Foto GaleriManşetRöportaj

Yeşili bekleyen ressam: Serpil Odabaşı

Sevgili Serpil, son derece üretken bir sanatçısın. Hem bu verim, sadece resimlerinden, sergilerinden doğmuyor. Özellikle alternatif yenimedyada sıklıkla söyleşilerin yayınlanıyor. Toplumla kurduğun direkt, samimi ama son derece sorgulayıcı ilişki yalnızca resimlerinden oluşmuyor. Ben bu söyleşinin, bu iletişimi daha da zenginleştirmesini umuyorum.

İşkenceden, ayrımcılıktan, fiziksel ya da psikolojik şiddetten beslenen bir ressamsın. Peki, diğer hayvanlara ve canlılara tüm yok ediciliği ile uygulanmaya devam eden dini ve hümanist temelli ırkçılık hakkında ne düşünüyorsun?

İnsanın, doğaya tek egemen güç gibi davrandığını ve bunu yaparken de vahşetini meşrulaştıran gerekçeler ürettiğini düşünüyorum. Kapitalist sistem herşeyi tüketmek üzerinden kendini var ettiği için, herşey mübah olabiliyor. Ormanı yakmak da, hayvana zulüm de olağan karşılanıyor. Çünkü aslolan rekabet ve kar. Kapitalizmin; doğaya da, insana da, kültüre de düşman olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle elbette rahatsızım. Ancak kendi alanlarımızı da oluşturamadığımızdan bizler de bu zincire onun birer parçası olarak isteğimiz dışında da olsa katılıyoruz. Ormanların yakıldığı alanlara dikilen konutlarda yaşayarak, zulümlerle üretilen etten beslenerek, plastik ürünleri tüketmek zorunda bırakılarak ya da hiç ihtiyacımız olmayan bir yığın ıvır zıvırı satın alarak bizler de bu var olma biçimine katkıda bulunmuş oluyoruz. Hümanist modern akıl da insan merkezli olduğundan hayvanların ya da ekolojik değerlerin yok edilmesini, insan yararı için kurban edilmesini meşru görüyor.

Kapitalizm de dinsel ve hümanist değerleri içselleştirerek oradan bir yer ediniyor yaşamlarımızda. Kurban bayramlarında heryerde akan oluk oluk kan dinin gereği olarak sunulduğundan bir rahatsızlık yaratmıyor, Ya da yaşanan rahatsızlık hijyen ile ilgili oluyor. Öğrencilerimle sohbet ederken, hayvanların alanlarını işgal ettiğimizi söylüyorum. Hayvanları bize ait caddelerde, bilmedikleri bir dünyanın içinde, trafik ışıklarını ve diğer pek çok şeyi öğrenmek zorunda bıraktığımızı vurgularım bazen. Ya da kendi yaşam alanlarında onları hapsediyoruz. Önemli olan bu yüksek konutlarda, bu işlek caddelerde insanın ne kadar tüketebileceğiyken, kimsenin bir aracın altında kalan ya da türü tükenen bir hayvanla ilgilenmeye vakti de yok zaten. İlgilenene de anormal muamelesi yapılıyor. Aslolan her durumda tüketimken, tüketen de tükettiren de bir histeri halinde, kendini kaybetmiş halde bütün bu vahşeti dini ya da akli nedenlerle meşrulaştırıyor.

Sadece kapitalizm de değil. SSCB deneyiminde de gayet türcü, otoriter, erkek egemen, ekolojik etikten uzak bir yapı vardı. Umutsuz olduğumu itiraf edince insanlar bana kızıyor; ama onların kızmasını da göze alarak doğayla uyum içinde, ona hükmetmeden eşit mesafeyle yaşamak için çok geç kalındığını, bu anlamda pek umudumun kalmadığını da eklemeliyim.

Yakın bir gündem olduğu, ayrıca senin cesaretini ve net tutumunu bildiğim için özellikle merak ediyorum. Kurban ritüeli sende neler uyandırıyor?

Bu derin bir konu aslında. Her kültürde kurban ritüelleri olmuş ve bu form değiştirerek hala devam ediyor. Urartulular’da var bu, Frigyalılar’da da… Günümüzde renk ve biçim degiştirerek de olsa bunlar sürüyor. Bazen bir insanı gözden çıkararak, bazen bir kültürü, bazen de doğayı; bir şeyleri başka bir şeylere feda ediyoruz sürekli. Yok etmek için hep akla uygun gerekçeler aranıyor ve bulunuyor da… “Yok edilmeli çünkü” ile başlayan cümleler bazen iktisadi bir lanetli pay ile ilgili olarak, bazen bir namus cinayeti, bazen de estetize edilmiş törensel bir gerekçe gibi çıkabiliyor karşımıza…

İspanya’daki boğa güreşlerini de unutmamalı. Kurban diyince, aklıma çocukluğum geliyor. Sen de, resimlerinde erkek egemen iktidarın; çocuğu nasıl kuşatarak, kendine dönüştürdüğünü anlatıyorsun. Rakel Dink’in deyişiyle de, “Bir bebekten katiller yaratan bir iktidar bu.” İtaat ve feda etmek, işkencenin ve travmanın estetize edilmesi, iktidarın kanıksanması, acının, ölümün, kutsallaştırılması ve normalleştirilmesi. Sünnet hakkında neler düşünüyorsun?

