Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Millet diye diye: Millet bahçesi, millet kıraathanesi derken sıra millet ormanlarında

Politika arenasında ‘millet’ sözcüğünün yoğun kullanımı çok şaşırtıcı değil. İki kutuplu politik arenanın bir tarafının adı da Millet İttifakı zaten. Hal böyleyken, Cumhur İttifakı adını taşıyan iktidar bloğunun millet sözcüğünü kullanmakta çok daha istekli göründüğü aşikâr. Üstelik bu bloğun büyük ortağının millet yerine ümmete çok daha sıcak baktığı, ümmet yerine millet bilincini Türkiye Cumhuriyeti’nin odağına oturtan Atatürk’ten hiç de hazzetmediği de sır değil.

Hafızam beni yanıltıyor mu yanıltmıyor mu emin değilim ama sanıyorum millet sözcüğünün bir arazi parçasına isim olarak verilmesinin ilk örneği millet bahçeleri. Hoş, bu terimin Osmanlı döneminde kullanıldığını da biliyoruz. Hatta Altunizade’den Çamlıca tarafına giderken iki ana yolun arasında kalan parkın da Millet Bahçesi adıyla anıldığını ve oradaki İETT durağının adının Millet Bahçesi olduğunu biliyorum. Yine yanılmıyorsam, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası adlı romanında da bu millet bahçesinin geçtiğini hatırlar gibiyim. Bütün bunlara karşın millet bahçesi teriminin toplumsal yaşamdaki karşılığının zamansal izdüşümünün başlangıcı üç beş yıl öncesinden öteye gitmeyecektir.

Millet bahçeleri: Ödev olsa geçer not alamaz

Bir peyzaj mimarı değilim ama yapılan millet bahçelerinin çağdaş kentsel yeşil alan planlaması açısından çok çok kötü olduklarını anlamak için peyzaj mimarı olmaya gerek yok. Bana öyle geliyor ki, büyük paralar harcanarak yapılan bu bahçelerin projeleri peyzaj mimarlığı bölümlerinde öğrenciler tarafından ödev olarak sunulsa geçer not almaları mümkün olmazdı. Ne demek istediğimi kısa yoldan anlatabilmek için aşağıya, 29 Ekim 2021 tarihinde Ankara’da açılan ve 700 bin metrekare alanı ile Türkiye’nin en büyük millet bahçesi olduğu duyurulan alanın basın-yayın organlarında yer alan fotoğraflarından birini koyuyorum:

Yukarıda da söyledim, millet bahçelerini çağdaş kentsel yeşil alan planlaması anlayışı açısından anlamlı bir yere oturtmak pek de olanaklı değil; kentsel yeşil alan anlayışını bir adım daha öteye götüren kentsel yeşil altyapı anlayışı[1] açısından baktığımızda ise millet bahçelerinin adını bile anmamak gerekir. Fakat ne yazık ki mevcut ülke yönetimi, Validebağ Korusu gibi kentin ortasında kalmış bulunmaz değerleri bile millet bahçesi gibi baştan savma projelere dönüştürmek konusunda çok ısrarcı görünüyor. Muhtemelen bir bildikleri var ki, o bildiklerinin toplumsal değil bireysel çıkarlara dayanan ekonomik yaklaşımlar olduğunu da biz biliyoruz. Her neyse, burada millet kıraathanelerinin adını bile anmamın abesle iştigal olduğunu düşünerek, bu yazının asıl konusu olan millet ormanlarına geçmek istiyorum.

Millet ormanları: Mesire yerlerine yapı yığını

Orman Genel Müdürlüğü 20 Aralık 2021 tarihinde, yani yaklaşık üç ay önce orman bölge müdürlüklerine yazılı bir talimat gönderdi. Talimatın özü şuydu:

  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2021 yılı Milli Ağaçlandırma Günü Fidan Dikim Töreninde 81 ilde 81 millet ormanı kurmayı müjdeledi.
  • Bu nedenle her ilde bir millet ormanı kurulacak. Millet ormanları mevcut mesire yerleri arasından seçilecek. Seçim yapılırken mesire yerinin tescilinin önceden yapılmış olmasına, işletmeciliğinin kiralanmamış olmasına ve içerisinde yapı ve tesis bulunmayanlara öncelik verilecek.
  • Her ilde kurulacak olan millet ormanı o ilin adını taşıyacak ve o ormanlarda şu tesisler yapılabilecek: Alan tanıtım ünitesi, bisiklet parkuru, yürüyüş ve koşu parkuru, spor alanları, pergola, oturma grupları, kamelya, otopark, yöresel ürünler satış ünitesi, büfe vb. (sondaki ‘vb.’ bana ait değil, talimatta son madde olarak ‘vb. yazıyor).

