Editörün SeçtikleriEkolojiManşet

Doğal yeşil alandan TOKİ bahçesine: Millet Bahçeleri

Dosya Haber: Derya Göregen

Koronavirüs (Covid-19) salgını, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, 130’un üzerinde ülkeye yayılmış durumda. Önümüzdeki günlerde bu sayının daha da artacağı açık. Virüsün daha sonraki yıllarda insanların, ülkelerin, iktidarların, ideolojilerin üzerinde bırakacağı etkiler ise tartışılmaya başlandı bile. Bu tartışmanın odak konusu hiç kuşkusuz ki doğayı, ekolojik döngüyü tahrip etmek yerine dinlemek, anlamak, sahip çıkmak ve saygı göstermek olacak. Dünyanın giderek ısındığı ve iklim krizinin geri dönülemeyecek sınırlara yaklaştığı bir tarihsel süreçte, doğaya verilen zarar, karbon yutakları ormanlarda yaratılan hasar, biyolojik çeşitlilik ve vahşi yaşam üzerindeki baskının hastalık ve salgınlarla ilişkisiz olduğunu düşünmemek zor.

Ancak Türkiye korona vakalarıyla sarsılmaya başladığı günlerde, yönetim kademelerindekilerin gündemi bambaşkaydı. Virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı her geçen gün artarken, İstanbul’un ölüm fermanı olacak Kanal İstanbul Projesi’nin ilk ihalesine çıkıldı ve maskeli bir törenle ihale tamamlandı. Hemen öncesinde Salda Gölü’nün çevresine Millet Bahçesi inşaatı yapmak için yüklenici firmanın hazırlıklar yaptığını öğrendik. Ormanlık alanlardaki kesimlerin sürdüğü haberleri sık sık medyaya yansıyor.

Henüz 16 Mart 2020 tarihinde, Türkiye’de 47 vaka görülmüşken, Resmi Gazete’de yayımlanan yeni bir yönetmenlikle ülkenin doğal SİT alanları üzerinde tüm kararlar, yetkiler, tesciller, ilanlar Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Başka bir deyişle, Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’le birlikte orman ve su hakkındaki tüm karar ve yetkiler, tesciller ve ilanların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılacağı ilan edildi.

Resmi Gazete’de yayımlanan yeni yönetmenliğe ilişkin tartışmalar gündemin yoğunluğu nedeniyle basına yansımazken, konu ilerleyen günlerde kritik bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkacak. Sözkonusu alanlar üzerindeki yetkinin tekelleşmesi ve sonuçlarını, Millet Bahçeleri örneği üzerinden uzmanlarla değerlendirdik.

Söz yeşil icraat beton…

Millet Bahçeleri’nin yapımı, 24 Haziran 2019 seçimleri öncesi “Gönül Belediyeciliği Anlayışıyla” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “100 Günlük Eylem Planı” kapsamında duyurulmuştu:

Önemli ipucu vereyim bunu kimseden duymadınız. O da şu; biz çevreciyiz. Bugüne kadar diktiğimiz ağaçlarla, milyarlarca ağaçlarla nam salan bir iktidarız. Şimdi yeni bir adım daha atacağız. Bazı illerimizde millet bahçeleri kuracağız.”

Bu sözlerin ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın koordinasyonunda tüm Türkiye çapında Millet Bahçeleri yapımına başlandı. Yapımı tamamlanan İstanbul Kayaşehir birinci etap ile UNESCO koruması altında olan ve daha sonra Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan izin ve görüş alınmadığı ortaya çıkan Diyarbakır Suriçi Millet bahçelerinin açılışı Erdoğan’ın katılımıyla düzenlenen törenle yapıldı. Ayrıca TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO tarafından yapılan İstanbul Başakşehir Kuzey Yakası Millet Bahçesi de tamamlandı.

40 ilde 60 Millet Bahçesi

Yapılan yeni bir düzenlemeyle daha önce 30 ilde inşa edilmesi planlanan 41 Millet Bahçesi’nin sayısı, 40 ilde 60 olarak revize edildi. Şu anda Diyarbakır, Mersin, Trabzon, Muş, Bitlis, Balıkesir, Afyonkarahisar, Erzurum, Karaman, Burdur, Ankara, Konya, Sivas, İstanbul, Kars, Aydın, Kırıkkale, Kastamonu, Hakkari, Ardahan, Giresun, Kırklareli, Tekirdağ, Nevşehir, Yozgat, Gaziantep, Malatya, Adana ve Hatay’da 47 millet bahçesi projelendirme aşamasında. 11 ilde 13’ünün inşaatı ise devam ediyor.

