HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sinop’ta referans reaktöre şirketsiz ÇED

Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlama aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif yorum ve genelleme içeren ifadeler dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor.

Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde (NGS) deneyimlendiği gibi Sinop‘ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde de yaşanıyor. Ancak santral alanının yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahhüt eden Japonya, 2018 yılının başında Milletlerarası Anlaşma‘dan (Hükümetlerarası Anlaşma) çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED hazırlık dosyasının nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik ÇED yönetmeliğine göre aynı yıl şubat ayında halkın katılımı önlenerek halkın katılımı toplantısı yapıldı ve bir sene sonra Sinop’tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı Ankara‘da gerçekleştirilmiş sayıldı.

Efsane EPR Flamanville 3 ‘Referans reaktör’

Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma’nın son bulmasının Sinop’ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce defalarca çizmiştik.  Nitekim Japonya’nın çekildiği projenin hayata geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu . Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için Flamanville 3 tipi reaktörün“referans reaktör” ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya’nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa‘daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne (EPR-European Pressurized Reactor)’ kısmet denilmiş görünüyor.

Flamanville 3 reaktörünün inşaatı

EPR, Fransa’da Areva yapımı olan bir reaktör. Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu (WNISR) 2019′ da yer alan bilgiye göre Flamanville Nükleer Santrali‘ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2007’den beri katmak isteyip inşaatı 13 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2022’ye ötelenmiş olan Areva’nın “yeni” ürünü. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere “Areva’nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği” haberimizle aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda “referans reaktör” olarak karşımıza çıkan Flamanville 3’e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 milyar dolar öngörülen maliyetinin bugün 13 milyar dolar ‘a ulaştığını da belirtelim.

Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya‘da 2005’ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021’de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini dörde katlamış olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde EPR reaktörlerini Çin’de operasyon halindeki Taishan 1 ile 2’ile; Birleşik Krallık‘ta inşaat sürecindeki Hinkley Point C ve henüz başlangıç aşamasında olan Sizewell C ile, 12 civarında projeyle Hindistan’da ve Afrika‘da görüyoruz. Dolayısıyla bu şekilde büyük resmi görmek mümkün olduğunda Türkiye’nin Sinop’ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018 yılının Temmuz ayında 702 No’lu KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin küresel politika arenasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile aynı yıl Eylül ayında imzaladığı beş yıllık anlaşma da daha bir anlamlı hale geliyor.

Türkiye’nin sırtına yeni kambur

Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021’de kazı çalışmalarına başlanarak 2031’de faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki, tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop’ta dört reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiç bir yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.

Sinop İnceburun’da nükleer santral tesisine tahsis edilen alan

Kesilen 1 milyon ağacın yerine nükleer atık deposu

Sinop’ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan Enerji Bakanlığı‘na 10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları “gençleştirme” açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu.

Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan nihai ÇED başvurusunun en can alıcı noktası atıklarla ilgili. Raporda açıkça Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı’ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların Türkiye Hükümeti’nin sorumluluğu altında TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor. Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış, 2004’ten beri Finlandiya’da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu‘nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle “atık bertaraf merkezini” nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış.

Dışa katmerli bağımlılık

Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu; siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itirafı da projenin “yerli ve milli”liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED’de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer (ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan nükleer santralin Akkuyu için de geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS için yapılan bu nihai ÇED’de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı‘ndan geçirilmesi halindeki oluşabilecek risklere nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.

Sinop NGS projesi ve onun “nihai” ÇED’i ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet barındırırken Türkiye’nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik riskleri haiz olan bir nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda “referans reaktör” faraziyesi üzerinden çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olmayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilirkişilerin incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.

Sinop İnceburun Yarımadası’nın yedi yıl önceki halinden bir görüntü

Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu’da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak, nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın kesilmesiyle doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması, operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı’na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var.

Nitekim ÇED’in 93. sayfasında “NGS saha seçimi için eleyici bir IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır” gibi ifadeler bilumum yerlerde pırtlarken 4. 12 Sonuç kısmında “Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür”ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor. Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık var olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına: Duvarlar yıkılmak içindir!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Haftasonu

Doğa MücadelesiManşetYerel

Sinop ve Mersin’den eş zamanlı açıklama: Nükleer bataklığına sürükleniyoruz

Nükleer Karşıtı Platform 5 Haziran Dünya Çevre Günü sebebiyle Mersin ve Sinop‘ta eş zamanlı basın açıklaması ve yürüyüş düzenledi.

Mersin‘de Taş Bina önünde bir araya gelen çevre aktivistleri “Bu topraklarda nükleer çöplük olmayacak” sloganları eşliğinde Saat Kulesi‘ne  kadar yürüyüş gerçekleştirdi. Sinop’ta ise basın açıklaması Uğur Mumcu Meydanı’nda düzenlendi.

Yapılan ortak açıklamada “Çöp Teknolojisi cenneti olmamak için; yaşamı, doğayı ve çocuklarımızın geleceğini savunmak İçin; doğanın talanına, tarihimizin yok edilmesine, termik santrallere ve nükleer santrallere karşı direneceğiz” denildi.

‘Salgını fırsata dönüştürdüler’

Koronavirüs salgını sırasında çevreye müdahalelerin daha da arttığını belirten eylemciler “Toplumun sosyal, psikolojik, ekonomik ve ekolojik açıdan büyük sıkıntı yaşadığı bir dönemde salgınla mücadele edemeyen, ekonomik çöküntü içinde çıkış bulamayan siyasal iktidar, çareyi salgını fırsata dönüştürmekte buldu” dedi.

Salgının aynı zamanda kapitalist sistemin yarattığı ekolojik ve ekonomik krizlerden biri olduğunu belirten Platform, “Şurası açıktır; kapitalist üretim sistemi değişmedikçe bu krizleri yaşamaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

‘Sosyal mesafede yakın durmalıyız’

Açıklama “Bu nedenle de, kapitalizmin yarattığı ekolojik krizler derinleştikçe, gelecek için çözüm arayışları ekoloji politik perspektifi ile kapitalizme karşı yaşamın yeniden inşasını, dayanışmayı, toplumsal örgütlenmeyi sağlamaya mecburuz. Fiziksel mesafeyi korusak bile, sosyal mesafede yakın durmalıyız” sözleriyle devam etti.

‘Nükleer bataklığına sürükleniyoruz’

Yerel halkın itirazlarına rağmen Akkuyu ve Sinop Nükleer Santrallerinin yapılmak istendiğine değinen platform “Türkiye adım adım bir nükleer bataklığa sürükleniyor” değerlendirmesinde bulundu.

Hükümetin bu konularda karar alırken her türlü hukuksal süreçten kaçındığının belirtildiği açıklamada şu sözler söylendi:

Nükleer santralleri Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) sürecine tabii kılan yargı kararlarını, dahası yaşamı yok sayıyor. Yargı kararlarının aksine Nükleer kazalara bile gerek kalmadan sadece atıkları ile yaşamı, tüm canlıları yüzlerce yıl radyasyonla yok edecek santrallara izin ve ruhsat süreçlerinde yasal muafiyetler tanımaya devam ediyor.

‘Atık sorunu çözümlenemeyecek’

Dünyada var olan reaktörlerin hiçbirinde nükleer atık sorununun çözümlenemediğinin hatırlatıldığı açıklamada “Çünkü bunun çözümü pahalı ve riskli bir iştir. Ülkemizde yapılması planlanan Akkuyu Nükleer ve Sinop Nükleer Güç Santralleri ile ilgili imzalanan ön anlaşmaların hiç birinde atıkların çözümünden söz edilmez. Eğer bu santrallerin kurulmasını engelleyemezsek atıklar sorunu Türkiye’nin sorunu olarak kalacaktır” denildi. 

Açıklama “Artık Türkiye Nükleer Santraller konusunda bir iç muhasebe yapmak zorundadır. Sırf rant elde etmek uğruna ülkenin kaderiyle oynanmamalıdır. Buna izin vermiyoruz. Vermeyeceğiz” ifadeleriyle sona erdi.

 

 

EmekManşetTürkiye

2019 yılında işsizlik yüzde 13,7’ye yükseldi

Türkiye İstatistik Kurumu‘nun (TUİK) “İşgücü İstatistikleri 2019” verilerii açıkladı. Buna göre, ülke genelinde işsiz sayısı geçen yıl 2018’e göre 932 bin kişi artarak 4 milyon 469 bin kişi oldu.

İşsizlik oranı 2,7 puanlık artış ile yüzde 13,7 seviyesinde gerçekleşti. Tarım dışı işsizlik oranı ise 3,1 puanlık artış ile yüzde 16.

İstihdam oranı yüzde 45,7

İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılında bir önceki yıla göre 658 bin kişi azalarak 28 milyon 80 bin kişi, istihdam oranı ise 1,7 puanlık azalış ile  yüzde 45,7 oldu.

İşgücü 2019 yılında bir önceki yıla göre 275 bin kişi artarak 32 milyon 549 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,2 puanlık azalış ile yüzde 53,0 olarak gerçekleşti.

15-64 yaş grubunda işsizlik oranı yüzde 14

15-64 yaş grubunda işsizlik oranı bir önceki yıla göre 2,8 puan artışla %14,0, tarım dışı işsizlik oranı ise 3,1 puanlık artışla yüzde 16,1 oldu. Bu yaş grubunda istihdam oranı 1,7 puanlık azalışla yüzde 50,3, işgücüne katılma oranı ise değişim göstermeyerek yüzde 58,5 oldu.

Gençlerin dörtte biri işsiz

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yıla göre 5,1 puan artarak %25,4, istihdam oranı ise 1,9 puan azalarak yüzde 33,1 oldu. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 0,4 puanlık artışla yüzde 44,4 seviyesinde gerçekleşti. Ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı ise bir önceki yıla göre 1,5 puanlık artışla yüzde 26,0 seviyesinde gerçekleşti.

İstihdamın yüzde 56,5’i ise hizmet sektöründe

2019 yılında, istihdam edilenlerin yüzde 18,2’si tarım, yüzde 19,8’i sanayi, yüzde 5,5’i inşaat, yüzde 56,5’i ise hizmet sektöründe yer aldı. Bir önceki yıl ile karşılaştırıldığında hizmet sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 1,6 puan, sanayi sektörünün payı 0,1 puan artarken, tarım sektörünün payı 0,2 puan, inşaat sektörünün payı 1,4 puan azaldı.


2019 yılında 5 milyon 97 bin kişi tarım sektöründe, 5 milyon 561 bin kişi sanayi sektöründe, 1 milyon 550 bin kişi inşaat sektöründe,15 milyon 872 bin kişi hizmet sektöründe istihdam edildi. Bir önceki yıl ile karşılaştırıldığında istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 200 bin, sanayi sektöründe 113 bin, inşaat sektöründe 442 bin kişi azalırken, hizmet sektöründe ise 98 bin kişi arttı.

