TELE1,Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) “dil, din, ırk ayrımı gözeterek yayın yaptığı” gerekçesiyle verdiği üç gün karartma cezasına karşı açtığı davada RTÜK’ün cezasının yürütmesinin durdurulmasına karar verildi.
RTÜK’ün cezası TİP Milletvekili Sera Kadıgil’in katıldığı yayında yaptığı “Diyanet bu haliyle siyasal İslamcı gereçtir” eleştiri işaret edilerek verilmişti.
Ceza sonrası kanal tarafından cezanın iptali ve yürütmesinin durdurulması için başvuru yapılmıştı. Mahkeme, yürütmenin durdurulması kararını verdi.
Ankara 2. İdare Mahkemesi’nin oy birliği ile verdiği kararda şu ifadeler kullanıldı:
Ekteki dava dilekçesinde yer alan tüm iddialara cevap teşkil edecek şekilde detaylı bir açıklama yapılarak ve dava konusu işlemin sebep ve gerekçelerinin; işleme dayanak teşkil eden tüm bilgi ve belgelerin içinde bulunduğu işlem dosyasının onaylı bir örneğinin sunulmasının istenilmesine,
Dava konusu işlemin hangi yasa hükümleri uyarınca tesis edildiğinin (madde ve fıkra belirtilmek suretiyle) açıkça bildirilmesinin istenilmesine,
Bunun dışında uyuşmazlığın çözümüne yardımcı diğer tüm bilgi ve belgelerin onaylı birer örneğinin gönderilmesinin istenilmesine,
Dava konusu işlemin, yayın durdurmaya ilişkin olması nedeniyle her an uygulanacak olması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun dava açabilmek için öngördüğü süre ve dava açıldıktan sonra Mahkemece yapılacak usuli işlemler için tanıdığı süre göz önüne alındığında, işlemin uygulanma süresi içinde sağlıklı bir yargısal denetim yapılamayacağı gibi, işlemin uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğurabileceği anlaşıldığından, olayın niteliği ve davanın durumuna göre, davalı idarenin savunması ve ara kararı cevabı alınıp ya da savunma ve ara kararına cevap verme süresi geçip yeni bir karar verilinceye kadar dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulmasına, savunma ve ara kararına cevap süresinin 30 (otuz) gün olarak belirlenmesine, 25/10/2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Tarım ve Orman Bakanlığı kararıyla Yalova kıvırcığı ile Yığılca bal arısı yerli hayvan ırk ve hatları listesine eklendi.
Resmi Gazete’de dün yayımlanan kararlaYerli Hayvan Irk ve Hatlarının Tescili Hakkında Tebliğ’in dördüncü maddesinin ikinci fıkrasına eklenen Yalova kıvırcığı koyunu ve Yığılca bal arısı, yerli hayvan ırkı olarak tescillenmiş oldu.
Yığılca bal arısı
Yığılca arısı, Bakanlığın Evcil Hayvan Genetik Kaynakları Tescil Komitesi tarafından Haziran’da tescillenerek korunması gereken hayvan ırkı listesine alınmıştı.
Yığılca bir bal arısı ve adını coğrafi yayılma alanı olan Düzce’nin Yığılca ilçesinden alıyor. Koyu gri renk olan Yığılca bal arısının Bakanlıkça yaşama gücünün yüksek olduğu ve kışlama yeteneği yüksek olduğu belirtiliyor.
Yalova Kıvırcığı
Yalova kıvırcığının sayısı 2012’de 12 bin 757 iken 2021 sonunda 32 bin 562’ye arttı.
Yalova kıvırcığının Yalova’nın kırsal alanların geneline yayıldığı belirtilirken engebeli arazide de yayılım gösterdiği biliniyor. Beyaz renkli Yalova kıvırcığı, aşırı sıcak ve soğuklara dayanıklı değil.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan bir soruşturma kapsamında dün sabah saatlerinde dokuz ilde yapılan ev ve büro baskınlarında Mezopotamya Ajansı (MA) Yazı İşleri Müdürü Diren Yurtsever, muhabirleri Deniz Nazlım, Selman Güzelyüz, Zemo Ağgöz, Berivan Altan, Hakan Yalçın, Emrullah Acar, Ceylan Şahinli, bir dönem MA’da stajyerlik yapan Mehmet Günhan, JINNEWS muhabirleri Habibe Eren ve Öznur Değer ters kelepçe ve işkenceyle gözaltına alınmıştı.
Polisin yaptığı işkence Emniyet Genel Müdürlüğü‘nün resmi sosyal medya hesabından ‘müzik’ eşliğinde paylaştığı görüntülere de yansımıştı.
Soruşturma dosyasına “suçun vasıf ve mahiyeti” gerekçesiyle kısıtlılık kararı verildi. Ayrıca, gazetecilerin avukatlarıyla görüşmesine de 24 saat kısıtlılık getirildi. Savcılık, gazetecilerin gözaltı süresini de bir gün uzattı.
Avukatlar, arama-el koyma tutanakları ve gözaltı kararlarının taraflarına tebliğ edilmemesine karşı Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz başvurusunda bulundu.
