İspanya Seçimlerine dair Üç Kritik Soru

Geçen Pazar günkü seçimlerde İspanya halkları millet meclisinde görev alacak 350 milletvekilini ve 266 sandalyeli senatoda görev alacak 208 senatörü seçti. Sandıktan çok partili koalisyon çıkması, beklenen ancak daha önce tecrübe edilmemiş bir durum. Hükümet kurma çalışmalarının sonucu ne olursa olsun İspanyol siyasi sisteminin bir daha asla eskisi gibi olmayacağı kesin.

Bu seçimler neden “tarihi”?

Mariano Rajoy liderliğinde 2011’den beri iktidarda olan muhafazakar Halk Partisi (Partido Popular) özellikle neo-liberal kemer sıkma politikaları, Katalanların özyönetim taleplerini müzakere etmeyi reddetmesi, ve yolsuzluk suçlamaları sebebiyle büyük bir oy kaybına uğradı. Oyların yüzde 29’unu alarak 123 milletvekili çıkartan Halk Partisi birinci oldu, ancak tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamadı. Geçen ayki Katalonya yazılarımda [1][2] anlatmaya çalıştığım gibi, Rajoy özellikle son iki yıldır Katalanlara karşı sert bir tavır takınarak İspanya’nın geri kalanındaki oylarını çoğaltmaya çalışmıştı. Görünen o ki İspanya’nın diğer halkları bu oyuna gelmedi (ve hatta ‘Katalonya’nın geleceğine bölge halkı karar vermeli’ diyerek Cumhuriyetçi bir hedefte ortaklaşarak İspanyayı yeniden kurmayı hedefleyen Podemos lideri Pablo Iglesias’ı ödüllendirdi).

Sosyalistler (Partido Socialışta Obrero Espanol-PSOE) ise ana muhalefet pozisyonunu korumakla birlikte yirmi sandalye kaybederek parti tarihinin en kötü sonucunu aldı. Bu sonucun en önemli sebebi sosyalistlerin uzun zamandır merkeze kayması: İktidar neredeyse kırk senedir bu iki parti arasında paylaşıldığından Sosyalistler de en az Halk Partisi kadar varolan sistemi temsil eder hale geldi. İspanya, Franco diktasını takibeden demokratikleşme sürecinde diktatörlük dönemindeki hak ihlalleri ve usulsüzlüklerle hiç yüzleşmedi ve çoğunluğun kabulünü gören ortak bir tarih söylemi kurmayı başaramadı. Bu yüzden sağ ve sol partiler arasındaki uçurum çok derin: Bir tarafın gurur duyduğu hikaye diğerinin trajedisi; bir tarafın hezimeti diğerinin varoluş sebebi. Dolayısıyla Kuzey Avrupa ülkelerinde kimi zaman tanık olduğumuz, merkez sağ ve merkez solu biraraya getiren büyük koalisyonlardan birinin oluşması ne Halk Partisi ne de Sosyalistler açısından ihtimal dahilinde. Sosyalist Parti kurmaylarından Cesar Luena seçim sonuçlarının hemen ardından “Rajoy’un olduğu hiçbir koalisyon içinde olmayız” dedi. Seçim sonuçlarına göre iki partili başka bir koalisyon formülü de mümkün değil.

En az üç partili bir koalisyon hükümeti kurulması için görüşmeler önümüzdeki iki buçuk ayda gerçekleşecek. Koalisyon görüşmelerinde iki yeni parti kilit rol oynayacak: İlk defa genel seçimlere katılan Podemos (Yapabiliriz) ve Yurttaşlar Hareketi (Ciudadanos) oyların sırasıyla yüzde 21 ve yüzde 14’ünü alarak  büyük bir başarıya imza attı. Bugüne kadar süregelen (iki partili olmasa da) iki parti ağırlıklı sistem net bir şekilde sona erdi. Bu seçimler işte tam da bu yüzden “tarihi”: Hükümeti kim kurarsa kurşun, büyük partiler iktidarı farklı ideolojik eğilimleri olan en az iki partiyle paylaşmayı, pazarlık yapmayı, ve beraber yönetmeyi öğrenmek zorunda kalacak. Madrid Özerk Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Fernando Vallespin’e göre ‘her şey liderlerin nasıl davranacağına bağlı. Uzlaşmalar yapılırken katı ve sert tavırlar sergileyenleri halk tercih etmeyecektir. Zira halk siyasi temsilcilerinin ittifak kurabilmelerini istiyor. Seçim sonuçları da bunu gösteriyor. İlginç bir şekilde halkın tercihi Podemos ve Sosyalistlerden oluşacak bir ittifakın olması yönünde.’

Halk Partisi kazandı, neden herkes Podemos’u konuşuyor?

Podemos hem Bask bölgesinde hem Katalonya’da birinci partiydi. İglesias’ın Katalan sorunu için önerdiği yol haritası  ‘önce sağı iktidardan devirmek, ardından anayasa reformu yapmak, sonra cumhuriyet ilan etmek. Bunlardan sonra Katalanlar hâlâ ayrılmak istiyorsa, halkoylaması yapmak.’ [3] Dolayısıyla Podemos’un Katalonya’da başarılı olması beklenen bir sonuçtu.

Yine de Podemos’un desteklediği Barcelona en Comu adlı sol siyasi oluşumun adayı Ada Colau’nun Barcelona Belediye Başkanı seçilmesi bu başarıyı taçlandıran bir zafer olarak görülebilir. 41 yasındaki Colau, ipotek borçlarını ödeyemedikleri için evlerinden zorla çıkarılan Barselonalıların haklarını korumak için çalışan bir sivil toplum örgütünün kurucularından. Barselona’nın ilk kadın belediye başkanı seçilmesinin arkasında şehir hakları ve yerelden yönetim üzerine kurduğu kampanyanın başarısı yatıyor.

Ada Colau (Foto: Marc Lozano)

İlk defa genel seçimlere katılan bir partinin bu kadar fazla oy alması alışılmış siyasi dengeleri alt üst etmiş durumda. İki büyük partinin de Podemos’un da önümüzdeki günlerde alacakları kararlar yeni normalın ne olacağını belirleyecek. Bir yandan seçimlere hazırlanırken oy toplamak için popülist bir söyleme kayan Podemos’un daha radikal bir gündeme dönüş yapması bekleniyor. Diğer yandan yolsuzlukla mücadeleye odaklı seçim vaatleriyle dördüncü parti seçilen Yurttaşlar Harketinin başarısı İspanya halklarının eski dengelerin değişmesini istediğini açıkça gösteriyor.

Yurttaşlar Hareketi dengeleri değiştirebilir mi?

İş dünyasının temsilcisi olarak seçimlere giren ancak yolsuzlukla mücadeleyi hedef alan Yurttaşlar hareketi lideri Albert Rivera mecliste kırk sandalye kazanan partisinin herhangi bir koalisyon içinde yer almasına şimdilik sıcak bakmıyor. Rivera Halk Partisinin kuracağı bir azınlık hükümetini dışarıdan destekleyebileceğini açıkladı, ancak Rajoy’un bu hükümeti birlikte kurabileceği bir parti olup olmadığını önümüzdeki aylarda yapılacak koalisyon görüşmeleri belirleyecek. Görüşmeler sırasında büyük bir sürpriz olmadığı takdirde ilkbaharda erken genel seçime gidilecek.

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page