İşsizlik en yüksek Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt’de

İşsizlik oranı en yüksek bölge yüzde 30,9 ile TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) iken, işsizlik oranı en düşük bölge yüzde 7,6 ile TR82 (Kastamonu, Çankırı, Sinop) oldu.



En yüksek istihdam oranı yüzde 53,0 ile TR21 (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) Bölgesi’nde gerçekleşti. En düşük istihdam oranı ise yüzde 30,0 ile TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) Bölgesi’nde oldu.


En yüksek işgücüne katılma oranı yüzde 59,6 ile TR21 Bölgesi’nde (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) gerçekleşti. En düşük işgücüne katılma oranı ise yüzde 43,5 ile TRC3 Bölgesi’nde (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) oldu.


Kategori: Emek

KadınManşet

Türkiye’deki muhtarların yalnızca yüzde 2.14’ü kadın

CHP Genel Başkan Yardımcısı Lale Karabıyık kadın muhtarlarla ilgili çalışmasının sonuçlarını paylaştı. Çalışmaya göre 31 Mart 2019’daki yerel seçimlerin ardından 2023’e kadar görev yapacak kadın muhtarların sayısı 171. Böylece muhtarlar arasındaki kadın oranı yüzde 2.14 ile meclisteki kadın oranından neredeyse sekiz kat daha az oldu.

Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberleştirdiği çalışmaya göre seçilen kadın muhtarların 963’ü mahalle muhtarı, 108’i de köy muhtarı olarak göreve başladı. Araştırmada kadın muhtarların oranıyla ilgili şu veriler yer aldı:

50 muhtardan biri kadın

Türkiye genelinde 30 bin 5 mahalle, 18 bin 152 köy olmak üzere toplam 50 bin 157 muhtar bulunuyor. Buna göre Türkiye’de kadın muhtarların sayısı genel muhtarların sayısının yüzde 2.14’ünü oluşturuyor. Başka bir deyişle ortalama her 50 muhtardan yalnızca 1’i kadın muhtarlardan oluşuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın düzenlediği 30. Muhtarlar Toplantısı/ Mersin Gündem Gazetesi

Bir önceki döneme kıyasla yüzde 45 artış

2014-2019 döneminde Türkiye genelindeki kadın muhtar sayısı 685 olurken, bir önceki döneme göre kadın muhtar sayısı yüzde 45 oranında artış göstermesine karşın milletvekili kadın oranına göre çok düşük kalıyor. Kadın muhtar oranı, milletvekili kadın oranına göre yaklaşık 8 kat daha düşük durumda.

En fazla kadın muhtar İstanbul’da

Türkiye genelinde 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ardından 77 ilde kadın muhtar bulunurken en fazla kadın muhtar 140 muhtarla İstanbul, 124 kadın muhtarla Ankara ve 120 muhtarla İzmir’de bulunuyor.

En fazla kadın muhtarın bulunduğu ilçeler arasında Çankaya ilk sırada. Ankara’nın Çankaya ilçesinde 47 kadın muhtar görev yaparken ikinci sırada Konak geliyor. İzmir’in Konak ilçesinde 23 kadın muhtar görevde. Yenimahalle ilçesinde 20 kadın muhtar bulunuyor.

4 ilde kadın muhtar yok

Türkiye’de Bitlis, Muş, Sinop ve Şanlıurfa olmak üzere toplam 4 ilde ne köylerde ne de mahallelerde kadın muhtar yer alıyor. Bayburt, Hakkâri ve Siirt’te ise yalnızca 1’er kadın muhtar görev yapıyor.

Kategori: Kadın

EnerjiManşet

Sinop’ta nükleer karşıtları hakim karşısında

Sinop Nükleer Karşıtı Platform (SNKP) üyelerinin,  6 Şubat 2018’de ilde kurulması planlanan nükleer santralle ilgili ‘Halkın Katılımı Toplantısı’na alınmadıkları gerekçesiyle yaptıkları protesto yüzünden açılan davanın ilk duruşması dün görüldü. Toplantıya alınmayan platform üyeleri ve yöre halkı, polisin gaz, cop ve tazyikli su kullandığı sert müdahale ile karşılaşmış, ardından da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu‘na muhalefet suçlamasıyla haklarında dava açılmıştı.

SNKP bileşenleri ile Sinop ve diğer illerden meslek odaları, sendika temsilcileri dahil nükleer karşıtlarının yargılanan SNKP üyelerine destek verdiği duruşmaya Belediye Başkanı Barış Ayhan da katıldı.

Sinop 1. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde görülen duruşmaya katılanlar şu ifadeleri kullandı:

“Asıl yargılanması gerekenler; yasal-demokratik bir hakkın kullanılmasını ve halkın toplantıya katılım hakkını engelleyenlerdir, burada ise halk yargılanıyor. 21 Ocak 2020 tarihi de Türkiye yargı tarihinde bir ‘adaletsizlik günü’ olarak yerini alacaktır, biliyoruz ki bir gün toplantıya katılım hakkını engelleyenler yargılanacaktır.”

Kararın bir ay sonra, 21 Şubat 2020 tarihinde görülecek olan duruşmada açıklanması bekleniyor.

Ne olmuştu?

Sinop Nükleer Santral Projesi için 6 Şubat 2018’de gerçekleştirileceği açıklanan halkın katılımı toplantısı için yola çıkan milletvekilleriyle Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyeleri dahil yaklaşık 200 kişinin yolu, güvenlik güçleri tarafından barikatla kesilmişti. Toplantıya katılımı engellenen kişilerin valilik önündeki protestosuna müdahale edilmişti.

 

Yaklaşık 200 kişinin katıldığı eylemin ardından, Sinop NKP üyesi 17 kişiye dava açıldı.

Elektrik Mühendisleri Odası’nın (EMO) davanın hemen öncesinde yaptığı açıklamada, polisin valiliğe itiraz dilekçesi vermek üzere giden halka sert müdahalesi eleştirilerek “ Demokratik bir toplumda; başta yaşam hakkının savunması, olmak üzere, düşünce, ifade, toplanma ve örgütlenme ile pek çok hakkın ihlali niteliği taşıyan bir yargılama sürecine girilmiştir” denildi. 

Odanın açıklamasında 10 Aralık 2019’da, Ankara’da yine uzmanların görüşleri alınmadan düzenlenen ve STK temsilcilerinin alınmadığı “İnceleme ve Değerlendirme Kurulu Toplantısı” hatırlatılarak, “Nükleer santraller ve nükleer silahlara yönelik yıllardır verilen mücadelenin bileşeni olarak, tüm hukuksuzluklara karşı durmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Nükleer karşıtlarına Türkiye tarihinde ilk kez 6 Temmuz 2010 tarihinde dava açıldı. TBMM önünde Akkuyu Nükleer Santrali‘ne karşı  eyleme katılan 58 kişi, yine Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten yargılandı. Savcı eylemciler hakkında altı aydan üç yıla kadar hapis cezası isterken, yargılananlar Anayasa’nın 56. maddesini hatırlatmıştı: “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.Çevreyi geliştirmek çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”.

 

Kategori: Enerji

Doğa MücadelesiEditörün SeçtikleriManşetYeşil Gündem

Bergama’dan iklim grevlerine, Türkiye’de ekoloji mücadelesinin seyri: Aktivistler anlatıyor (1)

Dosya Haber: Tuğba Baykal

Türkiye’de ekoloji mücadelesinin tarihine baktığımızda, 1960’larda başlayan çevreci harekette, 80’li yıllarından başından itibaren yükselen bir ivme görülüyor. 1975’te Murgul’da faaliyete geçen Etibank Bakır İşletmeleri’nin bitki örtüsüne zarar verdiğini söyleyen yöre halkının dava açması ilk örnek. 1977’de Akkuyu’da nükleer santralin kurulacağı duyumları üzerine protesto gösterilerinin yapılması, 1984’de Gökova’da Termik Santrali’nin gördüğü tepki, 1986 yılında Çernobil’in yıkıcı etkisinin Türkiye üzerinde hissedilmesi üzerine sokak eylemleri, 1986’da Ankara’da Zaferpark, 1987’de Güvenpark için düzenlenen kampanyalar, 1987’de Dalyan’da yapılması planlanan turistik tesise gösterilen tepkiler, 1989’da Taşkışla’nın otele ve Maçka Kışlası’nın borsa binasına dönüştürülmesine karşı eylemler, 1989 Aliağa Termik Santrali’nin protestosu ilk etkin çevre hareketleri olarak sayılabilir. 90’lı yıllarda ise Bergama’da kurulması planlanan ülkenin ilk altın madenine karşı yürütülen kitlesel protestolar, köşe taşlarından biri olarak tarihe geçiyor.

Uzun yıllardır çevre tahribatlarına karşı mücadele eden aktivistler neleri tartışıyor, nasıl mücadele ediyordu, o dönemden günümüze iklim ve ekoloji mücadelesinin seyri nasıl değişti, Greta Thunberg’in başlattığı iklim grevleri ile dünya geneline yayılan ve gençlerin öncülüğünü yaptığı protestoları önceki mücadeleler ile kıyasladığımızda neler karşımıza çıkıyor; tüm bunları muhataplarıyla konuştuk.

Erol Engel.

‘Greta bizim yıllardır çocukların üzerindeki çatlatamadığımız kabuğun aralanmasını sağladı’

Bergama Çevre Platformu sözcüsü Erol Engel, ekoloji mücadelesine 90’lı yıllarda başlamış. Bergama’da kurulacak olan altın madenini durdurmak için yıllarca mücadele etmişler. Engel o yıllarda Türkiye’deki iklimi şu sözlerle anlatıyor.

“Bizim mücadeleye başladığımız 90’lı yıllar, Türkiye’de çevre mücadelelerinin pek olmadığı, 12 Eylül darbesi sonrası yaprak kıpırdamadığı bir dönem. Altın madenciliği Cumhuriyet’ten sonra ilk defa Bergama’da yapılacak; bunun etkilerini bilim insanlarından öğrendikçe hep birlikte ne yapmamız gerektiği konusunda kafa yoruyoruz.  Asıl sorunun altın madeni kurulduktan sonra ortaya çıkacağını öğreniyoruz ve bunun etkileyeceği insanlar da yöre insanları… Ben de o yörenin insanlarındanım. O zamanlarda internet yok şimdiki gibi, bilgiye erişim kolay değil; bilim insanlarının, akademisyenlerin ağzından çıkanı pür dikkat dinliyoruz. Yapılmak istenen Ovacık Altın Madeni çevresindeki 16-17 Bergama köyünün halkı, bilimsel bir panel yapıldığında, eksiksiz katılıyor. Panellerden sonra da hepsi kendi çapında bir profesör olup gelene gidene siyanürün etkilerini anlatıyor. Polat Dayılar, Bayram Çavuşlar, Sebahat Ablalar; her köyün kendi ağzı laf yapan gönüllüsü, kahramanı adına ne derseniz deyin, sanki geriye baktığımız zaman hepsi birer masal kahramanı gibi… Biir kısmı rahmetli oldu ama hala benim için anılar taze.”