Gazetecilerin gözaltına alınması sırasında polis tarafından basına servis edilen görüntüleri incelediklerini aktaran Avukat Şevin Kaya, “Bu görüntüler gazetecilerin nasıl işkenceyle gözaltına alındığını bize gösterdi. Başları eğilmeye çalışılarak, ters kelepçeyle tamamen insan haklarına aykırı bir biçimde gözaltına alındıklarını gördük. Bu noktada müvekkillerimiz üzerinde başkaca işkence bulgusu olup olmadığını tespit ettikten sonra, suç duyurusunda bulunacağız” diye belirtti.
Emzirme için getirilen bebeğe çıplak arama
Mezopotamya Ajansı’nın Ankara muhabiri Zemo Ağgöz, 45 gün önce doğurduğu bebeğinden ayrı tutuluyor.
Arin bebek dün emzirme için götürüldüğü emniyette çıplak aramadan geçirildi.
İki saatte bir beslenme ihtiyacının karşılanması gereken bebek, avukatların savcılık ile yaptığı görüşme sonucunda beş saat sonra annesi tarafından emzirildi ve akşam saatlerinde yeniden beslenme ihtiyacının karşılanması için emniyete götürüldü.
Yol boyunca soğuğa maruz kalan Arin bebeğin ne babası ne de avukatları tarafından annesine götürülmesine izin verilmedi. Arin bebek, götürüldüğü emniyette aramadan geçirildi, bezi alındı ve yerine başka bir bez takıldı. Ailesi, bebeğin maruz kaldığı uygulamalar nedeniyle hastalık riskine karşı emniyete götürmeyeceklerini söyledi.
Avukatların, Ağgöz’ün 45 günlük bebeğinin olması nedeniyle, ifadesinin ivedilikle alınması ve serbest bırakılması yönünde talepleri de yanıtsız bırakıldı.
Kürt gazetecilere ikinci operasyon
Polis baskınına ve gözaltılara tepki gösteren gazeteci örgütleri, meslektaşların derhal serbest bırakılmasını istiyor.
Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) Eş Direktörü avukat Veysel Ok, Türkiye’de gün geçtikçe gazetecilere yönelik baskının arttığını belirterek, Diyarbakır’da 16 Haziran’da tutuklanan ve halen haklarında iddianame hazırlanmayan 16 gazetecinin aylardır cezaevinde tutulmasına da dikkati çekti.
İktidarın bugün kendi gerçekleri dışında hiçbir bilgi kaynağının oluşmasına izin vermediğini bundan dolayı da bugün gazetecilerin gözaltına alındığını ifade eden Ok, “Bu operasyonun özel bir anlamı var. Kürt gazetecilere olan ikinci operasyon bu. İlkinde 16 kişi tutuklanmıştı şu anda da 10’dan fazla gazeteci gözaltına alındı. Bunu niçin ve tam olarak neden alındıklarıyla ilgili net bir bilgi yok ama Kürt sorunundaki sertleşen devletin, Kürt meselesindeki pozisyonu ve Kürt medyasına bakışında belirliyor. Yani devlet Kürt sorunundaki çözümsüzlüğünü Kürt medyasına baskı yaparak gösteriyor” dedi.
Kimyasal silah iddialarıyla ilgisi olabilir
Evrensel Gazetesi Yazarı Ender İmrek, asıl saldırının Özgür Basın’a yönelik olduğunu belirtti ve gazetecilerin işkenceyle gözaltına alınmalarının iktidarın Meclis’ten geçirdiği “Sansür Yasası”yla da ilişkili olduğunu söyledi.
Gazetecilerin çalıştıkları ajansların Kürt illerinde ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Zap, Metina ve Avaşin’de yürüttüğü savaş politikalarındaki gerçeği Türkiye halklarına ve dünya kamuoyuna aktardığını belirten İmrek, bu gözaltı operasyonun TSK’nın kullandığı iddia edilen kimyasal silahlarla da ilgili olabileceğine dikkat çekti:
“Esasen bundan bağımsız olmadığını düşünmüyorum. Son dönemlerde bir linç kampanyası da yürütülüyor. Kimyasal silahların kullanıldığına dair çağrıların yapılması, heyetlerin bölgede bu konu hakkında incelemeler yapması yine Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ‘Biz gaz kullandık ama biber gazı kullandık’ demesi ve buna dair haberler yapmak yine bölgede olup bitenlerin aktarılmasını görünmez kılmak için bu operasyonlar yapılıyor.”
Uluslararası Göç Örgütü‘nün (IOM) Kayıp Göçmenler Projesi kapsamında hazırlanan rapora göre; 2021’in başından bu yana Avrupa’ya giden ve Avrupa içindeki göç yollarında en az 5 bin 684 ölüm kaydedildi.
Avrupa’daki Kayıp Göçmenler Projesi verileriyle ilgili ortaya koyulan yeni IOM raporunun yazarı Julia Black, “2014’ten bu yana Avrupa’ya göç yolculukları sırasında 29 binden fazla ölüm kaydettik” dedi. Black, devam eden ölümlerin daha yasal ve güvenli göç yollarına ihtiyaç olduğunu bir kez daha hatırlattığını söyledi.
Sarah Mardini ve kız kardeşi 2015’te botla Midilli’ye gidiyor. Fotoğraf: AFP
24 Ekim itibariyle ortaya konan veriler; 2021’den bu yana Orta Akdeniz rotasında en az 2 bin 836 ölüm ve kayıp belgelendiğini gözler önüne serdi. Rakam, 2019-2020 arasında kaydedilen 2 bin 262 ölüme kıyasla bir artış olduğunu gösteriyor.
