Ana Sayfa Blog Sayfa 5404

Buradan yetkililere süslenmek istiyoruz

HIV ve AIDS ile yaşayanlar yararına düzenlenen “Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz” adlı fotoğraf sergisi 14 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında Piola’da.

“Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz” projesi, fotoğraf sanatçısı Fatih Akdan tarafından geçtiğimiz iki sene süresince hiçbir ayrım gözetmeden fotoğraflanan 600 gönüllünün özverisi ile meydana geldi.

Makyaj yapmak ve güzelleşmek insanları yaşama bağlayan, güne daha pozitif bakmalarını sağlayan bir araç ve çoğumuz için bir anlamda topluma kendini ifade etme biçimidir. Günlük hayatımızda sürdüğümüz kırmızı bir rujla daha renkli hissedebilir ya da siyah bir göz kalemi yardımı ile bakışlarımıza anlam katarız. İşte makyaj yaparken yüzümüzden aynaya yansıyan bu mutluluktan ve yaşam sevincinden yola çıkan Fatih Akdan yakaladığı enstantaneleri bizlere geri yansıtarak bu mutluluğu anlatmak istedi.

Genç yaşlı, kadın erkek, öğrenci, ressam, bankacı, sporcu, tiyatro oyuncusu, makyaj sanatçısı kısacası toplumun her kesiminden birçok gönüllü de bu projeye destek olmak için ayna karşısına geçti. Kimisi süslü tuvalet masasında, kimisi vapurda, kimisi kuliste, kimisi de ofisinde…

Fatih Akdan’ın Projesi’nin isim babası ve serginin sembolü haline gelen karikatürün sahibi ise ünlü Karikatürist Metin Üstündağ. Güçlü mizah kalemini çoğu zaman toplum ve kadın erkek ilişkileri, modern toplum ve bastırılan kişilikler, toplum ve önyargılarımız gibi konuları hicvetmek için kullanan Metin Üstündağ projeye hediye ettiği karikatürü ile projenin vermek istediği mesajı kısa yoldan veriyor.

MAC Kozmetik, MAC AIDS Fonu faaliyetleri çerçevesinde projenin ana sponsoru olurken, SONY teknoloji desteği veriyor. Sergi kapsamında fotoğraf satışlarından sağlanacak olan tüm gelir HIV ve AIDS ile yaşayan kişilere destek vermek adına Türkiye’de faaliyet gösteren Pozitif Yaşam Derneği’ne bağışlanıyor.

“Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyoruz” Sergisi 14 Ekim 2010, Perşembe günü Point Otel Barbaros bünyesindeki tüm dünyada adını muhteşem İtalyan lezzetlerinin yanı sıra genç sanatçılara ve sanata verdiği destekle de duyuran Piola’nın mekân sponsorluğunda yapılacak olan kokteyl ile açılıyor. Sergi 1 Kasım 2010, Pazartesi gününe kadar Piola’da görülebilir.

Pozitif Yaşam Derneği sergiyi destekliyor

HIV/AIDS için, önyargısız bir toplum ve yaşam için; “Buradan Yetkililere Süslenmek İstiyorlar.” Dernekten sergi ile ilgili yapılan açıklama şöyle:

Genç veya yaşlı, kadın veya erkek, HIV pozitif veya negatif demeden her kesime; HIV pozitif kişilerin düzenli tedavi ile hayatlarına devam edebildiğini, çalışabildiğini, evlenebildiğini, belirli önlem ve kontrollerle HIV pozitif bebekler dünyaya getirebildiklerini anlatmak istiyorlar.Korkutarak, ötekileştirerek, yok sayarak, kulaklarımızı tıkayarak değil; doğrusunu anlatarak, dinleyerek ve farkında olarak; mitleri değil tıbbın ispatladığı gerçekleri paylaşmak istiyoruz. HIV sosyal ilişkilerle, öpüşmekle, sarılmakla, aynı ortamda bulunmakla, aynı ruju, allığı, ojeyi, rimeli paylaşmakla, sivrisinek ısırmasıyla, ortak havuzu, tuvaleti kullanmakla, tükürükle, ter ile bulaşmaz.

Kurulduğu tarihten bu yana 600 HIV/AIDS ile yaşayan kişiye binlerce destek hizmeti veren Pozitif Yaşam Derneği, fotoğrafı çekilen bu 600 kişiye, fotoğraf sanatçısı Fatih Akdan’a ve Ağustos 2008’den bu yana her Viva Glam marka rujun satışından elde ettiği gelirin tamamını Pozitif Yaşam Derneği’ne bağışlayarak HIV pozitiflerin yaşamlarına renk katan MAC Kozmetik’e teşekkür ediyoruz.

Sergideki fotoğrafların sahibi fotoğraf sanatçısı Fatih M. Akdan. 1983 Almanya doğumlu olan Fatih M. Akdan, liseyi Adana’da okudu. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okurken fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Ürün, portre fotoğrafçılığı dışında fotoroman da hazırlayan Fatih M. Akdan, Toplum Gönüllüleri Vakfı İletişim Sorumlusu görevini yürütüyor.

Detaylı bilgi için: www.buradanyetkilileresuslenmekistiyoruz.com

(Yeşil Gazete)

Google’dan Cahit Arf Anısına Özel Logo

Arama motoru 11 Ekim tarihinde kullandığı özel logoyla da dünyaca ünlü matematikçimiz Ord. Prof. Dr. Cahit Arf’ı 100. doğum gününde onurlandırıyor.

Arf, aritmetik alanındaki çalışmalarıyla ünlü. Cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılmasında ortaya çıkan değişmezlere ilişkin olarak geliştirdiği formül, dünya literatüründe “Arf Değişmezi” olarak biliniyor. Formülden alınan bir kesit de Arf’ın portresiyle birlikte bugün kullanmakta olduğumuz 10 TL’lik banknotların arka yüzünü süslüyor.

