Editörün Seçtikleriİklim KriziManşet

İklim krizi vatandaşlara ne ifade ediyor?

Haber: Nebiye Arı

İklim krizi, neredeyse her gün yaşanan ve gündelik hayatı da etkileyen sonuçlarının da etkisiyle,  2019’da önceki yıllara oranla kamuoyunda daha çok konuşulmaya ve tartışılmaya başlandı. Genç iklim aktivisti Greta Thunberg’in başlattığı ve dünya çapında yayılan Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) hareketi kapsamında, iklim için okul grevlerinin bu artışta etkisi büyük. Türkiye’de de Atlas Sarrafoğlu’nun çağrısıyla genç iklim aktivistleri cuma günleri okula gitmeyerek iklim krizine dikkat çekmek için bir mücadeleye başladılar.

Biz de İstanbullulara ‘İklim krizi’ hakkında düşündüklerini ve çözüm için önerilerini sorduk. Konuştuğumuz yurttaşların çoğu ana sorumlusu olarak insanı görürken, sorumlunun kapitalist devletler olduğunu söyleyenler de yok değil.

Gezegende yaşanılan değişimlere dair kapsamlı bilgileri olan vatandaşlar az olsa da, konuştuğumuz hemen herkes aslında mevsim değişimleri, seller, dolular gibi afetler sebebiyle uzaktan da olsa konuyla ilgili. Ancak yaptığımız röportajlarda konuştuğumuz vatandaşların çoğu, iklim krizine çözüm bulunması noktasında ümitli olmadıklarını söyledi;  hatta çözümü Tanrı’nın müdahalesinde görenler de var.

Sorularımızı yanıtlayanlardan, 70 yaşlarındaki kişi,  savaşların ve kimyasal bombaların doğayı bozduğunu, denizlerin kirletildiğini, önce ‘Savaşa Hayır’ demenin gerektiğini, söyledi:

“Tv’de diyor ki ‘piknik yapılsın mı, yapılmasın mı?’ Piknikte iki tahta yakıyorlar, hava kirliliği diyorlar. 50 tane egzos patlıyor, araba geçiyor, vapur geçiyor… iklim falan düzelmez böyle.”

Gemi kaptanı olan vatandaş ise, dünyanın pek çok farklı noktasına seyahatlerinde yaşanan sıcaklık farkını bizzat gözlemlediğini anlattı: ‘Kaliteli yakıta dönersek iklim krizini sonlandıramayız ama geciktirebiliriz diye düşünüyorum. Fabrikalardaki baca gazları, atıklar, bunlar maddiyata dayandığı için dünyanın hiçbir yerinde, kapitalizmin paranın döndüğü hiçbir yerde bunu değiştiremezsiniz.”

Mesleğinin başında olan genç kadın öğretmen, iklim krizinden kimsenin haberi olmadığını söylerken, asıl sorumlunun eğitim sistemi olduğunu belirtti:

“İklim krizinin çözümü olmayacak gibi.. Kimsenin haberi de olmadığı gibi.. Sadece benim ayrıştırdığım çöple mi düzelecek bu iş diyen çok kişi var. Düzeleceğini sanmıyorum, çok daha kötüye gideceğini düşünüyorum.”

Alışverişten dönen 60’larındaki kadın, iklim krizine dair fikirlerini şöyle özetledi: “Yazlar kış gibi, kışlar yaz gibi…”

‘Türkiye’de liderler iklim inkarcısı değil, ama iklim değişikliğinden fazla haberdar da değiller’

Sokak röportajlarından hareketle insanların iklim krizinden bihaber olmasının sebeplerini ve değişime dair umutsuzluğu Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli araştırmacısı, iklim uzmanı Dr. Ümit Şahin’e sorduk.

Şahin, iklim kriziyle ilgili yapılan araştırmalarda Türkiye’de insanların %70’inin iklim konusunda kaygılı olduğu sonucunun çıktığını ama bu verinin iklim değişikliğiyle ilgili nasıl fikirleri olduğuna dair bir bilgi vermediğini söyledi.  İnsanların, konuyu günlük yaşamlarına etkisi olabilecek kadar önemli görmediğini belirten Şahin, insanların bilgisizliğini iki sebebe bağladı: Siyaset ve medya.

