Ana Sayfa Blog Sayfa 1146

[Yeşil Gazete Doğu’da-8] İklim ve su krizi, atıklar, yeşile saldırı: Diyarbakır darda!

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Van’dan Diyarbakır’a kat ettiğimiz 365 km’lik yol boyunca, iki şey hiç değişmiyor: Biri, yüksek noktalarda konumlanmış, korunaklı, dev ışıldaklarla donatılmış gözcü kulübelerindeki, göremediğimiz ama bizi gören gözler ve sık aralıklarla –bu kez bilhassa göz göze- GBT’mize bakılan kontrol noktaları; diğeri de taş, kum ve mermer ocakları.

Tüm Türkiye’de olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da “kalkınma” işleri inşaata havale edilmiş gibi. Bu sektörün ihtiyaç duyduğu ocaklar, tüm bölgeyi neredeyse bir ağ gibi sarmış durumda. Dicle havzası nehirden mütemadiyen kum çeken araçlarla ve kum ocaklarıyla dolu.  Sıra sıra dizildikleri su kenarından bitmek bilmez bir iştahla kum öğütüyorlar. Taş ve mermer ocakları ise istisnasız her yerde… Bir kısmının bulunduğu konum ve çalışma biçimlerinden “kaçak” oldukları hemen anlaşılıyor, ama kuş uçmaz kervan geçmez bir memleket coğrafyasında araçtan inip de soru sormayı göze alamıyoruz.

Ocakların, faaliyetleri sırasında alandaki yaşamı neredeyse imha ettiği gözle bile görülebiliyor. Görmeyenler için özetlemek gerekirse, biyoçeşitlilik kaybı, besin ağının bozulması, sudaki canlıların zarar görmesi başta, nehir yatağında bozulmalar, suda bulanıklığın artması, yataktaki oluklarda sedimantasyon artışı, nehir ekosisteminin zarar görmesi gibi, verdikleri telafisi çok zor hasarların bir gün onarılması mümkün mü, bilemiyoruz.

Normal koşullarda nehirlerde bu ocakları açmak yasak, ancak koşullar normal değil. Dicle; Bismil’den sonra Diyarbakır’ın çıkışına kadar nehir olarak değil, dere olarak tanımlanmış. Dere olunca da, koyverilmiş gidilmiş sanki.

Ocaklara baka baka girdiğimiz kent içinde de neredeyse her sokak başında, her caddede bir kazı kazı çalışması var. İnşaatlar yükseliyor, binalar yıkılıyor, restorasyonlar yapılıyor. Diyarbakır şantiye gibi…

Kentlilerin bir kısmı yapılanlardan memnun gibi ya da fotoğraf makinesini gördüklerinde öyle görünmeyi daha güvenli görüyorlar ancak konuştuğumuz çoğu kişinin özellikle kentsel dönüşümle ilgili yoğun eleştirileri ve sıkıntıları var.

Ancak önce On Gözlü Köprü’yü ziyaret edip, Dicle’yle yeniden buluşma zamanı.

Asıl adı Dicle Köprüsü olan, ancak 10 açıklığı nedeniyle 10 Gözlü Köprü adıyla bilinen bazalt köprünün Mervaniler döneminde inşa edildiği ya da daha eski olduğu ve Mervaniler döneminde onarım gördüğü söyleniyor.  Yani en az bin yaşında.

Diyarbakır’ı mesken edinmiş onlarca uygarlığa mensup insanlar, bin yıldır Dicle’yi bu köprünün üzerinde seyrediyor. Ya da seyrediyormuş demeli, zira şimdilerde köprü var, ama Dicle varla yok arası. 1.900 kilometrelik uzunluğuyla dünyanın en uzun nehirleri arasında yer alan; Mezopotamya’nın Fırat ile birlikte yaşam kaynağı olan Dicle’si de bu yıl iklim değişikliğine bağlı yaşanan olağanüstü kuraklığın kurbanı olmuş durumda. 10 Gözlü Köprü’nün üzerine çıktığımızda, altından akan nehirdeki suyun ayak bileklerimize bile gelmeden bir kıyıdan diğerine yürüyebileceğimizi görüyoruz.

Öğrendiğimize göre kuraklık yüzünden yukarıdaki Dicle ve Kralkızı barajlarından nehre verilen su kesilmiş; havza da sonbaharın bitmek üzere olduğu şu döneme kadar yeterince yağış almayınca özellikle köprünün altındaki alanda, bir karış kalan su yüzünden yüzlerce balık ölmüş. İki kıyıya da yan yana konuşlanmış onlarca kafe/çay bahçesinde oturanlar, köprünün üzerinde selfie çekenler veya hemen köprünün üzerindeki sette, villa tipi evlerde oturanlar ölü balıkların ne kadar farkında, emin olmak mümkün değil. Nehirden yükselen kokunun ve yoğun kirliliğin ise farkında olsalar gerek.

İnsanın canını yakan bu manzarayı geride bırakıp Dicle Üniversitesi’ne, Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Başkanı Prof. Ahmet Kılıç’ı görmeye, bize durumu anlatmasını istemeye gidiyoruz.

‘Bunlar iyi günlerimiz’

Kılıç, nehre ilişkin ilk sorun olarak küresel ısınmaya bağlı iklim krizini gösteriyor. Bölgeye yağan kar ve yağmur, tıpkı Türkiye’nin geneli gibi oldukça azalmış, yağış rejiminde ise düzenliksizlikler görülmeye başlanmış. Bu da ya kuraklığa ya da şiddetli yağışların toprağa, suya fayda sağlamak yerine zarar vermesine yol açıyor.  Diyarbakır’da geçmişte de kuraklık yaşandığını ancak bu seferkinin çok şiddetli ve etkili olduğuna dikkat çeken Prof. Kılıç, iklim değişikliğini önleyebilecek ve ona uyum sağlayabilecek politikaların birlikte hayata geçirilmesinin önemini vurguluyor. Aksi takdirde, içme suyu, tarımsal sulama ve sanayide kullanılacak su varlığı sıkıntısı kapıda ona göre.

Onu Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verileri de doğruluyor. Özellikle 2021’e ait veriler, zaten yarı-kurak bir iklime sahip Türkiye’nin şimdiye dek görülmemiş şiddette, olağanüstü bir kuraklık yaşandığını gösteriyor. Buna göre, yolculuk hattımızdaki Doğu Anadolu’da yağışlar, geçen yıla göre yüzde 70, Güneydoğu Anadolu’da ise yüzde 85 azalarak son 30 yılın en düşük seviyesi görülmüş. Buna mukabil, aşırı sıcak geçen günlerin sayısı da giderek artmış. Sıcaklık eğrisi de endişe verici. Yine ziyaret ettiğimiz iki bölgeye bakacak olursak, Doğu Anadolu uzun yıllar ortalaması 13.6 derece iken, bu yıl 17.2’ye, Güneydoğu’da ise 20.7’den 24.7’ye çıkmış. Yağışların azalmasıyla başlayan meteorolojik kuraklığın, hidrolojik ve tarımsal kuraklığa dönüşmesi ise an meselesi.