Arf Değişmezi’nin yanısıra Arf halkaları ve Hasse-Arf Teoremi gibi kendi adıyla bilinen birçok kavramı matematik literatürüne kazandıran Cahit Arf, 1997 yılında aramızdan ayrıldı.

Google servis verdiği ülkelerin özel günlerinde veya dünya çapındaki önemli kişi ve olayların anıldığı günlerde, orjinal logosu yerine İngilizce “karalama çizim” anlamına da gelen “doodle” adındaki özel logoları kullanarak ‘jest’ yapıyor.

Elbette bu ‘jest’ler genellikle ‘yerel’ kalıyor, yani sadece ilgili ülkedeki Google anasayfasında yer alıyor, oradaki kullanıcılarının yüreklerini okşayıp haber olmayı başarıyor. (Ntvmsnbc)

HSYK’da istifa depremi

17 Ağustos tarihinden bu yana fiili olarak görev yapamadıklarını söyleyen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Kadir Özbek ile birlikte 2’si yedek 7 üye, görevlerinden istifa etti.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda (HSYK) bugün istifa depremi yaşandı.

İstifa sinyalini HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, sabah saatlerinde yaptığı açıklamayla verdi.

Saat 14.30’da basın toplantısı düzenleyeceklerini söyleyen Özbek ve 6 üye, kameraların karşısına geçti. Kadir Özbek, toplu istifayı şu cümlelerle açıkladı:

“Bilindiği üzere HSYK bir süredir kamuoyunun üzerinde fazlasıyla yer almaktadır. Hukukun bu şekilde yıpratılması topulma zarar vermektedir.

HSYK, hiçbir önyargı ve hiçbir art niyet olmadan anayasanın çizdiği sınırlar içerisinde yetkilerine sahip çıkarak, görev yapma amacını ısrarla ortaya koymuş olmasına rağmen 17 Ağustos tarihinden bu yana fiilen çalıştırılmamaktadır. Bu husus Adalet Bakanlığı’na defalarca iletilmiş ancak sonuç alınamamıştır. Bakanlık son olarak gönderdiği yazıda yeni oluşum gerçekleşinceye kadar HSYK’da gündem yapılmayacağını resmen bildirmiş bulunmaktadır. HSYK, bu süre içerisinde birçoğu ivedi olan hiçbir görevini yapamadığı gibi bu ivedi işlerin Adalet Bakanlığı tarafından nasıl yürütüldüğü konusunda hiçbir bilgiye sahip değildir.

Bizim bugün basın toplantısını yapacağımızı açıkladıktan sonra, yaklaşık 1,5 saat kadar önce, HSYK’nın internet sitesine bizim yeni taslakla ilgili görüşlerimizi eklediler. HSYK taslağı için bile görüşümüz istenmedi ve sitede daha önce görüşlerimiz yer almıyordu.

Şahsım ve 7 arkadaşım görevimizden istifa ediyoruz.”

Kadir Özbek’le birlikte istifa edenler arasında Ali Suat Ertosun, Suna Türkoğlu, Musa Tekin, Orhan Cem Erbük, Fatma Anıl Genç, Hatice Ceyda Keyman ve Ayşe Albayrak Doğan yer alıyor.

İstifa eden kurul üyeleri Yargıtay ve Danıştay’daki eski görevlerine dönecek. Özbek bir ay önce, Anayasa değişikliğinin geçmesi halinde istifa edeceklerini açıklamıştı.

Bakan ve Müsteşar dışında HSYK şu üyelerden oluşuyordu:

  • “KADİR ÖZBEK:Başkan Vekili – YARGITAY 13.H.D.
  • SUNA TÜRKOĞLU:Asıl Üye – DANIŞTAY 13. D.
  • ALİ SUAT ERTOSUN:Asıl Üye – YARGITAY 6.C.D.
  • MUSA TEKİN: Asıl Üye – YARGITAY 15.H.D
  • ORHAN CEM ERBÜK:Asıl Üye – DANIŞTAY 8. D
  • COŞKUN ÖZTÜRK:Yedek Üye – YARGITAY 10 H.D.
  • F.ANIL GENÇ:Yedek Üye – DANIŞTAY 4.D.
  • FEYZİ ALTINOK:Yedek Üye – YARGITAY 20. H.D.
  • H.CEYDA KERMAN:Yedek Üye – DANIŞTAY 9.D.
  • AYŞE ALBAYRAK DOĞAN:Yedek Üye – YARGITAY 11. H.D.”

İsrail’de ırka vurgu yapan yemin

0

İsrail’de hükümet, vatandaş olmak isteyenlerin ”Yahudi ve demokratik devlete” bağlılık yemini etmelerini öngören bir düzenlemeyi kabul etti.

İsrail’deki Arap azınlığı öfkelendiren düzenlemenin yürürlüğe girmesi için İsrail Parlamentosu Kneset’te de onaylanması gerekiyor.

Benzer bir tasarı geçen yıl da gündeme getirilmiş ama reddedilmişti.

Tasarı, Yahudi olmayan, ancak İsrail vatandaşlığına geçmek isteyenlerin, “Yahudi ve demokratik İsrail devletine bağlılık yemini” etmelerini öngörüyor.

Düzenlemenin büyük ölçüde İsraillilerle evlenen ve aile birleştirme kapsamına giren Filistinlilerle, yabancı işçileri etkilemesi bekleniyor.

İsrail nüfusunun yüzde 20’sini Araplar oluşturuyor.

Koalisyonu oluşturan gruplardan İşçi Partisi tasarıya karşı çıkarken, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun düzenlemeyi Filistinlilerle müzakerelerin sürdürülebilmesi için önşart haline gelen olası yerleşim merkezi inşaasının durdurulması kararına karşı bir ödün olarak öne sürdüğü bildiriliyor.

Ancak Netanyahu’nun sözcüleri bu konuda koalisyonun diğer ortağı Avigdor Lieberman liderliğindeki aşırı sağ İsrail Evimiz’le pazarlık yapıldığı iddialarını reddediyor.

