Ana Sayfa Blog Sayfa 903

Sosyal medya yasası Meclis’te: Üç yıla kadar hapis cezası geliyor

“Sosyal medya yasası” olarak bilinen Basın Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifi AKP ve MHP milletvekillerinin ortak imzası ile TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

40 maddeden oluşan teklifin 28 maddesi internet haber sitelerinin Basın Kanunu kapsamına alınmasını düzenliyor. Yapılacak değişikliklerle internet haber siteleri resmi ilanlardan faydalanabilecek, çalışanları basın kartı alabilecek.

Haber siteleri faaliyet gösterdiği işyeri adresi, ticari ünvanı, elektronik posta adresi, elektronik tebligat adresi, iletişim bilgileri ile yer sağlayıcısının adını, kendi sitelerinden ilan etmek zorunda olacak. Ayrıca bir içeriğin ilk kez sunulmaya başlandığı tarih ile sonraki güncelleme tarihleri, her erişildiğinde değişmeyecek şekilde içeriğin üzerinde belirtilecek.

Bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası

Düzenlemenin “dezenformasyonla mücadele” olarak nitelendirilen 29’nucu maddesiyle Türk Ceza Kanunu’na “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu ekleniyor. Buna göre, “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis” cezasıyla cezalandırılacak. Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilen ceza yarı oranında artırılacak.

‘Somut tehlike suçu’

Maddenin gerekçesinde ‘internetin sağladığı anonim ortamın yalan, yanlış veya manipülatif içeriklerin artmasına neden olduğu’ savunularak şöyle deniliyor:

“… Fiilin, “kamu barışını bozmaya” elverişli olması aranarak, bu suçun somut tehlike suçu olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanı sıra “dezenformasyon” olarak nitelendirilen bu fiillerin, kişilerin bireysel kanaatlerini açıklama veya haber verme haklarıyla karıştırılmaması için fiilin, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle gerçekleştirilmesi ilave bir unsur olarak aranmaktadır. Belirtmek gerekir ki, dezenformasyona konu içerik, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili doğrudan asılsız bir bilgi olabileceği gibi tahrif edilmiş bir bilgi de olabilecektir. Kamu barışına yönelik suçlar kapsamında ihdas edilen bu suçun, bölümde yer alan diğer suçlardan daha farklı bir alanı düzenlediğinde şüphe bulunmamaktadır. Ayrıca suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hali, cezada artırım sebebi olarak öngörülmektedir.”

Teklifte dikkat çeken düzenlemeler şöyle:

  • İnternet haber sitelerinin beyannameleri Cumhuriyet Başsavcılıkları yerine Basın İlan Kurumu‘na verilecek
  • İnternet haber sitelerine yayın durdurma cezası verilemiyor ancak verilen süre içerisinde eksikliklerin giderilmemesi ya da gerçeğe aykırı bilgilerin düzeltilmemesi halinde haber sitesi vasfı kazanılmaması tespiti şartı düzenlenecek. Bu karar ile internet haber sitesi vasfını kazanamayan haber sitesi süreli yayın kapsamının dışında bırakılmış olacak.
  • İnternet haber siteleri yayınladıkları içerikleri iki yıl süre ile muhafaza etmek zorunda olacak.
  • İnternet haber siteleri için cevap ve düzeltme hakları da teklifte yer alıyor. Buna göre, içeriğin yayından çıkarılması ile erişimin engellenmesi durumlarında düzeltme ve cevap metni bir hafta süre ile yayınlanacak.

BTK Başkanı’nın kararıyla içerik çıkarılabilecek, erişim engellenebilecek

Tasarıya göre,  internet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesine dair 5651 sayılı kanunun “Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” maddesinin ilk fıkrasına ek yapılacak. Söz konusu maddeye göre Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı, Cumhurbaşkanlığı veya millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması ile ilgili bakanlıkların talebi üzerine,  internet ortamında yer alan yayınla ilgili olarak dört saat içinde yerine getirilmek üzere içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verebilecek.

‘Katalog suçlarla etkin mücadele’ için yurt içi-dışı ayrımı kaldırılıyor

Teklifle bu maddeye bir ek de yapılacak. Katalog suçlarla daha etkin mücadele amacıyla yurt içi yurt dışı ayrımı kaldırılacak. Söz konusu düzenlemenin gerekçesinde yapılan değişiklikle “yurt dışındaki bir intihara yönlendirme içeriğine müdahale edebilen Başkanın, yurt içindeki intihara yönlendirme içeriğine de müdahale edebileceği” ifade ediliyor.

Yine aynı maddede yapılan değişiklikle Milli İstihbarat Teşkilatı‘nın faaliyetleri ve personeline yönelik suç teşkil eden içerikler katalog suçlar kapsamına dahil edilecek.

‘İsmini açıklamayan yetkili’ ibaresine ceza

“Dezenformasyonla mücadele” adı altında getirilen teklifin 29’uncu maddesinde “Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır” maddesi bulunuyor.

