Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) bölgesindeki çimento fabrikası arazisine Limak Holding tarafından lüks konutlar ve dükkanlar yapılması için proje hazırlandığını gündeme getiren Mimarlar Odası Ankara Şubesi, bu kapsamda Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Limak Holding için Atatürk Orman Çiftliği alanında imar planı değişikliği yapılmasına tepki gösterdi.
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, plan değişikliğini yargıya taşıyacağını bildirerek, şunları söyledi:
“Atatürk Orman Çiftliği koruma amaçlı nazım imar planına ilişkin açılan davalar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde devam ederken, 5659 sayılı kanun ve Sayıştay kararları ortada iken Atatürk Orman Çiftliği alanında Ankara’nın imarı için yapılan Çimento fabrikası alanına konut, ticaret, iş merkezi, her şey dahil yaşam alanı öneren plan değişikliği kabul edilemez” dedi.
‘Hukuka aykırı, yargıya taşıyacağız’
Amacı dışında kullanılan Atatürk Orman Çiftliği alanlarının çiftliğe devredilmek zorunda olduğunu hatırlatan Candan, “Haziran 2021 yılında gündeme geldiğinde sakın ola ki aklınızdan geçirmeyin demiştik. Akıllarından geçirmekle kalmayıp, Çevre Şehircilik Bakanlığı ile işi halledip plan yapmışlar bu plan hukuka aykırıdır. Yargıya taşıyacağız” dedi.
Çimento fabrikasının endüstri mirası olarak korunması, alana bir metrekare dahi olsa yapılaşma öngörülmeden Atatürk’ün şartlı bağışına uygun şekilde alanın ağaçlandırılması gerektiğini belirten Candan’ın açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:
ÇİMENTO FABRİKASI ENDÜSTRİ MİRASI OLARAK KORUNMALI: Plan dosyasında Kurum görüşleri arasında, Ankara Büyükşehir Belediyesi kurum görüşünde Gökçek dönemi ve Tuna Döneminde alınan görüşlere yer verilerek, 2019’da seçilmiş yeni dönem yönetiminin yetkisini de gasp etmiş durumdalar. Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü ise 5659 sayılı kanuna ve Atatürk’ün şartlı bağışına ihanet ederek, olur vermiştir, AOÇ Müdürlüğü hakkında da ayrıca suç duyurusunda bulunacağız. Cumhuriyet’in başkenti Ankara’nın imarı için Atatürk’ün isteği ile şahsi malvarlığı olan Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan 1928 yılında inşa edilen Çimento Fabrikası, “Endüstri mirası” olarak korunmalı.
LİMAK YAPILAŞMA ISRARINDAN VAZGEÇMEDİĞİ SÜRECE GÖRÜŞMEYECEĞİZ: Limak Holding’in şubemizle görüşme isteği Yönetim kurulumuz tarafından değerlendirilmiş ve AOÇ alanlarındaki yapılaşma ısrarından vazgeçtiğini açıklamadığı sürece görüşmenin uygun olmadığı karar altına alınmıştır. Ankara’nın imarı için yapılan bu fabrika ve tesisleri korunmalı müze haline getirilmeli alan ağaçlandırılmalıdır. 5659 sayılı kanuna göre ve Sayıştay raporlarına göre menşei Atatürk Orman Çiftliği olan alanlara konut ticaret yapılamaz. Limak alandaki yapılaşma isteğinden lüks konut ticaret iş merkezi ve her şey dahil rant alanı isteğinden vazgeçmelidir. Bu Atatürk orman Çiftliği alanlarında çok büyük bir talan projesinin öncüleridir. Atatürk Orman Çiftliği halkındır, bir metrekaresine bile beton dökemezsiniz, Bakanlığın LİMAK için yaptığı plan değişikliği katliamdır.”
Emniyet Genel Müdürlüğü için de AOÇ’den alan tahsis edildi
Bakanlık, Ankara’nın Altındağ ilçesinde yer alan Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü arazisinin de imar planını değiştirdi.
Birgün‘den İsmail Arı‘nın aktardığına göre, 2 bin 619 metrekarelik, AKM Millet Bahçesi hemen yakınında yer alan arazi, imar planı değişikliğiyle birlikte “resmi kurum alanı” statüsünden çıkarıldı. Yeni planlara ise arazinin 10 bin metrekarelik kısmı “ticaret ve turizm alanı” olarak işlendi. Alana 33,5 metre yükseklik zemin+7 kat inşaat yapılabilecek.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na ait tahsis belgesine göre, Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü için Atatürk Orman Çiftliği’nden arazi tahsis edildi.
Tahsis belgesinde, “Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan ve Hazine’ye ait olan 83 bin metrekare büyüklüğündeki araziyi çevik kuvvet ve özel harekat başta olmak üzere emniyet hizmetlerinde kullanılması için İçişleri Bakanlığı (Emniyet Genel Müdürlüğü) adına tahsis edildiği belirtildi. İçişleri Bakanlığı’na tahsisi uygun görülen arazinin TOKİ ile İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan protokol kapsamında değerlendirilmek üzere TOKİ Başkanlığı’na devredilmesi uygun görülmüştür” denildi.
Dünya Bankası Baş Ekonomisti Carmen Reinhart, Rusya‘nın Ukrayna‘yı işgaliyle tetiklenen yükselen enerji ve gıda fiyatlarının Ortadoğu ve Afrika‘daki mevcut gıda güvenliği endişelerini şiddetlendirebileceğini ve artan toplumsal huzursuzluğu körükleyebileceğini söyledi. Reinhart, gıda güvensizliği ve ekonomik sisteme güvenin azalarak parasal işlemlerde düşüşün gerçekleşmesinin potansiyel bir mülteci akınına neden olabileceğini belirtti.
Reuters’den Andrea Shalal’ın aktardığına göre; Reinhart özellikle zaten gıda güvensizliği yaşanan Ortadoğu, Afrika, Kuzey Afrika ve Sahra altı Afrika için önemli sonuçları olacağını belirtti.
Darbelerin son iki yılda arttığına dikkat çeken Reinhart, “Aşırı duygusal olmak istemiyorum ancak Arap Baharı‘nın arkasındaki hikayenin bir kısmı da gıda güvensizliği ve isyanlardı” dedi.
Arap Baharı, 2010’da Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da gerçekleşmişti. Arap Baharı, Tunus’ta başlayarak Libya, Mısır, Yemen, Suriye ve Bahreyn‘e yayılmış ve bir dizi demokrasi yanlısı protesto ve ayaklanmalara sebep olmuştu. Süreç çeşitli ülkelerdeki rejim değişikliklerine de yol açmıştı.
Gıda fiyatlarında artış ve toplumsal huzursuzluk
2007-2008’de küresel gıda fiyatlarında artışlar yaşandı. 2011’de olduğu gibi fiyat artışları, 40’tan fazla ülkedeki isyanlarla ilişkilendirildi. Dünya Bankası tarafından yapılan açıklama da yine benzer fiyat artışlarının toplumsal huzursuzluğa yol açabileceği yönünde oldu.
Dünya Bankası’nın geçen ay Rus işgalinin başlamasından günler sonra bildirdiğine göre; tarım ürünleri Ocak 2022’de bir yıl öncesine göre zaten yüzde 35 daha yükselmişti. Öte yandan Rusya ve Ukrayna’nın her ikisinin de başlıca buğday, mısır, arpa ve ayçiçek yağı ihracatçısı olması nedeniyle savaş nedeniyle ürünlerin daha da yükselmesi bekleniyor.
Uzmanlar, artan enerji ve gıda fiyatlarının hükümetleri daha fazla sübvansiyon uygulamaya itebileceğini ve bunların yaklaşık 60’ının zaten borç sıkıntısı içinde veya yakınında olan birçok düşük gelirli ülkenin ağır borçlarını artırabileceğini söylüyor.
‘Etkiler Ortadoğu ve Afrika’da sert olabilir’
Banka geçen ay, etkilerin özellikle Mısır gibi buğdaylarının yüzde 80’ini Ukrayna ve Rusya’dan ithal eden Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sert olabileceği konusunda uyardı.