Düzenleme Lieberman’ın seçim kampanyasının en önemli unsurları arasında yer alıyordu.

Eylül ayında yeniden başlayan barış görüşmeleri İsrail’in Batı Şeria’da yerleşim merkezi inşaasına uygulanan moratoryumu kaldırması ardından tıkanmıştı.

Müzakerelerin ilerleyen aşamalarında ortaya çıkacak olan anlaşmazlık konularının başında ise Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkında ilişkin talepler yer alıyor.

Netanyahu, ”mültecilerin geri dönüş hakkı”na İsrail’in demografik hareketler yoluyla yıkılmasına neden olacağı savıyla muhalif.

Filistin yönetimi İsrail’i bir devlet olarak tanırken, bu ülkeyi Yahudi devleti olarak tanımayı reddediyor.

Bütün bu tartışmalar bağlamında ele alındığında çoğunlukla Arapları etkileyecek bir düzenlemeyle ”Yahudi devleti”ne bağlılık yemini İsrail toplumunda yoğun tartışma yaratan bir konu haline geldi. (BBC)

Loç vadisi için özgürlük – Cansu Çiftçi

Karadeniz başta olmak üzere birçok bölgeden baraj karşıtı çığlıklar yükseliyor şu günlerde. Loç da bunlardan sadece biri. Dişil varlıkların bekaretinin bu kadar önem taşıdığı ülkemizde doğa ananın bekaretine karşı bu saygısız tutumumuz ilginç doğrusu. Ümran Boru ve Orya Enerji çeşitli iş birlikçi politikalarla vadiyi yok ediyor.

Günün her saatinde farklı bir kişiliğe bürünen vadi gerçekten büyülüyor insanoğlunu. Bu büyü sadece insanoğluyla kalmıyor olsa gerek yöredeki ayılar da toplanıp sahip çıkıyor içgüdüsel olarak vadiye. Kastamonu’nun Cide ilçesine bağlı Küre Dağları’nda konumlanan vadi Valla Kanyonu’nu içeren milli park sınırlarında. Sınırın içinde mi yoksa dışında mı kaldığı daha sık tartışılır olmuş son zamanlarda. Tabi ki dışında olduğunu söylüyor yetkililer, sanki sınırların çok da önemi varmış gibi. Valla Kanyonu dünyanın 4. büyük kanyonu olma özelliğini taşıyor. İçerdiği mağara sayısı bakımından küresel anlamda çok önemli yere sahip bu milli park. Karstik kayaçlarıyla bilinen milli park 100’ün üzerinde kuş türüne de ev sahipliği yapıyor. Ancak 40’ın üzerinde kuş türünün nesli tükenmemek için direniyor. Endemik tür miktarı ise azımsanmayacak cinsten. Kanyon yolunda “balta girmemiş” sözünü ilk defa gözünüzle gördüğünüz bir yer için kullanma fırsatı buluyorsunuz. Kanyonlar, mağaralar ve yeşile doymuş bir orman iç içe geçmiş sanki belgesel karelerinden fırlamışçasına.

Vadiden çığlıklar yükseliyor son günlerde. Doğa ananın tercümanları doğaseverler dört bir yandan toplanıp nöbet tutuyorlar dere başında. Önce dere karşılıyor misafirleri, sonraysa köy halkı. Yüzlerinde garip bir ifade oluşuyor sizi gördüklerinde. Buruk bir mutluluk. Mutlulukları anlatılacak cinsten değil. Yalnız olmadıklarını hissediyorlar. Ancak içleri buruk. Su sesi eşliğinde yapılması gereken muhabbetlere ağır iş makinelerinin gürültüsü eşlik ediyor.

Koskocaman bir çınar ağacı var kamp alanında. Tüm yaşanmışlıkları biriktirmiş kabuğunda. Meğer bugün doğaseverlerin çadırlarına ev sahipliği yapan güzelim vadi bir zamanlar köy halkıyla dolup taşarmış. Köylü çınara beşik kurar, çocukları bırakır, işine bakarmış. Şaşmamak lazım ki bu çınar da damgalanmış kesilmek üzere. Çınarla beraber anılar da çınarın gölgesinden yararlanamayan kapitalist güçlerce yok olmaya mahkum kalmış meğer.

Ne olursa olsun umutlular, anlatacak anıları var her daim. Bir amcamızla beraber dereye doğru yürüyoruz. Bomboş bir alana takılıyor gözümüz, iç çekiyor amcamız. Daha bu kadar yerleşmemişken şantiye sakinleri vadiye, fosseptik çukuruna ihtiyaç duyulmuş haliyle. En basitinden, belki sadece 3-4 çalışanın ihtiyacını karşılamak için açılan fosseptik çukuru 3-4 ağaca bedel olmuş. Dayanamamış yılların kök salmış yeşil gökdelenleri. Amcamız hemen bir gazeteyi aramış, uygun bir başlık atılmış. Bu küçük bireysel adım nice ağaçların fosseptik çukurunun pisliğinde çürümesinin önüne geçmiş. Gereken yapılmış ve fosseptik çukuru kapatılmış.

Keşke fosseptik çukurunu kapattırmak kadar kolay olsa diye geçiriyor insan içinden. Loç Vadisi’nde bireyselin ötesine geçmiş toplumsal bir çaba var aslında. Sivil toplum örgütleri, topluluklar mücadelede hiçbir zaman yalnız bırakmıyor halkı. Halk ise ikiye bölünmüş durumda. Dört tane köy var çevrede. Anlatılanlara göre düğünleri, cenazeleri, bayramları ayrı geçmezmiş. Birlikmiş hep bu köyler. Belki de suymuş bir arada tutan. Kendini üstün gören kuvvetler suyu paylaşmaya kalkınca hiyerarşi artmış köyler arasında. Kimileri baraja maddi çıkarları doğrultusunda destek vermiş, kimileri sessiz kalmış, kimileri ise isyana kalkmış. Sonuç olarak birlik ortadan kalkmış yıllarca aynı suyu içen köylüler arasındaki. Yerel halk çok önemli diyoruz hep. Teyzelerimizden biri yöreye özgü ağzıyla kandırıldılar diyor. En azından halkın bilinçli kesimi için şükrediyoruz.

