İstanbul Kültür Sanat Vakfı, (İKSV) Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek 49. İstanbul Müzik Festivali‘nde 18 Ağustos’tan itibaren İstanbul’un açık hava mekanlarının yanı sıra vapur ve parklarda da konserler düzenlemeye hazırlanıyor.
Festivalin ikinci gününde ise, besteci ve piyanist Fazıl Say, doğaya ve yaşama adadığı yeni bir programla izleyici karşısına çıkacak.
Kaz Dağları keman ve piyano sonatının Türkiye promiyeri
19 Ağustos Perşembe akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda gerçekleştirilecek konserde Say’a, bu yıl Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri’ne (ICMA) de aday gösterilen, keman sanatçısı Friedemann Eichhorn ile üç ECHO Klassik ile Diapason d’Or gibi ödüllerin sahibi Casal Quartett eşlik edecek.
Fazıl Say’ın Kaz Dağları isimli keman ve piyano sonatının Türkiye prömiyeri; pandemi döneminde bestelediği ve en iyi eserim dediği yeni piyano sonatı Yeni Hayat’ın ise dünya prömiyeri festivalde gerçekleşecek.
Say, Kaz Dağları isimli eseriyle ilgili, “Bu gezegende insanlar, bitkiler, hayvanlar, hep beraber gelecek için bir şey bırakmak istiyorsak, var olanı korumak zorundayız. Yaşatmaktan yana olmalıyız. Müzik de zaten bunu anlatıyor” dedi.
Konserde ayrıca Say’ın, Mustafa Kemal Atatürk’ün Yalova’da bulunan Millet Çiftliği’ndeki çınar ağacı ve köşkünün hikayesini konu alan Yürüyen Köşk isimli eserinin yanı sıra, Brahms ve Barber’dan eserler de seslendirilecek.
Konser programı
Saat 20.00’de başlayacak Doğanın Sesi başlıklı konserin programı şöyle:
Fazıl Say / “Yeni Hayat” Piyano Sonatı, op.99
Süre: 15’
Fazıl Say / Keman Sonatı No.1, op.7
Süre: 15’
I Introduction: Melancholy. Andante misterioso
II Grotesque: Moderato scherzando
III Perpetuum mobile: Presto
IVAnonymous: Andante
V Epilogue: Melancholy. Andante misterioso
Fazıl Say / “Kaz Dağları” Keman Sonatı No.2, op.82
Süre: 23’
I. Doğa Katliamı
II. Yaralı Kuş
III. Umut Ayini
Johannes Brahms / FAE Sonatından Scherzo
Süre: 4’
Samuel Barber / Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nden Adagio op.11 Süre/Duration: 8’
Fazıl Say / “Yürüyen Köşk” Atatürk Anısına, op.72 Süre: 15’
I. Aydınlanma
II. Karanlığa Karşı Mücadele
III. Yaşamaya İnanç
IV. Çınar
Konser biletleri buradan veya İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatlerinde) alınabiliyor.
Hormon takviyesi, pestisitler ve doğal olmayan üretim teknikleri ile sebze ve meyvelere neredeyse istediğimiz her zaman market raflarından ulaşabiliyoruz. Ancak besinleri mevsiminde tüketmek hem doğa hem de sağlığımız için oldukça önemli.
Peki Ağustos ayında hangi sebze ve meyveleri tüketmeliyiz?
Yeşil Düşünce Derneği tarafından hazırlanan takvim hangi mevsimde neleri yememiz gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor ve “Ağustos ayı sıcak geçiyor ancak incir ve böğürtlen gibi, bir yıldır özlemle beklediğimiz, ağzımızın tadını yerine getirecek meyveler de sıcaklarla geliyor!” açıklamasını yapıyor.
Konserve, turşu, reçel için en doğru zaman
Mevsiminde toplanmış çok çeşitli yaz meyve ve sebzelerinin tadını çıkarmak kadar, reçellerini ve konservelerini yapmak, turşularını kurmak ve kurutmak da mümkün.
Yeşil Düşünce açıklamasında “Kışın, seralarda yetişen, çok çeşitli zehir ve doğal olmayan gübrelerle, doğayla savaşarak yetişen sebze meyveleri tüketmek yerine, şimdiden doğal yöntemlerle, probiyotik ve prebiyotik ürünler yapmayı öğrenebilir, hem bedeninize hem ekonominize iyi gelecek yöntemler geliştirebilirsiniz!” diyor.
Doğayı ve doğal olanı korumak için
Doğayı ve doğal olanı korumak, zehirsiz gıdaya ulaşmak, sağlıklı olmak, yerel küçük üreticileri desteklemek, evinizin ekonomisini korumak ve karbon ayak izini düşürmek için mevsiminde beslenmek en basit çözüm.
Ayrıca, mevsiminde yetişmemiş meyve-sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı yükseliyor.
Avrupa‘nın güneyinde günlerdir devam eden yangınlara her gün bir yenisi ekleniyor. Türkiye‘de yangınların büyük bir kısmı söndürülmüş olsa da Muğla’da beş yangının sürdüğü açıklandı.
Komşu ülke Yunanistan‘da da yangınlarla mücadele sürüyor. Eğriboz (Evia) Adası’nda yangınların ada merkezine sıçraması itfaiye görevlileri ve ada sakinlerinin söndürme çalışmaları ile engellendi, ancak çok sayıda çevre bölgede yangınların devam ediyor.
Ada sakinleri, bazı bölgelerde havadan ya hiç destek almadıkları ya da çok az destek aldıklarını açıklarken, Yunanistan Sivil Savunma ve Kriz Yönetim Bakan Yardımcısı Nikos Hardalias bunu duman nedeniyle uçuş koşullarının kötüleşmesi ile açıkladı.
Binlerce kişi tahliye edildi
Uydu görüntülerinde de adanın kuzey bölgesinin adanın kalan kısmı ile bağlantısının kesildiği görüldü. Eğriboz Adası’nın kuzeyinde yangınlar nedeniyle yüzlerce evin ve en az 35 bin hektar ormanlık alanın kül olduğu tahmin ediliyor. Yunanistan’ın Girit‘ten sonra ikinci büyük adası olan adada yangın bir haftadan bu yana söndürülemedi.
17 uçak ve helikopter ile müdahalenin devam ettiği adada, binlerce kişi tahliye edildi.
‘Su, hortumdan alevlere ulaşmadan buharlaşıyor’
Yunanistan’daki yangınlarda şu ana kadar 2 kişi hayatını kaybetti. Yangınlarda görev yapan itfaiye yetkilisi Eleftheros Typos basına verdiği demeçte, Eğriboz’da çıkan yangınların ısısının çok yüksek olduğunu ifade ederek, “Hortumlardan ve uçaklardan gelen sular alevlere ulaşmadan buharlaşıyordu” dedi.
Ada sakini Yannis Selimi ise, “Devlet yok. İnsanlar giderse köyler kesinlikle yanar. Önümüzdeki 40 yıl boyunca işsiz kalacağız ve kışın bizi koruyan ormanlar olmadan selden boğulacağız” diye konuştu.
Ülkenin muhalefet partileri de iktidarı eleştiriyor ve tahliyeler dışında bir yönetim planı olmadığını, insanların yangına karşı yalnız bırakıldığını belirtiyor.
İtalya da yanıyor
İtalya‘da Molise Bölgesi’nde bulunan Campomarino Libo‘da da yangınla mücadele sürüyor. En az 400 kişinin bölgeden tahliye edildiği bildirilirken yetkililer otellerin, kamp alanlarının ve evlerin boşaltıldığını açıkladı. İtalyan yetkililer, Aspromonte Milli Parkı’nda meydana gelen yangın nedeniyle Calabria’ya da ekip gönderildiğini duyurdu.
Yeni sıcak dalgası geliyor
Alevlerle mücadele eden güney Avrupa’da bugünden itibaren ise yeni bir sıcak dalgası bekleniyor. Birçok bölgede hava sıcaklıklarının 40 derecenin üzerinde seyredeceği tahmin ediliyor. Yunanistan ve Türkiye’de aşırı sıcaklar iki haftadan bu yana devam ediyor.
