Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğanın temel taşı mı var?

Birkaç gün önce sosyal medya araçlarından birinde, bir hesaptan çok güzel bir ağaç fotoğrafı ile birlikte şu sözler paylaşılmıştı:

“Doğanın temel taşı ağaçlardır.”

Bütünüyle iyi niyetli bir paylaşım olduğunu biliyorum. Fakat ağaçlara olduğundan fazla bir değer yüklemenin sakıncalı sonuçları da olabilir ki, bundan kaygılanmıyor değilim.

Önce şu noktayı açıklığa kavuşturalım. Doğada “temel taş” diye bir kavram yok. Yani doğayı, temeli oluşturan(lar) ve yardımcı rollerdekiler diye gruplara ayıramayız. Doğa bir bütündür ve bu bütünün canlı ya da cansız tüm unsurları doğanın bütünlüğü açısından aynı derecede önemlidir.

Ağaçlara temel taş dersek, örneğin, toprağa ne diyeceğiz? Okyanuslarda yaşayan ve dünyanın en büyük oksijen üreticisi, aynı zamanda da karbon yutağı olan fitoplanktonlar için kullanacağımız sıfat ne olacak peki? Pek çok insan, eminim ki yalnızca hastalık yaptığını sandığımız mikroskobik canlılar olmasa dünyanın nice olacağını akıllarının ucundan bile geçirmemiştir. Dünya nice olurdu bilmem ama öyle bir dünyada insanın olamayacağını çok iyi biliyorum.

Fitoplankton.

Tek tek unsurlar değil, bütünlük önemli

Ekoloji bilen hiç kimse ekosistemdeki şu ya da bu unsura diğerlerinden daha fazla bir değer atfetmez. Çünkü bütünlüğü, dengesi ve karşılıklı ilişkileri ile ayakta duran ekolojik sistemde her unsurun vaz geçilmez bir rolü bulunur.

Ağaçlar elbette insanın en yakından gözlemleyebildiği, işlevlerini en derinden hissedebildiği canlılardır. Gölgesinde oturur, heybetinden büyülenir, meyvelerinden beslenir, odunuyla ısınırız. Bu kadar mı? Hiç olur mu? Ağaçlardan yararlanma şekillerimizin tamamını buraya yazmaya kalksam değil bir yazı, beş yazı bile yetmeyebilir. O nedenle ağaçlara duyduğumuz minnettarlık ve onlara atfettiğimiz değer anlaşılır bir durum oluşturur.

Gelin isterseniz, konuyu biraz daha kapsamlı analiz edebilmek için dünyanın oluşumu ve canlıların evrimi açısından önemli birkaç kronolojik bilgiyi gözden geçirelim:

Yaklaşık olarak 15 milyar yaşında olduğu düşünülen evrende Big Bang denilen patlama ile dünyanın 4,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. İlk organik moleküller 4 milyar, ilk tek hücreli canlılar ise 3,6 milyar yıl önce ortaya çıktı. Çok hücreli canlıların ortaya çıkması ise bundan 1,7 milyar yıl önce gerçekleşti. Yani tek hücreli canlılarla çok hücreli canlılar arasında neredeyse 2 milyar yıllık bir zaman dilimi var.

Kara bitkilerinin öncüsü sayılan yeşil algler ise bundan yalnızca 500 milyon yıl önce evrimleşti. Daha sonra ise yosunlar ve ciğer otları gibi iletim boruları olmayan, yerçekimi ile mücadele edemeyen bitkilerin ortaya çıkışı geliyor. İletim borusu bulunan ilk bitki sayılan “Cooksonia”ların ortaya çıkışı 433 milyon yıl önce gerçekleşti. Bitkilerin odunsu doku oluşturmaya başlaması için “Cooksonia”lardan sonra 50 milyon yıl daha beklemek gerekti. Bundan 380 milyon yıl öncesi ilk ağaç cinsi olarak kabul edilen “Archaeopteris”in evrimleşmesine işaret ediyor. Özetlemek gerekirse dünya üzerinde yaşamın başlamasından ağaçların oluşmasına kadar geçen süre 3 milyar yıldan daha fazla. Diğer bir ifadeyle 4,5 milyar yaşındaki dünyada, bu yaşın üçte ikisinden daha fazla süre boyunca yaşam vardı ama ağaçlar yoktu.

Değişim ve devamlılık esas

Konuyla doğrudan ilişkili olmasa da zaman ölçeğini daha iyi algılayabilmek için hayvanların evrimi ile ilgili şu bilgileri de ekleyelim: İlk balıklar 430 milyon, ilk sürüngenler 350 milyon, ilk memeliler 230 milyon, ilk primatlar 55 milyon, insan dediğimiz Homo sapiens ise yalnızca 200 bin yıl önce evrimleşti. Ve yalnızca 10 bin yıldır tarım yapıyoruz.

Doğa ya da ekosistemin en önemli özelliklerinden biri değişim ve devamlılıktır. Koşullar değiştikçe yeni ilişkiler ve yeni dengeler ortaya çıkar. Koşullar doğal nedenlerle değişebileceği gibi insan etkisiyle de (örneğin sera gazı salımları ve iklim değişikliği) değişebilir. Mutlaktır ki doğanın bütün bu değişimlere bir yanıtı olacak, yeni dengeler oluşacak, yeni ilişkiler şekillenecektir.

Dünyanın yaşı olan 4,5 milyar yılı bir yıl, yani 365 gün olarak kabul etseydik ağaçlar yalnızca son 31 günde dünya üzerinde olacaktı. İnsan ise yalnızca son 23,36 dakikada. Tarım yapmaya ve dünyayı değiştirmeye başladığımız dönem sadece ve sadece son 1,16 dakika. 250 yıllık endüstri devrimi sonrası süreç ise, sıkı durun, topu topu 1,75 saniyeye karşılık geliyor.

Doğaya bütüncül bakmak zorundayız. Bütüncül bakış yalnızca mevcut ilişkileri kapsamamalı, aynı zamanda zaman ekseninde de bütüncüllük içermeli. Ne ağaçlar ne de başka bir canlı form veya cansız unsur doğanın temel taşı filan değil. Doğada temel taş diye bir şey yok çünkü. Her şey değişime tabi ve hiçbir şey kalıcı değil. Anlık olarak mevcut ilişkilere saygılı olmak zorundayız. Hiçbir unsura daha fazla önem bahşedemeyiz. Hele hele son 23 dakikanın figürü insana, hiç…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsanlığın ortak geleceği KURUTULAN Meke Gölü ve su altında BIRAKILAN köyler mi?

Başlıkta büyük harfleri özellikle yazdım. Çünkü bir süredir Antroposen’e (insan merkezli yaşam) kafa yoruyorum. Yalnızca küresel iklim değişikliği kapsamında değil, aynı zamanda insanın doğayla iletişiminde nelerin etken olduğunu düşünmeye çalışıyorum. Çünkü doğa pasif bir özne değil. Kendi içindeki evrimi insan eliyle hızlandırılabiliyor ya da yavaşlatılabiliyor. Doğanın kendi etkileriyle olan devinimi; endüstri devrimi sonrası ve özellikle son 60 yıl içindeki insan faaliyetleri sebebiyle oldukça tahripkar bir şekilde ilerlemiş durumda.

Öyleyse aktif özne nedir, ona odaklanmalıyız. Gelecek 10 yılda şu kadar insan sular altında kalacak, bu kadar canlı türü yok olacak gibi öznesi belli olmayan pasif cümleler kurmayalım artık. Kim sebep olacak, nasıl olacak, nedenlerine ve ne yapabileceğimize bakalım. Dünya çapında yaşadığımız Covid- 19 pandemisi süreci bize insanlık olarak büyük krizler karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu, gündelik yaşamlarımızın kırılganlığını, sistemin iklim kriziyle gelmekte olan yıkıma tamamen hazırlıksız olduğunu gösterdi.

Independent Türkçe’nin 9 Nisan 2019 tarihli haberine göre, Türkiye’de ‘Yarım asır içinde 36 göl kurudu. Geri kalan az sayıda göl ise kuruma riski altında.’  Dikkatinizi çekmek isterim ki bu durum tespiti bir yıldan fazla zaman önce yapılmış.

Meke Gölü beni oldum olası çok etkilemiştir. İstanbul Fotoğraf Sanatçıları (İFSAK) vasıtasıyla yıllar önce izlediğim Meke Gölü görüntüleri vasıtasıyla bir zamanlar doğa fotoğrafçılığına merak salmıştım. Meke yalnızca Türkiye’nin değil belki de dünyanın tek nazar boncuğuydu… Şimdiki kuruTUlan Meke Gölü ise bir korku filmi platformu gibi. Geçenlerde sosyal medyada karşıma çıkan, fotoğraf sanatçısı Gökhan Çelebi’nin kısa bir paragrafı da bu konuyla ilgili yazmamı öncelikli kıldı. ‘İnsanlığın ortak mirası kuruyan Meke gölüdür, eriyen buzullardır, avlanan ayılardır, milyonlarca mültecidir.” diyordu.

Evet, asıl sorunu nasıl yönetildiğimizde bir başka deyişle sistemde arayalım. Ama bu topraklarda yaşıyorsak, buradan besleniyorsak yerel özellikleri bilelim.

Sorun da çözüm de bizde…

Dünyada ortalamam insan ürettiğinin dört katını tüketiyorsa (bazı küresel patronlar şüphesiz ki daha fazla) sorunu ve çözümü kendimizde; düşünce yapımızda ve politik stratejimizde arayalım. Korona süreci, enerjimizi adeta dışarıda bir suçlu arayıp onu dövmeye harcamak bizi pek bir yere götürmediğini göstermiyor mu? Bu yolda belki de sorumluluk almayanları teşvik etmenin yanında deşifre etmemiz de gerekebilir.

Çünkü ekosisteme ve canlılara karşı işlenen suçların günahı elbette herkese eşit dağıtılamaz. Doğanın yağmalanmasından çıkar sağlayanları, ekosisteme saldıranları ifşa etmeye devam edelim ama bir başka türde… Belki farklı bir yapılanma ile… Üstümüze daha hızlı gelen çığa karşı bir araya gelip gücümüzü birleştirip değişik örümcek ağları kurabiliyor muyuz… ya da bok böceği, ona bakalım. Ekosistem ve dünyadaki canlılara yapılan haksızlıklar ne yazık ki daha çok fakirleri ve alt sınıfları silkelemeye devam edecek. Dolayısıyla ekolojik mücadele en çok adaletsizliğe uğrayanların ve fakirlerin mücadelesidir diye boşuna söylenmiyor.

Kendini doğadan koparmış insan

İnsanlar geçmişte topografya, coğrafya, yeraltı hareketlerine uygun vb yerel etkilere duyarlı olarak yapılı çevrelerini şekillendirmiş. Hatta dilleri, kültürleri, su ve gıda gereksinimlerini dahi ona göre biçim almış. İnsanların yaşamlarını suya, doğaya göre şekillendirmesine pek çok örnek verilebilir. Örneğin, bu sel felaketinin olduğu bölgede kuş diliyle haberleşme 2016 yılında UNESCO’nun kültürel miras listesine geçmiş durumda. Kariya medeniyeti döneminde Ege ve Akdeniz’deki insanlar İzmir’den Antalya’ya kadar olan alanda su ve gıda gereksinimlerini bu bölgenin durumuna göre gidermişler. Keza Mezopotamya insanı da tarih boyunca ihtiyaçlarını Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölge içindeki duruma göre şekillendirmişler. Eski İstanbul’da her evin altında yağan yağmur sularının biriktirileceği bir sarnıç bulunması da başka önemli bir örnek. Antik kentin ve sarayın su ihtiyacı dahi bu şeklide karşılanıyormuş. Ne oldu da insan doğanın efendisi olunca bunları unuttu?

Çevre ve Ekoloji Hareketi avukatlarından (ÇEHAV) Yakup Okumuşoğlu Bianet’e verdiği röportajda Artvin ve Rize’de meydana gelen sel ve heyelanlar hakkında bu iki ilin arazi yapısının iklimi, doğası dışında başka ortak noktaları olduğunu belirtiyor:

Elektrik üretimi için derelerin üzerine kurulan HES’ler ve barajlar, ıslah edilsin diye betonlar arasına sıkıştırılan dereler, yol için doldurulan bir deniz ve 1800 metre tepelerinden geçecek bir yol… Islah projeleri suyun akışını hızlandıran, hızlı akış sonrasında da en ufak bir engel çıkması durumunda taşmasına neden olan projeler. Normalde Karadeniz gibi yerlerde su kendi akışında dönemeçler oluşturuyor, hızını düşürecek şekilde bir taraftan gidip öbür kıyılara vuruyor ve hızı azalarak akıyor. Fakat ıslah ettiğiniz zaman dereyi bir beton oluk içerisine alıyorsunuz ve yatağı daraltıyorsunuz.

Bir de bunlar çok hızlı sürede sularını denize boşaltan dereler olduğu için hızla gelen sular beton oluktan daha da hızlanarak akıyor. Su eğimin düştüğü yerlerde göllenmeye başlıyor. Ön tarafta da Karadeniz Sahil Yolu nedeniyle yapılmış olan Çin Seddi gibi bir bariyer var. Dolayısıyla bu bariyeri aşamayan, ıslah nedeniyle derenin dışına taşan su da tekrar geri dönemediği için yine göllenmeye sebebiyet veriyor ve bu seller gerçekleşiyor.”

Ve gelecekte 17 köyün daha sel tehlikesi altında olduğunu da ekliyor.

Su hayattır, hem yeraltı hem de yeryüzü için… Yıllar önce yazdığım bir yazıda insanların su hasadını öğrenmek yerine akiferde bulunan hazır sudan su çekmesini konu ederek “Akiferden çekilen her damla su gelecek kuşakların hakkından çalmaktır” demiştim. 

Konya Ovası‘nda kuruTUlan göller için dışarıdan su getirilip orasının GAP Bölgesi gibi yeşertilebileceği de TRT’nin geçen sene yaptığı bir belgeselde açıklanıyor. Meteoroloji verilerine göre Türkiye’de yıllık yağış miktarının 500 mm civarında olduğu dikkate alınırsa zaten kuraklıkla yüz yüze olan bir ülkeyiz. Acaba Konya Ovası’nı yeşertecek suyun getirildiği bölgelerdeki canlıların hayatından çalınacağı düşünülüyor mu?

Kanal İstanbul başta olmak üzere kent planlarına baktığımızda sanki güya aralarda kendileri için bırakacakları bir avuç yeşilin dahi yer altında birçok bütünselliğin parçası olduğunu unutuyorlar. Bazı kendini duyarlı gibi gösteren, yapılaşmaya izin veren belediyelerin dahi uygulamalarına baktıkça içim ürperiyor. Yeraltındaki su kapanlarını besleyen alanlar betonlaştırıldıktan sonra oluşturacağınız bir avuç yüzeysel yeşillik hiçbir şey ifade etmiyor. O derenin suyunun nereden besleneceği düşünülmediği sürece, o vadiden beslenecek biyolojik çeşitlik yok olduktan sonra, binalarınızın yenilemeyeceğini göreceksiniz. O milli su sel felaketi olarak köprüleri yıkıp geçtiğinde asfaltlarınızı söküp attığında doğayı hiçe sayarak yaptığınız o Karadeniz’deki Yeşil Yol‘unuzdan da geçemez olabilirsiniz.

Doğayı ve kadını boyunduruk altına alan patriyarkal kapitalist endüstriyalist militarist sistemle teknolojiyle her şeyin üstesinden gelebileceğini sanan beyaz adam zihniyeti ise bunu nasıl aşacağız?

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Pestisitler ekosistem çöküşünü hızlandırıyor – Bülent Şık

Geçtiğimiz kasım ayında 153 ülkeden 11 binden fazla bilim insanı bir açıklama yayınlayarak iklim krizinin tarif edilmeyecek büyüklükte insani acılara neden olacağına dikkat çekmişti. 

BioScience dergisinde yayınlanan ve 1979’da Cenevre‘de düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı toplantısının 40. yıldönümünde yapılan açıklamada iklim krizinin şimdiden içinde olduğumuz ve şiddetinin de giderek artacağı belirtildi.

Açıklamada, insanlığın acilen önlem alması gerektiği, hayatın devamlılığını ve sürdürülebilir bir geleceği güvence altına alabilmek için küresel toplumun doğal ekosistemlerle kurduğu ilişkiyi kökten değiştirmesi gerektiği ifade edildi.

Yapılan açıklamanın önemini anlatabilmek için yine geçtiğimiz yıl sonuçları açıklanan iki önemli çalışmaya değineceğim. Bu çalışmaların sonuçları yeryüzündeki böcek türlerinin sayısında çok hızlı bir azalma olduğunu gösteriyor.

Böcek türleri azalıyor

2019 yılı Şubat ayında sonuçları açıklanan kapsamlı bir bilimsel bir inceleme dünyadaki böcek türlerinin kaygı verici bir azalma oranı ile yok olduklarını ortaya koyuyor. Çalışmada önümüzdeki birkaç on yılda dünya böcek türlerinin yüzde 40’ının yok olabileceği belirtiliyor. Böceklerdeki yokoluş oranı, memelilere, kuşlara ve sürüngenlere göre sekiz kat daha hızlı seyrediyor.

Habitat kaybı (böceklerin yaşam alanlarının kentleşme, tarım alanları açılması, endüstriyel faaliyetler vb gibi nedenlerle daralması) ve geçtiğimiz 60-70 yılda sistematik ve yaygın bir şekilde kullanılan pestisitler böcek türlerindeki hızlı yok oluşunun ana nedenleri olarak gösteriliyor.

Ekosistemin çöküşü

2019 yılı sonuna doğru yayınlanan bir başka kapsamlı çalışmada ise ormanlar ve meralar gibi korunaklı yaşam alanlarında bile böcek türlerinin sayısında azalmalar olduğu belirtildi. Azalmanın en önemli nedeni aşırı kimyasal (pestisit) kullanımına dayalı yoğun tarım faaliyetleri. Özellikle de tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu bölgelere yakın olan ormanlık alanlar ile otlak ve meralar risk altında.

Şimdiye kadar bu tip korunaklı bölgelerin canlılar için bir sığınak gibi görülebileceği, bu bölgelerde yaşayan canlıların pestisitlerin toksik etkilerinden ya da kimyasal kirlilik vb. gibi yıkım yaratan etkenlerden fazla etkilenmediği düşünülüyordu. Araştırma bulguları yeryüzü ekosisteminin çökmesi olasılığına işaret ettiği için çok önemli ve bu nedenle de çalışmanın sonuçları meselenin bir paradigma değişikliğine gidilmesini gerektirecek kadar önemli olduğunu belirten bir çağrı yapılarak açıklandı.

Böcekler yüz milyonlarca yıldır doğada var kalabilmiş ve milyonlarca canlı türünü bünyelerinde barındıran çok geniş bir canlı topluluğu. Doğal hayatın devamlılığı için vazgeçilmez bir öneme sahipler.

Ne yapmalıyız?

Pestisitlerin zararları ve pestisit kullanımına alternatif uygulamalar konusunda dünya genelinde faaliyet yürüten Pestisit Eylem Ağı (PAN) isimli organizasyon geçtiğimiz yıl Mart ayında yayınlanan bir çalışmasında böceklere zarar veren pestisitleri tek tek listeledi. Yayının çevresel toksisite başlığını taşıyan kısmında uçucu böceklere ve sucul canlılara zarar veren, suda, dip çamurlarında ve toprakta uzun süre zehirli etkisini koruyan 148 adet pestisit yer alıyor.