Şantiye alanında ise durum içler acısı: İş makineleri, çalışanlar, çalışanlardan daha çok sayıda özel güvenlik görevlileri ve peşimizdeki jandarmalar… Doğayı katledenleri, doğayı koruyanlardan korumak için oradalar. Şantiye şefiyle görüşmek istiyoruz haklı olarak ve iş makinelerinin şantiye şefi olmadan çalıştığını öğreniyoruz tesadüfen. Zabıt tutturmak istiyoruz ve bizlere haritacıyı yolluyorlar açıklama yapması için. Duyduklarımız karşısında gerçekten irkiliyoruz. Param olsa burada çalışmam diyor haritacı ve ekliyor: “Zaten merak edilecek bir şey yok, endemik türlerin tohumlarını üniversitemizdeki bir hocamıza toplattık. Nesli tükenince başka yere ekeceğiz.” O anda başka söze gerek olmadığını anlıyoruz. Çoğu insanın kurbanı olduğu hiyerarşik emirler zinciri gerçeğine bir kez daha şahit oluyoruz.

Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. “HES’e karşı ses” sloganıyla bisikletleriyle İzmir’den yola çıkan bir grup arkadaşımız Çevre ve Orman Bakanlığı önünde yaptıkları eylemlerinden sonra bisikletlerini Loç’a çevirdiler. Loç’a sağ salim ulaşan arkadaşlarımız seslerini orada duyurmaya devam ettiler.

Çeşitli sloganlar bir süre daha duyulmaya devam edecek gibi duruyor vadiden. Ne Loç halkının ne de dört bir yandan toplanıp Loç’a gelen ziyaretçilerin bu gidişata göz yummaya niyeti yok. İnsanlar umutlu, kararlı ve doğa anaya saygılı. Kendilerini diğer organik ve inorganik formlardan üstün görmeyen, çıkar gözetmeyen insanlarca sahip çıkılıyor sularımıza, ormanlarımıza, kültür miraslarımıza, yaşama alanlarımıza, haklarımıza. Loç, Allianoi, Alakır, Hasankeyf gibi bir sürü yer var kurtarılmayı bekleyen. Hem yerel hem de küresel anlamda hem sıcak hem de soğuk bir savaş, su savaşı. Durdurulmayı bekleyen kötü bir savaş, acilen anlaşmaya varılması gereken yalnız anlaşma yapılırken doğanın haklarının gözetilmesi gereken kötü bir savaş. Bizim görevimizse bu savaştan minik mavi küremizin olabildiğince az hasarla kurtulmasını sağlamak.

Cansu Çiftçi

Kusturica’yı da Kaçırtmayı Başardık

Ünlü yönetmen Emir Kusturica, Antalya Altın Portakal Film Festivali jüri üyeliğinden çekildiğini açıkladı. Türkiye’nin karnesine de bir sanatçıyı daha ülkesinden kaçırtma notu eklenmiş oldu. Hem de Kültür Bakanı eliyle… Kusturica yaptığı açıklamada, “Bir jüri üyesi olarak toplantıya katılıp, öğrencilere workshop yapacaktım. Öğrencilere 50 bodygard eşliğinde bir şey anlatamazsınız. Bunu yapmayacağım. Basın toplantısından sonra burayı terk edeceğim” dedi.

Kusturica’ya yönelik tepkiler, Kültür Bakanı’nın onu hedef gösteren açıklamalarından sonra daha da derinleşmişti. Kültür Bakanı, “Kusturica varsa, ben yokum!” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Bu olayın daha ilginç bir yanı ise ünlü yönetmenin son bir yıl içerisinde ülkemize ikinci kez gelmiş olması. Bursa Film Festivali kapsamında Bursa’ya gelen ve etkinlikler çerçevesinde bir konser de veren Kusturica’nın o dönem ne hükümet yakasından ne de il belediyesi tarafından bir tepki görmediğini de unutmamak gerekli. Açıklamasında buna da değinen Kusturica şunları söyledi: “Bu festivalde ilk kez başıma bir şey geldi. Kendimi savunmak bile istemiyorum ama bazı şeyleri açıklamak istiyorum.

Büyükşehir Belediye Başkanı Akaydın ve sıcak insanlara, gösterdikleri sıcak ilgi nedeniyle teşekkür etmek istiyorum. Bu ülkenin Kültür Bakanını ise bir düşman olarak görüyorum. Çünkü o bunu hak ediyor. Hayatını insanlığa pencereler açmak için adayan bir insan, herhangi bir suçu destekliyor olamaz. Bir kaç ay önce Bursa’da konser verdik, çaldık. Kültür Bakanı ile aynı partiden olan belediye başkanı bizi öpüyor, kucaklıyor, elinden gelen en iyi ağırlamayı yapıyordu. Çok güzel bir konser verdik. Başörtülü kadınlar el çırpıyor, dans ediyorlardı. Bu benim için büyük mutluluktu.”

(Yeşil Gazete)

En büyük küresel eylem başladı

Hindistan'da 10 Ekim 2010 350 eylemi

10/10/10 eylemleri Yeni Zelanda’da başladı. 350.org sitesine Yeni Zelanda’dan sonra düşen ilk eylem fotoğrafları ise Endonezya ve Hindistan’dan. Endonezya’da Museo Sang Bata Sa Negros’un Eco-Teens adlı grubu mangrov ormanlarında ağaç dikerken ve Kuzey Hindistan’daki Doon vadisinde Vandana Shiva’nın arkadaşları tarafından kurulan bir organik tarım çiftliğinde yulaf taneleri üzerine 350 yazarken görünüyor.

Eylemler 188 ülkede binlerce eylemle sürüyor.