ABD’de Kaliforniya yangını üçüncü haftasında
ABD‘nin Kaliforniya eyaletinin kuzeybatısını halen etkileyen “Dixie” yangını da halen kontrol altına alınamadı.
Kaliforniya Orman ve Yangından Koruma Departmanı‘nın (Cal Fire) yaptığı açıklamaya göre, üçüncü haftasında devam eden “Dixie”, eyalet tarihindeki en büyük ikinci yangın olarak kayıtlara girdi.
Cal Fire’ın açıklamasına göre, bölgede toplamda 187 bin hektardan büyük bir alan tamamen yandı, Greenville adlı tarihi kasabanın küle dönmesinin yanı sıra çok sayıda bina da kullanılamaz hale geldi.
ABD Ulusal Kurumlar Arası Yangın Merkezi, bu yılın başından beri ülke genelinde çıkan 37 binden fazla yangında 3 milyon dönümü aşkın alanın kül olduğunu açıklamıştı.
Kuzey Amerika’da öldürücü hava sıcaklıklarıyla yangınlar, Avrupa’da ve Çin’de seller, Sibirya’yla birlikte Türkiye dahil bazı Akdeniz ülkelerinde daha önce görülmemiş boyuttaki orman yangınları, iklim değişikliğinin geldiği boyutla ilgili endişeleri arttırıyor.
Küresel iklimdeki değişiklik artık dünyanın dört bir yanında daha fazla hissedilirken, uzmanlar uyarıyor: “Bir an önce kararlı şekilde harekete geçilmeli.”
Muğla İkizköy’de yer alan ve termik santrale yakıt sağlayan linyit madeni sahasının genişletilmesi için yok edilmek istenenAkbelen Ormanı’nda, nöbet tutan kişiler jandarma tarafından uzaklaştırılmak isteniyor.
Gerekçe olarak ise orman yangınlarıyla mücadele sırasında bölgenin afet bölgesi ilan edilmesi öne sürülüyor.
Akbelen Nöbeti’nden İrfan Aldan, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “İçişleri Bakanlığı’nın bir genelgesini gerekçe olarak gösteriyorlar. Genelgeye göre afet bölgelerinde görevliler dışındaki kişilerin durması yasakmış” ifadelerini kullandı.
Muğla Valiliği’nden açıklama
Öte yandan, Muğla Valiliği tarafından yapılan açıklamada orman yangınlarıyla mücadele etmek amacıyla 5 Eylül tarihine kadar ormanlık alanlara görevliler dışında girmenin yasaklandığını ve ilave tedbirler alındığını duyurdu.
Yapılan açıklamada ormanların çevresinde mola verilmesi, piknik yapılması, mangal, semaver ve ateş yakılmasının da yasaklandığı belirtildi.
Şu an jandarma tarafından alandan çıkmamız isteniyor. Üzerinde bulunduğumuz bölge şahsa ait ve izin belgemiz var. Tek amacı ağaçları korumak olan insanlara yapılan bu davranışı dün ağaçlarımızı kesenlere de göstermek gerekmez miydi?#AkbelenOrmanınıVermeyeceğiz@tcmuglavaliligipic.twitter.com/DmF9VA72QK
— Akbelen Yuvamız Vermeyeceğiz 🌱🫒🌲 (@ikizkoydireniyo) August 9, 2021
‘Amaç ormanı kesmek’
Ancak bölgedekiler yasağın ormanları korumak amacıyla değil, çadır nöbetindeki kişilerin uzaklaştırılıp ağaç kesimlerine başlanması için getirildiği görüşünde.
Akbelen Ormanı 17 Temmuz tarihinde de madeni işletmek isteyen Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (YK Enerji) tarafından kesilmek istenmiş, bölge halkı bunun üzerine ormanın girişinde nöbet başlatmıştı.
Orman yangınlarını fırsat gören YK Enerji ise 8 Ağustos tarihinde yeniden ormana girip yaklaşık 100 kadar ağacı kesmişti. Kesimler, ağaçların yeniden kesilmeye başlandığını fark eden köylüler tarafından durdurulmuştu.
Arazi özel mülke ait
Üstelik şu anda bölge halkının uzaklaştırılmak istendiği nöbet alanı, ormanlık alana değil özel mülke ait.
Bu durumu dile getiren İkizköy Çevre Komitesi “Şu an jandarma tarafından alandan çıkmamız isteniyor. Üzerinde bulunduğumuz bölge şahsa ait ve izin belgemiz var. Tek amacı ağaçları korumak olan insanlara yapılan bu davranışı dün ağaçlarımızı kesenlere de göstermek gerekmez miydi?” sorusunu sordu.
Araziyi kullanmak için arazi sahibinden aldıkları yazılı bir izin olduğunu dile getiren İrfan Aldan, “Avukat arkadaşlarımız bu izni gösteriyor. Ancak şimdiden çok fazla sayıda asker bölgeye gelmiş durumda. Alana giriş yerini ise dubalarla kapattılar” ifadelerini kullandı. Aldan, bölgede desteğe ihtiyaç olduğunu dile getirdi.
TMMOB Şehir Plancıları Odası, 11 Temmuz 2021 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Plansız Alanlar İmar Yönetmeliği‘nde yapılan değişiklikleri yargıya taşıyacağını duyurdu.
Yapılan açıklamada “ülkemizdeki köy ve mezralar ile birlikte kırsal alanlarının bütününü doğrudan etkileyen yönetmelik değişikliği, içeriği itibariyle gelecekte geri dönülemez sorunların oluşmasına neden olacaktır” ifadeleri kullanıldı.
‘Konut baskısını artıracak’
Yönetmelik değişikliği öncesinde var olan “köy nüfusuna kayıtlı ve köyde sürekli oturanlar”la ilgili tüm ibareler yönetmelik genelindeki muhtelif maddelerden kaldırılmıştı.
Açıklamada “Önceki yönetmeliğin genelini düzenleyen ve köy halkı için önemli avantajlar sağlayan; yerleşik alan ve civarı tespitleri, yapı yapma ve izinlendirme gibi önemli düzenlemelerde ‘köy nüfusuna kayıtlı ve köyde sürekli oturanlar’ ile ilgili ibarelerin kaldırılması, günümüzde kentlerden köylere yönelen konut baskısını artıracaktır” denildi.
Bununla birlikte bu düzenlemenin kırsal yerleşmelerin demografik ve sosyal niteliklerini önemli ölçüde değiştireceği büyük oranda tarımsal üretimden uzaklaşmış olan kırsal yerleşmeleri büyükşehirlerin ikinci konut alanlarına dönüştürebileceği tehlikelerine dikkat çekildi.
‘Tarım arazilerini tehlikeye atıyor’
Yönetmeliğin 4’üncü maddesinde köy yerleşik alanı civarı sınırları için tespit edilebilecek azami mesafenin 100 metreden 300 metreye çıkarılmıştı. Açıklamada “300 metrelik mesafe ile belirlenecek alanın, köy yerleşik (meskun) alanların etrafında çok geniş ilave yerleşme alanları yaratacağı açıktır” denildi.