Prof.Kılıç, yaşanan kuraklığın bir yansıması olarak bölgedeki biyoçeşitliliğin ve bitki örtüsünün uğradığı ve daha da uğrayacağı zararın büyüklüğüne dikkat çekerken, bir zamanlar 40 tür balığın yaşadığı Dicle’de şimdilerde bu sayının yarıya düştüğünü vurguluyor.

Küresel ısınma dolayısıyla bunların iyi günlerimiz olduğunu söyleyen Kılıç’a göre yarın bir bardak su bulmakta güçlük çekeceğimiz günler, bir distopya değil. Bu nedenle de iklim politikalarında olması gereken değişikliklerinin hayata geçmesini beklemek yetmiyor; su tasarrufu hayati önemde. Kılıç, barajların da bu nedenle bir zorunluluk olduğu kanısında:

“Suyu toplama, biriktirme mecburiyetimiz var. Diyarbakır eskiden suyunu Gözeli diye bir köyden ve şehir içindeki Anzele kaynağından sağlardı. O suyu bugün dağıtsanız bir mahalleye yetmez. Şimdi suyumuz Dicle Barajı’ndan geliyor. Bu suyu kullanmaya mecburuz. Barajların yapıldığı alanlardaki türleri, doğal yaşamı, kültürel varlıkları korumak önemsiz değil. Eğil’den biliyorum, bundan beş bin yıl önceki, çok önemli yapılarla, çok iyi tarım yapılan birinci sınıf tarımsal arazi su altında kaldı. Ama gelecek neslin de suya ihtiyacı var.

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok coğrafyasında da çok ciddi bir kuraklığa doğru gidiyoruz. Bu yıl bölgede yaşanan kuraklık dolayısıyla çiftçi ektiğinin üçte birini bile toplayamadı. Bizim acilen vahşi sulamadan vaz geçip damlama sulamaya, yağmurlama sistemine ihtiyacımız var.  Suyun her damlasını, ciddi bir tasarruf politikasıyla toplayıp kullanmamız lazım.”

Fakat hemen ardından baraj politikasının da dikkatli yürütülmesi gerektiğine vurgu yapıyor:

“Elektrik üretimi için baraj yapılması artık çok geride kalmış bir şey, yanlış. Zira güneş ve su rüzgar enerjisinden artık daha ucuza ve kolay bir şekilde elde edebiliyoruz bunu. Suyun toplanması önemli, fakat bunu yaparken de  barajların kotunu iyi ayarlamak, çok dev barajlar yapmamak lazım. Örneğin Hasankeyf’de elektrik için baraj yapılması yanlıştı. İlle yapılacaksa, tarım ve içme suyu için yapılmalı, ama mutlaka kotu düşük tutulmalıydı. Kot, eğer köprü ayaklarına gelecek biçimde ayarlanabilseydi, hem su ihtiyacını karşılardı hem de Hasankeyf gibi olağanüstü bir kültürel varlık ayakta kalırdı. Ayrıca, Hasankeyf step özelliği de gösteren bir yerdir. Beyaz akbaba, kızıl akbaba halen orada yaşıyor, ama yaşam koşulları zorlaştı. Su kuşları yönünden de zengindi. Barajdan sonra bu hayvanlar kendini koruyabilse bile, diğer canlılar; sürüngenler, yılanlar, kertenkeleler ve mikroorganizmaların popülasyonu ciddi şekilde düştü.”

Diyarbakır’ın kadim yeraltı kaynağı; Anzele suyu, şimdilerde kentin ortasında serinlemek isteyen çocukların havuzu halinde.

‘Siyaset başka bir şey’

Kılıç, bu tür yatırımlara karar verilirken, orada yaşayan toplumun isteklerine ve taleplerine mutlaka saygı duyulması, seçeneklerin anlatılarak kararın onlara bırakılması gerektiğini de söylüyor ardından: “Ama siyaset başka bir şey.”

“Bugün başlasak geçtir. Yarını kurtarmak istiyorsak, bugünden çalışmaya başlamamız ve bilime güvenip her şeyi tartışmamız lazım. Tartışmazsak, ‘benim dediğim doğrudur’ dersek bir yere varamayız” diye konuşan Ahmet Kılıç, kurumlar arası iletişimin yokluğundan da şikayet ediyor:

“Dicle Barajımız var ama buradaki topraklardan verim alamıyoruz, açıklanır şey değil. Devletin boruları tarlalara getirmeleri, ardından damlama sulamayı desteklemesi lazım. Bunlar koordineli olması gereken işler. “

Prof. Kılıç, Diyarbakır ve çevre kentlerin yeraltı ve kaynak sularının her geçen gün azaldığını da not ediyor: “Çünkü kar yağışı yok, kuraklık dediğimiz olay da kar yağışının olmaması demek. Kar yoksa kaynak suyu da bugün var yarın yok. Gidişat ona doğru. O yüzden yağmur suyu çok önemli.” Yağmur suyunun hem yerel yönetimler hem de vatandaş olarak toplanması, suyun tekrar tekrar kullanılması gerektiğine dikkat çeken Kılıç, “Bilimin görevi bugünü konuşmak değil, bugün dün konuşulmalıydı. Ben şimdi yarın hakkında konuşuyorum. Mesela müsilaj olayında bilim insanları bundan 40 yıl önce ‘Siz Marmara’yı böyle kullanırsanız, denizde balık kalmaz’ demişti, kimse de kulak asmamıştı. Benzer bir şey başımıza gelmeden şimdiden önlem almalıyız” diyor.

‘Dicle, kentin foseptik çukuru gibi’

Ahmet Hoca’yı üniversitedeki odasından alıp tarihi Hevsel Bahçeleri’ni tepeden, panoramik gören bir noktaya götürüyoruz. Dicle Nehri’nin hemen kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık verimli arazi, sahip olduğu çok farklı habitatlar, bölgenin en büyük kuş cenneti oluşunun yanı sıra pek çok memeliye ev sahipliği yapması ve kültürel-tarihi değerleri dolayısıyla 2015’te UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştı. Prof. Kılıç, su samuru, yaban domuzu, sincap, tilki gibi pek çok hayvanın, 180 kuş türünün halen kentin hemen dibindeki bu alanda yaşamasının doğal yapının tam bozulmadığını gösterdiğini, Hasankeyf’le karşılaştırarak anlatıyor:

“Burası, habitat bakımından Hasankeyf’ten biraz daha zengin. Mesela İzmir Yalıçapkını yaşar Hevsel’de. Hem de iki türü. Hem bildiğimiz yalıçapkını hem de alaca yalıçapkını. Dört ayrı tür çekirge kuşu var. Aşırı ilaçlama durumunda bu kuşlar yaşayamaz. Yani her türlü olumsuz etkiye rağmen halen bir ümit var. Alanı korudukça bu türler yaşayacak. Bunlara biz biyoindikatör türler diyoruz. Yalıçapkını gibi, çekirge kuşları gibi, onlar varsa yaşam burda devam ediyor.