Maddenin “ismini açıklamak istemeyen üst düzey yetkili” gibi kaynağın kimliğini açıklamadan yapılan haberler için uygulanabileceği ifade ediliyor. Tasarıyı hazırlayanlar, “İsmini vermeyen kaynağım diyerek her türlü iddiada bulunuluyor, bu doğru değil” diye düzenlemeyi savunurken böyle bir durumun oluşması için “özel kastla halk arasında korku, endişe yaratmak gibi bir amaç” tespit edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Kadına ve sağlık çalışanlarına şiddetin önlenmesine ilişkin yasa yürürlükte

Kadına ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin TCK ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Kanuna göre mevzuatta yapılan değişiklikler şöyle:

  • Türk Ceza Kanunu‘ndaki takdiri indirim nedenleri sınırlandırılacak. Failin pişmanlık içermeyen davranışları, takdiri indirim nedeni olarak kabul edilmeyecek.
  • Failin salt indirim almaya yönelik kılık ve kıyafetine özen göstermesi, takım elbise giymesi, kravat takması gibi duruşmadaki şekli tutum ve davranışları, takdiri indirim nedeni olarak dikkate alınmayacak. İndirim uygulanması halinde ise gerekçeleri kararda mutlaka gösterilecek.

‘Kasten öldürme’, nitelikli cinayet oldu

  • Kasten öldürme, kasten yaralama, tehdit, işkence ve eziyet suçunun kadına karşı işlenmesi halinde cezası artırılacak.
  • Kasten öldürme suçunun kadına karşı işlenmesi hali bu suçun nitelikli halleri arasına alınacak; ceza müebbetten ağırlaştırılmış müebbet hapise çıkarılacak.
  • Kasten yaralama suçunun kadına karşı işlenmesi halinde cezanın alt sınırı dört aydan altı ay hapis cezasına yükseltilecek.
  • İşkence suçunun kadına karşı işlenmesi halinde cezanın üç yıl olan alt sınırı beş yıl hapse çıkarılacak.
  • Eziyet suçunun kadına karşı işlenmesi halinde cezanın iki yıl olan alt sınırı iki yıl altı ay hapise yükseltilecek.
  • Tehdit suçunun mağdurunun kadın olması halinde cezanın altı ay olan alt sınırı dokuz ay hapse çıkarılacak.
  • Kamu hizmetlerinden yararlanma hakkının engellenmesi suçunun konusunun sağlık hizmetleri olması durumunda verilecek ceza altıda biri oranına kadar artırılacak.

‘Israrlı takip’ suç olacak

  • ‘Israrlı takip’ olarak nitelendirilen fiiller müstakil bir suç haline getirilecek. Faile altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilecek.
  • Israrlı takip suçunun çocuğa ya da ayrılık kararı verilen veya boşandığı eşe karşı işlenmesi; mağdurun okulunu, iş yerini, konutunu değiştirmesine ya da okulunu veya işini bırakmasına neden olması; hakkında uzaklaştırma ya da konuta, okula veya iş yerine yaklaşmama tedbirine karar verilen fail tarafından işlenmesi halinde faile bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilecek. Bu suçun soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı olacak.

Kasten yaralama ‘katalog suç oluyor’

  • Kadına ve sağlık çalışanlarına karşı kasten yaralama katalog suçlar arasında yer alacak.
  • Kadına karşı işlenen kasten yaralama suçu ile sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele karşı işlenen kasten yaralama suçları tutuklamaya ilişkin katalog suçlar arasına alınıyor.
  • Kasten yaralama suçunun, beden veya ruhen kendisini savunamayacak durumdaki kişiye karşı işlenmesi ya da canavarca hisle işlenmesi halleri de katalog suç olacak.
  • Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun “Mağdur ile şikayetçinin hakları” başlıklı maddesinde değişiklik yapılacak. Düzenlemeyle, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan çocukların cinsel istismarı veya ısrarlı takip suçu ile kadına karşı işlenen kasten yaralama, işkence veya eziyet suçları madde kapsamına dahil edilecek.

Mesleki Sorumluluk Kurulu

  • Kanuna göre, hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamaları nedeniyle yapılan soruşturmalar hakkında Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanacak. Soruşturma izni, gerektiği durumlarda tazminatın ödenip ödenmeyeceği Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından verilecek.
  • Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun üyeleri ve karar alma süreçleri de düzenlenecek. Bu düzenleme, haklarında kesinleşmiş bir soruşturma izni verilenler bakımından uygulanmayacak ve soruşturma veya kovuşturmalara devam edilecek.
  • İdare tarafından ödenen tazminattan dolayı açılan rücu davalarında, yargılaması devam edenler bakımından karar verilmek üzere Mesleki Sorumluluk Kurulu’na başvurması için davacıya iki aylık süre verilecek. Başvuru yapılmaması halinde dava usulden reddedilecek.

Gezi tutuklusu Mine Özerden’in babası Ahmet Yalkın Özerden vefat etti

Gezi Davası’nda 18 yıl hapis cezası alan ve Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan belgeselci Mine Özerden‘in babası Ahmet Yalkın Özerden, 85 yaşında vefat etti.

Kızının tutuklanmasından bir ay sonra hayata veda eden Özerden bir süredir kanser tedavisi görüyordu.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)kararlarını uygulamadığı gerekçesiyle Türkiye için yaptırım prosedürünü başlatmasına yol açan Gezi Davası’nda 25 Nisan’da karar açıklanmış; davada iş insanı Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Tayfun Kahraman, Can Atalay ve Yiğit Ali Ekmekçi‘ye 18’er yıl hapis cezası verilmişti.

Filistin Başsavcılığı: Şirin Ebu Akile hedef alınarak öldürüldü

Filistin Yönetimi Başsavcılığı, El Cezire televizyonunun Filistinli muhabiri Şirin Ebu Akile‘nin İsrailli keskin nişancı tarafından uyarı yapılmaksızın vurularak öldürüldüğünü açıkladı.

