs 2013 günü Hatay’ın Reyhanlı ilçe merkezinde iki bombalı aracın patlamasıyla gerçekleşen katliamda 53 kişi yaşamını yitirdi, 249 kişi de yaralandı. Ankara Gar Katliamı’ndan sonra Türkiye tarihinin en büyük katliamı olarak kayda geçen olaydan 1.5 yıl sonra,  28 Nisan 2015 tarihinde düzenlenen iddianame sonucu, o dönemin kamu görevlileri hakkında açılan dava bugün (3 Haziran) sonuçlandı.

Hatay 7. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, “görevi ihmal etme” iddiasıyla yargılanan dönemin İl Emniyet Müdürü Ragıp Kılıç, başka suçtan tutuklu bulunduğu cezaevinden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla katıldı. Tutuksuz sanıklardan dönemin İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü Nevzat Eşit, dönemin Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Eyüp Karaçoban ile avukatlar ve saldırılarda yaşamını yitirenlerin yakınları duruşma salonunda hazır bulundu. Tutuksuz sanık dönemin Reyhanlı İlçe Emniyet Müdürü Murat Berk, duruşmaya katılmadı. Ragıp Kılıç, Nevzat Eşit, Eyüp Karaçoban, Murat Berk’e 10’ar ay hapis cezası verildi. Ceza, iyi halden 8 aya indirildi, verilen cezalar da ertelendi.

‘Kontrole yakalanmadılar’

Reyhanlı katliamına emniyetin seyirci kaldığının belirtildiği iddianamede, “Bomba yüklü araçların tescil ve plaka bilgisinin yer aldığı 10 Mayıs 2015 tarihli MİT notundan sonra ilçeler telsiz anonsu veya telefonla uyarılmadı. Bomba yüklü araçlar 11 Mayıs günü gündüz arka arkaya il merkezindeki ana caddeleri de geçerek Reyhanlı ilçesine ulaşana kadar herhangi bir kontrole yakalanmadan kolayca hedefe varabildikleri ve patlamayı gerçekleştirdikleri anlaşılmıştır” denilmişti.

MİT, Savcı Şişman’ı suçladı 

2014 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) ait içinde askeri mühimmat olan TIR’ları durduran savcılardan Özcan Şişman, aynı zamanda Reyhanlı Katliamı iddianamesini hazırlayan savcı. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Reyhanlı iddianamesini hazırlayan Savcı Özcan Şişman’ı, o dönem patlamadan önce MİT’in kendisine bildirmesine rağmen saldırıyı önlememekle suçlamıştı.

Şişman ise, daha önce “MİT’in Reyhanlı saldırısını bildiğini ancak Emniyet’ten sakladığını” söyledi. Savcı Özcan ayrıca yine o dönem mahkemede yaptığı konuşmada, 10 Şubat 2021 tarihinde Karapınar-Konya yolu üzerinde bir trafik kazasında ölen IŞİD’in ‘hayalet komutan’ olarak anılan Heysem Topalca’nın adını vererek, Reyhanlı, Niğde-Ulukışla, Cilvegözü patlamalarında Topalca’nın parmağı olduğunu söyledi.

Avukat Can: Dava cezasızlıkla kapatıldı

Katliamda yaşamını yitiren ailelerin avukatı olarak davaya müdahil olan Av. Hatice Can, ana davadan farklı yürütülen dava süreci boyunca sanıkların daha fazla ceza alması için mücadele ettiklerini ve bu sonucun kamu vicdanını yaraladığının altını çizdi. Can, “53 insan yaşamını yitirdi onlarca insan yaralandı, psikolojik olarak çöktü. Reyhanlı’da çok büyük ihmal vardı. Katliamdan önce emniyet mensuplarına ihbar gelmesine rağmen hiçbir önlem alınmadı. Zaten bu dava emniyetteki ihmal davasıydı. Davayı cezasızlıkla kapattılar” dedi.

‘Sarsıldık, ama şaşırmadık’

Reyhanlı Katliamı’nın göz göre göre geldiğini söyleyen Avukat Can, o dönem katliama giden süreci şöyle aktardı:

Suriye savaşının en hareketli dönemleri. Binlerce mülteci sınıra akın ediyor. Açık kapı politikası uygulandı ve herkes rahatça sınırı geçip Reyhanlı’ya, Hatay’a geldi. Reyhanlı’dan kısa bir süre önce 11 Şubat 2013’te Cilvegözü patlaması oldu. O süreçte Reyhanlı’da hemen hemen her gün patlama oluyordu. Birçoğu da basına yansımadı. Herkes endişe içindeydi. Büyük bir patlama bekliyordu ama nerede ne zaman nasıl olacağını bilmiyordu sadece. O yüzden Reyhanlı patlamasında sarsıldık, üzüldük ama şaşırmadık. Tam anlamıyla göz göre göre onca insan öldü. Düşünsenize Reyhanlı’nın göbeği, emniyete, belediyeye 100 metre uzaklıkla bir yerde 53 insan öldü bu ihmal değil de nedir? Bu karar ne aileleri ne de davaya müdahil olanları tatmin etti aksine kamu vicdanını yaraladı.”