Reinhart, Uluslararası Para Fonu‘nun (IMF) Batı yaptırımları sonucunda bu yıl resesyona girmesini beklediği Rusya ile yakın ekonomik ve ticari bağları göz önüne alındığında, Orta Asya ülkelerinin de önemli ekonomik zorluklarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Gıda piyasalarını istikrara kavuşturma konusundaki endişeler artarken Almanya da işgalin etkisini tartışmak üzere yarın Yediler Grubu (G7) gelişmiş ekonomilerinden tarım bakanlarına sanal bir toplantıda ev sahipliği yapacak.
Besinleri mevsiminde tüketmek hem doğa hem de sağlığımız için oldukça önemli. Mevsiminde yetişmemiş meyve ve sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı yükseliyor.
Mevsim meyve ve sebzeleriyle beslenmek; doğayı ve doğal olanı korumak, zehirsiz gıdalar tüketmek, karbon ayak izini düşürmek için atabileceğimiz küçük ama etkili bir adım.
Peki mart ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?
Her şey mevsiminde güzel
Yeşil Düşünce Derneği tarafından hazırlanan takvim, mart ayında neleri yememiz gerektiğini hatırlatıyor:
“Cemreler havaya ve suya düştü! Kışın uyuyan bitkiler uyanmaya başladı. Sıra toprakta. Doğadan toplanabilen yabani otların yanı sıra mevsiminde yetişen, taze sebze ve meyvelerle bedeninizi canlandırabilirsiniz
Mart ayında tüketilebilecek sebze ve meyveler şöyle:
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Ocak 2022 işgücü istatistiklerini açıkladı. TÜİK tarafından açıklanan verilere göre; işsiz sayısı Ocak 2022’de bir önceki aya göre 21 bin kişi artarak 3 milyon 859 bin kişi oldu. Zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan ve gerçek işsizlik oranına işaret eden atıl işgücü oranı ise Ocak’ta bir önceki aya göre 0,1 puan artarak yüzde 22,9 oldu.
Ancak TÜİK tarafından işsizlik oranlarının değişiklik göstermediği; oranın yüzde 11,4 seviyesinde kaldığı söylendi. İşsizlik grubunda olan kadınlar yüzde 13,6’lık oranla yine istihdamdan daha uzak kalan grup oldu.
İstihdam düştü
İstihdam edilenlerin sayısı Ocak 2022’de bir önceki aya göre 43 bin kişi azalarak 29 milyon 910 bin kişi, istihdam oranı ise 0,2 puanlık azalış ile yüzde 46,5’e geriledi. İstihdam edilen kadınların toplam istihdam içerisinde oranı yüzde 29,7 oldu.
İşgücü azaldı
İşgücü Ocak 2022’de bir önceki aya göre 22 bin kişi azalarak 33 milyon 769 bin kişiye düştü. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı ise 0,1 puanlık azalış ile yüzde 52,6’ya geriledi. İşgücüne katılma oranı kadınlarda yüzde 34,4 oldu. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 21,6’da kaldı.
Çalışma süreleri arttı
İstihdam edilenlerden işbaşında olanların haftalık ortalama fiili çalışma süresi Ocak’ta bir önceki aya göre 0,2 saat artarak 45,3 saat oldu. Zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranı Ocak’ta bir önceki aya göre 0,1 puan artarak yüzde 22,9 oldu.
TEMA Vakfı, çocuk ve gençlerin iklim değişikliği konusundaki farkındalıklarının artırılmasını hedefleyen ‘İklim Değişikliği Eğitim ve Farkındalık Projesi‘ni Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) iş birliğiyle gerçekleştirecek. Projede çocukların ve gençlerin iklim değişikliği üzerine derinlemesine düşünmeleri ve yeni yetkinlikler geliştirmeleri hedefleniyor.
Mart ayı içerisinde başlayacak proje kapsamında çocuklara karbonsuz yaşam, biyolojik çeşitlilik, sürdürülebilirlik gibi konularda verilecek sınıf içi eğitimlerin yanında proje kapsamında kurulan iklimtema.org adresinden sunulacak materyallerle öğretmenlere de destekleyici kaynaklar sunulacak.
Projeden en büyük beklentilerinin çocukların doğayla bağ kurmasını sağlamak olduğunu söyleyen TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “Çocukların, ekolojik okuryazarlık becerileri kazanmak, daha az tüketmek, doğal varlıklarıyakından tanımak, atıkları azaltmak, sivil topluma destek için gönüllü olmak gibi sürdürülebilir yaşam becerileri kazanmalarına destek olmayı hedefliyoruz. Ancak bu şekilde iklim değişikliğine ve sonuçlarına kalıcı bir çözüm bulabileceğimize ve çocuklarımızın yeni sürece bilinçli bir şekilde uyum sağlayacağına inanıyoruz” dedi.
Proje kapsamında farkındalık etkinlikleri de düzenlenecek. İklim değişikliği sunumu, belgesel gösterimi ve iklim söyleşilerinin gerçekleşeceği etkinliklerde bin genç ve yetişkine ulaşılması hedefleniyor.
Türkiye 2023’le birlikte yeni bir vergiyle tanışacak: Karbon vergisi. Karbon vergisini; kısaca küresel ısınma ve iklim değişikliğinin en önemli kaynaklarından biri olan ve fosil yakıtlardan kaynaklanan karbondioksit emisyonunu azaltmak amacıyla alınan vergi olarak tanımlamak mümkün. Amacı ise fosil yakıt kullanıcısı olan firmaların veya bireylerin sebep olduğu çevre kirliliğini azaltmak. Ancak dünyanın hızla tanıdığı ve başta İskandinav ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede uygulanan karbon vergisine yönelik küçük bazı adımlar dışında Türkiye’de henüz doğrudan bir hazırlık yok.
Mart 2020’de kamuoyuna sunulan Avrupa Yeşil Mutabakatı ile Avrupa Birliği; 2030 yılında sera gazı emisyonlarını yüzde 55 oranında azaltmayı, 2050 yılında ise karbon nötr olmayı hedeflediğini açıklamıştı.
Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin yanı sıra AB dışı ülkelerden gelen birtakım ürünlere uygulanması planlanan karbon fiyatlandırması anlamına gelen “sınırda karbon vergisi” uygulaması, ihracatının yüzde 40’ından fazlasını AB ülkelerine gerçekleştiren Türkiye’yi doğrudan etkileyecek. Sera gazı emisyonları geçtiğimiz 30 yıl içerisinde yüzde 130 artan Türkiye, emisyon yoğunluğunu azaltmadığı taktirde AB ülkelerine ihracatında ciddi kayıplar yaşayabilir.
TÜİK verileri ne diyor?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye’nin sera gazı emisyonlarına dair istatistikleri en son 2019 yılını işaret ediyor.
Açıklanan sera gazı envanteri sonuçlarına göre, 2019 yılı toplam sera gazı emisyonu bir önceki yıla göre %3,1 azalarak 506,1 milyon ton (Mt) CO2 eşdeğeri olarak hesaplandı.
Kişi başı toplam sera gazı emisyonu 1990 yılında 4 ton CO2 eşdeğeri, 2018 yılında 6,4 ton CO2 eşdeğeri ve 2019 yılında 6,1 ton CO2 eşdeğeri olarak belirlendi.
TÜİK, sektörlere göre emisyon miktarlarına dair de veriler yayımladı. Buna göre toplam sera gazı emisyonlarında 2019 yılında CO2 eşd. olarak en büyük payı %72 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken bunu sırasıyla %13,4 ile tarım, %11,2 ile endüstriyel işlemler ve ürün kullanımı ve %3,4 ile atık sektörü takip ediyor.
Bu verilerin ışığında son 29 yılda enerji sektörleri emisyonlarının yüzde 161, endüstriyel işlemler ve ürün kullanımı emisyonlarının yüzde 147,1, tarım sektörü emisyonlarının yüzde 47,7 arttığı ortaya çıkıyor.