Başsavcı Ekrem el-Hatib, işgal altındaki Batı Şeria‘nın Ramallah kentinde Ebu Akile’nin ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmanın sonuçlarını basın toplantısıyla açıkladı. İsrail güçlerinin Cenin Kampı‘nda yapılan baskını izleyen gazetecilerin bulunduğu yeri doğrudan ve net şekilde görebildiğini aktaran Hatib, orada bulunan tüm gazetecilerin “basın” yazılı yelek giydiğini söyledi.

İlgili haber: https://yesilgazete.org/israil-askerleri-tarafindan-oldurulen-gazeteci-sirin-ebu-akilenin-cenazesinde-israil-polisi-saldirisi/
İlgili haber: https://yesilgazete.org/israil-gazeteci-ebu-akilenin-oldurulmesini-sorusturmayacak/

Keskin nişancı ateşi

İsrail güçlerinin Akile’nin de aralarında bulunduğu gazetecilere herhangi bir uyarı yapmadan ateş açtığını belirten Hatib, Ebu Akile’nin kaçmaya çalıştığı sırada başından vurulduğunu kaydetti. Soruşturma neticesinde Ebu Akile’yi öldüren merminin zırh delici bir demir parçası içerdiğinin kanıtlandığını aktaran Başsavcı, gazetecinin ölüm sebebinin, beynindeki yırtılma olduğunu, bunun da Ebu Akile’nin kaçma halinde bulunduğunu gösterdiğini belirtti.

Başsavcı Hatib, “Şirin’i öldüren merminin özellikleri, bir keskin nişancının silahından ateşlendiğini gösteriyor” dedi.

Katar merkezli El Cezire televizyonunun deneyimli saha muhabiri Şirin Ebu Akile, 11 Mayıs’ta İsrail güçlerinin Batı Şeria’da bulunan Cenin’deki mülteci kampına düzenlediği baskını takip ettiği sırada İsrail askerlerinin açtığı ateşle öldürülmüştü. Olayda Ebu Akile’nin yanında bulunan gazeteci Ali es-Sumudi de sırtından yaralanmıştı.

İlgili haber: https://yesilgazete.org/israil-askerleri-el-cezire-muhabiri-sirin-ebu-akileyi-oldurdu/

Ebu Akile’nin görevi başında ve üzerinde “basın” yazılı yelek olduğu halde İsrail askerleri tarafından gerçek mermiyle vurularak öldürülmesi tepkilere neden olmuştu.

Mısır COP27’de gündemin ilk maddesinin ‘iklim finansmanı’ olmasını istiyor

İlgili haber: https://yesilgazete.org/cop26-anlasma-metninde-one-cikan-basliklar-neler/
Bu yıl Şarm el Şeyh‘te yapılacak İklim Zirvesi, Ukrayna’daki savaşın yanı sıra dünya çapında yükselen enerji ve gıda fiyatlarının gölgesinde gerçekleşecek.

Dünyanın en büyük ekonomilerinin ve en büyük sera gazı salanlarının çoğu, geçen kasım ayında Glasgow’da emisyon azaltma hedeflerini güçlendirmek için verdikleri taahhütleri henüz yerine getirmedi. Bu ülkelerin iklim finansmanı taahhütlerini, yoksul ülkelere yardım eden projelere dönüştürmek için yapılan çalışmalar da çok sınırlı kaldı. 

‘Taahhütlerden uygulamaya geçmek istiyoruz’

Mısır’ın Uluslararası İşbirliği Bakanı Rania El Mashat şunları söyledi: “Biz bu zirvede, taahhütlerden uygulamaya geçmek istiyoruz. Ayrıca taahhütleri fiilen harekete geçirebilecek pratik politika ve uygulamaların, süreçlerin neler olduğunu vurgulamak istiyoruz.”

Bazı ülkelerin finansmana erişimde zorluk yaşadıklarını ve bunun özel sektör yatırımcılarını çekmek için olası yeni finansmanları “riskten arındırma” yöntemleriyle ele alınması gerektiğini kaydeden El Mashat, özel borç verenlere garantiler veya başka güvenceler sağlayan ya da onlarla ortak yatırım yapan hükümetler aracığılıyla sorunun üstesinden gelinebileceğini söyledi. 

Guardian‘a konuşan Bakan, ” Glasgow’un her zaman hatırlanacak başarılarından biri, özel sektörün nasıl çok önemli bir şekilde harekete geçirilmiş olması. Milyarlar yerine trilyonlardan söz edilmeye başlandı.  Ancak, özel sektör taahhütlerinden kaynaklanan bu trilyonlar, riskten arındırma araçları yaratmak için kamu sektörünün kalkınma finansmanı ve özel sermaye arasında daha fazla sinerji olmadıkça, onlara en çok ihtiyaç duyan ülkelere asla ulaşamaz.”

‘Yoksul ülkelerin borç yükü azaltılmalı’

Mısır Maliye Bakanı Muhammed Maait ise birçok yoksul ülkenin karşı karşıya kaldığı artan borca dikkat çekti: “Gelişmekte olan ülkelerin çoğu borç içinde. Bu ülkeleri meşgul etmek için bir şeyler yapabilir miyiz? Bu yükü azaltıp net sıfıra ulaşmalarına yardımcı olabilir miyiz, bunun üzerinde çalışıyoruz.”

Maait, ülkelerin emisyonları azaltacak önlemler almasını ve iklim krizinin etkileriyle başa çıkmalarına yardımcı olacak yatırımlar yapmasını engelleyen borç yüküyle mücadelenin Mısır için kilit bir öncelik olacağını kaydetti;  “Birlikte oturup bir çözüm bulmalıyız – alternatif, risklerin artmasına, zorlukların artmasına ve insanların acılarının artmasına izin vermektir” diye konuştu. 