İspanya Kanarya Adaları‘na giden Batı Afrika-Atlantik rotasında, raporlama döneminde bin 532 ölüm kayıtlara geçti. Bu, IOM’nin ölümleri belgelemeye başladığı 2014’ten bu yana tüm iki yıllık dönemlerden daha yüksek bir rakam.
Raporda bu uzun, tehlikeli denizaşırı rotaların her ikisinde de, çok sık görülen ‘görünmez gemi enkazları’ göz önüne alındığında mevcut yıla ait verilerin eksik olmasının muhtemel olduğunu belirtiliyor. Söz konusu kazalar için arama kurtarma çalışmaları yapılmazken teknelerin denizde kaybolduğu bildiriliyor.
Lübnan donanmasına ait bir gemi, kuzey Lübnan’daki Trablus kıyıları yakınında, Akdeniz’de bir gecede batan bir göçmen teknesindeki insanları arıyor. Fotoğraf: AP
IOM’un raporuna göre; 2021’den bu yana, Türkiye-Yunanistan kara sınırında 126 ölüm belgelendi. Batı Balkanlar güzergahında 69 kişi ölürken, Manş Tüneli geçişinde 53 kişi hayatını kaybetti.
Birçok Avrupa güzergahında önceki yıllara kıyasla ölüm sayısında artışlar kaydedildi. Belarus Polonya sınırlarında 23 kişi hayatını kaybederken son çatışmalardan kaçan 17 Ukraynalının öldüğü belirtildi.
Kayıp Göçmenler Projesi kayıtları, yeterli güvenli yollar sağlamada yapısal bir başarısızlığı işaret etti.
7 Mart 2022. Polonya. Korczowa, Polonya-Ukrayna sınırı. Ukrayna’daki savaşla ilgili mülteci krizi. Fotoğraf: Bartosz Siedlik
Rapora göre; Avrupa’daki hedef ülkelere giden göç yollarındaki ölümlerin çoğu, sıkıntı içindeki göçmenlere hızlı ve etkili yardımla önlenebilir.
Öte yandan 2021’den bu yana Avrupalı yetkililer tarafından yapıldığı iddia edilen yasadışı geri itmeler veya zorla sınır dışı etmelerin 252 kişinin hayatına mal olduğu aktarıldı.
Geri itmeye bağlı ölümlere ilişkin veriler de paylaşıldı. Buna bağlı ölümler Orta Akdeniz’de 97, Doğu Akdeniz‘de 70, Türkiye-Yunanistan kara sınırında 58, Batı Akdeniz’de 23 ve Belarus-Polonya sınırında dört olarak kaydedildi. Raporda şu ifadelere yer verildi:
“Şeffaflık eksikliği, erişim yetersizliği ve bu tür olayların oldukça politize edilmiş doğası nedeniyle bu tür vakaların tam olarak doğrulanması neredeyse imkansız ve bu nedenle bu rakamlar muhtemelen gerçek ölüm sayısından daha az.”
Kayıp Göçmenler Projesi verileri, Avrupa’ya giden ve Avrupa içindeki göç yollarında ölenlerin tespit oranlarının dünyanın diğer bölgelerine göre daha düşük olduğunu gösterdi.
Ukrayna Fotoğraf: Reuters
Örneğin, Orta Akdeniz‘de 2021’de Avrupa kıyılarında ölen 59 kişiden sadece dördünün uyruğu belirlendi, kalan 55 kişinin kimlikleri bilinmiyor.
Avrupa’daki yüzde 7’lik bu oran, Kuzey Afrika kıyılarında, yüzde 30’a yükseliyor. Bu da Kuzey Afrika’da ölenlerin kayıtlı olduğu ülkelerin Avrupa’dakinden daha çok bilindiğini ortaya koyuyor.
Toplamda, 2014 ve 2021 yılları arasında Avrupa’ya giden ve Avrupa içindeki rotalarda hayatını kaybeden 17 binden fazla insan, kayıtlı olduğu ülke hakkında herhangi bir bilgi olmadan listelendi. Bu da kayıp akrabalarını arayan sayısız ailenin çözülmeyen sorunlarına ışık tutan önemli bir ayrıntı.
Son olarak Black, “Veri setimizde Avrupa’ya giden ve Avrupa içindeki göç yollarında ölen 52 ülkeden insan var” diyor.
BM Biyoçeşitlilik Sözleşmesi‘ne taraf olan 330 şirket, Aralık ayında gerçekleşecek Biyoçeşitlilik Konferansı (COP15) öncesinde diğer büyük şirketleri 2030 yılına kadar doğa üzerindeki etkilerini değerlendirmeye ve şeffaf şekilde açıklamaya çağırdı.
Grup, hükümetlere de şirketlerin çevresel etki değerlendirme ve raporlama konusunda zorunluluklar düzenlemesi gerektiğini söyledi.
