Diyarbakır Barosu LGBTİ+ Hakları Komisyonu’ndan Avukat Okan Altekin, Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği Hukuk ve Adalete Erişim Koordinatörü Sena Yılmaz, Yeniden Refah Partisi’nin “LGBTİ+ dernekleri kapatılsın” önerisine tepki gösterdi:
“Dernek kapatınca hareketin gücü azalmaz.”
bianet‘ten Evrim Kepenek‘in aktardığına göre; Diyarbakır Barosu LGBTİ+ Hakları Komisyonu’ndan Avukat Okan Altekin, Yeniden Refah Partisi’nin Cumhur İttifakı’nda yer almak için öne sürdüğü “LGBTİ+ dernekleri kapatılsın” şartına böyle tepki gösterdi:
“LGBTİ+ hareketi derneklerde doğmadığı dernekler kapatılınca hareket de bitsin. Kadın derneklerini kapatınca 8 Mart bitti mi? LGBTİ+ derneğini kapattığınızda da LGBTİ+ hareketi bitmez…”
‘İlgili söylem varoluşa saldırı ve açıkça nefret ve ayrımcılık suçu’
Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği Hukuk ve Adalete Erişim Koordinatörü Sena Yılmaz da “LGBTİ dernekleri kapatılsın” şartına, “LGBTİ+ derneklerinin kapatılmasının şart olarak koyulup talep edilebilmesi bile içinde bulunduğumuz halin özeti niteliğindedir. İlgili söylem varoluşa saldırı ve açıkça nefret ve ayrımcılık suçudur” diyerek tepki gösterdi.
Yeniden Refah Partisi, ittifak yerine seçimlere tek başına katılmaya karar verdi, fakat bu talep ettiği “LGBTİ+ dernekleri kapatılsın” cümlesi, nefret söylemi olarak hafızalardaki yerini aldı.
‘Nefret söylemlerini yayarken yargıdan güç alıyorlar’
Diyarbakır Barosu LGBTİ+ Hakları Komisyonu’ndan Avukat Okan Altekin şunları belirtiyor:
“2002’de AKP iktidara geldiğinde aslında en büyük amaçlarından biri neoliberal iktisat programlarını hayata geçirmek için AB’ye göz kırpmaktı. Bu yüzden de özgürlükçü görünen açıklamalar yaptılar ancak bunun böyle olmadığı bu son yıllarda tekrar açığa çıktı.
Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibaresi var, bu yönlü ayrımcılığın önlenebileceğine dair kararlarda ibareler var. Ama bunlar sadece ibare olarak geçiyor. Yani uygulamada bunların yansımadığını görüyoruz. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlar bu konuda çok net. ‘Cinsel yönelimden dolayı ayrımcılık yapılamaz’ diyor.”
Altekin, “Türkiye’de ise yargının tutumu da partilerin açıklamasını ekliyor. Partiler bu açıklamaları, nefret söylemlerini yayarken yargıdan güç alıyorlar” diyor ve ekliyor:
“Türkiye’deki sağcı partiler, Avrupa’da toplumsal cinsiyet eşitliği karşısı hareketlerin güçlendiğini gördüler. Macaristan’da Polonya’da gibi. Orada sağcı örgütler kendi tabanlarını güçlendirdi, Türkiye’de sağ partiler de bunu yapmaya çalışıyor.
Bir partinin rahatlıkla bunu dile getirmesi bir yana hükümetin kendisi de bunu bir seçimin parçası haline getirecek. LGBTİ+’lara destek verenler ve karşısındakiler olarak seçmeni ikiye bölmek istiyorlar.
Anayasa’ya ‘sapkın’ gibi bir cümle getirilmesi de bununla ilgili. ‘Bu dernekleri kapatıyoruz’ diyebilirler. Fakat dernekler bu konuda sessiz kalmayacak. Bu konuda yargı süreci başlatabilirler.”
Ağır insan hakları ihlalleriyle ilgili olarak Türkiye gibi ülkelerde daha hızlı karar alacak mekanizmaların kurulması gerektiğini ifade eden Avukat Okan Altekin, “İktidarı kazanmak için görülen bir hamle ise bunu yapar zaten. Dernekler kapatılınca da LGBTİ+ hareketi sokaktan çekilmez, yok olmaz. LGBTİ+ hareketlilik azalmaz. Derneklerin kapatılması LGBTİ+ hareketi geri adım attırmaz. Zaten sokaktan gelen hareketin bir anda derneklerin kapatılması ile güçlerinin azalacağını düşünmesinler” ifadelerini kullanıyor.
‘İlgili partinin şartı hukuki olarak dayanaktan yoksun safi bir nefret söylemi’
Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği Hukuk ve Adalete Erişim Koordinatörü Sena Yılmaz da şunları söylüyor:
“Yeniden Refah Partisi’nin Cumhur İttifak’ına katılım şartlarından biri LGBTİ+ derneklerinin kapatılmasıdır. LGBTİ+ derneklerinin kapatılmasının şart olarak koyulup talep edilebilmesi bile içinde bulunduğumuz halin özeti niteliğindedir. İlgili söylem varoluşa saldırı ve açıkça nefret ve ayrımcılık suçudur.
5253 sayılı dernekler kanuna göre anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla dernekler kurulamaz ve yine ilgili madde gereğince kapatılmaya dair işlemler yapılabilir. İlgili partinin şartı hukuki olarak dayanaktan yoksun safi bir nefret söylemidir.”
Mevcut iktidar döneminde OHAL’lerin bahane edilerek ve hukuki dayanaktan yoksun olarak insan hakları alanında örgütlenme gerçekleştiren nice derneğe kapatılma kararı verildiğini de bildiklerini dile getiren Sena Yılmaz, “Geçmiş yıllarda Siyah Pembe Üçgen derneğine kapatılma davası açılmış dava reddolunmuştu, yine Lambda İstanbul’a kapatılma davası açılmış ve kapatılma yönündeki karar Yargıtayca bozulmuştu. Halihazırda Tarlabaşı Toplum Merkezi’nin ve KCDP’nin kapatılma davaları devam etmekte” diyor ve ekliyor:
“Bunların hukuki bir altyapısı olan dernek kapatma davaları olmadığını varoluşa dair bir müdahale olduğunu biliyoruz. LGBTİ + ve insan hakları alanında yıllardır yürüttüğümüz mücadele geleneğini biliyor, karşımızdakini iyi tanıyoruz. 2015’ten beri yasaklı olan Onur yürüyüşlerine rağmen her sene alanları nasıl dolduruyorsak herhangi bir kapatmaya karşı da örgütlü mücadelemize hep daha güçlü devam edeceğimizi biliyoruz.
Ülkede LGBTİ+lara dair nefreti örgütleyenlere ve sessiz kalanlara karşı her zaman olduğu gibi dayanışmamız ve örgütlenmemiz ile mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından en çok sesini duyurmaya çalışan Hatay‘da hala yaşam mücadelesi devam ediyor. Aynı zamanda geçinebilmek adına yeniden kolları sıvamanın da vakti gelmiş gibi görünüyor çünkü bu bölgelerden yükselen ses ortak; o da kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiği ve yalnız bırakıldıkları gerçeği. Yerel üreticinin üretimhanelerine giriyoruz. Tarımla hayatını kazanan Hataylı kadınların zeytinleri depremde yerlere dökülmüş, kayısıları kazanda kalmış… Afetten önce kayısıları karıştıran kaşıklar yerlere saçılmış, kavanozlardaki reçeller yerin şeklini almış ancak bölgede konuştuğumuz kadınların yeniden ayağa kalkma güçlerini elinde tuttuğu görülüyor. Her şeye rağmen devam edeceklerini, dağılan düzenlerini yeniden kuracaklarını belirtiyorlar.
Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonu‘ndan ise ikinci heyet Hatay‘a geliyor. Deprem bölgesinde çalışma ve analizler yapan ekolojistler depremin etkilerini gözlemliyor. Bölgedeki üreticilerle görüşüyor.
Bölgede üretim yapan köylü, çiftçi ve deprem sonrası harekete geçen deprem dayanışması gönüllüleri ilk yapılması gerekenin ürünleri satabilecekleri ve yeniden ekim yapabilecekleri ortamın sağlanmasını istiyor.
Vatandaşlar bu ortamın sağlanabilmesi için kooperatifleşmenin şart olduğunu vurguluyor:
Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programıtarafından insan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin etkilerini değerlendirmek üzere kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), bugün (20 Mart) iklim değişikliğinin mevcut durumunun değerlendirildiği sentez raporunu yayımladı.
Tüm dünyadan uzmanların bir araya gelmesiyle 13-19 Mart tarihlerinde yapılan genel bir toplantının ardından yayımlanan Sentez Raporu (SYR) ile, Altıncı Değerlendirme Döngüsü (AR6) sonlandırılıyor.
Rapor, iklim değişikliğinin daha önce bilinenden daha düşük sıcaklıklarda dahi çok daha sert etkilere yol açtığının ve hükümetlerin Paris Anlaşması‘da yer verilen 1,5°C hedefini takip etmelerini hayati önem taşıdığının altını çiziyor.
Raporda, iklim değişikliğinin mevcut durumuna ek olarak, iklim değişikliğindeki eğilimler, 2030-2040 dönemine dair kısa vadeli yanıtlar ve uzun vadeli iklim ve kalkınma etkilerine de yer veriliyor.
2040 veya öncesi olarak tanımlanan yakın vadedeki emisyon azaltım hedeflerine ilişkin yeni bilgilere ilk kez verilen sentez raporunu yazan uzmanlar, 1,5°C hedefinin tutturulması için önümüzdeki yıllarda yapılması gereken emisyon azaltımı projeksiyonunu da güncelliyor. Buna göre, 2030 yılında yüzde 48, 2035 yılında yüzde 65, 2040 yılında yüzde 80 ve 2050 yılında yüzde 99 CO2 azaltımı yapılması gerektiği belirtiliyor.
Raporda şu konular öne çıkıyor:
Mevcut Durum
‘İklim krizinin insan kaynaklı olduğuna şüphe yok’
İnsan faaliyetlerinin kesin olarak küresel ısınmaya neden olduğunu ve küresel yüzey sıcaklığının 2011-2020 yılları arasında endüstriyel sıcaklıkların 1,1°C üzerine çıktığını belirten bilim insanları, çalışmalarında dünyanın şu anda karşı karşıya kaldığı sera gazı emisyonları ve bunların yol açtığı etkilerin sürdürülemez enerji kullanımı, arazi kullanımı, yaşam tarzları ve tüketim ve üretim kalıplarından kaynaklanan eşit olmayan tarihsel ve güncel emisyonların sonucu olduğunu bir kez daha vurguluyor.
Raporda, küresel yüzey sıcaklığının 1970’ten bu yana, son 2000 yıldaki diğer 50 yıllık dönemlerden daha hızlı arttığı ortaya koyuluyor. 2019 yılında, atmosferik CO2 konsantrasyonlarının en az 2 milyon yıldır hiç olmadığı kadar yüksek olduğu ve metan ve azot oksit konsantrasyonlarının en az 800 bin yıldır hiç olmadığı kadar yüksek olduğu ifade ediliyor.
Fosil yakıt kullanımının küresel ısınmayı büyük ölçüde tetiklediğine işaret eden çalışma, 2019 yılında küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 79’unun enerji, sanayi, ulaşım ve binalardan, yüzde 22’sinin ise tarım, ormancılık ve diğer arazi kullanımından kaynaklandığını gösteriyor. Verimlilik önlemleri ile elde edilen CO2 emisyon azaltımlarının, birçok sektörde artan emisyonlar karşısında çok küçük kaldığına vurgu yapılıyor.
Halihazırda dünyanın her bölgedeki hava ve iklim aşırılıklarının doğa ve insanlar üzerinde olumsuz etkilere, kayıplara ve zararlara neden olduğunu ifade eden sentez raporu, iklim değişikliğinin yol açtığı tahribattan tarihsel olarak iklim değişikliğine en az katkıda bulunmuş olan hassas toplulukların orantısız bir şekilde etkilendiğinin altını çiziyor.
Yaklaşık 3,3 ila 3,6 milyar insanın iklim değişikliğine karşı yüksek derecede kırılgan bağlamlarda yaşadığını aktaran uzmanlar, sıcaklık artışlarının ekosistemlerin zarar görmesi ve karada ve okyanusta türlerin toplu ölümleriyle sonuçlandığını belirtiyor; bazı ekosistemlerin, buzulların geri çekilmesi ve arktik permafrostun çözülmesi gibi etkilerin neden olduğu geri dönüşü olmayan bir noktaya yaklaştığını kaydediyor.
İklim değişikliği, diğer krizleri derinleştiriyor
Raporda, iklim değişikliğinin gıda güvenliğini azalttığına, su güvenliğini etkilediğine ve aşırı sıcakların ölüm oranlarını ve hastalıkları artırdığına vurgu yapılıyor; artan sıcaklıkların aşırı olaylardan kaynaklanan travma, geçim kaynakları ve kültür kayıplarına ve ruh sağlığı sorunlarına yol açtığı belirtiliyor. Aşırı sıcaklıkların Afrika, Asya, KuzeyAmerika, Orta ve GüneyAmerika‘da yerinden edilmelere neden olurken, Karayipler ve GüneyPasifik‘teki küçük ada devletlerinin orantısız bir şekilde etkilendiğine yer veren bilim insanları, bu iklim etkilerinin bireylerin evlerini ve geçim kaynaklarını kaybetmesiyle ekonomik zarara yol açtığının, mevcut toplumsal cinsiyet ve sosyal eşitsizliği daha da derinleştirdiğinin altını çiziyor.
Rapor, artan farkındalık ve politikalara rağmen, adaptasyon planlaması ve uygulamasının ihtiyaç duyulanın gerisinde kaldığına dikkat çekiyor. İklim etkilerine maruz kalan bazı toplulukların ve ekosistemlerin halihazırda adaptasyonun sınırlarına ulaşmış durumda olduğu aktarılıyor.
‘Fosil yakıtlara finans akışı hâlâ daha ağır basıyor’
İklim için mevcut fon seviyelerinin son derece yetersiz olduğuna değinen çalışma, fosil finans akışlarının hâlâ daha ağır bastığını belirtiyor.
