Ana Sayfa Blog Sayfa 5437

Hangi 1 Mayıs ?? Hangi Taksim ???

1 mayıs 1977 de yaşanan faili belli olayın üzerinden geçen 33.yıl sonra devlet bayramı kutlamak için Taksimi serbest bırakıyor. Kırmayın dökmeyin alın size Taksim diyor.

Yarın biliyoruz ki Taksim, kimi gruplar için kendilerini tartma, görme , güç gösteri adına yapabilmek adına önem taşıyor. O noktada var güçleri ile yarına hazırlanılıyor.

Kongreye Doğru – 1: Nasıl Bir Kongre?

Yeşiller Partisi’nin birinci olağan büyük kongresi 6 Haziran Pazar günü Ankara’da yapılacak. Kongreye yaklaşık bir ay kala önemli bulduğum bazı konuları tartışmaya açmak istiyorum.

Demokratik bir partinin en önemli organı büyük kongredir. Biz yatay, hiyerarşiden uzak, bürokrasisiz bir parti yaratmaya çalışıyoruz. Bunun pratik yollarından biri her örgütü, her toplantıyı, her üyeyi önemli ve vazgeçilmez kılmaktır. Ama bu büyük kongrenin önemini ortadan kaldırmaz.

Büyük kongrenin işlevini seçim yapmanın ya da yasal zorunluluğu yerine getirmenin ötesine taşımalı, partinin doğrudan demokrasi idealinin yaşatıldığı ve parti politikalarının güncellik kazandığı örnek bir yapıya çevirmek için çaba göstermeliyiz. Bu da demokratik mekanizmaları işletmekle, herkesin söz ve karar hakkını savunmakla olur.

İlk büyük kongrenin bir anlamı daha var.

Yeşiller Partisi 2008’de kuruldu, ama henüz kuruluş aşamasını tamamlamış değil. Tüzük son haline yeni yeni geliyor, il örgütleri yeni kuruluyor, üye sayısı yavaş da olsa artıyor.

Elbette iki senedir örgütlenmeyle ilgili sorunlar çözülemediği ve parti yeterince profesyonel bir kurumsallaşmaya kavuşamadığı için aradığı yapıyı (ve herhalde ciddiyeti) bulamayıp partiden soğuyan ve uzaklaşan üyeler de oldu. Kuruluş aşamasında yaşanan zorluklar nedeniyle parti kendisini yeterince kamuoyuna tanıtamadı, insanlarla buluşamadı, sokakta bile yeterince aktif olamadı. Bu bir gerçek.

Öte yandan yeşiller, dünyanın kurumsallaşmayı, parti ciddiyetini ve bürokrasiyi en çok seven insanları sayılmazlar. Çoğumuz eylemlerden, kampanyalardan, platformlardan, inisiyatiflerden geliyoruz. Hayal ettiğimiz dünyada savaşlara ve sınırlara yer olmadığı gibi, form doldurmaya, karar defteri imzalamaya, bürokratlara ayak uydurmaya da yer yok.

Ama ne yaparsınız ki bu kalabalık ve karmaşık dünyada daha fazla insana ulaşmayı, gerçekleri her yere ve herkese ulaştırmayı hedefliyorsanız; ya da lafı kestirmeden söylemek gerekirse “dünyayı değiştirmek” istiyorsanız, sistematik olmak zorundasınız.

Tembellik hakkımız bâki, ama çalışmaktan da kaçamayız…

Kurumsallık isteyenleri de, gevşek yapıları tercih edenleri de tatmin edecek (ve her iki durumun da avantajlarını kullanacak) bir örgütlenme de ancak yaratcılık ve sabırla mümkün. İşte birinci büyük kongre, bu kuruluş sürecinin bir ölçüde tamamlandığı bir dönüm noktası olacak.

Ya da en azından bir adım daha atmış, kendimize güvenimizi artırmış olacağız. Hani “inşa” derler ya bazıları, biz de partimizi kendi dilimizle, kendi anlayışımızla kurmaya devam edeceğiz. Büyük kongrenin demokratik, açık ve katılımcı olması daha sağlam bir yapı kurmamıza yardım edecek.