Açıklamada “Günümüzde kırsal yerleşmelerde nüfus önemli ölçüde azalmıştır ve nüfus gelişimi bulunmamaktadır. Bu bakımdan halen kırsal yerleşmelerde, köy halkının yerleşme alanı ihtiyacı önemli ölçüde bulunmamaktadır. Söz konusu düzenleme ile ilave edilmesi öngörülen yerleşme alanları halen büyük oranda tarımsal üretim amaçlı kullanılmaktadır. Bu düzenleme tarım arazilerinin korunması ve kullanılması bakımından önemli sakıncalar yaratmakla birlikte kentsel alanlardan köylere yönelik ikinci konut baskısını artıracak ve kırsal arazilerin tahrip edilmesine neden olacaktır” ifadeleri kullanıldı
‘Yasadışı yapılaşma artacak’
Açıklamada yönetmeliğin 43’üncü maddesi ile dağınık yerleşimlerin olduğu yerlerde, arası en çok 200 metre olan 2 ve daha fazla binayı içerecek şekilde “Dağınık Yerleşik Alan” belirlenme imkânı sağlandığı ve bu alanlarda da köy yerleşik alanı kuralları geçerli hale getirildiği belirtildi. Bu değişiklikle ilgili şunlar söylendi:
“Bu maddede bahsedilen dağınık yerleşmelerin bir köy niteliği olmadığı, ülkemizdeki coğrafi koşullar dikkate alındığında 2 veya daha fazla binayı içerecek çok fazla yapı ve küçük yapı grubunun bu kapsam altına girebileceği, bu alanlarda yerleşik alan kurallarının geçerli hale getirilmesi ile çoğunlukla tarımsal üretim için kullanılan alanların tahrip olabileceği açıktır. Söz konusu düzenleme, kentlerden kırsal alanlara yönelen ikinci konut baskısı ile yasa dışı yapılaşmayı artıracaktır.”
Son olarak yönetmeliğin 50’nci maddesinde köy yerleşik alanları ve kırsal yerleşik alanlarda, bir parsel üzerinde birden fazla bağımsız birim yapılması ve yine bir parsel üzerinde üç adet yapı yapılabilmesine ilişkin düzenlemelerin yorumlandığı açıklamada şunlar söylendi:
“Ülkemizde bazı kırsal yerleşmelerde aynı parsel üzerinde birden fazla bağımsız birim yapılması ihtiyaç olarak görülmektedir. Ancak bu yönetmelik ile alansal kapsamları çok genişletilen köy yerleşik alanları ve civarı sınırları içinde yer alacak bir parselde 3 adet yapı yapılması, bir parselde aynı yapıda birden fazla bağımsız birimin tesis edilmesi, köylerin kırsal yerleşme karakteristiklerini ortadan kaldıracak ve bu kırsal yerleşmeleri büyükşehirlerin ikinci konut alanlarına dönüştürecektir.”
Açıklamada “Tüm bu sebeplerle, kırsal yerleşimlerimizi yapılaşmaya açmayı hedefleyen ilgili Yönetmelik değişikliklerinin iptali için yargı yoluna başvuracağımızı, yaşam alanlarımızı koruma mücadelesine kararlılıkla devam edeceğimizi bilgilerinize sunarız” ifadeleri kullanıldı.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü, bugün ve yarın Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerinde görülecek yağışların sağanak ve gök gürültülü sağanak şeklinde olabileceğini duyurdu.
Yağışların Trabzon, Rize çevreleri ile Artvin’in kıyı kesimlerinde kuvvetli ve yer yer çok kuvvetli olması bekleniyor. Ordu, Giresun çevreleri ile Trabzon’un batı ilçelerinde çok kuvvetli ve yer yer şiddetli olması öngörülüyor.
Turuncu kodlu uyarı verildi
MeteoUyarı sisteminden de Ordu, Trabzon için turuncu, Artvin ve Rize için sarı, Trabzon için ise hem sarı hem turuncu kodlu uyarı verildi.
Turuncu renkli kod, havayla ilgili tehlikeli durumlarda kullanılırken, hasar ve kayıpların oluşmasının muhtemel olduğuna işaret ediyor.
Sarı renkli kod ise, potansiyel tehlike durumuna işaret ediyor. Hava olaylarından etkilenebilecek faaliyetler konusunda dikkatli olunması konusunda uyarıyor.
Yaşanabilir bir dünya için üretilen çözümlerden biri olan ve Avrupa Birliği’nde 1 Ocak 2021 itibariyle zorunlu hale getirilen ‘Sıfır Enerji Binalar’a dönüşümü tüm boyutlarıyla ele almak üzere yerli-yabancı fikir önderleri ZeroBuild Türkiye’21’de buluşuyor.
Bu yıl ikincisi düzenlenecek olan forum, 22-26 Eylül 2021 tarihleri arasında herkesin katılımına açık ve ücretsiz olarak yapılacak.
35 ülkeden katılımcılar
Fosil yakıt tüketimini tamamen ortadan kaldıran Sıfır Enerji Binalar özelinde üretilen çözümler çevre açısından büyük önem taşırken hem birey hem de ülke ekonomisine katkı sunuyor.
Bu yıl ‘Hemen Şimdi Harekete Geç!’ sloganı ile yola çıkan forum, 35 ülkeden 110 fikir önderinin buluştuğu, her biri Birleşmiş Milletler tarafından 2030 yılı için belirlenen “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları”na referans verilecek 30 oturumdan oluşacak.
‘İyi örnekler ele alınacak’
Enerji verimliliği ve enerji tasarrufu için harekete geçme zamanı
Forum kapsamında enerji verimliliğinde büyük önem taşıyan Sıfır Enerji Binalar konusunun tüm ana ve yan sektörleri de kapsayacak şekilde her açıdan ele alınacağını ifade eden ZeroBuild Türkiye’21 Genel Sekreteri Yasemin Somuncu şunları söyledi:
“Forum; yapı malzemeleri, yenilenebilir enerji, yalıtım, havalandırma, ısıtma, soğutma, ev otomasyonu, aydınlatma, ev aletleri, finans, mimarlık ve müşavirlik hizmetleri gibi tüm ilgili disiplinler ve tedarikçiler ile karar alıcıları ortak bir platformda bir araya getirecek. Gerçekleştirilmiş iyi örnekler masaya yatırılırken, uygulamaların her boyutta günlük hayatın olağan akışına dahil edilmesi için konuya dair fikir önderleri bilgilerini paylaşacak.”
Neler konuşulacak?
Yerli ve yabancı konuşmacıların yer aldığı forum programı 5 gün boyunca dijital ortamda ve eş zamanlı simultane hizmeti ile gerçekleştirilecek.
ZeroBuild Türkiye’21’in ilk gününde sıfır enerji binaların sürdürülebilir kalkınmadaki rolünün konu edildiği açılış oturumunun ardından Yeşil Tedarik Stratejileri, AB standartlarına uyum, Yeşil Mutabakat ve Türkiye’ye etkileri ele alınacak.
Etkinliğin ikinci günü; enerji verimliliği finansmanı, bina ve malzeme sertifikasyon sistemleri, binalara entegre fotovoltaikler, ölçme ve doğrulamaya ilişkin çalışan uzmanların bilgi paylaşımlarıyla devam edecek.
Forumun üçüncü günü olan SEPEV Günü, Sıfır Enerji ve Pasif Ev Derneği (SEPEV) ile ortak gerçekleştirilecek.
BM’nin kalkınma amaçlarına işaret edecek
ZeroBuild Türkiye’21’in dördüncü günü oturumları, Birleşmiş Milletler’in “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları”ının üçüncü maddesi “Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam”a, 4. maddesi “Nitelikli Eğitim”e, yedinci maddesi “Erişilebilir ve Temiz Enerji”ye ve 11’inci maddesi “Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar”a işaret edecek şekilde kurgulanacak.
ZeroBuild Akademi başlığında T.C. Milli Eğitim Bakanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirecek programda, uzman ve akademisyenlerin katılımıyla mesleki ve teknik lise öğretmenlerine güncel bilgiler aktarılacak, Sıfır Enerji Binalar’a ve yerleşkelere hızla ulaşmak üzere yöntemler paylaşılacak. Forum, ZeroBuild Türkiye Büyük Kapanış Paneli ile sona erecek.
Yüzde 100 Sıfır Enerji Binalara dönüşümü desteklemek amacıyla birçok farklı kitleyi bu yıl da buluşturacak olan ZeroBuild Türkiye’21’e turkiye.zerobuild.org adresinden ücretsiz olarak kaydolunabiliyor.
G20 ülkelerinin, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınının başlangıcından bu yana farklı enerji kaynaklarına yaptıkları yatırımın tutarı 658 milyar dolar olarak kayıtlara geçti.