Sadece 2019 yılının CO2 emisyonlarının ise yüzde 87,4’ü enerji sektöründen, yüzde 12,3’ü endüstriyel işlemler ve ürün kullanımı sektöründen, yüzde 0.3’ü ise tarım ve atık sektörlerinden kaynaklandığı anlaşılıyor. .
Türkiye’de yıllar içinde karbon emisyonları
Kısa adı OWID olan ve yoksulluk, hastalık, açlık, iklim değişikliği, savaş, varoluşsal riskler ve eşitsizlikler ile ilgili dünya çapındaki verileri bağımsız araştırmacıların derlediği Our World In Data’nın verilerine göre dünyadaki karbon emisyonları alarm verme aşamasını çoktan geçti. Türkiye de bu gidişattan nasibini almış durumda.
Türkiye’de kişi başına karbon ayak izi 5 tonu geçti.
Yıllık CO2 emisyonu ise 2020’de 400 milyon tonu aştı. Aşağıdaki tablo enerji ve çimento üretimi sırasında oluşan emisyon miktarını gösteriyor.
Peki Türkiye’de karbondioksit emisyonlarındaki yıllık değişim nasıl bir eğri izliyor?
Buna göre Türkiye’nin verileri 2020’ye vardığımızda 30 milyon tonun aşıldığını gösteriyor.
Aşağıdaki iki tablo ise Türkiye’nin yıllar içinde CO2 emisyon miktarındaki adım adım artışı gözler önüne seriyor.
OWID verilerinde Türkiye’nin yakıt türüne göre de CO2 emisyonları yer alıyor.
2020 verilerine göre Türkiye’nin CO2 emisyonunun 156 milyon tonunu kömür, 105 milyon tonunu petrol, 88,95 milyon tonunu gaz, 35 milyon tonunu çimento oluşturuyor.
Türkiye’de her bir yakıt kaynağının ülkenin CO2 emisyonlarına katkısını ise aşağıdaki tablo özetliyor:
Karbon Vergisi ve Sınırda Karbon Düzenlemesi’ne ilişkin WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) İklim ve Enerji Programı Müdürü Tanyeli Behiç Sabuncu ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ayşe Uyduranoğlu’nun kapısını çaldık ve onlardan mevzunun abecesini dinlemek istedik.
İlk sözü Sabuncu’ya vermeden önce karbon vergisi uygulayan ülkelerin 1990 ila 2017 yılları arasındaki değişimine birlikte göz atalım.
Global Karbon Atlas’ın verilerine göre karbon vergisi uygulaması, açık bir şekilde emisyon miktarını azaltıyor.
Karbon vergisine neden ihtiyaç duyuldu, nasıl uygulanıyor?
Tanyeli Behiç Sabuncu, karbon vergisi’ne duyulan ihtiyacı şu sözlerle anlatıyor:
“Avrupa Birliği, Yeşil Mutabakat çerçevesinde iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerini gözden geçirdi. 2050 yılında karbon nötr olmayı, 2030 yılında ise sera gazı emisyonlarını yüzde 55 oranında azaltmayı hedefleyen AB, bu çerçevede tüm ekonomi politikasını yeniden şekillendiriyor. Bu doğrultuda, demir-çelikten otomotive kadar pek çok sektörde karbon ayak izini en aza indirmek için ilave tedbirler geliştiriliyor. Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kapsamında karbonu fiyatlandıran Avrupa Birliği, elektrik üretimi, çimento demir-çelik gibi emisyon yoğun sektörlerde karbon salımını sınırlandırıp, bu sınırı aşan üreticileri ilave bedeller ödemek zorunda bırakıyor. Yeşil Mutabakat kapsamında ETS’nin yeni sektörleri kapsayacak şekilde genişletilmesi de planlanıyor. Komisyon, bununla beraber, Avrupalı üreticileri karbonun fiyatlanmadığı veya karbon salım maliyetinin daha düşük olduğu ülkelerden gelecek rekabete karşı korumak amacıyla sınırda karbon vergisi mekanizması geliştirmeyi öngörüyor. Bu çerçevede, karbon salımının fiyatlanmadığı ülkelerden AB’ye ithal edilen ürünlerin üretim sürecinde açığa çıkan emisyonlar için ETS piyasasında oluşan fiyat düzeyinde bir ilave bedelin ödenmesi gerekecek. Şayet ithal edilen ülkede emisyonlar fiyatlanıyor ancak oluşan maliyet daha düşükse ithalatçılar aradaki farkı ödeyecek.”
Prof. Dr. Ayşe Uyduranoğlu da, karbon vergisini bir tür “tüketim vergisi” olarak adlandırabileceğimizi söylüyor:
“Enerji kaynaklarının üzerine onların içermiş olduğu karbon içeriğine bağlı olarak belirlenen bir miktarı vardır. Ton başına şu kadar vergi dersiniz, bunu isterseniz diğer sera gazları için de uygularsınız, mesela metan için. Metanın da karbon dönüştürülmesi mümkün. Bir de karbon eşdeğeri dediğimiz bir durum var. Metan da dahil olmak üzere bütün sera gazları karbon eşdeğeri olarak sınıflandırılabilir. Karbon vergisi esas olarak, mali bir vergi değildir, amacı bütçeye gelir sağlamak değildir. Daha çok tüketici ve üreticilerin, yani ekonomik aktörlerin davranışında çevre lehine bir değişikliğe yol açmayı amaçlar.”
Düzenlemenin taslağında demir-çelik, alüminyum, gübre, çimento ve elektrik üretimi sektörlerini kapsadığını belirten Sabuncu, nasıl uygulanacağına dair ise şu bilgileri veriyor:
“Geçtiğimiz yılın temmuz ayında yayınlanan taslak düzenlemeye göre ürün ve hizmetlerin AB’ye ithal edilebilmesi için öncelikle üretim sürecinde açığa çıkan doğrudan emisyonların hesaplanması, raporlanması ve doğrulanması gerekiyor. İthalatçıların AB dışından ithal ettikleri ürünlere dair bu bilgileri sunması, daha sonra hesaplanan emisyon miktarı dahilinde (x ton CO2 eşdeğeri) emisyon izni sertifikasını ETS piyasasından satın almaları gerekecek. Şayet ürünün üretildiği ülkede karbon emisyonları için bir bedel ödendiyse, ithalatçı bu bedeli düşebilecek. Bir başka deyişle AB’ye ithal edilen her ürün için ödenecek karbon vergisi, ürünün üretildiği ülkede ödenen emisyon maliyeti ile AB’deki maliyeti arasındaki fark kadar olacak. Söz konusu bedel ürünü üçüncü ülkelerden AB ülkelerine ithal eden şirketler tarafından ödenecek olmakla birlikte elbette üreticilere yansıtılması kaçınılmaz olacaktır.”
Tanyeli Behiç Sabuncu.
Karbon emisyonları nasıl hesaplanıyor?
Düzenlemenin raporlamaya ilişkin yükümlülüklerinin 2023 yılında, mali yükümlülüklerinin ise 2026 yılından itibaren yürürlüğe girmesinin öngörüldüğünü vurgulayan Sabuncu; karbon emisyonlarının her bir ürün özelinde nasıl hesaplandığına dair sorumuza ise şu yanıtı veriyor:
“Emisyonlar ürünün üretim süreci sırasında tesiste açığa çıkan doğrudan emisyonlar dikkate alınarak hesaplanacak. Bununla birlikte, söz konusu ürün hammadde yanı sıra işlenmiş girdiler de içeriyor ise bu girdilerin üretim sürecinde açığa çıkan emisyonlar da hesaba katılacak. Komisyon emisyonların hesaplanmasına yönelik ayrıntıları (emisyon faktörü vb.) düzenleyen tüzükleri de ayrıca yayımlayacak.”
Karbon emisyonunu konuşurken, altı çizilmesi gereken bir kavram da “değer zinciri” kavramı.