(Yeşil Gazete)

Endonezya'da 10 Ekim 2010 350 eylemi

3. köprüye karşı, 2 Milyon İstanbullu eylemine yurttaş katkısı

Ülkemizin toz duman içindeki, siyasilerin ağız dalaşıyla kararmış siyasal atmosferi,  2 Ekim akşamı, binlerce İstanbullunun yaktığı binlerce mumla aydınlandı. Boğaziçi, Marmara sahillerinde parlayan ışık,  Ege ve Akdeniz sahillerinde yanan mumlarla destek buldu, büyüdü. Eylem, karanlığa bir mum yakanların,  ses verenlerin; rant uğruna kentimize, doğamıza, havamıza kastedenlere zarif bir uyarısıydı.

Partimizin başlattığı, “2 Milyon Ağaç için 2 Milyon İstanbullu” kampanyası, çevre örgütlerinin, semt derneklerinin, meslek kuruluşlarının, sanatçıların katkılarıyla ve yurttaşların katılımıyla,  2 Ekim 2010 Cumartesi günü, İstanbul’un 23 yerinde, sahillerde, İskelelerde, Saat 20.00’de mumların yakılmasıyla, basın açıklamasının okunmasıyla gerçekleşti.

O gece Fındıklı’ya, eylem yerine ulaşmaya çalışırken, 1. Köprüye, Boğaz istikametine ilerlemeye çalışan araçların içinde olmadığıma şükrederek yürüyor ve milyonlarca İstanbullunun yaşamının nasıl bir çileye dönüştüğünü düşünüyordum. Trafik yayalardan daha ağır ilerliyordu. Sadece raylı sistemdekiler şanslı görünüyordu. İşte iki köprünün  İstanbul’da ulaşım sorununa getirdiği çözüm, diye düşündüm.

3. Köprüye karşı kampanyanın öncüsü olan ve çalışmanın ağırlığını üstlenen Yeşiller Partisinin kampanya ekibine ve destek veren tüm örgütlere, iletişimcilere, sanatçılara kendi adıma teşekkür ediyorum.

Ancak bu yazının asıl amacı, 2 Ekim eylemini radyodan, basından, afişlerden, bildirilerden duyup sahillere koşan isimsiz, İstanbullulardan söz açmak. Bana göre, onların katılımı olmasaydı eylem de başarı da eksik olurdu. Bu başarıda onların katılımını kolaylaştıran etken, eylemin İstanbul’un 23 yerinde, herkesin kendi semtinde katılmasını mümkün kılacak şeklide örgütlenmiş olmasıydı. Kampanyanın çağrısı da açıkça, örgütlü örgütsüz İstanbul sakinlerine, bir başka deyişle çağrı, yurttaşlara yapılmıştı.

2 Ekim’de mumunu alıp sahile koşan İstanbullunun davranışı; 1997 Yılının Şubat ayı boyunca, her gece saat 21.00’de ışıklarını bir dakika boyunca yakıp söndüren, karanlığa ses veren yaklaşık 23 Milyon yurttaşın davranışıydı. Cumhuriyet tarihinin en büyük sivil eylemi olarak değerlendirilen, “Sürekli Aydınlık için 1 dakika Karanlık” eylemi, hatırlanacağı gibi, 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta bir kamyonla bir Mercedes’in çarpışması, devlet-siyaset-mafya üçgeninin, devlet içindeki çeteleşmenin ortaya çıkmasına yol açmıştı.

Çeteleri kuranların, onlara görev verenlerin yargı önüne çıkarılması talebiyle bir ay boyunca aynı saatte yanıp sönen ışıklar, başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin gecelerini ateş böcekleri gibi yanıp sönen ışıklarla doldurmuş, eylem özgün bir yurttaş eylemi olarak dünya literatürüne geçmişti.

1 dakika karanlık eylemini öylesine yığınsallaştıran özellik, her bireyin kolayca ve güven içinde katılabileceği, yaratıcılığa açık bir eylem olmasıydı. Yurttaş, önce ışıklarını yakıp söndürürken, sonra eylemi yaratıcılıkla çeşitlendirdi. Işıklarını yakıp söndürürken, aynı zamanda ses vermeye, düdük, tencere tava çalmaya, kapı önüne çıkıp hoplayıp zıplayarak “susma sustukça sıra sana gelecek” diye tempo tutmaya, beş dakikalık şenlikli, barışçıl kapı önü eylemleri yapmaya başladı. Her yaştan ev halkı eyleme katılıyor, evlerde ışıkçılar, sesçiler olarak görev bölüşümü yapılıyordu. O saatte yolda olan arabalarsa, eyleme korna çalarak katılıyorlardı. Sokaklar, mahalleler bu yolla iletişim içinde oluyorlar, çetelerden arınmış bir devlet, temiz bir toplum talebinde yalnız olmadıklarını hissediyorlardı.

3. Köprüye karşı eylemin 2 Ekim gecesi yarattığı görüntüler ve isimsiz hemşerilerin katılımı, 13 yıl sonra bana o günleri hatırlattı. Mahallelerde, semtlerde örgütlü olmanın; semtine, kentine, çevreye, doğaya, hayata sahip çıkmanın yolunun yerel örgütlenmelerden başladığını yeniden düşündüm. Diğer yandan, yerel hareketlerin başarısının, sivillerin biraz daha siyasileşmesinden, Yeşiller Partisi’nin başarısının ise, sivil hareketle bütünleşmesinden geçtiğini…

Yeşiller Partisi, 3. Köprüyü kamuoyunun gündemine taşıyarak ilk önemli başarısını elde etti. Toplumda görünürlüğünü ve böylece sorumluluğunu da artırmış oldu.  Şimdi hedefimiz, kampanyanın talebini, kesilecek 2 milyon ağaçtan alternatif çözümlere yükselterek, köprünün yapımını engelleyecek bir yurttaş hareketini örgütlemek olmalıdır.