Uluslararası iklim toplantılarında iklim krizine çare olarak gösterilen ve “daha çok yeşil” iddiasıyla hayata geçirilen Millet Bahçelerinin zaten doğal olan ortamlara restoran, otopark, mescit, tuvalet, çay bahçesi, millet kıraathaneleriyle betonlaştırılması ve ‘bahçeleştirilmesi’ ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Uzmanlar ayrıca yeşil alanların devletlerce metalaştırılıp nakit girişi sağlayabilecekleri alanlar haline getirileceği uyarısı yapıyor.

TMMOB Peyzaj Mimarlar Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yeşil alan miktarının hızla azalmakta olduğunun altını çiziyor. Şehir planlamalarında yeşil alan tasarımı konusundaki yaklaşım sonucu kentler büyürken yeşil alanların daralmaya başladığına dikkat çeken Oruçkaptan, bu durumun ağır sonuçlarını yaşamakta olduğumuzu; yaşanan ve yaşanacak olan depremler, sel ve su baskınları ile yangınların da bu alanlara nasıl ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini belirtiyor. New York şehrinin ortasındaki Central Park ve Londra’daki Hyde Park’ı örnek veren Oruçkaptan, göze kestirilen her yeşil alanın konut ve işyeri olarak’değ erlendirilecek’ bila bedel arazi olarak görülmesinin sakıncalarına vurgu yapıyor.

İşi uzmanına değil ranta bırakmak

Oruçkaptan Millet Bahçeleri girişimi öncesinde konunun uzmanlarına danışılmamasını da eleştiriyor: “Açık ve yeşil alan planlanması, tasarımı, uygulaması, bakımı vb. peyzaj mimarlık meslek disiplininin işidir. Bu projede kamu kurumu niteliğinde olan ve Anayasa maddesi ile korunan meslek örgütü TMMOB Peyzaj Mimarları odası ile işbirliği yapılmak yerine, ilgili birimlerin idareciliklerine bile başka meslek gruplarından insanlar getirildi.”

Ülkenin ve her kentin peyzaj master planı yapılması; peyzaj mimarlarının ilgili yasa ve yönetmeliklerde yer alması gerektiğine işaret eden  Oruçkaptan’a göre, imar planları ve ilgili yönetmelikleri sıklıkla değiştirilerek, siyasi iktidara fayda ve rant sağlamak yerine acilen kırsal, kentsel, tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal peyzajlar ile ilgili koruma, yönetme, planlama ve tasarımı üzerine değişiklikler yapılmalı: “Ayrıca bu ülkede yeşil alanlar için mutlaka “Millet Bahçesi’ne ihtiyaç mı vardır? Kent, mahalle ve semt parkları, yaya bölgeleri, meydanlar daha önce de yetersiz olmakla birlikte yapılıyordu. Millet Bahçeleri bir dönemi anımsatacak ideolojik bir kavram olarak mı planlanıyor diye soru işareti doğuyor. Çünkü şimdi yapılan kentsel tasarım projeleri mevcuttaki birçok parkın ismi “Millet Bahçesi” olarak değiştirildiğini görüyoruz.”

TOKİ konutları bahçesi

Oruçkaplan projenin temel ayaklarından Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) açtığı ihalelerin de denetim mekanizması ve adil bir hukuk anlayışının da nasıl rafa kaldırıldığını gösteren iyi bir örnek olduğunu anlatıyor: “İhalelere önceden belirlenmiş, büyük inşaat firmaları girebiliyor. Alınan ihalelerde taşeron olarak yer alan peyzaj mimarları, hazırladıkları projelerin mimarların hiç söz hakkı yok. Çizdikleri projelerin hangi ilde, nasıl bir ortamda hayata geçirileceğini bile bilmiyorlar.”

Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla projeye dahil olan TOKİ,  üç yılda 50 millet bahçesi hedefiyle yola çıktığını duyurmuştu. Ancak proje kapsamında TOKİ mülkiyetindeki toplam 2 milyon metrekarelik gayrimenkul alanı da Millet Bahçesi olarak görünüyor. Bu arazilere Emlak Konut’un da 10 bin konut yapması planlanıyor. Yani, 2023’e kadar bitirilmesi planlanan pek çok Millet Bahçesi projesinin TOKİ konutlarının bahçesi olarak planlandığı anlaşılıyor.

Sürdürülemez ekosistem

Millet bahçelerinin doğal çevre, ekolojik denge ve iklim için yararları oldukça tartışmalıyken,  ekosistemin sürdürülebilirliğine olanak vermeyişi de eleştiriliyor. Kapalı devre bir proje olarak geliştirilen bahçeler, flora ve fauna geçişlerine, türlerin kaynaşması ve birbirleriyle etkileşimine izin vermiyor. Buralarda kullanılabilecek yabancı türlerin, bölgenin biyoçeşitliğini marjinalleştirmesi ya da istilacı türlerin çevredeki diğer endemik türleri baskılaması da bir diğer potansiyel risk.

Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, zaten var olan doğal alanların Millet Bahçesi adı altında sonuçları düşünülmeden dönüştürülmesini eleştiriyor:

“Bu girişim, kazanılan bir yeşil alan yaratmadığı gibi var olanı da yeni rant alanları haline getirdi. Örneğin Salda Gölü’nün Millet Bahçesi olarak ilan edilmesinin neye hizmet ettiği kuşkulu. Salda da Türkiye’deki diğer göller gibi kuraklık riskiyle karşı karşıya. Geniş bir alana yayılan göl çevresinin ihaleye çıkarılmasına karşı Oda olarak yürütmeyi durdurma talebinde bulunmuştuk, ancak reddedildi. Daha önce Diyarbakır surlarını çevreleyen, sadece bahçe sahiplerinin girebildiği, sebze ve meyve bostanları olan Hevsel Bahçeleri’nde de benzer bir süreç yaşandı. Yıllar içerisinde önce küçük çay bahçeleri ile halka açıldı, sonra ticari işletmeler bölgeye girdi. Yeni durumda, daha büyük sermaye gruplarının ağırlığını koyacağı şimdiden belli.”

Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Veysel Ulusoy’un HES’ler için “Satmayalım da sular boşa mı aksın?” sözünü hatırlatan Oruçkaplan, bu zihniyetin hiç değişmediğini belirtiyor.

YTÜ bahçesi de ‘dönüştürülüyor’

16 Mart’ta yapılan yönetmelik değişikliğiyle Millet Bahçesi haline getirilen doğal alanlar, halkın kullanımına ücretli olarak açılacak. Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ)  Çevre Mühendisliği Fakültesi eski Öğretim Üyesi Prof. Emine Beyza Üstün, Davutpaşa Kampüsü’nün bahçesinin Millet Bahçesi’ne dönüştürülme planları hakkında şunları söylüyor: “Bu, bir yönetim anlayışı. AKP Genel Başkanı’nın yürüttüğü bu yönetim tarzıyla pek çok yönetmelik ve yasada olduğu gibi, bu konuda da doğal alanları kullanıma açarak ellerini güçlendiriyorlar. Yönetmelik sayesinde Cumhurbaşkanı’nın doğrudan onayıyla, içinde doğal ve kültürel varlıkları barındıran, Davutpaşa Kampüsü ya da YTÜ’nün Beşiktaş Kampüsü gibi doğal alanları, ‘halka açmak’ adı altında ranta açıyorlar. Buna da tek kişinin imzasıyla ve kimseye danışma, görüş alma gereği duymadan bir anda yapıyorlar.”

Üstün, üniversitelerin eğitim ve araştırma çalışmalarını desteklemek yerine öğrenci, çalışanlar ve eğitim emekçilerinin bahçesinden yararlanma hakkını kısıtlamasını, onların girişini sınırlayacak, güvenlikle girilebilecek bölgeler haline getirecek projeyi eleştirirken Dicle Üniversitesi örneğini veriyor: “Sur’da yıkılan evlerin; içlerinde hayatını kaybeden insanların organ parçalarının da olduğu iddia edilen hafriyat atıkları Dicle Üniversitesi’nin bahçesine döküldü. Bunu da gizlice ve üniversite rektörünün isteğiyle yaptılar. Bir üniversite bahçesinin bir savaşın hafriyat döküm alanı olması, durumun vahametini açıkça gösteriyor.”