WWF Türkiye’den Sabuncu, değer zincirinin herhangi bir alanda üreticinin tüketiciye değerli bir ürün sunabilmek amacıyla gerçekleştirdiği faaliyetlerin tamamını kapsayan bir çerçeve kavram olarak tarif edilebileceğini anlatıyor:
“Bu faaliyetleri kısaca, girdilerin üretim tesisine aktarılması, üretim operasyonu, dağıtım, satış ve pazarlama ve satış sonrası hizmetler olarak özetleyebiliriz. Sınırda karbon düzenlemesinin mevcut hali ürünlerin üretim tesisinde ham maddeden ürüne dönüşümü sırasında açığa çıkan doğrudan emisyonları kapsıyor. Burada hesaplamaya konu ürünler basit ürünler ve karmaşık ürünler olmak üzere ikiye ayrılıyor. Basit ürünler hammaddelerin işlenmesiyle üretilen ürünleri (örneğin, demir cevherinden üretilen çelik plakalar) içerirken; karmaşık ürünler ise basit ürünlerin girdi olarak kullanılarak üretildiği ürünleri (çelik boru) kapsamaktadır. Basit ürünler için yalnızca üretim tesisinde açığa çıkan emisyonlar dikkate alınırken, karmaşık ürünler için girdi ürünlerin üretimi sürecinde açığa çıkan emisyonlar da hesaba katılır.”
Türkiye nasıl ilerlemeli?
Düzenlemenin mevcut hali yalnızca üretim süreçlerini kapsadığını, ancak ilerleyen dönemde lojistik vb. diğer değer zinciri faaliyetlerinin de dikkate alınmasının söz konusu olabileceğini söyleyen Sabuncu, Türkiye’nin Sınırda Karbon Düzenlemesi’ne uyum süreci nasıl ilerleyeceğine dair ise şu yorumu yapıyor:
“Türkiye’de sera gazı emisyonlarının izlenmesi, raporlanması, doğrulanmasına yönelik olarak hali hazırda işleyen bir sistem bulunuyor. Bu kapsamda hazırlanan mevzuat ilk olarak 10 yıl önce yürürlüğe girdi. Bu bakımdan Türkiye Sınırda Karbon Vergisi Düzenlemesinin ilk uygulama fazı olan ve mevcut taslak düzenlemeye göre 2023’te başlaması beklenen raporlama aşamasına uyum sağlamak nispeten kolay olacaktır. İkinci aşama yani emisyonların denkleştirilmesi ise 2026’da başlayacak. Türkiye bu tarihe kadar ilgili sektörlerde karbonu fiyatlandırmaz ise, düzenlemeye konu ürünlerin ihracatında bu ürünlerin üretiminde açığa çıkan emisyon tutarında denkleştirme izninin AB ETS piyasasından satın alınması gerekecek. Bu durumda ilgili sektörlerin dönüşümünde kullanılabilecek yüklü bir kaynak AB’ye akmış olacak.”
Prof. Ayşe Uyduranoğlu.
‘Türkiye beyanını revize etmeli’
Uyduranoğlu ise, karbon vergisini uygulama tarzlarının değişebileceğini, ancak en kolay uygulanan vergi türü olduğunu söylüyor. Ona göre, 2020’de beyan edilen yüzde 21 oranın yeterli değil:
“Türkiye 2030 yılına kadar yüzde 21 emisyon azaltımı taahhüt etti ama sonra Avrupa Yeşil Mutabakatı çıktı, arkasından Türkiye Paris Anlaşması’nı imzaladı. Ve de en önemlisi bu gelişmelere bağlı olarak 2053 yılında karbon sıfır bir ülke olmayı planlıyor. Bütün bu planları yaparken bu bahsettiğimiz emisyon azaltım beyanının yetersiz kaldığını görebiliriz. Çünkü Türkiye gelişen bir ülke, nüfusu artan bir ülke, enerji talebi çok fazla olan bir ülke. Söylemeye çalıştığım şey şu: Türkiye çok daha iddialı bir hedef belirlemek durumunda. Yüzde 21 ile 2053’te karbon nötr bir ülke olmamız mümkün değil, mutlaka revize edilmesi gerekiyor. Zaten araştırmalar Türkiye’nin neredeyse hiçbir şey yapmadan bu beyanını tutturabileceğini gösteriyor. Bunun nedeni ekonomideki yavaşlama. Çünkü ekonomi yavaşlayınca üretim azalır, üretim azalınca enerji talebi azalır.”
Sabuncu’ya düzenlemenin yaptırımlarını da soruyoruz ve yaptırımlardan kaçınmak için yapılması gerekenleri de. Şöyle yanıtlıyor:
“Taslak düzenlemeye göre AB’ye ithal edilecek ürünlere konu emisyonlar için denkleştirme sertifikası zamanında sunulmadığı taktirde ton başına 100 Euro tutarında ilave ceza ödenmesi söz konusu olabilecek. Bu ceza yükümlü kuruluşları denkleştirme sertifikası ibraz etme yükümlülüğünden kurtarmıyor. Günümüzde AB ETS piyasasında emisyon izni fiyatlarının ton başına 100 Euro’ya yaklaştığını göz önüne aldığımızda düzenlemeye uyulmadığı taktirde ton başına 200 Euro’ya yaklaşacak bir maliyetten söz ediyoruz.”
‘Emisyon Ticaret Sistemi’nde hatalardan ders alınmalı’
Peki ETS olarak bilinen Emisyon Ticaret Sistemi’ni hayata geçirmek çok mu zor, Türkiye bunu başarabilir mi?
Sabuncu, ETS’nin amacına ulaşmasını, yani emisyonlarda amaçlanan ölçüde azaltıma hizmet edecek motivasyonu yaratmasını sağlayacak temel unsurun fiyat istikrarı olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği’nin ETS’nin uygulandığı ilk yıllarda yüksek miktarda emisyon izninin tesislere bedelsiz olarak dağıtması sonucunda piyasada oluşan fiyatların çok düşük kaldığını, bu nedenle de sistemin başarısız olduğunu dile getiren Sabuncu sonrasında yaşananları şu sözlerle anlatıyor:
“Firmalar emisyonlarını azaltmak üzere yatırım yaparak yüksek maliyetlere katlanmak yerine ton başına 5 Euro civarında bedeller ödemeyi tercih ediyordu. 2014’ten itibaren yapılan düzenlemelerle piyasaya sunulan izinler azaltıldı ve sistem istenen amaca hizmet eder oldu. Türkiye’nin bu süreçten ders alması ve aynı hataları yapmaması gerekir. Bu çerçevede emisyon izinlerinin çoğunluğunun açık artırma yöntemiyle dağıtılması, taban fiyat uygulaması yapılması gibi tedbirler öne çıkıyor.”
Prof. Ayşe Uyduranoğlu’nun ise ETS sistemi ve şirketlere verilen “kirlilik hakkı”yla ilgili uyarıları var:
“Şirketlere belli kotalar veriliyor. Kirlilik hakkı diyelim. Siz o kirlilik hakkınızı, tamamını kullanmadığınız zaman sorun yok. Ama onu aştığınız zaman belli bir cezaya tabi oluyorsunuz. Ancak şirketlerin önünde farklı farklı alternatifler var. Mesela üretiminizi kısabilirsiniz. İkinci bir alternatif cezayı ödemeyi kabul edersiniz. Üçüncü bir alternatif başkalarının kotalarını kullanma. Şirketler, kullanılmayan kotaları satın alabilir ya da teknolojiye yatırım yapabilir. İktisatçı gözüyle beklediğimiz inovasyona, teknolojiye yatırım yaparak kendini sağlama almalarıdır.”
Bütün vergiler gibi karbon vergisinin de iki kez ödenemeyeceğini söyleyen Uyduranoğlu bu konuda da ihracatçılara şu hatırlatmayı yapıyor:
“Kömür santralleri ya da enerji şirketleri emisyon ticaret sistemi kapsamına alındığında bunların tekrar karbon vergisi ödemesini engellemek gerekiyor. Çünkü bu aynı ürün üzerinde üzerinden iki defa karbon fiyatlandırması demek. Hem emisyon ticaret sistemi tarafından regüle ediliyorsunuz hem de karbon vergisi konuluyor. Bu çifte vergilendirme.”