Buna göre dünya, emisyonların hızla azaltılmasının yanı sıra adaptasyona da öncelik vermesi gerekecek kadar değişti. Tahmini uyum maliyetleri ise özellikle gelişmekte olan ülkeler için tahsis edilen mevcut finansmanı büyük ölçüde aşmış durumda.
Raporun verilerine göre, fosil yakıtlar için ayrılan kamu ve özel fonları, iklim adaptasyonu ve azaltımı için ayrılanlardan hâlâ daha fazla; izlenen iklim finansmanının ezici çoğunluğu azaltıma yönelik olsa da ısınmayı 2°C’nin altında veya 1,5°C’de sınırlamak için gereken seviyelerin altında kalıyor.
‘3,2°C’lik bir küresel ısınmayla karşı karşıya kalınabilir’
Rapor, mevcut planlar ve uygulamadaki boşlukların insanlığı tehlikeli bir geleceğe doğru götürdüğü konusunda uyarıyor. Beşinci Değerlendirme Döngüsü’nden bu yana azaltıma yönelik politikaların ve yasaların sürekli olarak genişlediğini belirten rapor, ulusal katkı beyanlarının (NDC) işaret ettiği 2030 yılındaki sera gazı emisyonlarının, 21. yüzyıl boyunca ısınmanın 1,5°C’yi aşmasını muhtemel kıldığını ve ısınmanın 2°C’nin altında sınırlandırılmasını zorlaştırdığını vurguluyor. Rapora göre, yürürlükteki politikalar ile NDC’ler arasında bir ‘uygulama boşluğu’ bulunuyor; 2020 yılı sonuna kadar uygulanan politikaların 2030 yılında NDC’lerin işaret ettiğinden daha yüksek küresel sera gazı emisyonlarına yol açacağı tahmin ediliyor. Bu durum düzeltilmezse, 2100 yılına kadar 3,2°C’lik bir küresel ısınma ile karşı karşıya kalınabileceği ifade ediliyor.
‘Haberler çok da kötü değil’
Bilim insanları, yenilenebilir enerji kaynakları ve diğer azaltım eylemleri sayesinde, çalışmalarında iyi haberlere de yer veriyor. Çalışma güneş ve rüzgar enerjisi, kentsel sistemlerin elektriklendirilmesi, kentsel yeşil altyapı, enerji verimliliği, talep tarafı yönetimi, ormanların iyileştirilmesi ve ürün/otlak yönetimi ve gıda atık ve kayıplarının azaltılmasının, teknik olarak uygulanabilir olduğuna ve giderek daha uygun maliyetli hale geldiğine, genel olarak kamu tarafından desteklendiğine de dikkat çekiliyor.
Rapor, 2010-2019 yılları arasında, güneş ve rüzgar enerjisinin birim maliyetlerinin sırasıyla yüzde 85 ve yüzde 55 oranında azaldığını ve lityum iyon pillerin birim maliyetlerinin yüzde 85 oranında düştüğünü aktarıyor.
Gelecek
‘Artan sıcaklıklar aşırılıkları, istikrarsızlığı ve öngörülemezliği beraberinde getirir’
En iddialı ve ParisAnlaşması ile uyumlu tek yolun 1,5°C’lik eşik olduğuna dikkati çeken rapor, yüzyılın sonuna kadar ısınmayı 1,5°C civarında sınırlama şansının yüzde 50 olduğunu belirtiyor. Küresel ısınmanın 1,5°C seviyesine ulaşacağı zamana ilişkin en iyi tahminler, bu raporun 2040 veya daha erken olarak tanımladığı yakın vadede yer alıyor.
Daha sıcak bir dünyanın daha fazla karbon tutmayacağını belirten bilim insanları, doğal kara ve okyanus karbon yutaklarının karbon tutma kapasitesinin azalacağını öngörüyor.
Daha yüksek sıcaklıkların aşırılıkları, istikrarsızlığı ve öngörülemezliği beraberinde getireceğinin altı çizilen raporda, devam eden emisyonların iklim sisteminin tüm önemli parçalarını etkileyeceği ve küresel ısınmanın her artışında aşırı uçlardaki değişikliklerin daha da büyüyeceği belirtiliyor. Daha fazla ısınmanın, öngörülemeyen bir küresel su döngüsü, kuraklık ve yangınlar, yıkıcı seller, aşırı deniz seviyesi olayları ve daha yoğun tropikal siklonlar getirdiğine yer veren çalışma, iklimle ilgili birçok riskin Beşinci Değerlendirme Döngüsü’nde öngörülenden daha yüksek olduğuna ve öngörülen uzun vadeli etkilerin şu anda gözlemlenenden birkaç kat daha fazla olduğuna dikkati çekiyor.
İklim değişikliğinin öngörülen etkilerinin yol açtığı kayıp ve zararların küresel ısınmanın küresel ısınmayla birlikte arttığına işaret eden çalışma, önlenemeyen deniz seviyesi yükselmesi nedeniyle, kıyı ekosistemleri, insanlar ve altyapı için risklerin 2100 yılından sonra da artmaya devam edeceğini gösteriyor. İklim değişikliği risklerinin giderek daha karmaşık ve yönetilmesi daha zor hale geleceği ve iklim dışı risklerle etkileşime girerek bileşik ve basamaklı risklere neden olacağı konusunda uyarılarda bulunan rapor, iklim kaynaklı gıda güvensizliği ve arz istikrarsızlığının, artan küresel ısınmayla birlikte artabileceğine ve kentsel genişleme ile gıda üretimi arasındaki arazi rekabetinin, salgın hastalıklar ve çatışma gibi iklim dışı risk faktörleriyle etkileşime girebileceğini kaydediyor.
‘Bazı etkiler hâlâ sınırlandırılabilir’
Çalışma, bazı etkiler artık geri dönülemez hale gelmiş olsa da, diğerlerinin keskin, hızlı ve sürekli emisyon kesintileri ile sınırlandırılabileceğini kaydediyor. Uzmanlar, ani ve/veya geri döndürülemez değişiklik olasılığının, daha yüksek küresel ısınma seviyeleri ile arttığına, benzer şekilde, potansiyel olarak çok büyük olumsuz etkilerle (devrilme noktaları) ilişkili düşük olasılıklı sonuçların olasılığının da daha yüksek ısınma ile arttığına vurgu yapıyor. Buna göre, ısınma seviyeleri arttıkça, ormanlar, mercan resifleri ve Arktik bölgeler dahil olmak üzere ekosistemlerde türlerin yok olması veya biyolojik çeşitliliğin geri döndürülemez şekilde kaybolması riskleri de artıyor.
‘Kayır ve zarar arttıkça, uyum sınırlarına ulaşılacak’
Daha sıcak bir dünyada daha az seçenek olacağının altını çizen rapor, bugün uygulanabilir ve etkili olan adaptasyon seçeneklerinin, küresel ısınmanın artmasıyla birlikte çok daha az uygulanabilir hale geleceğini ifade ediyor. Kayıplar ve zararların artmasıyla, insan ve doğal sistemlerin de uyum sınırlarına ulaşacağı belirtilen çalışmada, hassas nüfuslar arasında yoğunlaşan adaptasyon sınırları ile kayıp ve zararlardan kaçınmanın giderek daha zor hale geleceği, fakat uzun vadeli ve kapsayıcı planlamanın, uyumsuzluktan kaçınmanın anahtarı olduğu ifade ediliyor.