Yolumuz açık olsun!

Bugün 10.10.10… Bugün eylemce günü!

10/10/10 eylemlerinin ilki sabah gün doğumunda Yeni Zelanda'da başlatıldı. (Kaynak 350.org)

Bugün, 10 Ekim 2010, yani 10.10.10. Bugün aktivistler dünyanın 188 ülkesinde yapacakları 7347 eylemle, yani dünyanın en yaygın eylem ağıyla, küresel ısınmayı durdurmak için işbaşına geçmeye hazır olduklarını tüm dünyaya gösterecekler. Türkiye de bu ülkelerden biri. İstanbul, Ankara, İzmir ve başka yerlerde çok sayıda eylem aynı anda yapılacak. Be arada eylemler gün doğumunda Yeni Zelanda’da başlatıldı.

Bugünkü 10/10/10 etkinliklerinin en büyüğü saat 15:00’de Galatasaray meydanında başlayacak. Taksim meydanına kadar yapılacak müzikli danslı bir yürüyüşün ardından Noam Chomsky ve Richard Falk’ın da aralarında bulunduğu aktivistler konuşmalar yapacaklar.

Eylemin çağrıcılarından, 350 hareketinin kurucusu Bill McKibben’ın ABD Greenpeace’den Phil Radford ve Rainforest Action Network’ten (Yağmurormanları Eylem Ağı) Becky Tarbotton ile birlikte yazdığı “Neler Yapmalıyız” başlıklı mektubu bugünkü eylem için yapılmış önemli çağrılardan biri. Mektubun tam metnini yayınlıyoruz:

İklim Değişikliğinin ciddiye alınması için neler yapmalıyız?

Tanrım ne yazdı ama… Federal bilimadamları insanlık tarihinin en sıcak 6 ayı, en sıcak yılı ve en sıcak 10 yılını geçirdiğimizi açıkladılar. 19 ulus zamanın en yüksek sıcaklık rekorlarını kırdı. Pakistan’da dereceler Asya’da ölçülen en yüksek sıcaklığı, 54′ü (129F) gösterdi. Moskova’nın destansı sıcak hava dalgaları ve yangınlara boğulmasına ya da beklenmedik selin Pakistan’ın yarısını alıp götürmesine bakacak olursak bu rakamların yalnızca teoride kalmıyor.

Ama bunlar yalnızca olanların yarısı. Bu yaz aynı zamanda ABD 20 yıllık küresel ısınma ile ilgili ‘iki partili hiçbir şey yapmama’ rekorunu koruma kararı aldı. Küresel ısınma tanrının işi değil. Dünyanın en karlı ve güçlü endüstrilerine karşı duruyoruz: Fosil yakıtlardan rekor kar eden firmalar. Ve onları nazikçe sorarak alt edemeyiz. Koca Petrol ve Koca Kömürün finansal gücüne geri adım attıracak, daha önce hiç oluşturmadığımız kadar büyük bir hareket oluşturmaya ihtiyacımız var. Bu hareket bizim tek gerçek umudumuz ve geleceğini çizmemiz için yardımınıza ihtiyacımız var.

Derhal ve kati olarak alınması gereken önceliklerimiz var. Mesela, iklim krizine birçok çözümümüz olduğunu göstermek için 10/10/10′da dünyanın birçok yerinden Küresel İş Partisine (Global Work Party) katılımlar olacak. Yalnızca güneş panellerimizi kuracağımız değil aynı zamanda siyasi liderlere “Biz çalışıyoruz. Peki ya siz?” mesajı vererek yüzlerini kızartabileceğimiz güzel bir gün olacak. Aynı zamanda ülkenin dört bir yanında avukatlar ve topluluklar yeoman’in organizatörlüğünde yeni kömür santrallerine karşı savaşacak, aktivistler kurumsal canilere kredi vermemeleri için bankaları ikna etmeye, kent meclisleri kentlerini nasıl daha etkin ve dirençli yapabilecekleri üzerine çalışacaklar.

Bu emekler gerekli olsalar da yeterli değiller. İlerleme kaydettiğimiz doğru ancak fiziksel durumun kötüye gittiği kadar hızlı değil. Zaman bizden yana işlemiyor. Bu yüzden oy hakkı hareketi, sivil hak hareketi ve kurumsal küreselleşme karşıtı savaşta olduğu gibi kitlesel doğrudan eylemlerin bu harekette daha büyük rolü olmalı. Şimdi bile, Appalacinia kömür yatağındaki çevreciler bu taktikleri küçük çapta da olsa iyi şekilde kullanmaktalar.

Sosyal değişimi neyin tetikleyeceğini kimse önceden bilemez. Paul Revere İngiliz ilerlemesine dikkat çeken tek binici değildi. Rosa Parlestan’dan önce de birçok kişi otobüsün arkalarına ilerlemeyi reddetti. Ama iki şeyi biliyoruz. İlki, birlik olarak hareket etmeliyiz ve ikincisi, birçok aklın birlikte çalışması daha akıllıcadır. Bu yüzden yardımınıza ihtiyacımız var. Gezegenimiz için farklı topluluklarda diğer işinizi yaparken doğrudan eylem olasılıklarını düşünün ve onları yazıp bize gönderin. Burada size yol gösterebilecek bazı düşünceler var:

– Eylemlerimiz Gandhi’nin, Martin Luther King Jr.’nin ve diğer barışçıl aktivistlerin ruhundan ilham almalı. Şiddet yok, mallara zarar vermek yok.

– Halktan birçok katılımcıyla geniş eylemlere ihtiyacımız var. Yüzlerce, binlerce düşünün. Yani öyle az sayıda cesur uzmanın yürütebileceği taktikler üzerine düşünmeyin. Tüplü dalış ya da tırmanış yapacak yüzlerce insanımız olmayacak.