Eğer bizler uzun yıllardır bu ve benzer yaklaşımlarla kamu kaynaklarının bireysel çıkarlara hizmet amacıyla nasıl dağıtıldığını, tabiat parkı ve kent ormanı gibi adı farklı ama niteliği aynı olan projelerde nelerin yapıldığını bilmeseydik, hiç değilse bir açıdan iyi niyetle yaklaşabilirdik bu millet ormanı meselesine. O açı da kent toplumlarının rekreasyonel gereksinmelerinin karşılanmasında kent civarı ormanların taşıdığı rol olurdu. Fakat o iyimser açıyı kullana kullana milletin ormanları o kadar çok sömürüldü ve asıl amacın zaten milletin olan ormanı millete değil işletmeciye, sermayeye açmak ve bu yolla yandaşlık ağlarının pekiştirilmesi olduğu o kadar iyi anlaşıldı ki, artık konuya o açıdan yaklaşmak büyük safdillik olur.

Dilerseniz çok uzatmadan birkaç istatistik bilgi ile netleştireyim ne demek istediğimi. Ormancılık örgütü kent toplumunun rekreasyonel gereksinmeleri konusunda yıllardır çalışmalar yapıyordu. Bu amaçla mesire yerleri düzenliyor ve halkın kullanımına açıyordu. Mesire yerlerinde yapılabilecek kullanım ve yapılaşma düzeyine göre bu alanları A, B ve C tipi mesire yeri olarak sınıflandırıyordu. Aslında dili geçmiş zaman kullanmam anlamsız oldu, çünkü bu uygulamalar bugün de devam ediyor. Sorun şu ki en yoğun kullanım ve en çok yapılaşma içeren A ve B tipi mesire yerlerinin sayısındaki artışa karşılık C tipi mesire yerlerinin sayısı 2010’dan itibaren azaltıldı. Daha doğrusu C tipi olanlar B tipine dönüştürülerek kullanım ve yapılaşma yoğunluğu artırıldı. Sayıyla ifade etmek gerekirse; C tipi mesire yeri sayısı 2010-2020 arasında 1.039’da 867’ye düşerken B tipi mesire yeri sayısı 191’ten 405’e, A tipi mesire yeri sayısı da 106’dan 183’e çıktı. Bu da yetmezmiş gibi adına kent ormanı denilen D tipi mesire yeri icat edildi. 2020 sonu itibariyle 134 tane de kent ormanı var.

İncekum Tabiat Parkı.

Bu kadarla kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Aynı süreçte bazı mesire yerleri de tabiat parkı statüsüne dönüştürülerek bir taşla iki kuş vurulmaya çalışıldı.[2] Kuşlardan biri sözde korunan alan sayı ve miktarını artırmak[3] diğeri de daha fazla ormanı daha fazla işletmeciye açmaktı. Bunu da sayıyla ifade edeyim; 2010 yılında yalnızca 40 olan tabiat parkı sayısı 2020 yılında 250’ye çıktı. Sanmayın ki yeni yeni orman alanları koruma altına alındı. Bir gecede alınan kararlarla yüzlerce mesire yeri tabiat parkına dönüştürülerek daha yoğun yatırım ve daha kârlı işletmecilik için orman feda edildi.

Bütün bunlar yetmemiş olacak ki, şimdi de şapkadan millet ormanı çıkarıldı. Yukarıda özünü aktardığım talimat, millet ormanı projesinin de tıpkı öncekiler gibi, ormanı sermayeye açmaktan başka hiçbir gerçek amacının olmadığını açıkça gösteriyor.

Son olarak şunu da belirtmekte yarar var. Ormanların halkın rekreasyonel gereksinmeleri için kullanılmaması gerektiğini düşündüğüm sanılmasın. Tersine kent ormancılığı önemli bir ormancılık tipidir. Ancak bu ormancılığın ormanların devamlılığına zarar vermemesi için uyulması gereken bazı kurallar var. Gerekirse bir yazıda da bunu anlatırım. Ancak siz kent ormancılığı denilince, kentler civarındaki ormanlara otoparklar, yollar, spor alanları vs. yapmayı anlıyorsanız meseleyi hiç ama hiç anlamamışsınız demektir. Sözü dolandırmaya gerek yok; siz de biz de meseleye nereden bakıp nasıl anladığınızı çok iyi biliyoruz. Siz bu yaklaşımdan vazgeçmedikçe biz de anlatmaktan vaz geçmeyeceğiz. Sizin iktidarınız, paranız, bizimse yalnızca kalemimiz var.