Sanıkların görevi kötüye kullanmanın yanı sıra her ölen kişi için ölüme neden olmaktan ceza alması gerektiğinin altını çizen Hatice Can, duruşmada bu karara ailelerin de itiraz ettiğini belirterek, davayı istinafa götüreceklerini kaydetti.

 

 

AB Adalet Divanı: Almanya hava kirliliği yasal sınırlarını ‘ısrarla’ ihlal ediyor

Avrupa Birliği Adalet Divanı, Almanya‘yı birlik tarafından belirlenen atmosfer kirliliği yasal sınırlarını “sürekli” olarak ihlal ettiğine karar verdi.

Yüksek Mahkeme, perşembe günü yaptığı açıklamada, Almanya’nın hava kirliliğiyle ilgili AB sınırlarını ısrarla ihlal ettiğini, birkaç büyük şehirde hava kalitesini iyileştiremezse ülkenin mali cezalarla karşı karşıya kalabileceğini söyledi.

Reuters‘nin aktardığına göre, Adalet Divanı, 2010’dan 2016’ya kadar aralarında Berlin, Stuttgart, Münih, Köln ve Düsseldorf’un da bulunduğu 26 bölgede AB’nin yıllık nitrojen dioksit (NO2) kirliliği sınırlarını ihlal ettiğini kaydetti. Stuttgart ve Ren-Maine de bu dönemde saatlik NO2 limitlerini aştı.

Davayı açan Avrupa Komisyonu‘nun lehine karar veren mahkeme, Alman hükümetinin AB hava kalitesi kurallarına uyumu sağlayacak önlemleri almadığına karar verdi. Almanya şimdi buna uymak zorunda, aksi takdirde daha fazla yasal işlemle karşı karşıya kalacak. 

Bununla birlikte yine 2016’dan bu yana, ilgili bölgelerin çoğu, daha az kirletici otomobillere geçiş ve sürüş yasakları, hız sınırları ve düşük emisyonlu otobüslere geçiş gibi yerel önlemlerin yardımıyla AB sınırlarına uymak için NO2 kirliliğini dizginledi. Hükümet verilerine göre, 2020’de altı Alman şehri, metreküp hava başına yıllık ortalama 40 mikrogram NO2 sınırını ihlal etti. Münih ve Stuttgart, bu kentler arasında. 

NO2 emisyonlarının ana kaynağı karayolu taşımacılığı; bu da kentsel alanların en çok etkilenme eğiliminde olduğu anlamına geliyor. 

Ölümler son 10 yılda yarı yarıya azaldı ama…

Avrupa’da atmosferdeki kirlilik son on yılda gözle görülür derecede azalma gösterse de kıta genelinde insan sağlığı için en büyük çevre riski olmayı sürdürüyor. Kirli havaya uzun süre maruz kalınması diyabet, akciğer hastalıkları ve kanser riskini artırıyor.

Avrupa Çevre Ajansı’na göre 2009’dan beri azotdioksit emisyonlarına bağlı erken ölümlerde yarı yarıya bir azalış gözlemledi. Bununla birlikte 2018’de 58 bin kişi kirlilik nedeniyle hayatını kaybetti.

Avrupa şehirlerindeki kirlik ölçüm istasyonları kükürt, azot, kurşun, nitrojen dioksit ve karbonmonoksit gibi maddelerin ölçümünü yapıyor. Ölçümler sonucu elde edilen değerlerin AB mevzuatlarındaki sınırları aşmaması gerekiyor.

Yüksek mahkeme daha önceki kararlarında da Fransa ve Birleşik Krallık’ı da azotdioksit aşımı konusunda cezalara çarptırmıştı. Macaristan, İsveç ve İtalya gibi ülkeler de partikül madde sınırlarını ihlal etti.

 

İsrail muhalefeti koalisyon için anlaştı, Netanyahu’dan gözdağı: ‘Solcu’ hükümet tehdit

İsrail‘de muhalefet partileri, Binyamin Netanyahu‘nun 12 yıllık Başbakanlık görevine son verecek koalisyon hükümetini kurmak için anlaşmaya vardı. Varılan anlaşma sonucunda aşırı sağcı Yamina Partisi‘nin lideri Naftali Bennett, koalisyonda başbakanlık görevini üstlenecek.
Ağustos 2023’te ise Yesh Atid Partisi‘nin lideri Yair Lapid başbakanlık koltuğuna oturacak.

Bu gelişmeyi Twitter hesabından duyuran gazeteci Anshel Pfeffer, “Güven oylamasına kadar ne olursa olsun bu tarihi bir fotoğraf. Bir İsrailli Arap partisinin lideri ile bir Yahudi milliyetçisi partisinin lideri hükümet kurma anlaşmasına imza atıyor” ifadelerini kullandı.

Netahyahu’dan sağcı vekillere çağrı: Hayır deyin

BBC‘ye göre, Netanyahu “solcu” dediği bu koalisyonun ülke için bir tehdit olacağını söyledi. Netanyahu, “sağ oylarla seçilmiş siyasetçilere” güven oylamasında hayır oyu verme çağrısı yaptı.

Mart ayındaki seçimlerden Netanyahu en yüksek sandalye sayısı ile ayrılsa da hükümet kuramamıştı.