– Fosil yakıt ekonomisini anlamlı bir süre için fiziksel olarak kapatabileceğimizi bir dakika bile düşünmüyoruz çünkü çok büyükler. Kirli, eski kömür yakan santraller gibi etkin ve sembolik hedeflere yönelmeliyiz ve onları karbonu hızlıca kesmenin ihtiyaç ve fırsatlarını anlatmak için kullanmalıyız.

– Eylemlerimiz, yerel grup ve akivistlerin ele ele organize olduğu topluluklarda köklenmeli.

– Taktiklerimiz uzaktan izleyenleri de bize katmalı, uzaklaştırmamalı. Provokatör ve tahrikçileri uzak tutacak ve halkın geri kalanını gerçekten etkileyecek cinste insanları çekecek etkin yollarımız da olmak zorunda. Disiplin önemli.

– Planlarımızda şeffaf ve açık olmalı, gizliliğe bel bağlamamalıyız. İşimizi hukukun yanımızda olacağı şekilde kesin yapmalıyız. Metodumuz sürpriz olamaz.

– Güzellik önemlidir. Karşıtlarımız tarafından çalınmış dünyadaki güzellik ve aynı zamanda kalpler ve akıllar adına savaşıyoruz.

– Kaynaklarımız sınırsız değil. Bu tip eylemlerin masraf ve güçlüğü hızlıca artabilir. Çevreyle ilgili her şeyde olduğu gibi tutumluluk ve sadelik erdemdir.

Gruplarımızın hepsinin uluslararası bağlantıları olsa da şu an yalnızca Amerika için düşünmekteyiz. Bunun üç nedeni var. Bir, zaten dünyanın bazı yerlerinde aktivistler bize çok şey öğretecek harika işler çıkardılar. İki, tarihsel olarak iklim değişiminin en büyük sebeplerinden biri olduğumuza göre, Amerika olarak gerçekten artık biraz liderlik göstermeliyiz. Ve üç, biz Amerikalılar doğrudan eylem yaparken gerçek ve ciddi risklerle karşı karşıya kalsak da, diğer birçok ülkede bir sürü insanın aynı şeyleri yapması on yıllar ya da daha uzunca bir süre kapıları kapatabilir. O yerlerde diğer taktikler yeterli olmalı.

Bu mektup yalnızca üç farklı çevreci gruptan gelmiş olsa da, biz bu kavganın herkese açık olmasını istiyoruz. Planlar ilerledikçe, hedeflerimiz ve taktiklerimizi benimseyen diğer organizasyonlarla da birlikte çalışmaktan mutluluk duyarız. Zaten gruplar arasındaki sınırları kaldırmanın başarının anahtarı olduğuna inanmaktayız. Size ulaşmak için elimizden geleni yapacağız ancak siz de lütfen katılma isteğinizi bize ilettiğinizden emin olun.

Fikirler için özel bir e-posta adresi açtık: [email protected] . Sonbaharın sonuna doğru bu fikirleri değerlendirip ilkbahardan itibaren uygun eylemler düşüneceğiz.

Biliyoruz ki bu strateji hepinizin ilgisini çekmeyecek. Olabilir… Ama yardım etmek için daha başka binlerce faydalı yol var ve kimseyi işlerinden alıkoymak da istemeyiz. Eğer herhangi bir fikriniz varsa lütfen bize gönderin. Bizim için bunun uzun soluklu bir savaş olacağı çok açık ve ilkelere bağlı ve yaratıcı olmamız gerekecek. Bunun büyük bir parçası olduğunuz için çok teşekkürler.

Bill McKibben, 350.org,
Phil Radford, Greenpeace USA
Becky Tarbotton, Rainforest Action Network

(Yeşil Gazete)

Demek iyi şeyler yapıyoruz!!

Son günlerde, doğa ve ekoloji mücadelesi hiç olmadığı kadar gündeme geliyor. Haberlere çıkıyor, konuşuluyor, haklı bulunuyor ve yavaş yavaş da olsa kitleleşiyor. Allianoi’nin üzerine baraj yapılmak istenmesi, İstanbul Boğazı’na İstanbul’un nefesini kesecek şekilde yapılmak istenen 3. Boğaz Köprüsü, nükleer santral, HES’ler, Küresel İklim Değişikliği’ne karşı gerçekleşen (gerçekleşecek olan) küresel mücadeleler.

Mücadele, uzun süre sonra salonlardan çıkıp sokaklara iniyor. Sokaklarda da, salondaki insanların yanına yeni yeni yüzler katılıyor, çoğalınıyor. En son Yeşiller Partisi’nin 3. Boğaz Köprüsü’ne karşı gerçekleştirdiği “2 Milyon İstanbullu” kampanyası ile ortaya çıktı bu. İstanbul’un kıyılarında insanlar bir çağrı üzerine toplandılar, mumlar yaktılar ve kentlerinin ulaşım politikasına dahil oldular. En yakın ise, 10.10.10 var. Küresel bir eylem günü. Milyonlarca insane kendi kentinde sokağa çıkacak, küresel ısınmanın durdurulması için taleplerini ortaya koyacaklar, yeni örgütlenmelere gidecekler, var olan örgütleri büyütecekler. Bir grup şehrine bisiklet yolu isterken bunun yanında, bir grup da Allianoi’ye gidecek. Orada yapılan, gözler önünde, katliama tekrar ilgi çekecekler. Doğa ve ekoloji mücaledesinin etkili olduğunu anlamanın bir yolu da “karşı taraftan” gelen tepkiler. Benzeri eylemlerde ve etkinliklerde hiç ses çıkmazken medyada, artık medyanın “ünlü” kalemlerinden de tepkiler gelmeye başladı. Tabii ki bu tepkiler kendi fikri ve maddi dünyalarını destekleyecek şekilde gerçekleşiyor.

İlk “fikir beyanı” Murat Bardakçı’dan geldi ve Habertürk Gazetesi’nde basıldı. Gazete’nin sahibinin Ciner Grubu olması ve enerjide gösterdiği faaliyetlere dikkat çekmek gerek. Ne demiş Murat Bardakçı?