*

[1] Yeşil altyapı konusunda daha kapsamlı bilgi için şu yazımı okuyabilirsiniz
[2] Bu deyimi kullanırken aslında hicap duyuyorum. Ancak anlamı daha iyi veren bir deyim bulamadım. Bunun için önce bütün kuşlardan sonra da bütün yaşam dostlarından özür dilerim.
[3] Bu konuda kapsamlı bilgi için ‘Korunamayan korunan alanlar’ başlıklı yazım okunabilir.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşetTürkiye

CHP’li Ali Öztunç: Paris Anlaşması için neyi bekliyorsunuz?

CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Maraş Milletvekili Ali Öztunç, Türkiye‘nin Paris Anlaşması‘nı Meclis’ten geçirerek onaylamadığını hatırlatarak, 26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı‘nda (COP 26) ne anlatılacağını sordu.

Öztunç, “Paris Anlaşmasını bir türlü TBMM’ye getirmeyen AKP, COP 26’da ne anlatacak çok merak ediyoruz. Kuraklığı mı, ormansızlaşmayı mı, selleri mi, dere yataklarındaki yapılaşmaları mı ? Korkarız ki millet bahçerini anlatıp, boş boş yüzlerine bakacaklar” dedi.

26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, 31 Ekim – 12 Kasım 2021 tarihlerinde İskoçya‘nın Glasgow şehrinde yapılacak.

‘İklim kriziyle mücadele için bir çaba yok’

İklim kriziyle mücadele noktasında iktidarın hiçbir adım atmadığını kaydeden CHP’li Öztunç, yaşanan doğa tahribatlarının Paris Anlaşması’nı yürürlüğe koymamak için direnen zihniyetin ürünü olduğunu ifade etti:

Tüm dünyada iklim krizi ve bu krizin getirdiği etkiler gitgide artarken, konferansta iklim değişikliği ile mücadelede kat edilen yollar tartışmaya açılıyor. AKP iktidarına baktığımızda ise iklim krizi ile mücadele konusunda ortada ne kat edilen bir yol var ne de bir çaba. Ülkemizde pek çok felaket gerçekleşiyor, susuzluk, kuralık giderek artıyor ama iktidar hala Paris İklim Anlaşmasını meclise getirmedi. Geçtiğimiz yasama yılında da halkın yararına olmayan, sırf kendi kısıtlamalarına devam etmek için onlarca kanun AKP tarafından geçirildi. Yaşadığımız yüzlerce doğa tahribatı, yangın, sel felaketi, müsilaj sorunu ve daha nicesi iklim krizi ile mücadele etmeyen, Paris Anlaşmasını yürürlüğe koymamak için direnen zihniyetin ürünüdür.”

‘İklim krizi daha da derinleşiyor’

Öztunç, Türkiye’de atılan adımlarla iklim krizinin daha da derinleştiğine vurgu yaparak, sözlerini şöyle sürdürdü:

Anlaşma gereği herkesin, sera gazlarını azaltılmak, yenilenebilir enerji üretimine hız vermek ve küresel ısınmayı 2°C’nin altına indirgemekle yükümlü olduğunu aktaran ÖZTUNÇ, “Şimdi bu konferansta da ülkelerin attığı adımlar değerlendirilecek ve neler yapılması gerektiği tespit edilecek. Anlaşmanın yürürlüğe konmaması bir yana iktidar, tüm bu hedeflerin yanından bile geçemiyor. Varsa yoksa, beton dökme, orman yok etme, rant yaratma üzerine bir mantıkla iklim krizini daha da derinleştiriyorlar.”