‘Emperyalizm köye geldi’

 Siyaset yapmaya lisedeyken başladığını söyleyen Engel, “O zamanlar karşımızda soyut bir güç vardı: Emperyalizm. Ama Bergama ile o güç köyümüze kadar gelmişti. Adı, Eurogold’du” diyor. Çokuluslu şirketlerin köylüyü ikna etmek için çok çeşitli yöntemleri denediğini söyleyen Engel, köylerde oluşturdukları meclislerde konuyu enine boyuna tartıştıklarını anlatıyor. Altın şirketinin yöntemlerini ve buna karşı oluşturulan direnci de şöyle anlatıyor Engel:

“Karşımızda devasa bir güç, bir anda şehrin bütün resmi dairelerini tepeden tırnağa donatarak, kamyonlarca çikolata ile şehri rüşvete boğan bir çalışma tarzı yürütüyor. İnsanlara oluk oluk para dağıttılar, tarlalarını normal fiyatın 10 katı üzerinde fiyata alarak köylüleri de yanlarına çekmeye çalıştılar. O yıllarda Bergama köylüsünün verdiği mücadele, tamamen yüreğini ortaya koyarak oldu. Özellikle kadınlar, kadınlar kahveden erkekleri elinde tutup zorla eyleme getirirdi, dolayısı ile kadının hem adı, hem yeri vardı. Uzun süre sürdü protestolar, yabancı şirketler, baktılar 700’u aşkın eylem, gerek yörede gerek başka yerlerde, tepkileri aşamayacaklarını anladılar. Bizler o protestolarla 1997’de Danıştay’ın ‘Siyanürlü altın üretiminde kamu yararı yoktur’ kararını çıkartmasını sağladık. Bu mücadele umut taşıdı insanlara, o yargı kararı çok önemliydi o günlerde, Türkiye o yargı kararına sahip çıksaydı bugün altın madeni kıskacında ne Kazdağları ne Cerattepe ne Eskişehir ne Uşak olurdu.  O dönem internet yoktu ama insanlar birbirlerinin gözünün içine bakarak mücadele ettiler. Tabii şimdi ki dönemi küçümsemek anlamında söylemiyorum. Artık Türkiye’de birçok yerde mücadeleler artıyor, tüm bunlar Kazdağları mücadelesi ve benzerleri ile zirveye taşınıyor. Gerek altın karşıtı gerek diğer alanlarda,  insanlar iletişimin gücü ile çok daha kısa sürede organize olup harekete geçebiliyorlar. Bizler basit bir eylem için bile o dönemde köylerde günlerce uğraşırdık. O açıdan bugün ekoloji mücadelesinin hareketliliği ve aktivistlerin yaş ortalamasının aşağılara çekilmesi geleceğe dair şahsen beni çok heyecanlandırıyor.’

‘Ekoloji mücadelesinin gençlerin dinamizmine ihtiyacı var’

İsveçli genç aktivist Greta Thunberg’in başlattığı ve tüm dünyaya yayılan iklim grevleri ile ilgili ne düşündüğünü sorduğumuzda Engel, “Greta bizim yıllardır yapamadığımızı yaptı. Biz gençlere ulaşamıyorduk, artık gençler çok daha farkında meselenin” diyor:

‘Greta yüreğimize su serpti. Son yıllarda ülkenin her yeri yağmalanıyor çok acımasız bir saldırı var. Fakat mesela Bergama’da geçtiğimiz günlerde bir atölyede 8-12 yaşlarındaki çocuklarla konuştuk,  Greta’dan bahsediyorlardı ve eylemlerde sorumluluk alabileceklerini söylüyorlardı, beni şaşırttılar. İklim grevi tabana çok yayılamadı henüz, ama çocuklar üzerinde bizim bir türlü yıllardır çatlatamadığımız bir kabuk vardı o kabuğu kırmaya yönelik tetikledi. Yani bir anda gençler oluk oluk gelmediler tabii ama ben o kabuğun çatladığını ve sadece iklim değişikliği değil diğer mücadele alanlarında da bunun tetikleyici olduğunu, olacağını düşünüyorum. En azından bir kapı aralandı,  bu da önemli. Çünkü ekoloji mücadelesinin gençlerin dinamizmiyle birleşmeye ihtiyacı var.’

Süheyla Doğan.

‘Eskiden ekoloji mücadelesi emeklilerin işi gibi algılanırdı’

2007’den bu yana çevre mücadelesi içinde olan Süheyla Doğan şu sıralarda Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin  Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütüyor. Doğan birçok platformda gençlerle çalıştıklarını ve bundan dolayı umutlu olduğunu söylüyor:

“Biz mücadeleye başladığımızda altın madenlerinin yarattığı tahribatlar ve özellikle Bergama’nın etkisi büyüktü. Hemen hemen her alanda, hem kırsalda hem de kentte yıkımlar 2002’den sonra daha da arttı. Yakın çevremizde de bu tür talanlar başlayınca önce yaşam alanlarımızı savunmak adına daha sonra ise bunu bütüncül bir biçimde ekoloji mücadelesine genişleterek siyaset yapmaya başladık. Kirazlı maden mücadelesinde gördük gençleri, nöbet alanını gençler sürdürüyordu. Bizim kuşak elinden geleni yapıyordu ve bayrağı gençlere devretmemiz gerekiyordu fakat zaten onlar sahip çıktılar.”

Kadınların ekoloji hareketlerindeki  öncülüğüne de vurgu yapan Doğan, kadınların daha korkusuz olduğunu, bunun da gündelik yaşamın içinde, bu sorunlardan daha çok etkilenmelerine bağlı olduğunu söylüyor:

“Kadınlar yaşamın yükünü omuzluyor ve ekolojik yıkımı yakından hissediyor, görüyor. Daha korkusuz ve cesurlar. Mesela madenci firmalar kahveye gidip erkeklere bir sürü sosyal vaatlerde bulunarak onları kandırabiliyorlar ama kadınlar kanmıyor ve direnmeye devam ediyorlar. Böyle çok örnek gördüm köylerde. Ayrıca artık STK’lerde, derneklerde de kadınlar daha aktif, mesela bizim derneğin yönetim kurulunun yüzde 80’i kadınlardan oluşuyor.”

Doğan yeni nesil aktivistlerle ilgili sorumuza ise “Ekoloji mücadelesi artık emeklilerin işi gibi algılanmaktan çıktı çok şükür” diyerek cevap veriyor:

“Önceden gençler çok fazla işin içinde değillerdi, ekoloji mücadelesi daha çok sanki emekli olmuş ve vakti olan insanların işi gibi algılanıyordu. Fakat şimdi görüyoruz ki özellikle iklim grevi ile beraber gençler çok daha fazla aktifler. Bunda özellikle sosyal medyanın da gücünün etkili olduğunu düşünüyorum. Bu durumun bir değişiklik yaratacağına inanıyorum zaten Gezi de bize bunu göstermişti. Şimdi Greta’ları ve onun gibi Türkiye’deki gençleri görünce umutlanıyorum.”

‘Ekoloji mücadelesi çiçek, böcek sevenlerin işi gibi,  hor görülürdü’

HDP Sinop üyesi, ekolojist ve aktivist Ayşegül Demirkol ise ekoloji mücadelesine bakış açısının nasıl geliştiğini şu sözlerle anlatıyor:

“2011 yılında Sinop’un Gerze ilçesinde kömürlü termik santral yapılacağı haberini aldığımda bu mücadelenin ancak bir platform ve bütün itiraz edenlerin bir arada olabileceği bir örgütlülükle mümkün olacağını düşünmeye başladım. Zira ben her zaman ya bir parti, ya dernek, ya sendikalı olarak mücadele ettim ve buna inandım. Bu dönemde Yeşil Gerze Çevre Platformu- YEGEP’i kurduk. YEGEP’in mücadelesi örnek bir mücadele olmuştur tarihte. Ayrıca Sinop’ta da nükleer karşıtlarının birlikte olduğu bir dernek vardı, yıllardır çevre ve nükleer mücadelesi vermekteydiler, YEGEP’in kuruluşunda ve sonrasında büyük destek verdiler, daha sonra ise hep birlikte Sinop Nükleer Karşıtı Platformu oluşturduk.”

Ayşegül Demirkol.

Demirkol, geçmişte var olan mücadelelerin ekoloji alanına yeterince önem vermediğini düşünüyor. “O dönemde sistem karşıtlığı daha ön plandaydı” diyor:

“Geçmişte çevre ve hatta kadın sorunları, ancak sistemin yıkılması ile çözülebilecek gibi düşünülürdü. Ama öncelikle kadınlar, kadın meselesine dair ayrı örgütlenmeye başladılar, daha sonra çevre örgütlerinin de partiler, sendikalar dışında örgütlenmeleri mümkün olmaya başladı. Ben bu yolu da kadınların açmış olduğunu düşünenlerdenim. Çevre yağması, gaspı, talanı geçmişte politik bir mücadele değilmiş gibi algılanır ve çiçek, böcek, ağaç severler olarak antipatik bulunurdu. Ama yağma ve gasp o derece arsız, o derece pervasızca, süratle ilerledi, arttı ki buna yapılan muhalefetin son derece politik olduğu, olması gerektiği de anlaşılmaya başlandı.”

Demirkol Türkiye’ye de yayılan iklim grevleri ile ilgili ise şunları söylüyor:

“Gelecekle ilgili her şey, elbette ki çocukları, gençleri ve yaş almış insanları, gelecekle ilgili sorumluluk duyan herkesi ilgilendiriyor, dâhil ediyor, etmeli de. Bazı çevre hareketlerinin bu grevlerle ilgili hedef saptırdığı şeklinde eleştirileri var. Ben buna inanmıyorum, bu eylemler var olan problemin en azından duyurulduğu, tartışmaya açıldığı platformlara imkân yaratıyor.”

 

ManşetTürkiye

16 barodan ortak açıklama: TBB yönetimini tanımıyoruz

Türkiye Barolar Birliği (TBB) yönetiminin barolar tarafından yapılan ‘olağanüstü genel kurula gitme’ çağrısını ikinci kez reddetmesi üzerine 16 barodan 96 delege ortak basın açıklaması yaptı. Açıklamada TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ve Yönetim Kurulunu tanımadıklarını ilan ettiler.