Aralarında GSK, H&M Group ve Nestle gibi şirketlerin bulunduğu ve yıllık toplam geliri 1,5 trilyon doları aşan COP15 İş Bildirisi’nin imzacıları, raporlama kuralları konusunda dünyanın gönüllülüğü aşması gerektiğini söyledi:
“Raporlama ve bunların sonucunu açıklama, eyleme geçmek için önemli bir ilk adımdır, ancak yalnızca zorunlu hale getirildiğinde bir etkisi olacaktır.”
Unilever‘in sürdürülebilirlik sorumlusu Rebecca Marmot, “Gezegenimizin sağlığını iyileştirmek için politika yapıcıların ve işletmelerin cesur ve kararlı adımlar atmasını gerektiriyor. Bazı ilerlemeler kaydedildi, ancak bu yeterli değil” dedi.
Montreal’deki COP15 görüşmelerinde ülkeler, bir milyondan fazla bitki ve hayvan türünü yok olmakla tehdit eden iklim kriziyle mücadele etmek için yeni bir Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi üzerinde anlaşmaya çalıştıklarını gösterecek.
Dünya Ekonomik Forumu‘nun 2021 raporuna göre, şu anda dünya topraklarının yaklaşık yüzde 17’si korunuyor ve küresel okyanusun sadece yüzde 7’si bir tür koruma planına tabi.
Roche Holdings Başkan Yardımcısı Andre Hoffmann, “Hepimizin şimdi harekete geçmemiz koşuluyla, doğanın toparlanması bizim elimizde, ortak açıklama doğa için iddialı bir küresel anlaşma için büyük işletmelerin kapsamlı desteğini gösteriyor” dedi.
Örneğin Unilever, palm yağı, kağıt, karton, çay, soya ve kakaonun doğal ekosistemlerin tarım arazilerine dönüştürüldüğü bölgelerden gelmeyeceği ve 2023 yılına kadar ormansızlaşmadan arındırılmış bir tedarik zinciri taahhüt ediyor.
Bununla birlikte, şu ana kadar kurallar büyük ölçüde gönüllü. Bu yüzden birçok şirket ya hiç raporlama yapmıyor ya da bunu, yatırımcıların ve diğer paydaşların gezegen üzerindeki etkilerini karşılaştırmasını ve değerlendirmesini ve onlardan hesap sormasını sağlayabileceği bir şekilde paylaşmıyor.
Business for Nature küresel koalisyonunun yönetici direktörü Eva Zabey, “Bu bilgiler olmadan kör bir şekilde yok olmaya doğru gidiyoruz” yorumunu yaptı.
Muğla’nın Marmaris ilçesi İçmeler Kızılbük mevkiindeki milli park içerisinde yargı kararına rağmen sürdürülen Sinpaş GYO’nun otel ve devre mülk projesindeki çalışanlar, kamuya açık arazide piknik yapmak isteyen vatandaşlara müdahalede bulundu.
Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi, uzun zamandır İçmeler’de bulunan Sinpaş/Kızılbük GYO inşaatına karşı çevre mücadelesi veriyor. Komite tarafından son yaşanan olayla ilgili açıklama yapılarak “Lehimize sonuçlanan [Çevresel Etki Değerlendirmesi] ‘ÇED’ davası sonrası maalesef tüm şikayetlerimize rağmen Sinpaş inşaata devam etmekte ve yine tüm şikayetlerimize, suç duyurularımıza rağmen kendisine ait olmayan milli park alanında çalışanları eliyle insanların milli parka girişine engel olmaktadır” denildi.
22 Ekim Cumartesi günü gerçekleşen olayda milli parkta gezmek ve oturup sohbet etmek için alana giden vatandaşlar, Sinpaş’ın çalışanları tarafından şiddet uygulanarak engellendi, tehdit edildi ve malzemeleri tekmelenerek milli parka sokulmak istenmedi. O anlar komite tarafından sosyal medya hesabı üzerinden paylaşıldı:
Komite tarafından olaya ilişkin yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bu eylemleri Anayasanın 23. maddesine ve TCK’nın 262. maddesine göre suç teşkil etmektedir. Fakat ne yazık ki; nöbet eyleminde gölgelik kurduğumuz için polis tarafından gözaltına alındığımız milli parkın bu noktasında Sinpaş, güvenlik binası (seyyar oda), malzeme, araç ve gölgelikli seyir terası yapıp güvenlik personeli ile vatandaşların milli parka girişine engel olmaya dün olduğu gibi bugünde devam etmektedir.
İlginç olanı ise Sinpaş çalışanlarının kameralar açık olmasına rağmen şiddet uygulayarak suç işlemekten çekinmiyor olmalarıdır. Buradan da anlaşılıyor ki tüm şikayet, suç duyuruları ve görüntülere rağmen kanunları uygulaması gereken kurumların, kanunların eşit olarak herkese uygulamaması Sinpaş’ın cesaretinin kaynağını oluşturmaktadır.”
Ekolojik mücadele komitesi olarak hukuk ve çevre mücadelesine devam edeceklerini açıklayan doğa savunucuları, Sinpaş/Kızılbük GYO ve milli parkı işgal edip yol kesenler ve onlara bu görevi verenler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını duyurdu.
Türkiye’nin yer altı ve yerüstü varlıkları hızla tüketiliyor. Bu tüketimin önemli bir kısmı ise yabancı ülke vatandaşları tarafından yapılıyor.