Ülkeden ülkeye sayısı değişmekle beraber listede yer alan bu pestisitlerin tamamı dünya tarımında, büyük bir çoğunluğu da ülkemiz tarımında kullanılıyor. Örneğin böceklere en fazla zarar veren pestisitlerin başında gelen klorpirifos, malathion ve neonikotinoid grubunda yer alan çeşitli pestisitler gibi. Listede yer alan pestisitlerin doğal hayata verdikleri zarar uzun zamandır dile getirilmesine rağmen kullanım miktarlarının yıldan yıla artış gösterdiğini de belirtmeliyim. 

Toplumsal baskı gerek

PAN tarafından yayınlanan listenin bir benzeri Greenpeace tarafından da yayınlanmıştı. Aslında bu tip listeler PAN ve Greenpeace tarafından 2009’dan bu yana yayınlanıyor. Oluşturulan listeler ciddi bir akademik temele dayanıyor. Pestisit kullanımını sınırlandırmak için mevcut sorunların boyutlarını betimleyen akademik çalışmalara ihtiyaç olduğu kadar konu ile ilgili kurumlara (Örneğin Tarım ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı) yönelik toplumsal baskı kurulmasına da gerek var.

Ancak böyle bir baskı kurabilmek için öncelikle Türkiye tarımında kullanılan ve böceklere en fazla zarar veren pestisitlerin hangileri olduğunun tek tek belirlenmesi yani bir kara listenin oluşturulması gerekiyor. Elde mevcut bir kara liste üzerinden somut talepleri dile getirmek daha doğru olacak. Bu önemli konuya bir sonraki yazıda devam edeceğim.

(Bu yazı ilk kez Bianet’te yayımlanmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

DoğaManşet

TMMOB’dan Salda Raporu: Millet Bahçesi göle telafisi imkansız zarar verir

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Salda Gölü Raporu Komisyonu tarafından hazırlanan “TMMOB Salda Gölü Raporu” yayımlandı.

Burdur’da bulunan Salda Gölü kıyısının imara açılarak “Millet Bahçesi” kurulması konusu 2019’da gündeme geldiğinde, yöre halkının talebi üzerine bu raporu hazırlayan TMMOB, projenin yaratacağı sonuçları jeolojik, meteorolojik, tarımsal, çevre, planlama ve hukuki boyutlarıyla değerlendirdi. 

Bu değerlendirmeler çerçevesinde, raporda Salda Gölü ve yakın çevresini kapsayan her ölçekteki imar planı ve değişikliklerin yeniden gözden geçirilerek, koruyucu hükümleri içerecek şekilde değiştirilmesi gerektiği vurgulandı.

İhalenin iptal edilmesi ve başlayan fiili çalışmaların “telafisi mümkün olmayan zararların önüne geçmek için” durdurulması gerektiği belirtilen TMMOB raporunda “Doğanın bize ait olmadığını, doğayı gelecek nesillerden ödünç aldığımızı aklımızdan çıkarmamalı, rant amaçlı projeler ile Salda Gölü’nün yok olmasına izin verilmemelidir” ifadeleri kullanıldı.

Göl yok olabilir”

TMMOB’un raporunda Salda Gölü’ne ilişkin şu tespit ve önerilere yer verildi:

  • Salda Gölü yaklaşık 2 milyon yıl önce çevreden gelen sular ve yüzey sularının toplanmasıyla oluşmuştur. Salda (Karakova) Deresi, Doğanbaba Deresi, Köpek Deresi gibi sürekli akarsular ve Karanlık Deresi, Kuruçay, Kayadibi Deresi gibi mevsimlik akarsular Salda Gölü’ne dökülür.
  • Bu kapalı gölü besleyen derelere, bazıları yargı kararıyla durdurulmasına karşın su gelişini engelleyen gölet yapılması gölün yok olmasını ciddi olarak etkileyecektir.

  • Göl, madencilik faaliyetleri ve taşocakları ile kirlenme tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu konudaki sorunlar hazırlanan bilimsel raporlar ve açılan davalarla önlenmeye çalışılmaktadır. Göl ve çevresindeki maden ocakları için sadece ‘plan notlarında’ maden ocağı açılamaz, mevcut ocakların ruhsat süreleri uzatılamaz denilmektedir. Oysa madencilik faaliyetlerine izin verilmemesi ve verilen izinlerin iptali gerekmektedir. Salda Gölü, madencilik faaliyetleri ve taşocakları ile kirletilmemeli ve yok edilmemelidir.”

Gölün kendine özgü flora ve faunası

Raporda yer verilen bilgiye göre, Salda Gölü Alt Havzası’nda 62’si ötücü, 38’i su kuşu, 9’u gündüz ve 1’i ise gece yırtıcısı olan 110 kuş türü bulunuyor. Bu türlerden 75’i Bern Sözleşmesi kapsamında koruma altında:

  • Salda Gölü ve yakın çevresinin kendine özgü flora ve faunası mutlaka korunmalıdır. Salda Gölü ve yakın çevresi kendine özgü flora ve fauna barındırmaktadır. Barındırdığı endemik türler ile Önemli Bitki Alanı (ÖBA), Önemli Doğa Alanı (ÖDA) ve Önemli Kuş Alanı (ÖKA) kriterlerini sağlayan uluslararası öneme sahip bir sulak alandır.

  • Alanda 61 familyaya ait 301 sucul ve karasal bitki türü bulunmaktadır. Çok hassas vejetasyona sahip olan gölün kıyılıları 9 farklı endemik ve nesli küresel ölçekte tehlike altında olan bitki türünü barındırmaktadır. Verbascum dudleyanum (Salda Bataklık Sığır Kuyruğu) ve Verbascum flabellifolium önemli endemik bir türlerdir. Salda Gölü Sulak Alanı ulusal mevzuat ve uluslararası sözleşmeler kapsamında mutlaka korunmalıdır.

Amaç birilerine ‘rant’ sağlamak mı? 

  • Gerek ÇED raporu alınmadan hazırlanan Millet Bahçesi Mimari Projesinin gerekse Salda Gölü ve Çevresi 1/1.000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planının, Salda Gölü ve çevresinin doğal özelliklerinin ve güzelliklerinin korunması amacıyla yapılması gerekirken, sanki Salda Gölü’nü ve çevresini bitirmek için ve birilerine ‘Rant’ sağlamak amacıyla hazırlanmış olduğu görülmektedir.
  • “Gerek imar planları gerekse kentsel tasarım planları kararlarıyla oluşacak yapılaşma ve yapılaşmanın getirdiği insan yoğunluğu, ‘Su Kuşları Yaşama Ortamı’ olarak Uluslararası öneme sahip Salda Gölü Çevresindeki Ekosistemi alt üst edeceği gibi beyaz kumsalların da yok olmasına sebep olacaktır.”

‘Kamu yararına aykırı’

Salda Gölü’nün “Millet Bahçesi ve Millet Bahçesine Ait Sosyal Donatıları İle Alt Yapı Ve Çevre Düzenlemesi” ne yönelik 31 Eylül 2019 tarihli ihale kararının “yeni yapılaşmalara yol açacağı için” yargıya taşındığı bilgisine de raporda yer verildi:

  • “Salda Gölünde ‘1. ve 2.derece sit alanları’ ve sulak alanın bir kısmı kullanıma açılmakta, tümüyle Ankara’ya alınan yetkilerle seçimle gelen yerel yönetimlerin bölgede söz hakkı ve plan yapma yetkisi kaldırılmaktadır.
  • Millet Bahçesi ve turizm amaçlı yapılaşma kararları ve Millet Bahçesi yapımı amaçlı ihale ve rant amaçlı uygulamalar kamu yararına ve toplum çıkarına aykırıdır.”

Öneriler

TMMOB, Salda Gölü’nün korunması için önerilerini şöyle sıraladı:

  • Salda Gölü’nün korunması bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır.
  • Salda Gölü gibi hassas alanların yönetiminde temel yaklaşım, ulusal çevre politikaları, uluslararası korunan alanların kullanım ilkeleri ve geleneksel yaklaşımın harmanlaması ile daha iyi korunarak geleceğe taşınması olmalıdır. Bunun için mutlaka doğal alanın yapısı ve biyoçeşitliliğinin korunması ile tüm canlıların uyumlu olarak kullanımına sunulması gerekmektedir.

  • Yapılaşma getirilen kırsal gelişme alanlarında konaklama dahil her türlü fonksiyona yönelik yapılaşma yapabilecek iken Salda Gölü kıyısında Millet Bahçesi projesinde ısrar edilmemeli, proje iptal edilmelidir.
  •  Millet Bahçesi Projesi ve 1/1.000 ölçekli Koruma Amaçlı İmar Planı’nın uygulanması ile, ileride telafisi mümkün olmayan durumların ortaya çıkacağından, bir an evvel bu projelerden vazgeçilip, Salda Gölü’nü gerçekten korumaya yönelik projelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir.
  • Dünyada korunan alanlarda sürdürülebilirlik ilkelerinin öncelik olarak alındığı ‘korunan alanlarda doğa turizmi’ yaklaşımlarına örnek olarak; Pasifik Okyanusu’ndaki Galapagos Adaları, Finlandiya’daki Kevo Mutlak Koruma Alanı, ABD’deki Grand Canyon Milli Parkı’nda mekansal, zamansal ve insan sayısı açısından kullanımın kısıtlanması, sıkı kurallar ve zonlama gibi yönetim araçlarının kullanıldığı bilinmektedir. Salda Gölü’nde de benzer korumacı yöntem ve araçlar kullanılmalıdır.
  • Salda Gölü ve çevresinde sadece gezinti yapılmalı, piknik yasaklanmalı, Göl ve çevresi koruma bandı ile çevrilmeli, yürüyüş sporu için eşsiz bir yer olan salda gölü kıyısındaki beyaz kumsallara ayakkabı ile basılmamalı ve binek araçlarının gölden uzak noktalarda park etmesi sağlanmalıdır. Gölün bitki ve hayvan gen kaynaklarını, endemik türlerini tanıtan bilgilendirici tabela ve panolar konulmalıdır. Eko-turizm, korunan alanlarda doğa turizmi konulu eğitim ve tanıtım çalışmaları yapılmalıdır.

 

Kategori: Doğa

DoğaEkolojiManşet

Yeni araştırma: Denizlerdeki mikroplastik kirliliği sanılanın iki katı olabilir

Birleşik Krallık ve ABD kıyılarında araştırma yapan bilim insanlarının yaptığı bir çalışma, denizlerdeki plastik kirliliğinin boyutlarının sanılandan çok daha vahim olduğunu ortaya koydu.

Guardian’dan Damian Carrington‘ın haberine göre, araştırmacılar bu kez benzer çalışmalarda daha önce kullanılan ağlara göre daha sık aralıklı bir ağ kullandı. Bunun sonucunda öncekilere nazaran çok daha fazla mikroplastik atık ağa takıldı.

Araştırmada 100 (0.1 milimetre), 333 (normalde benzer araştırmalarda kullanılan ağlar) ve 500 mikron büyüklüğünde gözleri olan ağlar kullanıldı. Sonuç olarak en sık gözlü ağda, normalde kullanılan ağlarda bulunandan 2.5 kat daha fazla mikroplastik atık bulundu. Neticede tespit edilen küçük partiküllerin de yüzeydeki plastik miktarına ilişkin yapılan küresel tahminlere eklenmesiyle birlikte varsayılan aralığın 5 ile 50 ton partikülden 12 ile 125 ton partiküle çıktığı görüldü.

Atık sayısı zooplanktonları geçmiş

Mikroplastik atıkların bu kadar fazla olması, yalnızca denizlerin kirliliğinin iki katı olduğunu gösterdiği için değil bu büyüklükteki atıkların zooplanktonlar tarafından tüketilebileceğini ortaya koyduğu için de endişe verici.

Zooplanktonlar, sualtı besin zincirinde önemli bir halka, bu canlı aynı zamanda küresel iklimin düzenlenmesinde de önemli rol oynuyor. Ancak yeni verilere göre, bazı bölgelerde, su altındaki mikroplastik maddelerin sayısı zooplanktonların sayısını dahi geçmiş olabilir.

Kuşlar günde ortalama 200 parça plastik yiyor

Yapılan bir başka güncel çalışma ise nehirlerdeki mikroplastik kirliliğinin nasıl suda yaşayan böceklerle beslenen kuşlar üzerinden besin zincirine girdiğini ortaya koydu. Çalışmaya göre, kuşlar, günde ortalama 200 parça plastik atık yiyor.

Mikroplastik atıklar nehirlerden okyanuslara, suları da toprağı da kirletiyor, insanlar tarafından solunması ise, boyutu henüz tam olarak belirlenemeyen sağlık sorunlarına yol açıyor.

‘Bunu hayal bile edemezdim’

Aynı çalışma dere kuşlarının binlerce plastiği yuvalarına taşıyarak yavrularını beslediğini ortaya koydu. Cardiff Üniversitesi‘nden Profesör Steve Ormerod, konuyla ilgili şöyle söylüyor:

Neredeyse 40 yıldır nehirler ve dere kuşları üzerinde çalışıyorum. Bir gün, yaptığımız çalışmanın bu harikulade kuşların plastik nedeniyle risk altında olduğunu ortaya çıkaracağını hayal bile edemezdim. Bu bizim için, kirlenmenin boyutunu ortaya koyan bir gösterge oldu.

Dere kuşları, dünyada dalabilen ve nehirdeki böceklerle beslenebilen tek ötücü kuş türü, ancak bu harika adaptasyon yeteneği, aynı zamanda da onun kirlilikten kaçamamasının bir nedeni.

Kirliliğin kuşların sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin boyutu henüz tam anlamıyla anlaşılmış değil. Ancak Ormerod’a göre mikroplastiklerin, derekuşlarını ve sudaki organizmaları etkileyen kirliliğin yanına eklenmesiyle elde edilecek bilgiler, sorunun çözümüne ışık tutabilir.

Kategori: Doğa

EkonomiEnerjiManşet

Salgından sonra emisyonsuz ekonomik iyileşme mümkün

Oxford Üniversitesi’nden akademisyenler ve dünyanın önde gelen ekonomistleri Covid-19 krizi ardından ekonomilerin yeniden inşası kapsamında yapılacak iyileştirme programlarını değerlendiren bir rapor yayımladı.

Nobel ödüllü Joseph Stiglitz ve tanınmış iklim ekonomisti Nicholas Stern’in aralarında bulunduğu uluslararası ekip, mevcut krizden sürdürülebilirliği gözeterek çıkmanın, ekonomi ve iklim üzerindeki etkisini değerlendirmek üzere bir araya geldi. 700’ü aşkın teşvik politikasının 25 başlık altında sınıflandırıldığı çalışma kapsamında, maliye bakanlıkları ve merkez bankalarından üst düzey yetkilileri içeren, 53 ülkeden 231 uzmanla anket çalışması gerçekleştirildi.

Anket çalışmasının sonuçlarından ve 2008 mali krizinden elde edilen öğretilerden yararlanan ekonomistler, çevre açısından sürdürülebilir projelerin daha fazla istihdam yarattığı sonucuna ulaştı. Bu projeler, geleneksel mali teşviklere kıyasla, harcanan dolar başına hem daha yüksek kısa vadeli getiri sağlıyor hem de uzun vadede tasarruf sağlıyor.

Raporun baş yazarı ve Oxford Üniversitesi’ndeki Smith School of Enterprise and Environment’ın direktörlüğünü yapan Cameron Hepburn şunları söyledi:

Covid-19 sürecinde tanık olduğumuz emisyonlardaki düşüş kısa ömürlü olacak. Ancak bu rapor, ekonomik iyileştirme sürecinde daha temiz hava, doğal ekosistemlerin iyileşmesi ve sera gazı emisyonlarındaki düşüş gibi son zamanlarda yaşadığımız olumlu gelişmelerin birçoğunu koruyabilme seçeneğimiz olduğunu gösteriyor.”

İmperial College London Üniversitesi bünyesinde yer alan Grantham İklim Değişikliği ve Çevre Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olarak görev yapan Ajay Gambhir de şu ifadeleri kullandı: Yaşadığımız salgın nedeniyle hayat tarzımızda istemeden yaptığımız, evden çalışma ve seyahat sınırlandırmaları gibi değişimler, bize daha sessiz, daha temiz sokaklar ve daha az stresli şekilde işe gitme seçeneklerini deneyimleme imkânı sağladı. Bu değişiklikleri geniş bant internet ve elektrikli araçların yanı sıra düşük karbonlu ve enerji tasarruflu evlere yapılan hızlı yatırımlarla desteklemek, ekonomik olduğu kadar çevresel açıdan oldukça mantıklıdır”

Ekonomi ve iklim hedefleri bir arada yürütülebilir

Potansiyel Covid-19 ekonomik iyileştirme programlarını değerlendiren çalışma, ekonomi ve iklim hedeflerinin bir arada yürütülmesinin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Önümüzdeki altı ay boyunca bu mekanizmaların yönü büyük ölçüde, küresel ısınmanın en olumsuz etkilerinden kaçınmanın mümkün olup olmadığını belirleyecek.

Uluslararası uzmanlar tarafından gerçekleştirilen araştırmada, temiz enerji altyapısı gibi ‘yeşil teşvik’ mekanizmalarının gösterdiği ekonomik performans, yarattığı büyüme etkisi ve istihdam önerileri yer alıyor. Araştırmanın sonuçları uzun vadeli ve iklim dostu teşvik politikalarının, yalnızca küresel ısınmayı yavaşlatmakla kalmayıp, aynı zamanda ekonomik açıdan olumlu etkisinin daha yüksek olduğunu gösteriyor.  

Elde edilen sonuçlar,  Oxford Review of Economic Policy adlı bilimsel dergide yayımlanacak. Makalede çevresel açıdan sürdürülebilirliğin temelinde sera gazı emisyonlarının azaltılmasının bulunduğuna dikkat çekilirken, çevresel sürdürdürülebilirlik açısından olumlu etki yaratacak politikaların yatırım getirisinin büyüklüğüne de vurgu yapılıyor. Buna göre, temiz enerji altyapıları inşaatı, önceki araştırmaların ortaya koyduğu gibi, kısa vadede yoğun emek gerektirdiği için dolar başına fosil yakıt yatırımlarına kıyasla iki kat daha fazla iş hacmi yaratıyor.  

Çalışmada önerilen diğer politikalar arasında bina verimliliğini arttırmaya yönelik harcamalar, temiz araştırma sermaye yatırımları yer alıyor. İstihdam politikalarına yönelik olarak, Covid -19 nedeniyle oluşan işsizliğin yanı sıra, ekonomilerin karbondan arındırılması sürecinde oluşacak işsizliğinin çözümüne yönelik kapasite artırımı yatırımları ve gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir tarım gibi kırsal destek programı harcamalarının örnek olarak verildiği araştırmada, havayolu şirketlerini kurtarmaya yönelik herhangi bir koşul öne sürülmeden sağlanan teşvikler, gerek ekonomik etkisi gerek iklim göstergeleri açısından, performansı en düşük olanlar arasında yer alıyor.

Çoğu G20 ülkesinde hükümetler, salgın nedeniyle önemli boyutta yardım tedbirleri uygulamaya koyuyor. Ancak bunlardan hiçbirinde önemli mali iyileştirme tedbirlerinin yer almadığı görülüyor. Raporun yazarları, ülkelerin ekonomilerini ve çevre sağlığını iyileştirmek adına, ulusal planlama süreçlerinde bu kriterleri dikkate alma fırsatını değerlendireceğini umuyor.