‘TBB Yönetim kurulu görevini kasten kötüye kullanıyor’

Avukatlık Yasası’nın öngördüğü, en az 10 baro yönetim kurulunun olağanüstü genel kurul çağrısı yapabilme kuralını 12 baro, yönetim kurullarında karar alarak yerine getirdi” denilen açıklamada, hukuka uygun bu talebin reddedilmesinin yönetim kurulunun görevini ‘kasten’ kötüye kullandığını gösterdiğini belirtti.

‘TBB Başkanı ve Yönetim Kurulu’nu tanımıyoruz’

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “Alınan bu karar meslek adına utanç vericidir. Tüm TBB delegelerini bu hukuksuzluğa sessiz kalmamaya çağırıyoruz. Biz aşağıda imzası bulunan TBB Delegeleri olarak Avukatlık Kanunu ve ahlakını yok sayan bu kararı, bu kararı alan TBB Başkanı ve Yönetim Kurulunu tanımadığımızı kamuoyuna saygıyla sunarız. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun hukuku çiğnemesine izin vermeyeceğiz.” ifadeleri kullanıldı.

Bildiriye Ankara, Antalya, Bursa, Adana, Diyarbakır, Denizli, Gaziantep, Kırklareli, Edirne, İzmir, Mardin, Mersin, Şanlıurfa, Tekirdağ, Tunceli ve Van barolarından 96 delege imza attı.

Yönetimden iki kez üst üste ret kararı

TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun 2019-2020 adli yıl açılışı için Saray’daki törene gitmesini eleştiren barolar, Feyzioğlu’nu “Saray ile ortak hareket etme” ile suçlamışlardı.  Bunun üzerine başta Feyzioğlu olmak üzere tüm yönetimin değişmesini isteyen İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısı kararı alınması için çağrıda bulunmuştu. Çağrıya 10 baro daha destek vermişti.

Avukatlık Kanunu’nun 115’inci maddesine göre TBB genel kurulunun olağanüstü toplanması için en az 10 baro yönetim kurulunun yazılı talebi gerekiyor. Baroların başvuruyu ortaklaşa yaptığını, ancak ayrı ayrı yapmaları gerektiğini öne süren TBB yönetimi, başvuruyu ‘değerlendiremez’ buldu.

Sonrasında sayıları 12’ye çıkan barolar ortak bir açıklama yaparak TBB’yi olağanüstü genel kurul toplantısı için tarih belirlemeye çağırdı. Yönetim bu sefer de sayıya ilişkin şekil şartının gerçekleşmesine rağmen “kanun ve içtihatlara göre, olağanüstü genel kurulun seçimli yapılabilmesi, sadece başkanlık makamının boşalması durumunda olabilir. Dolayısıyla seçim talepleri hukuka aykırıdır” diyerek reddetti.

Barolar ikiye ayrıldı

İkinci iptal kararının ardından Ağrı, Afyonkarahisar, Aksaray, Bartın, Çankırı, Çorum, Edirne, Elazığ, Erzincan, Erzurum, GümüşhaneBayburt, Kahramanmaraş, Karabük, Karaman, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Kilis, Konya, Kütahya, Nevşehir, Niğde, Ordu, Osmaniye, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Uşak, Yozgat, Zonguldak, Ardahan ve Giresun Baro Başkanlıkları TBB yönetiminin kararını doğru bulduklarını açıkladı.

Seçimler 2021’de

TBB’de başkanlık seçimi 4 yılda bir yapılıyor. Metin Feyzioğlu, 2013 yılı mayıs ayında yapılan seçimle başkanlığa getirilmiş, 13-14 Mayıs 2017’deki 34. Olağan Genel Kurul’da TBB Başkanlığına yeniden seçilmişti. TBB’nin 35. Olağan Genel Kurulu’nun 2021 yılı Mayıs ayında yapılması öngörülüyor.

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -3: İstanbul’u yönetenlere ne tavsiye edilebilir?

‘İstanbul’un öne çıktığı iki alan devlet, belediye hizmetleri ve maddi esenlik olarak görülüyor. Buna karşın, boş zaman kullanımı, eğitim hizmetlerinden ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet Türkiye ortalamasının gerisinde.’

Bu yazıda birkaç yıl önce iki öğrencimle birlikte yazdığım Türkiye Mutluluk Atlası isimli kitaptaki bulguları paylaşmaya çalışacağım.

Belli bir eşik gelir düzeyinden sonra mutluluğun artmıyor olmasının siyaseti devamlı ekonomik büyüme gibi bir otomatik pilota bağlamış siyasetçiler için hayal kırıklığı olduğundan bahsetmiştim. Mutluluk iktisatçıları bu bulgudan sonra gelirin yanında mutluluğu arttıracak faktörleri araştırmaya yöneldi. Ülkelerin istatistik enstitüleri, TÜİK dahil olmak üzere, bu ihtiyaca binaen halklarının yaşam kalitelerinin nasıl değiştiğini anketler yoluyla ölçmeye başladı. TÜİK ilkini 2003 yılında, ülkenin o yılki yetişkin nüfusunu temsil eden yaklaşık 9 bin kişi ile gerçekleştirdiği Yaşam Memnuniyeti Anketi’nde, mutluluğa etki ettiğini düşündüğü konularda yaklaşık 300 soru sordu. Sorular çoğunlukla nesnel durumu değil de öznel algıyı ölçmeye yönelikti. Yani, sorular “geliriniz ne kadar?” yerine “gelirinizden ne kadar memnunsunuz?” biçimindeydi.

Sorulardan biri de “hayatınızı tüm yönleriyle düşündüğünüzde kendinizi ne derece mutlu hissediyorsunuz?” idi. Bu soruya “çok mutlu” ya da “mutlu” yanıtını verenlerin toplam içindeki oranı o yılki mutluluk düzeyini verir.Sonuçta YMA verisetine bakan biri, kim ne kadar mutlu ve yaklaşık 300 ilgili alandaki memnuniyet düzeyini görebilir. Regresyon, karar ağacı gibi kimi istatistiki yöntemleri kullanarak, mutluluk düzeyini belirleyen faktörleri ölçmek mümkündür.

2013 yılında TÜİK, Yaşam Memnuniyeti Anketi’ni 196 bin kişi ile kent düzeyinde gerçekleştirdi. O yıl Türkiye halkının mutluluk oranı %59 çıktı. Yani ankete katılanların- aslında tüm yetişkin nüfusu temsil ettiği için Türkiye halkının demek daha doğru- %59’u “kendinizi ne kadar mutlu hissediyorsunuz?” sorusuna “çok mutlu” ya da “mutlu” cevabını vermiş. Kent düzeyinde yapıldığı için, hangi kentte mutluluk oranının ne düzeyde olduğunu görmek mümkün. Hepimizin medyadan aşina olduğumuz gibi o yıl Sinop, nüfusu içinde en fazla mutlu kişi oranına sahip, yani en mutlu il olmuş. Tunceli ise en mutsuz.

Tabii, mutluluk düzeyleri gibi farklı yaşam alanlarından, hizmetlerden memnuniyet düzeyleri de iller arasında farklılık gösteriyor. Zaten en başından beri araştırdığımız konu bu. İller hangi konularda ne ölçüde birbirinden ayrılıyor diye bir görselleştirme çalışması yapmıştık. İki öğrencimle birlikte yazdığımız Türkiye Mutluluk Atlası isimli kitabın linkini buraya bırakıyorum. Sonuçlar 2013 yılındaki durumu yansıtıyor ama ülkede iyiye ya da kötüye değişen durumlar, kentlere de benzer etki yapmış ve sıralamaları yıllar içinde pek değiştirmemiş olmasını bekleyebiliriz.

Örneğin, nüfusun neredeyse beşte birinin yaşadığı İstanbul’u ele alalım. Aşağıdaki radar grafiği, dirliği belirleyen sekiz başlıkta İstanbul’un Türkiye ortalamasına göre ne durumda olduğunu gösteriyor.  Kırmızı halka Türkiye, mavi halka ise İstanbul ortalamasını yansıtmakta.

Buna göre, İstanbul çoğu bileşende Türkiye ortalamasına yakın. Türkiye ortalamasına göre İstanbul’un öne çıktığı iki alan devlet, belediye hizmetleri ve maddi esenlik olarak görülüyor. Buna karşın, boş zaman kullanımı, eğitim hizmetlerinden ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet Türkiye ortalamasının gerisinde.

Peki İstanbul’u yönetenlere ne tavsiye edilebilir?

Aşağıdaki grafik yine Türkiye geneline göre İstanbul’da hangi alanlarda iyileştirme yapılabileceğini gösteriyor. Kırmızı barlar, birim iyileşmenin Türkiye genelinde mutluluğu ne kadar arttıracağını gösterirken, mavi barlar ise İstanbul’u temsil ediyor. Buna göre, devlet hizmetlerinde bir birim iyileşme Türkiye’nin ortalama mutluluğunu %20’ye yakın arttırabilecekken, İstanbul için bunu diyemiyoruz çünkü mavi barın etrafındaki siyah çizgi, bulunan sonucun sıfırdan farklı olmadığını gösteriyor. İstanbullular maddi esenlik anlamında Türkiye ortalamasının üzerinde olsa da, hane geliri memnuniyetindeki iyileşmenin yapacağı katkının Türkiye ortalamasının üzerinde olacağı görülüyor. Benzer bir durum borçluluk için de geçerli. Borçluluktaki birim düşmenin İstanbullunun mutluluğuna etkisi Türkiye ortalamasından daha yüksek.

TÜİK’in Yaşam Memnuniyeti Anketleri, özellikle kent düzeyinde yapıldığında, yerel yönetimler için çok değerli bilgiler içeriyor. Benzer analizlerle şehirlerde yaşayanların farklı alanlardaki memnuniyetleri nasıl değişmiş, bunları tespit edip önceliklendirmek mümkün deyip bu bahsi kapatalım.

Bir sonraki yazıda Türkiye’de kim neden mutlu ya da mutsuz sorusuna cevap aradığım son çalışmamın bulgularını paylaşacağım.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

EnerjiManşet

Nükleer çözüm değil, tehdittir!

Hiroşima’ya atom bombası atılmasının 74. yıldönümü nedeniyle Mersin, Sinop ve Ankara’da basın toplantıları düzenleyen Nükleer Karşıtı Platform (NKP)  nükleer silahlanma ve nükleer santrallara karşı mücadele çağrısı yaparak tüm dünyaya, TBMM’ye ve hükümete “İnsan eliyle yaratılan ölümleri durdurmak elimizde…” diye seslendi. NKP, savaşlara son verilmesini, nükleer silahların imha edilmesini, nükleer silah geliştirmeye son verilmesini ve nükleer santralların kapatılmasını istedi.