Resimlerimde bu tip konuları dillendirirken amacım bu acıların kanıksanmasını sağlamak ya da bu acıları fetişleştirmek olmadı. Daha ziyade bir bellek kaydı tutmak istedim; zaten sadece acı üzerinden var olmayı problemli buluyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, statükoyla alay etmenin keyifli yanlarını da sunmaya çalışıyorum.

Sünnet mevzusuna gelince… Her kültür kendi değerlerini yaratır, dış dünyaya karşı kendini o değerler üzerinden korur ve yeniden üretir. Bunun kurbanları da çoğu zaman çocuklar ya da kadınlar olur. Elbette rahatsız edici ama ben buradan oraya “Hey bu yaptığınız bana göre yanlış!” demeyi de biraz modernist ve sakıncalı bir tavır olarak gördüğümden, sosyal süreçlerin zamanın kendi dinamiği içerisinde evrileceğini düşünüyorum. Bu nedenle de çok müdahil olmak istemem. Çeşitli sağlık örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarının söz üretmesi, müdahil olması daha doğrudur, diye düşündüm şimdi.

Sözde evrensel bir kültür ve buna bağlı bir yaptırım gücü önermek için değil ama; Deleuze’in çok sevdiğim bir sözü var: Çocuklar politik tutsaklarımızdır. Erkek sünneti de, gerçek bir tecavüzdür bence. Ataerkil sistemin çocuk zihnine ve bedenine yönelttiği en travmatik saldırılardan biri.

Orda da bir ritüel var tabii, kutsamayla başlayan bir erkek olma ve erkekliğin yüceltilmesi hali. Erkekliğin yüceltilmesi de milliyetçi, ataerkil militarist ve heteroseksist söylemi çoğaltan olumlayan bir şey. Bu yüzden; bunca alkış, onay, ödül, hediye alınan durumların karşısında sesimiz cılız kalıyor.

Yeniden ekolojiye ve çevreye gelelim. Türkiye’deki çevre hareketleri ile ilgili düşüncen nedir? “Vatan toprağı kutsaldır” mottosu ile örgütlenen, faşizan onursal başkanları, ormanları yakan bir orduya mensup hatırı sayıda rütbeli destekçisi ve böylece yüz binlerce üyesi olan örgütlerin hareketin başını çektiği bir ülkede yaşıyoruz.

Çevre hareketi politik de olmak zorundadır bence. Tüm ayrımcılıklarla derdi olan, milliyetçilikle ve ataerkiyle hesaplaşabilen bir ekoloji hareketi çok daha güçlü ve gerçekçi olabilir, diye düşünüyorum. Çünkü bunlar birbirinden bağımsız değil, bir zincirin halkaları gibi… Sözünü ettiğin devlet ya da sermaye destekli çevre hareketleri Hasankeyf’i görmüyor. Ya da 3. köprüyü… Ya da petrol ve otomotiv sanayisini, küresel ısınmayı… Fırat’ın doğusunda yakılan ormanlar, köyler için de ses yükseltilmeli ve söz üretilmeli. Ekoloji dediğimiz şey organik domatesle sınırlı bir şey degildir ki. Çevre hareketi, karşımızda çok kollu, çok güçlü duran bu bütünsel sisteme karşı söz üretmek durumundadır. Yapılan, çok şiddetli akan bir nehire ters yönden kovayla su dökmek gibi biraz. Koca koca şirketlere, ordulara, sermayeye karşı “bu betonlarla, bu fosil yakıtlarla günümüzü ve gelecegimizi tüketiyorsunuz” diyebilmek gerçekten radikal bir duruştur. Bu mesele, bütün insanlığın çevresinde örgütlenebilecegi hayati bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Çünkü, doğa adına elde edilebilecek kazanımlar, sosyolojik yapılanmaları, kapitalizmi, yaşam biçimlerimizi kökten ve pozitif anlamda değiştirebilecek mekanizmalara sahiptir. Burada bir fabrikaya sadece “atıklarını buraya dökme” demiş olmuyoruz. Geleceği de hem doğanın hem insanın lehine inşa etme fırsatı doğuyor. Türkiye’deki çevre hareketini desteksiz, cılız ve sesi kısık bulduğumu belirtmeliyim.

Sence nasıl bir çevre ve ekoloji mücadelesi örgütlemeliyiz? Örneğin, İstanbul sahilleri oldukça önemli bir eyleme tanıklık etti. 2 Milyon İstanbullu, olası üçüncü köprü için kesilecek 2 milyon ağaç ile sembolize edilen bir kampanyanın şimdilik son ayağını gerçekleştirdiler.