 

Kategori: Ekonomi

DoğaEditörün SeçtikleriManşetSivil ToplumYerel

Dersim’in yedi köyü ve mezraları taş ocağına kurban ediliyor

Dersim’in merkeze bağlı İnönü Mahallesi sınırlarındaki Milli Köyü‘ne 2 km mesafedeki taş ocağı, doğaya zarar verdiği gibi halk sağlığını da tehdit ediyor.

Doğan İnşaat ve Sanayi Ticaret limited şirketine ait taşocağının kapatılması için geçen nisanda Change.org’da imza kampanyası başlatıldı, ancak sorun 15 yıldır devam ediyor. Köylülerin bu süre zarfında belediyeye ve valiliğe yaptığı şikayetler ise sonuçsuz kaldı.

ÇED raporu yoktu

Munzur Koruma Kurulu’nun (DEDEF) Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu alınmadan izin verildiğini belirttiği taş ocaklarının yarattığı tahribatın menzili, nazimiye yol ayrımı, Marçik, Sahar, Sinanköy, Nuşit, Güleç, Doa Xanê köyleri ve mezralarını içine alıyor.

Konuyla ilgili Milli Köyü’nden Veli Ay ve Deniz Bilgin’le görüştük.

‘Milyonlarca yılda oluşan vadi 15 yılda çöle döndü’

Yerleşimlerin ve hayvanların yaşam alanlarının taş ocağına çok yakın olduğunu vurgulayan Ay durumu şu sözlerle anlattı:

İnsanlar, hayvanlar, doğa bu taş ocağının çıkardığı tozdan ve kirlilikten etkilendi. Ağaçlar kurudu, insanlarımız rahatsızlandı, su kirletildi. Kendi köylülerimizin anlatımıyla, orada çeşmelerimiz vardı, şu an kullanılamaz durumdalar. (…) Milyonlarca yıl içinde oluşmuş bir vadi çöle çevrildi.

15 yıla yakındır taş ocağını işleten Doğan İnşaat ve Sanayi şirketinin sahibi Erdal Güntaş, aslında beş yıl önce, çevreye zarar vermemek için taş ocağını kapatacağını söylemişti ancak Ay’ın söylediğine göre çalışmalara hiç ara verilmedi.

‘Doğa katliamı göz göre göre geldi’

Doğanın partiler üstü bir kavram olduğunu söyleyen Ay, kum ocağına karşı belediyelere ve valiliklere başvurduklarını, ancak şikayetlerden sonuç alınamadığını kaydetti. Ay, çevre örgütlerine de kırgın:

Dilekçelerimiz göz önüne alınmadı, çevreciler ve çevre örgütleri de tepki göstermedi, bize hiç yardım etmedi, çevreci avukatlarımıza gidildi, insanlar oyalandı, dava açılmadı, bu olayda yalnız bırakıldık ve bu doğa katliamı göz göre göre geldi. 20 yılda nehir o kadar çok değişti ki… Canlılar, balıklar, bitki örtüsü, ekosistem yok oldu. (…) Ağaçlar tozdan kurudu, üzüm bağları yok oldu.

‘Feodal ilişkiler aşılamıyor’

Taşların kırılması nedeniyle çıkan gürültüden insanların bölgede yaşayamaz hale geldiğini söyleyen Ay, savcılığa bu nedenle pek çok kez suç duyurusunda bulunduklarını ancak bunların dikkate alınmadığını belirtti. Ona göre bunun bir nedeni de feodal ilişkiler:

İnsanlarımızda bir adamcılık, aşiretçilik, feodal ilişkiler… Almış başını gidiyor. Bu sarmalı kıramadık. Dışarıdan demokrat, ilerici, devrimci görünüyoruz ancak hala kendi içimizde feodal yapının getirdiği sorunlarla boğuşuyoruz; bu durum doğaya yansıyor.

Ay’ın dikkat çektiği bir diğer nokta ise, ekonomik gerekçelerle doğa tahribatının meşrulaştırılması. Anlattığına göre bu noktada siyasi partilerin bakışı birbirinden çok farklı değil:

Milyonlarca yıllık bir vadinin karnını deşiyorsunuz, oradaki tüm canlıları yok ediyorsunuz. Bunu bu şekilde kavramayıp da kapitalist tüketim kültürü içinde normalleştirmek, ‘Tabii, birilerinin hayatını geçindirmesi yaşaması gerekiyor, ne olmuş yani, biz de yapmayalım mı?’ gibi söylemlerle savunmak (doğru olmaz)

‘Kutsala da saldırı’

Taş ocağının hemen yakınında Şair Silê Qiz’in mezarının olduğu Mezela Dewres’in (Derviş’in Mezarı), diğer tarafında ise Vile Jêlê ziyaretinin yer aldığını hatırlatan Ay’a göre, yapılan yalnızca doğaya değil aynı zamanda kutsala da bir saldırı niteliğinde:

Mahallemiz şehir merkezine çok yakın, mahallenin üst kısmında taş ocağı, alt kısmında, Pülümür kıyısında kum ocağı var. Taş ocağının olduğu yer Alevi Kızılbaş inancı için kutsal bir yer. Burada olan sadece bir doğa kıyımı değil, kutsal mekan tahribatıdır aynı zamanda. Çünkü taş ocağının olduğu yer kutsal mekanın uzantısı.

‘Domates, biber tutmuyor’

Milli Köyü yerlilerinden konuştuğumuz bir diğer isim olan Deniz Bilgin, Kemere Kunk vadisinin eski günlerini “devasa kayaların, ulu meşe ağaçlarının, buz gibi soğuk suların olduğu” bir yeryüzü cenneti gibi anlatıyor. Ancak söylediğine göre gelinen aşamada bunların hiçbirinden eser kalmadı, vadi tamamen yok oldu. Nitekim Google Earth bu gerçeği açıkça yüzümüze vuruyor:

Köydeki sebze bahçeleri artık tutmuyor. Domates, biber ekiliyor ama tutmuyor, çünkü bitkilerin fotosentezi ve çiçeklenmesi etkilendi. Yeraltı suları da etkilendi. Taş ocakları için kayalar dinamitlerle patlatıldı, bu yeraltı sularının daha da diplere gitmesine yol açtı.

Bilgin’in aktardığına göre, dinamitleme çalışmaları Mezela Dewres’e de zarar vermiş:

Taş ocağından yuvarlanan taşlar mezar taşlarını kırdı. Şirket daha sonra yaptırdı bunları, ama böyle bir gerçek var. Oralar sürekli dinamitleniyor. Sürekli dinamit gürültüsü, araba gürültüsü…

Bilgin, taş ocağının havada yol açtığı kirlilikten ötürü meyve ağaçlarının verimini kaybettiğini de belirtti: 

Toprağımızdaki her canlının huzuru bozuldu. Sadece insanın değil. Bitki florası çok zengin bir bölge, endemik türler var, yaban keçisi, yaban domuzu bir çok hayvan yaşıyor bölgede.

Dersim halkı uzun yıllardır yörede gerçekleştirilen çevre tahribatına karşı direniyor. Siyasi partiler, hukukçular ve sivil toplumdan yardım ve destek isteyen Dersimliler, göz ardı edilmemek istiyor.

Kategori: Doğa

Editörün SeçtikleriEkolojik YaşamManşet

Hastalıklı bir gezegende sağlıklı kalmak -1

Dosya Haber: Oya Ayman

Neredeyse tüm gezegene yayılan koronavirüs çeşitlerinden Covid-19, kaos teorisinin en temel kuralını hatırlattı: ”Çin’de kanat çırpan bir kelebek ABD’de fırtınaya neden olabilir.” Kelebek etkisi hepimizin gözleri önünde gerçekleşti ve fırtına bütün dünyaya yayıldı; yağmur ormanlarında ve ırak bölgelerde yaşayan birkaç kabile hariç artık bundan etkilenmeyen kimse yok -hasta olsa da olmasa da…

Üretim ve tüketimleri sonucu pek çok canlı türünün yok olmasına neden olan insan türü, doğadan uzaklaşarak, kendi kurduğu ”güvenli” sığınaklarında ne kadar aciz olduğunu gördü.

Doğa karşısında aciziyetimize rağmen -ya da belki bu acizlik nedeniyle- Covid-19’un birkaç ayda verdiği zarar ve yıkımın binlerce katını insan türü olarak gezegendeki diğer türlere yapıyoruz. Üstelik onların ne hastaneleri ne aşıları ne sosyal medyaları ne de kapanacak evleri var. Çoğu canlı varlık, bizim tüketim ve üretim biçimlerimiz yüzünden yerinden yurdundan edilmiş durumda.

Ancak enerji, tarım, ulaşım gibi yaşamın her alanındaki faaliyetlerimiz sonucunda doğal yaşamda açtığımız yaralar dönüp dolaşıp bizi etkiliyor. Hiç birimizin diğerinden bağımsız olmadığı küçük gezegenimizde ne ekersek onu biçiyoruz. Kullandığımız kaynaklar ile kullanılabilir kaynaklar arasındaki uçurum giderek açılıyor. Gezegenimizin kendi kendini yenileme kapasitesi artık insan türünün taleplerini karşılamaya yetişemiyor. Örneğin, geçen yıl dünya ekosisteminin bir yılda ürettiği ”doğal kaynağı” sekiz  ay içinde tüketmişiz. Yılın geri kalanında ise doğal sermayeden yiyoruz. Oysa gezegenimiz zayıfladıkça biz de zayıflıyoruz. Acizliğimizin acısını doğadaki diğer varlıklar üzerinde üstünlük kurmaya çalışarak çıkardıkça, ekosistem, asıl bu davranışın zayıflık olduğunu görmemize neden olan bir sürpriz yapıveriyor.

Çeşitlilik yoksa bağışıklık da yok!

Covid-19’un farkına varmamızı sağladığı şeylerden biri de, koruyucu sağlığın, yani vücut direncimizin hastalıklardan korumak için ne denli önemli olduğu… Bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak, en az temizlik kadar önemli. Uzmanlar vitaminler, mineraller ve antioksidanlarla zenginleştirilmiş -kararında- bir diyet uygulandığında enfeksiyon hastalıklarına yakalanma riskinin düştüğünü söylüyor. Güçlü bağışıklık sistemi, koronavirüse yakalansak da ağır semptomlar olmadan geçirmemizi sağlayabiliyor.

Ancak sadece önerilen gıdaları yemek ve egzersiz yapmak vücut direncimizi güçlü tutmak ve sağlığımızı korumak için yeterli mi?

Covid-19’a yakalanma korkusu bağışıklık sistemini güçlendiren bazı gıdaları, vitaminleri ve fiziksel kondüsyonu baş tacı yapsa da bağışıklık meselesi, sanıldığından daha karmaşık ilişkiler ağının bir parçası. Nerede, nasıl yaşadığımız, soluduğumuz havanın kalitesi, soframıza gelen gıdanın hangi yöntemlerle yetiştirildiği gibi pek çok değişken, bağışıklık sistemimizi ve sağlığımızı doğrudan etkiliyor.

Biyologlar, iklim bilimciler, sağlıkçılar, tarım ve gıda uzmanları, sağlıklı olmanın sağlıklı bir çevreyle doğrudan ilişkili olduğu görüşünde birleşiyor. İklim değişikliğinin, ormansızlaşmanın, giderek yok olan bitkisel ve hayvansal çeşitliliğin, kimyasallarla kirlenen toprağın ve suyun, pestisitlerle zehirlenen ve çeşitliliği giderek yok olan gıdaların sağlığımıza etkileri konusundaki araştırmalar, bağışıklık sistemimizin de diğer her şey gibi bütünden kopuk olmadığını ortaya koyuyor.

Peki, çevremiz ve biyolojik çeşitlilik ile bağışıklığımız arasında nasıl bir bağ var?

Biyoçeşitlilik, yeryüzünde yaşayan genlerin, türlerin, ekosistemlerin ve ekolojik süreçlerinin çeşitliliğini tanımlıyor ve bu çeşitliliğin kaybı diğer türleri etkiliyor… Elbette ipin ucu bütünün parçası olan insana da dokunuyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) biyoçeşitlilik ve sağlık ilişkisini inceleyen raporlarına göre, ”İnsan sağlığı tatlı su, gıda, ısınma gibi ekosistem ürün ve hizmetlerine bağlı ve bu hizmetler eğer ihtiyaçları karşılamak için yeterli değilse biyolojik çeşitlilik kaybının doğrudan insan sağlığı üzerinde önemli etkileri olabilir.”

DSÖ, biyolojik çeşitlilik kaybı ve bağışıklık sistemimiz arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor: Eylemlerimizle ekosistemlerin hem yapısını hem de işlevlerini bozuyor ve yerel biyoçeşitliliği değiştiriyoruz. Bu tür bozulmalar bazı organizmaların miktarını azaltıyor, bazılarında da nüfus artışına neden oluyor, organizmalar arası etkileşimleri modifiye ediyor ve organizmalar ile içinde bulundukları fiziksel ve kimyasal ortamların karşılıklı ilişkilerini yeniden düzenliyor. Bulaşıcı hastalıkların örüntüleri de bu bozulmalara karşı duyarlı. Bulaşıcı hastalık barındıran varlıklar ve bulaşısını etkileyen temel süreçler arasında, ormansızlaşma ve toprak kullanımında değişim; baraj inşaatı, sulama, kontrolsüz veya çarpık kentleşme gibi örnekler dahilinde su kullanımı; belirli hastalıkları kontrol etmek için kullanılan pestisitlere ve antibiyotiklere karşı direnç; iklim değişikliği; göç ve uluslararası seyahat, ticaret ve patojenlerin insan tarafından tesadüfi veya kasıtlı olarak ortaya çıkarılması bulunuyor.

Bütüncül sağlık konusunda çalışmalar yapan, Prof.Dr. Serdar İskit, sağlığımızın biyoçeşitlilik -bir başka deyişle bütün- ile olan ilişkisinin kadim öğretilerde önemsenen bir olgu olduğuna dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: ”Günümüzde rasyonel aklın ele aldığı yöntemlerle bu ilişki güçlü şekilde yeniden tanımlanıyor. Örneğin, kullanılan ilaçların önemli kısmının ilk formları türümüz dışındaki canlılardan elde edilen maddeler. En çok bilinen iki örnek; hem ağrı kesici-ateş düşürücü ve hem de kalp damar hastalıkları ilacı olan asetil salisilik asit, söğüt ağacı kabuğundan elde edilmiştir. Ağaçtan elde edilen bir diğer ilaç da kinindir. Bugün de birçok etnobotanikçinin dünyanın çeşitliliğin en az etkilendiği bölgelerinde alzheimer gibi modern hastalıklara şifa arayışları devam ediyor.”

Biyoçeşitliliğin yok olması, yapılan ilaç araştırmaları için de ciddi bir sorun oluşturuyor. İskit , ”Tür yok oluşları nedeni ile tamamlanamayan birçok ilaç çalışması var. Yani bir türün yok olması bizim ulaşabileceğimiz bir şifa bilgisinin/aracının yok olması anlamı da taşıyabiliyor” diyor.

Biyoçeşitlilik ve sağlık ilişkisi sadece ilaçlarla sınırlı değil. Biyoçeşitlilik denildiğinde akla ilk gelen bitkiler ve hayvanlar olsa da, daha az görünür olan ancak gezegenimizdeki canlı maddenin büyük kısmını içeren mikroorganizmaları da içeriyor. Bu noktada başka sorularla karşılaşıyoruz: Biyoçeşitliliğin azalması ile kentsel ve daha zengin ortamlarda bulunan mikroorganizma profilindeki değişiklik, yerli insan mikrobiyotasına nasıl yansıyor? Bitki ve hayvanların biyoçeşitlilik kaybının çevresel mikrobiyota üzerindeki etkileri neler?

Dünya Alerji Organizasyonu İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitlilik Özel Komitesi’nin yayınladığı ”Biyoçeşitlilik Hipotezi ve Alerjik Hastalıklar” başlıklı makale bu soruların yanıtını veriyor. Makale, kötü gelişmiş veya yetersiz bağışıklığın alerji ve astım, otoimmünite, kanser, kronik enfeksiyonlar gibi hastalıkların gelişmesinde rol oynadığına dikkat çekiyor ve mikroorganizmaların pasif seyirciler ya da geçici yolcular olarak değil, bariyer işlevinin ve bağışıklık toleransının geliştirilmesi ve sürdürülmesinde giderek daha aktif katılımcılar olarak kabul edildiğini belirtiyor:

”Biyolojik çeşitlilik kaybı çevresel ve insan mikrobiyotasları arasındaki etkileşimin azalmasına neden olur. Bu da bağışıklık fonksiyon bozukluğuna ve insanlarda tolerans mekanizmalarının bozulmasına neden olabilir. Bağışıklık hücreleri, normal gelişim ve işlev için mikroplarla etkileşime girmelidir. Cilt, bağırsak ve solunum yolu aracılığıyla mikrobiyal bileşenlere sürekli maruz kalarak doğuştan gelen ve düzenleyici ağların aktivasyonunu, enflamatuar hastalıklara karşı koruyucu mekanizmaların gelişmesini sağlar. Daha önce her yerde bulunan bu mikro organizmaların aniden azalması veya çeşitliliği, uygun bağışıklık ve enflamatuar yanıtları düzenleme ve geri yükleme başarısızlıklarına yol açabilir.”

Mikro dostlarımız ile şifamız arasında çok yakın bir ilişki olduğunu ortaya koyan başka çalışmalar da var. Prof.Dr. İskit bu konuda da açıklayıcı örnekler veriyor: ”Ağaçların salgıladığı fitonsit adlı bir maddenin bedenimize ve ruh halimize iyi geldiği bilimsel çalışmalar ile gösterildi. 20 yıldan fazla süren farklı çalışmalarda, günümüze kadar 60’ın üzerinde ağaç türü ile insan hastalıkları arasında birebir şifa ilişkisi gösterildi. Topraktaki laktobasil ailesinden bir türün çocuklarımızda öğrenmeyi artırdığı veya mikobakteryum ailesinin bir üyesinin ruh halimizi olumlu yönde teşvik eden vücut salgılarını artırdığını yeni yeni öğreniyoruz.”

Bu arada milyonlarca insanın temizliğe her zamankinden daha fazla özen gösterdiği Covid-19 salgınında, temizlikte aşırıya kaçmak ve kimyasallar kullanmak yararlı mikroorganizmaları da yok ederek yarardan çok zarar getiriyor. Çamaşır suyu kullanmanın KOAH ve astım hastalığına yakalanma riskini artırdığına dair çalışmaların yanı sıra, İskandinav ülkelerinde yapılan araştırmalar, aşırı temizliğin beklenenin tersine çocuklarda bazı hastalık türlerinde artışa neden olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Mikro dostlarımızı tamamen ortadan kaldırmak bize iyi gelmiyor. Ayrıca temizlik yaparken aşırı su kullanmak da temiz su varlığının azalmasına neden oluyor.

Ormansızlaşma, yaban hayatın yok olması ve salgın hastalıklar

Bulaşıcı hastalıklar her yıl bir milyardan fazla insanın enfeksiyon hastalıklarına yakalanmasına ve dünya çapında milyonlarca ölüme neden oluyor. İnsanda bilinen bulaşıcı hastalıkların yaklaşık üçte ikisi hayvanlarla paylaşılıyor ve son zamanlarda ortaya çıkan hastalıkların çoğu da yaban hayatı ile ilişkili.