Termik santrallere olacak?
Türkiye’nin karbon düzenlemesine tam uyum sağlaması mümkün olursa, örneğin termik santrallerinin akıbeti ne olacak? Sabuncu, iklim kriziyle mücadelede başarıya ulaşmak, yani Paris Anlaşması’nda ortaya konan 1,5 oC hedefini tutturmak için kömürden çıkışın kaçınılmaz olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyor ve devam ediyor:
“Pek çok ülkenin bu yönde düzenlemeler yaptığını biliyoruz. Nitekim piyasanın da bu yönde evrildiğini görüyoruz. Gerek yenilebilir enerji teknolojilerinin yükselen rekabet gücü gerekse kömür fiyatlarındaki artış, günümüzde kömürden elektrik üretiminin ekonomik rasyonelliğini ortadan kaldırıyor. Kömürün yarattığı kirlilik sonucu açığa çıkan dışsallıklardan (örneğin halk sağlığı, tarımsal üretim verimliliğindeki düşüş vb.) doğan maliyetleri de hesaba kattığımızda maliyetler daha da yükseliyor. Türkiye’nin 2053’e yönelik net sıfır hedefini de göz önüne aldığımızda kömürden çıkış şart. WWF-Türkiye olarak, 2021 yılı Kasım ayında altı sivil toplum örgütü (Avrupa İklim Eylemi Ağı, 350.Org, Greenpeace, İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği, Kömürün Ötesinde Avrupa ve Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği) ile gerçekleştirdiğimiz Kömürden Çıkış 2030 raporundaki hesaplamalara göre Türkiye karbonu fiyatlandırdığı taktirde piyasa şartlarında 2030 yılına kadar kömürden çıkabilir.”
‘Verginin amacı, ekonomik aktörleri dönüştürmek’
Karbon vergisine ilişkin en hararetli tartışmaların 1990 yılında Avrupa Birliği’nde başladığını hatırlatan Uyduranoğlu ise şu bilgileri veriyor:
“Avrupa Birliği o yıl üye ülkelere karbon vergisini uygulamayı önerdi. O zaman 15 üyesi vardı, ancak oy birliği sağlanamadı, çünkü Birleşik Krallık, Pakistan ve Yunanistan karşı çıktığı için karar alınamadı. Fakat üye ülkelere kendi ulusal sınırları içinde uygulama opsiyonu tanındı. Kuzey Avrupa ülkeleri 1990’dan sonra bu vergiyi kendi ülkeleri içerisinde uygulamaya başladı.”
Çevre Şehircilik ve İklim Bakanı Murat Kurum, İklim Şurası’nda.
Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın içindeki sınırda karbon düzenlemesinin Türkiye’deki ihracatçıların paçalarını tutuşturduğunu söyleyen Prof. Uyduranoğlu, sadece ihracatçıların değil devletin de bu durumdan vazife çıkarması gerektiğini söylüyor:
“İhracat demek ülkeyi yabancı para girişi demek. Ve bu durumda kayıplar yaşanacağı anlamına geliyor. Bu yüzden sadece ihracatçıların kendi önlemlerini almalarının dışında ulusal enerji politikasının buna göre yeniden değiştirilmesi ve geliştirilmesi ve Türkiye’nin bir an önce kömürden çıkması gerekiyor. İklim Şurası’nda en çok eleştirilen konulardan biri buydu. 2053 yılında karbon nötr bir ülke olacağım diyorsun ama kömürden ne zaman çıkacağının planını henüz yapmamışsın. Bu çok çelişkili bir durum, çünkü Türkiye’nin elektrik üretiminde kömürün ciddi bir payı var. Yüzde 35’e varan oranlarda ve doğalgazın yine hakeza ki biz doğalgazı dışarıdan ithal ediyoruz. Bu da bir tür enerji güvenliğidir. Bakın Rusya karıştı, İran’da sorun çıktı, sanayiye 3-4 gün doğalgaz verilemedi. Bizim ‘yerli ve milli’ kaynaklarımızla enerjimizi üretiyor olmamız lazım. Ancak buna dair de şöyle bir endişem de var. Yerli ve millilikten kasıt da hidroelektrik santralleri olmamalı, yıllardır küçük derelerin üstüne santraller yapılıyor. Bizim suyu elektrik üretmek için değil, tarım için kullanmamız gerekiyor artık.”
Topluma nasıl anlatılmalı, nasıl ikna edilmeli?
Prof. Dr. Ayşe Uyduranoğlu’na karbon vergisinin neden Türkiye’de toplumun henüz gündemine girmediğini de soruyoruz. Toplum, henüz bu vergiden haberdar değil ve toplumun dahil edilmediği bir gezegeni koruma politikası ne derece başarılı olabilir? Uyduranoğlu burada “toplumun diliyle konuşmak” üzerinden yanıt veriyor:
“Toplumun diliyle konuşmanın çok önemli olduğunu unutmamız gerekiyor. Politika yapıcılar da dahil, bilimsel gerçekleri ve bilimsel gerekliliği onlara onların dilinden anlatmanın çok önemli olduğu bir dönemdeyiz, olabildiğince basitleştirerek toplumu da dahil etmeliyiz.”
Kendi yaptıkları saha araştırmasında, toplumun karbon vergisine destek verip vermediğini incelediklerini anlatan Uyduranoğlu elde ettikleri verilere dair şu bilgileri veriyor:
“Bizimki daha çok ekonometrik bir çalışmaydı ve neler karbon vergisine verilen desteği artırır diye sorduk. Mesela iklim değişikliğini bilen, onu sorun olarak algılayan insanların verdiği destek artıyor. Ya da çocuklu ailelerin verdiği destek artıyor. Çünkü iklim değişikliğinin etkilerini her ne kadar şimdi de yaşıyor olsak, bu şekilde giderse ileride bu etkiler çok katastrofik olacak.
Türkiye’nin özelinde ikinci bir sorun kamu vergilerine dair önyargı. Sorduğunuzda ‘ben zaten vergimi ödüyorum, bir de üstüne karbon vergisi ödemek istemiyorum’ diyor. Burada yapılması gereken en önemli şey karbon vergisinden elde edilen gelirin, çarçur edilmeden düşük karbonlu ekonomiye geçişte finansman kaynağı olarak kullanılacağını ve bunun taahhüdünü yaparak halkın desteğini almak.”
Karbon vergisinin düşük karbonlu ekonominin finansmanında kullanılmasına dair detay istediğimizde ise şu vurguyu yapıyor, Uyduranoğlu:
“Toplumun bu verginin toplanmış amacının gerçek olduğuna inanması gerekiyor. Yani toplum, ‘gelir kaynakları azaldı, iklim değişikliği bahane, bütçeye ek gelir sağlamak istiyorlar’ diye düşündürtülmemeli. Politika yapıcılar karbon vergisinden elde edilen geliri, gerçekten düşük karbon ekonomisi ya da sıfır karbon ekonomisine geçişte finansman kaynağı olarak kullanırsa, mesela yenilenebilir enerjiye yatırım yaparsa toplum o zaman ‘benim ödediğim vergi amacına hizmet ediyor ve kaynaklar etkin ve verimli bir şekilde kullanılıyor’ diye düşünür. Türkiye’deki en önemli sorun bu.”
Avrupa’daki uygulamalardan da örnek veren Uyduranoğlu, örneğin İsveç’in hem emisyon ticaret sistemini hem karbon vergisini uyguladığını ve karbon vergisinden elde ettiği geliri yenilenebilir enerjiye yatırım yaparak değerlendirdiğini vurguluyor. Fransa’daki Sarı Yelekliler protestolarının sebebinin de bu olduğuna dikkat çeken Uyduranoğlu “Bütün akademik çalışmalar bu konuda gösteriyor ki, vergiden elde edilen geliri gerçekten iklim değişikliğiyle mücadele etmek için kullandığınızda verilen destek artıyor” diye konuşuyor.