Veriler son dönemde Türkiye’nin çevre katliamında birincil derecede öneme sahip maden ve yer altı değerli varlıklarını, yabancıların işlettiğini gösteriyor.
2022’de yabancı yatırımcının en çok hangi madenlerde üretime ağırlık verdiği gerçeği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez‘in kendisine yöneltilen bir soru önergesine verdiği yanıtla ortaya çıktı.
CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, Bakan Dönmez’e yönelik soru önergesinde “Yabancıların ülkemizde ağırlıklı ilgilendikleri madenler hangileridir?” sorusunu yöneltti.
Maden Kanunu’nun 6’ncı maddesi gereğince, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanların doğrudan maden ruhsatı sahibi olamadıklarına dikkat çeken Bakan Dönmez, “Bununla birlikte altın ve/veya gümüş üretimi yapılan ruhsatlardan 5 tanesini mezkûr düzenlemedeki şartları sağlayan 4 yabancı yatırımcı uhdesinde bulundurmaktadır.
Türkiye’de yabancı yatırımcılar tarafından en çok alınan maden ruhsatlarının ise mermer (doğal taş), kalker ve krom olduğu tespit edilmiştir” açıklamasında bulundu.
Madenler doğayı talan ediyor
Gürer ise bu madenlerin doğayı talan ettiği açıklamasında bulunarak, şöyle konuştu:
“Yabancıların da gözü maden sahalarında. Varlıklarımızı eritip geleceği tüketiyoruz.
Madenler doğayı da talan ediliyor. Maden işletmeleri de olmalı, madenler de değer bulmalı ancak bundan halka yansıyan fayda olmalı.
Bir avuç yandaş semirmesi yerine başta maden sahalarına yakın olan bölge halkı ve yurttaşlarımızın da yararına katkı sağlamalıdır.
Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayım 2022 Raporu‘na göre insan sağlığı, fosil yakıtların insafına kaldı.
Bu yılki raporda sunulan yeni bulgular, hükümetlerin ve şirketlerin, bugün yaşayan tüm insanların ve gelecek nesillerin sağlığını ve hayatta kalmasını giderek daha fazla tehdit eden stratejiler izlemeye devam ettiğini ortaya koyuyor.
İklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkileri, birlikte var olan diğer krizlerin etkilerini hızla ağırlaştırıyor ve kötüleştiriyor.
Ülkeler ve sağlık sistemleri COVID-19 salgınının, Ukrayna’daki çatışmaların ve küresel enerji ve hayat pahalılığı krizinin sağlık, sosyal ve ekonomik sonuçlarıyla boğuşmaya devam ederken, iklim değişikliği de hız kesmeden artmaya devam ediyor. Rapora göre fosil yakıtlara olan bağımlılık, bu krizlerin sağlık üzerindeki etkilerini artırıyor.
Bu durum gıda güvensizliği, bulaşıcı hastalıkların yayılması, sıcaklığa bağlı hastalıklar, enerji yoksulluğu ve hava kirliliğine maruz kalmaktan kaynaklanan ölüm risklerinin artmasına neden oluyor.
Hükümetler ve şirketler, insanların sağlığına zarar verecek şekilde fosil yakıtlara öncelik vermeye devam ediyor
Bu yılki raporda yer alan veriler, iklim değişikliğinin yakın vadede gıda güvenliğinin düşük mahsul verimi, gıda güvensizliği ve kuraklık gibi her ayağını etkilediğini gösteriyor.
Küresel enerji sisteminin karbon yoğunluğu (küresel sera gazı emisyonlarına tek başına en çok neden olan sektör), ülkelerin insan kaynaklı tehlikeli iklim değişikliğini ve bunun insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini önlemeyi kabul ettiği 1992 seviyelerine göre yüzde 1’den daha az azaldı.
Mevcut değişim hızıyla, enerji sisteminin tamamen karbondan arındırılması 150 yıl sürecek ve Paris Anlaşması’nda belirtildiği üzere küresel ısınmanın 1,5°C’de tutulması gerekliliğinden çok uzak.
Fosil yakıtlar, hükümetler ve şirketler tarafından sağlığa zarar verecek şekilde temiz enerji çözümlerine göre önceliklendirilmeye devam ediyor.
İncelenen ülkelerin büyük çoğunluğu fosil yakıtları sübvanse etmek için hala toplu olarak yüz milyarlarca ABD doları ayırıyor üstelik bu genellikle toplam sağlık bütçelerinde ayrılan miktarla karşılaştırılabilir; hatta daha büyük meblağlara denk gelebiliyor:
Ülkelerin yüzde 80’i sadece 2021 yılında 400 milyar dolar tutarında bir çeşit fosil yakıt sübvansiyonu sağladı. Bu net sübvansiyonlar 31 ülkede ulusal sağlık harcamalarının yüzde 10’unu, 5 ülkede ise yüzde 100’ünü aşıyor.
Petrol ve gaz şirketleri, iklim taahhütleri ne olursa olsun, en büyük 15 petrol ve gaz şirketinin mevcut stratejileri, sera gazı üretimlerinin 1,5°C’lik ısınmayla uyumlu emisyon paylarını 2030 yılında yüzde 37, 2040 yılında ise yüzde 103 oranında aşmasına yol açacak.