Dr. Ümit Şahin

ABD’deki bir araştırmada, insanların iklim değişikliği konusundaki düşüncelerinin en çok destekledikleri ve oy verdikleri liderlerle paralellik gösterdiğinin altını çizen Şahin, Türkiye’de devletin yıllardır iklim değişikliğiyle mücadeleden kaçındığını;  bunun neredeyse ana politika olduğunu ve sorunun insanların gündemine gelmemesini sağladığını kaydetti.

Medya blokajı

‘Gazeteciler de konudan bihaber’ diyen Ümit Şahin’e göre,  bilmeleri gerektiğini de düşünmüyorlar.  Şahin, medyanın iklim krizinden sorumlu çıkar çevreleriyle doğrudan maddi bir ilişki içinde olsa da olmasa da, takip ettiği ideoloji ve propagandasını yaptığı yaşam biçimi sebebiyle, bu çevrelerin açık suç ortağı olduğunu düşündüğünü de söyledi: “Bu nedenle de iklim kriziyle ilgili bilgilere ancak özel ilgisi olan insanlar alternatif kanallardan ve özel olarak arayıp bularak ulaşabiliyorlar. Genel nüfusun takip ettiği medya ise blokaj uyguluyor.”

Sokaktaki görüşmelerimizden yola çıkarak insanların değişime dair çok da umutlu olmadıklarını gözlemledik. Türkiye’nin en iyisini yapsa dahi iklim kriziyle mücadelede etkili olmayacağı düşünülüyor. Şahin’e “tüm dünya aynı önlemleri almadıkça iklim kriziyle mücadele anlamsız mı?” sorusuna şu yanıtı verdi: “Sorumlular, yani siyasetçiler ve medya bu görüşleri yaydıkları için halk da böyle düşünüyor tabii. Zaten Türkiye’de halkta bizim hiçbir şeyden sorumlu olmadığımız düşüncesi yaygındır. Biz hep mağduruz. Hep başkaları suçlu. Çocuk kalmış bir milletiz Oğuz Atay’ın dediği gibi.”

Bilim ve demokrasiye bağlılık önemli kriter’

Türkiye’nin isterse elbette etkili olabileceğini,  bütün politikaların iklim kriziyle mücadeleye uygun şekilde değiştiğinde, büyük bir dönüşümün sağlanacağına dair emin olduğunu dile getiren Şahin, “Hatta bütün dünyada örnek gösterilebilecek, iklim müzakerelerinde öne çıkan, uluslararası politikayı belirleyen bir ülkeye dönüşürsünüz” dedi ve ekledi:

“Bunun işe yaraması için ülkenin önce bilime ve demokrasiye bağlılığı gerekiyor. Hükümetlerin bunlarla ilgisi olmayınca halk da umudu kesiyor elbette.”

“Ulusal ve yerel yetkililerin iklim krizine karşı aldıkları ve almadıkları önlemler, devlet ve belediyeler tarafından nasıl bir yol izlenmesi gerektiği” yolundaki sorumuza Şahin’in yanıtı şöyle: “Türkiye’de devletin ve az sayıda da belediyenin iklim eylem planları var, ama ulaşılması istenen hedef belli değil. İklim değişikliğiyle mücadelenin özü sera gazı emisyonlarını düşürmektir. Türkiye’nin böyle bir ulusal hedefi yok. Olmayınca da eylem planları genel laflardan ibaret kalıyor.”

Şahin’e göre, Türkiye’nin emisyon azaltımı anlamında tek yaptığı şey, yenilenebilir enerjiye verdiği teşvik, ancak bu yeterli değil: “Yenilenebilir enerjinin enerji dönüşümü için kullanılması, yani fosil yakıtlardan enerji üretiminin azaltılıp yenilenebilir enerjinin payının artırılması gerekir. Bunun için yapılması gerekenler basit: Yeni kömür ve gaz tesisi açmayacaksınız, mevcut olanları yavaş yavaş kapatacaksınız, ulaşımda ve ısınmada petrolden ve gazdan elektriğe döneceksiniz ve yenilenebilir enerjiyi bu amaçla kullanacaksınız.”