Hindistan’daki SRM Üniversitesi Epidemiyoloji Bölümü, Halk Sağlığı bölümü uzmanlarının yaptığı bir araştırma, kalabalık insan yerleşimleri ve yaban hayatı arasında artan yakınlığın, evcil hayvanlar ve yaban hayatı arasındaki hastalık bulaşma oranlarının artmasına yol açtığına dikkat çekiyor: ”Hindistan’da hayvanlardan insanlara geçen ve ciddi kayıplara neden olan nepah ve hendra virüslerine dair raporlar, doğal habitatın insan tarafından değiştirilmesinin salgın riskinin artmasına neden olduğunu kanıtlıyor. Bu tür salgınlar, bu patojenlerin rezervuarı olan meyve yarasası türlerinin tünek alanını olumsuz yönde etkileyen ormanların yok edilmesine bağlanıyor. Sonuç olarak, meyve yarasaları insan yerleşimlerinde meyve ağaçlarına kaydı, böylece insan ve yarasalar arasındaki temaslar hastalık salgınlarına yol açtı.”

Araştırmanın dikkat çektiği bir başka nokta da, insan nüfusunun yaban hayatı sahalarına doğru yayılmasıyla birlikte, yabancı türlerin yeni ekosistemlere girişinin biyolojik kirliliğe neden olması. Yeni bölgelerde yerel olmayan patojenlerin neden olduğu kirlilik, biyoçeşitlilik kaybının ve yeni hastalıkların ortaya çıkmasına neden oluyor. Azalan sayıda rakip tür, diğer türlerin bolluğunun artmasına izin vererek, bu türlerin hastalıklarının yayılmasını kolaylaştırıyor. Örneğin, 15. yüzyılın başlarındaki yaygın insan hareketleri bir kıtadan diğerine kızamık, çiçek hastalığı ve veba gibi oldukça bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasına neden oldu. Hastalıkların yeni bölgelere girmesi, patojenle daha önce teması olmayanlarda hastalığa ve ardından yıkıcı salgınlara yol açtı.

SRM Üniversitesi araştırmacıları ayrıca hastalığı taşıyan konakçı çeşitliliğindeki artış ile hastalık sıklığında azalma arasında bir korelasyon olduğuna işaret ediyor. Hayvanlardaki çeşitlilik, hastalık olasılığını ve insanlara bulaşma olasılığını azaltıyor. Seyreltme etkisi adı verilen bu durum, zoonotik hastalıklara maruz kalma riskinin azaltılmasına yardımcı oluyor.

Tarımsal biyoçeşitlilik ve beslenme

Biyolojik çeşitlilik hem tür çeşitliliğini hem de genetik, ekosistem ve ekolojik süreç çeşitliliğini içine alıyor. Farklı besleyici değerlere sahip gıdalarla beslenmek vücut direncimizi yükseltiyor. Dolayısıyla gıda çeşitliliğinin sağlığımızla doğrudan ilişkisi var.

Öte yandan biyolojik çeşitlilik kaybı, gıda çeşitliliğini de tehdit ediyor. Dünyada tüm memeli türlerinin yüzde 25’inin yok olma tehdidi altında olduğu kabul edilirken, evcil hayvanların yabani akrabası olan memelilerin yüzde 50’den fazlası aynı tehditle karşı karşıya. Aynı tehlike bitki türleri için de geçerli. Günümüzde dünya nüfusunun çoğunluğunu besleyen kültüre alınmış tür sayısı 125’i geçmiyor. Çiftçi eliyle yüzyıllardır seçilerek günümüze gelen evladiyelik tohumlar giderek yok olurken, yerel mutfaklarda kullanılan tür çeşitliliğiyle birlikte, ormansızlaşma, kirlilik gibi tehditler, bitki türlerinin sayısının da her geçen gün azalmasına neden oluyor.

Newcastle Üniversitesi’nde biyolojik çeşitlilik konusunda çalışan araştırmacılar, Philip McGowan, Friederike Bolam ve Louise Mair, 2019 yılında yayınladıkları bir makalede, genetik çeşitliliğin bağışıklıkla ilişkisine dikkat çekiyor: ”Evcilleştirilmiş türlerin vahşi akrabaları; yüksek dağ sıralarının, yoğun tropikal ormanların ve kurak çöllerin kayalık ve buzul ortamında yaşarlar. Bu hayvanlar doğal koşullarında gelişimlerini sürdürür ve bu sebeple besi türlerinin karşılaştıkları hastalıklarla mücadele etmelerine ve değişken çevresel koşullarda verimli kalmalarına yardım edecek genler barındırabilirler. Genetik çeşitlilik, bireylerin bilinmeyen bir hastalık karşısında bağışıklık kazanmak gibi faydalı genetik tuhaflıklara sahip olma ihtimalini yükselterek, türlerin gelecekte de uzun süre varlığını devam ettirmelerini sağlıyor.”

Araştırmacılar iklim değişikliği sonucu, pek çok gıda çeşidinin kuraklığa dayanıklı yabani akrabalarına ihtiyaç duyulabileceğini belirtiyor: ”Örneğin yetiştirilen mısırın kuraklığa karşı dayanıklı olan yabani akrabaları, onları daha güçlü hale getirmek için mevcut tür ve çeşitlerle çaprazlanabilir. Aynı şekilde ineklerin vahşi akrabaları, yeni hastalıklar ortaya çıktıkça DNA’larında kodlanan bağışıklık sistemini güçlendirmek için evcil sığırlarla melezlenebilir.” Ama vahşi akrabalar yok olmazlarsa…

Gowan, Bolam ve Mair, doğayla olan ilişkimizde esaslı bir dönüşüme ihtiyaç duyduğumuza işaret ediyor ve ekliyorlar: ”Bu dönüşümün, beslenme rejimimiz ve besinlerin nasıl üretildiği konusunda ciddi değişiklikler içermesi gerekiyor. Gittikçe daha da belirsizleşecek bir gelecekte, genetik çeşitliliğin gıda güvenliğini artırabilmesi için kritik besi ve tarım türlerinin vahşi/yabani akrabalarına ihtiyacımız olacak.”

Hükümetler Arası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Platformu (IPBES), insanlığın doğaya yaklaşımını ve kullanma şeklini değiştirmemesi halinde, gezegenin yaşam destek sistemlerinin çökebileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Evcil hayvanların ve kültüre alınmış bitkilerin bu tür yabani akrabalarını yitirmek, tarımsal mahsulleri ve hayvanları genetik bağlamda daha yoksul bıraktığı için gıda güvenliğini tehdit ediyor.

Dünyada yaklaşık 60 bin tür bitki, tıbbi ve aromatik amaçla ve takviye besin olarak kullanılıyor. Genetik çeşitliliğin teminatı olan yerel çeşitler gün geçtikçe yok olurken, yiyecek çeşitliliğini nesilden nesile aktaran yerel mutfak kültürü de kayboluyor ve küresel ölçekte yetiştirilen 125 türle sınırlıyor.

Doğa Koruma Merkezi’nden biyolog Yıldıray Lise, ”Besin çeşitliliğin azalmasının yerel toplulukların sağlığını etkilemesi kaçınılmaz” diyor. Biyolojik çeşitliliğin kültürel çeşitlilik ile bağlantısına dikkat çeken Lise şunları anlatıyor:

”Biyolojik çeşitlilik insan kültürünün şekillenmesinde ve medeniyetinin gelişmesinde en önemli etkenlerden biridir. Dünyada korunması gereken sıcak noktalara baktığımızda biyolojik çeşitlilik açısından en zengin alanlarda kültürel çeşitliliğin de zengin olduğunu görüyoruz. Biyolojik çeşitlilik yok oldukça kültürel çeşitlilik, dolayısıyla beslenme çeşitliliği de etkileniyor. Son dönemde yeni tarım alanlarının açılması için ormanların ve bozkırların yok edilmesinin çok yönlü etkileri var. Örneğin, Endonezya’da palm yağı elde etmek için açılan tarım alanlarının yok ettiği ormanlar, hem yerel toplulukları hem de yaban hayatını içine alan çok zengin kültürel ve biyolojik çeşitliliği barındırıyor. Bu topluluklar gibi birçok topluluk gıdaya ek olarak tıbbi ve kültürel amaçlar için doğal alanlardan toplanan ürünlere güveniyor. Bu alanların kaybı, tehdit altındaki kültürler ve biyoçeşitlilik, gıda çeşitliliği ile geleneksel tıp bilgisinin ve araçlarının da tehlike altında olması anlamına geliyor.”

Editörün SeçtikleriEkolojiManşet

Doğal yeşil alandan TOKİ bahçesine: Millet Bahçeleri

Dosya Haber: Derya Göregen

Koronavirüs (Covid-19) salgını, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, 130’un üzerinde ülkeye yayılmış durumda. Önümüzdeki günlerde bu sayının daha da artacağı açık. Virüsün daha sonraki yıllarda insanların, ülkelerin, iktidarların, ideolojilerin üzerinde bırakacağı etkiler ise tartışılmaya başlandı bile. Bu tartışmanın odak konusu hiç kuşkusuz ki doğayı, ekolojik döngüyü tahrip etmek yerine dinlemek, anlamak, sahip çıkmak ve saygı göstermek olacak. Dünyanın giderek ısındığı ve iklim krizinin geri dönülemeyecek sınırlara yaklaştığı bir tarihsel süreçte, doğaya verilen zarar, karbon yutakları ormanlarda yaratılan hasar, biyolojik çeşitlilik ve vahşi yaşam üzerindeki baskının hastalık ve salgınlarla ilişkisiz olduğunu düşünmemek zor.

Ancak Türkiye korona vakalarıyla sarsılmaya başladığı günlerde, yönetim kademelerindekilerin gündemi bambaşkaydı. Virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı her geçen gün artarken, İstanbul’un ölüm fermanı olacak Kanal İstanbul Projesi’nin ilk ihalesine çıkıldı ve maskeli bir törenle ihale tamamlandı. Hemen öncesinde Salda Gölü’nün çevresine Millet Bahçesi inşaatı yapmak için yüklenici firmanın hazırlıklar yaptığını öğrendik. Ormanlık alanlardaki kesimlerin sürdüğü haberleri sık sık medyaya yansıyor.

Henüz 16 Mart 2020 tarihinde, Türkiye’de 47 vaka görülmüşken, Resmi Gazete’de yayımlanan yeni bir yönetmenlikle ülkenin doğal SİT alanları üzerinde tüm kararlar, yetkiler, tesciller, ilanlar Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Başka bir deyişle, Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’le birlikte orman ve su hakkındaki tüm karar ve yetkiler, tesciller ve ilanların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılacağı ilan edildi.

Resmi Gazete’de yayımlanan yeni yönetmenliğe ilişkin tartışmalar gündemin yoğunluğu nedeniyle basına yansımazken, konu ilerleyen günlerde kritik bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkacak. Sözkonusu alanlar üzerindeki yetkinin tekelleşmesi ve sonuçlarını, Millet Bahçeleri örneği üzerinden uzmanlarla değerlendirdik.

Söz yeşil icraat beton…

Millet Bahçeleri’nin yapımı, 24 Haziran 2019 seçimleri öncesi “Gönül Belediyeciliği Anlayışıyla” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “100 Günlük Eylem Planı” kapsamında duyurulmuştu:

Önemli ipucu vereyim bunu kimseden duymadınız. O da şu; biz çevreciyiz. Bugüne kadar diktiğimiz ağaçlarla, milyarlarca ağaçlarla nam salan bir iktidarız. Şimdi yeni bir adım daha atacağız. Bazı illerimizde millet bahçeleri kuracağız.”

Bu sözlerin ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın koordinasyonunda tüm Türkiye çapında Millet Bahçeleri yapımına başlandı. Yapımı tamamlanan İstanbul Kayaşehir birinci etap ile UNESCO koruması altında olan ve daha sonra Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan izin ve görüş alınmadığı ortaya çıkan Diyarbakır Suriçi Millet bahçelerinin açılışı Erdoğan’ın katılımıyla düzenlenen törenle yapıldı. Ayrıca TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO tarafından yapılan İstanbul Başakşehir Kuzey Yakası Millet Bahçesi de tamamlandı.

40 ilde 60 Millet Bahçesi

Yapılan yeni bir düzenlemeyle daha önce 30 ilde inşa edilmesi planlanan 41 Millet Bahçesi’nin sayısı, 40 ilde 60 olarak revize edildi. Şu anda Diyarbakır, Mersin, Trabzon, Muş, Bitlis, Balıkesir, Afyonkarahisar, Erzurum, Karaman, Burdur, Ankara, Konya, Sivas, İstanbul, Kars, Aydın, Kırıkkale, Kastamonu, Hakkari, Ardahan, Giresun, Kırklareli, Tekirdağ, Nevşehir, Yozgat, Gaziantep, Malatya, Adana ve Hatay’da 47 millet bahçesi projelendirme aşamasında. 11 ilde 13’ünün inşaatı ise devam ediyor.

Uluslararası iklim toplantılarında iklim krizine çare olarak gösterilen ve “daha çok yeşil” iddiasıyla hayata geçirilen Millet Bahçelerinin zaten doğal olan ortamlara restoran, otopark, mescit, tuvalet, çay bahçesi, millet kıraathaneleriyle betonlaştırılması ve ‘bahçeleştirilmesi’ ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Uzmanlar ayrıca yeşil alanların devletlerce metalaştırılıp nakit girişi sağlayabilecekleri alanlar haline getirileceği uyarısı yapıyor.

TMMOB Peyzaj Mimarlar Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yeşil alan miktarının hızla azalmakta olduğunun altını çiziyor. Şehir planlamalarında yeşil alan tasarımı konusundaki yaklaşım sonucu kentler büyürken yeşil alanların daralmaya başladığına dikkat çeken Oruçkaptan, bu durumun ağır sonuçlarını yaşamakta olduğumuzu; yaşanan ve yaşanacak olan depremler, sel ve su baskınları ile yangınların da bu alanlara nasıl ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini belirtiyor. New York şehrinin ortasındaki Central Park ve Londra’daki Hyde Park’ı örnek veren Oruçkaptan, göze kestirilen her yeşil alanın konut ve işyeri olarak’değ erlendirilecek’ bila bedel arazi olarak görülmesinin sakıncalarına vurgu yapıyor.

İşi uzmanına değil ranta bırakmak

Oruçkaptan Millet Bahçeleri girişimi öncesinde konunun uzmanlarına danışılmamasını da eleştiriyor: “Açık ve yeşil alan planlanması, tasarımı, uygulaması, bakımı vb. peyzaj mimarlık meslek disiplininin işidir. Bu projede kamu kurumu niteliğinde olan ve Anayasa maddesi ile korunan meslek örgütü TMMOB Peyzaj Mimarları odası ile işbirliği yapılmak yerine, ilgili birimlerin idareciliklerine bile başka meslek gruplarından insanlar getirildi.”

Ülkenin ve her kentin peyzaj master planı yapılması; peyzaj mimarlarının ilgili yasa ve yönetmeliklerde yer alması gerektiğine işaret eden  Oruçkaptan’a göre, imar planları ve ilgili yönetmelikleri sıklıkla değiştirilerek, siyasi iktidara fayda ve rant sağlamak yerine acilen kırsal, kentsel, tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal peyzajlar ile ilgili koruma, yönetme, planlama ve tasarımı üzerine değişiklikler yapılmalı: “Ayrıca bu ülkede yeşil alanlar için mutlaka “Millet Bahçesi’ne ihtiyaç mı vardır? Kent, mahalle ve semt parkları, yaya bölgeleri, meydanlar daha önce de yetersiz olmakla birlikte yapılıyordu. Millet Bahçeleri bir dönemi anımsatacak ideolojik bir kavram olarak mı planlanıyor diye soru işareti doğuyor. Çünkü şimdi yapılan kentsel tasarım projeleri mevcuttaki birçok parkın ismi “Millet Bahçesi” olarak değiştirildiğini görüyoruz.”

TOKİ konutları bahçesi

Oruçkaplan projenin temel ayaklarından Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) açtığı ihalelerin de denetim mekanizması ve adil bir hukuk anlayışının da nasıl rafa kaldırıldığını gösteren iyi bir örnek olduğunu anlatıyor: “İhalelere önceden belirlenmiş, büyük inşaat firmaları girebiliyor. Alınan ihalelerde taşeron olarak yer alan peyzaj mimarları, hazırladıkları projelerin mimarların hiç söz hakkı yok. Çizdikleri projelerin hangi ilde, nasıl bir ortamda hayata geçirileceğini bile bilmiyorlar.”

Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla projeye dahil olan TOKİ,  üç yılda 50 millet bahçesi hedefiyle yola çıktığını duyurmuştu. Ancak proje kapsamında TOKİ mülkiyetindeki toplam 2 milyon metrekarelik gayrimenkul alanı da Millet Bahçesi olarak görünüyor. Bu arazilere Emlak Konut’un da 10 bin konut yapması planlanıyor. Yani, 2023’e kadar bitirilmesi planlanan pek çok Millet Bahçesi projesinin TOKİ konutlarının bahçesi olarak planlandığı anlaşılıyor.

Sürdürülemez ekosistem

Millet bahçelerinin doğal çevre, ekolojik denge ve iklim için yararları oldukça tartışmalıyken,  ekosistemin sürdürülebilirliğine olanak vermeyişi de eleştiriliyor. Kapalı devre bir proje olarak geliştirilen bahçeler, flora ve fauna geçişlerine, türlerin kaynaşması ve birbirleriyle etkileşimine izin vermiyor. Buralarda kullanılabilecek yabancı türlerin, bölgenin biyoçeşitliğini marjinalleştirmesi ya da istilacı türlerin çevredeki diğer endemik türleri baskılaması da bir diğer potansiyel risk.

Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, zaten var olan doğal alanların Millet Bahçesi adı altında sonuçları düşünülmeden dönüştürülmesini eleştiriyor:

“Bu girişim, kazanılan bir yeşil alan yaratmadığı gibi var olanı da yeni rant alanları haline getirdi. Örneğin Salda Gölü’nün Millet Bahçesi olarak ilan edilmesinin neye hizmet ettiği kuşkulu. Salda da Türkiye’deki diğer göller gibi kuraklık riskiyle karşı karşıya. Geniş bir alana yayılan göl çevresinin ihaleye çıkarılmasına karşı Oda olarak yürütmeyi durdurma talebinde bulunmuştuk, ancak reddedildi. Daha önce Diyarbakır surlarını çevreleyen, sadece bahçe sahiplerinin girebildiği, sebze ve meyve bostanları olan Hevsel Bahçeleri’nde de benzer bir süreç yaşandı. Yıllar içerisinde önce küçük çay bahçeleri ile halka açıldı, sonra ticari işletmeler bölgeye girdi. Yeni durumda, daha büyük sermaye gruplarının ağırlığını koyacağı şimdiden belli.”

Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Veysel Ulusoy’un HES’ler için “Satmayalım da sular boşa mı aksın?” sözünü hatırlatan Oruçkaplan, bu zihniyetin hiç değişmediğini belirtiyor.

YTÜ bahçesi de ‘dönüştürülüyor’

16 Mart’ta yapılan yönetmelik değişikliğiyle Millet Bahçesi haline getirilen doğal alanlar, halkın kullanımına ücretli olarak açılacak. Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ)  Çevre Mühendisliği Fakültesi eski Öğretim Üyesi Prof. Emine Beyza Üstün, Davutpaşa Kampüsü’nün bahçesinin Millet Bahçesi’ne dönüştürülme planları hakkında şunları söylüyor: “Bu, bir yönetim anlayışı. AKP Genel Başkanı’nın yürüttüğü bu yönetim tarzıyla pek çok yönetmelik ve yasada olduğu gibi, bu konuda da doğal alanları kullanıma açarak ellerini güçlendiriyorlar. Yönetmelik sayesinde Cumhurbaşkanı’nın doğrudan onayıyla, içinde doğal ve kültürel varlıkları barındıran, Davutpaşa Kampüsü ya da YTÜ’nün Beşiktaş Kampüsü gibi doğal alanları, ‘halka açmak’ adı altında ranta açıyorlar. Buna da tek kişinin imzasıyla ve kimseye danışma, görüş alma gereği duymadan bir anda yapıyorlar.”