Bireylere düşen sorumluluk: Ekolojik vatandaşlık
Prof. Dr. Ayşe Uyduranoğlu burada ‘ekolojik vatandaşlığın’ da önemine dikkat çekiyor ve vatandaşlara bazı öneriler yapıyor:
“Seçim öncesi özellikle partilerin manifestosunda bakıp çevre sorunlarıyla alakalı taahhütleri nedir bunu görmeleri, bunu talep etmeleri, hak temelli politikaların geliştirilmesi gerekiyor. Devletten artık yaşanabilir bir çevre talep ediyor olmamız lazım. Gıda güvenliğini, enerji güvenliğini, su güvenliğini talep etmemiz lazım. Bizden sonraki nesillere de daha düzgün, daha iyi, sağlıklı bir gezegen bırakılması için politika üretilmesini talep etmemiz lazım. Bu yüzden de devletin yenilebilir enerji, inovasyon, teknolojiyi buna göre kullanımını teşvik eden yasalar ve düzenlemeleri hayata geçirmesini istememiz lazım.”
Ayşe Uyduranoğlu, düşük gelirlilerin karbon vergisinden nasıl etkileneceğinin de ihmal edilmemesi gereken bir süreç olduğunu hatırlatıyor ve tam burada ‘adil geçiş’e dikkat çekiyor:
“Sadece iş dünyasına değil, kırılgan grupları da düşünmemiz gerekiyor. Düşük gelirliler karbon vergisinden elbette kötü etkilenir. Çünkü düşük gelirlilerin ödediği vergi yükü yüksek gelirlilere kıyasla mutlak olarak değil, ancak nispi olarak fazladır. O nedenle bu kişileri bu verginin etkisinden bir şekilde korumak gerekir ki, adil geçiş de budur. Çünkü Avrupa Yeşil Mutabakatı’na baktığımızda sadece karbon nötr olmayı taahhüt etmiyor. Karbon nötr olurken başka öncelikleri de var. Bunlardan en önemlisi de adil geçiş. Bu da düşük karbon ya da sıfır karbon ekonomisine geçerken, farklı grupların refahını da en az düzeyde etkilemek anlamına gelir.”
Elektrikli otomobiller çözüm mü?
Peki karbon vergisiyle trafikte kullandığımız araçların saldığı sera gazlarının etkisinden kurtulabilecek miyiz? İddia edildiği gibi elektrikli otomobiller bu derde deva olacak mı?
Uyduranoğlu burada herkesin gözünden kaçan bir çelişkiye dikkat çekiyor:
“Elektrikli araçları kullanmak şu aşamada bizim sahip olduğumuz enerji politikası ile sadece yerel hava kirliliğini önlüyor. Çünkü biz kömürden elektrik üretmeye devam ediyoruz. Yani o aracın ürettiği elektrik kömürden elde ediliyor. Dolayısıyla kömürden çıkmadan, elektrikli araçların iklim krizine bir etkisi yok. Biz elektriğimizi yenilenebilir kaynaklardan etmediğimiz sürece sadece mesela İstanbul’un havasını temiz tutabiliriz ama kömür santrallerinin olduğu yerdeki hava kirliliğini de artırırız. Çünkü elektrikli araçlara talep arttıkça, daha fazla kömür kullanarak daha fazla elektrik üretilmesi diye bir sonuç doğrudan oluşacak.”
Karbon vergisi uygulayan ülkeler
Şu anda karbon vergisi uygulanan ülkeler şöyle: Avrupa Birliği’ne üye Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan’ın yanı sıra Arjantin, Kanada, Şili, Çin, Kolombiya, Japonya, Kazakistan, Kore, Meksika, Yeni Zelanda, Norveç, Singapur, Güney Afrika, İsveç , İngiltere ve Ukrayna’da Karbon Vergisi hayata geçirilmiş durumda.
Bu ülkelerin yanı sıra; Brezilya, Brunei, Endonezya, Pakistan, Rusya, Sırbistan, Tayland, Türkiye ve Vietnam, Karbon Vergisi uygulamak için aday ülkeler.
Ticarethane görünmesi sebebiyle gelen 20 bin liralık elektrik faturasını ödemeyeceği açıklanan Moda Sahnesi‘nin elektriği bugün kesildi.
Moda Sahnesi, aralık ayında 7 bin lira gelen elektrik faturasının ocak ayında 20 bin lira geldiğini açıklamış, ‘’Bu fahiş artış bir tiyatronun ödeme kapasitesini sınırlarını aşıyor. Faturayı ödemiyoruz’’ açıklamasını yapmıştı.
Tiyatro, şubat ayında ödenmeyen 20 bin liralık elektrfik faturası için EnerjiSa‘dan ihtar geldiğini açıklamıştı.
Tiyatro sahnesinin kurucusu Kemal Aydoğan, Twitter‘da kesintiye tepki göstererek, “Ülkeye bak! İki yılda yedi katına çıkmış elektriği ödememizi istiyorlar. Bunun bedelini biz ödemeyeceğiz, Kültür Bakanlığı, Sabancı Holding ve EnerjiSa ödeyecek” dedi.
Sahnede oyunlara nasıl devam edileceğine dair henüz bir açıklama gelmedi.
Kaynaklar eğitim kavramı için “…eğitim, yaşantılar yoluyla, deneyimleyerek, gözlemleyerek, deneme-yanılma yoluyla, kendi bilişsel şemalarını yapılandırma sürecidir.” tanımını kullanıyorlar. Köpek büyütmek ise bu tanımla birebir örtüşen eylemler toplamıdır. Köpek eğitiminin esası, köpeğinizin karakterini doğru analiz edebilmekle başlar, doğru analiz doğru yaklaşım gereksinimi doğurur, doğru yaklaşım ise eninde sonunda doğru sonuca ulaşır.
Bir akşam yemek yerken telefonum çaldı, telefonun diğer ucundaki ses sokağa atılmış bir köpekten bahsetti. Hava yağmurlu ve soğuktu. Sokağa atılan köpeğe araba çarpmış, arka ayağı sakatlanmış ve bir otoparkta büyük ırk bir köpekle aynı kulübeye bağlanmış, diğer köpek kulübenin içine girmesine izin vermediğinden yağmurun altında ıslak duruyormuş. Yemeğimizi tabağımızda bırakarak çıktık evden. Yaklaşık 1 saatlik uzaklıktaki otoparka gidip köpeği aldık. Dünya güzeli bir cocker! Göğsüne dikenli teller batmış, ayağı sakat, korkak, ürkek, bebek. Adını “Köpük” koydukları bu köpeği o gece alıp eve geldik, yıkadık, temizledik, sonraki haftalarda tedavisini tamamladık, sahibini aradık ve elbette bulamadık. Köpük, acı deneyimler yaşamış, travmaları olan, yüzde doksanın üzerinde davranış bozukluğu bulunan bir köpekti ve bugün, her iki tarafı da sürekli sınayan zorlu yolculuğun ardından ortak yaşamımızın kendine düşen kısmını sorunsuzca yerine getiren, harika bir evlat! Bu nedenle bu haftanın konusunu eğitime ayırdım.
Köpük
Bazı köpek insanları köpeklerin eğitilmemesi gerektiğini savunuyorlar. Kısmen haklı görsem de konu köpeklere gelmeden şunu hatırlamakta fayda var; ev yaşamımızda, iş veya okul yaşamımızda, sokak yaşamımızda, yani bir toplumun minicik bir parçasını oluşturduğumuz her bir noktada gerek kendimiz ve gerekse çevremiz için pek çok kurala uyum gösteriyoruz ve “birliktelik” çatısı temelde bu ortak yaşam kuralları çerçevesinde oluşuyor. Köpeklerimizle yaptığımız ise; birlikte yaşama kuralları oluşturma ve her bir tarafın kendi sorumluluğunu yerine getirmesi dışında bir şey değil aslında. Bu nedenle ben yukarıda bahsettiğim köpeğinin eğitilmesine karşı olan insanlara köpeklerin birer sirk hayvanına çevrilmemesi konusunda katılıyor olsam da eğitimden kastım; ortak yaşamda köpeklerimizin de üzerlerine düşen görevlerinin olduğu ve bu görevlerin onlara aktarılabilmesinin yolunun eğitimden geçtiğidir. Lakin bu eğitim süreci öncelikle insanın eğitilmesi ile başlar.