Yoksul ülkelerin emisyonlarını azaltmalarına ve aşırı hava koşullarına karşı daha dirençli olmalarına yardımcı olmanın, bu ülkelere de faydalı olacağını  zengin ülkelere de fayda sağlayacağını söyleyen Maait; “İklim değişikliğinin riskleri bir ülke için değil, hepimiz için” dedi.

Yoksul ülkelerin kendilerini “cezalandırılıyormuş” gibi hissedebileceğine dikkat çeken Mısır Maliye Bakanı, “Bunun yerine yeşil dönüşüme teşvik edilmeye ihtiyacımız var” diye konuştu.  

45 yıldır hayvanat bahçesinde tek başına kalan fil için dava: İnsana verilen haklar ona da tanınabilir mi?

ABD Florida merkezli Nonhuman Rights Project (İnsan Olmayanların Hakları Projesi), Amerika’daki Bronx Hayvanat Bahçesi’nde kırk yıldır yaşayan Asya fili Happy‘nin durumunu yargıya taşıdı.

New York‘un en yüksek mahkemesi, filin, insanlarla aynı haklara sahip olup olmayacağına ve serbest bırakılıp bırakılmayacağına karar verecek.

51 yaşındaki Happy, 1977’den beri hayvanat bahçesinde kalıyor ve 2006’dan beri de bir dönümlük kapalı alanda diğer fillerden ayrı tutuluyor.

Filin, “bilişsel olarak karmaşıkbir insan- olmayan hayvan” olduğunu ve yalnızlığı hissedebileceğini söyleyen örgüt, serbest bırakılması gereken olduğunu söylüyor, mahkemeye ilk olarak dört yıl önce başvurarak ‘yasadışı bir şekilde hapsedildiği için’ filin bölgede bulunan fil bakımevlerinden birine  bırakılmasını istiyor.

#FreeHappy hareketini başlatan örgüt, Happy’nin yasadışı olarak gözaltına alınan insanların veya onlar adına hareket eden yakınlarının tutulma nedenlerini soruşturabilmesini sağlayan yasal bir terim olan ‘habeas corpus’ hakkına sahip olduğunu söylüyor.

İlgili haber: Doğa ve hayvanlar, insanla aynı hukuki statüye alınabilir mi?

Habeas corpus yasası nedir?

Anglosakson hukukta ve İnsan Hakları Beyannamesi‘nde yeri olan habeas corpus ilkesi,  yani tutuklama ve gözaltı gibi’iradeyi kısıtlama’ uygulamalarının yargının soruşturmasına tabi olduğu fikrine dayanır. Bu yasa,tutuklanan kişilere veya yakınlarına, tutuklama kararının bir üst yargı mercii tarafından gözden geçirilmesini talep etme hakkı tanır.

New York’un geçerli olan habeas corpus yasası “kişi”nin ne olduğunu tam anlamıyla tanımlamadığı için aktivist grup, Happy’nin bir kişi olarak tanınması gerektiğini öne sürüyor.

Örgüt, “Tüm insanlık tarihi, insanların temel çıkarlarını gerçekten korumanın tek yolunun, haklarını tanımak olduğunu göstermektedir. İnsan olmayan hayvanlar için de durum farklı değil” diyor.

Köpek beslenemeyeceği anlamına gelebilir mi?

Öte yandan mahkeme, Happy’nin bir hayvanat bahçesindeki kafesinden barınağa geçmesi için neden habeas corpus’un geçerli olduğunu soruyor.

Ayrıca üyelerden bazıları, hayvanlara insanlarınkine benzer haklar verilmesi ‘kaygan bir zemin’ yaratabileceğini düşünüyor ve filler için belirli yasal hakların getirilmesinin, başka soruları gündeme getirebileceğinden endişe ediyor. Örneğin Yardımcı yargıç Jenny Rivera“Bu, bir köpeği besleyemeyeceğimiz anlamına mı geliyor?” sorusunu yöneltiyor.

Örgütün Avukatı Monica Miller ise köpeklerin bilişsel yetenekleri hakkında fillerde olduğu kadar çok veri bulunmadığını belirtiyor:

“Bilim insanları fillerin, iradesi olan, bilişsel olarak karmaşık yapıya sahip ve duygusal olarak zeki varlıklar oldukları konusunda hemfikir.”

2006’da yapılan bir araştırmada Happy, öz farkındalığın bir göstergesi olarak kabul edilen bir “aynada kendini tanıma” testini geçti. Hayvan hakları grubu, Happy’nin insanlarla paylaştığı birçok başka bilişsel yetenek olduğunu savunuyor.

Filler yalnızlık hissedebilir mi?

Örgüt ayrıca, Happy’nin diğer fillerin arkadaşlığına ihtiyacı olduğunu da iddia ediyor.

Happy, Bronx Hayvanat Bahçesi’ndeki son 16 yılını izolasyonda geçirdi: “Dünyanın en yalnız fili” olarak bilinen Kaavan, Pakistan‘da mahkeme kararıyla hayvanat bahçesinden bir bakımevine bırakılmadan önce sekiz yıl geçirmişti.

Euronews‘in haberine göre Happy’nin uzun zamandır arkadaşı olan Grumpy, 2000’lerin başında diğer iki fil tarafından saldırıya uğradı ve yaraları iyileşemeyince uyutuldu. Happy’nin arkadaşlarından biri olan Sammie de onun ardından öldü.

Hayvanat bahçesindeki diğer fil Patty, Happy’den bir çitle ayrılan bitişik bir kafeste yaşıyor.