Çok farklı bitki türleri bir arada bulunuyor. Yaban memelilerin barınacakları, yuvalanacakları, saklanabilecekleri yerler var. Step özelliği gösteren bölgeleri bulunuyor. Kenarlara doğru ise kayalık alanlar var. Göç eden canlılar göç zamanı Hevsel’e mutlaka uğrar, burada dinlenir ve kuzeye geçerler. Çok farklı habitatlara sahip olması onu eşsiz kılıyor.”

Korumaya gayret edilip tabiat parkı gibi bir hale getirilirse, türlerin bir vaha gibi burada barınabileceğini umuyor ama mirasın nasıl har vurulup harman savrulduğu da şu sözlerinden anlaşılıyor:

“Kentin kanalizasyon dahil bütün atık suyu Dicle’ye akıtılıyor. Nehir, adeta şehrin açık hava lağımı, foseptik çukuru gibi. Bunlar da su kalitesini büyük ölçüde düşürüyor. En büyük sorunumuz nehrin temiz kalmasını sağlamak. Hevsel’i yaşatmak istiyorsak, Dicle Nehri’ni korumamız, temiz tutmamız lazım. Bakın köprünün karşı tarafındaki yapılara ait lağım sularının hepsi Dicle’ye gider. Hepsi! Karşı tarafa evler, villalar yapıldı, atık suyunun hepsi Dicle’ye bırakılır. Dicle kirliyse Hevsel Bahçeleri tehdit altındadır.  Tarladan gübre, ilaç oraya gider. Tarlanın en verimli toprağı oraya gider.”

Balık ölülerinin nedenini de anlıyoruz böylece: Su yok, olan da atık su.

Çiftçilere ‘hazır gübreli su’

Kentin organize sanayi ve hayvancılık ihtisas organize sanayi bölgelerinin atıklarının da Dicle’ye bırakıldığını söyleyen Kılıç, “Bu bölge bir havza”diyor:  “Havza dediğimiz zaman nehirler o havzanın en dibidir. Bütün sular oraya gider, gidecek başka yeri yok. Sürekli akıyor 365 gün, yaz kış.  Bu su, aynı zamanda içme su. Şu anda bizim üniversitenin suyu nehire yakın bir yerden açtığımız sondajdan gelir. Musluğu açtığınızda ayran gibi akar. Biz dinlendirme yapıyoruz, mikrobiyolojik yönden çok sorun değil, ama suyun kalitesi bu. Her yerde bu imkan da yok. Vatandaş nehrin kenarında kendine göre kaynak görüyor bu suyu, kullanıyor. Hayvanlar bunu içiyor. Tarlaya buradan su çektiğiniz zaman bütün kirlilik mısıra, pamuğa, sebzeye meyveye geçiyor”

Kentte tek bir ileri biyolojik arıtma tesisi var, Yeşilvadi Mahallesi’nde. O da evsel atıklar için. Kimyasal arıtma için henüz herhangi bir tesis bulunmuyor. Diyarbakır Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün verdiği bilgilere göre, organize sanayi bölgesine yönelik böyle bir tesis için çalışmalar sürüyor. Dicle kıyısı boyunca Siirt, Batman, Mardin gibi diğer il ve ilçelerin de atıklarını nehre gönderdikleri düşünülecek olursa, Ahmet Kılıç’ın anlattıklarının vahameti daha iyi anlaşılıyor.

Hevsel’de çiftçilik yapanlar da “hazır gübreli su” diyerek, tarımsal sulamada lağım suyunu kullanıyormuş. Kulaklarımıza inanamadığımız uygulamayı şöyle anlatıyor Kılıç:

“Mecbur kullanıyor, suyu nereden temin edecek? Nehirden çekerse, motor çalışacak. Çiftçi zaten kazanmıyor, motor durduğu zaman ona bir maliyet yükler. O da yukarıdan Sur’un altından nehre yakın geçen lağım suyunu alıyor, tarlasını bununla suluyor.” Paratifo, tifo, dizanteri, amipli dizanteri hastalıklarının bölgede Türkiye ortalamasının üzerinde olmasına şaşmamak lazım.

Kaçak elektriğin ormana faydası!

Hevsel, Diyarbakır’ın akciğeri. Kenti kuşatan yeşil bir kuşak şeklinde oksijen üretiyor, bereketli topraklarıyla tarımsal üretime olanak sağlıyor, onlarca kuş türüne, memeliye ev sahipliği yapıyor ve kentte pek az olan yeşile ihtiyacı gideriyor.

Başka da dikkate alınacak ölçüde bir yeşil alan pek yok. Diyarbakır’ın doğal ormanı olan Karaca Dağı’nda şimdi bir tane bile ağaç kalmamış.  Zira halk ısınmak için odun ihtiyacını ormandan karşılamış yakın zamana kadar. Ahmet Kılıç, ağacın kökünün pazarda satıldığını gördüğünü anlatıyor. “Kökünü kurutmak” bu olsa gerek. Son dönemde, ironik şekilde elektriğin kaçak kullanımının da yaygınlaşmasıyla, çoğu kişi odunla kömürle uğraşmaktan vaz geçmiş. Diyarbakırlılar artık yaz kış klimayla ısınıp serinliyormuş.

Ekim güneşi altında, bir t-shirtle gezdiğimiz kentte güneş sıkıntısı hiç yok halbuki. Güneş panelleriyle ya da rüzgar tirbünleriyle enerji elde etmek işten bile değil, ama değil güneş tarlaları binalarda tek bir panel bile göremiyoruz.

Kılıç devletin teşvik politikası uygulayarak vatandaşa 5-10 yıl vadeli kredi verilmesi halinde, hem vatandaşın hem de enerjide dışa bağımlılıktan kurtulacak olan devletin kara geçeceğini anlatıyor: “Vatandaş kısa vadede ödediği parayı çıkarır, fazlasını devlete satarak cebine para gerir ve ülke de hem enerjide dışa bağımlılıktan kurtulur hem de küresel ısınmayla mücadelede önemli bir mevzi kazanırız.”

Hevsel’e TOKİ hala akıllarda

2014’te Hevsel Bahçeleri’ni de kapsayan Dicle Vadisi’nin yapılaşmaya açılacağı yolunda haberler basında yer almıştı. Buna göre, yeni yerleşim alanı olarak kullanılması için, vadi ve çevresinde yer alan Maliye hazinesine ait toplam 10.985.447 metrekarelik alanın Rezerv Yapı Alanı olarak belirlenmesi ve  inşaat için TOKİ’ye ya da başka bir kuruma açılması talebi, dönemin bakanı Erdoğan Bayraktar tarafından onaylanmıştı. Ancak Büyükşehir Belediyesi’nin karşı raporu ve halkın tepkisi dolayısıyla projeden o dönem vazgeçildi. TOKİ de Hevsel Bahçeleri’ni kapsayan alanda herhangi bir konut uygulaması veya imar planı çalışması bulunmadığını açıkladı.