Köpük bizimle yaşamaya başladığı zaman hiçbir eğitimi olmayan, evde yaşamayı bilmeyen bir ev köpeğiydi. Evimizdeki tüm eşyalarımızı kısa bir süre içerisinde yedi, parçaladı, parçalayamadıklarının üzerine tekrar tekrar çiş yaptı ve biz her gün iş dönüşünde saatlerce ev temizleyen bir çift haline geldik. Bir yandan sinirlerimiz yıpranıyor, diğer yandan gün geçtikçe ona alışıyorduk. Köpük ilginç bir köpektir. Örneğin; özellikle köpek eğitiminde kullanılan limon kokusunu köpekler sevmez ve hatta kaçarken Köpük limon yalamayı seven bir köpek oldu. Anlayacağınız, köpek eğitimine dair pek çok şey biliyor olsak da hiçbirisi Köpük’e kâr etmedi. Kendimize ve ona olan güvenimizi kaybettiğimiz bu süreçte 6 farklı eğitmenle iletişime geçtik, her biri farklı bir yöntem önerdi, her bir yöntemi denedik, hiçbiri Köpük için çözüm olmadığı gibi, daha çok zarar gördüklerimiz de oldu maalesef. Yaklaşık 1,5 yıllık bir birliktelik ve mücadele sonunda “karaktere uygun eğitimin” önemini anladık ve tüm sorunlarımız o andan itibaren çözülmeye başladı.
Özellikle ilk defa köpekle yaşama konusunda deneyim sahibi olacak ailelerde görülen “köpeklerde davranış bozukluğu” normal ve genellikle çözülebilir olmaktadır. Ancak bu çözümü, köpeği köpek okullarına, 1-2 aylık kamplara göndermekte aramak diğer davranış bozukluklarını da tetikleyebilir. Eve eğitmen çağırmak yine bir çözüm olabilir, lakin eğitmenin köpeğinizin sorununu doğru teşhis etmesi, doğru eğitimi uygulaması ve tüm bu sürece sizi de dahil etmesi eğitmende aramanız gereken ilk özelliktir. Sizi eğitmeyen bir eğitmenden o gün şüphe edebilirsiniz! Bir başka nokta da “doğru tedavi”. Örneğin; yalnızlık anksiyetesi gibi davranış bozukluğu olan bir köpeğe elini vermesini öğretmek yeterli gelmeyecektir. Bu durumda köpeğiniz hareket öğreniminin çok az da olsa faydasını görebilecek ancak davranış bozukluğundan kurtulamayacaktır. Dolayısı ile doğru teşhis, doğru tedavi ve doğru yaklaşım, doğru sonuca ulaşmanızı sağlayacak yegâne formüldür.
Köpük’ü eğitebilmek için ilk attığımız adım bize güven duymasını sağlamak oldu. Daha fazla sevgi, daha fazla ilgi, daha fazla ödül maması ve hareket eğitimleri bu süreçteki temel materyallerimizdi. Hareket öğretmek, öğretirken birlikte başarmak ve kutlamak Köpükle aramızdaki iletişimi geliştirdi. Aramızdaki iletişimin gelişmesi güven taşlarını yerlerine dizerken, hareket eğitimleri de daha fazla enerji sarfiyatını ve özgüven duygusunun gelişmesini sağladı. Özellikle eğitim süresince köpeğin enerjisini günlük olarak yeterince harcayabilmesi ve karşısındaki kişiye güven duyması doğru bir şekilde adımlamaya başladığınız anlamını taşır. Bu yazımın sebebi “köpeğinize patisini vermeyi şöyle öğretirsiniz” gibi sığ olmamakla beraber, asıl amacım; “oluşturacağınız eğitim haritanızın temel unsurları hakkında bilgi vermektir”. Bu nedenle internette köpek eğitimi ile ilgili, farklı yöntemler anlatan çeşitli videolardan yararlanabilir, size uygun olanı seçebilirsiniz. Biz Köpük’te “önce Köpük” kuralımızı uyguladık, Köpük bir hareketi içgüdüsel olarak yaptı ve biz o harekete isim verip ödüllendirdik, böylelikle Köpük elini vermeyi, oturmayı, istemeyi, sarılmayı, yatmayı, kalkmayı, topunu getirmeyi, yatağına götürmeyi, mamasını istemeyi, suyunun bittiğini haber vermeyi ve dahasını öğrenmiş oldu.
Köpeğinizin eğitimi esnasında pozitif eğitimin önemini aklınızdan çıkarmamanızı öneririm. Cezalandırarak eğitmek köpeğinizde farklı sorunlar yaratabileceği gibi psikolojisini de alt üst etmenize veya güven sorunu yaşayan bir köpekle baş başa kalmanıza yol açabilir. Pozitif eğitimde, doğru hareket köpeğinizin yaptığı hareketi ödüllendirmenizle pekişir. Unutmayınız ki; köpeğinizin yaptığı hareket karşılığında sizin geribildiriminiz ödülünüzdür. Sözü edilen ödül her zaman mama olmayabilir. Bunun yanı sıra her köpek için de değişiklik gösterebilir. Kimi köpeğe göre ödül mama olurken, kimine göre sadece takdir edilmek, yahut en sevdiği oyuncak köpeğin ödülü olmaktadır.
Köpük’e girmemesi gereken odayı, mutfağı, dışarıdan geldiklerinde ayakları yıkanmadan eve girmemeleri gerektiğini diğer patili evladımız Wall-e öğretti. Köpek aileleri olarak ne kadar şanslıyız ki bizim dilimizi öğrenen, kurallarımıza uyum sağlayabilen bu güzel sosyal varlıklar bizimle. Bir köpekle yaşıyorsanız evinizin kurallarını ona da öğretin, bu her ikinizin de hayatını kolaylaştıracaktır. Köpeğinize uzun cümleler kurun, anlamıyor olduğunu düşünseniz dahi bundan vazgeçmeyin. Zamanı geldiğinde ne kadar uzun cümleleri anladığına siz dahil şaşıracaksınız. Köpeklerinize teşekkür edin, örneğin; zil çaldığında havlıyorlarsa aslında görevlerini öğrenmişler ve birinin geldiğini size haber veriyorlardır. Siz onlara “sus” demek yerine “haber verdiğin için teşekkür ederim” demeyi deneyin, zamanla köpeğinizdeki değişime hayranlık duyacaksınız. Köpeğinizin olmasını istediğiniz davranışlarını destekleyin, olmasını istemedikleriniz hakkında da ona açıklama yapın. En kötü cezanız yatağına göndermek ve siz izin verene kadar geri gelmemesini sağlamak olsun.
Köpük ve Wall-e
Ve son olarak; lütfen unutmayın köpeğiniz yavruysa fizyolojisi ve psikolojisi belli bir ölçüde gelişmeden isteseniz de tam bir eğitim alamaz. İstisnalar şüphesiz olacaktır, lakin psikolojisi hazır olsa da fizyolojisi uygun olmayabilir, yahut tam tersi. 4-6 aylık bir köpeğin okula gönderilmesi ise 2 yaşında bir insan bebeğini okula gönderip okuma yazma öğrenmesini beklemek gibidir. Üstelik köpeğinizi sizin eğitmeniz, uygun eğitim yöntemini geliştirmeniz, aranızdaki iletişimi geliştirirken hayat boyu sürecek birlikteliğinizde yaşamınızı kolaylaştıracaktır.
Eğitim bir derya deniz, konuyu takibe devam ediniz!