Energy Policy Tracker’ın G20 ülkelerinin enerji yatırımlarına ilişkin analizinden yaptığı derlemeye göre, Ocak 2020-Ağustos 2021 döneminde G20 ülkelerinin sadece fosil yakıtlara yaptığı yatırımın tutarı 269 milyar dolar oldu.
Yenilenebilir enerjiye 53 milyar dolar
Çalışmada ülkelerin gerçekleştirdiği yatırımlar, enerji kaynaklarına ve iklim hedeflerini karşılama seviyesine göre beş sınıfta ele alındı.
Salgın döneminde, enerji üretiminde iklim ve çevre kirliliği endişelerini göz ardı eden petrol, doğal gaz, kömür, gri hidrojen ve fosil kaynaklı elektrik üretimini kapsayan yakıtlara 247,41 milyar dolar yatırım yapıldı.
Petrol, doğal gaz, mavi hidrojen ve kömür gibi yakıtlara ise 49,03 milyar dolar yatırım gerçekleştirildi.
Karbon salımı çok düşük ve çevreye yan etkileri göz ardı edilebilecek düzeyde bulunan, ülkelerin düşük karbon hedeflerini kısmen benimseyen ancak küresel çevre hedeflerini önemli ölçüde etkilemeyen “koşulsuz yenilenebilir enerji” sınıfındaki güneş, rüzgar, hidrolik ve jeotermal enerji yatırımları 53,81 milyar dolar olarak hesaplandı.
Söz konusu dönemde çevre politikaları konusunda çok net olmayan ancak fosil yakıtlardan temiz enerjiye dönüşümü destekleyen “koşullu yenilenebilir” enerji kaynaklarında ise 173,40 milyar dolar yatırım gerçekleştirildi. Enerji dönüşümünün önemli bileşenleri olan elektrikli araçlar, hidrojen kullanımı, büyük ölçekli hidroelektrik santraller, akıllı şebeke ve ilgili teknolojiler bu sınıfta yer aldı.
Nükleer enerji ve biyokütleye 134 milyar dolar
Nükleer enerji, biyokütle ve biyogaz kaynaklarının yer aldığı diğer bir alanda ise G20 ülkelerinin 134,13 milyar dolar yatırım gerçekleştirdiği görüldü.
Böylelikle aralarında ABD, Türkiye ve Almanya gibi ülkelerin bulunduğu G20 ülkelerinin Covid-19 salgınının başlangıcından bu yana farklı enerji kaynaklarına yaptıkları yatırımın tutarı 658 milyar dolara ulaştı.
Türkiye’nin ise salgının başından bu yana enerji üretiminde petrol, doğal gaz, kömür, gri hidrojen ve fosil kaynaklı elektrik üretimini de kapsayan yakıtlara 14,09 milyar dolar, fosil yakıtlardan temiz enerjiye dönüşümü destekleyen “koşullu yenilenebilir” enerji kaynaklarına ise 71,26 milyon dolar yatırım gerçekleştirdiği açıklandı.
Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından hazırlanan ve tüm dünyanın merakla beklediği rapor yayınlandı.
IPCC’nin altındaki 1’inci Çalışma Grubu tarafından hazırlanan rapor “İklim Değişikliği 2021: Fiziksel Bilim Temeli” ismini taşıyor.
234 bilim insanı ve 195 hükümet tarafından onaylanan çalışma, iklim bilimindeki en güncel veri ve analizleri bir araya getiren ve IPCC tarafından 2014’de yayınlanan 5. Değerlendirme Raporu (AR5) ile bilim camiasında dönüm noktası olarak kabul edilen 1,5°C Özel Raporu’ndan (SR1.5) bu yana en önemli güncelleme olarak kabul ediliyor.
14 binden fazla bilimsel makaleye atıf var
1’inci Çalışma Grubu’nun kamuoyuna sunduğu bildiri, 26 Temmuz ile 6 Ağustos 2021 tarihleri arasında sanal olarak gerçekleştirilen iki haftalık genel kurul oturumunda kabul edildi.
Hükümet temsilcilerinin, raporun yazarlarıyla iletişim içerisinde her bir satırı incelendikleri rapor, iki hafta süren genel kurul oturumunu takiben onaylandı.
Raporun birinci taslağına 750 uzman tarafından değerlendirildi ve taslağa 23 bin 462 inceleme yorumu sunuldu. İkinci taslağa, hükümet temsilcileri ve 1.279 uzmanın değerlendirilmesi sonucunda 51 bin 387 inceleme yorumu sunuldu.
Karar Vericiler için Özet Raporu’nun hükümetlere nihai dağıtımında ise 47 hükümet temsilcisi 3 bini aşkın yorumda bulundu. Raporda 14 bini aşkın bilimsel makaleye atıfta bulunuluyor.
1,5 derece limiti tüm senaryolarda aşılıyor
Raporda öne çıkan temel bulgular ise şu şekilde:
Bilim insanlarının, gezegenin insan faaliyetleri sebebiyle ısındığına dair şüphesi bulunmuyor. İnsan faaliyetleri sonucunda, gezegenin ikliminde hızlı ve büyük ölçekli değişiklikler meydana geldi. Bu etkilerin bazılarının geri dönüşü bulunmuyor.
İlişkilendirme bilimi, insanlığın iklim sistemi üzerindeki etkisine dair kanıtlar sunuyor. İnsan kaynaklı emisyonlar, gezegenin değişmesine ve daha az istikrarlı hale gelmesinin temel sorumlusu olarak görülüyor.
Gerçekleştirilen tüm senaryolarda gezegenin en az 1,5°C ısınacağı öngörülüyor. Emisyon azaltımı kapsamında en iddialı adımların atıldığı senaryoda dahi, 2030’lu yıllara gelindiğinde gezegen 1,5°C ısınıyor, yine bu yıllarda 1,6°C’yi aşıyor, ancak yüzyılın sonunda sıcaklıklar yeniden 1,4°C’ye düşüyor.
Metan emisyonları endişe veriyor
Bilim insanları, yakın vadede CO2 dışındaki sera gazlarıyla mücadele etme ihtiyacını net şekilde ortaya koyuyor. Sera gazı etkisi yüksek olan metan gazının emisyonları, bu kapsamda özellikle endişe veriyor.
Dünyadaki doğal yaşamın, daha fazla ısınma nedeniyle zarar göreceği öngörülüyor. Bu nedenle kara ve okyanus ekosistemlerinin kapasitesinin, iklim sorununu çözmemize yardımcı olma anlamında sınırlı etkisi bulunduğu öne sürülüyor.
Isınmayı durdurmak istiyorsak, karar vericilerin net sıfır emisyon planlarını hayata geçirmesi gerekiyor. Karbondioksitin atmosfer dışında depolanmasına yönelik teknolojiler net sıfır emisyon planlarının önemli araçları arasında yer alıyor. Ancak bu teknolojilerin kullanımının, yalnızca hızlı ve derin emisyon azaltımlarına eşlik ettiği durumda fayda sağlayacağı belirtiliyor.
Atmosferin kaldırabileceği ek CO2 yükünü değerlendirmenin basitleştirilmiş yolu olan karbon bütçesine ilişkin öngörüler, önceki raporlardan bu yana iyileştirildi. Ancak bilimsel hesaplamalardaki iyileştirmeler, kalan karbon bütçesinde büyük ölçekli bir değişiklik olmadığını gösteriyor.
İklim üzerindeki insan etkisi
Bilim insanları, iklim değişikliğinin bizden kaynaklandığının kesin olduğunu dile getiriyor. İklim sistemindeki ısınma ile görülen yaygın ve hızlı değişim, insan etkisi sonucu meydana geliyor (A.1, sayfa 5).
İnsan etkisiyle iklim, son 2000 yılda görülmemiş bir oranda ısındı (Şekil SPMS 1).
Önceki IPCC değerlendirmeleri uyarınca kesinliğe dayanan bu beyanlar, Karar Vericiler için Özet Raporu’nda, iklim değişikliğinin, yaklaşık 1750’den bu yana sera gazı konsantrasyonlarında gerçekleşen artış sonucunda gerçekleştiğini öne sürüyor. Bu durum, iklim değişikliğinin su götürmez bir şekilde insan faaliyetlerinden kaynaklandığını gösteriyor (A1.1, sayfa 5).