Aktivistler,  filin “diğer fillerle anlaşamadığı” ve bu nedenle bir sığınağa taşınmaması gerektiği yönündeki iddialarına karşı çıkarak, Happy’nin davranışının uzun süreli esaretinin bir sonucu olduğunu ve bir sığınakta zamanla değişebileceğini söylüyor.

Miller, duruşmada, “Beden özgürlüğünden mahrum bırakılarak tek başına, bir dönümlük bir ahırda tutuluyor” savunmasını verdi.

Yaban Hayatı Koruma Derneği tarafından işletilen Bronx Hayvanat Bahçesiveterinerler, bakıcılar ve küratörlerin Happy’nin kederli ve mutsuz olmadığına inandığını, ayrıca yılın yarısında içerde tutulmadığını ve tecrit edilmediğini söyledi: “Happy’nin tanıdık bir ortamda kalması en iyisidir.”

Yargıçlar kararlarını bir ay içinde açıklayacak.

Örgütün, Kaliforniya‘daki Fresno Chaffee Hayvanat Bahçesi’nde tutulan Nolwazi, Amahle ve Vusmusi isimli filler için de başlattığı bir kampanya var. 

Ukraynalı sinemacılar Kırmızı Halı’da: Ruslar bizi öldürüyor

Festivale protestolar damga vurdu

Türkiye-Fransa-Almanya-Hollanda-Yunanistan-Hırvatistan ortak yapımı “Kurak Günler” (Burning Days) filminin  dünya prömiyeri öncesinde de  yönetmen Emin Alper, Gezi davasında 18 yıl hapis cezası verilen yapımcı Çiğdem Mater’i anarak, teşekkür etmişti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün erkek şiddeti raporu: Türkiye kadınları koruyamıyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) bugün yayınladığı bir raporda, kolluk güçleri ve mahkemeler tarafından kadınları korumak ve siddet döngüsünü kırmak amacıyla verilen tedbir kararlarının sayısında belirgin bir artış görülmesine rağmen, Türkiye hükümetinin aile içi şiddet mağdurlarını koruyamadığını belirtti.

“Türkiye’de Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddetle Mücadele: Korumadaki Zaafların Ölümcül Sonuçları” başlıklı, 85 sayfalık raporda, mahkeme kararlarının etkin uygulanmamasının, kadınların mevcut veya eski eşleri veya partnerleri tarafından şiddet görmeye devam etme riskiyle karşı karşıya kalmaları sonucunu doğurduğu tespiti yer alıyor.

(Soldan) Güllü Yılmaz, Ayşe Tuba Arslan, Müzeyyen Boylu, Pelda Karaduman ve Remziye Yoldaş, korunmak amacıyla mahkeme kararı çıkartmış olmalarına rağmen öldürüldüler. Metin, Anayasa Mahkemesi’nin, yetkililerin bir kadını tacizci eski eşinden korumak konusundaki zaaflarının, onun öldürülmesinde pay sahibi olduğuna hükümeden Eylül 2021 tarihli kararından bir alıntı.
Kaynak: İnsan Hakları İzleme Örgütü

Tedbir kararlarına rağmen öldürülen kadınlar…

Kadınlar, bazı vakalarda, kendilerini korumak amacıyla verilmiş tedbir kararları bulunmasına rağmen öldürülmüş. Araştırmanın, Türkiye’nin Temmuz 2021’de İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekilmesi bağlamında gerçekleştiği bildirildi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Avrupa ve Orta Asya direktör yardımcısı Emma Sinclair-Webb, “Türkiye’de kolluk kuvvetleri ve mahkemeler, kadınların aile içi şiddetle ilgili şikayetlerine daha fazla tedbir kararı alarak karşılık veriyorlar, ancak bu kararların uygulanmaması, kadınların korunmasında önemli zaaflara yol açıyor” dedi.

Fotoğraf: Ayşenur Önal / csgorselarsiv.org

‘Tedbir kararlarının uygulanmaması bazı kadınların öldürülmesiyle sonuçlanıyor’

Sinclair-Webb, “Tedbir kararlarının uygulanmaması, risk altında oldukları için yetkililerin radarına girmiş bazı kadınların, kendilerine şiddet uygulayan failler tarafından öldürülmesi, bazılarının da yıllar boyunca, tekrar tekrar şiddete maruz kalmasıyla sonuçlanıyor,” şeklinde konuştu.

İnsan Hakları İzleme Örgütü aile içi şiddet mağdurları ve onların avukatlarıyla, polis memurlarıyla, hakimler ve savcılarla görüşmeler yaptığını bildirdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca kadınların kolluk güçlerine veya savcılıklara şikayette bulunarak koruyucu önlemler aldırdığı 18 vakayı ayrıntılı bir şekilde incelediğini aktardı. Bu önlemlerin arasında şiddet faillerinin mağdurlarla ilişkiye geçmesini yasaklayan mahkeme kararları ile, bir kaç vakada mağdurun bir sığınma evine yerleştirilmesini öngören mahkeme kararları bulunuyordu.

Şiddet ve yıldırma döngüsü

İncelenenler arasında, yetkililer tarafından risk altında olduğu bilinen ve korunmak amacıyla mahkeme kararı çıkartmış olan, ancak şiddet faili mevcut veya eski eşleri veya partnerleri tarafından yine de öldürülen kadınlara ilişkin altı vaka bulunduğu belirtildi. Diğer vakalarda ise kadınlar çok sayıda mahkeme kararı çıkartmış olsalar da, failler bu kararları defalarca ihlal ederek, şiddet ve yıldırma döngüsünü sürdürmüşler.