Büyük petrol ve gaz şirketlerinin üretim stratejilerinin Paris Anlaşması iklim hedefi olan 1,5°C ile uyumluluğunu gösteren grafik, Lancet.
Raporun yayınlanmasına yanıt olarak BM Genel Sekreteri António Guterres, raporun bulgularına ilişkni şunları söyledi:
“İklim krizi bizi öldürüyor. Sadece gezegenimizin sağlığını değil, zehirli hava kirliliği, azalan gıda güvenliği, daha yüksek bulaşıcı hastalık salgını riskleri, rekor düzeyde aşırı sıcaklar, kuraklık, seller ve daha fazlası yoluyla her yerdeki insanların sağlığını baltalıyor. Fosil yakıt bağımlılığı kontrolden çıktıkça insan sağlığı, geçim kaynakları, hane bütçeleri ve ulusal ekonomiler darbe alıyor. Bilim nettir: yenilenebilir enerji ve iklim direncine yapılacak büyük, sağduyulu yatırımlar her ülkedeki insanlar için daha sağlıklı ve daha güvenli bir yaşam sağlayacaktır” dedi.
University College London‘dan Lancet Countdown İcra Direktörü Dr. Marina Romanello, “Bu yılki raporumuz kritik bir kavşakta olduğumuzu ortaya koyuyor” değerlendirmesini yaptı.
Fotoğraf: Cristina Mittermeier
Raporun yazarları yine de umut olduğunu belirtiyor. Buna göre:
Birleşen krizlere sağlık merkezli bir yanıt, gelişen bir gelecek sunmak için yenilenmiş bir fırsat sunuyor.
Temiz enerjiye yatırım yaparak hava kalitesinin iyileştirilmesinin yılda 1,3 milyon hayat kurtaracağı belirtiliyor. Bitki temelli beslenmeye geçişin hızlandırılması, tarım sektörü emisyonlarının yarısından fazlasını azaltacak, aynı zamanda beslenme risk faktörleri ve bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklanan ölüm oranlarındaki iyileşmelerden kaynaklanan sağlık yan faydaları da olacak.
Şehirler ve altyapı söz konusu olduğunda, sağlığı ön planda tutan kentsel tasarım kentsel ısıyı azaltabilir, hava kalitesini iyileştirebilir ve zihinsel ve fiziksel sağlık üzerinde olumlu etkilere sahip olabilir.
Yenilenebilir enerji kaynaklarındaki istihdam fosil yakıt şirketlerindeki istihdamı aşıyor; yenilenebilir enerji istihdamı 2019’dan bu yana yüzde 5 artarken, fosil yakıt sektöründeki istihdam 2019’dan bu yana yüzde 10 azaldı.
Ancak, iklim değişikliğinin yıkıcı ekonomik ve sağlık etkilerini önlemek için bu hızın artırılması gerekiyor.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı İstanbul’da gözaltına alındı.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından hedef gösterilen Fincancı, İstanbul’da gözaltına alınarak Ankara’ya götürüldü.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı TTB Başkanı Korur ve TTB yönetiminin de görevden alınması için Ankara Sulh hukuk mahkemesine talepte bulundu.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla gözaltı yapılmasına tepki göstererek, “TTB Başkanı ve Vakfımızın Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı kabul edilemez bir şekilde gözaltına alınmıştır. Derhal serbest bırakılsın” dedi.
Başsavcılık tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
”20.10.2022 tarihinde PKK/YPG silahlı terör örgütünün sözde yayın organına yaptığı açıklamalar nedeniyle Türk Tabipler Birliği Başkanı Rasime Şebnem Korur, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımız Terör Suçları Soruşturma Bürosunca başlatılan soruşturma kapsamında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7/2 maddesi gereğince Terör Örgütü Propagandası Yapmak suçundan 26.10.2022 tarihinde gözaltına alınmıştır.
Ayrıca Cumhuriyet Başsavcılığımızca adı geçen şüphelinin halen devam ettirdiği Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı görevine, 6023 sayılı Türk Tabipler Birliği Kanununun ‘Amaçları dışında faaliyet gösteren Türk Tabipleri Birliğinin merkez ve tabip odalarındaki sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Sağlık Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine…’ şeklindeki Ek 2. Maddesinin 2. Fıkrası gereğince son verilmesine, aynı maddenin 3. Fıkrasında düzenlenen usulle yerine yeni merkez konseyi başkanı seçilmesine karar verilmesi için nöbetçi asliye hukuk mahkemesi nezdinde talepte bulunulmuştur.”
Gözaltından önce hedef gösterildi
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı,Irak‘takiFederal Kürdistan Bölgesi’nde yürütülen askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarına ilişkin açıklama yapan TTB Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında soruşturma başlatmıştı.