‘Mevcut fosil yakıt altyapısıyla 1,5°C için kalan karbon bütçesi aşılıyor’
İnsan kaynaklı küresel ısınmanın sınırlandırılması için net sıfır CO2 emisyonu gerektiğine dikkat çeken uzmanlar, emisyonların bu on yıl içinde ne kadar erken azaltılırsa, ısınmanın 1,5°C veya 2°C ile sınırlanma şansının o kadar arttığını vurguluyor. Çalışma, ek azaltım olmaksızın mevcut fosil yakıt altyapısından kaynaklanan öngörülen CO2 emisyonlarının, 1,5°C için kalan karbon bütçesini aştığını belirtiyor.
CO2’in yanı sıra diğer emisyonların azaltımının da şart olduğunu ifade eden çalışma, net sıfır sera gazı emisyonuna ulaşmanın öncelikle CO2, metan ve diğer sera gazı emisyonlarında keskin düşüşler gerektirdiğinin ve net negatif CO2 emisyonları anlamına geldiğinin altını çiziyor.
‘Negatif emisyon olmadan Paris hedefi mümkün değil’
Sentez Raporu, negatif emisyonlar olmadan Paris sıcaklık hedeflerine ulaşmanın artık mümkün olmadığını, ancak dikkatle kullanılabilecek bu yaklaşımın çözümün sadece küçük bir kısmını temsil ettiğini belirtiyor. Net sıfır CO2 veya sera gazı emisyonlarına ulaşmak için karbondioksit giderme (CDR) yöntemlerinin kullanılmasıyla denge sağlanmasının gerekeceği ifade edilen çalışmada, karbon yakalama ve depolamanın (CCS), büyük ölçekli fosil bazlı enerji ve sanayi kaynaklarından kaynaklanan emisyonları azaltabileceğini kaydediliyor. CCS’nin uygulanmasının şu anda teknolojik, ekonomik, kurumsal, ekolojik-çevresel ve sosyo-kültürel engellerle karşı karşıya olduğuna yer veren çalışma, halihazırda CCS’nin küresel ölçekte yayılma oranlarının, küresel ısınmayı 1,5°C veya 2°C ile sınırlandıran modellenmiş yolların çok altında olduğunu bildiriyor.
Uzmanlara göre, yeniden ağaçlandırma, iyileştirilmiş orman yönetimi, toprakta karbon birikimi, turbalık restorasyonu ve kıyı mavi karbon yönetimi gibi biyolojik CDR yöntemleri, biyolojik çeşitliliği ve ekosistem işlevlerini, istihdamı ve yerel geçim kaynaklarını artırabilir ancak ağaçlandırma veya biyokütle ürünlerinin üretimi, özellikle büyük ölçeklerde ve arazi kullanımının güvensiz olduğu yerlerde uygulandığında, biyolojik çeşitlilik, gıda ve su güvenliği, yerel geçim kaynakları ve yerli halkların hakları da dahil olmak üzere olumsuz sosyo-ekonomik ve çevresel etkilere de neden olabilir.
Raporda, dirençli ve yaşanabilir bir geleceğin hâlâ mümkün olduğu, ancak bunun 2030 yılına kadar derin, hızlı ve sürekli emisyon kesintileri sağlamak için atılacak adımlara bağlı olduğu ifade ediliyor.
İklim eyleminin gecikmesi halinde, kayıplar ve zararlar artacak ve daha fazla insan ve doğal sistem adaptasyon sınırlarına ulaşacak. Acil, anlamlı azaltım eylemleri ve hızlandırılmış uyum eylemleri olmadan, özellikle Afrika, en az gelişmiş ülkeler, küçük ada devletleri, Orta ve Güney Amerika, Asya ve Kuzey Kutbunda kayıplar ve zararların artmaya devam edek ve en savunmasız nüfuslar, orantısız bir şekilde etkilenecek.
2030’a kadar derin, hızlı ve sürekli azaltım ve uyum eylemlerinin hızlandırılmış bir şekilde uygulanmasının, insanlar ve ekosistemler için iklim değişikliğinden kaynaklanan gelecekteki kayıp ve zararları azaltacağını ifade eden bilim insanları, raporlarında uyum seçeneklerinin uygulanması genellikle uzun zaman aldığından, bu çalışmanın bu on yılda başlaması gerektiğinin altını çiziyor.
‘Emisyon azaltımı, refah açısından birçok fayda sağlayabilir’
İddialı bir dünyadan pek çok fayda elde edebileceğini açıklayan çalışma, birçok azaltım eyleminin, daha düşük hava kirliliği, aktif hareketlilik (örneğin yürüme, bisiklete binme) ve sürdürülebilir daha sağlıklı diyetlere geçiş yoluyla sağlık için faydalar sağlayacağını söylüyor. Metan emisyonlarında güçlü, hızlı ve sürekli azaltımlar yapılmasıyla, yakın vadeli ısınmanın sınırlanabileceğini ve hava kalitesinin iyileştirebileceğini kaydeden rapor, adaptasyon sayesinde tarımsal üretkenliğin, inovasyonun, sağlık ve refahın, gıda güvenliğinin, geçim kaynaklarının ve biyoçeşitliliğin korunması gibi birçok ek fayda sağlanabileceğine dikkati çekiyor. Eşitliğin ve kapsayıcılığın, başarılı azaltım ve uyum eylemlerini mümkün kılabileceğini kaydeden çalışma, yerel ve yerli bilgiden yararlanmanın, iklime dirençli kalkınmayı kolaylaştırmaya yardımcı olacağını aktarıyor.
Uzmanlar, mali açıdan, bu on yılda ve yakın vadede planları hızlandırmanın mantıklı olduğu, ancak dikkatli bir şekilde planlanmadığı takdirde yıkıcı olabileceği konusunda da uyarıyor.
Azaltım eyleminden kaynaklanan daha iyi hava kalitesinin insan sağlığına sağlayacağı ekonomik faydaların, azaltım maliyetleriyle aynı büyüklükte ve hatta potansiyel olarak daha büyük olabileceğini açıklayan çalışma, potansiyel zararlardan kaçınmanın tüm faydalarını hesaba katmadan bile, küresel ısınmayı 2°C ile sınırlamanın küresel ekonomik ve sosyal faydasının, değerlendirilen literatürün çoğunda azaltım maliyetini aştığını vurguluyor.
IPCC Raporu, iklim hedeflerine ulaşılacaksa hem uyum hem de azaltım finansmanının kat kat artması gerekeceğinin altını çiziyor. Küresel yatırım açıklarını kapatmak için yeterli küresel sermayenin mevcut olduğunu, ancak sermayenin iklim eylemine yönlendirilmesinin önünde engeller bulunduğunu hatırlatan çalışmada, finansmana erişimin ve finansmanın iyileştirilmesinin iklim eylemlerinin hızlandırılmasını sağlayacağını belirtiliyor. Isınmayı 2°C veya 1,5°C ile sınırlayan modellenmiş senaryolarda, 2020 ila 2030 yılları arasında azaltım için gereken ortalama yıllık yatırımın, mevcut seviyelerden üç ila altı kat daha fazla olduğu ifade ediliyor.