Prof. Ahmet Şimşek, o zaman soranlara “Aman ha, burası Diyarbakır’ın akciğeri. Üstelik alüvyon bölge. Nehir yatağına yapılaşma olmaz” dediğini anlatıyor ama hala bu projenin akılların bir köşesinde olduğunu söylüyor:

“Diyarbakır’da hava kirliliği çok yüksek. Geçen temmuz ayında, kuşlarla ilgili araştırma yaparken sabahın altısında şehrin üzerinde hemen her gün siyah duman örtüsü gördüğümüzü hatırlıyorum. Mevsim gereği kaloriferin de yanmadığı düşünüldüğünde, bunun çoğu taşıtlardan ve düzensiz, denetimsiz sanayileşmeden kaynaklanıyor ve insanlar bunu 365 gün soluyor. Kuzeyden ya da güneyden gelen hava akımları olmadığı günlerde, kirlilik olduğu gibi şehrin üzerinde asılı kalıyor. Kent,  deyim yerindeyse uzun mesafede bir çatağın içinde. Bir taraftan Karaca Dağları, bir taraftan Mardin Dağları, bir taraftan Batı Toroslar.. Kent de tam ortalarında.  Hevsel Bahçeleri ise sürekli bir oksijen deposu. Burada iyi bahçeler, tarım alanları var.  Sürekli oksijen veriyor. Yani, bahçeler Diyarbakırlı için yaşamsal önemde.”

Üniversite, kampüsü ve çevresini yeşillendirmeye çalışmış elinden geldiğince ama şimdilik sonucun çok başarılı olduğu söylenemez. Yine de 70’li yıllarda Tıp Fakültesi kurulurken olduğu çorak alan gibi değil. Sürekli bir ağaçlandırma çalışması yapılıyormuş, ancak ‘orman’ başka şey. Yine Hasankeyf’e dönüyoruz:

“Yeni Hasankeyf’e çok ağaç dikilmiş. Fidanlar, fidanlar… Fidan dikerek orman yapamazsınız ki. Orman habibatı bambaşka bir şey, fidan dikseniz bile onun bakımı, uzun süreli takibini yapmalı. Benim öngörüm, dikilen fidanların da tutmayacağı yönünde.

Ağaçlandırmada bir ezber olarak çam ağacının tercih edilmesi de ayrı bir sorun. Buranın bitkisi değil ki çam… Her dem yeşil olduğu için seçiyorlar, ama o yeşil de sürekli olamıyor. Bölgenin doğal bitkisi meşe ve geniş yapraklı ağaçlar. Onlar tür çeşitliliği de çamdan fazla ayrıca.”

Hasankeyf’te gördüğümüz palmiyeleri anlatıyoruz Kılıç’a. Yorumu “Palmiye belli bir santigrat ortalamasının altında yaşayamaz. Güneydoğu’da bir tek Urfa buna uygun. Urfa ile Diyarbakır arasında 3-4 derece fark var, burada da denediler tutmadı. Enlem olarak düşünmek lazım. Ama bana kalırsa israftır. Buna dünyanın parasını vermek yerine, buranın doğal bitki örtüsünü tercih etmemiz lazım” oluyor.

Bir de tabii çim ekilen alanlar var: “Çim, Güneydoğu’de kesinlikle israf. Çok su ister ama bizim bir damla suya ihtiyacımız var. Onun yerine kurtbağrı, mazı gibi çalılar var yerel örtü olarak. Damlama ile yapılırsa da hem çok az su gider hem daha dayanıklı… Bizim, bu günlerin daha iyi günlerimiz olduğunu insanlara ısrarla anlatmamız lazım. Gidişat daha kötü. İlle de suyun tamamen kesilmesi mi lazım? Tarımdaki rekolte düşüşü bu sene çok barizdi. Dicle Nehri’nin yakınındaki tarlalarda bu sene ürün kaldırılamadı, daha ne olması lazım harekete geçmek için?”

Dev bir şantiye halindeki Diyarbakır’da inşaat atıkları ve hafriyatın da doğrudan Hevsel’in derinliklerine döküldüğünü hatırlatan Kılıç, “Hafriyat buranın doğal yapısını, burada yaşayan ve üreyen canlıları olumsuz etkiliyor. Bu bahçelerin çöp alanı haline dönüşmesi inanılır gibi değil. Eğer buna devam edilecek olursa ve engellenemezse, UNESCO’nun listesinden çıkarılma durumuna bile gelebiliriz. Bu, büyük bir tehdit” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Ahmet Kılıç’a son olarak önerilerini soruyoruz. Yanıtlar tanıdık:

“Birincisi tasarrufa dikkat etmemiz lazım. Nerede? Tarımda! Bizim özellikle suyu kirletmememiz lazım. Suları korumak için arıtma tesisleri çok önem arz ediyor. Atıksu arıtma tesisleriyle ister köy olsun ister ilçe asla dışarıya su bırakmamız gerekiyor. Damlamaya, yağmurlamaya öncelikle yer vermemiz gerekiyor. Bir diğer husus ağaçlandırma! Bizim küresel ısınmadan korunmada birinci çaremiz ağaçlandırma. Kuraklığa ve bu bölgeye dayanan türleri seçmemiz gerekiyor.

Güneş enerjisinden, rüzgar enerjisinden başka kurtuluşumuz yok. Mesela tuttular Şırnak’a termik santral yaptılar. Şimdi biz Paris Anlaşması’nı imzaladık, iyi bir olay. Ama artık fosil yakıtlardan elektrik üretmekten vazgeçmemiz lazım. Önceki yıllarda 50 milyar dolar ödememiz var. Sonra 40 milyar dolar dediler. Biz bunu dışarıya yakıt için veriyoyrz. Oysa rüzgardan güneşten faydalanırsak bu 40 milyar dolar,  bize hastane, iş sahası, emeklilik olarak geri dönecek. Ben evimde kaloriferi değil, klimayı çalıştıracağım. Suyumu bedavaya getireceğim. Atmosferdeki karbondioksit azaldığı zaman da yeniden o eski iklimime kavuşacağım.

Bunlar bugünden yarına olmaz belki, ama olanaksız değil. 200 yıldır dünyayı kömürle, petrolle, doğalgazla kirlettik. Şimdi bu kirliliği azaltmaya çalışmanın zamanı. Bilimin sesini dinlemek gerek. Ülkemizin doğal yapısı henüz tam olarak bozulmadı. İnsana en şerefli varlık deriz, ama bu diğer türleri ve yaşadığın dünyayı korumakla mümkün. Toprağı, suyu, doğal varlıkları korursam şerefliyim, yoksa perişanız. “

 

 

Araştırma: İklim krizi nedeniyle tek eşli albatrosların ‘boşanma’ oranı arttı

Tek eşli ve eşine en sadık canlılardan biri olarak bilinen albatroslar arasında ‘boşanmalar’ arttı. Araştırmacılar bunun nedeninin küresel ısınma olabileceğini söylüyor.