Nükleer Karşıtı Platform-Ankara

NÜKLEER KARŞITI PLATFORM BASIN AÇIKLAMASI

 

Hiroşima`ya atom bombası atılmasının 74. yıldönümünde nükleer silahlanma ve nükleer santrallara karşı halkımızı mücadele etmeye çağırıyoruz…

 

YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR!..

NÜKLEER ÇÖZÜM DEĞİL, TEHDİTTİR!

Bugün Hiroşima`ya atom bombası atılmasının 74. yıldönümü. II. Dünya Savaşı`nda Hiroşima`ya yapılan atom bombası saldırısından dolayı 140 bin kişi, 3 gün sonra Nagazaki`ye yönelik saldırıda da 80 bin kişi yaşamını yitirmiştir. Radyoaktiviteye maruz kalan onbinlerce insan ise “hibakuşalar” olarak ömürlerini çeşitli sağlık sorunları ve bunlara eşlik eden toplumsal dışlanmayla geçirmek zorunda kalmıştır. İnsanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri yaşanmış, yüzbinlerce kişinin ölmesine, yüzbinlerce kişinin yaralanmasına, yine gelecek kuşaklara aktarılacak biçimde ileri yaşlarda görülen kanser hastalıklarına yol açmıştır. Bombaların atıldığı bölge geri dönüşü olmayan biçimde zarar görmüştür. Çok büyük yıkımlara neden olan nükleer silahlanma tutkusu, yaşanan onca yıkıma rağmen bugün halen hız kesmeden devam etmektedir. Canlılara zarar veren ama binaları fabrikaları yıkmayan nötron bombası geliştirilmiş, üretilen atom bombaları ve nükleer silahlar dünyanın dört bir yanına insanları hedef alacak biçimde yerleştirilmiştir. Ülkemizde var olan üslerde de varlığını kazara öğrendiğimiz nükleer silahlar bulunmaktadır.

Nükleer silahlar, emperyalist ülkeler tarafından birbirlerine ve tüm dünyaya karşı baskı ve tehdit aracı olarak kullanılmaktadır. Bir yarışmaya dönüşen nükleer silah üretimi ve tüm dünyanın güya güvenlik amacıyla nükleer füzelerin hedefi haline getirilmesi, 1987 yılında ABD ve SSCB arasında yapılan orta menzilli nükleer ve konvansiyonel füzelerin ortadan kaldırılması anlaşması (INF) ile durdurulmuştu. Bu yıl önce ABD`nin ardından Rusya`nın INF`den çekilmesi ve ABD`nin yeniden nükleer füze üretmeye başlayacağını ilan etmesi hepimizi endişelendirmektedir. Dünya yeniden bir nükleer savaşta ya da bu füzelerin üretimi sırasında yaşanabilecek kazada büyük yıkımlar ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Nükleer silahları ortadan kaldırmak yerine nükleer silah sahibi olarak eşitlenme ya da güvenlik oluşturma tercihleri, nükleer silaha sahip olma çılgınlığının tüm dünyaya yayılmasına neden olmaktadır. Bu çılgınlığı sonlandırmak üzere 2017 yılında Bi̇rleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu`nda kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması, üye ülke parlamentoları tarafından da derhal imzalanarak nükleer savaş tehlikesine son verilmelidir.

“Nükleer silah avcılığına” da soyunan emperyalist devletlerin yıllar önce Irak, günümüzde ise İran`a yönelik politikaları sonucu, Türkiye`nin de içinde yer aldığı Ortadoğu`da sıcak savaşlar hiç bitmemektedir. Bu savaşlarda seyreltilmiş uranyum içeren bombaların kullanıldığı iddiaları ise hiç soruşturulmamakta ve genellikle inkar edilmektedir. Seyreltilmiş nükleer madde içeren silahların etki ettiği insanlarda yarattığı ani ve ileri dönem etkileri ise ne yazık ki bilinmemektedir, araştırılamamaktadır.

Nükleer silahlarla yürütülen savaşlar ve acı sonuçlarına rağmen nükleer silaha sahip olma çılgınlığına kapılan ülkelerden biri de Türkiye`dir. Nükleer enerji santralı projeleri ile üzeri örtülen bir nükleer silahlanma sevdası, “teknolojik gelişim” olarak topluma dayatılmaya çalışılmaktadır.

Nükleer savaş olmasa da bugüne kadar Çernobil ve Fukuşima`da yaşanan felaketler nükleer santralların radyasyon yayması bakımından nükleer silahlarla benzer sonuçlara neden olarak tehlike boyutunu tüm açıklığıyla gözler önüne sermişken nükleer santral kurulması ısrarını anlamak mümkün değildir. Nükleer santral teknolojisi pahalı, riskli, kirlidir. Türkiye`nin bugün enerji açığı olmadığı gibi tam tersine arz fazlası sorunu vardır. Dolayısıyla enerji politikalarıyla ilgisi olmayan tamamıyla siyasi bir tercih olan nükleer santrallara ülkemiz mecbur değildir. Enerji açığımız olsa dahi nükleer santrallar büyük riskler barındırdıkları için bir alternatif olarak görülemez. Dünya nükleer santrallardan uzaklaşırken, Türkiye`de geleceğimizi tehlikeye sürükleyecek bir nükleer santral macerasına girilmesi kabul edilemez.

Nükleer santralların gerçeklerine rağmen Çernobil Nükleer Felaketi‘ne yol açan nükleer santralı inşa eden ve işleten Rusya menşeili Rosatom firması tarafından Mersin Akkuyu`da, gazetelere yansıyan haberlere göre “ağır ihmallerin olduğu” nükleer santral inşaatı hızla sürdürülmektedir. “İnşaatın temelinde çatlaklar oluştuğu, uygun olmayan zeminin deniz suyuyla dolduğu, Rusya`da soğuk hava şartlarına göre projelendirilen çalışmanın, Mersin gibi sıcak bir bölgeye uygun şekilde optimize edilmediği” iddia edilmektedir. Elektrik Mühendisleri Odası, çatlak iddiasıyla ilgili olarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı`na iki kez yazı yazarak bilgi istemiş, ancak hiçbir yanıt alamamıştır. Santralı 2023`e yetiştirme telaşıyla acele eden iktidarın, bilimsel verileri, mühendislik ilkelerini ve saha gerçeklerini göz ardı ettiği görülmektedir.

Unutulmamalıdır ki nükleer santralların en büyük risklerinden biri atık problemidir. Radyoaktif atık için kesin, bilinen, uygun ve kabul edilebilir bir arıtma yöntemi yoktur. Dünya üzerinde hiçbir yerde nihai depolama tesisi yapılamamıştır.

Hiçbir proje yaşamın kendisinden daha önemli değildir. Akkuyu Nükleer Santralı inşaatı derhal durdurulmalı, kamuoyunda büyük endişelere yol açan iddialara karşılık derhal detaylı bir çalışma başlatılmalı ve Akkuyu`ya teknik inceleme heyeti kabul edilmelidir.

Bünyesinde birçok meslek odası, sendika ve gönüllü kuruluşun yer aldığı Nükleer Karşıtı Platform (NKP), yıllardır yürüttüğü çalışmalarla, nükleer teknolojinin, kapitalizmin kar hırsı içerisinde dünyamızı bir mahvoluşa doğru sürükleyecek santral ve nükleer silahlanma yarışı için kullanılmasına karşı çıkmaktadır. Hiroşima ve Nagazaki başta olmak üzere nükleer silahlarla yaşamlarını yitiren ve bugün hala nükleer kirlenmenin acısını genetik olarak taşıyan canlara karşı sorumluluğumuzun bilinciyle tüm dünyaya ve TBMM`ye ve hükümete sesleniyoruz; insan eliyle yaratılan ölümleri durdurmak elimizde…

Tüm savaşlara son verilsin, derhal barış istiyoruz.

Nükleer silahlar imha edilsin.

Nükleer silah geliştirmeye son verilsin.

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması tüm ülkelerce onaylansın.

Nükleer santrallar kapatılsın.

 

NÜKLEER KARŞITI PLATFORM SEKRETERYASI

 

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Sinop’ta nükleer santralin geleceği belirsiz

Sinop Nükleer Karşıtı Platform’a göre Erdoğan’ın ‘santralin istediğimiz gibi ilerlememesi üzücü’ sözleri projenin iptalini göstermiyor. Açıklamanın, projenin ‘şimdilik’ durdurulduğuna işaret ettiği vurgulanıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen G20 Zirvesi öncesi, Sinop’ta kurulması plananlan nükleer santral hakkında açıklamada bulundu. Erdoğan’ın, “Hem maliyet hem de proje takvimi açısından ilk anlaşmamız ile uyumlu olmayan bir tabloyla karşılaştık. Sinop nükleer santralinin istediğimiz gibi ilerlememesi üzücü” sözleri, santralin iptal edileceği yönünde yorumlandı. Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santralin 40 milyar dolara mal olacağı ve bu maliyetin yüzde 49’unun Türkiye tarafından karşılanması öngörülüyordu.

Daha önce dört kere durduruldu

Türkiye’nin en kuzey noktası Sinop’taki İnceburun Yarımadası’na kurulması planlanan nükleer santral için imzalar 2013 yılında atılmıştı. Japonya ve Fransa ortaklığıyla inşa edilmesi planlanan santrala Sinoplular tepkili. Deutsche Welle Türkçe’den Burcu Karakaş’a konuşan Sinop Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Sözcüsü Zeki Karataş, bugüne kadar projenin dört kez durdurulduğunu belirtiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasının da nükleer santral projesinin maliyet nedeniyle durdurulduğuna işaret ettiğini dile getirerek, “Bu açıklama, ‘Şimdilik’ anlamına gelir. Yani, ‘Proje her zaman elimizin altında’ anlamına geliyor” diyor. Karataş, Sinop NKP olarak yalnız Sinop’taki projenin durdurulmasını değil, Türkiye’de nükleer santral projelerinin tamamının “tarihin çöp sepetine atılması” gerektiğini söylüyor.

Biri Mersin Akkuyu, diğeri Sinop’ta olmak üzere iki nükleer santrali hayata geçirmek, AKP’nin 2023 hedefleri arasında bulunuyor. Rusya’nın inşa ettiği Akkuyu’daki nükleer santral çalışmaları ise devam ediyor. Öte yandan, geçen sene Ağustos ayında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez Kırklareli İğneada’ya Çin ortaklığıyla Türkiye’nin üçüncü nükleer santralini yapacaklarını açıklamıştı.