2019’da atmosferdeki CO2 konsantrasyonu, 2 milyon yıl içinde herhangi bir zamandan daha yüksek şekilde gerçekleşti. Önemli sera gazları olan metan ve azot oksit gazlarının konsantrasyonları, 800.000 yıllık zaman dilimindeki herhangi bir zamanından daha yüksek şekilde gerçekleşti (A.2.1, sayfa 9).
Isınma hızında artış yaşanıyor. 1970’den bu yana küresel yüzey sıcaklıkları, son 2000 yıllık zaman dilimindeki 50 yıllık dönemlere kıyasla daha hızlı yükseldi (A.2.2, sayfa 9).
Küresel ısınmanın neredeyse tamamından, insan kaynaklı emisyonlar sorumlu (Dipnot 11 ve A.1.3, sayfa 6).
Gezegeni nasıl değiştirdik?
Süregelen iklim değişikliğinin birçok sonucu, özellikle okyanus, buz tabakaları ve küresel deniz seviyelerindeki değişiklikler, yüzyıl ila bin yıllık zaman dilimlerinde geri döndürülemez hale geldi (B.5, sayfa 28).
Son zamanlarda iklim sistemi genelinde yaşanan değişimlerin ölçeği ve mevcut durumu, binlerce yıldır eşi benzeri görülmemiş hale geldi (A.2, sayfa 9).
Son on yılda Arktik deniz buzunun seviyesi, 1850’den beri en düşük seviyesine geriledi (A.2.3, sayfa 9).
Rapora kritik eşiklerin dahil edilmesinin sebebi, gerçekleşme olasılığı düşük olsa da bu durumların yaratacağı yıkıcı etkileri göstermek amaçlı. Gerçekleşmesi düşük olaylar, örneğin buz tabakasında çöküş yaşanması, okyanus sirkülasyonunda oluşacak ani değişim, bileşik aşırı olaylar ve değerlendirmenin çok üzerinde ısınma gibi durumlar, gelecekte olma olasılığı yüksek sınıfına girdiğinden, göz ardı edilmemiş ve risk değerlendirmesine alındı. (C.3, sayfa 35).
Geri döndürülemez etkiler bıraktık
1,5°C eşiğini ne kadar aşarsak, dünyamızda öngörülemez ve ciddi risklerin oluşma olasılığı o kadar artıyor. Geri döndürülemez etkisi olan bu kritik eşikler, göz önünde bulundurulan emisyon senaryolarında oldukça olası görülen ısınma değerleri için dahi küresel ve bölgesel ölçeklerde meydana gelebiliyor. Antarktika buz tabakasının hızla erimesi ve orman örtüsünün üst tabakasının kuruması gibi iklim sisteminde gerçekleşebilecek ani tepkiler ve kritik eşikler göz ardı edilemeyecek nitelikte değerlendiriliyor (C.3.2, sayfa 35).
Deniz seviyelerindeki küresel ortalama yükseliş, 1900’den bu yana, son 3000 yıldaki herhangi bir zamandan daha hızlı artış gösterdi (A.2.4, sayfa 9).
Denizel ısı dalgalarının oluşma sıklığı, 1980’lerden bu yana iki katına çıktı. 2006’dan bu yana gerçekleşen denizel ısı dalgalarına, insan etkisinin katkısı oldukça olası görünüyor (A.3.1, sayfa 10).
Dağlarda ve kutup bölgelerinde yer alan buzulların, on yıllar, hatta yüzyıllar boyunca erimeye devam edeceği göz önünde bulundurulduğunda, çözülme sonucu donmuş tabakada tutulan karbonunun atmosfere salınması, bu tabakanın oluşmasını gerektiren bin yıllık zaman dilimi göz önünde bulundurulduğunda geri döndürülemez etki yaratıyor (B.5.2, sayfa 28).
Buz tabakası süreçlerindeki belirsizlik nedeniyle, küresel ölçekte deniz seviyesindeki artışın 2100 yılında 2 metreye, 2150 yılında ise 5 metreye kadar olan olası aralığın üzerinde gerçekleşmesi, emisyonların en fazla arttığı senaryoda göz ardı edilemez hal alıyor (B.5.3, sayfa 28).
Deniz seviyesindeki yükselişin, iklim değişikliğiyle en iddialı şekilde mücadele eden yol haritalarında dahi yüz binlerce yıl devam etmesi öngörülüyor (D1.6, sayfa 39).
Yangın ve sellerde artış
Değerlendirme Raporu’nun yayınlanmasından bu yana, iklim değişikliğinin neden olduğu aşırı hava olaylarının kanıtları hakkında önemli güncellemeler yapıldı.
İnsan faaliyetlerinin belirli hava olaylarını ne şekilde etkilediğini değerlendirdikleri ilişkilendirme bilimindeki yeni gelişmeler sayesinde bilim insanları; aşırı sıcaklar, yağış, kuraklık ve tropik siklonların olasılığı ve şiddetindeki artışa ne şekilde katkı sunduğumuzu açıkça ortaya koyuyor (A3, A.3.1, A.3.2, A.3.4, sayfa 10).
Gezegenin büyük bölümü, sıcak hava dalgalarını içeren aşırı sıcaklara maruz kalıyor. Bu bölgeler arasında Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya, Latin Amerika‘nın büyük bölümü, Afrika kıtasının güneyinin batı ve doğu kıyıları, Sibirya, Rusya ve Asya‘nın tamamını kapsıyor (Şekil SPM 3, sayfa 14). Son zamanlarda yaşanan aşırı sıcakların gerçekleşmesi, insan etkisi olmadığı durumda, son derece düşük bir ihtimal olarak değerlendiriliyor (A.3.1, sayfa 10).
İstanbul barajları kuraklıktan etkilendi
Kuraklık hakkında daha sınırlı bilgiye sahibiz. Ancak, Afrika kıtasının güneyinin batı ve doğu kıyıları, Akdeniz, Güney Avustralya ile Kuzey Amerika’nın batı kıyılarının artan kuraklıklarla karşı karşıya kaldığını gösteren yeterli kanıt hali hazırda elimizde bulunuyor (Şekil SPM 3, sayfa 14).
Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika ve Güney Afrika’nın bazı bölümleri daha yoğun yağışlarla maruz kalıyor. Ancak yağışlardaki artışı genelleyebilmek için daha fazla veri gerekiyor (Şekil SPM 3, sayfa 14).
3-5 kategorisindeki tropikal siklonların küresel ölçekte gerçekleşme oranındaki artışın, son 40 yılda gerçekleştiği görünüyor. İnsan kaynaklı iklim değişikliği sonucunda, tropik siklonların daha fazla ve yoğun yağışlara sebep olduğu tahmin ediliyor (A.3.4, sayfa 11).
Isınmadaki en ufak artış dahi büyük önem taşıyor. Aşırı uçlarda öngörülen değişikliklerin sıklığı ve yoğunluğu, küresel ısınmada oluşacak her ilave katkıyla birlikte artıyor (B2.2, sayfa 19, Şekil SPM5, sayfa 21). Yaz aylarında yaşanan yangınlar ve seller, insan kaynaklı küresel ısınma sonucu iklim sisteminin değişmesiyle aşırı hava olaylarının seyrine örnek oluşturuyor.
Sıcaklıklarda ve kuraklıkta artışla sonuçlanan aşırı hava olayları: İnsan kaynaklı ısınma olmadığı durumda meydana gelme ihtimali nadir olan aşırı sıcaklıkların yoğunluğu ve sıklığı, görülmemiş hızda artıyor (Şekil SPM5, sayfa 21 ve Şekil SPM6, sayfa 22).
Aşırı yağış olaylarının sıklaşması öngörülüyor. Yağıştaki sıklaşmanın yanı sıra, yağış olduğunda yüzeye düşen yağış miktarında da önemli bir artış olacağı tahmin ediliyor (Şekil SPM6, sayfa 22).