‘Bir an önce Paris Anlaşması meclise getirilmeli’

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un “Millet bahçeleriyle ekolojik koridorlar inşa ediyoruz, plastik poşetlerle sıfır atık projesi gerçekleştirdik” sözlerinin iklim kriziyle mücadelede sahici ve samimi olmadığını dile getiren CHP Maraş Milletvekili, fosil yakıtlara destek vererek ne sera gazının azaltılabileceğini ne de iklim kriziyle mücadele edilebileceğini kaydetti:

Kömüre, fosil yakıtlara destek vererek ne sera gazını azaltabilir ne de iklim kriziyle mücadele ettiğinizi söyleyebilirsiniz. Diğer ülkeler adil dönüşümü, kömürden çıkışı, karbon vergilerini ve kredilerini tartışırken AKP hala kasıtlı olarak oluşturduğu suni planlarla havanda su dövüyor, kendi de dahil herkesi oyalıyor. Bir an önce Paris Anlaşması meclise getirilmeli, iklim kriziyle mücadelede gerekli plan ve takvim oluşturulmalıdır.”

Kategori: İklim Krizi

Editörün SeçtikleriEkolojiManşet

Doğal yeşil alandan TOKİ bahçesine: Millet Bahçeleri

Dosya Haber: Derya Göregen

Koronavirüs (Covid-19) salgını, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, 130’un üzerinde ülkeye yayılmış durumda. Önümüzdeki günlerde bu sayının daha da artacağı açık. Virüsün daha sonraki yıllarda insanların, ülkelerin, iktidarların, ideolojilerin üzerinde bırakacağı etkiler ise tartışılmaya başlandı bile. Bu tartışmanın odak konusu hiç kuşkusuz ki doğayı, ekolojik döngüyü tahrip etmek yerine dinlemek, anlamak, sahip çıkmak ve saygı göstermek olacak. Dünyanın giderek ısındığı ve iklim krizinin geri dönülemeyecek sınırlara yaklaştığı bir tarihsel süreçte, doğaya verilen zarar, karbon yutakları ormanlarda yaratılan hasar, biyolojik çeşitlilik ve vahşi yaşam üzerindeki baskının hastalık ve salgınlarla ilişkisiz olduğunu düşünmemek zor.

Ancak Türkiye korona vakalarıyla sarsılmaya başladığı günlerde, yönetim kademelerindekilerin gündemi bambaşkaydı. Virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı her geçen gün artarken, İstanbul’un ölüm fermanı olacak Kanal İstanbul Projesi’nin ilk ihalesine çıkıldı ve maskeli bir törenle ihale tamamlandı. Hemen öncesinde Salda Gölü’nün çevresine Millet Bahçesi inşaatı yapmak için yüklenici firmanın hazırlıklar yaptığını öğrendik. Ormanlık alanlardaki kesimlerin sürdüğü haberleri sık sık medyaya yansıyor.

Henüz 16 Mart 2020 tarihinde, Türkiye’de 47 vaka görülmüşken, Resmi Gazete’de yayımlanan yeni bir yönetmenlikle ülkenin doğal SİT alanları üzerinde tüm kararlar, yetkiler, tesciller, ilanlar Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Başka bir deyişle, Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’le birlikte orman ve su hakkındaki tüm karar ve yetkiler, tesciller ve ilanların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılacağı ilan edildi.

Resmi Gazete’de yayımlanan yeni yönetmenliğe ilişkin tartışmalar gündemin yoğunluğu nedeniyle basına yansımazken, konu ilerleyen günlerde kritik bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkacak. Sözkonusu alanlar üzerindeki yetkinin tekelleşmesi ve sonuçlarını, Millet Bahçeleri örneği üzerinden uzmanlarla değerlendirdik.

Söz yeşil icraat beton…

Millet Bahçeleri’nin yapımı, 24 Haziran 2019 seçimleri öncesi “Gönül Belediyeciliği Anlayışıyla” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “100 Günlük Eylem Planı” kapsamında duyurulmuştu:

Önemli ipucu vereyim bunu kimseden duymadınız. O da şu; biz çevreciyiz. Bugüne kadar diktiğimiz ağaçlarla, milyarlarca ağaçlarla nam salan bir iktidarız. Şimdi yeni bir adım daha atacağız. Bazı illerimizde millet bahçeleri kuracağız.”

Bu sözlerin ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın koordinasyonunda tüm Türkiye çapında Millet Bahçeleri yapımına başlandı. Yapımı tamamlanan İstanbul Kayaşehir birinci etap ile UNESCO koruması altında olan ve daha sonra Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan izin ve görüş alınmadığı ortaya çıkan Diyarbakır Suriçi Millet bahçelerinin açılışı Erdoğan’ın katılımıyla düzenlenen törenle yapıldı. Ayrıca TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO tarafından yapılan İstanbul Başakşehir Kuzey Yakası Millet Bahçesi de tamamlandı.