Royal Society dergisinin araştırmasına göre iklim krizi ve okyanusların ısınması albatroslar arasındaki ‘ayrılık’ oranını artırdı. Normal şartlar altında albatrosların yalnızca yüzde bir ila üçü eşlerini bırakıp başka eş arayışına giriyor. Bu da genellikle üreme sorunu yaşanırsa görünüyordu.

Ancak 15 yıl boyunca Falkland Adaları’ndaki 15 bin 500 albatros çiftinin incelendiği araştırma, üreme sorunu yaşanmasa bile iklim ve buna bağlı olarak okyanus sularındaki değişiklikler  nedeniyle bu durumun değiştiğini ortaya koydu.

Guardian‘da yayımlanan araştırmanın yazarlarından Lizbon Üniversitesi öğretim üyesi Francesco Ventura temelde iki spesifik neden olabileceğini söyledi: Bunlardan ilki ısınan sularda balık popülasyonunun azalması ve albatrosların yiyecek bulmak için daha uzaklara uçmak zorunda olmaları. Yiyecek peşine düşen albatros üreme zamanı vaktinde geri dönemediğinde de eşleri başka biriyle ‘yola devam edebiliyor.’

Ventura, balık eksikliği hesaba katıldığında bile, daha sıcak suların yüzde 8 gibi alışılmadık derecede yüksek ayrılma oranlarıyla ilişkili olduğunu öğrendiklerinde şaşırdıklarını söyledi.

‘Eşcinsel çiftler de görülmeye başlandı’

Yeni Zelanda‘da 30 yıldır albatroslar üzerinde araştırmalar yapan Dr Graeme Elliot da bu kuşların son yıllarda sayılarının azalmasının çiftleşme alışkanlıklarını da değiştirdiğini söyledi. Albatroslarda eşcinsel çiftlerin görülmeye başlandığını belirten Elliot, Antipodes Adası‘nda erkek çiftler görmeye başladık ki daha önce tanık olduğumuz bir durum değil. Bazı erkekler diğer erkeklerle eş oluyor çünkü dişi bir eş bulamıyorlar” dedi.

Elliot’un araştırdığı gezgin albatros popülasyonları her yıl %5-10 oranında azalıyor ve 2005’ten beri düşme eğilimi gösteriyor. Bunun temel nedenleri,  daha az av, ısınan sular ve insanların artan ton balığı avcılığı…

Dr. Eliot, gidişat tersine çevrilmezse, albatrosların soylarının tükenebileceğini kaydetti.

Zoom, 2021’de 1 milyar doların üzerinde gelir elde etti

Zoom Video Communications 31 Ekim’de sona eren üçüncü mali çeyrek finansal sonuçlarını bugün açıkladı.

Rapora göre, üçüncü çeyrek toplam geliri önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 35 büyüyerek 1 milyar 50 milyon 800 bin dolar oldu.

Müşteri sayısı yüzde 94 arttı

Son 12 ayda gelire 100 bin dolardan fazla katkı yapan müşteri sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 94 arttı.

Geçen yılın aynı dönemine göre üçüncü çeyrek GAAP faaliyet geliri yüzde 27,7 ve GAAP dışı faaliyet geliri ise yüzde 39,1 arttı.

Ofisten, evden veya hibrit çalışma için seçenekler

DHA’nın aktardığına göre konuya ilişkin olarak açıklama yapan Zoom kurucusu ve CEO’su Eric S. Yuan, “Üçüncü çeyrekte yıllık kullanıcı etkinliğimiz Zoomtopia’yı platformumuzun yeni özelliklerden Zoom Events üzerinde gerçekleştirdik. Bu sürükleyici ve çok kanallı konferansta, kullanıcılarımızı nasıl iletişim platformumuzun merkezine yerleştirdiğimizden, teknolojimize eklediğimiz yeni iş akışlarına, Zoom’un iş birliği konusunda çıtayı daha yukarı taşıyan yeteneklerinden, işletmelerin müşterileriyle yüz yüze iletişim kurma konusunda elini güçlendirdiğimiz Zoom Events ve yakında sunacağımız Video Engagement Center’a kadar birçok yeniliğimizi duyurduk” dedi.

Yuan açıklamasında “Bazı şirketlerin ofise dönüş konusunda denemeler yaptığı son dönemde, ofisten, uzaktan ya da hibrit tüm çalışma modellerini güçlendirmek için tasarladığımız Hot Desking, Whiteboarding ve Smart Gallery çözümlerimizi tanıttık. Zoom olarak, inovasyon ve özveri ile müşterilerimize mutluluk ve değer katmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Bolu Belediyesi’nin ayrımcı kararına soruşturma

İçişleri Bakanlığı, Bolu Belediye Meclisi‘nin yabancılara su tarifesinin dolar kuru üzerinden uygulanması ve yabancı uyruklu kişilerin nikah ücretinin 100 bin TL olmasına ilişkin kararıyla ilgili tartışmalı kararla ilgili soruşturma başlattı.

Soruşturma kapsamında Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer alan “kanun önünde eşitlik” ilkesi, 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu’nun 3’üncü ve 5’inci maddelerinde belirlenen “eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı”, Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesinde düzenlenen “nefret ve ayırımcılık” ile 216’ncı maddesinde belirlenen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve 257’nci maddesindeki “görevi kötüye kullanma” suçları başta olmak üzere ceza hukuku açısından değerlendirmeler yapılacak.

AA‘nın Bakanlık kaynaklarından edindiği bilgiye göre, soruşturma sonucunda elde edilecek hukuki değerlendirmeler, adli makamlar, ilgili kurum ve kuruluşlar ile kamuoyuyla paylaşılacak.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu‘nca (TİHEK) dün, Bolu Belediye Meclisi’nin kararı hakkında resen inceleme başlatılmıştı.

Ne olmuştu?

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan‘ın yabancı uyruklu kişilere 10 kat daha pahalı su ücreti ile nikah ücretlerinin arttırılması konusundaki teklifi, 22 Kasım’da Belediye Meclisi’nde kabul edilmişti.

Karara göre Bolu’da mülteciler, yabancı uyruklular yabancılarla evlenirken 100 bin lira nikah ücreti ödeyecek. Yabancıların su bedelleri ise dolar üzerinden hesaplanacak, metreküpü 2,5 dolar olacak. Karar uygulanırsa, yabancılara su fiyatı normal tarifeden (karar alınırkenki dolar kuruna göre) 11 kat, nikah ücreti ise 166 kat fazla olacak.

Özcan, göreve geldikten sonra yabancılara ayni ve nakdi yardımları kesmiş, belediye hizmetlerine de yaklaşık 10 kat zam yapmıştı. Tanju Özcan hakkında daha önce de Bolu’da yaşayan mültecilerin kenti terk etmesi için su faturası ve katı atık vergisi ücretlerine 10 kat zam yapılacağını söylemiş; bu sözleri üzerine  ‘nefret ve ayrımcılık’ suçundan hakkında soruşturma açılmıştı.