Soruşturma başlatılmasının ardından AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fincancı’yla ilgili şunları söylemişti:
“Türk Silahlı Kuvvetlerimizin yürüttüğü sınır ötesi harekatlara iftira atan Tabipler Birliği Başkanıyla ilgili yargı harekete geçmiştir. Ayrıca bu ismin üzerinde de çalışmalarımızı yürütecek, gerekirse yasal düzenlemeyle bu ismin de değiştirilmesini sağlayacağız. Terör örgütünün diliyle konuşarak ülkesine ve ordusuna alçakça bühtan eden böyle bir şahsın, adı Türk ile başlayan bir kurumun başında olmasının milletimizin her bir ferdini rahatsız ettiğine inanıyorum.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımızın yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarına ve mahkemelerin vereceği kararlara göre hem bu kişiyle hem de bu kurumla ilgili gereken adımlar atılacaktır. Bu çerçevede kabine toplantımızda ilgili bakanlarımıza Tabipler Birliği başta olmak üzere meslek örgütlerinde yeni bir yapıya geçilmesine yönelik mevzuat çalışmalarının hızlandırılması talimatını verdik.
Meslek örgütlerini ideolojik saplantılarının borazanı haline getiren terör örgütü destekçilerini, buralardan temizleyerek bu yapıları kuruluş amaçlarına uygun faaliyetlere yoğunlaştırmakta kararlıyız.”
Ne olmuştu?
Türkiye’nin Kuzey Irak‘taki operasyonları sırasında kimyasal gaz kullanıldığı iddialarını değerlendiren Şebnem Korur Fincancı, görüntülerini incelediğini belirterek, “Belli ki sinir sistemini doğrudan tutan toksik-zehirli kimyasal gazlardan biri kullanılmış durumda. Her ne kadar kullanılması yasak olsa da çatışmalarda kullanıldığını görüyoruz” demişti.
Bağımsız heyetlerin bölgede inceleme yapmasının uluslararası sözleşmeler gereği zorunlu olduğuna dikkat çeken Fincancı, “Uluslararası sözleşmelerin uygulanması ve kimyasal silahların kullanımını yasaklayan Cenevre Sözleşmesi kapsamında böyle bir iddia ortaya çıktığında nasıl bir araştırma yapılacağı da Minnesota Protokolü’nün ilkelerinin ele alınması gerekiyor” diye konuşmuştu.
İddialar Meclis gündemine getirilmiş; HDP‘den Meral Danış Beştaş ve CHP‘li Sezgin Tanrıkulu bağımsız soruşturma istemişti. Edirne F Tipi Cezaevi‘nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, görüntülere ve iddialara TBMM’nin sessiz kalamayacağını söylemişti.
İktidar kanadı ise iddiaları reddetmiş, MSB‘dan yapılan açıklamada, TSK’nin envanterinde kimyasal gaz bulunmadığı duyurulmuştu.
Türkiye radyo ve televizyon yayıncılığının önde gelen isimlerinden Halit Kıvanç, 97 yaşında vefat etti.
Duayen spor spikeri ve gazeteci Kıvanç’ın vefatını oğlu yazar Ümit Kıvanç sosyal medya hesabından duyurdu. Ümit Kıvanç, hesabından “Halit Kıvanç’ı kaybettik. Bizimle birlikte sevenlerinin de başı sağ olsun” paylaşımında bulundu.
Kıvanç, Türk televizyonculuğunda da birçok ilke imza atmış, FIFA Dünya Kupası’nın, 23 Nisan Şenlikleri’nin vazgeçilmez sunucusu olmuş, olimpiyatlar ve büyük uluslararası karşılaşmalardaki gazetecilik başarılarıylaTürkiye televizyon ve radyo tarihine önemli, katkılarda bulunmuştu.
Bir tarihle vedalaşıyoruz
Kıvanç’ın ardından basından, siyasilerden ve sanat çevrelerinden taziye mesajları yağdı.
Değerli hocam, meslek büyüklerimin üstadı Halit Kıvanç’ı kaybettik. Türk spor yayıncılığının zirvesiydi. Oraya kimse kolay kolay ulaşamaz. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. pic.twitter.com/nEAMDRue9d
Kendini doğru ifade eden, güler yüzlü, zarif insanların ülkesinde bir masal kahramanıydı o, her 23 Nisan'da merakla beklenen. Kaybettiğimiz bir ekran yıldızından çok daha fazlası. Çok üzgünüm.#HalitKıvanç
Duayen gazeteci ve sunucu Halit Kıvanç’ın vefatından dolayı büyük üzüntü duydum. Halit Kıvanç’a Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun!
#HalitKıvanç’ı kaybetmişiz. Herkesin sevdiği bir insandı. Kolay değil herkesin sevgisini kazanabilmek. On yıllardır bu ülkeden herkesin sevdiği, sevebildiği insanlar çıkmıyor; lakin Halit Kıvanç’ı severek aramızda küçük bir bağ kurabilmişiz. Başımız sağolsun
“TRT bana en güzel onuru verdi, ’Halit Abi’liği verdi…”
TRT’nin unutulmaz seslerinden ve Türk spor medyasının usta isimlerinden #HalitKıvanç’ın vefatını üzüntüyle öğrendik. Kendisine Allah’tan rahmet, sevenleri ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz. pic.twitter.com/Te5GxEUbSF
İstanbul’da 18 Şubat 1925’te dünyaya gelen Kıvanç, ilk öğrenimini Fatih İlkokulu, orta ve lise eğitimini ise Pertevniyal Lisesi‘nde aldı. Öğrencilik yıllarında Akbaba ve Şut dergilerinde yazı yazmaya başladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olduktan sonra üç ay hakimlik yaptı. 1944’ten itibaren İstanbul Ekspres, Son Saat, Tan, Milliyet, Yeni İstanbul, Tercüman ve Güneş gazetelerinde sekreter ve yazar olarak çalıştı.