Fotoğraf: Esra Tokat / csgorselarsiv.org

İnsan Hakları İzleme Örgütü yetkililerin bu tür ihlallerin resmi kayıtlarını etkin bir şekilde tutmadıklarını tespit ettiğini bildirdi. Buna göre; kanun faillere bu tür ihlaller sebebiyle zorlama hapsi uygulanmasına olanak tanısa da, mahkeme kararlarını hiçe sayan erkekler bu yaptırımdan kurtulabiliyorlar. İnsan Hakları İzleme Örgütü bir vakaya ilişkin şöyle bir örnek veriyor:

“Eski eşi tarafından defalarca aile içi şiddete maruz bırakılmış bir mağdur olan Merzuka Altunsöğüt ‘sürekli uzaklaştırma kararları çıkarıyorduk’ diyor ve devam ediyor:

‘Bir kağıt veriyorlardı elimize. ‘Buyrun size uzaklaştırma kararı çıkardık, artık gelmeyecek’. Ama ertesi gün ben işten geliyordum, adam yine kapıda… Polisi arıyorum, o gelene kadar zaten gidiyor. ‘E ne yapalım?’”

Etkili tedbir kararları, medya ve ısrarlı takip

İnsan Hakları İzleme Örgütü bir tedbir kararının etkili olduğu durumlarda, bunun genellikle kadının kararlı bir avukat tarafından temsil edilmesi ve bu avukatın failin derhal kovuşturulmasını, eş zamanlı olarak ısrarla takip etmesi sayesinde gerçekleştiğini tespit etti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, kadına yönelik şiddet mağdurlarının, bunların yakınlarının veya avukatlarının, yetkililerin faili engellemek amacıyla kararlı bir şekilde harekete geçmelerini talep etmek amacıyla öykülerini sosyal medyadan paylaşmalarının veya bir gazeteci ile konuşmalarının yaygın bir uygulama haline geldiğini de tespit etti. Görüşülen kolluk görevlileri ve hakimler de, yetkililerin medyada yayınlanan aile içi şiddet vakalarına daha hızlı ve daha etkin bir şekilde tepki verme eğiliminde olduğunu söylediler.

Fotoğraf: Emre Orman / csgorselarsiv.org

‘Yetkililerin kusurları hükümet tarafından ele alınmadı’

Rapora göre; ölümle sonuçlanan altı vakada failler sonunda cinayetten hüküm giydiler:

“Yetkililerin özgül bir tehdit altında bulunduğu bilenen mağdurların yaşam haklarını koruma sorumluluklarını yerine getirmekte gösterdiği kusurlar ve zaaflar, hükümet tarafından ele alınmadı.”

Bakanlıklar soruları yanıtlamadı

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Adalet ile Aile ve Sosyal Hizmetler bakanlıklarına, kadınların korunmasında gerekli özenin gösterilmemesi sebebiyle açılmış herhangi bir soruşturma bulunup bulunmadığını sormak amacıyla yazdığı mektuplar yanıtsız kaldı. İçişleri Bakanlığı’nın aynı mektuba verdiği yanıtta ise, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün araştırdığı altı öldürme vakasından birinde dokuz polis memuruna disiplin cezaları verildiği söylendi ancak verilen disiplin cezalarının detayları hakkında bilgi paylaşılmadı. Başka bir vakada iki kolluk görevlisi hakkında açılmış disiplin soruşturmalarının halen sürdüğü belirtiliyor.

Disiplin soruşturmaları

Rapora göre; diğer dört vakada ise açılmış herhangi bir disiplin soruşturması yok.
Anayasa Mahkemesi, Eylül 2021’de verdiği çığır açıcı bir kararda, bir kadının eski kocası tarafından öldürülmesinde, ihmali görülen devlet görevlilerinin, polislerin, hakimlerin ve savcıların da cezai sorumluluğunun bulunduğuna hükmetti. Bu karar, Türkiye’de yaşanmış aile içi şiddet vakalarına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş kararlarla büyük ölçüde örtüşüyor.

Fotoğraf: Ozan Mercan / csgorselarsiv.org

İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre; Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının, kadınların haklarında tedbir kararı verilmiş failler tarafından öldürüldüğü vakalarda devlet görevlilerinin cezai sorumluluklarına yönelik talep olmaksızın soruşturma başlatılması gerektiği anlamına gelmesi gerekiyor. Raporda şu ifadelere yer veriliyor:

“İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösteren ve görevi kolluk kuvvetleri ile mahkemeler tarafından verilen tüm tedbir kararlarının uygulanmasını denetlemek olan İstanbul Şiddet Önleme Merkezi’nin çalışanlarıyla görüşmek için istediği iznin, söz konusu bakanlık tarafından reddedilmesi büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bakana bu kararın gözden geçirilmesi talebiyle yapılan takip başvuruları ise yanıtsız kaldı.”