Lapid, koalisyon görüşmelerinin 8 farklı bileşenle birlikte başarıya ulaştığını duyurdu. Hükümetin yemin ederek göreve başlaması için hala meclis oylamasına ihtiyaç var.

Netanyahu’yu devirme isteği dışında pek bir ortak noktası olmayan koalisyon partileri, siyasi görüşleri, liderleri ve sandalye sayıları şöyle:

Sekiz partinin 62 sandalyesi var. Parlamentoda çoğunluk için 61 sandalye gerekiyor. .

Isaac Herzog

Isaac Herzog 11. Cumhurbaşkanı seçildi

Öte yandan İsrail’de Parlamentosu‘nda (Knesset) yapılan oylamada, İsrail İşçi Partisi ve Siyonist Birlik İttifakı‘nın eski lideri Isaac Herzog ülkenin 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Herzog, 2013-18 yılları arası İsrail’de ana muhalefet lideriydi.

Isaac Herzog, yemin töreninin ardından görevi Reuven Rivlin’den devraldı. İsrail’de Cumhurbaşkanlığı, büyük oranda sembolik bir görev.

60 yaşındaki Herzog, İsrail-Filistin Sorunu’nda iki devletli bir çözümü savunuyor. Babası da cumhurbaşkanlığı yapmış olan Herzog, daha önce çeşitli kabinelerde bakan olarak da görev yapmıştı.

[Hayvan Hakları Yasası nerede?] Demre’de 10 köpek zehirlenerek öldürüldü

Demre’nin Sülüklü, Kömürlük ve Taşdibi sahillerinde dün gece köpek ölüleri olduğu ihbarı üzerine ilçe belediyesi ekipleri çalışma başlattı. Demre Belediyesi’nde görevli veteriner hekim Dilek Bolat ve veteriner teknikeri Ömer Kocagöz, bölgede yaptıkları araştırmada 10 köpeğin cesedini tespit etti.  Gömülmeleri için bulundukları yerden alınan hayvanların zirai ilaçla zehirlendiği tahmin ediliyor.

‘Hepsi belediye ve gönüllülerin bakımında olan hayvanlar’

Demre Belediye Başkanı Kocakaya, “Zehirlenen köpeklerin hepsi belediyemizin takibinde olan, bakımları, aşıları yapılan köpekler. Ekiplerimiz ve gönüllüler tarafından düzenli besleniyorlar. Öyle bir olay ki aklım almıyor. Dün sahilde kamp yapan bazı kişiler, sokak köpeklerinden rahatsız oldukları konusunda şikayete geldi. Gece köpekler zehirlendi. Belediye olarak suç duyurusunda bulunacağız. Kameralar incelensin. Bu köpeklerin hepsi kısırlaştırılarak doğal ortama bırakılmış köpekler. Bu olayın peşini bırakmayacağız” diye konuştu.

İki yıl önce tüm partilerin oy birliğiyle hazırlanan Hayvan Hakları Yasa Tasarısı ise halen Meclis’te bekliyor. Hayvana şiddet ve saldırının ağır yaptırımlara konu olması beklenen yasanın yeniden gündeme getirileceği başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri tarafından sık sık dile getiriliyor, ancak henüz bir girişim bulunmuyor.

Hayvan hakları aktivistleri ise, üzerinde uzlaşılan tasarıda yapılması planlanan bazı değişikliklerin, taleplerini karşılamayacağını ifade ederek yasanın bir önce uzlaşıldığı haliyle çıkarılması için bir imza kampanyası başlattı. 

Vergi Barışı Meclis’ten geçti, koronavirüs cezalarına af yok

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda kabul edilen düzenlemeyle; Ticaret Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Kurumu, il özel idareleri, belediyeler ile Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’na 30 Nisan 2021’e kadar olan bazı borçlar yapılandırılacak.

Ancak, düzenleyici ve denetleyici kurumlarca verilen idari para cezaları, koronavirüs ile mücadele kapsamında verilen para cezaları ile tütün ve tütün mamulleri kullanımından kaynaklanan para cezaları kapsam dışında olacak.

Kabul edilen yasaya göre, 30 Nisan 2021 ve öncesinde beyana dayanan vergilerde verilmesi gereken beyannamelerin vergi, vergi cezaları, gecikme faizleri, gecikme cezaları, 2021 yılı için 30 Nisan 2021 tarihine kadar tahakkuk eden vergi, vergi cezaları, gecikme faizi, gecikme cezaları, idari para cezaları, SGK tarafından tahakkuk ettiği halde ödenmemiş, sigorta primleri, emeklilik keseneği, işsizlik sigortası primi ile bunlara bağlı gecikme cezaları belediyelerin amme alacakları da düzenleme kapsamında yer alıyor.

6 ila 18 aylık taksitlerle ödeyecekler

Yapılacak düzenleme kapsamında, belediyelerin su, atık su ve katı atık ücretleri, aldığı bazı paylar; büyükşehir belediyelerinin katı atık ücretleri ile su ve kanalizasyon idarelerinin su ve atık su bedeli alacakları da yapılandırılacak.

Motorlu taşıtlar vergisi, taşıta ilişkin idari para cezaları ile geçiş ücretinin en az yüzde 10’unun ödenmesi şartıyla taksit ödeme süresince fenni muayene izni verilecek.

