Yazarlar

Suriye’nin kuzeyine istikrar gelmeden Kürt Sorunu çözülebilir mi?

Tırmanan şiddeti ilk başlatan kim, sebepler ne? Bunlar üzerinde çok yazıldı, konuşuldu. HDP’nin beklentilerin üzerinde, “Erdoğan’ı başkan yaptırmayan” düzeyde oy alması, AKP’nin çoğunluğu kaybedip ilk kez koalisyona mahkum kalması vs. Buna karşılık Erdoğan’ın türlü manipülasyonlarla tekrar ettireceği seçimlerde kaybettiği iktidarı milliyetçi oylarla ikame etmek amacıyla çatışma ortamı yaratmaya gereksinim duyduğu argümanı hemen hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu görüşler.

Ancak bu argümanların açıklayamadığı birçok soru bulunmakta. En başta, PKK AKP’nin çaktığı kıvılcıma neden bile bile benzinle koşmakta? Çözüm sürecini dondurucuya kaldıran Erdoğan’a verilebilecek cevap, tam da onun istediği gibi, şiddete şiddetle karşılık vermek midir? Ya da sokaklara hendekler kazıp silahlı çatışma ortamında “özensizce” demokratik özerklik ilan etmek midir?

Kürt siyasi hareketi, Türkiyelileşme projesine gönülden inanmış (ve inanmasa da sırf Erdoğan başkan olmasın diye hareket eden) toplum kesimlerinden %13.1 oy alarak parlementoya 80 milletvekili göndermişken, PKK eylemleriyle HDP projesini bu kadar kolay nasıl harcayabiliyor? Ya da 2013 Newroz’unda silahlı mücadele döneminin bittiğini duyuran Öcalan’ın mektubunun geçerliliğini yitirdiğine dair tek bir emare ortada yokken, PKK’nın stratejisini kimse tam olarak anlamıyor. “HDP ve PKK arasındaki strateji farklılıkları” gibi muğlak cevaplar yetersiz kalıyor. Yine keza, 30 yıldır elinde silahlı mücadele veren PKK’nin şiddete şiddetle cevap veriyor olmasını “eşyanın tabiatı gereği” olarak görmek de ortada cevapsız sorular bırakıyor. Seçim döneminde HDP binaları, miting meydanları bombalanıyorken, kalekol inşaatları devam ederken PKK bugünkünden farklı davranıp sükunetini neden korumuştu o zaman?

Bu kan nasıl duracak? Bunun için  süreci doğru teşhis etmek gerekiyor. Doğru teşhisi yanlışından ayıran ortada cevaplanmamış soru bırakmıyor olmasıdır. Oysa yukarda da görüleceği üzere, ortaya sürülen teşhislerin cevaplayamadığı birçok soru bulunmakta.

Eksik ya da yanlış teşhise bağlı olarak “bu kan nasıl duracak?” sorusuna verilen cevaplar da haliyle eksik ya da yanlış olacaktır. PKK’ye ya da hükümete tek yanlı/karşılıklı ateşkes çağrısında bulunmak, bu minvalde HDP’ye gün aşırı “şiddete, özerkliğin bu şekilde ilanına karşıyız” şeklinde açıklama yapma baskısı kurarak akan kanın duracağını düşünmek oldukça iyimser kaçmakta. Bu çabalar tabii ki değerlidir, her iki tarafta an itibariyle ellerini tetikten çekmelidir ancak sorunun temeline (Suriye’nin kuzeyi nasıl şekillenecek?) inilmediği müddetçe şiddet ve ölümler bir süre sonra tekrar başlayacaktır. Elbette 1 Kasım’a giderken PKK’nin silahlı eylemlerine devam ettiği bir süreç HDP ve HDP projesinin elini oldukça zayıflatmakta. Bir bölgesel güç savaşı (PKK ve hükümet) sürerken sadece Türkiye içinden oy alabilen, bütün bu denklemi Türkiye halklarına anlatmak durumunda kalan HDP için barış, ateşkes vs. çağrısı yapmaktan başka çare, ne yazık ki, yok.

Duyabildiğim, izleyebildiğim kadarıyla yapılan analizlere, çözüm önerilerine ilişkin kuşkularımı belirttikten sonra, ortada cevaplanmamış daha az soru bıraktığını düşündüğüm kendi teşhisime geçmek istiyorum.