Dünya Mirası’na Millet Bahçesi

Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri, binlerce yıldır tarihi Diyarbakır şehrinin yanı başında kırsal peyzaj olarak var olmayı başardı ve bu nedenle de Dünya Miras Alanı olarak tescillendi.

2010-2013 yıllarında Diyarbakır Müze Müdürü ve Diyarbakır Kalesi ile Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı Alan Başkanı olarak görev yapan arkeolog ve araştırmacı yazar Nevin Soyukaya’ya göre, UNESCO koruması altında olan bölgede planlanan Millet Bahçesi yasalara aykırı.

Millet Bahçesi ile birlikte Dicle Vadisi’nde 1. Etabı tamamlanan proje kapsamında Kırklar Dağı’na yapılan camii ve rekreasyon alanları ile alanın doğal peyzajının büyük yara aldığı belirten Soyukaya şunları söylüyor:

Dünya mirası surlar, bazalt kaya tabakası ve Dicle Vadisi ile bütün oluştururken, Millet Bahçesi’nin binlerce yıldır varlığını korumayı başaran kültürel peyzajı ile alanın bütünlüğünü ve özgünlüğünü tahrip etmekten öte bir fonksiyonu olmadı.”

Validebağ Korusu’nu bekleyen tehdit

İstanbul’un Üsküdar semtinde bulunan 354 dekarlık Validebağ Korusu da Millet Bahçesi projesi kapsamına alındı. Korunun 17 dekarı 2014’te Sağlık Bakanlığı’na, 76 dekarı Milli Eğitim Bakanlığı‘na, geri kalan 261 dekarı da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edildi. Korunun bakanlıklara tahsis edilen bölümleri doğal dokusunu yitirdi. İBB’ye tahsisle birlikte de geri kalan kısmının ticarileşmesinin önü açıldı.

Validebağ Korusu Savunması sözcülerinden Dr. Figen K. Sezer, korunun 1.Derece Doğal Sit Alanı olduğunu hatırlatıyor. 1990’lardan beri mahalle sakinleri tarafından sahip çıkılarak savunulan Validebağ’ın kalan kısımlarının, bugün İstanbul koruları arasında doğallığı büyük ölçüde korunmuş tek koru olduğuna dikkat çeken Sezer şöyle konuşuyor:

“Proje hem ‘millet’ hem ‘bahçe’ sözcükleri istismar edilerek, önümüze konuyor. Ankara’da Baruthane, İstanbul’da Atatürk Havalimanı gibi alanların dönüştürülmesiyle yaratılacağı söylenen  ‘Millet Bahçeleri’ planları içinde koru olarak yer alan tek yer ise Validebağ.”

Validebağ’da korunacaklar

Figen Sezer’in verdiği bilgilere göre, Validebağ’da korunacak çok şey var:

  • Koruda 89 türden, 7000 adet ağaç, ağaççık ve çok sayıda doğal çalılık bulunuyor.  Bir kısmı yenilebilir, hatta şifalı çok yıllık ya da soğanlı bitki ve sarmaşık çeşidinin sayısı ise 40’ı geçiyor.
  • Koru, 120’den fazla kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Maskeli Ötleğen, Sarı Çinte, Üveyik, Orman Toygarı, Ak Mukallit, Kerkenez, Dağ Kuyruksallayanı, İbibik, Çeltikçi, Saz Delicesi Validebağ’da gözlenebilen kuşların yalnızca birkaçı. Söğüt Bülbülü ve Çıvgın, korudaki çalı altlarına yuva yapan kuş türlerinden. Peyzaj çalışmaları sırasında bu kuşlar, böğürtlen ve diğer çalıların sökülmesiyle yuva yapacak yer bulamayacak. Koru ayrıca göçmen kuşların su ve barınma ihtiyaçlarını da karşılıyor.

  • Validebağ’da 30 farklı kelebek türü yaşıyor. Bunlardan bazıları, Minik Sevbeni, Orman Melikesi, Sarı Azamet ve Hatmi Zıpzıp…
  • Koru içinde tescilli tarihi binalar bulunuyor.