Daha sağlam ve daha açık bir Yeşiller Partisi de bizden çok doğanın, ezilenlerin, diğer canlıların ve gelecek kuşakların işine yarayacak.

Bu kongrede bütün Yeşiller Partisi üyeleri büyük kongre delegesi. Herkesin konuşma, söz söyleme, politikaları etkileme ve görev alma hakkı var. Dahası bu bir hak olmaktan da çok, bir sorumluluk.

O halde 6 Haziran’da Ankara’da buluşalım. Ama o zamana kadar da düşünelim, tartışalım, yerel örgütlerde ve yeşil gazetede kongreye hazırlanalım.

Hepimizin olacak bir Yeşiller Partisi için elimizi taşın altına koyalım.

HES'lere Karşı Mücadele

Bizim kuşağın çoğu üyesi ekoloji meselesiyle ilgilenmeye seksenli yıllarda Çernobil felaketiyle başladı. Özal döneminin Gökova’yla hatırlanan termik santral atağı da aşağı yukarı aynı döneme denk geliyor. O günlerde henüz küresel ısınmadan haberdar değildik, ama çevre kirliliğine ve halk sağlığı sorunlarına neden olan, ormanlara ve doğal alanlara zarar veren kömürlü termik santrallara karşı çıkıyorduk. Çernobil ise çok tazeydi. Böylece termik santrallara ve nükleer enerjiye karşı mücadele, Akkuyu ve Gökova (bir de Yatağan) gibi iki-üç yerle özdeşleşerek hayatımızın merkezine oturdu.

Hidroelektrik santrallar ise (HES’ler) o zamanlar sadece “barajlar” olarak biliniyordu. O günlerde barajsız HES yok muydu, aslında tam olarak bilmiyorum. Ama HES deyince aklımıza Keban, Karakaya, Atatürk gibi dev barajlar geliyordu. Büyük topraklar su altında kaldığı için ve sebep olduğu sosyal sorunlar nedeniyle (göç gibi) bu barajlara da karşıydık. Zaten HES’lerin geçmişi 1882’de Amerika’da yapılan ilk santrala dayanıyor ve HES’lere karşı ilk büyük doğa koruma mücadeleleri yirminci yüzyılın başlarında ABD’de yapılmıştır. Hetch Hetchy gibi büyük mücadeleler çevre hareketinin erken dönemlerini simgeliyor. Oysa GAP projesinin en hızlı zamanları olan o yıllarda barajlara karşı mücadelenin Türkiye’deki çevre hareketinin merkezinde yer aldığı söylenemezdi.

Barajlara karşı ilk büyük mücadeleler Ilısu, Munzur ve Çoruh gibi projelere karşı doksanlı yıllarda başladı. Ama bu dönemde de gündemde küçük (ve genellikle barajsız) HES’ler yoktu. Hatta barajsız HES’lerin bir tür temiz, yenilenebilir enerji seçeneği olduğu söyleniyordu. Doğrusu ya, o yıllarda barajsız HES denince benim aklıma da Kaçkar dağlarındaki köylerde gördüğüm, suyla çalışan un değirmenleri gibi bir şey geliyordu. Akarsuyun akışına yerleştirilmiş bir tür jeneratör yani… Su değirmeni döndürür ve elektrik elde edilir. Ekosisteme bir zararı olmaz, kimseyi de rahatsız etmez…

Bu tür bir şey teknik olarak mümkün olabilir belki, ama ekonomik olarak akılcı değildi elbette… Birilerinin kâr elde edebilmesi için o küçük derelerin normal akışı elbette yetmeyecekti. Küçük dereler ya birleştirilecek, ya da suları barajlar yerine tünellerde toplanacak ve doğal kinetik enerjisi yetmediği için yapay yollarla götürüldüğü yüksek bir kottan aşağıya düşürülecekti. Bütün bunlar yapılırken de ağaçlar kesilecek, taş ocakları açılacak, ormanlar ve vadiler tahrip edilecekti. Ben bu tür bir örneği ilk kez 2004’te barajlara karşı vadiyi savunmak için gittiğimiz bir Munzur şenliğinde gördüm. Munzur için planlanan sekiz HES’ten biri olan Mercan hidroeletrik santralı böyle bir örnekti ve daha o günlerde yapımı tamamlanmak üzereydi.