‘650 binden fazla ağaç kesildi’ iddiası

Karataş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasının bekledikleri açıklama olmadığını özellikle vurguluyor. Enerji sektöründe 31 yıl çalışmış olan Karataş, nükleer enerji santral projelerinde için meselenin “enerji” olmadığını, Türkiye’nin talep edilenden daha fazla enerji ürettiğini dile getiriyor.

Devlet ormanı arazisinin katledildiğini belirten Karataş, “Şu an santralin inşa edilmesi planlanan alanda kesilmedik yer kalmadı” diyor. Santralin inşa edilmesi planlanan 10,1 milyon metrekarelik alanda şimdiye kadar 650 binden fazla ağaç kesildiği tahmin ediliyor. Traşlama yönteminin kabul edilemez olduğunu dile getirerek, ağaçların bir kısmının 1970’lerde dikildiğini söyleyen Karataş, bazı köy yollarındaki meşe ağaçlarını bile kesildiğini görünce şaşırdığını, “Onları bile kesmişlerse dönüşü olmayan bir yoldayız” diye düşündüğünü anlatıyor.

Sinop’ta nükleer santral projesi için ağaç kesiminin yapıldığı alanın Google Earth görüntüsü.

Karataş, Sinop NKP olarak ağaç dikme konusunda görev alabileceklerini dile getirerek, “Erdoğan’ın açıklaması gönlümüzü serinletiyor ama proje ilk defa durdurulmuyor. O alanı yeniden yeşertebiliriz fakat bir ağacın bir metrelik boy atması için en az 10 yıl gerekiyor” diyor.

 ‘Sanayi için diyorlar, hangi fabrikada kâğıt üretiliyor?’

Sinop’ta binlerce ağacın kesildiği alan, santral projesi öncesi de “seyreltme” yöntemiyle ağaç kesiminin yapıldığı bir bölge olarak biliniyor. Söz konusu ormanlık alan Sinop Belediye Meclis Üyesi Fuat Aydın’a göre, “sanayi bahanesi” ile traşlama yapılan bir alana dönüştü. Sinop NKP üyesi de olan Aydın, Orman İşletme Müdürlüğü’nün traşlanmış bölge ile ilgili olarak kendilerine, “Bu alandaki ağaçların selüloz oranı yüksek, kâğıt sanayide kullanılmak üzere kesiliyor” dediğini aktarıyor. Aydın, “Orada ekolojik bir alan vardı, bu yaşam alanı santral nedeniyle yok edildi. Türkiye’de kâğıt sanayi mi kaldı? Kâğıt, dışarıdan ithal ediliyor. Hangi fabrikada kâğıt yapılıyor” diye soruyor.

 Sinop Nükleer Karşıtı Platform ve yöre halkı uzun süredir nükleer santralin yapımına karşı direniyor.

‘Santral kurulursa depolama alanı olarak kullanılabilir’

Samsun Çevre Platformu Sözcüsü Mehmet Özdağ, Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santral için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunu detaylı olarak incelemiş bir isim.  Aynı zamanda Samsun Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Enerji Komisyonu Başkanı olan Özdağ, ÇED toplantısına Sinop halkının alınmadığını hatırlatıyor.

Özdağ, Sinop ile Mersin için hazırlanan ÇED raporlarını karşılaştırınca vahim sonuçlarla karşılaştığını söylüyor. Özdağ’a göre, kurulması halinde Sinop’taki santralin nükleer nihai atık alanı olarak dizayn edilme riski var: “Akkuyu santrali için ayrılan alan 2 milyon metrekare iken Sinop için 10 milyon metrekare. Bu alanın sadece 1 milyon metrekaresine santral kurulacak. Diğer yandan, Sinop için öngörülen kazı miktarı 32,6 milyon metreküp iken bu rakam Akkuyu’da 11 milyon metreküp. Dehşet bir büyüklük. Sinop’un derin bir yeraltı inşaatıyla nihai atık depolama alanı olarak kullanılabileceği sonucunu çıkartıyorum.”

Mehmet Özdağ da, NKP Sözcüsü Zeki Karataş gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı yeterli görmüyor. Japonya’nın mali itirazları nedeniyle Erdoğan’ın projenin aksadığını ilan ettiğini belirten Özdağ, Türkiye’nin nükleer santralin üreteceği enerjiye ihtiyacı olmadığını da savunuyor: “Ekonomik darboğaz nedeniyle elektrik enerjisi tüketiminde azalma var. Elektrik enerjisi açısından bu ülkenin altyapısındaki durumu nedir? Bu santrale ihtiyaç yok. Cumhurbaşkanı’nın açıklaması bizi tatmin etmiyor bizi. Ne olursa olsun nükleer karşıtı mücadeleye devam edeceğiz.”

Kategori: Enerji

EkolojiManşetTürkiye

Sinop’ta imar planları iptal: Tüm inşaatlar durdu

Samsun Bölge İdare Mahkemesi, Sinop Belediyesi Meclis’nde onaylanan Nazım İmar Planı ve Revizyon planlarını iptal etti. Kararla birlikte yeni bir imar planı hazırlanıp onaylanıncaya kentte hiçbir inşaat yapılamayacak.

Sinop Belediyesi tarafından hazırlanan 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ve 1/1000 ölçekli Revizyon ve İlave Uygulama İmar Planları belediye meclisince 4 Eylül 2016 tarihli ve 116 sayılı karar ile onandı. Sinop Çevre Dostları Derneği ise planın iptali istemiyle Samsun 1’inci Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Derneğin mahkeme tarafından da haklı bulunan iptal isteminin gerekçeleri şöyle:

3194 sayılı İmar Kanunu‘na ve Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği kazanılmış hak kurallarına, şehircilik ilke ve esaslarına, şehrin gelecekte yaşayacak nüfusunu belirleyen nüfus projeksiyonlarına aykırı olması; planlardaki gösterim tekniğinin eksik gösterilmesi; alt ölçekteki planlama kararlarının üst ölçekteki planlama kararlarına ve planlama alanı sınırlarına uymaması…

Sinop 1’inci Bölge idare mahkemesi, imar planlarını mevzuata ve hukuka uygun bulmadı. Kararla birlikte yeni bir imar planı hazırlanıp onaylanıncaya kentte hiçbir inşaat yapılamayacak.

Sinop Çevre Dostları Derneği Başkanı Hale Oğuz, iptal kararını şöyle yorumladı: “Bu durumda şehir girişinde ve Ada Mahallesi’nde örnekleri görülen şehir imarına kalıcı hasar veren uygulamaya devam edilemeyecektir. Aslında mahkeme esas karardan önce yürütmeyi durdurma talebimize cevap vermiş olsaydı imar mevzuatına ve hukuka uygun olmayan uygulamalarla şehrimiz zarar görmemiş olacaktı. Sinop İmar Planı’nın iptali aynı zamanda yeni bir imar planı yapılıp, onaylanıncaya kadar hiçbir inşa faaliyeti yapılamayacağı anlamına gelmektedir. İptal kararı Sinop halkı ve Sinop Belediyesi için büyük bir şanstır. Beyaz bir sayfa açılmıştır. Karar belediye meclisine taşınır ve yeni bir plan yapma kararı alınırsa hızlı ve doğru bir çalışma ile mağduriyetler önlenebilir.”

Belediye Başkanı: Sağlıklı bir imar planı yapacağız

Sinop Belediye Başkanı Barış Ayhan da mahkemenin imar planlarını iptal etmesiyle birlikte bütün Sinop’un plansız hale geldiğini belirterek şunları söyledi: “Mahkeme kararından sonra Meclis’i toplayıp yeni bir imar planı yapılması kararı aldık. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda bekleyen 1/25 binlik revizyonu ile ilgili talebimiz var. 3 madde üzerine kurulu itirazımız var. Bu talebin de bu süreçte yerine getirilip bu revizyon planının da gerçekleştirilmesini sağlayacağız. Koruma amaçlı imar planımızın da gerçekleştirilmesi ile birlikte bu 3 planı üst üste koyarak Sinop’un bir daha tadilatına gerek kalmayacağı, sağlıklı bir imar planıyla buluşturmayı ümit ediyoruz. ”

Kategori: Ekoloji

EnerjiManşet

Sinoplular Çernobil felaketinin 33. yılında bir ağızdan seslendi: Nükleere hayır!

Çernobil nükleer felaketinin 33. yılında İstanbul, Mersin, Sinop ve Kıbrıs’ta çevreciler ve nükleer karşıtları bir araya geldi. Kurbanları anan kalabalıkların sloganı ortaktı: Nükleer santral istemiyoruz

Nükleer santraller hakkında dünya kamuoyunun farkındalığını yükselten  Çernobil Nükleer Felaketi, 33.yılında  İstanbul, Mersin ve Kıbrıs’ta iki milletli toplum tarafından gerçekleştirilen eylemlerle anıldı. Sinop’ta da Sinop Nükleer Karşıtı Platform(NKP) alanlardaydı. Çevrecilerin yoğun ilgi ve katılımıyla gerçekleştirilen miting, sabah 11:00’da başladı. Belediye Kamyon Garajı önünde çeşitli illerden gelen çevre örgütleri tarafından oluşturulan kortej pankart, döviz ve sloganlar eşliğinde Sinop İskele Meydanı’nda hazırlanan miting alanına gelindi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Kamu Emekçileri Sendikası(KESK),TEMA, Nükleer Karşıtı Platform İstanbul Bileşenleri, Yeşil Gerze Platformu(YEGEP), TEMA, Kuzey Kültür Derneği, Ayancık Çevre Koruma Derneği, Karadeniz İsyandadır, Yeşil Gerze Dağcılık ve Doğa Kulübü (GEDAK), Devrimci İşçi Sendikaları(DİSK)’in pankartlarla katıldığı mitingde bin kişi hep bir ağızdan “Nükleere hayır” dedi. Çevre illerden otobüsle gelenlerin katılımı düşük olduğu için toplam sayı önceki yıllara göre düşükse de bu kez Sinop içinden yoğun katılım olduğu gözlendi. “AKP elini Sinop’tan çek ; Sinop nükleer santral istemiyor, nükleere inat yaşasın hayat ” sloganları atılırken, “Aşk olsun sana çocuk” şarkısı büyük beğeni topladı.