Türkiye’de yenilenebilir enerji tesislerinin sayısı artarken enerji pastasındaki payının artmadığından söz eden Dr. Şahin, bunun nedeni olarak aynı zamanda kömür santrallerinin sayısı ve (ulaşımda) petrolün payının artması olduğunu kaydetti. “‘Hatta elektrik üretiminde kömürün payı da son yıllarda kabul edilemeyecek oranda arttı” diye konuşan Şahin, yenilenebilir enerjinin dönüşüm için değil büyüme için kullanıldığının altını çizdi: “Buna iklim değişikliğiyle mücadele ve enerji dönüşümü demek için çok iyimser olmak lazım. Binalar vb. alanlardaki iklim eylemleri de üzerinde konuşulmaya değecek büyüklüklerde değil, bütün bunların göstergesi de zaten Türkiye’nin sera gazı emisyonlarını yılda yüzde 6 artırması.”

‘İstanbul’un iklim kriziyle mücadeleye çok daha iddialı bir şekilde soyunması gerekiyor.’

Başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere yerel yönetimlerin iklim kriziyle mücadelesini de akademisyen Dr. Baran Alp Uncu değerlendirdi.

Dr. Baran Alp Uncu.

-Vatandaşlarla  yaptığımız görüşmelerde, iklim krizine yönelik çözümü ya da belediyelerin ne yapabileceğini sorduğumuzda genelde umutsuz olduklarını ve sorun küresel çapta çözülmezse herhangi bir çabanın işe yaramayacağını, söylediler. Siz bu noktada yerelde iklim kriziyle mücadelenin etkisinin ne ölçüde etkili olacağını düşünüyorsunuz? Yani dünyada soruna çözüm bulunmadan yerellerde iklim kriziyle mücadele anlamsız mı?

İklim krizi küresel bir mesele ama aslında yerelden başlayan çözümlerle giderebilecek bir sorun. Uluslararası alanda ulusal devletlerin bir araya gelerek anlaşmalar imzalayıp o anlaşmalar sonucunda adım atarak önlemler alınması yoluyla, ancak bir enerji geçişiyle  sonuç elde edebileceğine dair bir görüş var. Küreselin ne olduğunu düşünürsek bu sadece ulus devletlerin, ulusal düzeydeki karar alıcıların bir araya gelmesiyle olacak bir şey değil. Bunun ötesinde yerellerin harekete geçmesi ve birbirlerine bağlanması gerekiyor.  Yerelden başlayacak iklim kriziyle mücadele kolaylıkla küresel bir harekete dönüşebilir. Burada kentler önemli bir yer tutuyor. Uluslararası ve ulusal düzeyde iklim politikalarında bir tıkanma var. Beklenen anlaşmalar çıkmıyor. Ulusal devletler de büyüme modellerini değiştirmemekte direniyorlar, gerekli olan enerji değişikliğine dair bir adım atmıyorlar.

Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor ve gittikçe de artacak. İklim krizinden en çok etkilenen yerlerin başında kentler geliyor. Kentler oldukça kırılgan yerler. İklim krizinin ortaya çıkardığı felaketler, aşırı hava olayları, kuraklık, gıda krizi, su kıtlığı gibi birçok mesele aslında kentlerdeki yaşamı doğrudan olumsuz etkiliyor. Öte yandan kentler tüketim merkezleri, yani iklim krizine neden olduğu için bu işin faili. Dünyada karbon salınımın % 70’i kentlerden kaynaklanıyor. Bu yüzden kentlerde bir şeyler yapmak gerekiyor .

Yerelden başlayıp ulus ötesi bir şekilde küresele dönüşecek bir harekette en büyük aktörlerden biri, dolayısıyla kentler. Karamsar olmamak lazım. Tek bir kentin yapabilecekleri sayesinde sorunlar elbette çözülmez ama tüm kentlerin ortak adımları ve çalışmasıyla iklim krizinin çözümüne yönelik büyük bir adım atılmış olacaktır.