Net sıfır CO2 enerji sistemlerinin, toplam fosil yakıt kullanımında önemli bir azalma sağlayacağını kaydeden uzmanlar, diğer fosil yakıt sistemlerinde ise bir miktar CCS ile azaltılmamış fosil yakıtların minimum kullanımı; net CO2 yaymayan elektrik sistemleri; yaygın elektrifikasyon; elektrifikasyonu daha zor olan uygulamalarda alternatif enerji taşıyıcıları; enerji tasarrufu ve verimliliği ve enerji sistemi genelinde daha fazla entegrasyon yoluyla azaltım sağlanacağını belirtiyor. İnanılmaz derecede ucuz güneş ve rüzgar enerjisinin, enerji verimliliğindeki gelişmelerle birlikte bu geçişe güç verilmesini sağlayacağını aktaran rapor, enerji üretiminin çeşitlendirilmesi (rüzgar, güneş, küçük ölçekli hidroelektrik) ve talep tarafı yönetimi (depolama ve enerji verimliliği iyileştirmeleri) ile enerji güvenilirliğinin artırabileceğinin ve iklim kırılganlıklarının azaltabileceğini kaydediyor.
‘Doğayı korumak bizi de koruyacak’
Mevcut arazilerin akıllıca kullanılmasının önemine de değinen çalışma, doğayı korumanın insanlığı koruyacağını belirtiyor. Buna göre, ormanların ve diğer ekosistemlerin korunması, iyileştirilmiş yönetimi ve restorasyonu, ekonomik azaltım potansiyelinin en büyük payını sunarken, tropikal bölgelerdeki ormansızlaşmanın azaltılması en yüksek toplam azaltım potansiyeline sahip. Ekosistem restorasyonu, ağaçlandırma ve yeniden ağaçlandırmanın, arazi üzerindeki rekabetçi talepler nedeniyle ödünleşimlere yol açabileceğini ifade eden rapor, etkili adaptasyon seçenekleri arasında çeşit iyileştirmeleri, tarımsal ormancılık, toplum temelli adaptasyon, çiftlik ve peyzaj çeşitlendirmesi ve kentsel tarımın yer aldığını kaydediyor.
Biyolojik çeşitliliğin ve ekosistem hizmetlerinin küresel ölçekte dayanıklılığının sürdürülmesinin, şu anda doğala yakın ekosistemler de dahil olmak üzere Dünya’nın kara, tatlı su ve okyanus alanlarının yaklaşık yüzde 30 ila yüzde 50’sinin etkili ve adil bir şekilde korunmasına bağlı olduğunun vurgulandığı Sentez Raporu’na göre, karasal, tatlı su, kıyı ve okyanus ekosistemlerinin korunması, muhafazası ve restorasyonu, iklim değişikliğinin kaçınılmaz etkilerine uyum sağlamak için hedeflenen yönetimle birlikte biyolojik çeşitliliğin ve ekosistem hizmetlerinin iklim değişikliğine karşı kırılganlığını, kıyı erozyonunu ve selleri azaltırken küresel ısınmanın sınırlı olması halinde karbon alımını ve depolanmasını artırabilir. Rapor, yerli halklar ve yerel topluluklarla işbirliği ve kapsayıcı karar alma süreçlerinin yanı sıra yerli halkların doğal haklarının tanınmasının, ormanlar ve diğer ekosistemlerde başarılı adaptasyon ve azaltımın ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtiyor.
‘Sorunun paylaşılması gerekiyor’
Çalışmaya göre, iklim değişikliğiyle başarılı bir şekilde mücadele edilebilmesi için bu sorunun paylaşılması gerekiyor. Uluslararası iş birliğinin, iddialı iklim değişikliği azaltımı, adaptasyon ve iklime dirençli kalkınmanın gerçekleştirilmesi için kritik bir kolaylaştırıcı olduğunu aktaran bilim insanları, özellikle gelişmekte olan ülkeler, hassas bölgeler, sektörler ve gruplar için finansmana erişimin harekete geçirilmesi ve artırılması ve iklim eylemi için finansman akışlarının, hırs seviyeleri ve finansman ihtiyaçları ile tutarlı olması gerektiğine dikkati çekiyor. Raporda, finans, teknoloji ve kapasite geliştirme konularında uluslararası iş birliğinin artırılmasının, daha fazla azim gösterilmesini sağlayabileceği ve azaltım ve adaptasyonun hızlandırılması ve kalkınma yollarının sürdürülebilirliğe doğru kaydırılması için bir katalizör görevi görebileceği ifade ediliyor.
Uzmanlar, bulguları değerlendiriyor
Eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve The Elders Başkanı Mary Robinson, rapora ilişkin şunları söyledi:
“Bilim net bir şekilde ortaya koyuyor. IPCC Altıncı Değerlendirme Raporu’nun (AR6) bu son bölümü, iklim krizinin ciddiyetinin altını çiziyor, ancak aynı zamanda ciddi ve acil eylemlerle ısınmayı 1,5°C ile sınırlamanın hala mümkün olduğunu hatırlatıyor. Liderler bir seçimle karşı karşıya: bilimi ciddiye almak ve 2030’dan önce gereken anlamlı önlemleri almak ya da gelecek nesilleri eylemsizliğin korkunç maliyetlerine mahkum ederek gecikmeye devam etmek. The Elders, hükümetleri adım atmaya ve herkes için yaşanabilir bir gelecek sağlamak için gerekenleri yapmaya çağırıyor – bu da yeni fosil yakıtların kullanılmaması ve bu yıl fosil yakıtların kullanımdan kaldırılmasını hızlandırmak için daha sert hedefler taahhüt edilmesi anlamına geliyor.”
We Mean Business Kaolisyonu CEO’su Maria Mendiluce‘ın değerlendirmesi şöyle:
“Daha güvenli, daha sağlıklı ve daha emniyetli ekonomilere ve toplumlara giden yol açıktır: iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden kaçınmak ve küresel sıcaklık artışını 1,5ºC ile sınırlamak için tüm fosil yakıtları istikrarlı, temiz bir enerji sistemiyle değiştirmeliyiz. Bu basitçe sağlam ekonomi ve akıllı risk yönetimidir. COP27’de 80’den fazla ülkenin tüm fosil yakıtların aşamalı olarak azaltılması çağrısında bulunmasının ve şirketlerin halihazırda yenilenebilir enerji kaynaklarına ve enerji verimliliğine büyük yatırımlar yapmasının nedeni budur. İhtiyacımız olan teknolojilerin birçoğu, kitlesel benimseme ve azalan maliyetler açısından şimdiden dönüm noktalarına ulaşmış durumda. IPCC raporu, hükümetlerin ve yatırımcıların, tüm şirketleri temiz enerji çözümlerini benimsemeye ve dünyanın ihtiyaç duyduğu derin emisyon kesintilerini sağlamaya yönlendirecek acil ve kararlı adımlar atması gerektiğinin altını çiziyor.”
Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kıdemli Bilim İnsanı Dr. Nikit Abhyankar, şu ifadeleri kullandı:
“Sıcaklık artışını 1,5-2ºC ile sınırlamak için dünyanın sera gazı emisyonlarını 2050 yılına kadar acilen sıfıra yakın bir seviyeye indirmesi gerekiyor. Ne mutlu ki birçok çalışma, güneş ve rüzgar gibi ticari olarak mevcut yenilenebilir teknolojilerin enerji depolama ile birleştiğinde enerji sistemimizi, özellikle de elektrik şebekesini uygun maliyetli bir şekilde ve en kısa sürede yüzde 90’a kadar temizleyebileceğini göstermiştir. CCS gibi teknolojiler, enerji sektöründen kaynaklanan ve diğer teknolojiler tarafından maliyet etkin bir şekilde gerçekleştirilemeyen son yüzde 5-10’luk emisyonun azaltılması için önemli olacaktır. CCS’nin gerçek dünyadaki performansı, gebelik süreleri ve ticari kullanılabilirliği konusunda önemli belirsizlikler bulunmaktadır. Ayrıca CCS, karbonu etkin bir şekilde tutabilmek için özel jeolojik koşullara ihtiyaç duymakta ve bu da yayılma potansiyelini sınırlamaktadır.”
ClientEarth CEO’su Laura Clarke ise IPCC Sentez Raporu’na ilişkin şu yorumda bulundu:
“IPCC Sentez raporu, dünyanın iklim açısından güvenli bir dünya için gerekli olan 1,5C sınırını aşma olasılığının çok yüksek olduğunu açıkça ortaya koyuyor – bu da bizi tehlikeli devrilme noktaları, hızlandırılmış küresel ısınma, kitlesel yok oluşlar ve iklimle ilgili daha tehlikeli hava olayları bölgesine getiriyor. Sera gazı emisyonlarını azaltma konusunda aciliyeti ve eylemi arttırmamız gerekiyor ve bunun anahtarı da fosil yakıtlardan uzaklaşmak. Hükümetlerin, şirketlerin ve diğerlerinin sadece insanlığın hayatta kalması için değil, aynı zamanda kendi çıkarları, uzun vadeli yaşayabilirlikleri ve sürdürülebilirlikleri için de hızla karbonsuzlaşmalarını sağlamak amacıyla iklim davaları artıyor. Dava riski, zihniyetlerin ve davranışların değişmesine yardımcı olmalı ve etkili konumdaki herkesin net sıfıra geçişi planlamak ve yürütmek için gerekli adımları atmasını sağlamalıdır. Eylemsizlik ve gecikmeler seçenek değildir ve ClientEarth ihtiyacımız olan değişimi sağlamak ve küresel taahhüdümüzü yerine getirmek için yasal yollara başvurmaktan çekinmeyecektir.”
En Az Gelişmiş Ülkeler (LDC) Grubu Başkanı Madeleine Diouf Sarr da şöyle konuştu:
“Çözümlerin ne olduğunu biliyoruz. Yenilenebilir enerji, depolama, elektrifikasyon – bunlar dünyanın pek çok yerinde yer edinmeye başladı bile. Ancak yeterli değil. Zengin ülkelerin öncülüğünde daha hızlı hareket etmemiz gerekiyor. İklim finansmanındaki büyümenin hızlanması gereken 2018’den bu yana yavaşlamış olması hayal kırıklığı yaratıyor. En büyük boşluklar gelişmekte olan dünyadadır. Ancak aynı zamanda en büyük fırsatlar da burada. Ortak refahımızı ilerletmek ve net sıfıra ulaşmak için bu akışları değiştirmeli ve finansmana erişimi arttırmalıyız. IPCC raporlarının son turundan bu yana bilim ilerledi ve karşı karşıya olduğumuz risklerin – kuraklık, yükselen denizler, seller – daha düşük ısınma seviyelerinde gerçekleştiğini ve gerçekleşeceğini görebiliyoruz. Bu on yıl içinde emisyonlarımızı yarıya indirmeli ve ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırmalıyız. Emisyon eğrisini aşağıya doğru bükmeliyiz, küresel emisyonların 2025’ten önce zirve yapması gerekiyor.”
Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü Politika Analisti Olivier Bois von Kursk‘un değerlendirmesi de şöyle:
“IPCC Sentez Raporu bize iklim değişikliğinin yarattığı yıkım ve bunun altında yatan nedenleri ele almadaki başarısızlığımız konusunda bugüne kadarki en net kanıtları sunuyor. Bunun açık anlamı, kömür, petrol ve gazı aşamalı olarak ortadan kaldırmak için derhal harekete geçmemiz gerektiği -ISD’nin IPCC’nin 1,5°C’ye giden yollara ilişkin analizi, petrol ve gaz üretiminin 2030 yılına kadar yüzde 30, 2050 yılına kadar ise yüzde 65 oranında azalması gerektiğini gösteriyor. Fosil yakıt veya biyoenerji üretiminden büyük miktarlarda karbon yakalayarak enerji dönüşümünü geciktirebileceğimize dair herhangi bir sonuç, IPCC’nin bu pahalı ve kanıtlanmamış teknolojilerin karşılaştığı zorluklara ilişkin değerlendirmesiyle uyuşmuyor. Tüm fosil yakıtların üretim ve tüketiminde keskin bir düşüş olmadan, yenilenebilir enerji kullanımında son yıllarda kaydedilen kayda değer ilerlemenin iklim açısından bir anlamı olmayacaktır.”
İspanya‘ya ait Kanarya Adaları’nda bir çiftlikte, tüketim amacıyla yılda yaklaşık bir milyon ahtapot yetiştirilmesi planlanıyor.
Dünyada ilk kez yapılmak istenen çiftlik planı, bilim insanlarının ve hayvan hakları aktivistlerinin büyük tepkisine yol açtı.
Ahtapotlar hiçbir zaman bu yoğunlukta üretilmedi. Bilim insanları ve hak savunucuları yüksek zekalarıyla bilinen bu hayvanların öldürülme yöntemlerinin acımasızlığına vurgu yaparken, çiftliğin kurucusu olan Nueva Pescanova isimli uluslararası şirket ahtapotların acı çekeceğini reddediyor.
Eurogroup for Animals isimli sivil toplum örgütü, şirketin kurmak istediği çiftliğe ilişkin sunum ve belgelerini BBC ile paylaştı, ancak şirket sorulara yanıt vermeyi reddetti.
Çeşitli yöntemlerle denizlerde yakalanan ahtapotlar, Akdeniz, Asya ve Latin Amerika da dahil olmak üzere dünyanın her yerinde eti için, vahşi yöntemlerle öldürülüyor.
🐙😰 Proposed plans for the world's first industrial #octopus farm pose serious sustainability and #AnimalWelfare concerns.
Bu hayvanları çiftliklerde üretilmenin yolları uzun süredir aranıyor ancak ahtapotlar yalnızca canlı yemek yedikleri ve belirli özellikleri olan bir ortama ihtiyaç duydukları için bu başarılamıyordu.
Nueva Pescanova şirketi 2019’da bunu “bilimsel olarak başardığını” duyurmuştu.
Çok sayıda hayvan hakları aktivisti büyük sayılarda ahtapot yetiştirme olasılığına karşı çıkarken, ABD’nin başkenti Washington’da yasa yapıcılar bu uygulamanın başlamadan yasaklanmasını önerdi.
Buzlu suda işkenceyle öldürme planı
Şirketin planına göre, karanlığa alışık, izole şekilde yaşayan ahtapotlar, diğerleriyle birlikte tanklarda, kimi zaman sürekli ışık altında tutulacak. Yeterli büyüklüğe ulaşanlar ise -3 derecede tutulan su dolu kaplara konularak öldürülecek.