Milliyet ve Hürriyet başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde de yazarlığının yanı sıra yönetici olarak görev aldı. 1953’te Alp Zirek ve Halit Talayer ile Türkiye’nin ilk günlük spor gazetesi Türkiye Spor’u çıkardı.
Brezilyalı efsanevi futbolcu Pele ile 17 yaşındayken röportaj yaparak tarihi bir başarıya imza atan Kıvanç daha sonra bir yıla yakın İngiliz yayın kuruluşu BBC’de çalıştı.
TRT Radyosuna 1955’te giren Kıvanç, bir açıklamasında “Konuşmaya başladım bu radyoda ve uzun yıllar bu radyoda hayatımı buldum” ifadesini kullanmıştı.
Kıvanç, Radyo Evi’nin değişmeyen evi olduğunu kaydederek, “‘Abi düzgün konuşuyorsun. Sen niye radyoda konuşmuyorsun?’ dediler, girdim. İstanbul Radyosu benim hayatımda gerçek olarak ilk işim değil ilk sevgimdir. Hayatta ilk yaptığım güzel şey, İstanbul Radyosunda konuşmak.” demişti.
Binin üzerinde ödülün sahibi oldu
Halit Kıvanç, FIFA Dünya Kupası’nı televizyondan sunan ilk Türk spiker olarak da tarihe adını yazdırdı. Yaşamı boyunca 10 FIFA Dünya Kupası finalini radyo ve televizyondan seyircilere nakletti.
Uzun yıllar TRT’de kültür-sanat, müzik eğlence programları da sunan Kıvanç, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramlarının da vazgeçilmez sunucusu oldu. Harbiye Cemil Topuzlu ve İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nda da çok sayıda konser ve özel etkinliğin sunuculuğunu üstlendi.
1989’da yayına başlayan Susam Sokağı‘nda da sunumlar yapan Halit Kıvanç, 1971’de yayınlanan “Maskeli Üçler” filminde de aktör olarak yer aldı.
Tek kanallı günlerin efsanevi sunucusu olarak da anılan Kıvanç, NTV Yayınlarından çıkan “Tele Safir” adlı kitabında Türk televizyonculuğunu kaleme aldı.
Usta gazeteci ve sunucu Halit Kıvanç, 97 yaşında yaşamını yitirdi. Fenerbahçe Başkanı Metin Aşık (sol 3), Fenerbahçe Kalecisi Toni Schumacher’in (sol 2) 27 Temmuz 1991’de jübilesinde Halit Kıvanç sunuculuk yapmıştı. (Arşiv) ( Ali Ergüven – Anadolu Ajansı )
Kıvanç ayrıca NTV televizyonunda pazar günleri “Halit Kıvanç’la Ustalar”, NTV Radyo’da pazar sabahları “Mikrofonda Halit Kıvanç”, NTV Spor’da “Futbol Bir Aşk” adlı programları sundu.
unuculukta 50 yılını 2005’te bir jübileyle kutladı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Spor Yazarları Derneği ve diğer kuruluşların düzenlediği yarışmalarda binin üzerinde ödül aldı.
Kıvanç, 1983 yılında Cumhurbaşkanlığı Kupası maçıyla maç spikerliğine veda etti. Bu karşılaşmada canlı yayında mikrofonunu tüm genç spikerler adına İlker Yasin‘e bıraktı.
Yazar, spiker, sanatçıolarak kabul edilen Halit Kıvanç, Türk halkına temiz bir Türkçe ile saygın ve eğitici çalışmalarıyla hizmet vermesinden dolayı Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi tarafından Kariyer Dalında büyük ödüle de layık görüldü.
Kıvanç, 2005’te Altın Koza Film Festivali‘nde Yaşam Boyu Onur Ödülü aldı.
Kıvanç, aynı zamanda anıları ve söyleşilerinin yer aldığı kitaplar kaleme aldı. 1959-2006 arasında yazdığı kitaplarından ilki “Ve Allah Gazeteciyi Yarattı” (1959) , sonuncusu ise “Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur” (2006) adıyla okurlarla buluştu.
Papa ile röportaj yapan ilk Müslüman gazeteci olarak da tarihe geçen Halit Kıvanç, o dönemi şöyle anlatmıştı:
“Dört büyük Türk futbolcusu İtalya’da oynuyordu. Ben de İstanbul Ekspres gazetesindeyim, kalktım onlarla röportaja gittim. Onların oynadığı takım Papa’nın huzuruna çağırıldı. Ben de yanlarındayım. Korumalara rağmen Papa’nın yanına ulaştım, ‘Siz barışı amaçlayan bir lidersiniz, ikimiz de aynı Allah’a inanıyoruz, ben bir Müslüman gazeteci olarak sizin elinizi öpmek istiyorum’ dedim ve elini öptüm. Bana gümüş madalya hediye etti. Ertesi gün İtalyan gazetelerinde manşetlerdeydik, dünya tarihinde Papa’yla konuşan ilk Müslüman Türk gazeteci olarak. Türkiye’de ise yolda çevirdiler, ‘Papa’nın eli öpülür mü’ diye tepki gösterdiler.”