Birleşik olayların analizi, Değerlendirme Raporu 1. Çalışma Grubu tarafından sunulan önemli güncellemeler arasında yer alıyor. Birleşik olaylara, birbirine yakın zamanda, hatta aynı anda meydana gelen sıcak hava dalgaları ve kuraklıklar örnek olarak verilebilir. Bu tip birleşik olaylar, toplumların aşırı hava olayı sonrasında toparlanması için çok az, hatta hiç zaman tanımaması nedeniyle risk unsuru oluşturuyor. Rapor, insan etkisinin, 1950’lerden bu yana, aşırı olayların bir arada gerçekleşme olasılığını artırdığını ortaya koyuyor (A.3.5, sayfa 11).
Mevcut emisyon yol haritası 2,7 dereceyi gösteriyor
Rapor, günümüzde iklim taahhütleri (Ulusal Katkı Beyanları) kapsamında belirlenen iklim eyleminin emisyon artışıyla ilişkisine ışık tutuyor. CO2 emisyonlarındaki artış, yüzyılın ortasında en yüksek seviyesine ulaşarak, istikrarlı hale geliyor. Sonrasında düşüşe geçiyor ve yüzyılın sonuna doğru en keskin düşüşü gösteriyor. Metan ve kükürt dioksit gazlarındaki artış devam ediyor ve bu sera gazları yüzyılın ortalarında azalma eğilimi göstermeye başlıyor. Azot oksit gazları en belirgin artış eğilimini gösteriyor ve yüzyılın ikinci yarısına kadar azalmıyor. En iyi tahmin, 2100 yılına gelindiğinde küresel ısınmanın 2,7°C’ye ulaştığı senaryoda yer alıyor (Şekil SPM4, sayfa 17 ve Tablo SPM1, sayfa 18).
Sera gazlarıyla mücadele, CO2 dışındaki sera gazlarının azaltımını gerektiriyor
Bu rapor, yüzde 67 olasılıkla, küresel ısınmanın 1,5°C ile sınırlandırma şansımızın (1850-1900 dönemine kıyasla) gerçekleşmesi durumunda, gelecekte atmosfere salabileceğimiz CO2 miktarının yaklaşık 400 Gigaton CO2 olduğunu ortaya koyuyor (Tablo SPM.2, sayfa 38).
Bu karbon bütçesi, 1,5°C Özel Raporu’nda değerlendirilen miktarla benzer büyüklükte. 5. Değerlendirme Raporu’ndan biraz daha fazla olmasının sebebi, bilim insanlarının bütçeyi hesaplama yöntemindeki iyileştirmeler olarak sunuluyor (D1.3, sayfa 39).
Diğer sera gazlarına da yer veriliyor
Değerlendirme Raporu, atmosferde birkaç saatten birkaç aya kadar varlık gösteren (bunlar aynı zamanda yaklaşık 12 yıllık ömre sahip metan gazlarını da içerir) aerosol, partikül madde ve diğer reaktif gazlar (ozon gibi) gibi ‘kısa ömürlü iklim faktörlerine’ özel bir bölüm ayırıyor (Bölüm 6). Bu faktörler ilk kez bu IPCC raporunda değerlendiriliyor.
Rapor, metan ve azot oksit konsantrasyonlarının son 800 bin yıllık zaman diliminin herhangi bir noktasındaki mevcudiyetinden daha yüksek olduğunu tespit ediyor.
Rapor aynı zamanda, metan gazlarındaki önemli kısıtlamaların, küresel ısınmayı durdurmak için hayati önem taşıdığını ortaya koyuyor. Rapor, CO2 konsantrasyonlarının, son iki milyon yılda eşi görülmemiş bir seviyeye ulaşmış durumda olduğunu gösteriyor.
Metan emisyonlarında güçlü, hızlı ve sürekli şekilde gerçekleştirilecek azaltım, aerosol kirliliğindeki düşüşten kaynaklanan ısınma etkisini sınırlandırmanın yanı sıra, hava kalitesini iyileştirebilir. (D.1, sayfa 36).
Kükürt dioksit ve azot oksit etkileri
Kükürt dioksit (SO2) ve azot oksit (NO2) gibi aerosoller, genellikle kentlerde yüksek seviyelerde bulunur ve kentlerin hava kirliliğinden sorumlu. Atmosferde geçici bir soğutma etkisi yaratan bu aerosoller ve partikül maddeler, her yıl yaklaşık 4,2 milyon insanın erken ölümüne yol açar.
Kükürt dioksit (SO2) ve azot oksit (NO2) gibi Aerosol kirliliğinin sona erdirilmesi, sağlık ve finans açısından da ek faydalar sağlıyor. Ancak bu kirliliğin azaltılması, küresel ısınma üzerindeki maskeleyici etkinin ortadan kalkmasına da sebep oluyor (Bölüm 6, sayfa 78). Metan gazı emisyonlarının azaltılması, bu maskeleme etkisinin sonlandırılmasıyla ortaya çıkacak ısınmayı dengeleme konusunda da önemli fayda sağlayacaktır.
Gelecek tahminleri
Karasal ekosistemlerden ve okyanuslardan oluşan yutak alanların karbon tutma kapasitesi sınırlı. En iddialı azaltımın gerçekleştiği iki senaryoda dahi en büyük karbon yükünü bu ekosistemlerin taşıdığını görüyoruz. Ancak bu alanların karbon tutma kapasitesi, sera gazı emisyonları ile orantılı şekilde artış göstermiyor. Değerlendirilen diğer üç senaryoda emisyonların hızla azalması, doğal yutak alanları sayesinde gerçekleşiyor (Şekil SPM7, sayfa 27).
En iddialı emisyon azaltımının gerçekleştiği yol haritasında (SSP1-1.9), doğal yutak alanlar, emisyonların %70’ini bünyesinde tutuyor (Şekil SPM7, sayfa 27).
Mevcut politikaların, iklim değişikliğiyle mücadele planlarıyla uyumlu olduğu (SSP2-4.5) yol haritasında, emisyonların yalnızca %54’ü doğal yutak alanlar tarafından tutuluyor. Kalan miktar, karbondioksit yakalama teknolojilerinin sorumluluğuna bırakılıyor (Şekil SPM7, sayfa 27).
Günümüzde, geçmişte atmosfere saldığımız karbon emisyonlarıyla mücadele ediyor; gelecek nesillerin payına daha fazla emisyon eklemekten kaçınmak istiyoruz. Fiziksel bilimler perspektifinden, insan kaynaklı küresel ısınmayı belirli bir düzeyde sınırlandırmak toplam CO2 emisyonlarının sınırlandırılmasının yanı sıra, net sıfır CO2 emisyonuna ulaşılmasını ve diğer sera gazı emisyonlarında önemli azaltım gerçekleşmesini gerektiriyor (D.1, sayfa 36).
1,5 derece raporuyla birlikte okunmalı
Bu raporda özel olarak belirtilmese de (Mart 2022’de yayınlanacak 3. Çalışma Grubu raporu kapsamında sunulacak), yol haritalarını IPCC’nin 1,5°C Özel Raporu’nun bulgularıyla birlikte okumak gerekiyor.
Özel raporda, 1,5°C’lik limit aşımının olmadığı veya sınırlı olduğu model yol haritalarında, küresel ölçekte insan kaynaklı net CO2 emisyonlarının, 2030 yılına kadar 2010 seviyelerine kıyasla yaklaşık yüzde 45 (yüzde 40-60 aralığında) azaltılması, 2050 yılına kadar (2045-2055 aralığında) ise net sıfıra ulaşması gerekiyor.
Karbondioksit yakalama teknolojileri gerekli
IPCC 1,5°C Özel Raporu’nda belirtildiği üzere, tüm senaryolarda net sıfır emisyona ulaşmak için karbondioksit yakalama (Carbon dioxide removal, CDR) teknolojilerine ihtiyaç duyuyoruz. Bu durumun, su mevcudiyetini, gıda üretimini ve biyolojik çeşitlilik gibi hayati yaşam destek sistemlerini etkilemesi öngörülüyor (D1.8, sayfa 40).