Üstün, üniversitelerin eğitim ve araştırma çalışmalarını desteklemek yerine öğrenci, çalışanlar ve eğitim emekçilerinin bahçesinden yararlanma hakkını kısıtlamasını, onların girişini sınırlayacak, güvenlikle girilebilecek bölgeler haline getirecek projeyi eleştirirken Dicle Üniversitesi örneğini veriyor: “Sur’da yıkılan evlerin; içlerinde hayatını kaybeden insanların organ parçalarının da olduğu iddia edilen hafriyat atıkları Dicle Üniversitesi’nin bahçesine döküldü. Bunu da gizlice ve üniversite rektörünün isteğiyle yaptılar. Bir üniversite bahçesinin bir savaşın hafriyat döküm alanı olması, durumun vahametini açıkça gösteriyor.”

Dünya Mirası’na Millet Bahçesi

Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri, binlerce yıldır tarihi Diyarbakır şehrinin yanı başında kırsal peyzaj olarak var olmayı başardı ve bu nedenle de Dünya Miras Alanı olarak tescillendi.

2010-2013 yıllarında Diyarbakır Müze Müdürü ve Diyarbakır Kalesi ile Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı Alan Başkanı olarak görev yapan arkeolog ve araştırmacı yazar Nevin Soyukaya’ya göre, UNESCO koruması altında olan bölgede planlanan Millet Bahçesi yasalara aykırı.

Millet Bahçesi ile birlikte Dicle Vadisi’nde 1. Etabı tamamlanan proje kapsamında Kırklar Dağı’na yapılan camii ve rekreasyon alanları ile alanın doğal peyzajının büyük yara aldığı belirten Soyukaya şunları söylüyor:

Dünya mirası surlar, bazalt kaya tabakası ve Dicle Vadisi ile bütün oluştururken, Millet Bahçesi’nin binlerce yıldır varlığını korumayı başaran kültürel peyzajı ile alanın bütünlüğünü ve özgünlüğünü tahrip etmekten öte bir fonksiyonu olmadı.”

Validebağ Korusu’nu bekleyen tehdit

İstanbul’un Üsküdar semtinde bulunan 354 dekarlık Validebağ Korusu da Millet Bahçesi projesi kapsamına alındı. Korunun 17 dekarı 2014’te Sağlık Bakanlığı’na, 76 dekarı Milli Eğitim Bakanlığı‘na, geri kalan 261 dekarı da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edildi. Korunun bakanlıklara tahsis edilen bölümleri doğal dokusunu yitirdi. İBB’ye tahsisle birlikte de geri kalan kısmının ticarileşmesinin önü açıldı.

Validebağ Korusu Savunması sözcülerinden Dr. Figen K. Sezer, korunun 1.Derece Doğal Sit Alanı olduğunu hatırlatıyor. 1990’lardan beri mahalle sakinleri tarafından sahip çıkılarak savunulan Validebağ’ın kalan kısımlarının, bugün İstanbul koruları arasında doğallığı büyük ölçüde korunmuş tek koru olduğuna dikkat çeken Sezer şöyle konuşuyor:

“Proje hem ‘millet’ hem ‘bahçe’ sözcükleri istismar edilerek, önümüze konuyor. Ankara’da Baruthane, İstanbul’da Atatürk Havalimanı gibi alanların dönüştürülmesiyle yaratılacağı söylenen  ‘Millet Bahçeleri’ planları içinde koru olarak yer alan tek yer ise Validebağ.”

Validebağ’da korunacaklar

Figen Sezer’in verdiği bilgilere göre, Validebağ’da korunacak çok şey var:

  • Koruda 89 türden, 7000 adet ağaç, ağaççık ve çok sayıda doğal çalılık bulunuyor.  Bir kısmı yenilebilir, hatta şifalı çok yıllık ya da soğanlı bitki ve sarmaşık çeşidinin sayısı ise 40’ı geçiyor.
  • Koru, 120’den fazla kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Maskeli Ötleğen, Sarı Çinte, Üveyik, Orman Toygarı, Ak Mukallit, Kerkenez, Dağ Kuyruksallayanı, İbibik, Çeltikçi, Saz Delicesi Validebağ’da gözlenebilen kuşların yalnızca birkaçı. Söğüt Bülbülü ve Çıvgın, korudaki çalı altlarına yuva yapan kuş türlerinden. Peyzaj çalışmaları sırasında bu kuşlar, böğürtlen ve diğer çalıların sökülmesiyle yuva yapacak yer bulamayacak. Koru ayrıca göçmen kuşların su ve barınma ihtiyaçlarını da karşılıyor.

  • Validebağ’da 30 farklı kelebek türü yaşıyor. Bunlardan bazıları, Minik Sevbeni, Orman Melikesi, Sarı Azamet ve Hatmi Zıpzıp…
  • Koru içinde tescilli tarihi binalar bulunuyor.

Validebağ Korusu’nun sadece mahalle ve İstanbul halkının doğal alan ihtiyacını karşılamadığını, aynı zamanda pek çok okulun öğrencilerini ‘doğal eğitim’ için koruya getirdiğini anlatan Sezer, buranın Millet Bahçesi olması halinde olabilecekleri ise şöyle sıralıyor:

  • Validebağ Korusu, içindeki tescilli tarihi binaların kültürel değeri bir yana, 1998’den beri 1. derece doğal SİT alanı ilan edilen ve bu tanıma göre ‘korunması gerekli alan’dır. Millet Bahçesi’ne dönüştürmek amacıyla yapılacak peyzaj ve seyir terasları, yürüme yolları, aydınlatma gerekçesiyle girişilecek inşaat faaliyetleri, korunması gerekli bu doğal dokuyu tahrip edecek.
  • Koruya çakılacak her bir çivi, dökülecek beton, yapılacak yeni yol ve aydınlatma, serilecek rulo çim ve yapılacak ilaçlama, korunun tüm doğal dokusunu, ekolojik dengesini, yaşam döngüsünü bozacak.
  • Tek bir ağaç yılda 114 kg oksijen üretirken Validebağ Korusu, binlerce ağacı, çalısı ve otlarıyla hem nefes oluyor hem de yılda 32.000 ton zararlı parçacığı süzerek havayı temizliyor. Bölgedeki inşaat yoğunluğunun artmasıyla zemin sularının seviyesindeki azalma ağaçların yaşamını zaten tehdit etmekteyken, yeni çevre düzenlemeleri zararın daha da artmasına yol açacak.

Doğal yaşamı savunmak

İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Değişikliği çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin ise yeşilin giderek yeryüzünden silindiği yeni yüzyılda, doğaya özlem, doğayı geri kazanma ve sahip çıkma hareketlerinin de giderek büyüdüğüne dikkat çekiyor:

“Siyasi bir hamle olarak ‘doğayı geri kazanma politikaları’, rant üzerine kurulu sistemlerde sahici değildir. Ancak içinden geçtiğimiz dönem gösteriyor ki dünyayı artık bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. İnsanın tek başına yaşadığı bir dünya varsayamayız. “

Şahin, Millet Bahçelerinin iklim krizine çare olarak gösterilmesini ise şöyle değerlendiriyor: “Kentlerdeki yeşil alanları herhangi bir inşaat vb. yapmadan insanların kullanımına açmayı amaçlıyorsa genel anlamda kentlilerin refahı için iyi bir şey elbette. Ancak doğal yaşam alanlarını  Salda Gölü örneğindeki gibi korumak yerine daha fazla kullanmak gibi bir sonuç verecekse kabul etmek mümkün değil. Öte yandan konunun iklim değişikliğiyle mücadeleyle pek bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Belki kentlerde iklim değişikliğinin sıcak dalgaları gibi etkilerine adaptasyon için alınacak önlemler anlamında belli bir yararı olabilir, ancak büyük ölçekli orman ekosistemi restorasyon çalışmaları hariç tutulursa kısıtlı düzeyde ağaçlandırmanın bile iklim kriziyle mücadeleye bir katkısını düşünmek fazlasıyla iyi niyet çabası olur. Bu projelerde fazla bir ekosistem restorasyonu olduğunu da sanmıyorum. Madrid’de bunun mücadele yöntemleri arasında açıklanmasının nedeni bence çaresizlik. Türkiye, Paris Anlaşması’nda gözlemci konuma düştü, kömüre dönüş politikasını bırakamıyor, yenilenebilir enerjiye geçişte bile yavaşladı. İklim kriziyle mücadele konusunda ciddi bir adım atamadıkları için de böyle yan yoldan zaman kazanmaya çalışıyorlar.”

Yapımı süren ve planlanan Millet Bahçeleri projesi, süregiden salgın koşullarının ardından gelebilecek olası ekonomik durgunlukta ne ölçüde hayata geçirilebilecek, iktidar projenin ardında duracak mı henüz belli değil. Çevreciler ve aktivistlerin itirazı ve karşı duruşlarının devam edeceği ise kesin. Önümüzdeki aylar, her bakımdan ‘sıcak’ geçeceğe benziyor.

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki fotoğraf çok anlam

Birçok şeyin değişmesi gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Artık eski normallerimiz birer birer ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bunun yanında eski alışkanlıklarla yapılan salgın sonrası planların yazılı olduğu defterlerin de sayılı yaprakları kalmış gibi. Çoğumuz hala olan bitenin tam olarak ne olduğunu anlayamıyoruz. O kadar ciddi bir bilgi bombardımanı var ki gerçeğin ne olduğunu görebilmek adeta bir keşfe dönüşmek üzere. Aşırı bilgi aynı zamanda bilgiye erişememe ya da gerçeğin ne olduğunun anlaşılamamasına neden oluyor. Nasıl ki aşırı sulama bitkilerin ölmesine neden olabiliyorsa aşırı bilgi de gerçeğin ölmesine neden olmak üzere.  Gerçeğin farkına varmanın zor olduğu ortamda mevcut durumun anlaşılması da imkânsızlaşır. İşte salgın sonrası sanki her şey olağan seyrine tekrar dönecekmiş gibi planlar yapılmasının asıl nedeni de bu! Durumun anlamının kavranamamış olması.

Şu sıralar dolaşımda olan ve durumun ne olduğunu ve olmadığını anlatan iki fotoğraf var. Birincisi Santiago/Şili’den. Şili’deki protestolar esnasında birçok yerde görünen bu yazının anlamı ise aşağı yukarı “Normalimize geri dönmeyeceğiz çünkü eski normalimiz problemin ta kendisi” şeklinde.

Peki, nedir problemin kaynağı olan eski normalimiz? Yaşam tarzımız mı? Ekonomik sistemimiz mi? Siyasal sistemimiz mi? Yoksa hepsi birden mi?

Evet, hepsi birden. Hem de hepsinin birden birleşimi. Birbirini besleyen ve doğadan kopalı çok olmuş bir arızalar manzumesi. Adına ne dersek diyelim. Hepimizin pay sahibi olduğu ancak %1 olarak nitelendirilen servet sahiplerinin asıl pay sahibi olduğu arızalar bütünü. Henüz daha bununla hesaplaşmayı akıl edemiyoruz çünkü başta da söylediğimiz gibi, daha gerçeği henüz keşfedemedik. Bu gidişle keşfetmemiz için çok daha trajik bir zaman diliminden geçmemiz gerekecek gibi. İşte doğayla olan ilişkimizin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu yıkıcılığa neden olan normallerimizin tarihsel seyri, keşfetmemiz gereken gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Önemli olan şartlar olgunlaştığında bu gerçeği görecek bir ışığın çakması. Ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağına dair bir öngörü, yapılamayacak kadar fazla değişkenin etkisi altında. Belki de bu salgın, durumun farkında olmayan ve olayın vahametini ekonomik göstergelere indirgeyerek gidereceğini zanneden erkin küresel olarak ciddi bir sarsılma yaşamasına neden olacak. İşte o zaman eski normallerimizin kötülüğünün de farkına varmaya başlayacağız.

Doğa cezalandırmaz, dönüştürür

Peki, bu farkındalık oluştuğunda iş işten geçmiş olmayacak mı? Olacak, olmalı da! Çünkü geçecek olan o iş de aslında eski normalin kendisi olacak. Belki o zaman zincirlerimizden kurtulabilir ve bir alternatife yönelmeye mecbur kalabiliriz.  Ancak bunun basit ve kolay olacağını beklememek de yararımıza. Bedel ödemeden hesap vermeden eski normallerimizden kurtulamayacağız. Bu da bir gerçek. Peki, bedel ödememiz gerekiyorsa bu durumu da hak etmiş olmuyor muyuz? Bana sorarsanız hak ettiğimiz şey tam olarak bu değil. Hak ettiğimiz şey daha başka. Doğaya dönüş. Bu olmadan gerçekleşen tüm yıkım eski normalin zaman içerisinde tekrar ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktır. Hak ettiğimiz şey, durumun farkına varmak. Farkına varmadan ödeyeceğimiz bedel olsa olsa cezalandırma olur ki bu da doğanın kitabında pek yazmayan bir olgu. Doğa cezalandırmaz, doğa dönüştürür.

Genetik evrimimizin yanında gerçekleşen davranışsal evrimimiz bu dönüştürücülüğün bir kanıtı. (Bu konuda Richard Dawkins’ten daha detaylı bir okuma için tıklayın)  Bu dönüşümü ya yaşayacağız ya da birbiri ardına gelecek olan felaketlerle acı çekmeye devam edeceğiz. Üstelik sorumlusu olduğumuz bu yıkımların yıktığı sadece biz de olmayacağız. O sebeple insanın kendisini virüs olarak niteleyip salgınları da insanın yarattığı tehlikenin ilacı olarak görmek hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Zarar verdiğimiz sadece biz olmuyoruz. İnsanın kendisine spesifik bir yok oluş ne yazık ki mevcut değil. Uzun vadede etkisi azalsa da, ortaya çıkan bu tarz pandemilerin sadece insanı terbiye edeceğini düşünmek yanılsamadır. Kısa vadede etrafındaki tüm çevrede de ciddi bir yıkıma neden olacağı aşikardır. Bakmayın siz sokağa çıkma yasaklarının birçok ekosistemi canlandırdığı iddialarının dolaşımda olmasına, çoğunluğu sadece bir viralden ibaret. Sokağa inen yaban domuzunun ya da yaban keçisinin derdi beslenmek. Yoksa kendine yeni habitatlar bulduğu için değil. Hatırlayın üçüncü havalimanı yapılırken boğazdan yüzerek kaçmaya çalışan yaban domuzlarını. İşte onlar insandan kaçıyorlardı. Şimdi de insanın olmadığı zamanda açlıktan ölmemek üzere yiyecek bulmak için çaresizce caddelerdeler. Hem de insandan başka hiçbir canlının ayak uyduramayacağı beton yığınları arasında. Sizin canlanma olarak gördüğünüz aslında bir can çekişme.

Nitekim İngiltere’de geçtiğimiz hafta dolaşıma giren bir fotoğraf, yazının başında belirttiğimiz ve gerçekliğin ne olmadığını anlatan şeye işaret ediyordu. Sahte bir twitter hesabı Yokoluş İsyancıları’na atfen bir ifadenin yer aldığı afişlerin olduğu bir görsel paylaşmıştı. Olayın inkâr ya da reddedilmiş olması yaklaşımın sakatlığından bir şey eksiltmiyor. Çünkü burada konu Yokoluş İsyancıları değil, konu bu fikri yaklaşım.

Zaten konunun iç yüzü şurada anlatılıyor. Yokoluş İsyanı hareketinin sahip olduğu potansiyele yönelik yapılan bu tahripkar girişim aslında yeni bir fikri içeriğin anlatımı değil. Çok eski zamanlardan beri var olan bu sakat görüş bir anlamda çözümü herkesi bir kod satırına dönüştürüp hastalık kontrolü yapmakta gören otoriterliğin ekofaşist bir yansımasını anlatıyor adeta. Konuyu da bu bağlamda değerlendirmek bizi sanki Yokoluş İsyanı’nın bir görüşünü tartışıyor olmak gibi yanlış bir alana girmekten de uzaklaştırıyor.

Çözüm sistem değişikliğinde

Olayı otoriterlik ekseninde tartışmazsak, bu provakatörlüğü yapanların amaçlarının altında yatan şey olan çevreciliğin ırkçılık ve faşizm ile fikirsel bir bağı olduğu izlenimine hizmet edecektir. O yüzden yok öyle yağma. Yağma şurada var: Çin gibi otoriter bir ülkenin demir yumruk ile bu salgını kontrol ediyor oluşunu bu işin çözümüymüş gibi sunmakta!  Sorunun kaynağı olan yönetim, üretim ve tüketim sistemini revize etmek ya da alaşağı etmek ile hiç ama hiç ilgilenmeyen bir yaklaşımı iyi örnek ya da güzel yaklaşım olarak sunmak ciddi başka problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Karşıtı olan sürü bağışıklığı anlamsızlığını nasıl zırvalık olarak niteliyorsak, insanların farklı renkler altında sınıflandırıp sosyal alanları içerisinde kontrol altında tutmak, uzun vadede norm haline gelme potansiyeli olan bir olağan üstü hal politikasına işaret etmektedir.

Çözümü henüz olmayan ve uzun süre de olacak gibi görünmeyen bir sürecin uzun vadede sosyal ve siyasal sistemi dört duvar arasına sıkıştıracağını görmemiz gerekiyor. İnsanların yaşamsal eski normallerini ortadan kaldırırken olması gereken yeni normaller yerine otoriter bir hukuksuzluklar normallerini uygulamaya sokmak uzun vadede çok daha büyük bir otoriterliği doğuracaktır. Çözüm ne otoriterlikte, ne de mevcut ekonomik sistemin yıkılmaması için uygulanan kapitalist kısıtlı kontrolde! Çözüm, sorunun kaynağı olan eski normallerin yerine yeni bir sistem ve yaşam tarzı arayışında. Ciddi bir sistem değişikliği yaşanmaz ise bir sonraki büyük felaket, bulunduğumuz çevrenin kısıtlı yaşanabilirliğini de ortadan kaldırma riskini taşıyor. Bu tehlikenin nedeni de iklim krizi ve beraberindeki kontrolü imkânsız olaylar zincirinde yatıyor. Tek çözümü de şu: İklimi değil sistemi değiştir. İnsanı değil yaşam tarzını mahkûm et.

Yazıyı Thomas Hobbes’un şu tespitiyle bitirelim:

Auctoritas non veritas facit legem.

Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.

Kategori: Hafta Sonu

DünyaEditörün SeçtikleriEkolojik YaşamHayvan HaklarıManşet

Bir çakalla bir porsuğun dayanışmasının gösterdiği: Yaban hayatına can veren koridorlar

Bir çakal ve porsuk Kuzey Kolorado’daki Ulusal Black-footed Ferret Koruma Merkezi’nde avlanırken (stalk prey). (Fotoğraf: Kimberly Fraser/U.S. Fish and Wildlife Service)

Yeşil Gazete için çeviren: Hanife Aliefendioğlu

Tıpkı sizin gibi ben de yukarıdaki çakal ve porsuğa ait hoş viral videodan etkilendim. “Bu, salonda izlemek için para ödeyebileceğim keyifli bir komedi” diyerek twitledim.