Karataş: Sinop, nükleer santral istemiyor

Sunumu NKP miting komitesinden Mine Batur  tarafından gerçekleştirilen miting konuşmaları Sinop NKP Dönem Sözcüsü Zeki Karataş’ın açılış konuşmasıyla başladı. Çernobil’den Fukuşima’ya, Üç Mil Adası’ndan İstanbul İkitelli kazası ve diğer elim nükleer olaylardaki kayıpları anan  Karataş, nükleer santral konusunda siyasi yöneticilerin ısrarına ve Nükleer Düzenleme Kurulu’nun son dönemde görev ve yetkilerinde yapılan değişikliklere dikkat çekti. Ayrıca Sinop İnceburun Yarımadası’nı ilgilendiren 15 Ocak tarihli yüz binlik çevre planında atık alanlarının işaretlenmesini kabul edilemez bulduklarını, dilekçe vererek atık alanı tahsisinin söz konusu olma ihtimaline karşı SNKP adına itirazlarını iletmiş olduklarını paylaştı. Karataş, yetkililere “Nükleer Sizin olsun Sinop bizimdir. Sinop nükleer santral istemiyor” mesajını gönderdi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Ayhan: Olası kaza, nüfus cüzdanı seçmez

31 Mart 2019 yerel seçiminde Sinop Merkez Belediye Başkanı seçilen Barış Ayhan ise miting alanındakileri “Bir belediye başkanının en asli görevi, o kentte yaşayan insanların, mutluluğu, huzuru ve refahıdır. O kentte yaşayan insanların, sağlıklı bir çevrede yaşamlarını sürdürebilmeleri ve bu sağlıklı çevreyi bozulmadan gelecek nesillere aktarmaktır. Bu anlamda, Sinop gibi nükleer santral tehlikesi ile karşı karşıya kalan bir kentin belediye başkanının, bu mücadeleye omuz vermemesi mümkün değildir” sözleriyle karşıladı ve bugüne dek verdikleri mücadeleye aynen devam edeceklerini söyledi. Ayhan şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz yıl Ukrayna’daydım, Çernobil’deydim. Bölgede yaşanan vahşeti kendi gözlerimle gördüm. O vahşeti görmeden önce birçok kitapta okumuştum. Ama maalesef orada gördüklerime hiçbir edebiyatçının kaleminin yeterli kalmadığına şahit oldum. O vahşeti gördüğümde, aslında okuduklarımın gördüklerimin çok küçük bir kısmı olduğunu anladım. Unutmayın, nükleer santraller patladığında ölecek insanlar, nüfus cüzdanlarına bakılarak seçilmeyecek. Son siyasi seçimlerde hangi partiye oy vermiş olduğuna da bakılmayacak. Çevremizdeki katliamla birlikte hep beraber vahşi bir şekilde öleceğiz. Biz burada bu mücadeleyi verirken sadece kendi çocuklarımız için değil, sizin çocuklarınız için de bu mücadeleyi veriyoruz”.

Geçen sene Belediye Başkanı Ayhan ile beraber Çernobil gezisine katılan CHP Belediye Meclis üyesi Aydın Hakan Sönmez de gözlemlerini paylaşarak en çok Pripyat kasabasına gittiklerinde gördükleri çocuk parkından etkilendiğini anlattı. Lise öğrencilerinin katkılarıyla yer verdiği Çernobil’den Sesler tiyatro oyunu ise Çernobil’de yaşanmış olayların, gerçek hikayelerin gönül gözüyle görülmesini sağladı.

Sinop CHP Milletvekili Barış Karadeniz de Belediye Başkanı Ayhan’ı destekleyerek miting alanındakileri nükleer santral kurulmasına asla müsaade etmeyeceklerini vurguladı.

Gezen: Doğayla başka bir ilişki mümkün

Konuşmacılardan KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen de sözlerine “Doğasına, ormanına , deresine yaylasına sahip çıkan yağmacıların talanı gerçekleştirenlerin karşısına geçip biz halkız diye dikilenler hepinize KESK adına bir kez daha merhaba diyorum, selam olsun bu mücadeleyi yükseltenlere” diyerek başladı. Gezen, doğayı tüm ögeleriyle metalaştıran satın alınan bir şeye dönüştüren kapitalist sistemi eleştirerek “Bu sistemde ülkeyi yönetmeye çalışanlar da bizim doğamızı toprağımızı elimizden alarak sermayedarların peşkeşine açarak yaşamın her alanını zehir edip yaşamı yok eden nükleeri dayatmaya çalışıyor. Bizler bu mücadelenin bir parçasıyız. Doğayla başka bir ilişki mümkün” dedi. Demokratik laik bir ülkede barışın geleceğini ve bu barışın sadece etnik köken ve milletlerle sağlanan bir barış olmadığını kaydeden Gezen, bunun doğayla da barış anlamına geldiğini söyledi.

Demircan: Nükleer santral iklime de zarar

Mitinge katılarak konuşma yapan bir diğer isim de gazetemizin nükleer içerikler editörü Pınar Demircan oldu. Sözlerine İstanbul’daki nükleer karşıtlarından ve İstanbul Nükleer Karşıtı Platform’dan selam getirdiğini söyleyerek başlayan Demircan, Çernobil’den Fukuşima’ dan öğrenilenlerle nükleer santrallere hayır demeyi gerektiren yüzlerce neden olduğunu ancak gelecekteki belirsizlik şartlarının düşünülmesi gerektiğini söyledi. Nükleer santrallerin niteliği gereği iklim değişikliği koşulları açısından  uygun bir teknoloji olarak tanıtılmasına rağmen bunun doğru olmadığını söyleyen Demircan, karbon salmayan teknoloji şeklinde lanse edilen nükleer santrallerin gerek inşaat gerek uranyum madeninin çıkarılması gerekse atıkların istiflenmesi için toplumsal ve ekolojik bir çok maliyetin yanı sıra karbon salan başka bir çok faaliyeti olduğunu ifade etti. Demircan, iklim değişikliği şartlarının da nükleer santrallerin operasyon koşullarını daha  tehditkar duruma getireceğini, iklimin de nükleer santralin dostu olmadığını kaydetti; fırtına, sel ve hava olaylarının radyasyonu oradan oraya taşıdığına değindi. Sinop’ta kurulmak istenen nükleer santralin maliyetinin 700 milyar dolara varması nedeniyle maliyet artışı yapılarak nükleer santral kurulum fiyatının iki katına çıktığına fakat hala projenin akıbetine dair halka açıklama yapılmadığına da değinen Demircan,  şunları söyledi: “Ya yükselen maliyet gelecekte elektrik faturalarımıza yansıtılacak, ya başka bir ülkenin nükleer santral projesine dönüşecek ya da Japonlar için nükleer santral yerine bir termik santral kurulacak”. Soma maden kazasının sorumlusu maden İşletmecisinin serbest bırakılmasını, Adapazarı Pamukova, Eskişehir ve Çorlu tren kazalarını hatırlatan Demircan, yetkililerin istifa değil istifade ettiğini, Sinop’u nükleer santral projesinden kurtaracak olanın ise çevrecilerin direnişi olacağını belirtti.

Sinop NKP’nin Belediye Meclis salonunda Çernobil’den Fukuşima’ya başlığıyla düzenlediği panel kapsamında, ödüllü Sinoplu karikatürist Seyit Saatçi’nin işlerinin de yer aldığı Homur sanatçılarının eserlerinin sergilendiği “Nükleersiz yaşam için karikatür sergisi” açıldı.

Sinop NKP’nin Belediye Meclis salonunda Çernobil’den Fukuşima’ya başlığıyla düzenlediği panel kapsamında, ödüllü Sinoplu karikatürist Seyit Saatçi’nin işlerinin de yer aldığı Homur sanatçılarının eserlerinin sergilendiği “Nükleersiz yaşam için karikatür sergisi” açıldı.

İstanbul EMO’dan Gazi İpek ile Şehir Plancıları Odası ‘ndan Orhan Sarıaltun’un konuşmacı olduğu, moderatörlüğünü Prof. Dr.  Aziz Konukman’ın gerçekleştirdiği, Çernobil’den Fukuşima’ya Sinop Nükleer Güç Santralleri Paneli’ne de katılan Pınar Demircan etkinliği konuların çok boyutlu şekilde ve ilgiyle tartışılmasının Sinop’taki nükleer karşıtı farkındalığın yükseldiğini gösterdiğini, Sinop’luların bu proje dayatması karşısında çözümsüzlük içinde bırakılmaktan rahatsız olduklarını aktardı. Sinop’ta nükleer santral kurulmasının gündeme geldiği 2000’li yıllardan bugüne dek Sinop’a doğru düzgün yatırım yapılmamış olmasını, iş imkanı yaratılmamış oluşunu insanları nükleer santrale mecbur bırakılmaları için planlandığını söyleyen Demircan, “bu durum Sinopluları incitiyor” dedi. Demircan, özellikle son dönemde Sinop İnceburun yarımadasında atık alanları yaratıldığı yönünde bir eğilimin olmasını bölge halkının hayal kırıklığıyla karşıladığına dikkat çekti; Sinop’ta ne nükleer santralin ne atıkların istendiğinin altını çizdi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Çernobil anmaları vesilesiyle yapılacak diğer nükleer karşıtı etkinlikler, Samsun Kuzey Kültür Derneği tarafından 4 Mayıs Cumartesi günü,  Ayancık Çevre Derneği’nce de 6 Mayıs Pazartesi günü yapılacak. Pınar Demircan bu etkinliklerde Fukuşima’nın toplumsal ve ekolojik boyutlarını anlatarak nükleer santrallerin riskleriyle Türkiye’deki projeleri  gelecekteki belirsizlikler bağlamında değerlendirecek.

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Sinop Belediye Başkanı’ndan nükleer santral açıklaması: Daha az kişi ölsün diye seçildik

Mersin Akkuyu’da Rusya tarafından yapımına başlanan nükleer santralin ilk etabı planlanana göre 2023’te devreye girecek.

İkinci nükleer santralin Sinop’a, üçüncünün ise Trakya’ya kurulması planlanıyor.

Saygı Öztürk Sözcü’de çıkan yazısında Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül’ün açıklamalarına yer verdi. Ergül, bölgeye kurulması planlanan nükleer santralle ilgili,“Patlama olursa daha az kişi ölsün diye Sinop seçildi” dedi ve nihai karar için referandum yapılmasını önerdi.

Başkan Baki Ergül, “Sinop’ta nükleer santrali Japonya yapacak. Japonya’nın enerjisinin yüzde 26’sı nükleer santrallerden elde ediliyor. 46 santral var. Bunların kapatılıp kapatılmaması konusunda referanduma gidilecek. Bizde de yapılmadan, nükleer santral yapılıp yapılmaması konusunda referandum gerçekleştirilsin. Nükleer santrali illa ki yurdun cennet köşesine, deniz kenarına yapmak zorunda değilsiniz” dedi.