Ahtapotlar daha önce hiç ticari olarak yetiştirilmediğinden, şu anda yürürlükte olan ve onları koruyan kurallar bulunmuyor. Bilim insanları ise, ‘buz bulamacı’ olarak adlandırılan yöntemin hayvanlar için yavaş ve stresli bir ölüme neden olduğunu söylüyor.
Balık çiftlikleri konusunda uluslararası bir sertifikalama kurumu olan Su Ürünleri Yönetim Konseyi (ASC) de eğer hayvanlar önceden uyuşturulmuyorsa bu yöntemin yasaklanmasını öneriyor.
Dartmouth Üniversitesi‘nde sinirbilimci olan Profesör Peter Tse, “Buzla öldürmek yavaş, acı bir ölüm anlamına geliyor ve çok acımasız. Buna izin verilmemesi gerek” dedi.
Nueva Pescanova, ABD, Güney Kore ve Japonya da dahil olmak üzere “birinci sınıf uluslararası pazarlara” tedarik etmek için için yılda 3.000 ton ahtapot üretmek istiyor.
‘Bir m3’e 15 ahtopot sıkıştıracaklar’
Şirketin planlarını inceleyen Compassion in World Farming (CiWF) isimli kampanya örgütüne göre bu miktar, bir ahtapot yetiştirme tankının her metreküpünde yaklaşık 10-15 ahtapotun bulunması ile sağlanabilir.
We should be ending factory farming, not finding new species to confine.
Nueva Pescanova belgelerinde “üretim sırasında % 10-15’lik bir ölüm oranı” olacağı tahmini yer alıyor.
London School of Economics‘te doçent olan Jonathan Birch, katıldığı 300’den fazla bilimsel çalışmanın sonuçlarına göre, ahtapotların acı ve zevk hisseden canlılar olduğunun kanıtlandığını belirtti. Elde edilen bilimsel veriler, ahtapotların İngiltere’de 2022 yılında çıkan Hayvan Hakları Yasası’nda “duyarlı varlıklar” olarak tanınmalarını sağladı.
Çok sayıda deney, bu meraklı, şekil değiştirebilen hayvanların saklanmak ve savaşmak için hindistan cevizlerini ve çeşitli kabukları kullanmak gibi oldukça karmaşık davranışlar sergilediğini kanıtladı. 500 milyon nörona sahip olan ve yalnızca gözlem yaparak hızlı bir şekilde öğrenebilen ahtapotlar, köpekler veya üç yaş civarı ortalama bir çocuk kadar zeka sahibi.
Prof Birch ise ahtapotların bu ölçekte yetiştirilmesinin “imkansız” olduğunu kaydetti: “Çok sayıda ahtapot asla birbirine yakın tutulmamalıdır. Bunu yapmak bu hayvanlarda strese, çatışmaya ve yüksek ölüm oranlarına yol açar. %10-15 ölüm oranı hiçbir çiftçilik türü için kabul edilemez.”
Şirket: Eziyet etmeyeceğiz, garantili öldüreceğiz
Nueva Pescanova ise çiftliklerinde ahtapot ya da başka bir canlıya eziyet edilmediğini garanti ettiklerini kaydetti. Açıklamada, hayvanların öldürülmesi noktasının da bu garantiye uygun şekilde ele alındığı belirtildi.
Nueva Pescanova, çiftlik hayvanlarının hali hazırda yakalanmış balıkların “atık ve yan ürünlerinden” elde edilen endüstriyel olarak üretilmiş kuru yemle beslenmesini öneriyor.
Doğada ise, ahtapotlar bölgelerine sahip çıkan çevik avcılar.
Şirket, çiftliklerdeki üretim tankların deniz suyuyla doldurmayı, ahtapotların yaşamının farklı evreleri için tuzluluk ve sıcaklık bakımından kontrol edilerek farklı boyutlarda olmasını planlıyor. Yapılan planlamalarda, şirketin bir “evcilleştirme” düzeyine ulaştığını ve “önemli yamyamlık veya yiyecek rekabeti belirtileri görülmediğini” belirtiliyor.
Çiftlik hayvanlarına eziyet edilmemesi için kurulan Compassion in World Farming (CiWF) isimli örgütten Elena Lara, Kanarya Adaları yetkililerine, “bu zeki, duygulu ve büyüleyici yaratıklara gereksiz yere acı çektireceğini” belirttiği çiftliğin kurulmasını engelleme çağrısında bulundu.
Eurogroup for Animals CEO’su Reineke Hameleers de, Avrupa Komisyonu‘nun şu anda hayvanları koruma mevzuatını gözden geçirmekte olduğunu hatırlatarak, “korkunç acıları engellemek için gerçek bir fırsata” sahip olunduğunu söyledi.
İspanya’da ahtapot refahını koruyan bir mevzuat olmadığına ve bunun onları tarifsiz acı ve ıstırap çekebilecek vicdansız vurgunculara karşı savunmasız bıraktığına dikkat çeken örgüt; bilim insanlarının ahtapotların duyarlı varlıklar olduğuna ve onları refahlarından ödün vermeyecek şekilde yetiştirmenin imkansız olduğu sonucuna vardığına dikkat çekti.
Bu büyüleyici hayvanları kısır bir tanka hapsetmenin zalimlik olduğu vurgulanan kampanyada, “Ahtapot yetiştirmek insanlık dışı olduğu kadar sürdürülemez. Okyanus üzerinde daha da fazla baskı oluşturacak, çünkü onları beslemek için vahşi deniz yaşamının yakalanması gerekecek, bu da balık popülasyonlarını daha da tüketecek ve ekosistemi bozacak” denildi.
Fon alıyorlarmış
Bu arada ahtapotları seri halde, vahşice öldürmeyi planlayan Nueva Pescanova, Avrupa Birliği’nin Yeni Nesil fonlarından, daha yeşil bir ekonomiyi teşvik etmeyi destekleyen kredi ve hibe paketinden bir hibe aradığı da ortaya çıktı.
Şirket, buna gerekçe olarak BM‘nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri doğrultusunda ahtapot yetiştirmenin vahşi stoklar üzerindeki artan baskıyı azaltacağını öne sürüyor.
AB tarafından 2021’de uygulamaya konulan yeni AB Stratejik Su Ürünleri Yetiştiriciliği Kılavuz İlkelerine (SAG’ler) göre , Avrupa, deniz ürünleri çiftçiliğini serbest avlanan balıklardan elde edilen balık unu ve balık yağına olan bağımlılığını sona erdirmeye ve daha sürdürülebilir türlerle çeşitlendirmeye teşvik ediyor.
Oysa bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğinin çevreye herhangi bir fayda sağlamayacağını, hatta bunun tam tersine yol açacağını söylüyor.
2019’da Science and Technology’de yayımlanan “Ahtapot Çiftçiliğine Karşı Dava” da araştırmacılar, ahtapotlar balık unu içerecek etobur bir diyet izledikleri için “ahtapot yetiştirmenin çevresel sürdürülebilirlik açısından ters etki yarattığını” belirtmişti.