40 ilde 60 Millet Bahçesi

Yapılan yeni bir düzenlemeyle daha önce 30 ilde inşa edilmesi planlanan 41 Millet Bahçesi’nin sayısı, 40 ilde 60 olarak revize edildi. Şu anda Diyarbakır, Mersin, Trabzon, Muş, Bitlis, Balıkesir, Afyonkarahisar, Erzurum, Karaman, Burdur, Ankara, Konya, Sivas, İstanbul, Kars, Aydın, Kırıkkale, Kastamonu, Hakkari, Ardahan, Giresun, Kırklareli, Tekirdağ, Nevşehir, Yozgat, Gaziantep, Malatya, Adana ve Hatay’da 47 millet bahçesi projelendirme aşamasında. 11 ilde 13’ünün inşaatı ise devam ediyor.

Uluslararası iklim toplantılarında iklim krizine çare olarak gösterilen ve “daha çok yeşil” iddiasıyla hayata geçirilen Millet Bahçelerinin zaten doğal olan ortamlara restoran, otopark, mescit, tuvalet, çay bahçesi, millet kıraathaneleriyle betonlaştırılması ve ‘bahçeleştirilmesi’ ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Uzmanlar ayrıca yeşil alanların devletlerce metalaştırılıp nakit girişi sağlayabilecekleri alanlar haline getirileceği uyarısı yapıyor.

TMMOB Peyzaj Mimarlar Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yeşil alan miktarının hızla azalmakta olduğunun altını çiziyor. Şehir planlamalarında yeşil alan tasarımı konusundaki yaklaşım sonucu kentler büyürken yeşil alanların daralmaya başladığına dikkat çeken Oruçkaptan, bu durumun ağır sonuçlarını yaşamakta olduğumuzu; yaşanan ve yaşanacak olan depremler, sel ve su baskınları ile yangınların da bu alanlara nasıl ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini belirtiyor. New York şehrinin ortasındaki Central Park ve Londra’daki Hyde Park’ı örnek veren Oruçkaptan, göze kestirilen her yeşil alanın konut ve işyeri olarak’değ erlendirilecek’ bila bedel arazi olarak görülmesinin sakıncalarına vurgu yapıyor.

İşi uzmanına değil ranta bırakmak

Oruçkaptan Millet Bahçeleri girişimi öncesinde konunun uzmanlarına danışılmamasını da eleştiriyor: “Açık ve yeşil alan planlanması, tasarımı, uygulaması, bakımı vb. peyzaj mimarlık meslek disiplininin işidir. Bu projede kamu kurumu niteliğinde olan ve Anayasa maddesi ile korunan meslek örgütü TMMOB Peyzaj Mimarları odası ile işbirliği yapılmak yerine, ilgili birimlerin idareciliklerine bile başka meslek gruplarından insanlar getirildi.”

Ülkenin ve her kentin peyzaj master planı yapılması; peyzaj mimarlarının ilgili yasa ve yönetmeliklerde yer alması gerektiğine işaret eden  Oruçkaptan’a göre, imar planları ve ilgili yönetmelikleri sıklıkla değiştirilerek, siyasi iktidara fayda ve rant sağlamak yerine acilen kırsal, kentsel, tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal peyzajlar ile ilgili koruma, yönetme, planlama ve tasarımı üzerine değişiklikler yapılmalı: “Ayrıca bu ülkede yeşil alanlar için mutlaka “Millet Bahçesi’ne ihtiyaç mı vardır? Kent, mahalle ve semt parkları, yaya bölgeleri, meydanlar daha önce de yetersiz olmakla birlikte yapılıyordu. Millet Bahçeleri bir dönemi anımsatacak ideolojik bir kavram olarak mı planlanıyor diye soru işareti doğuyor. Çünkü şimdi yapılan kentsel tasarım projeleri mevcuttaki birçok parkın ismi “Millet Bahçesi” olarak değiştirildiğini görüyoruz.”

TOKİ konutları bahçesi

Oruçkaplan projenin temel ayaklarından Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) açtığı ihalelerin de denetim mekanizması ve adil bir hukuk anlayışının da nasıl rafa kaldırıldığını gösteren iyi bir örnek olduğunu anlatıyor: “İhalelere önceden belirlenmiş, büyük inşaat firmaları girebiliyor. Alınan ihalelerde taşeron olarak yer alan peyzaj mimarları, hazırladıkları projelerin mimarların hiç söz hakkı yok. Çizdikleri projelerin hangi ilde, nasıl bir ortamda hayata geçirileceğini bile bilmiyorlar.”

Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla projeye dahil olan TOKİ,  üç yılda 50 millet bahçesi hedefiyle yola çıktığını duyurmuştu. Ancak proje kapsamında TOKİ mülkiyetindeki toplam 2 milyon metrekarelik gayrimenkul alanı da Millet Bahçesi olarak görünüyor. Bu arazilere Emlak Konut’un da 10 bin konut yapması planlanıyor. Yani, 2023’e kadar bitirilmesi planlanan pek çok Millet Bahçesi projesinin TOKİ konutlarının bahçesi olarak planlandığı anlaşılıyor.

Sürdürülemez ekosistem

Millet bahçelerinin doğal çevre, ekolojik denge ve iklim için yararları oldukça tartışmalıyken,  ekosistemin sürdürülebilirliğine olanak vermeyişi de eleştiriliyor. Kapalı devre bir proje olarak geliştirilen bahçeler, flora ve fauna geçişlerine, türlerin kaynaşması ve birbirleriyle etkileşimine izin vermiyor. Buralarda kullanılabilecek yabancı türlerin, bölgenin biyoçeşitliğini marjinalleştirmesi ya da istilacı türlerin çevredeki diğer endemik türleri baskılaması da bir diğer potansiyel risk.

Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, zaten var olan doğal alanların Millet Bahçesi adı altında sonuçları düşünülmeden dönüştürülmesini eleştiriyor:

“Bu girişim, kazanılan bir yeşil alan yaratmadığı gibi var olanı da yeni rant alanları haline getirdi. Örneğin Salda Gölü’nün Millet Bahçesi olarak ilan edilmesinin neye hizmet ettiği kuşkulu. Salda da Türkiye’deki diğer göller gibi kuraklık riskiyle karşı karşıya. Geniş bir alana yayılan göl çevresinin ihaleye çıkarılmasına karşı Oda olarak yürütmeyi durdurma talebinde bulunmuştuk, ancak reddedildi. Daha önce Diyarbakır surlarını çevreleyen, sadece bahçe sahiplerinin girebildiği, sebze ve meyve bostanları olan Hevsel Bahçeleri’nde de benzer bir süreç yaşandı. Yıllar içerisinde önce küçük çay bahçeleri ile halka açıldı, sonra ticari işletmeler bölgeye girdi. Yeni durumda, daha büyük sermaye gruplarının ağırlığını koyacağı şimdiden belli.”

Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Veysel Ulusoy’un HES’ler için “Satmayalım da sular boşa mı aksın?” sözünü hatırlatan Oruçkaplan, bu zihniyetin hiç değişmediğini belirtiyor.

YTÜ bahçesi de ‘dönüştürülüyor’

16 Mart’ta yapılan yönetmelik değişikliğiyle Millet Bahçesi haline getirilen doğal alanlar, halkın kullanımına ücretli olarak açılacak. Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ)  Çevre Mühendisliği Fakültesi eski Öğretim Üyesi Prof. Emine Beyza Üstün, Davutpaşa Kampüsü’nün bahçesinin Millet Bahçesi’ne dönüştürülme planları hakkında şunları söylüyor: “Bu, bir yönetim anlayışı. AKP Genel Başkanı’nın yürüttüğü bu yönetim tarzıyla pek çok yönetmelik ve yasada olduğu gibi, bu konuda da doğal alanları kullanıma açarak ellerini güçlendiriyorlar. Yönetmelik sayesinde Cumhurbaşkanı’nın doğrudan onayıyla, içinde doğal ve kültürel varlıkları barındıran, Davutpaşa Kampüsü ya da YTÜ’nün Beşiktaş Kampüsü gibi doğal alanları, ‘halka açmak’ adı altında ranta açıyorlar. Buna da tek kişinin imzasıyla ve kimseye danışma, görüş alma gereği duymadan bir anda yapıyorlar.”