“Karadeniz’de hemen her evde bir kanser hastası var”

Sinop’un yüzde 60’ının orman olduğunu aktaran Ergül, şöyle devam etti:

“Nükleer santralin Sinop’ta yapılmak istenmesinin tek nedeni Türkiye’de kilometre kareye 90 kişi düşerken, Sinop’ta ise bu oran 30’dur. Eğer, nükleer santralde bir patlama yaşanırsa daha az insan ölsün düşüncesiyle Sinop seçildi. Gelişmekte olan turizm de bitecek. Santralin yapılacağı İnceburun, Türkiye’nin en kuzeyi olması, deniz fenerinin bulunması nedeniyle de gelenlerin mutlaka ziyaret ettiği bir yer. Yolun bir tarafında kesilmiş ormanlar, bir tarafında ise kesilecek ormanları insanlar gördükçe, kahroluyor.”

“Çernobil”i hatırlatan başkan, Karadeniz’de her evde bir kanser hastası olduğunu şu sözlerle iddia etti:

“İddia ediyorum: Karadeniz’de hemen her evde bir kanser hastası var. Hopa’dan, İğneada’ya kadar her tarafta araştırma yapılsın. Görülecektir ki her evde kanser hastası var. Bunlar birden olmuyor. Sinop il merkezine 14 kilometre uzaklıkta yapılacak olan nükleer santrale, Sinop olarak ‘hayır, hayır, hayır’ diye haykırıyoruz.”

OHAL yasağı Çernobil anmasını engelleyemedi: Sinop’tan yine nükleere hayır!

Sokak yine korkuttu: Sinop’ta Çernobil Mitingi 32.yılında ilk kez yasak!

Sinop NGS için kesenin ağzı daraldı, Itochu çekiliyor!

“Sinop NGS, halka Sinop’u terk ettirme projesidir!”

CHP’den, ‘Akkuyu ve Sinop nükleer enerji santrallerini iptal edeceğiz’ vaadi

 

(Sözcü)

Kategori: Enerji

DoğaManşet

Nesli tükenmekte olan kum zambaklarını koparanlara 48 bin TL ceza

Sinop’ta, kent merkezine 21 kilometre mesafedeki Sarıkum Tabiat Koruma Alanı ile Akliman Koyu, nadir görülen kum zambaklarına ev sahipliği yapıyor.

Tarım ve Orman Bakanlığınca 2016 yılında yapılan çalışmalar kapsamında Doğa Koruma Birliği tarafından koruma altına alınan söz konusu bitkinin neslinin devamı için Sinop’ta da Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) 10’uncu Bölge Müdürlüğünce bazı çalışmalar yürütülüyor.

DKMP 10’uncu Bölge Müdürü Hasan Başyiğit, “Kent genelinde 29 tane dünyada nadir görülen bitki türü var. Bunlardan dört tanesi de nesli tükenmekte olan bitki türleri arasında yer alıyor. Kum zambakları bu türler arasında önemli bir yere sahip” diyor.

Dünyada nesli tükenmekte olan bitkiler arasında gösterilen ve bu nedenle 2016 yılında Doğa Koruma Birliğince koruma altına alınan kum zambaklarını, ticari amaçla bulundukları yerlerden sökenlere 48 bin lira idari para cezası uygulanıyor.

 

(Evrensel)

Kategori: Doğa

EnerjiManşet

CHP’den, ‘Akkuyu ve Sinop nükleer enerji santrallerini iptal edeceğiz’ vaadi

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, iktidarlarında Akkuyu ve Sinop nükleer enerji santrallerini uluslararası yükümlülükler dahilinde iptal edeceklerini bildirdi.

Karaca, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye’nin geride bırakılan 16 yıldaki yanlış politikaların acı reçetesiyle karşı karşıya olduğunu ifade etti.

“16 yıllık AKP iktidarının ardından 5 Haziran Çevre Günü’nü kutlamak için elimizde kalan tek sebep, büyük bir kararlılıkla yaşamı savunanların 24 Haziran’a taşıdığı umuttur” ifadesini kullanan Karaca, doğayı korumak ve yeşil adaleti sağlamak için 2023’ü bekleme niyetleri olmadığını söyledi.

Karaca, şunları kaydetti:

“CHP olarak, doğa dostu bir yaşam inşa edeceğiz. Doğa katliamlarına imza atan hükümetin yanlış uygulamalarını sonlandıracağız. İklim değişikliğinin yarattığı tahribatı önleyici kapsamlı projeleri hayata geçireceğiz. Sürdürülebilir enerji potansiyelini hayata geçirecek, doğa dostu teknolojileri teşvik edeceğiz. Doğa dostu üretimi teşvik edeceğiz. Uluslar arası koruma altında olan alanlarda maden araması ve HES yapmayacağız. Ekolojik anayasa hazırlayacak, su kanunu çıkararak rantın ve özelleştirmelerin önüne geçeceğiz. ÇED raporlarında kamusal çıkarı mümkün kılacak, ayrıca SED yürütülmesini sağlayacağız. Meraları özel mülkiyet olmaktan çıkaracak, Akkuyu ve Sinop nükleer enerji santrallerini, uluslar arası yükümlülükler dahilinde iptal edeceğiz.”

 

(Birgün)

Kategori: Enerji

Köşe Yazıları

Göz göre göre nükleer – Batuhan Sarıcan

Akkuyu Nükleer Santrali projesinde temel atıldı. Türkiye, 2025 yılından itibaren kucağında saatli bir bombayla uyuyacak. Tabii uyuyabilirse…

Rusya-Türkiye ortaklığında gerçekleşen proje kapsamında Akkuyu Nükleer Santrali’nin temeli, nisan ayının ilk haftasında atıldı. Yakın geçmişte Mayak ve Tomsk (Rusya), Semipalatinsk (Kazakistan) ve Çernobil (Ukrayna) gibi nükleer felaketleri yaşayan ve yaralarını halen saramayan bir coğrafyanın ‘sakini’ olan Rusya’nın Türkiye’yle böyle bir anlaşma yapabiliyor olması gerçekten ironik.

Benzer bir ironi, Japonya için geçerli. Bu Uzak Doğu ‘sakini’, Türkiye ile imzaladığı anlaşmaya göre Sinop -İnceburun’da nükleer santral kurulmasına Fransa ortaklığında yardım edecek. Aynı Japonya, fi tarihinde değil, yalnızca yedi yıl önce 11 Mart 2011’de Fukuşima’da nükleer bir facia yaşamış ve nükleer faaliyetlerine kısmen ara vermişti.

Bu iki anlaşma yetmiyormuş gibi bir de üçüncü nükleer santral projesi konuşuluyor. Hem de Türkiye’nin en önemli tabiat parklarından birisi olan İğneada’ya… Türkiye’deki kuş varlığını oluşturan 450’nin üzerindeki türün yarısına, bitki türlerinin 500’üne, memeli türlerininse %34’üne yuva olan, ülkenin en büyük longoz ormanlarından bahsediyoruz.

Talihsizliklerini satan ülkeler

Geçmişte yaşanan felaketler sebebiyle kendi ülkelerinde nükleere karşı temkinli yaklaşımlar sergileyen Rusya, Japonya ve Fransa’nın başka coğrafyalara nükleer know-how/teknoloji satma cüretini gösterebilmesinden ziyade Türkiye’nin buna devlet nezdinde destek olmasını konuşmamız gerekiyor.

1986 yılında Çernobil (Ukrayna), 2011 yılında ise Fukuşima‘da (Japonya) yaşanan nükleer faciaların ardından -özellikle Avrupa’daki- birçok ülke, nükleer faaliyetlerini azaltırken/son verirken Türkiye’nin nükleere ‘sazan’ gibi atlaması, tarihten ders alınmadığını açıkça gösteriyor.

Tarih, nükleer faciaların ‘eseri’ olan kronik hastalıkları ve biçimi bozuk doğan bebekleri yazıyor. Sözgelimi, Çernobil’den bu yana Ukrayna’da tiroid kanseri, Beyaz Rusya’da ise çocuklarda görülen fiziksel ve zihinsel sorunlar artış gösteriyor. Bu coğrafyada yer alan bazı bölgelere giriş, sırf bu sebeple 900 yıllığına yasaklanmış durumda.

Aslında nükleer tehlikeyi görmezden gelenlerin kör olduğu falan yok. Sadece kâr ve pazar payı, insan ve çevre sağlığına tercih ediliyor. Ne yazık ki meselenin partiler üstü bir mesele olduğu ve aslolanın insan refahı ve ekosistemin sürdürülebilirliği olduğu halk tarafından bir türlü anlaşılmıyor. Çernobil ve Fukuşima kulaklara oldukça uzakmış gibi geliyor, ancak Akkuyu’nun Türkiye sınırları içinde olduğunu ve milyonlarca canlının hayatını tehlikeye attığını da unutmamak gerekiyor.

Nükleer enerjiye hayır!

Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyetlerine devam eden Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) yeryüzünde faaliyet gösteren toplam 446 nükleer santral olduğunu iddia etse de Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu (WNISR) 2017 verilerine göre 31 ülkedeki toplam reaktör sayısı 403.

Yeryüzündeki reaktör sayısı gün geçtikçe azalırken, Toprak Ana’nın cömert davrandığı yenilenebilir enerji zengini Türkiye’de devlet ve özel teşebbüsün nükleere aşkla sarıldığına tanık oluyoruz. Her gün doğan güneşi, çağlayan suyu ve esip gürleyen rüzgârı enerji üretimi için kullanmak varken niçin yaraları halen sarılamayan nükleere ihtiyaç duyuluyor, anlamak güç.

Çernobil felaketi sırasında dönemin başbakanı Turgut Özal’ın “Azıcık radyasyonlu çay, sağlığa faydalı.” ifadeleriyle birlikte; Sanayi ve Teknoloji Bakanı Cahit Aral’ın basının karşısında çay içerek “Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir.” açıklamaları halen kulaklarımızdayken, son dönemde “O zaman evimize tüp de takmayalım.” gibi açıklamalar geliyor.

Haklısınız, tüp de takmayalım. Fosil yakıtların hiçbirisini kullanmayalım. Sera gazı salımı ve dolayısıyla iklim değişikliğine neden olan küresel ısınmayı azaltmak için yenilenebilir enerjiyi tercih edelim. Bu enerji kaynağı, enerji ihtiyacının büyük bir kısmını yurt dışından ithal eden Türkiye’nin hem ekonomik hem de ekolojik sürdürülebilirliği için önemli bir adım olur. Çünkü 20 milyar dolarlık bir nükleer yatırımla ne ekonomik ne de ekolojik bir faydadan bahsedebilirsiniz.

Nükleersiz, daha temiz enerjiyle nefes alan bir dünya için: Nükleere hayır!

 

 

Batuhan Sarıcan