İnsan görünce daha iyi anlıyor. Doğanın bütün canlılığıyla ayakta olduğu Mercan vadisinden akması gereken Mercan suyu kaynağına yakın bir yerde, vadinin oldukça yukarılarında önce küçük bir havuzda toplanıyor, sonra vadide akması engellenip beton tünellerle yatay olarak birkaç kilometre götürülüyor ve bir uçurumdan aşağı düşürülüp kinetik enerjisi arttırılırak aşağıdaki santralda elektrik üretilmesi sağlanıyordu. Üretilen enerjinin bedeli Mercan vadisinin susuz kalması, vadideki yeşil örtünün kuruması, suya inen yabani hayvanların içecek su bulamayıp göç etmek zorunda kalması, belki de ölmesi olacaktı.

Bugün Karadeniz’in yemyeşil vadilerinde binlercesi yapılmak istenen ve şirketlerin sadece Karadeniz’e değil, nerede akan bir su buldularsa oraya yönelmelerini sağlayan bu “küçük HES teknolojisi” işte böyle bir şeydi. Doğanın belli bir noktasına yönelik büyük bir müdahale yerine, binlerce küçük noktaya yönelik daha küçük müdahaleler. Sonuç, çok daha yaygın bir doğa katliamı…

HES’lere karşı başlayan mücadele bu nedenle son derece önemli. Bize doğaya yönelik müdahalenin sınırlarının masa başında çizilemeyeceğini, her durumda doğanın içinden, ekolojist bir gözlükle bakmamız gerektiğini bir kez daha gösteriyor. Ama aynı zamanda politik bir gözlükle de…

***

HES’lere hem enerji politikaları bağlamında yaklaşmalıyız, hem de enerji politikalarının tamamen dışında kalıp bir doğa koruma mücadelesi olarak bakmalıyız. Olması gereken bakış açısını üç başlıkta özetleyebileceğimizi düşünüyorum:

– Enerji politikalarının bugünkü özeti olan “olası her kaynaktan maksimum faydalanma” prensibinin, bütün yıkıcı enerji biçimlerine eşit oranda yatırım yapmak anlamına geldiği ortaya çıkmış durumda. Hükümet Ilısu ve Munzur gibi büyük doğa ve tarih katliamlarını ve vadileri kurutan küçük HES projelerini bir de üstelik “yenilenebilir enerji” sepetinin içine koyuyor. Böylece bir taraftan kömüre ve nükleere hız verirken, bir yandan da yenilenebilir gibi gösterdiği HES’ler ve barajlar için akarsulara saldırının önünü açıyor. Bu nedenle HES’lerle mücadelenin aşırı üretim, tüketim ve kalkınma anlayışının bugünkü en yıkıcı unsuru olan enerji politikalarından ayrılması mümkün değil.

– Öte yandan HES’lere karşı tek tek verilen mücadelelerin enerji politikalarına dair çalışmaların içinde yürütülmesi gerekmiyor. Kendi vadisini ya da köyünü kurtarmak için mücadele eden insanların Türkiye’nin enerji politikasıyla uğraşması da gerekmiyor, alternatifler üretmesi de… Bu nedenle bu mücadeleyi en saf anlamıyla bir doğa koruma mücadelesi olarak görmek çok daha doğru ve akılcı. Akarsularına karşı başlatılan saldırılara karşı direnen insanlar bunu doğalarını, geçim kaynaklarını, tarihlerini, geleneklerini ve yaşadıkları toprağı korumak için yapıyorlar. En son Yuvarlakçay’da halkın kazandığı başarı yerel bir doğa koruma mücadelesinin ne kadar yüksek şansa sahip olduğunun bir örneği.