‘Sözleşmeden çekilmek kaygı verici’

Rapor için görüşülen avukatlar ve kadın hakları grupları, Türkiye’nin Temmuz 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini ve hükümetin toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklememek yönündeki politikasını çok kaygı verici bulduklarını belirttiler. Büyük ölçüde İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan düzenlemelere dayanan 6284 sayılı Kanun Türkiye’de halen yürürlükte olsa da, bir avukat söz konusu kanunu “temelsiz kalmış bir binaya” benzetti. İstanbul Sözleşmesi’nden bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile ve meclis kararı olmaksızın çekilmenin hukuka uygun olup olmadığı konusunda, Türkiye’nin en yüksek idare mahkemesi olan Danıştay’ın yakın zamanda bir karar açıklaması bekleniyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, hükümetin atması gereken adımlarla ilgili olarak ayrıntılı tavsiyelerde bulundu ki; kadınları aile içi şiddetten korumakla görevli kurumlar arasındaki eşgüdümün iyileştirilmesi ve mahkeme kararlarının zorlayıcı yaptırımlarla uygulanmasının sağlanması bunların başında geliyor. Aile içi şiddete maruz kalmış tüm kadınlar adli yardımdan yararlandırılmalı.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Yetkililerin haklarında aile içi şiddetten ceza kovuşturması açılmış şüphelilerin koruyucu ve önleyici tedbir kararlarını birden fazla ihlal etmiş olmalarının, bunlar hakkında tutuklama kararı alınması için gerekçe teşkil edebileceği konusunda, savcılıklara ve mahkemelere açık ve net yönergeler sunması gerektiği belirtiliyor.

‘Hükümetin toplumsal cinsiyet eşitliğini reddeden politikası, çabaları baltalıyor’

Sinclair-Webb “Türkiye’de aile içi şiddetle mücadele etmek için oldukça gelişmiş bir hukuki ve kurumsal çerçeve mevcut olmakla birlikte, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve hükümetin toplumsal cinsiyet eşitliğini reddeden politikası, aile içi şiddetle mücadeleye yönelik çabaları baltalıyor” diyor ve ekledi:

“Uluslararası hukuk normlarının çöpe atılması ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığı temelli şiddetin yok edilmesi çabalarının kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin daha geniş bağlamına yerleştirilmemesi, kadınlara yönelik ayrımcılığı meşruymuş gibi göstermekten başka bir amaca hizmet etmez.”

Fotoğraf: Meltem Ulusoy / csgorselarsiv.org

Boğaziçi Üniversitesi yönetimi bilim merkezinin kapısına kilit vurdu

Boğaziçi Üniversitesi yönetimi İstanbul Matematiksel Bilimler Merkezi’nin (IMBM) boşaltılması istendi. Anahtarı değiştirilerek girişlerinin engellendiği IMBM’nin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada “24 Mayıs 2022 tarihinde IMBM’nin anahtarları değiştirilerek girişimiz engellenmiş ve Merkez elimizden alınmıştır” denildi.

IMBM 2006’da Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde, İstanbul’un çeşitli matematik bölümlerinin işbirliğiyle şartlı bağışla yapılarak açılmıştı. Açıklamada “Üniversitenin 2021 yılında atanan rektörü tarafından ani bir şekilde boşaltılması istenmiştir” denildi ve şunlar aktarıldı:

‘Tüm matematik camiasını etkileyecek’

“IMBM matematiksel bilimlerinin tüm alanlarını kapsayan Türkiye’deki, hatta bölgedeki tek araştırma enstitüsüdür. Merkezin ortadan kaybolması anlamına gelecek olan bir tahliye, tüm matematik camiasını ciddi anlamda olumsuz etkileyecektir.”

IMBM’nin amacı ise “Türkiye’nin dört bir yanından matematikçiler ve onların yabancı ziyaretçileri tarafından düzenlenen matematik etkinliklerine ev sahipliği yapmak olmuştur” ifadeleriyle anlatıldı.

16 yıl boyunca seminerler, temalı düzenli toplantılar, uluslararası çalıştaylar, konferanslar, özel konularda dersler, doktora ve yaz/kış okulları düzenlendiğinin ve binden fazla konuşma yapıldığının vurgulandığı açıklamada şunlar aktarıldı:

“IMBM, yerel/ulusal/uluslararası araştırmacıların mütevazı ama huzurlu bir ortamda bir araya gelip matematik tartışmaları ve araştırma yapmaları için kolay ulaşılabilen bürokrasisi basit ama net bir ortam sağlamıştır.

2006’dan beri IMBM tüm dünyadan matematikçiler tarafından ziyaret edilmektedir. David Mumford, Pierre-Louis Lions, Vladimir Voevodsky, Robert Langlands gibi bilim insanlarının katılımı ve takdirlerini kazanmıştır.

İçinde Avrupa’nın en önemli yirmi merkez ve enstitüsünün olduğu ‘Matematik Avrupa Altyapısı’ projesinin bir parçası olmuştur. 15 üniversiteden 60 araştırmacı ve doktora öğrencisinin yer aldığı TÜBİTAK doktora ağına dört sene boyunca ev sahipliği yapmış, Türk Matematik Derneği (TMD), Avrupa Matematik Derneği (EMS) gibi matematik derneklerinin toplantı mekanı olmuştur. IMBM, uluslararası matematik sergisi IMAGINARY‘inin kurulumuna bilimsel tavsiyelerde bulunarak da katkıda bulunmuştur. IMBM, BÜ Matematik bölümünden bir öğretim üyesi ve ikinci bir meslektaş tarafından iki yıllık uzatılabilir süreler için ortaklaşa yönetilir.

Yönetim Kurulu beş farklı kurumdan, fizikçi, mühendis ve matematikçilerden oluşur. IMBM, uluslararası seçkin beş matematikçiden oluşan bir Bilimsel Danışma Komitesi tarafından yıllık faaliyet raporlarıyla denetlenmektedir.

Bu raporlar Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü başta olmak üzere 15 yıldır IMBM’nin tüm bileşenleriyle paylaşılmaktadır.”