Belediyelerin iklim kriziyle mücadele anlamında öncelikli olarak yapması gerekenler neler sizce?

 İklim krizine yönelik eylemleri iki ana grupta toplayabiliriz: Karbon salımlarının sıfırlanması ve uyum. Şu anda iklim krizinin sonuçlarını yaşıyoruz ve yaşanan tüm olumsuzluklar kentlerin hayatını doğrudan etkiliyor. Bu felaketlere dair dirençli olmak ve daha az etkilenmek için uyum eylemleri gerekiyor. Belediyelerin de yerel yönetimlerin de hem azaltım hem de uyum eylemlerini ortaya koymaları lazım. Enerji kullanımı, binalar, atık yönetimi, yeşil altyapı, kentsel yeşil alanlar gibi alanlarda iklime dair çözümler üretilmeli, ama tek başına da anlamlı olmuyor.

Mesela, ulaşımı ele alırsak; fosil yakıt kullanan araçlar yerine elektrikli kent araçların kullanılması önemli. Ancak bu elektriğin nasıl üretildiği de önemli. Bu elektrik yine fosil yakıtlardan üretilecek ise bu zaten bir çare olmuyor, karbon salımların da bir düşüş olmuyor. O zaman enerji alanıyla, ulaşım alanındaki adımların eş güdümlü ve uyumlu olarak atılması gerekiyor. Bisiklet ya da yürümek gibi alternatif ulaşım yollarının oluşabilmesi için şehir planlamasının ona göre yapılması gibi.. Bütün bu sektörlerin bir arada düşünmesi gerekiyor.

İklim eylemleri aslında sadece bir ekoloji meselesi değil, bütün diğer kent yaşamıyla ilgili ekonomik, siyasi, sosyal meseleleri de ilgilendiren eylemler. Bunların yerel yönetimlerinin politikalarında temel teşkil etmesi gerekiyor. Öncelikle azaltım ve uyum eylemlerinin genel bir yol haritası çıkarılmalı. Sorunun tespit edilmesi, çözümlerin üretilmesi ve bir planlama yapılması gerek. Biz buna İklim Eylem Planı diyoruz. Bunun çeşitli aşamaları var: Mevcut durum analizi, bir kentte ne kadar karbon salımı olduğu ve nereye doğru gidebileceğinin ortaya konulması, risk ve kırılganlıkların analizinin yapılması, önceliklerin belirlenmesi ve buna bağlı olarak da çözümlerin üretilmesi gerekiyor. Bütün bunları topladığımızda yerel yönetimlerin kısa uzun ve orta vadede neler yapacağı ortaya konulabilir.

‘Dezavantajlı kesimler iklim krizinin etkisini daha yoğun yaşıyor’

Kentlerde, iklim krizine dair farkındalık yaratmak öncelikli hedeflerden mi olmalı?

Farkındalık meselesi çok önemli. Bütün bu ortaya konan eylemlerin başarılı olabilmesi için kentlilerin en başta buna sahip çıkması, destek olması gerekiyor. Ama onun da öncesinde bütün bu çözümler kentliler ile beraber üretilmeli. Kentler aynı zamanda eşitsizlik ve adaletsizlik merkezidir. Burada pek çok dezavantajlı grup var ve kent yoksulları, yaşlılar, kadınlar engelliler gibi gruplar aslında iklim değişikliğinin etkilerini çok daha yoğun yaşıyorlar. Bir çoğu zaten kaynaklara erişimi kısıtlı olan kesimler ve kentin alt yapısının daha zayıf olduğu bölgelerde yaşıyor. İklim krizinin doğurduğu, ortaya çıkardığı sorunlar karşısında bu etkileri savuşturacak kaynaklara sahip değiller. İklim değişikliği aslında aynı zamanda bir adalet meselesi. Adaletsizlikleri yeniden üretip daha da yoğunlaştıran bir krizden bahsediyoruz. O yüzden çözümleri ortaya koyarken bir şekilde iklim adaletinin sağlanması gerekiyor. Dezavantajlı grupların ihtiyaçlarının, taleplerinin önceliklerinin bütün çözümlerin içinde yer alması gerekiyor. Bunun belirlenmesi için de iklim eylem planı oluştururken katılımcılık ilkesinin sonuna kadar uygulanmasını gerektiriyor.