– Son olarak HES’lere karşı mücadelenin insanların yaşadıkları ya da kendilerini ait hissettikleri yerlerle ilgili söz söyleme haklarıyla ilgili olduğunu unutmamak gerekiyor. Tıpkı senelerdir Akkuyu halkının nükleere hayır demesi gibi, bu insanlar da köylerine ve vadilerine kendilerine sormadan gelen şirketlere ve onlara izin veren ya da yol gösteren bürokratlara ve politikacılara hesap soruyorlar. Bu yörelerde yaşayan insanlar şireketlerin ve devletin baskıcı, ikiyüzlü ve paradan başka bir şey düşünmeyen yüzüyle bir de böyle karşılaşıyorlar. Bu nedenle HES mücadelesi zaten bir doğrudan demokrasi mücadelesi. Yani insanların yaşadıkları yerlerle, kendi kaderleriyle ve gelecekleriyle ilgili söz söyleme haklarına dair bir mücadele.

HES’lere karşı mücadeleyi, birbiriyle kısmen çelişir gibi görünse de, bu üç bakış açısını harmanlayarak büyütmenin mümkün olduğu kanısındayım. Ancak politik yanı iyi tanımlanmış ve yerel niteliği ön planda tutulan bir doğa koruma mücadelesi olarak sürdürüldüğü takdirde genişleyebilecek ve başarı kazanabilecek bir hareket bu. Yarın, 25 Nisan’da, Kadıköy’de bir kez daha bütün bu mücadeleler birbiriyle buluşacak.

Ayrı ayrı ya da beraber olabilir, ama aynı yönde yürümeye devam etmemiz gerekiyor.

Hrant Dink'ten: 23.5 Nisan

Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir akgündür 23 Nisan. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün “yaşam” denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır. Türk Ulusu’nun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. “Gelecek” ve “çocuk” ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan’ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun.

Yeryüzünün dört bir yanına “savrulmuş” Ermeni Ulusu’nun tarihinde çok önemli bir karagündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan’da? Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler… ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “Tarihsel Ermeni Dramı”nın başlangıcıdır bu tarih.

Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum, ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan’ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.

Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl daha bir coşkuyla yaşanır? 24 Nisan nasıl hafızalardan sildirilir? Bütün bunlar çözümsüz sorular değil aslında. 23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın 24 Nisan’ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün nisanı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, varolan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.

Bir başka severim 23 Nisan’ları. Hem, bizim de hanımla evlendiğimiz gündür aynı zamanda. Gerdeğe girişimiz de 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan geceye rastlar. İlk çocuğumuza can verdiğimiz andır o. Ne 23 ne de 24 Nisan. 23,5 Nisan’dır belki de o an.

Şimdi Bir 23 Nisan Yazısı Yazmalı Ama Nasıl?

Sevmek sorumluluktur felsefesinde iseniz ve kızınız Size inat ki siz toplumsal dayatmalara karşı iken, o inadına 23 nisanda okul korosunun başsolisti ise, günlerce buna hazırlandı ise gel de yazma.

YirmiÜçNisan…Çocuk Bayramı…

Çocuk nedir?

18 yaşın altındaki herkese de çocuk denir dünya literatüründe. İstediği kadar babayiğit, istediği kadar döşü kıllı, parmağı nasırlı olsun…18’inden küçüksen, çocuksun…Gerisi de yok, ilerisi de.

Türkiye YürmiÜçNisan’ı resmi olarak Çocuk Bayramı ilan eden tek ülke.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi’nin de ilk imzacılarından…

Dünya Gününüz Kutlu Olsun

Bugün 22 Nisan… Ama bugün sadece dünya günü değil.

Bugün aynı zamanda yeşil hareketin 40. doğum günü. Dünyanın en genç siyasi hareketi, 1968 devriminin çocuğu olarak 22 Nisan 1970’de doğdu. Kırk yıl önce bugün, ABD’nin dört bir yanında 20 milyon insan aynı anda sokağa çıktı, aşırı tüketime ve çevre kirliliğine dikkat çekti ve tarihin ilk dünya günü kutlamaları yapıldı. Bu aynı zamanda o güne dek görülmüş en kitlesel gösterilerinden biriydi.

Bugünün aynı zamanda yeşil hareketin doğum günü olarak anılması sadece bir yakıştırma değil. Aslında yeşil hareketi kendinden önceki ve sonraki çevre hareketlerinden ayırmak için kullanılan yararlı bir sembol.