CHP MYK; 31 Mart yerel seçimlerinin ardından göreve geldiği ilk günlerde de mültecilere yönelik yardımların kesilmesi talimatını veren Özcan’ı “uyarı cezası” istemiyle disiplin kuruluna sevk etmişti.

Urla’da yapılaşma önü açacak koruma statüsü değişikliği

İzmir‘in Urla ilçesinde 15 milyarlık “Yeni Çeşme” adlı proje geliştireceği iddia edilen 4 milyon metrekarelik alan içindeki arazilerin koruma statüsüyle ilgili yeni bir karar açıklandı.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından Resmi Gazete’de yayımlanan ilanda şu ifadeler kullanıldı:

“İzmir Urla’da yer alan 38. Grup (Karaköy-Zeytineli Etabı) doğal Sit Alanı aşağıdaki haritada gösterildiği şekliyle, Bakanlık Makamının 17 Kasım 2021 tarihli oluru ile ‘Doğal Sit-Nitelikli Doğal Koruma Alanı’ ve ‘Doğal Sit-Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü koruma Alanı’ olarak tescil edilmiştir.
‘Doğal Sit-Kesin Korunacak hassas Alan’ın tesciline ilişkin idari süreç ise devam etmektedir.”

Yapılaşmanın önü açıldı

Sözcü’nün aktardığına göre böylece bölgede, turizm tesisi, düşük yoğunluklu yerleşim yerleri hatta madencilik yapmanın önü açıldı.

2019 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayımlanan “Doğal Sit Alanları Koruma ve Kullanma Koşulları İlke Kararı”nda, “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü koruma Alanı”nda yapılabilecekler şöyle sıralanıyor:

  • Turizm tesisleri, yat limanı, tekne imal ve çekek yeri ve depolama tesisi yapılabilir.
  • Düşük yoğunluklu yerleşim yerleri olarak planlanabilir.
  • Yoğunluk, koruma amaçlı imar planlarında belirlenebilir.
  • Madencilik faaliyetleri yapılabilir.
  • Kum, çakıl, taş maden vb. malzeme alınabilir. Bu amaçla ocak açılabilir.
  • Mevcut ruhsatlı yapılar mevcudiyetini korur.
  • Sanayi tesisine izin verilmez ancak mevcut tesisler kullanılabilir.

15 milyar dolarlık proje

Koruma statüsü değiştirilen bölgeyi de kapsayan alan, 13 Eylül 2019’da 1532 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile “Turizm ve Koruma Kapsamı Turizm Gelişme Bölgesi” olarak ilan edilmişti.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’un dev turizm merkezi yapılacağını açıkladığı bölgede geçtiğimiz yıl Suud Albassam Grup’un 15 milyar dolarlık proje geliştireceği iddia edilmişti.

4 milyon metrekare alana yayılan ve “Yeni Çeşme” adı verilen projede, eğlence adaları, yatlar için yeni kanal projesi var.

UNICEF: Nijerya’da bu yıl 1440 öğrenci kaçırıldı

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Nijerya‘da okulları hedef alan saldırıların artmaya devam ettiğini belirtti.

UNICEF’in hazırladığı raporda ülkede ocaktan bu yana 25 farklı okula saldırı düzenlediği ve bu saldırılarda 1440 öğrencinin kaçırıldığı kaydedildi.

Harekete geçme çağrısı

AA’nın aktardığına göre Batı Afrika ülkelerinde yıllardır devam eden saldırılara genelde çocukların maruz kaldığı ifade edilen raporda, hükümetin bu tür olayları önlemek için acilen harekete geçmesi çağrısı yapıldı.

Nijerya’nın Benue, Kaduna, Plateau, Katsina ve Zamfara eyaletlerinde son aylarda birçok okuldan öğrenciler kaçırılmıştı. Saldırılar nedeniyle çok sayıda okul ve üniversite eğitime ara vermek zorunda kalmıştı.

İnsan kaçırma Nijerya’da endemik hale geldi

The Guardian’ın haberine göre insan kaçırma kuzey Nijerya’da endemik hale geldi. Çoğu etnik Fulanis olan ağır silahlı militanlar yoksul toplulukları öldürüyor, kaçırıyor ve terörize ediyor. Kanunsuzluk, çiftçiler ve çobanlar arasında yıllarca süren çatışmalardan çıktı ve ekonomik kriz, polisin eylemsizliği ve yetkililerin müdahale etmeyi reddetmesiyle alevlendi.

Kuzeydeki bazı eyalet hükümetleri, şiddeti durdurmak için haydut çeteleriyle tartışmalı barış anlaşmaları yaptı, ancak birçok kişi, para içerdiğinden şüphelenilen bu anlaşmaları, basitçe suçluluğu teşvik etmek olarak görüyor.

Keban Baraj Gölü’nde sular çekildi, dev obruk ortaya çıktı

Elazığ‘ın Ağın ilçesindeki Keban Baraj Gölü‘nde balık avlamaya giden bir kişi .suların çekilmesiyle ortaya çıkan dev bir obruk fark etti.

Keban Baraj Gölü‘ne sekiz yaşındaki kızıyla tekneyle balık avına çıkan Vahdet Gündüz, ilçenin altı kilometre güneydoğusundaki Tunceli kıyısında daha önce balık avladıkları alanda suların çekildiğini gördü.

Bunun üzerine teknesini kıyıya demirleyerek suların çekildiği alana giden Gündüz, kıyıdan yaklaşık 150 metre içerideki bir tepenin arka kısmında içerisinde su bulunan dev bir çukur olduğunu gördü.

Üniversiteye bildirildi

Gündüz, görünümüyle ilgi uyandıran dev çukurda detaylı tetkik yapılması için durumu Fırat Üniversitesi (FÜ) yetkililerine bildirdi.

FÜ Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Aksoy söz konusu bölgede yaptığı incelemede dev çukurun baraj gölündeki su seviyesinin düşmesiyle ortaya çıkan dev bir obruk olduğunu tespit etti.

Fotoğraf: İsmail Şen /Anadolu Ajansı

‘Böyle bir oluşumdan habersizdik’

Su seviyesinin düşmesiyle böyle bir oluşumla karşılaştıklarını belirten Gündüz, AA’ya yaptığı açıklamada “Obruğun bulunduğu nokta geçmiş yıllarda tamamen su altında kalan bir yerdi. Burası tamamen suyla kaplı, sadece bir koy şeklinde, ağlarımızı attığımız bir yerdi. Suyun altında böyle bir oluşumdan habersiz oltalarımızı atardık. Çok büyük turnaların, sazan balıklarının yakalandığı bir yerdi” dedi.