Eğer görmediyseniz, Kaliforniya Santa Cruz dağlarında Peninsula Open Space Trust‘ın (POST) vahşi hayat kamerası ile çekilmiş bu videoda, yalnız bir çakal kameranın arkasındaki arkadaşını eğlenceli bir biçimde kameranın önünde davet ediyor. Bir köpek dostunun kolayca anlayabileceği gibi çakalın beden dili hiç saldırgan değil ve çok mutlu. Çakal daha sonra bu büyük yeraltı menfezlerinden birine giriyor ve bekliyor. Ardından, arkadaşını menfez içinde karanlığa doğru takip eden bir porsuk çerçevenin içine giriyor, birbirinden tamamen farklı iki popo sallanarak görüntüden uzaklaşıyorlar.

Çakallar ve porsuklar arasındaki işbirliği, en azından vahşi doğa biyologları ve hayvan davranışlarına dikkat eden dostları tarafından oldukça iyi bilinir. Bu gerçek; yerli Amerikalılar tarafından da biyologlar gelmeden öncesinde biliniyordu. İkili kameralara yakalandıklarında avlanmıyorlardı, ancak bu işbirliğini açıklamak için en olası açıklama, birlikte yer sincabı avına çıkmış olmaları.

 

Neden birlikte hareket ediyorlar? MNN’den Russell McLendon yazıyor: “Çakallar çevik ve hızlıdırlar bu yüzden açık çayırlarda av peşinde koşarlar. Çakallara kıyasla porsuklar yavaş ve sakar koşuculardır, ancak yeraltı yuvalarında küçük hayvanları izlemeye uygun iyi kazıcılardır. Dolayısıyla yalnız başlarına sincap ve çayır köpeği  avına çıktıklarında porsuklar avlarını kazıp çıkarırken çakallar izler ve pençeleriyle hamle yaparlar.”

Video vahşi hayvanların yaşamlarına son derece çekici bir bakış olsa da, insanlar hala resimde ağır basıyor. Zira, çakal ve porsuğun yeraltı tünelini kullanmalarının gerçek nedeni; topraklarının otobanla bölünmüş, insan yerleşimleri yapılması için ayrılmış olması, onların yaşam alanlarının parçalara ayrılmış oluşu.

POST’un Yaban Yaşamı Linkage program yöneticisi Neal Sharma, MNN’e şöyle konuşuyor: “Bu videoda gerçekten şaşırtıcı olan şey, vahşi yaşam için tasarlanmamış, yoğun bir otoyol altında insan yapımı bir tünel içinde hareket eden iki farklı türü görüyor olmamız. Bu durum, bu hayvanların her ikisinin birlikte rahatça geçebileceklerini bir menfez. Bu da bizim bildiğimiz kadarıyla bir menfezin eş zamanlı olarak ortak kullanımının ilk belgelenmesi”.

Yaban koridorları neden önemli?

Videodaki görüldüğü gibi yeterince büyük menfezler, daha büyük, planlı vahşi yaşam alt geçitleri, üst geçitleri, yaban hayatı alt ve üst geçitleri, hayvanlar için insanların topraklarını istilasına karşı koymanın bir yoludur. Türlerin sağlıklı DNA çeşitliliğini korumak, yiyecek ve su bulmak için yaban hayatının kendi içinde bağlantılı olması önemlidir. Ancak Sharma’nın söylediği gibi, hayvanların birbirine bağlantıda olmasını sağlamanın “uzun erimli önemi” çeşitliliktir. Sharma “Hayvanların iklim değişikliğine ve değişen dünyaya uyum sağlamasına olanak tanımayı düşünüyoruz. “Bağlanma habitatları” bir iklim dayanıklılığı stratejisidir, böylece ekosistem bütün parçalarına bağlı olduğu için esnek ve sağlıklı kalma şansı en yüksektir” diyor.

POST, farklı hayvanların mevcut menfezleri nerede, ne zaman ve nasıl kullandıklarını (ve başka bir üzücü ama önemli bir ölçü olan; yol kazalarında ölenlerin cesetlerinin nerede bulunduklarını) incelediği üç yıllık bir çalışmanın ortasında. Viral olan çakal-porsuk videosu bu veriyi toplamak için kullanılan 50 kameranın çekimleri arasında bulundu.

Sharma, “Alt geçitte ve kameralarda dağ aslanı ayak izi bulduk. Gri tilki, rakun, kokarca ve vaşak var, yılanlar ve kuşlar gibi birçok değişik türü de gördük” diyor. (Videonun uzun versiyonu birçok diğer hayvanı gösteriyor.)

Proje tamamlandığında POST, kameraların topladığı bilgileri ve yol kazası verilerini bir araya koyacak.

“Tüm olanaklar ve konulara ilişkin öneriler geliştirmeyi ve akılcı bir analiz yapmayı umuyoruz ve şu anda bir araya getirdiğimiz bu müthiş veri kümesinden en iyi şekilde yararlanmak için bazı uygulama stratejilerimiz olacak” diye konuşuyor Sharma. POST’un bu bilgileri, “çok çeşitli etkilerden yararlanacak katkı” olarak paylaşmak için Kaliforniya Ulaştırma Bakanlığı, diğer hükümet kuruluşları ve STK’lerle birlikte çalıştığını söylüyor.

Şimdi ve gelecekte çakal porsuk ikisi ve fareden dağ aslanına kadar aynı ekosistemi paylaştıkları diğer hayvanlar, onlar için ulaşımı güvenli hale getiren birbirine bağlı bu yaşam alanlarından fayda sağlayacaklar. Bununla birlikte insan hayatının korunması ve araçların onlara çarpmasından ötürü oluşan mal kaybının azalması bonus olacak.

Makalenin İngilizce Orijinali

Kategori: Dünya

Günün Manşetiİklim ve Enerji

‘Ölümcül Sessizlik’: Çevre bilimci, Avustralya yangınlarının yıkıcı sonuçlarını anlatıyor

Yeni Güney Galler'de resmedilen bu wombat gibi yangından kurtulan hayvanlar, yiyecek ve barınak bulmak için mücadele edecek. Kaynak: Wolter Peeters / Sydney Morning Herald / Getty

Yeşil Gazete için çeviren: Karya Ayyıldız

Avustralya görülmüş en kötü yangın mevsimini yaşamanın eşiğinde. Portekiz’den büyük bir alan olan 10 milyon hektarda, 2000’e yakın ev yok oldu, ölen insan sayısı ise 27. Bir milyara yakın yabani memeli, kuş ve sürüngen mahvoldu.

Melbourne La Trobe Üniversitesi çevre bilimcisi Michael Clarke, 15 yıl önce ilk kez yerleşke alanında yangın çıktığından beri bu yangınların yerel ekosisteme etkilerini ve nasıl kurtarılabileceğini inceliyor. Clarke ,Nature’a hayvanların orman yangınlarıyla nasıl mücadele ettikleri ve bu seneki yangınların öncekilere göre farklarını anlattı.

Kontrol edilemeyen yangınlar sonrasında ne olur?

Yangın sonrasında ormana girdiğinizde ölümcül bir sessizlik olur. Leş yiyici Currawonglar, kuzgunlar ve Shrikethrush gibi “ölüm yiyenler” dışında ormanda neredeyse hiçbir şey kalmaz. Tüyler ürpertici bir deneyimdir.

Hayatta kalanlar için yaşam gelecek aylarda korkunç bir hal alır. Yangından yara almadan kaçmayı başarabilen her hayvanı bekleyen üç büyük zorluk vardır.

Bunlardan ilki kötü hava şartları gibi iklimsel aşırılıklara karşı içi boş ağaç veya toprakta bir delik gibi barınma alanı bulabilmek. İkincisi açlık riski. Üçüncüsü ise yabani kediler ve tilkiler gibi yırtıcı hayvanlardan kaçınmalarının gerekmesidir. Çorak topraklarda saklanacak bir yer yoktur, bu nedenle açıkta kalmamaları zorlaşmakta.

Hayvanlardan biri yanmamış alana ulaşsa dahi alanda bulunan organizma sayısı bir alanın bozulmaya uğramadan taşıyabileceğinin ötesinde olacaktır. 2007’deki yangınlardan sonra Malle’de (Victoria’nın kuzeyinde bir bölge) yanmamış alanları ziyaret ettiğimde alanın kuşlarla dolup taştığını, hepsinin son çimenlik için mücadele ettiğini görmüştüm. Hepsinin yaşayabilecek bir alan olmadığı ortadaydı.

Hayvanlardan hangileri daha çok etkilenecek?

Koalalar gibi yer üstünde, izole, küçük bir topluluk halinde yaşayan, kaçmaları veya ormandaki yanmamış alanlara ulaşmaları için sınırlı kapasiteleri olan hayvanlar çeşitli tehlikelerle karşı karşıya kalmakta. Geçmişteki yangınlarda, lir kuşlarının ve valabilerin (ufak kanguru) yangından kaçmak için vombat çukurlarına saklanmaları gibi oldukça şaşırtıcı yaratıcı davranışlar gözlemlemiştik. Fakat hayvanların büyük bir çoğunluğu yanmıştı. Şahin ve Crimson Rosella (bir papağan türü) gibi büyük kuşlar dahi yangınlara yenik düşebilmekte.

Bazı hayvanlar diğerlerine nazaran yangına daha dirençli. En iyi uyum sağlayabilenler yer altına inebilenler. Akkarınca kolonileri bu tüketici yangınların altında rahatça yaşayabilmekte. Aynı şekilde çukur kertenkeleleri de…

Bu seneki yangınlar önceki yıllara göre nasıl farklılıklar gösteriyor?

Yangının boyutu daha önce görülmemiş genişlikte. Kocaman bir habitatın eşzamanlı yıkılışını izliyoruz adeta. Peşinden kendi iklimini yaratan yangınların vahşiliği karşısında yabani hayat çaresiz kalıyor.

Ayrıca, son dönemdeki yangınlar geçmiştekinden farklı yakıyor. Öncelerde, yangının yayılmasını engellemesi için su yollarının bariyer görevi görmesine güvenilebiliyordu. Bu yıl ise kuraklık sonucunda yangın, su yollarını ve yağmur ormanı oyuklarını aştı, hayvanların sığınabileceği alanları yok etti.

Oluşan hasarı tam olarak öğrenmemiz aylar sürecek. Uydu görüntüleri bizlere hayvanların nerelerde sığındıklarını gösterecek; böylece geriye kalanları bulabileceğiz. Özellikle kıyı ormanlarına ve fundalık alanlara gidip neler olduğunu incelemeyi planlıyorum. Fakat henüz bunun için erken, halen süren büyük yangınlar var.

Ekolog Michael Clarke, yangınların doğal ekosistemler üzerindeki etkisini inceliyor. Fotoğraf: Cathie Clarke

Ekosistemin eski haline dönmesi ne kadar sürecek?

Eski haline dönmesi önceki yangınlardan daha uzun sürecektir muhtemelen. Yeniden bitkilenme yağış miktarına bağlı, ki bu da tahmin etmesi zorlaşan bir konu. Hayvanlar için temel kaynaklardan olan ağaç kovuğu ve nektar üreten ağaçların yeniden büyümesi yıllar, hatta on yıllar sürebilir.

Endişelenilen konulardan biri Tazmanya, Victoria ve Güney Queensland arasında uçan göçmen kuş türlerinin geleceği. Bu kuşlar, yangınların yoğun olduğu doğu yakası boyunca kıyısal fundalıklarda mola verirler. Bu noktaların göçmen kuşların yeniden kullanabileceği hale gelmesi yıllar sürecektir.

Diğer hayvanlar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Uzun kuyruklu valabi (brush-tailed rock wallaby) ve neredeyse tüm habitatını kaybeden Kanguru Adası dunnartı (küçük bir keseli hayvan) ile ilgili büyük endişeler var. Ayrıca, Kanguru Adası’ndaki parlak siyah tüylü papağanların (glossy black cockatoos) habitatı da fazlasıyla hasar aldı. İnsanlar tatlı su balıkları için de oldukça endişeli. Bu balıklar yangın sonrasında nehirlerde artan alüvyona ve sülüklere karşı oldukça dayanıksızlar.

Bu ekosistemlerin geleceği ne olacak?

Geriye kalan orman habitatlarının nasıl korunacağını çözümlemeye çalışacağız. Proaktif davranmamız, yabani hayvanların sığınakları haline gelmiş alanları gelecekteki yangınları durdurabilmek adına kontrollü bir şekilde yakmamız gerekebilir. Bu plan bana uygun gelmese de günümüzün “yeni normal”i bu olabilir.

Bu yangınlar benzersiz olabilir fakat beklenmedik değiller. Otuz yıl önce bilim insanları iklim değişikliği nedeniyle şiddetli yangınların artacağını tahmin etmişlerdi. Şimdi üç büyük yenilikle karşı karşıyayız: Yangın sıklığında artış, şiddetinde artış ve bu alevlerin miktarındaki artış. Bu üçlü bela faunanın iyileşme kapasitesini düşürmektedir.

Makalenin İngilizce Orijinali

Ekolojiİklim KriziManşet

Avustralya’daki yangınlarda yaklaşık yarım milyar hayvan öldü

İklim krizinin sebep olduğu rekor kıran ısı dalgaları Avustralya’nın birçok noktasında yangınlara sebep olurken kömürleşmiş koalaların, kaçan kanguruların ve ölü kuşların görüntüleri sosyal medyada yayıldı.

Sydney Üniversitesi’nden ekolojistler Eylül ayından bu yana ülkede etkili olan yangınlarda 480 milyon memeli, kuş ve sürüngen öldüğünü tahmin ettiklerini açıkladı.

Yaklaşık sekiz bin koala öldü

HuffPost’ta yer alan habere göre Çevre Bakanı Sussan Ley yaptığı açıklamada şu ana kadar sekiz bin koalanın öldüğünün tahmin edildiğini, Yeni Güney Galler‘deki türlerin yüzde 30’unun ortadan kalkmış olabileceğini söyledi.

Ülkenin koala nüfusunun önemli bir bölümüne ev sahipliği yapan eyaletin orta-kuzey sahilinde 15 bin ile 28 bin arasında koala bulunuyor. Ley, yangınlar söngüğünde gerçek rakamlara ulaşacaklarını belirtti.

Yangından kurtulan bir koalaya itfaiyeciler su veriyor

Graham: Koalalar yangından kaçmak için hızlı değil

Senato’da yer alan Doğa Koruma Konseyi’nden Mark Graham, koalaların ağaçlar arasında çok hızlı yayılan alevlerden kaçmak için yeterince hızlı hareket etme kapasitesine sahip olmadıklarını söyledi. Graham “Yangınlar kadar hızlı yayılmıştı ki, ağaçlardaki hayvanların büyük ölçüde öldü.Ancak şu anda hala yanan büyük bir alan var. Muhtemelen cesetleri asla bulamayacağız” dedi.

‘Kabarık ve sevimli olmayan hayvanlar da önemli’

Batı Avustralya’da koalaların yanı sıra papağan, kanguru gibi birçok hayvanın da yangınlardan dolayı etkilendiğini söyleyen Çevre Bakanı Ley “Dikkat çekmek için illa hayvanların kabarık ve sevimli olmasına gerek yok, pullu ve pürüzlü de olabilirler. Bir çevre bakanı olarak benim için hepsi oldukça önemli ve tabii Avustralya ekosistemi için de” dedi. Sosyal medyada yapılan paylaşımlar ülkeyi saran dumanların birçok kuşu da etkilediğini gösteriyor.

Başbakan Morrison’a halktan sert tepki

Aylardır süren yangınlar bir türlü kontrol altına alınmazken vatandaşlar da hükümete tepkili. Avustralya Başbakanı Scott Morrison, yangında hasar alan bir kasabaya yaptığı ziyareti, öfkeli halkın tepkisi nedeniyle yarıda kesmek zorunda kaldı. Yeni Güney Galler eyaletindeki Cobargo kasabasındaki ziyaret sırasında halk, bölgeye gelen yardımların yetersiz olmasını şikayet etti.

İklim kriziyle mücadelede yetersiz

Başbakan aynı zamanda iklim krizini önlemede yeterli çabayı göstermediği için de eleştiriliyor. Başbakan ise çoğu ülkeden daha fazla çaba gösterdiklerini, çevrecilerin talep ettiği karbon emisyonu sıfırlamayı yapmayacağını belirtiyor.

Daha önce de ülkede yangınlar sürerken Başbakanın Hawaii’ye tatile gitmesi büyük tepki toplamıştı. Gelen eleştirilen üzerine Morrison, tatilini yarıda keserek ülkesine dönmek zorunda kalmıştı.

Kategori: Ekoloji

EkolojiKanal İstanbulManşet

Kanal İstanbul için deprem ve ekolojik yıkım uyarısı

Yerbilimi ve deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, Kanal İstanbul projesine dair görüşlerini sosyal medya hesabından paylaştı. Projeyi yerbilimleri ve deprem açısından değerlendiren Prof Dr. Görür, Kanal İstanbul’un deprem riskini arttıracağını söyledi ve projeyle ilgili şu bilgileri paylaştı:

  • Projenin amacı: İstanbul Boğazında gemilere geçiş kolaylığı sağlamak, kazaları önlemek ve gelir sağlamaktır.
  • Güzergah: Küçükçekmece-Terkos Gölü arasındaki vadi boyunca kazılacaktır. Tek bir geminin geçebileceği genişlik ve derinlikte olacaktır.
  • Zemin (Jeoloji): Kanal Küçük Çekmece yöresinde Miyosen ve daha genç, görece daha sorunlu zemini (çökelleri) kesecek ve kuzeye gittikçe Eosen-Oligosen yaşlı birimlerin içerisine girecektir. Bu zemin yer yer çok sert kireçtaşları ile görece daha yumuşak kiltaşı, silttaşı, kumtaşı ve marnlardan oluşmuştur. Kanalın Karadeniz’e girişi de çürük zeminden ibarettir.

‘Ekosistem tahrip olacak’

Twitter hesabı üzerinden değerlendirmesine devam eden Görür, kanalın kazılması durumunda yaşanacak olumsuzlukları şu şekilde listeledi:

a) Yaklaşık 1-1,5 milyar m3 malzeme kazılacaktır. Bu malzemenin kazılması yıllarca sürecek, kazıda iş makinalar ve patlayıcı kullanılacak dolayısıyla vadi ve çevresindeki ekosistem, fauna ve flora büyük ölçüde tahrip olacaktır.

b) Bu boyuttaki bir malzemenin herhangi bir yere serilmesi mümkün değildir. Bir ihtimalle Marmara içerisinde adacıklar oluşturulacaktır. Marmara’nın içerisindeki aktif fay sistemi düşünülürse bu iş son derece riskli olacaktır.

c) Kanalın kazılması esnasında zemin özelliklerine göre fazla kayma, heyelan ve göçmeler olacaktır.

‘Riskli ve maliyetli’

d) Deniz seviyesine kadar kazılınca kanal bir drenaj sistemi olarak çalışacak ve kanal çevresindeki yeraltı su rezervuarlarını tahrip edecek ve yörede tuzlanmaya neden olacaktır.

e) Kanal ile Boğaz arasındaki bölge bir ada haline gelecek dolayısıyla tüm ulaşım sistemleri değişecek ve zorlaşacaktır. Özellikle Kanalı üstten geçecek yapılar irtifa, zemin koşulları nedeniyle daha riskli ve maliyetli olacaktır. Bu adanın Trakya’dan ayrılması askeri açıdan da riskli olabilecektir.