Karbondioksit yakalama, ağaçlandırma ve sulak alan restorasyonu gibi doğal karbon yutak alanlarından, atmosferden doğrudan karbon yakalama ve depolama (direct air carbon capture and storage, DACCS) teknolojilerine ve okyanusun karbon tutma kapasitesini artırmaya yönelik teknolojilere uzanan çeşitli yöntemleri kapsıyor (Bölüm 5, Tablo 5.10).
CO2 emisyon seviyelerindeki artışın devamı, okyanus ile karasal karbon yutak alanların, atmosferdeki CO2 birikimini yavaşlatma konusunda daha az etkin rol oynamasına yol açacağına işaret ediyor (B.4, sayfa 24).
Karbon döngüsünün vereceği tepkinin (geri bildirim veya geri bildirim döngüsü olarak adlandırılır) belirsizliği, yüksek emisyonlu CO2 senaryosu uyarınca artıyor ve daha önemli hale geliyor. İklim sistemini ne kadar zorlarsak, bu sistemin öngörülebilirliği azalıyor. Bununla birlikte, oluşabilecek karbon döngüsü tepkilerinin boyutu daha ciddi hale geliyor (B4.3, sayfa 26).
Karbon yakalama teknolojileri, doğal yutak alanların emisyon tutma biçimlerini birebir kopyalamıyor. Kara ve okyanusların tepkisi nedeniyle, atmosfere salınan her bir ton CO2’nin atmosferdeki toplam CO2 üzerindeki etkisi, CDR yöntemiyle atmosferden uzaklaştırılan CO2’den fazladır. Bu durum raporda, “toplam CDR miktarına bağlı olarak, insan kaynaklı CO2‘nin yakalama teknolojileri ile atmosferden uzaklaştırdığı CO2 miktarı, atmosfere eşit miktarda CO2 salınmasından yaklaşık %10 daha az etkindir” (D1.5, sayfa 39) şeklinde ifade ediliyor.
İklim duyarlılığı aralığı, IPCC’nin son değerlendirme raporundan bu yana daralma gösteriyor. 6. Değerlendirme Raporu’nun sunduğu en iyi tahmin, yüksek ihtimalle 2,5°C ila 4°C aralığında bulunan 3°C’yi işaret Bu durum, 5. Değerlendirme Raporu’nda belirlenen en iyi tahmin olan 1,5°C ila 4,5°C aralığıyla karşılaştırıldığında, artış gösteriyor (A4.4, sayfa 14).
Paris Anlaşması’nın sıcaklık hedefleri yeterli mi?
Paris Anlaşması, yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmanın, tercihen 1,5°C’yi aşmayacak şekilde, 2°C ile sınırlandırmayı taahhüt ediyor. 1. Çalışma Grubu raporu bu gerekliliği her zamankinden daha açıkça ortaya koyuyor: CO2 ve diğer sera gazlarından kaynaklanan emisyonları, 2050 yılı ve sonrasında net olarak sıfırlamadığımız durumda, 21. yüzyılda küresel ısınmayı 1,5°C veya 2°C sınır limitleri aşılacaktır (B.1, sayfa 17, dipnot 25 ve 26).
Dünyanın yüzey sıcaklığının en son (sanayi devrimi öncesindeki seviyelerle kıyaslandığında) 2,5°C’nin üzerine çıkması, 3 milyon yılı aşkın zamanda gerçekleşmişti. Bu sebeple gezegenin karşı karşıya olduğu ısınma seviyesi, eşi benzeri görülmemiş ölçekte. (B1.1, sayfa 17).
Çalışma Grubu, izlenebilecek beş sosyo-ekonomik yol haritası (Socio-Economic Pathways, SSP) sunarak, izlenecek farklı yolların gelecekte sıcaklıkları ne şekilde etkileyeceğini özetliyor.
Tüm senaryolarda limit aşılıyor
En düşük emisyon senaryosu (SSP1-1.9) dışındaki tüm senaryolarda, yakın gelecekte (2021 ile 2040 yılları arasında) küresel ısınma 1,5°C’yi aşacak ve yüzyılın sonuna kadar 1,5°C’nin üzerinde seyredecektir.
En düşük emisyon senaryosu, geçici olarak yaşanacak 0,1°C’den düşük aşım sonrasında, karbonun atmosferden çıkarılması ve sıcaklıkların tekrar düşürülmesi sonucunda, ısınmanın 1,5°C ile sınırlı kalacağını öngörüyor (Tablo SPM1, sayfa 18 ve B.1.3, sayfa 18).
Küresel ortalama sıcaklıklardaki artış devam ederken, önümüzdeki beş yılın en az birinde ısınma ortalamasının geçici olarak 1,5°C üzerine çıkması riski artıyor. Ancak rapor, tek bir yılda yaşanan sıcaklık değişiminin 1,5°C veya 2°C seviyesinin üzerinde gerçekleşmesinin, küresel ısınma seviyesinin aşıldığı anlamına gelmediğine dikkat çekiyor (B.1.4, sayfa 19).
İki rapor karşılaştırılabilir değil
Bu bulgular, 2018 yılında yayınlanan ve işlerin olağan şekliyle devam etmesi durumunda küresel ısınmanın 2030 ile 2052 arasında 1,5°C’yi aşacağını tespit eden 1,5°C IPCC Özel Raporu (SR1.5) ile karşılaştırıldığında ne anlama geliyor?
6. Değerlendirme Raporu kapsamında geniş bir senaryo seti inceleniyor. 1,5°C Özel Raporu’nun (SR1.5) kapsamı ise doğrusal eğilimler ile sınırlıdır. Bu sebeple iki rapor, doğrudan karşılaştırılabilir değil.
İki raporun yöntemlerinin uzlaştırıldığı durumda, küresel ısınmanın 1,5°C’yi aştığı ilk zamana ilişkin SR1.5 tahmini, AR6’daki en iyi senaryoda sunulan yıla yakın gerçekleşiyor. Bu durum, gezegenin daha önce öngörülen ısınma hızından daha hızlı ısındığı anlamına gelmiyor (dipnot 27, sayfa 18-19).
Sibirya’da orman yangınları
Rapor hakkında kim ne söyledi?
Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Semra Cerit Mazlum, rapor hakkında şu yorumu yaptı:
“Bu rapor, Türkiye’nin iklim değişikliği politika ihtiyaçlarını tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Rapor öncekiler gibi Akdeniz Havzasının kırılganlıklarını sergiliyor ve olası değişimleri daha ayrıntılı olarak görüyoruz. İklim değişikliğine adaptasyonun sosyo-ekolojik sistemlerin özelliklerini dikkate alacak biçimde planlanması ve adaptasyonun imkânsız hale gelebileceği koşullara karşı kayıp ve zarar için ulusal düzeyde mekanizmaların hazırlığına şimdiden başlanması önemli. Devam eden orman yangınları adaptasyon planlamasının yalnızca ekosistem türleri ya da sosyo-ekonomik sektörler odaklı olmasının yeterli olmadığını gösteriyor. Raporun bulgularının önemli bir yansıması da, Türkiye’nin iklim politikasında emisyon azaltımının 1,5 derece hedefine göre yenilemesi ihtiyacının daha belirgin hale gelmesi. Bu bakımdan Paris Anlaşması’nın ulusal katkı belgesinin güncellenerek onaylanması önem taşıyor.”