Duyuldukça bölgeye doğaseverlerin ziyaretlerinin arttığını aktaran Gündüz, “Çok dikkatimizi çekti. Açıkçası daha önce hiç görmediğimiz böyle doğal bir güzelliğin ortaya çıkmasından dolayı sevinç yaşadık. Meteor düşmesi sonucu oluştuğuna inanılan ‘Kup çukuru’ adı verilen obruktan sonra ikinci obruğu keşfetmenin mutluluğunu yaşadım. İnsanların buraya merakı oluştu. Teknemizle getirdiğimiz arkadaşlar, ziyaret edenler olsun, bol bol fotoğraf çekiyorlar” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: İsmail Şen /Anadolu Ajansı

‘Mağara sisteminin parçası olabilir’

FÜ Öğretim Üyesi Aksoy da Ağın ilçesinde bilinen Kup çukurunun ardından ilçenin 6 kilometre güneydoğusunda Keban Baraj Gölü’nün Tunceli yakasında gölün çekilmesiyle ortaya çıkan ikinci obruğun bölgenin jeoturizmine değer kattığını belirtti.

Yeni tespit edilen obruktaki su varlığının, tabandan baraj gölüyle bağlantılı olduğunu gösterdiğini dile getiren Aksoy, şöyle konuştu:

“Bu obruğa yakından bakıldığında içerisinde su olduğu görülüyor ki bunun sürekli olarak su bulundurması mümkün değil. Bu suyun barajla irtibatlı olması lazım. Yani bu suyun varlığı baraj gölünden buraya bir irtibatın olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla nasıl bir bağlantı var, bir mağara sisteminin çökmesiyle mi oluştu veya çatlaklar boyunca mı geliyor, bunun ortaya konulması gerekiyor. Bunun için de gerekli araştırmaların yapılmasını planlanıyoruz. Obruğun en üst yüzeyi yaklaşık 350 metre çapa sahip. Bu obruğun bölgedeki çok büyük bir mağara sisteminin parçası olma ihtimali var.”

Fotoğraf: İsmail Şen /Anadolu Ajansı

‘Başka obruklar da olabilir’

Aksoy, bölgede yaptıkları incelemede her iki obruğun karstik olaylar sonucu oluştuğunu belirlediklerini, bu obrukların varlığının bölgede başka obrukların da olabilme ihtimalini doğurduğunu aktardı.

Obrukların ne zaman oluştuğunun belirlenmesi için obruktaki sarkıt ve dikitlerin yaşının tespit edilmesi gerektiğini dile getiren Aksoy, “O zaman bu mağara sistemi ve bunların bir parçası olan obrukların ne zaman meydana geldiğini daha net konuşmak mümkün. Baraj gölünün kenarında olması dolayısıyla özellikle doğaseverler için ilgi çekecek noktalardan biri. Buranın özellikleri araştırılıp ortaya çıkarılınca bu obruk insanların görmek isteyecekleri bir yer haline gelecektir diye düşünüyorum” dedi.

Aksoy, içinde su bulunması nedeniyle obruğun dalış turizmi için de önemli bir değer olabileceğine işaret ederek, obruk tabanındaki mağara sisteminin tespit edilmesi için dalgıçlar yardımıyla araştırma yapılması için de çalışma başlatacaklarını kaydetti.

Ekonomik krize karşı halk ‘hükümet istifa’ sloganıyla sokağa çıktı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın faizi düşürme konusunda kararlı olduklarını açıklamalarının ardından Türk lirasının bir gün içerisinde yüzde 15 değer kaybetmesine ve alım gücündeki düşüşlere tepki gösteren halk, birçok ilde sokağa çıktı.

Ankara, İstanbul, Eskişehir, Kocaeli ve İzmir’de gerçekleşen protestolarda, eylemciler “hükümet istifa” sloganları attı.

Ankara’da yüzlerce kişi yürüdü

Ankara’nın Esat Mahallesi’nde bir araya gelen yüzlerce kişi yürüyüş gerçekleştirdi. Sosyal medyada paylaşılan videolarda polisin yürüyüşü engellemeye çalıştığı görüntüleniyor.

ODTÜ’de öğrencilere müdahale

ODTÜ’de de öğrenciler yürüyüş düzenledi. A4 kapısına gelen çevik kuvvet polisleri, öğrencilerin 100. Yıl Mahallesi’ne çıkmasını engellemeye çalıştı. Polis, öğrencilere biber gazı sıktı.

Kurtuluş’ta polis engeli

 İstanbul‘un Şişli ilçesindeki Pangaltı semtinde de çok sayıda kişi zamları ve kurdaki artışa yürüyüş yaptı. İnsanlar evlerinden tencere tavalarla destek verdi.

Eylemciler çevik kuvvet polislerince durduruldu. Polisin engellemesinin ardından eylemler ara sokaklarda devam etti.

Kadıköy’de de yüzlerce kişi AKP’nin istifasını talep ederek yürüyüş gerçekleştirdi. Caferağa Spor Salonu önünde yapılan açıklamada “Geleceğimiz yoksa korkumuz da yok” denildi ve mücadelenin devam edeceği belirtildi.

İzmir’de eylem: Ayağa kalkmalıyız

İzmir‘in Buca ilçesinde sokağa çıkan halk, AKP hükümetini protesto etti. Polis ekipleri “Hükümet istifa” sloganları atan İzmirlileri engellemeye çalıştı. Gazete Duvar’ın aktardığına göre Şirinyer Migros önünde yapılan açıklamada şunlar söylendi:

“Zamlar, vergiler, her gün artan kur kriziyle ekonomik olarak ve aynı zamanda politik olarak daha fazla köleleştiriliyoruz. Bizler bu köleleştirilmeye karşı ses çıkarmazsak onlar bu soyguna devam edecekler. Ayağa kalkmalıyız. Buna karşı her yerde ses çıkartmamız ve bu soygunu yapan iktidarı halkımızın özgün gücüyle istifaya zorluyoruz.”

Bornova Meydanı’nda toplanana İzmirlilerin ise önü polis tarafından kesilirken, alkış ve ıslıklarla hükümetin politikaları protesto edildi. Burada açıklama yapan İzmirliler “Biz her gün yüzler, binler, milyonlar olarak hükümetin karşısında dikilmeye devam edeceğiz” dedi.

Kocaeli’de yedi kişi gözaltına alındı

Kocaeli’nin Derince ilçesinin Yenikent Mahallesi‘nde eylem yapanlar “AKP mezara, halk iktidara”, “Artık yeter! Geçinemiyoruz” sloganları eşliğinde şiddetli sağanağa rağmen yürüdü.

Yenikent’teki eylemi takip eden Evrensel Gazetesi Kocaeli Temsilcisi Gözde Meydan ve Emek Partisi (EMEP) Körfez İlçe Başkanı Başkanı Adem Korkmaz gözaltına alındı. Gözaltı sayısının toplam yedi olduğu açıklandı.

Eskişehir’de altı kişiye gözaltı

Eskişehir’de döviz kurlarını ve hükümeti protesto için eylem yapan biri kadın altı kişi gözaltına alındı. Akşam saatlerinde Haller Gençlik Merkezi önünde meydana gelen olayda polis gözaltına alınan kişilere “Direnme” diye bağırdı.