Yapılandırmadan faydalanacaklar, ödemelerini 6, 9, 12 ve 18 aylık taksitler halinde ödeyebilecekler.

Karşılıksız çıkan çek, protesto edilmiş senet, kredi kartı ve diğer kredi borçlarını zamanında ödeyemedikleri için Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’ne bildirilen kişilerin ve kredi müşterilerinin yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde geçmiş ödeme performanslarına ilişkin olumsuz kayıtları, yapılan düzenlemeyle dikkate alınmayacak. 

[Pandeminin üvey evlatları-1] Önce müzikten vaz geçtik

Dosya Haber: Murat Bayar

*

Pandemiyle birlikte küresel çapta duran ekonominin çarkları, insanları yaşadıkları ülkeye göre farklı oranda etkiledi. Söz gelimi, Almanya tüm vatandaşlarını, ama özellikle sanatçıları, müzisyenleri önceleyen dolgun bir destekle üretimin kısıldığı bu olağanüstü günlerde mağdur etmedi.

Türkiye’deki vatandaşlar ise bu kadar şanslı değildi.

Hali hazırda yaşanan ekonomik daralma dönemine denk gelen pandemide bazı sektör mensupları az da olsa bu zor günlerde desteklenmeye çalışıldı.  Buna karşılık, sigortasız yani kayıt dışı çalışan müzisyenler ise tamamen unutuldu.

Canlı müzik sektörü; enstrümanist ve yorumculardan başka, ses ışık sistemi, teknik, menajerlik, basın ve halkla ilişkiler, güvenlik, lojistik, konaklama, ulaşım, ikram gibi bir dizi branşı da kapsıyor.

Bestekârlar, az da olsa telif gelirleriyle bu durumu daha küçük bir hasarla atlatırken, bir dönem ünlü müzisyenlerin arkasında müzik icra eden isimlerden, kayıt dışı çalışan müzik sektörünün emekçilerine kadar geniş bir kesimin ise adı bile anılmadı.

Önce enstrümanlarını satan pena tutan eller, sonrasında tarım işçiliğinden garsonluğa, kuryeliğe kadar pekçok işte çalışmak zorunda kaldı; bunu da bulamayanlar oldu, hatta gıdaya erişemedikleri zor bir sürece savruldular.

Bazı müzisyenlerin hayatına son vermesi ile anımsamaya başladığımız bu grup için Kültür ve Turizm Bakanlığı, öncelikle müzisyenlik kimliğinin ispat şartını aradı. Ve bazı meslek örgütlerinden bu konuda yardım istedi.

1 Haziran’da başlatılan “kontrollü normalleşme” döneminde ise müzik emekçileri yine unutuldu. Buna karşın sosyal medyada #gözünüyumma, #sahnenesahipcık kampanyası başlatırken, şarkıcı Haluk Levent’in kurduğu AHBAP adlı yardım organizasyonu da elektrik, su, doğalgaz gibi zorunlu harcamalarını karşılayamayan müzisyenlere destek vereceklerini açıkladı.

Çağrıların merkezindeki Kültür ve Turizm Bakanlığı ise, 2 Haziran’da bir açıklama yaparak, kültür ve sanat emekçilerine tek seferlik 3 bin TL. yardım yapacağını bildirdi.

Derin Yoksulluk Ağı Platformu kurucusu Hacer Foggo, gıdaya erişemeyen müzisyen ve sanatçılara işaret ederek, “Bürokrasi ve prosedürler bir tarafa bırakılsın, acilen koşulsuz, şartsız can suyu verilsin” diyor.

Bir müzisyenin Anamur’dan yardım çığlığı!

Müzisyen Şükrü Serin, 52 yaşında.

Grubundan ayrıldıktan sonra, son 10 yıldır Ege’de ve Akdeniz’deki turizm tesislerinde, gitar ve armonika çalıp, İngilizce sözlü şarkılarla sahne almış. Tüm kariyeri boyunca işyerleri sigorta yapmaktan imtina ettiği için, kayıt dışı çalışmak zorunda kalmış.

İşsiz kaldığı pandeminin ilk aylarında birikmiş parası eriyince, kira vermemek için Antalya’dan, Mersin’in Anamur ilçesine bağlı kırsaldaki, bir yakının boş evine çıkmış.

Çıkmamış da, adeta sıkışmış.

İlk altı ay, pek çok müzisyen gibi tabletini ve müzik aletlerini satmış. Son üç aydır ise eş dostun küçük yardımlarıyla yaşabiliyor: “Tıkandım. Bir müzisyen için yardım istemek çok zor.”

Sosyal medya üzerinden, “Müzik Susmasın” projesine başvurmuş, ancak bu girişimi de olumsuz sonuçlanmış.

Bin liralık sosyal yardıma başvurmak istediğinde ise sahnede çekilmiş video ve bir meslek örgütü üyeliği ön şartını aşamamış. Meslek örgütü üyelik için kendisinden 600 lira istemiş.

‘Sadece proje karşılığı destek veriliyor!’