Çevre ve ekoloji hareketlerinin tarihinde çeşitli dönüm noktaları anılır. Örneğin 1962’de yayınlanan Sessiz Bahar ve 1968 tarihli Nüfus Bombası gibi kitaplar… Ya da 1972’de gerçekleşen bir dizi olay: Büyümenin Sınırları raporu, ilk büyük çevre zirvesi olan Birleşmiş Milletler Stockholm Konferansı ve The Ecologist’in “Hayatta Kalmak İçin Kılavuz”u…

Ama bunların hiçbiri tek başına yeşil hareketin doğumuyla özdeşleştirilemez. Çünkü temel çıkış noktaları benzer de olsa, yeşil hareket ne bilimsel araştırmalarla, ne uluslararası konferanslarla, ne de ekolojik kıyamet uyarılarıyla aynı şeydir.

Yeşil hareket her şeyden önce sokak ve eylem demektir.

Bir şey daha var: Yeşil hareketin sadece ekolojik duyarlıktan değil, aynı zamanda şiddetsizlikten, feminist mücadeleden, barış hareketinden ve nükleer karşıtlığından doğduğunu her zaman tekrarlarız. Ama bir şeyi genellikle unuturuz. Yeşil hareketin aynı zamanda endüstriyel sistemin insanları köleleştiren mekanizmalarına isyan eden bir özgürlük talebinden doğduğunu… Bu da 68 demektir.

1968, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doruğa ulaşan protestan ahlakına, ya da kitlesel aşırı üretime, çalışma tapınmasına ve muhafazaklaşmaya karşı daha önce Beat kuşağında avangard örneklerinin görüldüğü bir isyanın kitleselleşmesiydi… Bu isyanı daha iyi anlamak için Mayıs 1968’in hemen öncesinde, Paris’te Daniel Cohn-Bendit tarafından fitili ateşlenen öğrenci isyanının üniversitelerdeki kız-erkek yurtlarının birleştirilmesi talebiyle başladığını hatırlamak yeterince açıklayıcıdır.

68 devrimi sadece savaşa ve ekolojik yıkıma değil, aynı zamanda muhafazakarlaşmaya, sıkıcılığa, materyalizme, bürokrasiye, gerontokrasiye ve siyaset mekanizmalarının hantallığına karşı da bir isyandı.

22 Nisan 1970, dönemin çevrecilerini Vietnam savaşına karşı mücadele eden barış hareketiyle ve yaptıkları gösterilerde askere çağrı kağıtlarını yakan çiçek çocuklarıyla buluşturdu. Yeşil hareket işte bu buluşmanın ürünüdür.

Yeşil hareketin içinde doğduğu burç işte bu yüzden çiçek burcudur. Paranın egemenliğine, üretimin ve tüketimin kutsanmasına ve ilerleme tapınısına karşı çiçek çocuklarının burcu.

Doğum gününüz ve dünya gününüz kutlu olsun…

Paşa Köstebeği Çuvala Tıkmış…

Geçtiğimiz haftanın flaş flaşlarından iki emekli paşanın birbirleriyle atışmaları çoğumuzun malumu; Özkök paşa “kasaptaki ete soğan doğramam” diyor ve buna benzer daha da başka bir şeyler. Çetin Doğan paşa yanıtlar veriyor, ikili arasındaki polemik uzayıp gidiyor. Her yeni atışmayı da görsel ve yazılı basın hemen flaş haber olarak kayda geçiyor.

TMMOB’nin Kömür Sevdası

Türkiye’de mühendislerin ülke yönetimindeki ve düşünce üretimindeki ağırlıklarının oldukça fazla olduğu bilinen bir gerçek. Bunun için Süleyman Demirel’i, Turgut Özal’ı ve Necmettin Erbakan’ı hatırlamak bile yeter. Türkiye’yi yıllarca “barajlar kralı”diye anılan bir inşaat mühendisi yönetti. Bugünkü AKP yönetimi “ağır sanayi hamlesi” vaadiyle meydanlarda dolaşan bir makine mühendisinin şapkasından çıktı. Kömürlü termik santrallar ve otoyollar 12 Eylül sonrası liberalleşme döneminin mimarı olan bir elektrik mühendisinin eseridir. Türkiye’nin fosil yakıtlara ve betonlaşmaya dayalı “kalkınma” atağında da, kırk yıllık nükleer enerji inadında da mühendis kökenli yöneticilerin ve politikacıların payı yadsınamaz.

Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), yaklaşık 350 bin mühendisin üye olduğu meslek odalarından oluşan dev bir meslek kuruluşu. Mühendisler Türkiye’de orta sınıfı oluşturan en önemli profesyonel gruplardan biri. Sayıca da çok kalabalıklar. Demek ki iyi eğitim görmüş, politikayla yakından ilgilenen, Türkiye’yi yönetmeye talip insanların ve ciddi bir muhalefet potansiyelinin en fazla teknik üniversitelerden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Buna bir de bir tasarlama, uygulama ve hesap-kitap mesleği olan mühendisliğin, kendini biraz toplumu ve geleceği de tasarlama yeterliğine sahip görmesini, yani adı üzerinde toplum mühendisliğine olan yatkınlığını da eklerseniz, mühendislerin savunduğu düşüncelerin, neden toplumdaki herhangi bir meslek grubunun görüşü olmaktan çıkıp hepimizi yakından ilgilendirdiğini anlayabilirsiniz.

TMMOB, her zaman muhalif kimliğe sahip bir meslek örgütü ve hükümetlerin çekindiği, iktidar partilerinin yönetimini ele geçirmeye çalıştığı bir yapı oldu. TMMOB’nin adını sadece teknik konulardan değil, 1 Mayıs’lardan, grevlerden, direnişlerden ve hükümetlere yönelik sert muhalefetlerinden de hatırlarız. TMMOB’ye bağlı odaların yönetimleri örgütlerini bir tür emek örgütü gibi yönetirler. Türkiye’ye özgü durumlardan biridir bu. Bu yüzden TMMOB yönetimlerinin söyledikleri, çoğu zaman Türkiye’deki kurumsal muhalefetin görüşü olarak da algılanır. Öte yandan Türkiye’nin korumacılık alanındaki en önemli odaklarından biri olan Mimarlar Odası’nın ve diğer bazı odaların ulaşım, kent politikaları, doğa korumacılık, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği gibi konularda yaptığı çalışmalar ve nükleer enerjiye karşı tavizsiz duruşları son derece önemli ve vazgeçilmezdir.

Bütün bunlar önemli, ancak ne yazık ki TMMOB’nin birkaç yıldır sürdürdüğü tutarsız iklim ve enerji politikaları giderek daha fazla sıkıntı yaratmaya başlıyor.

***

Önce bu yazıyı yazmama neden olan son olayı hatırlatayım.

Muğla’nın Yatağan ilçesinde, yani Türkiye’nin en kirletici kömürlü termik santrallarından birinin bulunduğu yerde (ki 1998 tarihli bir Danıştay kararına rağmen çalıştırılmaya devam etmektedir), iki gün önce (14 Nisan 2010) bir panel düzenlendi. TMMOB tarafından Yatağan Belediyesi salonunda yapılan panelin başlığı “Santral da Kömür de Bizim, Sahip Çık” idi. Konuşmacılar ise şöyleydi: TMMOB Maden Mühendisleri Odası adına Mehmet Torun, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası adına Cengiz Göltaş, TES-İŞ Sendikası’ndan Ferudun Yükselir, Türkiye Maden İşçileri Sendikası’ndan Vedat Ünal ve KESK’e bağlı Enerji, Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası’dan Kemal Bulut.

Yatağan Demeç Gazetesi’nin haberine göre panel Yatağan Termik Santralı’nın ve Türkiye Kömür İşletmeleri’nin özelleştirilmesinin gündeme gelmesi üzerine başlatılan çalışmalar kapsamında yapılmış. Dolayısıyla toplantının yapılmasının nedeni enerji politikalarına dair bir tartışma değil. Ama yine de panelin içeriği, TMMOB’nin kömürlü termik santralları savunduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Bu politika TMMOB tarafından birkaç yıldır açıkça ortaya konuyordu. Benim ilk rastladığım resmi belge, 2004 ya da 2005 yılında nükleer enerjiye karşı Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) tarafından yapılan bir basın açıklamasıydı. Açıklamada kömür, nükleere alternatif olarak gösteriliyordu. Geçen yıl yine EMO tarafından düzenlenen İç Anadolu Enerji Sempozyumu’na katıldığımda, oda görüşünü yansıtan sunumlardan birinde “yerli kömür” kullanılması ve “devlet tarafından yapılması ve işletilmesi” durumunda kömürlü termik santralların odanın enerji politikaları arasında gösterildiğini gayet iyi hatırlıyorum. Birkaç ay önce, tam da Kopenhag’daki iklim zirvesi sürerken TMMOB tarafından Ankara’da yapılan bir enerji forumunda da benzer görüşlerin savunulduğu oturumlar yer alıyordu.