‘9-10 şiddetinde depreme sebep olabilir’

f) İstanbul deprem beklemektedir. Beklenen deprem gerçekleşirse Kanal’ın Marmara ağzı 9-10 şiddetinde etkilenebilecektir. Kanal gibi yatay ve düşey harekete sıfır toleranslı bir yapının bu depremden (veya sonrakilerden) ciddi hasarlar görmesi mümkündür.

g) Yetkililerin ifadesine göre Kanalın etrafında en az 3 milyonluk bir şehir oluşacaktır. Bu da deprem riskini artıracaktır. Fazla nüfus fazla can ve mal kaybı demektir.

h) Kanal dünyanın en kirli denizlerinden biri olan Karadeniz ile şu anda can çekişmekte olan Marmara’yı birleştirecektir. Orta Avrupa’nın tüm sanayi kirliliği bu vesile ile Marmara’ya dolacaktır.

I) Marmara’nın oşinografik sistemi bozulacak ve bu denizde oksijen tüketimi daha da hızlanacaktır. Bu da yaşam koşullarını daha da zorlaştıracaktır. Görüldüğü gibi böyle bir projenin getirisinden çok götürüsü vardır. Kaldı ki milyarlarca dolara mal olacak bu proje yerine ülkenin çok daha elzem olan işleri yapılabilir. Bu günün teknolojisi ile Boğaz’da trafik çok daha güvenli bir şekilde gözetim ve denetim altına alınabilir. Bu hem daha ucuz hem de ülke yararına olur.

Ekoloji Birliği: Acilen durdurulmalı

Ekoloji Birliği tarafından yapılan çağrıda da projenin derhal durdurulması talep edildi.  ÇED dosyasının son aşamasına geldiğinin söylendiği açıklamada, henüz süreç tamamlanmadan ihale hazırlıklarına başlandığı iddia edildi.

Açıklamada projenin bilim insanları, meslek odaları, doğa koruma örgütleri ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan bilimsel çalışmalar ve raporlar tarafından tehlikeli bulunduğu hatırlatıldı ve şu bilgiler paylaşıldı:

  • Tarım arazileri tuzlanma nedeniyle kullanılmaz hale gelecek,
  • Kanala gelen deniz suyunun toprağa karışmasıyla yeraltı sularının da tuzlanması sonucu kullanılmaz olacak,
  • Su havzaları, tarım alanları ve ormanların sürdürülebilme olasılığı kalmayacak.
  • Çıkarılacak yaklaşık 1 milyar 155 milyon 668 bin metreküp hafriyatla deniz dolgusu yapılmak istenmesi de ayrı bir ekolojikdengenin zarar görmesine neden olacak. Kıyıların özellikleri bozularak akıntının etkisi değişerek kıyıları etkileyerek zarar verecek.

Kuzey Ormanları yok edilecek

  • Üçüncü havaalanı ve üçüncü köprüden sonra bu proje ile Kuzey Ormanları tamamen yok edilecek.
  • İstanbul ada haline gelecek, imar baskısı oluşacak, yeni yapılaşma artacak, betonlaşmış alanlar daha da artacak,
  • Proje, ormansızlaşma, betonlaşma, tuzlanma, kuraklaşma ile iklim krizinin daha da artmasına neden olacak.

En büyük ekolojik yıkım projelerinden biri olarak adlandırdıkları Kanal İstanbul Projesi’nin iptalini talep eden Ekoloji Birliği, açıklamasını hem Marmara Bölgesi’nde hem de ülkenin diğer yerlerinde yaşayan tüm yaşam savunucularını söz konusu projeye karşı mücadeleye çağırmasıyla sonlandırdı.

 

Kategori: Ekoloji

Editörün SeçtikleriKültür-SanatManşetRöportajYeşil Gündem

Sürdürülebilir bir yaşama ve festivale doğru

Röportaj: Elif Ünal

Gezegen üzerindeki yaşam, insan faaliyetleri sebebiyle yokoluşa sürüklenirken insanlar da çözüm arayışı içerisine giriyor: Sürdürülebilir ekonomi, sürdürülebilir yaşam, sürdürülebilir şehirler… Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor?  Sürdürülebilirlik kavramı üzerine çok fazla yazılıp çizildi. Ancak belki de hiçbiri kavramı, 2008 yılından bu yana gerçekleştirilen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali kadar açıklayamıyor.

Sürdürülebilirliğin doğru anlaşılması ve toplumda farkındalığın artması amacıyla düzenlenen festival bu yıl 21-24 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Institut Français ve Salt Beyoğlu’nda gerçekleştirilecek. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nden Tuna Özçuhadar ile sürdürülebilir yaşamın ne demek olduğunu, festivalin amaçlarını ve bugüne kadar neler başardığını konuştuk.

-Sürdürülebilirlik ile ilgili bir film festivali yapmaya nasıl karar verdiniz?

2008 senesinde sürdürülebilirlik kavramını çoğu kimse yerli yerince kullanmıyordu. Biz de bu alanda profesyonel olarak çalıştığımız için ortak dil sorunu yaşıyorduk. Üniversitelerde, şirketlerde ve birçok yerde konuşma yapıyorduk. Şunu gördük ki konuşmalar genel olarak filmler kadar etkili değil. Bir filmin internete konulduğunda üç, beş milyon izleyicisi olabiliyor.

‘Görerek ve hissedilerek anlaşılabilecek bir konu’

Hele ki sürdürülebilirlik gibi konuşarak değil de görerek, hissederek anlaşılabilecek konularda filmlerin çok daha büyük etkisi var. Onun için hiç ilgimiz olmadığı halde bir film festivali yapma fikri doğdu. O dönemde kendimize Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi adı vererek böyle bir işe kalkıştık.

-Sürdürülebilir yaşam sizin için ne ifade ediyor?

Sürdürülebilirlik insan medeniyetinin gezegenin döngüleri ile uyum içerisinde var olabilmesi sorunu aslında. Her şey bizim için var düşüncesiyle gezegenin sınırlarına yani ekosistemin hizmetlerinden faydalanabilme sınırlarına kısacık insanlık tarihi içerisinde geliverdik. Dolayısıyla sürdürülebilirlik konusu insan medeniyetinin kültürel ve algısal yaşayacağı dönüşümle birlikte var olan ekosistem içerisinde kendine bir yer arayış çabasıdır.

-Bu festival ile neyi amaçlıyorsunuz?

Festival 2008’de başladığında ortak dil, farkındalık arttırma gibi üst başlıkları vardı. Yani filmleri ona göre seçiyorduk. Ama son yıllarda zaman geçtikçe biz artık izleyicilerin ilham alıp harekete geçmesini istiyoruz. Onun için etki odaklıyız. Yani bir kişi filmi izledikten sonra ne yaptı? Şirketinde ne gibi bir dönüşüme sebep oldu? Bir veya daha fazla filmden etkilenen insanın yarattığı dönüşüm nedir?

-Değişimi nasıl ölçüyorsunuz?

Son dört senedir sosyal etki değerlendirmesi için anket yapıyoruz. Bu anketleri her sene raporluyoruz, web sayfamızda yayınlıyoruz. Festivale kaç yıldır katılıyorsunuz, neler değişti hayatınızda gibi sorular barındırıyor içerisinde. Mümkün olduğu ölçüde bir geri bildirim mekanizması yaratmaya çalışıyoruz. Festival sayesinde dönüşüm yaşamış insanlarla tesadüf üzeri karşılaşmalarımız oluyor, buna çok mutlu oluyoruz.

-Nasıl hikâyeler var peki?

Örneğin festivalde geçtiğimiz yıllarda gösterilen True Cost filmini izleyerek çalıştığı tekstil firmasından ayrılıp gene aynı sektörde etik değerlere dayalı bir sosyal girişimi olan arkadaşımız var.

Yaşadığı şehri değiştiren, işinden istifa edip sonra başka bir şehirde tümüyle ekolojik ve sosyal fayda içeren işlerin içerisine giren arkadaşlarımız oldu.

Kız kardeşini, ailesinden sürekli yeni telefon almasını istediği dönemde festivale getiren bir arkadaşımız, elektronik atık ile ilgili bir filmden sonra kız kardeşinin yeni telefon almaktan vazgeçtiğini söylemişti.

Filistin’de Ramallah’ta tesadüfen sunumunu izlediğimiz Filistinli bir tasarımcının 2008’de festivalden aldığı ilhamla orada permakültür yapmaya başladığını öğrendiğimiz bir olayı da örnek olarak verebiliriz. Ayrıca yurt içinde ve yurt dışında festivalden ilham alıp sürdürülebilirlik alanında yüksek lisans yapanlarla karşılaştık.

‘İnsanlar değişirse şirketler de değişir’

-Hep bir şehir değiştirme diyoruz. Başka bir yolu yok mudur?

Anlam arayışı için yola çıkıyorsanız ve içinde bulunduğunuz kurgu buna imkân sağlamıyorsa, o döngüden çıkmak, sıçramak için radikal kararlar almanız gerekebilir. Ancak bir iş yerini dönüştürmek de çok önemli. Devasa sosyal ekolojik yıkıma sebep olan iş yerlerinin içerisinde de insanlar var. Kimi zaman yaratılan etkinin farkında olmayan ya da var olan düzen karşısında kendini güçsüz hisseden… Eğer o insanlar değişirse, güçlenirse o şirketler de değişir. Bizim dünya yıkılsın yerine başka bir dünya yapılsın gibi bir düşüncemiz yok. Biz evrimden yanayız, dönüşebiliriz diye düşünüyoruz.

-Filmlerin seçimlerini yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?

Yıllardır içinde bulunduğumuz tanışıklıklar var, yapımcılar, festivaller yönetmenler… Yeni çıkan filmler olduğunda bize haberleri geliyor veya biz araştırıp buluyoruz. Bunları belli bir süzgeçten geçiriyoruz. Bütüncül bakış açısı olması, içinde çözüm, ilham barındıran örneklerin olması, hikaye anlatım teknikleriyle empati uyandırması gibi kriterlerimiz var. Her sene 200, 300 film arasından 25, 30 tane seçiyoruz.

‘Herkese hitap eden film var’

Festivalin sizce bu yıl en önemli bölümü ya da içeriği nedir?

Herkese hitap eden film var. Birisi permakültürle veya sosyal girişimle ilgileniyorsa onun filmi başkadır. Tohumla ve toprakla ilgilenenin, alternatif yani şebekeden bağımsız yaşam ile ilgilenenin farklıdır. Beni bu sene en çok etkileyen filmlerden bir tanesi Great Green Wall (Büyük Yeşil Duvar). Afrika’da Sahara’nın güneyindeki ülkelerin çölü durdurmak için giriştikleri bir proje. Filmleri iki yıldır UNDP’nin küresel amaçlarını temsil eden 17 ikon ile etiketliyoruz. Bu filmin açlığa son, eşitsizliklerin azaltılması ve iklim eylemi gibi etiketlerin de dahil olduğu 11 tane etiketi var. Dolayısıyla o film beni baya etkiledi.

The Great Green Wall, Jared P. Scott, 2019

Türkiye’den iki yapıt seçkide

-Türkiye’den herhangi bir yapıt var mı?

Ekotopya diye bir film var. Kars’ta İlhan Koçulu’nun da yer aldığı filmde en zor koşullarda bile insanın yaşadığı yeri değiştirme gücünü görüyoruz.  Film, bir kişinin bile yaratabileceği değişiklikten bahsediyor.

İkinci film Acil Çırak Aranıyor diye kısa bir film. Kayseri’deki oto saniyede çekilmiş. Yeni neslin bu tamir kültüründe çok görev almaması ve aslında ustaların çıraklarına el verememesi üstüne bir film. Bu da tabii ki sürdürülebilirlik sorunu. Tamir kültürü ortadan kalkıyor. Meslek bilen yok, herkes kolay yoldan para kazanmaya çalışıyor; elindeki cep telefonuyla ‘ne yapabilirim, youtuber olabilir miyim?’ peşinde koşuyor.

-Dünyada benzer bir festival var mı?

Türkiye’de ve dünyada ekolojiyi kendine tema edinmiş festivaller var. Genelde organize edenler sinema sektöründen olabiliyor ve bu nedenle film seçme kriterleri bizimkinden farklı olabiliyor. Bizimkine benzer festivaller yurtdışında olmaya başladı. Biz etki odaklı film seçkisiyle dönüşüm yaratmaya çalışan festivallerle bir network kurduk. Onlardan farklı olarak festivalimizde konuşmacılar ve müzik grupları oluyor.

‘Yerel bağlamdaki karşılığını gösteriyoruz’

Biz mesela küresel bir sorunu filmde gösterdikten sonra ardından davet ettiğimiz konuşmacının yerel bağlamdaki deneyimlerini paylaşmasını istiyoruz. Yani bu Afrika’da böyle olmuşlar, aynı sorun Türkiye’de de var. Biz nasıl tepki veriyoruz onu görmeye çalışıyoruz. Onun haricinde festival müzik de içeriyor. Bir buluşmaya dönüşüyor. Bu bakımdan bu kompozisyonda bizimkine benzer bir film festivaline denk gelmediğimi söyleyebilirim.

-Son olarak neler söylemek istersiniz?

Sadece filmler değil festivale gelenler de olağanüstü insanlar. Festivale gelenler kendilerine benzer hassasiyeti olan insanlarla buluştuklarında güçleniyorlar ve birbirlerinden ilham alıyorlar. O yüzden herkesi festivali vesile edip bu buluşmaya gelmeye davet ediyoruz.

 

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (4): Fidan mı orman mı, ağaç mı ekosistem mi?

Mevsim fidan dikimi için uygun muydu değil miydi, dikilen fidanlar yaşar mı yaşamaz mı tartışmaları arasında 11 milyon fidan toprakla buluşturuldu. Geçen yazıda bu konuya değinmiş ve özetle şunu söylemiştim: Fidan dikmek, ağaçlandırma yapmak kutsal bir iştir. Dikilen her fidan sayısız yarar sağlar, hem topluma hem doğaya. Türkiye uzun yıllardır başarılı ağaçlandırmalar yapan bir ülkedir. Ancak Türk ormancılığının temel sorunlarının, özellikle doğal ormanlara verilen çok yönlü zararların ağaçlandırmalar yoluyla telafi edilmesi mümkün değil. Yapılan ağaçlandırmaları ülkede ilk kez yapılıyormuş gibi göstermeye çalışmak, ülke ormancılığının asli sorunlarını bu yolla perdelemeye çalışarak halkı yanlış bilgilendirmek, on yıllardır kutlanan 21 Mart tarihi dururken yeni bir ağaç bayramı tarihi yaratmaya çalışmak ve hele hele ormanı ağaç sayısına indirgeyen bilimsel geçerliliği olmayan yöntemlerle algı yaratmaya uğraşmak doğru değil.

Kamuoyunda çokça tartışılan mevsim konusuna gelince; Kasım ayında elbette fidan dikilebilir. Genel olarak ilkbahar ve sonbahar mevsimi fidan dikimi açısından uygun mevsimler olarak kabul edilir. Çünkü bu mevsimlerde hem hava sıcaklıkları hem de yağış açısından fidan dikmek için uygun koşulların olacağı varsayılır. Ancak doğa bizim kullandığımız kavramları kullanmaz. Doğanın takvimi yoktur. Her sene kasım ayı ılık ve yağışlı geçmez. Tıpkı bu sene olduğu gibi son derece sıcak ve yağışsız da olabilir. Bu durumda akılcı olan uygun koşullar oluşana kadar fidan dikmeyi ertelemektir. Veya uygun koşullar daha erken oluşursa kasım ayını beklemeden de fidan dikebilirsiniz. Üstüne üstlük Türkiye, örneğin Hollanda gibi ülkenin tamamında aynı ekolojik koşulların bulunduğu bir ülke değil. Antalya ile Kars, Diyarbakır ile Edirne bambaşka ekolojik koşullara sahip. O nedenle ülkenin her yerinde aynı gün ağaçlandırma yapmanın hiçbir akılcı yanı yok. Antalya ile Kars’ta, değil aynı günde aynı ayda bile ağaçlandırma yapamazsınız. Elbette amacınız dikilen fidanların doğaya ve topluma yarar sağlaması ise bu akılcı kararları alırsınız. Ama amacınız toplumda yanıltıcı bir algı yaratmaksa bu tür gösterişli işler biçilmiş kaftan olur. Hele bizim gibi sorgusuz sualsiz kabul etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda…

‘Sulama seferberliği’

Her neyse, o ya da bu şekilde 11 milyon, hatta daha fazla fidanın dikildiği söyleniyor. Ayrıca mevsim ve yağışsızlıkla ilgili eleştiriler duyulmuş olmalı ki Orman Bölge Müdürlükleri fidan dikilen alanların sulanması için seferber olmuş durumda. Oysa zaman planlaması doğru yapılsa sulama derdi hiç olmayacak, sulama için kaynak (araç-gereç, emek, zaman ve para) tahsis edilmeyecekti. Çünkü ormancılıkta sulama diye bir şey, fidanlıklar hariç söz konusu olmaz. Yine de umudumuz odur ki dikilen fidanların tamamı yaşayıp ormanlara dönüşsün. Yukarıda açıklananın dışında iyi niyetle bu etkinliğe emek ve gönül veren herkese teşekkür etmek de boynumuzun borcu. Peki, ya şimdi ne olacak?

Olacak olan şu; zarar gören, tahrip olan, madene, enerjiye, yola, havaalanına, çöpe, turizme, özetle aklınıza gelecek hemen her türlü kullanıma tahsis edilen ormanlar nedeniyle ormanlarımız kan kaybetmeye devam ederken, orman endüstrisinin daha fazla odun hammaddesi talebiyle Orman Genel Müdürlüğü yerleşik ormancılık tekniği kurallarını hiçe sayarak nereden ne kadar fazla kesebilirim arayışlarına devam edecek. Bu sırada birileri, hepsi gelişip orman olsa bile topu topu 4 bin 400 hektar yapacak 11 milyonun ninnisiyle tatlı rüyalar görürken, bizler sesimizin çıktığınca bozulan yüzbinlerce ve hatta milyonlarca hektar ormanın sesi, çağrısı olmaya devam edeceğiz.

Tarım ve Orman Bakanlığı, diğer hükümet paydaşları ve onlar ne derse “copy-paste” yöntemiyle tekrarlayan basın-yayın kuruluşları ve sosyal medya cengaverleri sürekli olarak yapılan ağaçlandırmalarla ilgili istatistikleri, bunlara ilişkin görselleri paylaşırken her nedense başka tür kullanımlara tahsis edilerek orman niteliğini yitiren alanları gözden kaçırmaya çalışıyorlar. Oysa sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için resme bütüncül bakmak gerekiyor. Aşağıdaki tablo bu bütüncül bakışın sonuçlarından biri[1]:

Bu tabloda Doğanay Tolunay Hocam’ın ormanlaştırma dediği şey aslında ağaçlandırma. Orman Genel Müdürlüğü, sağ olsun yapılan ağaçlandırmaların ne kadarının orman içi açıklık ya da bozuk ormanlarda ne kadarının orman olmayan alanlarda yapıldığını açıklamadığı için (eskiden bunlar ayrı ayrı açıklanırdı) yapılan her bir hektar ağaçlandırmanın var olan ormanlara yeni ormanlar eklediğini, bunun böyle olmadığını bile bile varsayıyoruz. Üstelik yapılan her ağaçlandırma çalışmasının orman ekosistemine dönüşmesi ne kadar sürer ve hepsi ormanlaşır mı konusuna da hiç girmeden. Öyleyken bile, tablodan da görüldüğü üzere yapılan ağaçlandırma çalışmalarıyla tahsisler yoluyla gerçekleşen ormansızlaşma özellikle son yıllarda kafa kafaya ve hatta 2014, 2015 ve 2017 yıllarında ormansızlaşma daha yüksek miktarlara ulaşmış. Üstelik bir orman alanında 100 hektar alanı, örneğin madenciliğe tahsis ettiğinizde yalnızca 100 hektar ormanı kaybetmiyorsunuz. Ekosistem parçalanması ve işletmeciliğin diğer etkileri (yollar vb.) nedeniyle çok daha fazla orman alanını kaybetmiş oluyoruz.