İki Olumsuz Konjonktür

Kanımca içine yuvarlandığımız şiddet sarmalı Çözüm Süreci sürerken iki olumsuz konjonktürün “şanssız” biçimde üstüste çakışmasından kaynaklanıyor. Bunlardan ilki, 17-25 Aralık süreciyle köşeye sıkışmış Erdoğan ve yakın çevresinin kurtuluşunun AKP’nin tek başına iktidara gelmesi kısıtına sıkışmış olması. İkinci olumsuz, ve bence daha önemli, konjonktür Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan gelişmeler, yani ortaya çıkan kantonlar, İŞİD tehlikesi ve ona karşı PYD’nin Batı nazarında artan itibarı, ve Irak’tan sonra Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt oluşumunun daha mümkün hale gelmiş olması.

Bu iki konjonktürden herhangi biri olmasaydı, ne AKP hükümeti ne de PKK 7 Haziran seçimleri sonrası bu derece hızlı biçimde çatışmacı sürece yuvarlanmazdı diye iddia ediyorum. Basitçe açıklamaya çalışırsam, diğer koşullar aynı kalmak şartıyla, 17-25 Aralık süreci ve sonrasında yaşananlar olmasaydı AKP bu kadar oy kaybetmeyecek, Erdoğan’ın popülaritesi bu kadar çizik yemeyecek sonuçta HDP bu kadar taktik oya mazhar olamayacağı için  7 Haziran’da AKP büyük ihtimal tek başına iktidara gelebilirdi. Tek başına iktidar olabilseydi seçimi tekrar etmeye, çözüm sürecinde MHP’ye kaptırılan oylar bu kadar değerli hale gelmemiş olurdu. Tek başına iktidar için milliyetçi oyları çekme gereği kalmasaydı, Dolmabahçe mutabakatı, Öcalan’ın dışarıyla bağlantısı gibi konularda ani dönüşler yaşanmaz, PKK ve hükümet karşılıklı tahriklere girmek zorunda kalmazdı. Suriye’nin kuzeyindeki, devletin tehdit olarak gördüğü gelişmeler olmaya devam etse bile, 17-25 Aralık konjonktürü olmasaydı, bugün farklı bir Türkiye’de yaşıyor olurduk. Çözüm süreci Suriye’deki gelişmelerden daha bağımsız yürüyor olabilirdi.

Şimdi diğer olasılığa bakalım. İddiam odur ki, Suriye’deki gelişmeler yaşanmamış olsaydı, diğer olumsuz konjonkür (yani 17-25 Aralık tehdidi) altında bile bu çatışma ortamı yaşanmazdı. Bu şartlar altında Kürt Sorunu Türkiye’nin büyük ölçüde kendi içinde çözebileceği bir konu olmaya devam eder, PKK ve devletin manevra alanı bu kadar daralmamış olurdu. 17-25 Aralık sürecinde AKP’nin kaybettiği oylar, Çözüm Süreci’nin ete kemiğe büründürülmesiyle Kürt ve Türk seçmenden kazanılacak oylarla telafi edilebilirdi. AKP yine tek başına iktidarla Erdoğan’ın kendini güvende hissettirebilir, devlet tarafından tahriklere gereksinim duyulmazdı.

Ama olmadı, 2 olumsuz konjonktür çakıştı ve Erdoğan kendi kurtuluşu, PKK Kuzey Suriye’deki oluşumda Türkiye ve diğer bölgesel güçler karşısında pazarlık payını yüksek tutmak için tekrar silaha sarıldı.

Buradan ne sonuç çıkar?

Suriye’deki gelişmeler “Kürt Sorunu”nu Türkiye sınırlarından büyük ölçüde çıkarmış bölgesel bir sorun haline getirmiştir (belki başında beri az ya da çok öyleydi). Suriye’nin kuzeyi istikrarlı bir yapıya kavuşturulmadan PKK ya da devlet ateşkese yanaşmayacak, çözüm süreci dondurucuda kalmaya devam edecektir.