Validebağ Korusu’nun sadece mahalle ve İstanbul halkının doğal alan ihtiyacını karşılamadığını, aynı zamanda pek çok okulun öğrencilerini ‘doğal eğitim’ için koruya getirdiğini anlatan Sezer, buranın Millet Bahçesi olması halinde olabilecekleri ise şöyle sıralıyor:

  • Validebağ Korusu, içindeki tescilli tarihi binaların kültürel değeri bir yana, 1998’den beri 1. derece doğal SİT alanı ilan edilen ve bu tanıma göre ‘korunması gerekli alan’dır. Millet Bahçesi’ne dönüştürmek amacıyla yapılacak peyzaj ve seyir terasları, yürüme yolları, aydınlatma gerekçesiyle girişilecek inşaat faaliyetleri, korunması gerekli bu doğal dokuyu tahrip edecek.
  • Koruya çakılacak her bir çivi, dökülecek beton, yapılacak yeni yol ve aydınlatma, serilecek rulo çim ve yapılacak ilaçlama, korunun tüm doğal dokusunu, ekolojik dengesini, yaşam döngüsünü bozacak.
  • Tek bir ağaç yılda 114 kg oksijen üretirken Validebağ Korusu, binlerce ağacı, çalısı ve otlarıyla hem nefes oluyor hem de yılda 32.000 ton zararlı parçacığı süzerek havayı temizliyor. Bölgedeki inşaat yoğunluğunun artmasıyla zemin sularının seviyesindeki azalma ağaçların yaşamını zaten tehdit etmekteyken, yeni çevre düzenlemeleri zararın daha da artmasına yol açacak.

Doğal yaşamı savunmak

İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Değişikliği çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin ise yeşilin giderek yeryüzünden silindiği yeni yüzyılda, doğaya özlem, doğayı geri kazanma ve sahip çıkma hareketlerinin de giderek büyüdüğüne dikkat çekiyor:

“Siyasi bir hamle olarak ‘doğayı geri kazanma politikaları’, rant üzerine kurulu sistemlerde sahici değildir. Ancak içinden geçtiğimiz dönem gösteriyor ki dünyayı artık bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. İnsanın tek başına yaşadığı bir dünya varsayamayız. “

Şahin, Millet Bahçelerinin iklim krizine çare olarak gösterilmesini ise şöyle değerlendiriyor: “Kentlerdeki yeşil alanları herhangi bir inşaat vb. yapmadan insanların kullanımına açmayı amaçlıyorsa genel anlamda kentlilerin refahı için iyi bir şey elbette. Ancak doğal yaşam alanlarını  Salda Gölü örneğindeki gibi korumak yerine daha fazla kullanmak gibi bir sonuç verecekse kabul etmek mümkün değil. Öte yandan konunun iklim değişikliğiyle mücadeleyle pek bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Belki kentlerde iklim değişikliğinin sıcak dalgaları gibi etkilerine adaptasyon için alınacak önlemler anlamında belli bir yararı olabilir, ancak büyük ölçekli orman ekosistemi restorasyon çalışmaları hariç tutulursa kısıtlı düzeyde ağaçlandırmanın bile iklim kriziyle mücadeleye bir katkısını düşünmek fazlasıyla iyi niyet çabası olur. Bu projelerde fazla bir ekosistem restorasyonu olduğunu da sanmıyorum. Madrid’de bunun mücadele yöntemleri arasında açıklanmasının nedeni bence çaresizlik. Türkiye, Paris Anlaşması’nda gözlemci konuma düştü, kömüre dönüş politikasını bırakamıyor, yenilenebilir enerjiye geçişte bile yavaşladı. İklim kriziyle mücadele konusunda ciddi bir adım atamadıkları için de böyle yan yoldan zaman kazanmaya çalışıyorlar.”

Yapımı süren ve planlanan Millet Bahçeleri projesi, süregiden salgın koşullarının ardından gelebilecek olası ekonomik durgunlukta ne ölçüde hayata geçirilebilecek, iktidar projenin ardında duracak mı henüz belli değil. Çevreciler ve aktivistlerin itirazı ve karşı duruşlarının devam edeceği ise kesin. Önümüzdeki aylar, her bakımdan ‘sıcak’ geçeceğe benziyor.