‘Azaltım ve uyum şart’
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Orman Fakültesi, Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “IPCC’nin 6. Değerlendirme Raporu, ülke görüşleri de dikkate alarak hazırlandığı için açık açık yazmasa da freni patlamış bir otobüsün içinde, son sürat uçuruma doğru gittiğimizi söylüyor aslında” ifadelerini kullandı. Tolunay şöyle devam etti:
“Türkiye olarak bizler de bu otobüsün içindeyiz. Sadece bu yıl yaşadığımız seller, kuraklık ve son olarak orman yangınları gelecekte olabileceklerin göstergesi. Çünkü ülkemiz için yapılan tüm tahminler, modellemeler bu ve benzeri aşırı hava olaylarının şiddeti ve sıklığının gelecekte çok daha fazla olacağını ortaya koyuyor. İklim değişikliğini plansızlığımız, tebdirsizliğimiz ve bize bir şey olmazcılığımızı örtbas etmek için kullanıyoruz. Acilen birşeyler yapmalıyız. Bunun için de öncelikle sera gazı salımları için 2030 yılına kadar en az yüzde 50 azaltım hedefi koymalı ve çok katı olarak uygulamalıyız. Bu da yetmez deyip yine acilen iklim değişikliğiyle şiddeti ve sıklığı artan aşırı hava olaylarına karşı uyum önlemleri almalıyız. Bunları yaparken de doğayı, ekosistemleri ve biyolojik çeşitliliği de korumalıyız.”
‘Erken ölümleri önlemek için tek yol’
Temiz Hava Hakkı Platformu Koordinatörü Buket Atlı, “Her yıl dünyada hava kirliliği nedeniyle 4.2 milyon kişinin ölümüne neden olan kirleticilerden bazıları Kükürt dioksit (SO2) ve azot oksit (NO2) gibi genellikle kentlerde yüksek seviyelerde bulunan gazlardır. Kara Rapor 2020 çalışması, hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği seviyelere indirilebilseydi Türkiye’de 2017- 2019 yılları arasında trafik kazalarının en az 6 katı kadar ölümün engellenebileceğini gösteriyor” dedi.
Atlı, “Hem iklim değişikliğine hem de reaksiyona girerek solunduğu zaman hava kirliliğine neden olan bu kirleticilerin hepsinin nedeni ise sanayi, ulaşım, enerji gibi faaliyetler için kullanılan fosil yakıtlar. İklim değişikliği ile mücadele aynı zamanda temiz hava hakkını da savunmak demektir, bu yüzden hükümetler tarafından acilen birlikte ele alınması gerekiyor” ifadelerini kullandı.
‘Çabalar hızlandırılmalı’
BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi eski Genel Sekreteri ve Küresel İyimserlik (Global Optimism) girişiminin kurucu ortağı Christiana Figueres, “Bu rapor, fosil yakıtları terk etmek ve daha temiz, daha yeşil büyüme modeline geçmek üzere küresel ölçekteki çabalarımızı hızlandırmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Bu amaçlara ulaşmak için Paris Anlaşması bize yol gösteriyor. İklim değişikliğinin hızla katlanan etkilerinden kaçınmak için ihtiyacımız olan her adım gerçekleştirilebilir nitelikte. Ancak buna yönelik atılacak adımlar, etkilerden çok daha hızlı şekilde hayata geçen çözümlerle ve 2030 yılına kadar küresel emisyonları yarıya indirmeye bağlı. 26. Taraflar Toplantısı karar anı olacak” dedi.
‘Krizin etkilerini görmeye devam edeceğiz’
Taraflar Toplantısı’nın başkanlığını yürüten Alok Sharma, “Bilim, bizlere iklim krizinin etkilerinin tüm dünyada görüldüğünü ve bugün harekete geçmediğimiz durumda, bu krizin en olumsuz etkilerini yaşamlarımızda, geçim kaynaklarımızda ve doğal yaşam alanlarımızda görmeye devam edeceğimizi açıkça gösteriyor” dedi.
Sharma, “Tüm ülkelere, hükümetlere, iş dünyasına ve toplumlara mesajımız, iklim değişikliğinin gidişatında belirleyici olan önümüzdeki on yılda, kararlarınızı bilime dayalı ve küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırma hedefini canlı tutmak üzere olan sorumluluğunuzu benimseyecek şekilde verin” ifadelerini kullandı.
Yapılması gerekenleri belirten Sharma, “Bunu hep birlikte başarabiliriz. Başarının temelinde, yüzyılın ortasına kadar net sıfır emisyon hedefine dayalı yol haritasına sadık kalmak, 2030 yılına dair iddialı emisyon azaltım hedefleri taahhüt etmek ve uzun vadeli stratejileri öne çıkararak, kömüre dayalı elektrik üretimini sonlandırmak, elektrikli araçların piyasaya sürülmesini hızlandırmak üzere harekete geçmek, ormansızlaşmayla mücadele etmek ve metan emisyonlarını azaltmak yatıyor” dedi.
‘Bu bir zorunluluk’
BM İklim Eylemi ve Finans Özel Temsilcisi Başkanı Mark Carney ise “IPCC’nin değerlendirmesi, iklim krizinin ölçeğini ve buna yönelik politika ve stratejik tepkileri anlamak için kritik önem taşıyor. Bu kapsamda politika, iş ve finans dünyasının vereceği kararlarının yönü, dünyanın hızla azalan karbon bütçesi gerçeğine ve insanlık ve gezegene yönelik hızla artan fiziksel riskleri de içerecek şekilde olmalı ve bilime dayanmalıdır” yorumunu yaptı.
Carney açıklamasında “IPCC raporu, kurulların mutlaka okuması gereken bir rapordur. Bu raporun sonuçları, acil stratejik eylemlerin hayata geçirilmesinin zorunlu olduğunu gösteriyor” dedi.
Rize İkizdere’de yapımına devam taş ocağı çalışmaları ve bu çalışmaların çevreye verdiği tahribat devam ederken, köylülerin 110 gündür bölgede direnişi de devam ediyor.
Ancak, geçtiğimiz günlerde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri direniş alanına gelerek, nöbet alanı ve alandaki çay fabrikasının bahçesi için keşif ve ölçüm çalışması yaptı.
Konuyla ilgili Yeşil Gazete‘ye açıklamalarda bulunan İkizdere köylülerinin avukatı Yakup Okumuşoğlu, dayanaklarının ne olduğunu bilmediklerini ve konuyla ilgili dava açacaklarını ifade etti.
‘Acele kamulaştırma olasılığı yüksek’
Avukat Okumuşoğlu, keşfin acele kamulaştırma için yapılmış olacağını düşündüklerini kaydederek, şu açıklamalarda bulundu:
Normal kamulaştırma olsa hissedarlara uzlaşma çağrılarının yapılmış olması gerekiyor. Bu işlemler yapılmış değil. Dolayısıyla burada acele bir kamulaştırma olabilme olasılığı yüksek oluyor. Muhtemelen de böyledir.
Acele kamulaştırma bu ülkenin hukuki mülkiyet hakkını ortadan kaldıran, mülkiyet hakkının kullanılmasını hukuki sınırların dışına taşıyan bir düzenleme ama Türkiye’de bugün yapılıyor. Acele kamulaştırmanın iptali için dava açacağız.”
‘Aklımız almıyor’
Acele kamulaştırma kararının istisnai bir yol olduğunun altını çizen Okumuşoğlu, bu süreçle ilgili kendilerine haber verilmediğini de aktardı:
Dayanağının ne olduğunu bilmiyoruz. Bize haber vermeden yapılan bir tespit. Bununla ilgili mahkemeye başvuracağız. Acele kamulaştırma olduğunu düşünüyoruz. Acele kamulaştırma istisnai bir yol, olağanüstü hallerde uygulanan bir yol. Cengiz İnşaat’ın orada açacağı taş ocağında bu acelenin ne olduğunu aklımız almıyor. “
Patlayıcı kullanılıyor
Öte yandan, taş ocağı çalışmaları da tüm hızıyla devam ederken, çalışmaların çevreye verdiği tahribat her geçen gün daha fazla görünür oluyor. Çalışmalar sırasında büyük kayaların patlatılması için patlayıcı maddelerin de kullanılmasına başlandı. Köylüler, evlerinde kullandıkları suların ya bulanık ve çamurlu aktığını ya da hiç akmadığını dile getirdi.
Bölge halkından kadınlar, daha önce de suların çamurlu akmasından dolayı temiz suya ulaşmak için çevredeki kaynaklardan evlerine su taşımaya başladıklarını açıklamışlardı.