Bütün bunlar TMMOB’nin açık görüşü haline gelmiş durumda. Sanırım arşivlerde başka yazılar da mevcuttur. Zaten bugüne dek başta EMO olmak üzere TMMOB yönetiminden bu konuda kendilerine yöneltilen eleştirilere farklı bir yanıt verildiğini hatırlamıyorum. Bu kadar zamandan sonra TMMOB’ye bağlı oda yönetimlerinin genelde kömürün daha fazla kullanılacağı bir enerji politikasını savunduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.

***

Bu durumun nedenleri ve sonuçları üzerinde biraz düşünelim.

TMMOB’nin geri dönülmez noktaya yaklaşan küresel ısınmayı hızlandıracak, iklim değişikliğine karşı verilen mücadeleyi zayıflatacak, üstelik çevre sağlığı ve doğa için de iyi olmayan bir politik seçeneği tercih etmesinin nedenleri neler olabilir? Bu tutum Türkiye’nin iklim, enerji ve çevre politikalarında ne gibi sonuçlara yol açabilir?

Nedenlerden biri ideolojik gibi görünüyor. Yerli kömür kullanımının heyecanla savunulması ve ithal kömür kullanımına dayalı termik santral yapımına karşı çıkılması temel argümanlardan birinin enerji bağımsızlığı olduğunu düşündürüyor. Oysa en yüksek düzeyde karbondioksit emisyonuna yol açan ve küresel ısınmanın bir numaralı nedeni olan kömürün bir enerji kaynağı olarak kullanımına devam edip etmeme kararı söz konusu olduğunda madenin nerede çıkarıldığı herhalde bir ayrıntıdır. Bu durum, ulusal kaynak kullanımı gibi bir ideolojik tercih yapılması durumunda küresel ısınma gibi devasa bir sorunun bile göz ardı edilebildiğini gösteriyor.

İkinci neden yine aynı kategoride değerlendirilebilir. EMO, Türkiye’nin en kirletici ve en büyük kömürlü termik santralları arasında yer alan Afşin-Elbistan’a karşı bir söz söylemediği gibi, toplamı 2400 MW’ı bulan yeni C ve D ünitelerinin yapımını da savunuyor. Nedeni kömürün yerli, yatırımcının devlet olması. Yani kamu yatırımı olduktan ve ulusal kaynaklara dayandıktan sonra karbon, kükürt ve partikül emisyonları belirleyici olmuyor. Ben EMO’nun açıkça “temiz kömür” aldatmacasına alet olduğuna tanık olmadım. Bu her şeye rağmen olumlu bir puandır. Bunun yerine EMO daha verimli teknolojileri savunuyor, ki bu da anlaşılabilir. Ama kömürü yerli-yabancı, santralı özel-kamusal ayrımına tabi tutmak temiz kömür propagandistlerinin elini güçlendirir. Her şey bir yana, enerji politikalarının belirlenmesinde bugün en önemli kaygı olması gereken iklim ve çevre etkilerinin, mülkiyet tartışmasından ve ulusal çıkardan daha geri plana atılması ciddi bir yanlışı yaygınlaştırmak anlamına gelir.