MuğlaMilas’ta düzenlenen Zeytin Şenliği‘nin sponsorluğunu yapan termik santral şirketini protesto ettiği için halkı kin ve düşmanlığa tahrikten kovuşturma açılan İkizköy Çevre Komitesi’nden Deniz Gümüşel hakkında Milas Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verildi.
Komite tarafından yapılan açıklamada karar “Sayın Savcı, ekoloji hareketini, İkizköy mücadelesini gözaltılarla tehdit etmeye, sindirmeye çalışanlara, protesto hakkımızı elimizden almaya çalışanlara ders niteliğinde bir gerekçeli karar yazmış” şeklinde nitelendirildi.
‘Eylem çevre duyarlılığı kapsamında, halkı kine teşvik etmiyor’
Milas Cumhuriyet Savcısı Gümüşel’in suç işlemediğine hükmederek artan çevre kirliliğinin boyutuna dikkat çekerek iklim değişikliğine dikkat çekti. Savcı takipsizlik verdiği gerekçeli kararında şu ifadeleri kullandı:
“Yapılan soruşturma sonunda, şüphelinin taşıdığı dövizde yazılan söz ve şüphelinin attığı slogan içeriklerinin çevre kirliliği, çevrenin yok edilmesine karşı bir tepki mahiyetinde olduğu, günümüzde bu sorunun yani çevre kirliliği ve doğal ortamın bozulmasının tüm insanlığın ve dünyanın sorunu haline geldiği, bu konuda 191 üye ülkenin taraf olduğu, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında İklim Değişikliğinin azaltılması, adaptasyonu ve finansmanı hakkında dünyada birçok devletin katılımı ile Paris İklim Anlaşması’nın imzalandığı hususları da göz önüne alınarak, şüphelinin taşıdığı döviz ve attığı sloganların ilgili suçun düzenlendiği TCK 216 maddesi kapsamı içerisinde değerlendirilemeyeceği, meydana gelen olayda halkın bir kesimini başka bir kesimine karşı düşmanlaştırma şeklinden bir eylem ve kasıt bulunmadığı, yapılan eylemin çevre duyarlılığı kapsamında kaldığı, suçun unsurları bakımından oluşmadığı tüm dosya kapsamından anlaşılmakla, şüpheli hakkında kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.”
Deniz Gümüşel: Doğayı katleden şirketlerin aklanmasına izin vermeyeceğiz
Konuya ilişkin olarak Yeşil Gazete’ye açıklamada bulunan Deniz Gümüşel, “İkizköy tam 40 yıldır Muğla’da süren kömür egemenliğine başkaldırdığı, hukuksuz kamulaştırmalara, yasadışı zeytin katliamlarına direndiği için sesi kısılmaya, susturulmaya çalışılıyor” dedi.
15 Kasım’da söz konusu protesto nedeniyle gözaltına alınan Gümüşel konuya ilişkin olarak şu değerlendirmelerde bulundu:
“Gözaltına alınmamı tam 3 yıldır İkizköylü dostlarımızla birlikte sürdürdüğümüz bu mücadeleye gözdağı olarak yorumlamış, tüm çevre ve ekoloji mücadelesi bileşenleri, demokratik kitle örgütleri, avukatlar ve barolar ile birlikte yaşamı savunmaya dair söz hakkımızın engellenemeyeceğini yüksek sesle dile getirmiştik. Milas Cumhuriyet Başsavcılığının verdiği gerekçeli karar, adalet sisteminin de bu meşru hak arayışına, yaşam savunusuna tepkisiz kalamadığının göstergesidir. İkizköy’deki ve tüm ülke genelindeki doğa ve insanca yaşam mücadelemiz sürecek, susmayacağız! Doğayı katleden şirketlerin bu tür oyunlarla aklanmasına izin vermeyeceğiz.”
Kömür şirketinin zeytin şenliğine sponsor olmasını protesto ettiği için gözaltına alınan arkadaşımız Deniz hk Cumhuriyet Başsavcısı takipsizlik verdi! Savcılık:"YA ÖLMEZ AĞAÇ ZEYTİN, YA KATİL KÖMÜR" iklim krizi çağında çevrenin yok edilmesine karşı tepkidir.#ZeytinİcinAdalet ✌️ pic.twitter.com/HMJbKz3OMh
— Akbelen Yuvamız Vermeyeceğiz 🌱🫒🌲 (@ikizkoydireniyo) March 9, 2022
Ne olmuştu?
Deniz Gümüşel, Milas Zeytin Hasadı Festivali‘nin sponsorunun, İkizköy’de 20 bin zeytin ağacını kömür madeni için katleden Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret AŞ olmasını protesto etmişti. Milas’ta düzenlenen Zeytin Hasadı Festivali’nin ikinci gününde, 14 Kasım Pazar günü, “Ya ölmez ağaç zeytin, ya katil kömür” yazılı döviz taşıdığı ve slogan attığı için halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama suçu işlediği iddiasıyla, gözaltına alınmış ve bir gece Milas Emniyet Müdürlüğü‘nde Terörle Mücadele şubesinde alıkonulmuştu.
İkizköylülerin, çevre ve ekoloji hareketi bileşenlerinin sosyal medyaya ve medyanın haberlere taşıması ile, Gümüşel’in gözaltına alınmasına dair yoğun bir kamuoyu oluşmuştu. 300’e yakın avukat ve 60 ilin barosu basın açıklamaları yayınlayarak anayasal protesto hakkının engellenmesini kabul etmediklerini ve Deniz Gümüşel’in yanında olduklarını bildirmişlerdi.
Hakim ve Savcılar Kurulu(HSK), Yargı Etik Bildirgesi kapsamında hakim ve savcılar için sosyal medya kullanım rehberini yayımladı. İnsan Hakları Eylem Planı kapsamında hayata geçirilen bildirge, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ‘ın “Ben hakim veya savcı olsam sosyal medya kullanmam” açıklamasının ardından geldi.
Bakan Bozdağ, üç gün önce düzenlenen Yargı Teşkilatı Toplantısı‘nda “Herkes ister başka isim, ister gerçek isim altında kullansın; sizin yorumlarınızdan, değerlendirmelerinizden, kanaatlerinizden, sizin hakkınızda fikir sahibi oluyor ve ona göre de size olan güveni sarsılıyor. Kendine yakın gören olduğu gibi uzak gören oluyor ve buna izin vermemeliyiz. O nedenle takdir size ait ama bu konuda büyük bir hassasiyeti yargı mensuplarımızdan beklediğimi de buradan ifade etmek isterim” açıklamasında bulunmuştu.
“Türk Yargı Etiği Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi” isimli 5 sayfalık rehberde, hakim ve savcıların sosyal medyayı nasıl kullanması gerektiğine dair uyarılar yer aldı.
Buna göre, hakim ve savcılar resmi e-posta adreslerini sosyal medya kimliği oluştururken kullanmayacak, kullanacağı sosyal medyayı, profil resmini ‘dikkatli’ seçecek ve arkadaşlık istekleri konusunda seçici davranacak.
Rehberde, “Sosyal ağlara üye olmak özel hayat ve ifade özgürlüğü alanına giriyor olsa da, bunların kullanımı ihtiyatlı olmayı, kullanım ve işleyiş koşulları hakkında iyi bilgilenmeyi gerektirmektedir” denildi.
Hakim ve savcıların sosyal medya profillerinde görev unvanlarına ve çalıştıkları kurum bilgisine yer verilebileceği bilgisi yer alan bildirgede, “Profil fotoğraflarını; bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açmayacak şekilde seçmeye özen gösterirler” ifadesi yer aldı.
Hakim ve savcıların ‘dahil oldukları sosyal medya ve ağların, bağımsızlık ve tarafsızlık görünümlerini, mesleki saygınlıklarını ve bir bütün olarak yargıya olan güveni tartışmaya açabilecek bir ortama dönüşmesi durumunda üyeliklerini sonlandırmaları’ söylenen rehberde ayrıca “İfade özgürlüklerini siyasi mesaj içerebilecek veyahut öyle algılanabilecek şekilde kullanmazlar” denildi.