Üstün, üniversitelerin eğitim ve araştırma çalışmalarını desteklemek yerine öğrenci, çalışanlar ve eğitim emekçilerinin bahçesinden yararlanma hakkını kısıtlamasını, onların girişini sınırlayacak, güvenlikle girilebilecek bölgeler haline getirecek projeyi eleştirirken Dicle Üniversitesi örneğini veriyor: “Sur’da yıkılan evlerin; içlerinde hayatını kaybeden insanların organ parçalarının da olduğu iddia edilen hafriyat atıkları Dicle Üniversitesi’nin bahçesine döküldü. Bunu da gizlice ve üniversite rektörünün isteğiyle yaptılar. Bir üniversite bahçesinin bir savaşın hafriyat döküm alanı olması, durumun vahametini açıkça gösteriyor.”

Dünya Mirası’na Millet Bahçesi

Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri, binlerce yıldır tarihi Diyarbakır şehrinin yanı başında kırsal peyzaj olarak var olmayı başardı ve bu nedenle de Dünya Miras Alanı olarak tescillendi.

2010-2013 yıllarında Diyarbakır Müze Müdürü ve Diyarbakır Kalesi ile Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı Alan Başkanı olarak görev yapan arkeolog ve araştırmacı yazar Nevin Soyukaya’ya göre, UNESCO koruması altında olan bölgede planlanan Millet Bahçesi yasalara aykırı.

Millet Bahçesi ile birlikte Dicle Vadisi’nde 1. Etabı tamamlanan proje kapsamında Kırklar Dağı’na yapılan camii ve rekreasyon alanları ile alanın doğal peyzajının büyük yara aldığı belirten Soyukaya şunları söylüyor:

Dünya mirası surlar, bazalt kaya tabakası ve Dicle Vadisi ile bütün oluştururken, Millet Bahçesi’nin binlerce yıldır varlığını korumayı başaran kültürel peyzajı ile alanın bütünlüğünü ve özgünlüğünü tahrip etmekten öte bir fonksiyonu olmadı.”

Validebağ Korusu’nu bekleyen tehdit

İstanbul’un Üsküdar semtinde bulunan 354 dekarlık Validebağ Korusu da Millet Bahçesi projesi kapsamına alındı. Korunun 17 dekarı 2014’te Sağlık Bakanlığı’na, 76 dekarı Milli Eğitim Bakanlığı‘na, geri kalan 261 dekarı da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edildi. Korunun bakanlıklara tahsis edilen bölümleri doğal dokusunu yitirdi. İBB’ye tahsisle birlikte de geri kalan kısmının ticarileşmesinin önü açıldı.

Validebağ Korusu Savunması sözcülerinden Dr. Figen K. Sezer, korunun 1.Derece Doğal Sit Alanı olduğunu hatırlatıyor. 1990’lardan beri mahalle sakinleri tarafından sahip çıkılarak savunulan Validebağ’ın kalan kısımlarının, bugün İstanbul koruları arasında doğallığı büyük ölçüde korunmuş tek koru olduğuna dikkat çeken Sezer şöyle konuşuyor:

“Proje hem ‘millet’ hem ‘bahçe’ sözcükleri istismar edilerek, önümüze konuyor. Ankara’da Baruthane, İstanbul’da Atatürk Havalimanı gibi alanların dönüştürülmesiyle yaratılacağı söylenen  ‘Millet Bahçeleri’ planları içinde koru olarak yer alan tek yer ise Validebağ.”

Validebağ’da korunacaklar

Figen Sezer’in verdiği bilgilere göre, Validebağ’da korunacak çok şey var:

  • Koruda 89 türden, 7000 adet ağaç, ağaççık ve çok sayıda doğal çalılık bulunuyor.  Bir kısmı yenilebilir, hatta şifalı çok yıllık ya da soğanlı bitki ve sarmaşık çeşidinin sayısı ise 40’ı geçiyor.
  • Koru, 120’den fazla kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Maskeli Ötleğen, Sarı Çinte, Üveyik, Orman Toygarı, Ak Mukallit, Kerkenez, Dağ Kuyruksallayanı, İbibik, Çeltikçi, Saz Delicesi Validebağ’da gözlenebilen kuşların yalnızca birkaçı. Söğüt Bülbülü ve Çıvgın, korudaki çalı altlarına yuva yapan kuş türlerinden. Peyzaj çalışmaları sırasında bu kuşlar, böğürtlen ve diğer çalıların sökülmesiyle yuva yapacak yer bulamayacak. Koru ayrıca göçmen kuşların su ve barınma ihtiyaçlarını da karşılıyor.