Boğaziçi Üniversitesi IMBM’ye getirilen erişim engeli tepkiyle karşılandı:

https://twitter.com/oguzsavk/status/1529763172013510656?s=21&t=5Vr0jHi-cB1VAvMdutpM4A

İzmir Körfezi’nde yoğun kirlilik: Kıyılar ve deniz içi marul tarlasına dönüştü

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) bilim danışmanı,  emekli akademisyen Dr. Erol Kesici, İzmir Körfezi‘ndeki yoğun kirliliği ve deniz marulu istilasını görüntüledi. Körfeze akıtılan atık suların engellenmesi ve beton kanalların yeniden topraklaştırılması gerektiğini belirten Kesici, “Kıyılar ve deniz içi adeta marul tarlasına dönüşüyor” dedi.

Dr. Kesici, yağışlarla Meles Deresi‘nin yanı sıra su kaynaklarından evsel, tarımsal ve sanayi atıkları taşınması nedeniyle körfezin eski günlerini hatırlatan yoğun koku ve kirlilik yaşandığını kaydetti.

‘Sudaki oksijen azaldı’

Körfeze her türlü atık suyun ulaşmasıyla kalıcı hale gelen ve aşırı üreyen su yosunlarının oksijen azalmasına bağlı kokuşmaya neden olduğunu belirten Dr. Kesici şunları anlattı:

“Körfezin adeta bitmeyen sorunu haline dönüşen makroskobik yeşil su yosunlarından, deniz marulu adı verilen ‘Ulva lactuca’nın aşırı artışının da çürümede önemli etkisi bulunmaktadır. Çürüme sonucu ortaya çıkan toksik metan gazı hidrojen sülfürün körfezin birçok kesiminde artması ve deniz marullarının hızla çoğalarak dip ve yüzeyi kaplaması, adeta örtü oluşturması, deniz suyundaki oksijen miktarını azaltmaktadır.”

‘Deniz marulu istilacı bir tür’

Deniz marulunun aşırı artışında, körfez suyundaki nitrat artışının yanı sıra kıyı yapısındaki kaya dolgu alanlarının etkisinin de çok büyük olduğunu belirten Dr. Kesici, “Ulva lactuca, dünyanın her tarafında yaygın ve ortam koşulları uygun olunca istilacı bir tür. Kaya gibi sert cisimler üzerine tutunarak çok hızlı şekilde daha rahat büyüme gelişimi gösterirler. Deniz kıyı alanlarının bu tür yapılaşmaya maruz kalması aynı zamanda denizin filtreleme özelliği ve kıyıların temizlenmesinde en büyük engeli teşkil etmektedir” diye konuştu.

Kesici aşırı kirletilme nedeniyle deniz suyu kalitesindeki değişimin, sediment taşınmasıyla oluşan çökelmenin neden olduğu ekosistem kaybı sonucu renk, koku, görüntü kirliliğine neden olduğunu kaydetti; “Körfezde sürekli dip temizleme çalışmaları yapılmasına rağmen, kirliliği artıran kıyı yapılarındaki değişimler, deniz marullarının artışını hızlandırmaktadır” dedi.

‘Beton kanallar yeniden toprak kanallara dönüştürülmeli’

Dr. Kesici körfez yapısının değişimlerinin başında beton kanalları gösterdi:

“Körfeze daha önce toprak kanallardan süzülerek Meles Deresi ve diğer kanallardan gelen atık sular, toprak kanalların betona dönüştürülmesiyle kirlilik etkisini artırdı. Toprak kanallar, su akışı seti, arıtıcı bitki havuzları ve bariyerlerle alınacak önlemlerle, körfeze taşınacak besi elementleri doğal olarak ve kısmen filtre edilebilir”

Beton kanalların yeniden toprak kanala dönüştürülmesi gerektiğini belirten Dr. Kesici ayrıca sediment taşınmasının artışına engel olunabileceğini de söyleyerek, “Toprak kanallarda düzenli aralıklarla yapılacak temizlik, körfezi temizlemekten çok daha kolay. Ayrıca körfezin koku sorunu ve ekosistemi de korunmuş olacaktır” dedi.

‘Toplamak çözüm değil’

Deniz marullarını toplamanın çözüm olmadığını, bilimsel önlemler alınmadığı takdirde sonrasının müsilaj olduğunu kaydeden Dr. Kesici,  “Körfezde askıda madde miktarının artmaya devam etmesi ve azalan görünürlük, deniz marullarının aşırı üremesi sonucu oluşan oksijen azlığı, hava ve suyun iyice ısınmasıyla salyalaşma-müsilaj sorunu ortaya çıkaracaktır. Şimdiden körfezin birçok kesiminde küçük kümeler halinde de olsa deniz salyasına rastlanılmaktadır” şeklinde konuştu.

Çözüm önerileri

Dr. Kesici, körfezin ağırlaşan kirlilik yükünden kurtarılması için şu önerilerde bulundu:

  • Para cezası çözüm değil. Öncelikle körfeze atık su bırakılmasına son verilmeli.
  • Derelerin temizlenmesi ve denize ulaşan insan kaynaklı deşarjların yapılmaması ve atık bıraktığı bilinen yerlerin sıklıkla denetimi gerekmektedir.
  • Arıtılmamış suları taşıyan beton kanalları sağlamlaştırmak ve kireçlemek yanlış bir yöntemdir. Biyolojik çeşitliliği az olan bitki artışının giderek yoğunlaştığı körfeze, nitrat ve benzeri besi elementlerinin depolanması arttıkça, kıyılar ve deniz içi adeta marul tarlasına dönüşüyor ve deniz marulları hızla çoğalmaya da devam edecek. Bunların toplanmasıyla sorunu çözmek kesinlikle mümkün değil.