Korkuteli’de kömür ocağına verilen izin yargıya taşındı

Türkiye’de meyve üretiminin önemli bölgelerinden Antalya‘nın Korkuteli ilçesi Dereköy Mahallesi‘nde bir firmanın kömür ocağı açmak için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü‘ne yaptığı başvuruda, Toprak Koruma Kurulu‘nun kararı Tarım ve Orman Bakanlığı‘nca onaylanmadan ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verildi.

Kararın durdurulması ve iptali istemiyle Antalya Nöbetçi İdare Mahkemesi‘nde dava açıldı.

3 bin 700 dönüm tarım arazisi var

Antalya Nöbetçi İdare Mahkemesi‘ne 116 köylü ve Dereköy Toprak Sulama Kooperatifi tarafından, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü‘nün 1972 hektarlık alanın ilk etapta 40.69 hektarlık kısmı için bir firmaya kömür ocağı faaliyeti için verilen ÇED Gerekli Değildir kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açıldı.

Dava dilekçesinde, Dereköy ile yakınındaki Başpınar köylerinin meyve-sebze üretimi ve hayvancılıkla geçimini sağladığı, köyün yaylasında 3 bin 700 dönüm tarım arazisi bulunduğu belirtildi.

8 bin ton meyve üretiliyor

ÇED Gerekli Değildir kararı proje tanıtım dosyasının, gayet sıradan ve bölgenin özelliklerine hiç yer vermediği belirtilerek, bölgede 8 bin ton meyvecilik üretimi olduğu ve 3 bin küçükbaş hayvan bulunduğunun dosyada hiç geçmediği kaydedildi.

Önemli bir meyvecilik bölgesi olan Dereköy’de her yıl üretilen 8 bin ton meyvenin yüzde 80’inin ihraç edildiği de belirtilerek, 80-100 ton kiraz-vişne, 100 ton kayısı, 100 ton papaz eriğinin birinci kalite ihraç ürünü olduğu ve dosyada bu bilgilerin bulunmadığı dile getirildi.

Yılda 309 bin ton kömür çıkacak

Proje tanıtım dosyasının yasa ve mevzuata aykırı olduğuna işaret edilen dilekçede, alanda 4 yıl boyunca yılda 309 bin ton linyit kömürü çıkarılacağı, bölgedeki Menevişli Deresi’nin yatağını değiştireceği, arkeolojik kültürel varlıklarla ilgili bir koruma alanı oluşturulmadığı vurgulandı.

Bölgenin özellikleri, dere ve su yapısı, tarımı ve arkeolojik sahaları için önceden hiçbir araştırma yapılmadığı ve ÇED Gerekli Değildir kararının Danıştay kararlarına da açıkça aykırı olduğu kaydedildi.

Toprak Koruma Kurulu önce ‘olumsuz’ vermişti

Alanın 33.95 hektarının sulu mutlak tarım arazisi, 5.48 hektarının da dikili tarım arazisi olduğu vurgulandı. Toprak Koruma Kurulu’nun 16 Haziran 2020 tarihli kararı olumsuz iken, 16 Ekim 2020’de tarım sahalarının biraz küçültülmesi koşuluyla olumsuz görüşün ‘olur’a çevrildiği açıklandı.

Hukuka aykırı olduğu belirtilen bu kararın iptali için de dava açıldığı ifade edildi.

Yerleşim yerine 141 metre uzaklıkta

Ocağa en yakın yerleşim yerinin kuş uçuşu 141 metre olduğuna dikkat çekilen dilekçede, “Kömür ocağı sahasının hepsi tarım toprağıdır. Kömür ocaklarının tozuma ve yol kullanımıyla köy yollarını bozduğu, bitkilerin fotosentez yapmasını engellediği ve bu nedenle tarımsal verimin düştüğü bilinmektedir.  Yılda 309 bin ton kömür çıkarılacak, bunun da 40 ton taşıyan kamyonlarla yılda 7 bin 725 sefer, günde geliş-gidiş 50 sefer yapmaktadır ve ana yolu da bozacak bir etkiye sahiptir. Yılda 309 bin ton kömür işlemek için yaklaşık 2,5 milyon ton atık malzeme oluşacaktır” denildi.

Tozumanın insan ve çevre sağlığına etkileri

Tozumanın bölgedeki insan sağlığına etkilerine de dikkat çekilen dilekçede, şöyle denildi:

“Hesaplamaya göre dekapaj sırasında 9.42 kg/toz/saat, nakliye sırasında 0.66 /kg/toz/saat, yükleme sırasında 3.77 kg/toz/saat bulunmuştur. Ancak bu tozumanın çevrede insan sağlığı, tarım arazilerine ve dikili ağaçlara ne gibi zararları olduğu ortaya konulmamıştır. Kömür madeni kaynaklı tozlar nedeniyle kanser ve kronikleşen birçok akciğer hastalıklarının, sadece çalışanlarda değil çevresel atmosferi soluyan insanlarda da oluştuğu kanıtlanmıştır. Ayrıca böbrek hastalıkları, kalp ve damar hastalıkları ölümlerini artırmaktadır.”

Kurul kararı onaylanmadan karar verildi

Kömür ocağına ilişkin açılan dava kapsamında önceki gün bilirkişi heyeti tarafından bölgede keşif yapıldığını belirten köylülerin avukatı Tuncay Koç, DHA’nın aktardığına göre “Toprak Koruma Kurulu önce buranın tarım vasfının değişmesine izin vermiyor, hatta önce konuyu görüşmeden geri yolluyor. Sonra ’60 hektar alanı düşürün’ diye reddediyor, alan 40.69 hektara düşürülerek geliyor. Toprak Koruma Kurulu’nda bazı üyeler katılmıyor, bazı üyeler ret oyu veriyor ve oy çokluğuyla karar çıkıyor. Alanın 33 hektarı birinci sınıf mutlak tarım arazisi, 5 hektarı dikili tarım arazisi. Karar onaylanması için Tarım ve Orman Bakanlığı’na gönderildi, ancak daha bakanlık onaylamadan Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verdi” dedi.

1 Nokta 5: Hayvansal ürün tüketiminin iklim kriziyle ne ilgisi var?

Araştırmalar, hayvan endüstrisinin iklim krizine doğrudan ve ciddi oranda etkisi olduğunu ortaya koyuyor. Hayvan endüstrisi, dünya çapındaki tüm ulaşım araçlarının toplamının çıkardığı sera gazından daha fazla sera gazı salımına sebep oluyor.

1 Nokta 5’in yedinci bölümünde, Yeşil Gazete editörü Merve Özçelik, Animal Save Movement Ortadoğu ve Afrika İletişim Sorumlusu, Ankara Animal/Climate ve Health Save aktivisti aynı zamanda Yaşamdan Yana Derneği Başkanı Nilgün Engin ile beş soruda hayvancılığın iklim krizine olan etkilerini konuştu.

Vegan bir insanın karbon ayak izinin alışılagelmiş gıda ürünleri tüketen bir insana göre yüzde 47 daha az olduğunu belirten Nilgün Engin, “Hayvancılık sona ermeden iklim krizinin sona ermesi mümkün değil” diye de ekledi.

1 nokta 5