Bu biraz da vicdanlarla ilgili bir şey. Fedakarlık yapmak da gerekiyor. Hem özel arabaya bineyim, hem konforlu bir hayat süreyim, hem de ekoloji ya da doğa üzerine söz üreteyim. Havada kalan bir durum. Bu vicdanın oluşturulması da yine zaman ve emek isteyen bir süreç. Bu tür ekolojist aktivizmin yaygınlaşmasını, güç kazanmasını sağlamak için insanlarla yan yana olabilmek önemli. Tarlabaşı’nda da, Hasankeyf’te de insanların sesine ses katabilmek önemli, diye düşünüyorum. Sadece İstanbul, Ankara gibi kentlerde bazı butik eylemlerle sınırlı kalmaktan çok, bunların ayaklarını oluşturmak, paslaşmak, dayanışmak gerekir herhalde…

Hem sosyal ve politik dayanışma ile, hem de her bir birey kendi alanında bu kovalarla ters yöne su dökebilirse, bu nehirin hızına rağmen bir şeyler değişebilir. Kendi adıma; olabildiğince sade yaşamaya çalışıyorum. Uzun vadede kendimizi tam olarak kurtarmamız mümkün değilse de, kentle, kentteki modern hastalıklarla bir mesafem var. Kendimi korumaya çalışıyorum. Üzerimize boca edilen tüketim kültürü ve alışkanlıklarına ilişkin. Hem yaşam biçimim de hem yaptığım işlerde olabildiğince sadeleşme eğilimim var. Öğrencilerimle farkındalık atölyeleri yapıyorum. Uzun uzun konuşup tartışmaya ve bu konuda iş üretilmesini sağlamaya çalışıyorum. Her birinde bu anlamda bir vicdan yaratma çabam var. Tabii bir yerden başlayınca ipin ucunu kaçırıyorum ve zaman yetmez oluyor. Doğayla başlayıp engellilere, etnik ve cinsiyet temelli ayrımcılıklardan gündelik yaşamda kullandığımız argümanlara kadar uzanan bir yelpaze halini alıyor. Öğrencilerim bir süre sonra yaptıkları esprilerde bile daha özenli hale gelmiş oluyor bu da beni mutlu kılıyor.

Bugünün sanatını, sanatçısını, kozmopolit ve giderek küreselleşen bir dünyanın neresinde görmek istersin? Bu bağlamda, kendinde sanatını ve mücadeleni tatmin etmeyen neler görüyorsun?

Kendi adıma bu tip misyonlar yüklenmeyi sorunlu görüyorum. “Aydınlatmacı, öncü” gibi benzetmelerden olabildiğince kaçınıyorum. Modernizmin bu yönünü de eleştiriyorum. Bu topyekün bir süreçtir. Sadece sanatçıların ya da sadece doktorların, sadece belli bir alanın insanlarının çabasına konu olmaktan ziyade; her insanın tek tek derdinin olması gereken bir mağduriyettir doğanın ve insanın içler acısı hali. Herkesin işini gücünü bırakıp yaşadığı alanın bu anlamda derdine düşmesi gerektiğini düşünüyorum. Ha, bu arada Tarkan gibi yürekli desteklere ihtiyacımızın olmadığını da söyleyemem tabi. Öncülükten ziyade destek ve söz üretmek, ruh ve canlılık katmak kıymetlidir kanımca.

Kendi yaptığım işlerde ve duruşumda yüzlerce rahatsız olduğum ayrıntı sayabilirim. Alternatif bir yaşama alanı oluşturmak gibi bir özlemim var. Çayımı döktüğüm zaman, çöp değil doğada dönüşebilen bir şey olmasını isterim. Odun sobası yakmak ve ayağımı toprağa basmak isterim. Fakat bütün bunları oluşturmak bile ciddi bir ekonomik güç de gerektirdiğinden büyük kentlerin bize dayatılan her türlü gazından, çöpünden, tüketiminden nasibimizi alıyoruz. Didaktiklikten uzak fakat doğa adına dokunuşlar yapabilen işler üretmek isterim. Ancak bu çok zor bir şey. Yani didaktik olmadan doğaya ve kapitalizmin vahşetine ilişkin söz söylemek için çok çalışmak çok düşünmek gerekiyor.

Son olarak kapitalizmin; insanı insan, doğayı doğa olmaktan çıkardığını, bu vahşi güce karşı acilen alternatif yaşam alanları yaratmamız gerektiğini düşündüğümü de eklemek isterim.

Teşekkür ederim Serpil Odabaşı. Sergilerinde yaygınlıkla kullandığın, ters yüz edilmiş bir söylem var: Yokluğum varlığına, diyorsun. İyi ki varsın; iyi ki resim seninle var olabiliyor.

Çok teşekkür ederim. Bu bir yolculuk; nereye evrileceğini kestirmek güç. Sağolun, siz de iyi ki varsınız.

(Röportaj: Murat Köylü – Yeşil Gazete)

Kategori: Foto Galeri