Hatta daha da ileri gidelim, Suriye’nin kuzeyi bölgesel ya da küresel bir barış anlaşmasıyla istikrara kavuşmadığı müddetçe, PKK ve hükümetin en korktuğu şey Türkiye içindeki çatışmanın bir şekilde sona ermesi olacaktır. Kamuoyu ve HDP’nin (Türkiyelileşmenin bir gereği olarak) yaptığı ateşkes çağrılarına karşın PKK’nin bunu takmıyor oluşu, bölgedeki yerel yönetimlerin “özensizce ve alalacele” yaptıkları demokratik özerklik ilanlarının başka bir açıklaması yoktur. İki taraf da, müzakere edilecek (bu şartlar altında ne kadar mümkünse) bölgesel barış anlaşmasına kadar ellerini yükseltmeye çalışmakta, bunun mücadelesini vermektedir. Ve ne yazık ki, bunun çatışmasız bir yolunu bulma basiretini gösterebilecek taraflar ortada yok. Bir başka deyişle, yurtiçi ve yurtdışından PKK’ye ya da hükümete ateşkes yönlü baskının artması, masada ellerini zayıflatacaksa, tam tersi bir sonuç doğurabilir. Hükümet ve PKK Kuzey Suriye’nin oluşumu konusunda konuşup anlaşamadığı müddetçe, PKK ya da hükümete yapılacak baskılar, geri tepebilir, tarafları birbirine karşı çeşitli provokatif eylemlere itebilecektir. İki taraftan en az biri her daim çatışmadan yana olacağını düşünmek şaşırtıcı olmayacaktır. 7 Haziran sonrasında şüpheler barındıran, karanlık odaklarca tasarlandığı hissedilen birçok şiddet eyleminin gerçekleşiyor olması bunun en iyi göstergesi kanımca.

Bu şartlar altında neler yapılabilir?

Bu iki olumsuz konjonktürden biri ya da ikisi denklemden düşmedikçe sürdürülebilir bir çözüm mümkün görünmüyor. Taraflar diğer bölgesel güçlerle birlikte Kuzey Suriye’yi nasıl şekillendireceklerini karara bağlamadıkça, ya da 17-25 Aralık sürecinin tehditlerinin getirdiği siyasi kısıtlar ortadan kalkmadıkça şiddet ortamı en iyi ihtimalle ancak 1 Kasım seçimi için durabilir. Bu da birşeydir, ve HDP’nin ne yazık ki bundan başka şansı yoktur.

Yukardaki argümanlarım doğruysa, bölgesel barış masası kurulmadan, PKK’ye ya da hükümete ateşkes çağrısı yapmak uzun vadede işe yaramayacaktır. HDP bir yandan seçim sürecinde barış çağrılarına devam ederken, öte yanda Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan fiili durumu Türkiye halklarına doğru anlatabilmelidir. Bugüne kadar, dolaylı yoldan, ilan edilen özerkliklerle bunun anlatılamayacağı açıktır.  Bu konuda PYD ve hükümet arasında Kobane olayları sırasında başlayan görüşmeler devam ediyor mu etmiyor mu bunları medyadan takip etmek oldukça zor. Ancak, acilen başlatılması gerekiyor ve kamuoyu baskısının bu konuya odaklanması gerekiyor.

Gelelim ikinci olasılığa, yani 17-25 Aralık sürecinin siyasi (AKP) manevra alanına getirdiği kısıtlar nasıl denklemden düşer?

AKP 1 Kasım seçimlerinden tek parti iktidarı olarak çıkarsa, ya da çıkamayıp ama koalisyon yapacağı ortağını 17-25 Aralık sürecinde ortaya çıkan tehditler konusunda “ikna” edebilirse AKP’nin çözüm konusunda manevra alanı genişleyebilir. Böyle bir koalisyon ortağı bulmak bu şartlar altında pek mümkün görünmüyor. Ne de PKK’nin bu durumda nasıl cevap vereceğine dair iyimser olmak için bir sebep.

1 Kasım seçimlerinde olmasa da, bu şartlar altında bambaşka bir siyasi konjonktürde yapılması mümkün olan bir başka seçimde AKP’nin birinci parti çıkamaması durumunda da 17-25 Aralık kısıtı da denklemden düşebilir, ancak bu durumun şimdiden tam olarak öngörülemeyecek yeni kısıtlar getireceği de ortada. Örneğin olası bir CHP-MHP koalisyonunda çözüm süreci ne kadar mümkün olabilir. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biridir.

Önümüzdeki kısa vadeye dönersek, HDP’nin bu sıkışmışlıktan (yani Kuzey Suriye’yi kendi doğrultusunda şekillendirmek isteyen PKK (PYD) ve hükümet arasında) kurtulabilmesinin yolu sadece Türkiye için değil bölge için de barış istediğini ön plana çıkarması olacaktır. Kuzey Suriye haklar, özgürlükler temelinde istikrara kavuşmadığı müddetçe Türkiye’nin de istikrarlı olamayacağı halka (tehdit dili gibi algılanmasından sakınılarak) anlatılabilmelidir.

Ahmet Atıl Aşıcı

Kategori: Yazarlar