“ Üzerine eski, rengi uçmuş bir tişört geçirin, hanım iseniz saçlarınızı taramaktan vazgeçin, şayet erkekseniz sakal traşınızı birkaç gün ihmal edin, meramınızı 150 kelime ile sınırlı peltek bir Türkçe ile ifadeye çalışın, aynı tornadan çıkmış sloganları hiç durmadan tekrarlayın ve her üç kelime arasında “Hayıııır!” çığlıkları atın, sonra da gidip kendinizi biryerlere zincirleyin…

Bu tavsiyelerime eksiksiz şekilde uyduğunuz takdirde “çevreci” ve “yemyeşil” bir entellektüel oldunuz demektir! ” (…) “ Boğaz’da inşa edilecek üçüncü köprüyü hedef alan patırtılar daha bitmeden, çevrecilerimize yaz aylarında yepyeni bir eğlence çıktı: Bergama taraflarında yapılan ama henüz faaliyete geçmeyen Yortanlı Barajı bahanesi ile Allianoi yaygarası! Çevrecilerimiz, Allianoi olduğu iddia edilen yerde birkaç günden buyana “Hayıııır!” çığlıkları atarak kendilerini dağlara-taşlara zincirlemekle ve dâva üstüne dâva açmakla meşguller. ”

Bardakçı, hızını alamamış olacak ki, birkaç gün sonra aynı konu üzerine ve aynı düzeyde bir yazı daha yazdı. Onun bıraktığı yerden bayrağı Sabah Gazetesi’nin güzide yazarı Emre Aköz devraldı. Her konuyu 12 Eylül Referandumu’na bağlayan Emre Aköz, Türkiye’de aptallığın %42’ye düştüğü yazısının hemen ardından yazdığı yazıda şunları kaleme almış:

“Boğaz’a yapılacak 3’üncü Köprü ve çevre yolları nedeniyle depreşen “ağaç fetişizmi”…

2 milyon ağacın kesileceğini iddia ediyorlar. Rakama itirazım var ama bir an için doğru olduğunu varsayalım…

Ne var bunda? Bugün 2 milyon kesersin, yarın 4 milyon ağaç dikersin.

Artık işler eskisi gibi değil: Yeni teknik ve teknolojiler kaybedilen ağaçları, hızla yenilememizi mümkün kılıyor.

Kafkaslar’dan gelen Karadeniz Otoyolu, Balkanlar’a bağlanacak. İstanbul’u beslemek için de gerekli o köprü ve çevre yolları. Yapmaya mecburuz.

Üçüncü köprüye karşı çıkanları izlemiştim ekranda: 10 protestocudan 9’unu gözüm bir yerlerden ısırdı; ben diyeyim Cumhuriyet mitingleri, siz deyin “Hayır”cı kalabalıktan bir kesit. Tek bir büyük aile gibi! ”

Aköz, ne kadar güzel bağlamış bir paragrafta her şeyi. 2 Milyon ağaç kesersin, yarın 4 milyon ağaç dikersin cümlesiyle aslında tamamen açıklıyor mantığını Aköz. Çevre ve orman ile olan bilgi bağı işte bu kadar. Daha fazla yazıp, sinir bozmaya ve ciddiye almaya gerek yok bana kalırsa. Sabah Gazetesi’nin de sahibinin hangi grup olduğuna ve onun da çevre mücadeleleri ile karşı karşıya kalan yatırımlarına dikkat çekmek gerek. %42’lik aptal kitle (ama aman hepsi demeyelim, çıkar dava falan açarlar, para kaybederiz. 10’da 9’u diyelim), darbeci kitle yapıyor bunları. Gerçi darbecilik şimdi “out” sanırım. Başka örgüt isimleri dolanıyor ortada.

Ve, son “fikir beyanı” Taraf Gazetesi’nin en çok bağaran yazarından geldi. Rasim Ozan Kütahyalı ne yazmış?

“Modern insanın, modern zihniyetin ve dolayısıyla modern medeniyetin tabiat ile ilişkisi baştan sona problemli ve sakat bir ilişki… Bugün “çevre/ekoloji sorunları” gibi kulaklara çok aleladede gelen meselenin kökü oraya dayanıyor. O sebeple ben “çevre/çevrecilik” gibi tanımların bu hayati meseleyi “bir kısım entelin uğraşı” haline getiren bir algı yarattığı kanaatindeyim. Türk Yeşil Hareketi eğer var olacaksa şu anki ithal dil ve üslupla bu işi götüremez, kitleselleşemez, marjinal bir hareket olarak kalır… Aynı problem değer verdiğim bir insan olan Ömer Madra’nın dilinde de var. Günümüz insanı yaklaşık 30 yıldır “Çok yakında dünya mahvolacak, her gün şu kadar canlı gidiyor, yok oluyoruz” söylemini duyuyor, vicdani duyarlılığı üst seviyede insanlara da bu söylem inandırıcı gelmiyor artık.”

Tamamen iyi niyetle yazılmış bir yazı da bu. Sorulsa, kesinlikle iyi niyetle ve destek olunmak için yazıldığı söylenecektir. Yeşil Hareket’in etkili teorisyenlerinden olan Rasim Ozan Kütahyalı’nın televizyonda yaptığı programın Kanaltürk’te olması önemlidir. Kanalın sahibi olan grubun gazetesinde ve televizyonunda yaptıklarını en iyi İzmirli çevre ve ekoloji mücadelecileri bilecektir. Bergama’da bulunan altın madeninin sahibidir bu grup.

Sonuç olarak, bir hareketin başarılı olmaya başlaması, etkisinin artması ve kalabalıklaşması ile ölçülebildiği gibi, ondan rahatsız olanların sayısının artması ile de ölçülebilir. Gelen tepkilere, tepkilerin geldiği yerlere ve gelen tepkilerin üsluplarına bakarsan şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz: Demek İyi Şeyler Yapıyoruz!!

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net