Farkındalık zaten yerel yönetimlerin yapması gereken eylemlerden biri ama katılımcılık ilkesini işlettikleri sürece, zaten farkındalığı da arttırmış olacaklar.

İklim kriziyle mücadelede örnek gösterebileceğiniz yerel yönetim örnekleri var mıdır?

 350.org Türkiye’nin yürüttüğü bir kampanya var; İklim için Kentler. Bu çerçevede bir rapor hazırlandı ve dünyadan, Türkiye’den iyi yerel yönetim örnekleri sunduk. Türkiye’den de iyi örnek olarak Kadıköy Belediyesi’ni ele aldık. Kadıköy belediyesinin hem azaltım hem de uyum eylemlerini içeren, oldukça da iddialı hedefleri olan  bir iklim eylem planı var. 2016’ya göre 2030 yılında karbon salınımlarında %40’lık bir azaltım öngörülüyor. Hazırlanan iklim eylem planı, Kadıköy ilçesinde yaşayan insanların ihtiyaçları, talepleri, kırılganlıkları ve dirençleri hesaba katılarak bir uyum eylemlerini de içeriyor. Tabii bu bir  ilçe belediyesi ve mevzuatlara bağlı olarak yapabilecekleri sınırlı. Yine de bunu bir engel olarak görmeyip yapabileceklerini ortaya koydukları katılımcı bir iklim eylem planını oluşturdular.

Ayrıca Kadıköy İklim Elçileri diye bir sivil inisiyatifin oluşmasının da önünü açtılar. İklim meselesiyle ilgilenen vatandaşların kısa bir eğitimden sonra İklim Elçisi olarak hem farkındalık eylemleri, hem çeşitli çalıştaylar, toplantılar düzenleme, mahalle muhtarları ile ilişkileri sağlama gibi çeşitli görevleri üstlenen ve bir anlamda farkındalığı geliştirmek için kurulmuş bir sivil inisiyatiften bahsediyoruz. Kadıköy Kent Konseyi’nin altında bir çalışma grubu olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

İklim Eylem planlarında yapılması gerekenlerden biri, paydaşlarla yoğun bir işbirliği. Bunun için de çeşitli üniversite ve STK’larla düzenli olarak görüşmeler yapılmış, çalıştaylar ve toplantılar yoluyla iklim eylem planı ortak olarak hazırlanmış.

Dünyada da kentler arasında oluşmuş bazı ulusötesi dayanışma ağları var; C40 ve Başkanlar Sözleşmesi gibi. Kadıköy belediyesi de Başkanlar Sözleşmesi’nin imzacısı. Bu ağların, hem teknik, hem de teknolojik açıdan envanterin hesaplanmasından, farklı eylemlerin oluşturulması için veri paylaşma şekilde verdiği destekten Kadıköy Belediyesi de yararlanıyor.

Öte yandan Belediye, bünyesinde ‘İklim Değişikliği Birimi”ni kuruyor. İklim değişikliği eylemlerinin uygulamaya konulması sırasında belediye birimleri arasında bir koordinasyonun sağlanması gerekiyor. Eylemlerin sonuçlarının takibi, belirli aralıklarla ölçümlerin yapılması, başarılar ve eksikliklerin raporlanması gerekiyor ve bu birim de bütün bu işlevleri yerine getiriyor. Bu açıdan baktığımızda Kadıköy Belediye bir ilçe belediyesi olarak başarılı bir şekilde İklim Eylem Planı’nı oluşturmuş.

İklim kriziyle mücadelede İstanbul Belediyesinin atması gereken adımlar neler? Ekrem İmamoğlu’nun iklim krizine dair değerlendirmelerini, vaatlerini ve çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?