MÜYORBİR (Müzik Yorumcuları Meslek Birliği) Başkanı Burhan Şeşen ise  sahneden istenen görselin yanlış anlaşıldığını ifade ediyor. Şeşen, Kültür Bakanlığı’nın, mevzuat gereği sadece bir proje karşılığında destek verdiğini, hizmet almadan, hibe ya da bağış yapmadığını vurguluyor. “Bunun için de, mecburen müzikte her meslek birliği, takip ettiği hak sahiplerine uygun projeler geliştirdi. Mesela biz MÜYORBİR olarak üyelerimizden sahneye çıktıkları ilk günü anlatan kısa bir yazı istedik ki, bunun karşılığında bir ödeme yapabilelim.”

Sen misin yardım isteyen!

Kırsalda bulunduğu için, şehirlerdeki müzisyenlerden de imkânlardan da uzak kalan Şükrü Serin, e-devlet üzerinden Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü’nün, müzisyenlere nakdi ya da gıda yardımı yaptığını öğreniyor.

Alanya Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nı arıyor. Vakıf görevlileri, bizzat Alanya’ya gelip form doldurmasını istiyor. Anamur’dan Alanya’ya gelemeyeceğini telefonda anlatmaya çalışıyor ama olmuyor: “Telefondaki muhataplarım soğuk ve aşağılayıcı konuştular. Ve gidemedim.”

Alanya’da, Antalya’da, Didim’de, Kuşadası’nda pek çok meslektaşının kendisiyle aynı durumda olduğunu belirten Serin, farklı işlerde çalışmayı denemişse de yapamamış: “Birkaç defa, bu mevsimsel tarım işçiliğini denedim ama zordu. 52 yaşındayım.”

Nilüfer Verdi: Müzisyenler yok sayıldı!

Caz sanatçısı Nilüfer Verdi’nin içini en çok, Almanya’daki öğrencisinin, “Burada müzisyenlere ciddi maaşlar ödeniyor. İzninizle sizinle paylaşayım” sözü acıtmış.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) iki  ay önce kentin çeşitli yerlerine sahneler kurarak yapmayı planladığı konser dizisine, müracaat etmiş, uygun da bulunmuş. “Sokak kısıtlarından sonra, pandeminin yavaşlamasıyla gerekli bilgiyi vereceğiz” denilmiş, şimdilerdeyse haber bekliyor.

Verdi, Müzik Eseri Sahipleri Grubu Meslek Birliği (MSG) üyesi. Bu meslek birliğine üyelik ön koşulunu, bir CD ya da beste sahibi olmak şeklinde özetliyor.

Caz Sanatçısı Verdi ve çevresindeki müzisyenler, hiçbir kurum ya da kuruluştan ne yardım görmüş, ne de destek almış. En çok da, hiçbir yerde müzisyenlerin adının bile anılmaması, yok sayılması üzmüş onları:  “Tiyatrocuların, en azından adı anıldı. Sonrasında desteklendiler de.”

‘Star’lık müessesi müzik emekçisini nefessiz bıraktı’

Medyanın çok uzun bir süre müzisyenlerin adını bile anmaması ile “Yok muyuz?” diye düşündüklerini anlatırken, bu durumu müzik sektöründeki gelir adaletsizliğine bağlıyor.

“Pop ya da arabesk yıldızlarına eşlik eden müzisyenler var. Starlar yüksek rakamlara çalışıp, ‘Bize yardım edin’ demedikleri için, onlara eşlik edenler de seslerini çıkaramadı. Buna karşın tiyatro emekçilerinde, müzikte olduğu gibi bir gelir adaletsizliği yoktur.”

Tiyatrocuların tek ses olduğunu kaydeden Verdi, müzisyenlerin aynı birlikteliği sağlayamasının zor olduğu görüşünde: “Star’lık müessesi bizi sessiz ve nefessiz bıraktı.”

‘Müzisyen sahnedeyken yaşar’

1,5 yıldır devam eden pandeminin son iki ayında müzisyenleri, intiharlarla anımsamaya başladıklarını kaydeden Nilüfer Verdi, “müzisyenlerin çoğu, içine kapanık, gururlu ve naiftir. İntiharların yanı sıra, böyle çok sayıda sanatçının psikolojisi de son derece bozuk” derken ekliyor: “Biz, sahnedeyken, çalabildiğimizde var oluruz. Hep, bir sonraki performansa kadar akvaryumda, sonraki sahnenin hayaliyle yaşarız.”

Verdi, kimseden yardım gelmeyeceğini düşünüp, bir grup müzisyenle çözüm aramayı denemiş. Bir havuz oluşturarak, gıdaya erişemeyen müzisyenlere destek olmak istemişlerse de başaramamışlar.

MÜYORBİR: Çaresiz kaldık

MÜYORBİR Başkanı Burhan Şeşen de salgının en çok vurduğu sektörde, canlı müzik sektöründe çalışan yüz binlerce insanın ise resmen açlıkla baş etmeye çalıştığını kaydederken kendini aciz hissettiğini anlatıyor.

Meslek Birlikleri’nin asıl işlerinin lisanslama olduğunu belirten Şeşen, elde edilen gelirin de, dağıtım yönergesine göre üyelere dağıtıldığına işaret ederek “Ne kasamızda böyle bir fon ne de genel kurullardan geçmiş böyle bir irade söz konusu” diyor.