Üçüncü neden herkesin ilk aklına gelenmiş gibi görünüyor. TMMOB bir meslek örgütü. Üyeleri olan mühendisler (konumuz açısından maden ve elektrik mühendisleri) söz konusu kömür madenlerinde ve termik santrallarda çalışıyorlar. Bir meslek örgütünün üyelerinin ekmek kapısını korumaya çalışması da gayet normal. Ama TMMOB burada bir tercih yapmak durumunda. Eğer tamamen üyelerinin iş olanaklarını savunmaya odaklanan bir meslek örgütü olmayı tercih ederse, ülkenin enerji ve iklim politikaları gibi önemli konularda bir numaralı söz sahibi olma iddiasını sürdüremez. Politika yapmaya öncelik verecekse de, iş alanında alternatifleri ve farklı seçenekleri savunmayı, üyelerinin çıkarlarıyla doğru politikalar arasındaki çelişkiyi giderecek yollar yaratmayı bilmek zorunda.

Küresel ısınma konusunda Meteoroloji Mühendisleri Odası’nın birkaç yıl önceki Kyoto tartışmalarında aldığı tutum da hatırlanmaya değer. Oda şu anda ne diyor bilmiyorum ama, o günlerde Türkiye’nin Kyoto’yu imzalamasına karşı çıkmanın gerekçesi olarak küresel ısınmayı durdurmak için artık zaten çok geç kalındığı gibi akıllara durgunluk veren bir görüşü savunmuşlardı. Öte yandan EMO üyesi bazı akademisyenlerin Türkiye Kyoto’ya taraf olmasın diye anlaşılması güç bazı argümanlarla dolu yazılar yazdıkları ve konuşmalar yaptıkları da hatırlardadır. Herhalde bütün bunlar yine küresel politikalara karşı ulusal çıkarı esas alan görüşlerdi. Ama bir yanda inkarcıların, bir yanda da kömür ve petrol şirketlerinin saldırısı sürerken küresel ısınma konusunda kafa karıştırıcı argümanlar üretmek tehlikeli. İklim değişikliğiyle mücadele söz konusu olduğunda temel ilke o kadar basittir ki, ağzınızla kuş tutsanız aynı anda hem küresel ısınmayı durdurmayı, hem de fosil yakıtları savunmayı beceremezsiniz.

Bu konular gündeme geldiğinde hemen odaların yönetiminde kimlerin ya da hangi grupların olduğu ve gelecek oda seçimleri konuşulmaya başlanır. Ama ben bir mühendis değilim. Bu nedenle oda yönetimlerine kimlerin, hangi dengelerle seçildiğini bilmiyorum. İlgilenmeyi de çok doğru bulmuyorum. Önemli olan şu: Yönetiminde kim olursa olsun, bu kadar büyük ve önemli bir meslek kuruluşunun benimsediği politikalar bütün toplumu ilgilendirir. Biz de iklim, enerji ve çevre politikaları alanında mücadele eden insanlar olarak kendi meslek örgütümüz olmasa da, TMMOB’nin ne dediğini takip etmek, ortaya koymak ve eleştirmek durumundayız.

Ama herhalde bizden de önce, iklim değişikliği ve çevre kirliliği konusunda kaygı duran ve tavizsiz bir şekilde doğru politikalardan yana olan mimar ve mühendislerin sesini yükseltmesi gerekiyor. AKP hükümeti 50’ye yakın yeni kömürlü termik santral projesiyle çılgınca bir işe kalkışırken, AKP’nin bir numaralı muhalifleri arasında yer alan TMMOB’nin de giderek belirginleşen bir şekilde kömür sevdasına tutulmasının nedenlerini önce onların sorgulaması gerekiyor.

Açık soru şu: TMMOB iklim ve enerji politikalarında bilimsel olarak tutarlı, politik olarak da gerçekçi bir yol izlemeye başlayabilecek mi? Yoksa çeşitli nedenlerle iyice yerleşmeye başlayan bu kömür sevdasını sürdürmeyi mi tercih edecek?

Neden HES'lere Hayır Neden HES'lere Evet

Merhaba

Öncelikle bu hafta sonu son PM sini yapacak Yeşiller Partisine 5-6 haziranda yapacakları Kongrede şimdiden başarılar dilerim. Bir yeşil kadın olarak, Yeşillerin yaşaması, çoğlması büyümesinin bu ülke için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aileden gelen politikacılığı saymazsak siyasi yaşamımdaki 14. yılım ve Yeşillerin önümüzdeki süreçlerde heryerde daha etkin olacağına inananlardanım.