 İstanbul  Büyükşehir Belediyesi’nin yapması gereken ilk şey; İstanbul’un ‘İklim Eylem Planı’nı revize etmesi. Hedeflerin daha iddialı şekilde ortaya konulması, somut eylemlerin belirlenmesi ve bunu da katılımcı bir şekilde yapmaları gerekiyor. İklim Eylem Planı aslında bütün yapılacak iklim eylemlerinin haritası, tek tek atılan adımların anlamlı olması için mevcut durumun belirlenmesi, hedefin konulması ve İstanbul’un dezavantajlı grupları öncelikli olmak üzere bu plana nasıl katılacağının belirlenmesi lazım. İstanbul’un İklim eylem planı var ve kağıt üzerinde de olsa yapılması gerekenler yapılmış gibi duruyor ama pek çok eksiği var. En başta baktığınızda,bir azaltım hedefi var; 2030 yılında emisyonlarının artıştan %33 azaltılacağı söyleniyor. Bu aslında Paris Anlaşması’yla belirlenen sıcaklıkların 1.5 derecede tutulması hedefine katkı sunacak bir azaltım hedefi değil. Diğer bazı kentlere baktığımızda, mesela Paris’te yerel salımlarda 2030 yılında %50 düşüş, 2050’de salımların sıfırlanması hedefleniyor. Atina’da sera gazı salımlarında 2030 yılına kadar %40 oranında düşüş öngörülüyor İstanbul’daki ise artıştan düşüş, o yüzden karışmaması gerekiyor. İstanbul iklim kriziyle mücadeleye çok daha iddialı bir şekilde soyunmalı.

‘İBB’nin iklim eylem planı katılımcı değil’

 İBB, İklim eylem planını oluştururken bir takım anket çalışmalar, bilgilendirme toplantıları, çalıştaylar düzenlemiş ama açıkçası çok şeffaf ilerlemeyen bir süreç. Hangi grup, topluluk, hangi STK’ların çağrıldığı belli değil. Bir kısım STK’ların çağrılmadığını biliyoruz. Bazı ilçe belediyeleri ki bu ilçe belediyelerinin bazıları kendi iklim eylem planını hazırlamış, belirli bir tecübesi var, il ve ilçe belediyelerinin özellikle büyükşehir belediyelerinde ortak hareket etmeleri gerekiyor. Ama bazı ilçe belediyeleri bu iklim eylem planının yapım sürecine dahil edilmemiş.

Çözümlere baktığımız zaman ise genel bir takım önermeler var. Diğer kentlerdeki İklim Eylem planlarına bakıldığında azaltım ve uyum konusunda çok somut çözüm önerileri olduğunu görüyoruz. Bunlar ölçülebilir hedef ve eylemler. Zaman ve planlama belirli, rakamlar belirli. Bütün bunlar şu andaki İstanbul iklim eylem planında bulunmuyor.

Bütün bu iklim eylem planları, aslında sadece iklim değişikliğini önlemek için değil, kentlerin refahını artıracak, yaşam koşullarını iyileştirecek önlemler. Kamu sağlığından ekonomik refah düzeyine, enerji yoksulluğuna kadar birçok sosyal, ekonomik meseleyi de beraberinden gündeme getirecek eylemler bunlar. Bu açıdan bakıldığında da ‘iklim adaleti’ kavramının bir kentin iklim eylem planının temelini oluşturması gerekiyor ama şu anki mevcut planda bu konuda fazla bir vurgu yok.

Ekrem İmamoğlu C40 toplantısına katıldığında İstanbul’un 2050 yılına dair vizyonundan bahsetti ve adil, yeşil, yaratıcı bir kent olmasını hedeflediğini, söyledi. Ayrıca temiz enerji teknolojilerinden bahsedip, iklim kriziyle mücadelenin gerekliliğinin altını çizdi. Bütün bunları yapabilmesi için de en başta İklim eylem planını tekrardan ele alıp daha kapsamlı, bütünleşik, katılımcı ve iklim adaleti vurgusuyla revize edilmesi gerekiyor. İstanbul için çok daha iddialı ve somut bir hedef ortaya konulmalı.