İcracılar, enstrümanlarını sattı’

Şeşen, bu dönemde müzik icracılarının birçoğunun enstrümanını satıp, başka işlere yöneldiğini, aile içi yardımlaşma ve dayanışmanın önem kazandığına işaret ediyor: “Gönül isterdi ki sosyal bir devletimiz olsun ve diğer ülkelerin sanatçıya ve sanat kuruluşlarına yaptıkları destekler gibi ülkemizde de bizlere böyle destekler verilsin ama maalesef olmadı.”

‘Pandemi, sektörün röntgenini çekti’

Türkiye’de müzik endüstrisinin kayıt dışı çalışan neferlerinin sayısının, ilk kez pandemiyle birlikte anlaşıldığı tespitini yapan, MÜYORBİR Başkanı, Kültür Bakanlığı’nın “Müzik Susmasın” destek paketinin bir faydasının da, 30 bine yakın müzisyeni kayıt altına alması olarak değerlendiriyor.

Sektörle ilgili sıkıntıların fazlalığından bunalmış durumda olduğunu kaydeden Burhan Şeşen, “Emeklilikleri sağlık sigortaları sosyal güvenceleri yok müzisyenlerin. Sadece TC kimlik numaraları var maalesef. Yapacak o kadar çok şey var ki. Hangi birinden başlayacağımızı bilemiyorum” sözleriyle çaresizliğini ifade ediyor.

Sektör mensupları, Tarkan ve Sezen Aksu gibi yıldızların 2020 yılı telif gelirlerini, zor durumdaki müzik emekçilerine bağışladıklarını konuşuyor.

POPSAV’ın topladığı 300 bin lirayı müzisyenlere dağıttığı bilgilerini ise, yanıt alamadığımız için ne Başkan Ömür Gedik’ten, ne de POPSAV’dan doğrulatamıyoruz.

Deniz İzgi: Meslek örgütleri parçalanmış, etkisiz

Müzisyen Deniz İzgi, sosyal yardım projelerinin müzisyen olduğunu ispat etme hedefi taşıdığını, meslek örgütlerinin ise parçalanmış olması nedeniyle etkisiz kaldığını savunuyor.

İzgi, MSG, MÜYORBİR, POPSAV veya MESAM’a üyelik gerektiğini ya da bu dört kuruluştan birinin onayını almayan, kişinin müzisyen olduğunu ispatlayamadığına dikkat çekiyor. Kişinin, müzisyenliğini ispatlama psikolojisi bir yana, bin lira yardım için 200-300 liralık gitar tellerini, en ucuzu 30 bin liralık orgunu ortaya koyarak; kendini göstermeye mahkûm edildiğini anlatıyor.

İzgi, Ümit Utku adlı bir gazetecinin, geçmişte eski başbakan ve cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’i ikna edip, kayıt dışı çok sayıda müzisyen ve figürana SSK yaptırdığına, böylece dört meslek örgütünden fazla iş yaptığına işaret ediyor.

MESAM: Eğlence rüsumunu verseler mağdur olmayız

MESAM Yönetim Kurulu Üyesi Ali Haydar Timisi de  bakanlığın yardım projesinin, “Müzisyen misin?” sorusuna yanıt aradığı görüşünde.TRT bandrolü gibi devlete ödenen telif hakları ve uluslararası harçların, ana kaynağının belediyelerin topladığı, eğlence rüsumunun anahtar olduğunu vurgulan Timisi, “Bunlar sanatçıların hakkıydı. Sadece bu payları bile verseler, hiçbir müzik emekçisi mağdur olmayacaktı” diye konuşuyor.

‘Eser sahiplerinin yüzde 70’i, 125 liranın altında kazanıyor’

MESAM’da eser sahibi yaklaşık üç bin üye ve 10 bin de üyelik kriterlerini dolduramamış bestekâr bulunuyor.

Çünkü üç bin liralık telif geliri elde eden, iki yıl içinde asil üye olabiliyor. Buna karşın, bestekârların yüzde 70’inin aylık geliri 125 liranın altında.

Meslek örgütlerine üye olmayanların hem sigortaları olmuyor, hem de yasal güvenceleri işlemiyor. 10 yıllık yönetimi döneminde Timisi, oluşturduğu fon ile iki bin üyeye ücretsiz sağlık sigortası yapmış.

‘Tatlıses’in hastane masrafını MESAM sigortası ödedi’

İbrahim Tatlıses’in vurulması olayında üm hastane masrafını da, MESAM’ın yaptığı sağlık sigortası karşılamış. Timisi, kuruma yıllık, bin 500 ile 2 bin lira gelir getirmeyene bu hizmeti veremediklerini, sigortanın tabana yayılması gerektiğini kaydediyor. Bu konuda, kaynağın da hazır olduğuna işaret ediyor:

“Sosyal devletin doldurması gereken, özel kopyalama harcı, cep telefonlarından, belediyelerden eğlence rüsumu, sanatçıların hakkı. Ancak sistem bunu sanatçıya vermiyor.”

Murat Ertel/Baba Zula: En küçük bir krizde kültürden vazgeçiliyor!