Ormanların başka tür kullanımlara tahsisi öyle devasa boyutlara ulaştı ki 2018 yılı sonu itibariyle 676 bin 582 hektara ulaştı[2]. Bu tahsislerin 246 bin 258 hektarı son yedi yılda, yani 2012-2018 yılları arasında yapılmış. Bu dönemde yapılan orman tahsislerinin sektörlere göre dağılımına baktığımızda enerji ve madenciliği ön plana çıktığını rahatlıkla görebiliyoruz.

Şunu açık açık söyleyebiliriz; bu alanlar her ne kadar belirli sürelerle bu işletmelere tahsis edilmiş olsa da çok büyük çoğunluğunun yeniden orman niteliği kazanması mümkün olmayacaktır. Yani çevrelerinde etkiledikleri ekosistemle birlikte fiilen kaybedilmiş ormanlardır. Hemen akla şu soru gelebilir. Bu tür tahsisler hiç mi yapılmamalıdır? Elbette hayır! Elbette bazı işletmelerin ya da tesislerin ormanda yapılmasına izin verilmelidir. Ancak burada karar kriterleri söz konusu tesis ya da işletmenin ormanın orman olarak kalmasından daha yüksek bir kamu yararı yaratıyor olabilmesi ve o alanda yapılmasının zorunlu olması, yani başka bir yerde yapılamayacak karaktere sahip olmasıdır. Özellikle son 10-15 yılda verilen tahsisler gözden geçirildiğinde (Kazdağları Altın madenleri, Kuzey Marmara Otoyolu, İstanbul Havalimanı örneklerinde görüldüğü üzere) çoğunlukla bu kriterler açısından yanlış kararlar verilmiş olduğu rahatlıkla görülebilecektir.

Bu eleştirileri yaptığımızda bir kesim ben ve benim gibileri ülkenin kalkınmasını istememekle itham ediyor. Ciddiye alınmayacak bazıları da bizlerin bir merkezden emir alan kişiler olduğumuz saçmalığını dile getiriyor. Oysa bu yapıcı eleştirinin ülkenin kalkınmasını istememekle uzaktan yakından ilgisi bulunmuyor. Bu eleştirel bakış açısı sadece ve sadece bir tercihin sonucu: O tercih yaşamla para arasında yapılan bir tercihten başka bir şey değil!

[1] Bu tablo Orman Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan resmi istatistiklere dayanarak Prof. Dr. Doğanay Tolunay tarafından hazırlanmıştır.

[2] Bu alan içerisinde özel ağaçlandırma amacıyla özel kişi ve kurumlara tahsis edilen orman alanları ile 2b uygulaması ile orman sınırları dışarısına çıkarılan alanlar yer almamaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (3): Fidan dike dike…

Tarım ve Orman Bakanlığı dosta güven ve mutluluk, düşmana korku ve kıskançlık verecek bir kampanyaya imza atacak birkaç gün içinde. 11.11 günü saat 11’de tam 11 milyon fidan dikilecek ve dünya rekorları alt üst olacak. Böylece güzel ülkemizin güzide halkına doğayı en çok seven, en bi çevreci hükümetin bu hükümet olduğunu, üç beş ağaçla uğraşmayıp tüm Türkiye’yi yeşile boğduklarını gösterecek bir hikaye daha yaratılacak.

Peki, olay bu kadar basit mi? Ya da başka açılardan bakıldığında görünen tablo da bunun tıpa tıp aynısı mı? Bakalım; sorular sorup yanıtlar arayalım.

Nereden çıktı bu 11.11. meselesi?

Rahatlıkla hatırlanacaktır, yaz aylarında bir yandan yangınlar bir yandan da Kazdağları’ndaki “Altıncı Filo” olayı genelde doğa ve özelde orman hassasiyetini zirveye ulaştırmış, hükümet ve özellikle Tarım ve Orman Bakanı son derece zor bir durumla karşı karşıya kalmıştı. Tam da o sıralarda, ne hikmetse sıradan vatandaşın biri, senede bir günü ağaç dikme[1] bayramı olarak ilan edip o gün tüm Türkiye’de ağaç diksek mealinde bir öneri getirmişti sosyal medya pazarında. Ve ne hikmetse Cumhurbaşkanı bu öneriyi olumlu karşılayıp alkışlamış ve fitili de ateşlemişti. Ancak unuttukları şey şuydu; Türkiye’nin zaten bir ağaç bayramı vardı ve neredeyse bütün dünyayla birlikte 21 Mart günü kutlanıyordu. Bir süre sonra işte bu 11.11 projesi çıktı ortaya. Tarım ve Orman Bakanlığı ile Orman Genel Müdürlüğü yatıp kalkıp düşünerek bu ihtişamlı ve başka kimsenin aklına gelemeyecek kadar özgün projeyi ilan ettiler. Yetmedi, tam ben bu yazıyı yazarken bir de ne göreyim; 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan eden Cumhurbaşkanlığı Genelgesi Resmi Gazete’de yayımlandı. Almanlar şimdi de kıskançlıktan çatlamasınlar da göreyim!

11 milyon fidan dikince ne olacak?

Öncelikle ormancılıkta fidan sayısı yalnızca fidanlık işlerinde kullanılır. Orman ve ormancılık açısından fidan ya da ağaç sayısının başlı başına hiçbir önemi yoktur. Orman bir ekosistemdir. Ağaç bu ekosistemin yalnızca bir bileşenidir. Ekosistemin diğer bileşenleri ve bunlar arasındaki ilişkilerdir ormanı orman yapan.

Diğer yandan bu projeyle ilgili bazı detaylar benim açımdan muamma. 11 milyon fidanın 2023 farklı noktada 3 saat içinde dikileceği söyleniyor. Bu noktalar nerelerdedir? Doğru saptanmış mıdır? Hangi noktalara hangi türler dikilecektir? Dikimler tekniğine uygun olarak yapılabilecek midir? Bu fidanlar hangi fidanlıklarda üretildi? Uygun fidanlar uygun ekolojik ortamlara mı dikilecek? Buna benzer bir yığın soru ortada öylece duruyor.

Bütün bu soruların çok makul yanıtlarının olduğunu düşünelim bir an için. Ve dikilen 11 milyon fidanının tamamının başarılı olacağını, hatta hemen orman olacağını kabul edelim.[2] Dikilen 11 milyon fidanın karşılığı ne kadar orman alanıdır, diye basit bir hesap yapabiliriz. Genellikle orman ağaçlandırmaları 2,5×2,5 m dikim aralıkları ile yapılır.[3] Bu şekilde 25 fidanla 100 metrekare alan ağaçlandırabiliriz. 11 milyon fidanla ise yalnızca 44 milyon metrekare alan ağaçlandırılabilir. Yani ormancılıkta kullanılan alan ölçü birimi ile yalnızca 4 bin 400 hektar. Hatırlatmakta fayda var; bu tür bir şova dönüştürülen fidan dikim kampanyası ile dikilen fidanların çoğu yaşamayacaktır. Ama %100 başarı elde edilebilecek bir kusursuzluk örneği yaratabilsek bile bunca patırtının karşılığı 4 bin 400 hektar. Oysa ormancılık örgütü 1946 yılından beri sessiz sedasız her yıl zaten ortalama 30 bin hektardan fazla ağaçlandırma yapıyor.[4]

Denilebilir ki halkın katılımı ile 11 milyon fidan dikmek hem bilinç artırmak hem de sorumluluk duygusu yaratmak açısından olumlu etki yapacaktır. Doğru! İyi de, bunun için zaten 21 Mart günümüz vardı. Neden o gün bir kenara itilip bu gün uyduruldu? Cevap olarak Yeni Türkiye sözlerini duyar gibi oluyorum. Ama “yeni” kavramı böyle bir şey değil, bilinsin isterim.

Projenin finansmanı neden bağışa dayalı?

Daha açık sorayım: Yurttaş zaten devlet bu hizmetleri yerine getirsin diye vergi ödemiyor mu? Devlet, aslında hiç ilgilenmemesi gereken, örneğin dinsel inanç konularına bunca kafa yorup bunca para harcarken (Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılı bütçesi 10 milyar 445 milyon lira civarında ve bu kurum yalnızca bir dinin bir mezhebine hizmet ediyor), halkın tamamını ve hatta bugün doğmamış olan çocukları bile ilgilendiren bir faaliyete kaynak tahsisinde elleri titriyor. Nereden mi çıkardım devletin ellerinin titrediğini? Yine devletin resmi raporlarından. Orman Genel Müdürlüğü tarafından ağaçlandırma tesis çalışmaları için 2016 yılında yaklaşık 146 milyon liralık harcama yapılmışken 2018 yılında bu miktarın 133 milyon liraya düştüğünü görüyoruz.[5]

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: 2018 yılında Orman Genel Müdürlüğü yalnızca 138 milyon liralık harcama ile yaklaşık 45 bin hektar ağaçlandırma yapmış. Peki ya Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin yalnızca %10’undan (1 milyar 45 milyon TL) tasarruf edilip bu kaynak ağaçlandırmaya aktarılsaydı ne olurdu? Diğer koşullar sabit kalmak kaydıyla 340 bin hektar daha ağaçlandırma yapılabilirdi. Fakat inanın mucizeler olsa ancak 4 bin 400 hektara karşılık gelecek bu 11 milyonun şaşaası olmazdı. Herhalde tarih bu dönemi gerçekler hiçbir şeydir, algı her şey diye yazacak.

Her zaman söylediğimi yinelemek istiyorum. Fidan dikmek kutsal bir iştir. Dikilen her fidanın topluma sayısız yararı olur. Ama neredeyse 75 yıldır yapılan işi sanki ilk defa yapıyormuş gibi algı yaratmaya çalışırsanız; ağaçlandırma gibi kutsal bir görevi doğal ormanlara verilen sayısız zararın alternatifi gibi göstermeye kalkarsanız, üstelik bunu bile devlet bütçesinden yapmak yerine yurttaşın üstüne yıkıp duruma sosyal farkındalık ve sorumluluk havası katmaya niyetlenirseniz samimiyet ve inandırıcılıktan uzaklaşırsınız. Bazıları bu gerçeği şimdi görmeyebilir. Fakat er ya da geç herkes gerçeği anlayacaktır. O nedenle, hazır yol yakınken, 200 yıla yaklaşan mesleki ve bilimsel birikimimizi daha fazla heba etmeyelim ve ormancılığımızı sağlıklı bir rotaya oturtalım. O rotada algı yaratacak şova dönük faaliyetlere ve abartılmış sayılara yer yok. O rotada ülkenin dağını, taşını, ağacını, suyunu, böceğini, kuşunu korumak ve geleceğe cıvıl cıvıl bir doğa bırakmak var. Sözüm siyasetçiye değil ormancı meslektaşlarıma, çünkü bu mesleğin hamurunda sadece ve sadece bu var.

[1] Ağaç değil fidan dikilir ama öneri o şekildeydi.

[2] Bilimsel olarak bu mümkün değil elbette. Sadece bir an öyle olduğunu düşünelim.

[3 Dikim aralığı dikilecek türe ve dikim alanının koşullarına göre değişebilir. Ben en yaygın dikim aralığını varsayıyorum.

[4] Ağaçlandırmalar ile ilgili detaylı bilgi için bu yazı dizisinin ikinci bölümü okunabilir.

[5] İlgili yıllara ait OGM Faaliyet Raporlarından alınan verilerdir.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiyeYerel

Bayrampaşa otogarı yerine, teknokent temelli ‘ekosistem’

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Bayrampaşa Belediye Başkanı Atila Aydıner ile birlikte incelemelerde bulunduğu İstanbul otogarının, ‘kendi içinde değerli bir ekosisteme dönüştürüleceğini’ söyledi.

Otopark hizmetleri belediye meclisi kararıyla İSPARK A.Ş.’ye devredilen Bayrampaşa Otogarı’nda incelemelerde bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, otogarın sözleşmesinin Mayıs ayı itibarıyla bittiğini, kendilerinin de işletmesini IBB iştiraki olan İSPARK A.Ş’ye devrettiklerini anlattı. İmamoğlu, otogarların şehir dışına alınması konusuna da değindi: “İstanbul’un yapılan makro planlamasında herkesin ortak fikri, hem Bayrampaşa hem Harem otogarlarının daha şehir dışına, ana ulaşım akslarına hakim, elbette raylı sistemlerle de buluşan bir düzenekte yerleştirilmesidir” dedi.

Otogar’daki aktörlerle tartışarak ve uzlaşarak, bölgenin dönüştürüleceğini, en başta güvenlik sorunu ve çevreye verdiği zararları gidermeye odaklanacaklarını belirten İmamoğlu, otogarın geleceğiyle ilgili şunları söyledi: Daha önce birkaç sıfat içeren tanımlama olduğu için öyle ifade ettim. Dedim ki, ‘Bu güzel otogarı biz akla ve bilime peşkeş çekeceğiz.’ Nedir o? Biz, burayı büyük bir yeşil alan içerisinde bilim, AR-GE ve teknokent merkezine dönüştürmek istiyoruz. Yani yüksek teknolojiye insan yetiştiren, eğitim veren, meslek öğreten bir merkeze dönüştürmek istiyoruz. Var olan yapının büyük bir revizyona ihtiyacı var. Bütün bunları yerine getirerek kendi içinde değerli bir ekosistem oluşturmak istiyoruz. “

İmamoğlu, otogarın yerinde 21. yüzyıla yakışan, İstanbul’un göbeğinde insanların nefes aldığı keyifli bir merkez yapacaklarını belirterek, “Kamusal alanda kamu hizmeti üretmek zorundayız” dedi. Taşınma ve teknokent projesinin iki yıl içinde bitirilmesi planlanıyor.

 

Kategori: Manşet

EkolojiManşet

DiCaprio, ‘Dünya İttifakı’nda

ABD’li oyuncu Leonardo DiCaprio, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybı ile mücadele edecek Dünya İttifakı adlı oluşuma katıldı

Leonardo DiCaprio, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybı ile mücadele edecek yeni bir kâr amacı gütmeyen güç odağı oluşturmak için hayırsever yatırımcılar Laurene Powell Jobs ve Brian Sheth’e katılma kararı aldı. DiCaprio, Powell Jobs ve Sheth, Earth Alliance (Dünya İttifakı) adlı yeni bir organizasyon kuracaklar.

Earth Alliance adlı yeni organizasyon geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada çalışma alanlarını şu şekilde açıkladı: “Ekosistemleri ve vahşi yaşamı korumak, iklim adaletini sağlamak, yenilenebilir enerjiyi desteklemek ve yeryüzündeki tüm yaşamın yararına yerli haklarını güvence altına almak için küresel olarak çalışacak.”

Organizasyon, biyoçeşitlilik kaybı ve iklim değişikliğinden en çok etkilenen yerlerdeki halk örgütleri ve bireylerle birlikte çalışmanın yanı sıra hibe, eğitim olanakları ve fon kampanyaları sağlayacağını, bu konuları ele alan filmler yapacağını açıkladı.

DiCaprio, Earth Alliance’ı “Gezegende gerçek bir değişime neden olacak en iyi programları belirlerken kaynakları ve uzmanlığı paylaşan büyük, çevik bir platform” olarak tanımladı.

Leonardo DiCaprio Vakfı da, aslanların kurtarılması ve mangrov restorasyonundan yerli hakların savunulmasına ve güneş enerjisine daha iyi erişime kadar 100 milyon dolar hibe veriyor. Ünlü oyuncunun vakfı, Earth Alliance ile birlikte çalışacak.

Vista Equity Partners’ın kurucu başkanı ve başkanı Brian Sheth, aynı zamanda Global Wildlife Conservation’ın yönetim kurulu başkanlığını yürütüyor. Sheth aynı zamanda çevresel ve eğitimsel girişimleri desteklemek için eşiyle birlikte Sheth Sangreal Vakfı’nı kurdu. Sheth Sangreal Vakfı, Earth Alliance’ın operasyonel ve idari maliyetlerini finanse edecek. Apple’ın geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden eski eş kurucusu ve CEO’su Steve Jobs’un eşi Powell Jobs, hayırsever ve girişimci olarak biliniyor. Jobs aynı zamanda sosyal etki kuruluşu Emerson Collective’in de başkanı.

 

Kategori: Ekoloji

DünyaEkolojiManşet

‘Amazon ormanları tarihin en ağır saldırısı altında’

Amazon ormanlarının ve burada yaşayan yerlilerin, bölge hükümetleri ve şirketler yüzünden büyük bir saldırı altında olduğunu söyleyen Amazon Watch İcra Direktörü, ‘ormanları ve yerlileri korumak yalnızca ahlaki bir zorunluluk değil aynı zamanda iklim dengesini sağlayan Amazon bölgesini ve iklimi korumanın en etkili yolu’ dedi.

Dünyada biyoçeşitlilik açısından büyük öneme sahip Amazon bölgesinde, doğal yaşamın ve bu yaşamın parçası yerlilerin, “tarihin en kötü saldırısıyla” karşı karşıya olduğu uyarısı yapıldı.  Kar amacı gütmeyen yardım örgütü Amazon Watch‘un İcra Direktörü Leila Salazar-Lopez, bölge hükümetleri ve kar elde etmeyi önceleyen şirketler tarafından Amazon ormanlarının ve yerli halkın, hakları ve çevre açısından “tarihin en kötü saldırılarına” maruz kaldığını, bunun ekosisteme büyük zarar verildiğini söyledi.

Salazar-Lopez, “Amazon’dan Arktik’e kadar kirli endüstriyel gelişme ve insanların açgözlülüğü hassas ekosistemi tahrip ediyor, toprağa bağlı topluluklara zarar veriyor.” diye konuştu.

Amazon yerlileri ve yağmur ormanları arasındaki bağa dikkati çeken Salazar-Lopez, Amazon’un binlerce yıldır sekiz Güney Amerika ülkesinden en az 400 farklı yerli topluluğa ev sahipliği yaptığını vurgulayarak, bu bağın bölgenin zengin biyoçeşitliliğini koruduğunu söyledi.

‘Bolsanaro’nun politikaları büyük zarar veriyor’

Salazar-Lopez, Amazon yerlilerinin haklarını savunmanın yalnızca “ahlaki bir zorunluluk değil aynı zamanda iklim dengesini sağlayan Amazon bölgesini ve iklimi korumanın en etkili yolu” olduğunu vurguladı.

Lopez ayrıca, bunu ormanların karbon depolama kapasitelerinin arttırırken, karbondioksit emisyonunu ve ormansızlaşmayı azaltacak en etkili strateji olarak tanımladı.

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro‘nun sosyo-çevre politikalarının da yağmur ormanlarına zarar verdiğini dile getiren Lopez, Bolsonaro hükümetinin, göreve başladığından bu yana Amazon’un ekolojik bütünlüğünü ve bölge insanının esenliğini korumak için asli sosyo çevresel standartlara darbe indirdiğini kaydetti.

Kategori: Dünya