  • Validebağ’da 30 farklı kelebek türü yaşıyor. Bunlardan bazıları, Minik Sevbeni, Orman Melikesi, Sarı Azamet ve Hatmi Zıpzıp…
  • Koru içinde tescilli tarihi binalar bulunuyor.

Validebağ Korusu’nun sadece mahalle ve İstanbul halkının doğal alan ihtiyacını karşılamadığını, aynı zamanda pek çok okulun öğrencilerini ‘doğal eğitim’ için koruya getirdiğini anlatan Sezer, buranın Millet Bahçesi olması halinde olabilecekleri ise şöyle sıralıyor:

  • Validebağ Korusu, içindeki tescilli tarihi binaların kültürel değeri bir yana, 1998’den beri 1. derece doğal SİT alanı ilan edilen ve bu tanıma göre ‘korunması gerekli alan’dır. Millet Bahçesi’ne dönüştürmek amacıyla yapılacak peyzaj ve seyir terasları, yürüme yolları, aydınlatma gerekçesiyle girişilecek inşaat faaliyetleri, korunması gerekli bu doğal dokuyu tahrip edecek.
  • Koruya çakılacak her bir çivi, dökülecek beton, yapılacak yeni yol ve aydınlatma, serilecek rulo çim ve yapılacak ilaçlama, korunun tüm doğal dokusunu, ekolojik dengesini, yaşam döngüsünü bozacak.
  • Tek bir ağaç yılda 114 kg oksijen üretirken Validebağ Korusu, binlerce ağacı, çalısı ve otlarıyla hem nefes oluyor hem de yılda 32.000 ton zararlı parçacığı süzerek havayı temizliyor. Bölgedeki inşaat yoğunluğunun artmasıyla zemin sularının seviyesindeki azalma ağaçların yaşamını zaten tehdit etmekteyken, yeni çevre düzenlemeleri zararın daha da artmasına yol açacak.

Doğal yaşamı savunmak

İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Değişikliği çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin ise yeşilin giderek yeryüzünden silindiği yeni yüzyılda, doğaya özlem, doğayı geri kazanma ve sahip çıkma hareketlerinin de giderek büyüdüğüne dikkat çekiyor:

“Siyasi bir hamle olarak ‘doğayı geri kazanma politikaları’, rant üzerine kurulu sistemlerde sahici değildir. Ancak içinden geçtiğimiz dönem gösteriyor ki dünyayı artık bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. İnsanın tek başına yaşadığı bir dünya varsayamayız. “

Şahin, Millet Bahçelerinin iklim krizine çare olarak gösterilmesini ise şöyle değerlendiriyor: “Kentlerdeki yeşil alanları herhangi bir inşaat vb. yapmadan insanların kullanımına açmayı amaçlıyorsa genel anlamda kentlilerin refahı için iyi bir şey elbette. Ancak doğal yaşam alanlarını  Salda Gölü örneğindeki gibi korumak yerine daha fazla kullanmak gibi bir sonuç verecekse kabul etmek mümkün değil. Öte yandan konunun iklim değişikliğiyle mücadeleyle pek bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Belki kentlerde iklim değişikliğinin sıcak dalgaları gibi etkilerine adaptasyon için alınacak önlemler anlamında belli bir yararı olabilir, ancak büyük ölçekli orman ekosistemi restorasyon çalışmaları hariç tutulursa kısıtlı düzeyde ağaçlandırmanın bile iklim kriziyle mücadeleye bir katkısını düşünmek fazlasıyla iyi niyet çabası olur. Bu projelerde fazla bir ekosistem restorasyonu olduğunu da sanmıyorum. Madrid’de bunun mücadele yöntemleri arasında açıklanmasının nedeni bence çaresizlik. Türkiye, Paris Anlaşması’nda gözlemci konuma düştü, kömüre dönüş politikasını bırakamıyor, yenilenebilir enerjiye geçişte bile yavaşladı. İklim kriziyle mücadele konusunda ciddi bir adım atamadıkları için de böyle yan yoldan zaman kazanmaya çalışıyorlar.”

Yapımı süren ve planlanan Millet Bahçeleri projesi, süregiden salgın koşullarının ardından gelebilecek olası ekonomik durgunlukta ne ölçüde hayata geçirilebilecek, iktidar projenin ardında duracak mı henüz belli değil. Çevreciler ve aktivistlerin itirazı ve karşı duruşlarının devam edeceği ise kesin. Önümüzdeki aylar, her bakımdan ‘sıcak’ geçeceğe benziyor.