Baba Zula grubunun kurucularından Murat Ertel, Avrupa ülkeleri ve ABD ile Türkiye arasında uçurum olduğu tespitini yapıyor.

Bu ülkelerde müzisyenlerin el üstünde tutulduğunu, Fransa’da altı konserin altına düşen her müzisyenin, otomatikman sosyal yardıma bağlandığını anlatan Zula, Türkiye’de ise, çok sayıda kurum, sendika ve meslek birliği olmasına karşın, kayıtlı müzik emekçilerine bile yardım yapılmazken, ayrıcalıklı bir kesimin yaratıldığına işaret ediyor: “1 liralık bir maskeyi bile dağıtamayan bir sistem müzisyenleri de düşünmeyecekti. Düşünülenler de zaten belli nedenlerle ayrıcalıklı olan bir takım insanlardı.”

Duygudaşlık sunan, müziği birleştiren bir olgu olarak sunanların, yalnız bırakılmasının acı bir durum, olduğunu belirten Ertel, enstrümanını satan ve meslek değiştiren çok sayıda meslektaşı olduğunu, kendi adına da, “Müzikle devam edebilecek miyim?” endişesi taşıdığını kaydediyor.

Savaş sırasında, bile insanların müziğe sığındığına işaret eden, Ertel, sanki seyirci varmış gibi tüm konser salonlarında konser ve etkinliklerin devam ettirilip, TV’den yayımlanmasını öneriyor ve sendika ya da meslek birliklerine üye olan, müzik emekçilerine belli bir yardımın garanti edilmesini talep ediyor.

STK’ların güçlenmesi gerektiğini belirten Ertel, MESAM ve MSG’nin birleşmesi gibi tüm sektörün, asgari müşterekte buluşarak, birleşmeye çağırıyor.

Sanal ortamda, açık havada konser önerisi 

Ertel’in bir de çözüm önerisi var. İşe, “kaç müzisyen var” diye veri toplayarak başlanması gerektiğini vurguluyor. Sonra, STK’ler eliyle, sanal ortamda yayınlanmak üzere, müzisyenlerin belli başlı mekânlardan buna devam edebilecekleri gibi, açık hava konserleri yapılmasını öneriyor.

Belediye eliyle mahalle aralarında dolaşan müzisyenlerin istihdam edilmesini, bütçe yoksa ödemenin para dışında yardımlarla yapılmasını da öneren Murat Ertel, sanatçıların, kurum ve derneklerin ittifakı ile bunu aşabileceğini belirtiyor:

“Müzisyenlerin yaşadıkları tüm toplum tarafından da yaşanacaktır. İnsanlar arasına mesafeler yaratmak değil, birleştirmek gerekiyor.”

İzmir Müzisyenler Derneği: Her gün bir mum yakmaya çalışıyoruz!

İzmir Müzisyenler Derneği’nden Oktay Çaparoğlu da kendi derneğinin iki aylık kirasını bile ödeyememişken, binden fazla müzisyene nakdi yardım, yine bir o kadar da, askıda fatura uygulamasıyla, borçlarının ödendiğini söylüyor: “Şikayet etmek yerine her gün yeni bir mum yakmaya çalışıyoruz!”

Çaparoğlu, işe 2014’te mülteci dayanışması için bir çağrıyla ve yemeklerini paylaşarak başlamış. Mültecilerin, aşama aşama evlere yerleşmesini sağladıktan sonra dayanışma çalışmaları süreç içinde kültür ve sanata dönüşmüş.

Müziğin iyileştirici gücünden hareketle, binden fazla kadın, çocuk ve gençlerle müzik çalışması yapıp, onlara enstrüman hediye etmiş.

10 binden fazla oyuncak köprüsü gerçekleştirmiş, 2,5 ay Suruç’ta kalarak, kadın üretim atölyeleri kurulmuş. Yine bu dönemde, tekstil atölyelerinin iplik gibi ihtiyaçlarını karşılayarak, çok zor durumdaki kadın ve çocuklara gelir sağlanmış. 10 yıldır, engellilerle, mültecilerle, barışsever ve tüm mağdurlarla dayanışma halindeki derneğin yardım yelpazesi müzisyenleri aşmış.

Pandemiyle birlikte dernek, son bir yıldır, gıdaya erişemeyenlere odaklanarak, İzmir’de binden fazla müzisyene ulaşmış. İzmir Büyükşehir Belediyesi eliyle, binden fazla müzisyene erzak dağıtılırken, bin 200 kişiye 5 yüz ile bin TL hibe verilmiş.

Acil durumdaki müzisyenlere, kendi imkânlarıyla, alışveriş kartı ve nakdi yardımın yanı sıra, Buca Dayanışma Platformu gibi yerlere de katkı sunulmuş. KESK’e bağlı sendikalar bütçe oluşturup, askıda fatura ödemesi yaparken, altı  haftada 800’ün üzerinde fatura ödenmiş.

Çaparoğlu, müziğin hayatın kendisi olduğunu anlatıyor: “Müzisyenlerin, mağdurlarla ilgili bu çabası topluma değdiğinde çok daha büyük etki yaratıyor. Son bir yılda, dokunduğumuz her yerde, grevlerde bile müziğin yayıldığını gözlemledik. Müzik hayattan beslenen ve hayatın bütününü ifade eden bir güzellik.”

Müzik birleştiricidir!

İzmir Müzisyenler Derneği, ayrıca çok dilli bir koro oluşturmuş. Çaparoğlu, Ülkücü üyenin Kürtçe, sadece Türkçe bilen üyenin ise Arapça şarkı söylerken, müziğin evrensel birleştirici gücünden yararlandıklarına işaret ediyor.

Şikâyet etmek yerine, hayatı değiştirmeye, sıfır bütçeyle bir mum yakmaya çalıştıklarını anlatan Çaparoğlu, “Bunun olabilirliğini gördük” diyor.

Dernek, Adalet Bakanlığı’na bağlı kurumlara girip sosyal hizmet götürürken, çocuk yuvasında ya da hastanede müzik yapıyor.

Toplumsal muhalefetin, bu zor günlerde, iktidarın gündemine odaklanarak, izleyici rolüne büründüğünü söyleyen, Çaparoğlu, üretim odaklı olunca, tüm kapıların açılacağını vurguluyor.

Çiğdem Aksüt: Müzisyenler yurt dışına gitmeye çalışıyor!

Müzisyen Çiğdem Aksüt, müzisyenlerin yardımla ilgili inancını da yitirdiğini ve gıdaya erişemeyen pek çok müzisyene hiçbir yardım yapılmadığını ifade ederek, MESAM’a üye olan müzisyenlere ödenen telifin de ortada olduğunu kaydediyor.

Aksüt, müzisyenlerin birlik olamadığı için sıkıntıların yaşandığını belirtiyor: “Kendinizi koruyamayınca, sistem de size sahip çıkmıyor.”

Ünlü grupların gitaristlerinden solistlerine kadar, bir zamanlar topluluklar önünde övgülere mazhar olan pek çok müzisyenin garsonluğa başladığına tanıklık eden Aksüt, bir kısmının da evde kayıt yapıp, sosyal medyaya müziklerini yükleyerek, yardım çığlığı attığına dikkat çekiyor.

Pandemi döneminde kamuoyunda sanatçının, müzisyenin ağırlığının kalmadığını,  böyle olunca da, müzik emekçisinin sesinin çıkamadığı tespitini yapan Aksüt, kayıt dışı, asgari ücretin de altında çalışmamak için yemek yemekten vazgeçenlerin olduğunu ve çok sayıda müzisyenin, Türkiye’yi terk ederek, sanatçıya değer veren ülkelere gitmeye çalıştığını ifade ediyor.

Ertuğrul Günay: Kopyalama harcı, müzisyene dağıtılsın!

Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, salgınla ilgili önlemlerin, toplumun her kesimi için eşit ve adil biçimde uygulanamadığını, müzisyen ve sahne emekçilerinin günlük geçimlerini sağlayacakları alan ve imkânların sürekli kısıtlandığını ve bu alanlarda çalışanların yaşamını sürdürme güçlüğü yaşadığını ifade ediyor.

Dünyanın bazı ülkelerinde, gelişmişlik ve sosyal devlet anlayışları ölçülerinde, salgında çalışamayanlara makul yardımlar yapılırken, Türkiye’nin bu konuda da çok geride kaldığını kaydeden Günay, bakanlıkça sağlanan son derece küçük desteklerin de yeterli olmayacağını hatırlatıyor: “Türkiye’de geçim koşulları düşünüldüğünde ve Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında bu rakamların yetersiz, hatta ciddiye alınabilir olmadığı açıktır.”

Müzik emekçilerine desteğin yol haritası

Günay, devletin meslek ve telif örgütleriyle birlikte daha kapsamlı bir yardım kaynağını seferber edebileceğine, halen de bunun yapılabileceğine işaret ediyor: “Örneğin Bakanlığın topladığı ‘kopyalama harcı’ salgın süresince bu destek amacına tahsis edilebilir.”

Yerel yönetimlerin, önümüzdeki yaz aylarında yardım, dayanışma ve destek projelerinin özendirilebileceğini, salgın önlemleri alınarak, açık hava etkinliklerinin yapılmasının gerektiğini vurgulayan Günay’ın yol haritası şöyle:

“Telif örgütleri ve varlıklı sanatçılarla işbirliğiyle, en zor durumda olanlardan başlanarak, kapsamlı bir destek fonu devreye sokulabilir. Bazı önemli ve değerli sanatçılarımızın -sayıları az da olsa- bu alanda örnek davranışlar sergilediğini ve sergileyebileceğini tahmin edebiliyorum.

Ayrıca bu yardımların, bireylerin onurları, sanatçı duyarlılıkları ve saygınlıklarına özen gösterilerek yapılmasını da çok önemsiyorum.

Bu alanlarda yapılması gerekenlerde geç kalındığı açıktır. Ancak salgının sürdüğü ve daha da süreceği göz önünde tutularak, bundan sonrası için daha akılcı ve hakkaniyetli yeni yol ve yöntemler düşünülmesi ihmal edilmemelidir. Unutmayalım ki, bu salgın döneminin yarattığı maddi ve manevi çöküntüden çıkmakta yine en büyük dayanağımız, başta müzik olmak üzere sanat ve sanatçılar olacaktır.”