WWF‘ye göre de küresel balık avının yaklaşık üçte biri diğer hayvanları beslemek için kullanılıyor. Ahtapot yetiştirmek, tükenen stokların yaşadığı krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacak.
Kahramanmaraş’ta ardı ardına meydana gelen depremlerin ardından Türkiye hala deprem günlerini sayıyor. 6 Şubat’tan bu yana her gün çeşitli ihtiyaçlar gündeme getirildi. Havaya, sağlığa, açlığa, hayvana, çocuğa, cinsel kimliğe, eğitime, güvenliğe, arama kurtarma çalışmalarına ve nicelerine yönelik ihtiyaçlar her geçen gün değişti. 6 Şubat’tan bu yana değişmeyen tek bir şey vardı; o da bölgenin bir şeylere ihtiyacı olduğu gerçeği.
İlk günden bu yana depremin vurduğu çeşitli kentlerde bulunduk, birçok insanla konuştuk, belgelemeye çalıştık. Kimi zaman Fransa’dan gelen bir arama kurtama görevlisine mikrofon uzattık, kimi zaman bir köpeğin enkaz altında çırpınışını, kurtarılışını kayda aldık. Kimisi deprem esnasında kanser hastası oğlunun kendisine sığınışını “Annem yıkılma” deyişini anlattı, kimisi ölümün herkesi eşit kıldığını söyledi.
“Bundan sonra sizin yapacağınız hiçbir şeye inanmayacağım” diyen de vardı, ne diyeceğini bilemeyenler de:
Avustralya Meteoroloji Ofisi‘nin verilerine göre, şu sıralarda sonbahara giren ülkenin pek çok bölgesinde geçen hafta sonu sıcaklık rekorları kırıldı. Ofis, ülke için sonbahar mevsiminin ortalamadan daha sıcak geçeceği tahmininde de bulundu.
Aşırı sıcaklar ve oksijen yetersizliği nedeniyle iki gün önce eyaletin Menindee kasabasından geçen Darling Baaka nehrinde milyonlarca balık ölmüş, nehir ölü balıklarla kaplanmıştı.
Cumartesi günü de Güney Avustralya‘nın çeşitli bölgelerinde ve Victoria‘daki Muldura‘da sıcaklık rekorları kırıldığını duyuran Bradbury, “Fakat Yeni Güney Galler’deki pazar günkü sıcaklık, gerçekten de alışılmadık” dedi.
Historic late-season heat in NSW today, with temperatures up to 14ºC above average and these places enduring their hottest March day on record (old record in brackets): – West Wyalong 42.2ºC (40.6) – Mudgee 38.3ºC (37.2) – Goulburn 37.6ºC (36.9) – Mount Boyce 34.2ºC (32.5) pic.twitter.com/N5i2w0WSiG
Bradbury, güneydoğu eyaletlerinin bazı bölgelerinde en yüksek sıcaklıkların yaklaşık 44C’ye ulaştığını kaydetti. Geçen hafta sonu ülkede ölçülen kayıtlar şöyle:
Yeni Güney Galler: Wagga Wagga (39.9C), Dubbo (39.6C), Goulburn (37.6C)
Victoria: Mildura (42.5C)
Güney Avustralya: Roxby Downs (43.3C), Leigh Creek (42.3C)
Başkent Canberra‘da, son 25 yılın en sıcak mart’ı olarak kayıtlara geçen pazar günü sıcaklıkların 37.4C’ye ulaştı. Bu şimdiye dek ölçülen mart ayı rekoru olan 37.5C’den 0.1C daha az.
Sidney‘in mart ayındaki günlük yüksek sıcaklıkları da bu yıl ortalama olarak (29.1C), tarihi mart ortalamasından (24.8C) daha yüksek ölçüldü.
“Güneybatı banliyölerine doğru, belirli istasyonlarda birkaç sezon sonu maksimum sıcaklık gözlemi yaptıklarını söyleyen Bradbury, “Temel olarak bu, onu bu kadar sıcak gördüğümüz en son şey olduğu anlamına geliyor. Ama ne yıllık ne de aylık bir rekor değil”diye konuştu.
Avustralyalı meteorologlar, sıcak havanın Avustralya’nın güneydoğusundaki yüksek basınç sistemi ile Batı Avustralya‘daki Kimberley bölgesinden ülkenin güneydoğusuna doğru uzanan ve hafta boyunca derinleşen bir alçak basıncın birleşiminden kaynaklandığı kanısında.
Nisan-haziran döneminde ortalamadan daha sıcak koşullar görme olasılığıklarının yüksek olduğunu kaydeden Bradbury, “Genel olarak iklim değişikliğinin etkisi bir ısınma eğilimidir. Aydan aya, hatta haftadan haftaya, tüm ülke genelindeki sıcaklıklarda bu doğal değişimi görüyoruz” diye konuştu.
Weatherzone‘da görev yapan Joel Pippard ise, son sıcak dalgasının büyük ölçüde, kuvvetli batı rüzgarlarının kuzey-güney hareketini ifade eden güney halka modu (Sam) adı verilen bir iklim faktöründeki olumsuz bir salınımdan kaynaklandığını söyledi. Pippard, 2022’nin tamamı boyunca, Sam’in ağırlıklı olarak pozitif bir aşamada olduğunu ve ülkenin doğu kıyısı üzerinde daha yüksek basınca ve artan doğu rüzgarlarına yol açtığını, ancak son dönemde güçlü bir olumsuz aşamaya geçtiğini kaydetti:
“Avustralya’yı geçen daha soğuk cepheleri, içlerinde daha az soğuk hava anlamına gelebilir. Doğu eyaletleri için, artan ön hareketlilik, batı rüzgarlarının daha yaygın hale gelmesine neden olarak, iç kısımlardan gelen sıcak, kuru çöl havasının bölge boyunca esmesine izin veriyor. Doğu eyaletleri için iyi haber, Sam’in nötr bir aşamaya geri dönmeye başlaması, yani sıcaklıkların önümüzdeki birkaç hafta içinde normale dönmeye başlayacağıdır.”
Ancak Pippar, El Niño’nun oluşturacağı atmosferik olayların, Sam’in daha ısrarcı bir olumsuzlukla yılın ilerleyen zamanlarında geri dönebileceğini söyledi.
Ofis, geçen hafta Pasifik Okyanusu’ndaki La Niña’nın resmen sona erdiğini duyurmuş 023’te bir El Niño’nun gelişme ihtimalinin %50 olduğunu kaydetmişti.
Milyonlarca balık sıcaktan öldü
Sıcak dalgası, Yeni Güney Galler’in Menindee kasabasından geçen Darling Baaka nehrinde, milyonlarca balığın ölmesine neden oldu.
Eyaletin nehir otoritesi, bunun nehrini etkileyen sıcak dalgasının sonucu olduğunu söyledi.
30 kilometre boyunca nehre ölü balıkların yayıldığını söyleyen yerel halk, bunun kasabayı vuran en büyük balık ölümü olayı olduğunu söylüyor.
Yeni Güney Galler’in Birincil Sanayiler Departmanı (DPI) bir Facebook gönderisinde, sıcak dalgasının “geniş ölçekli sel nedeniyle aşırı koşullar yaşayan bir sistemi daha fazla strese soktuğunu” söyledi.
Yerel otoriteler, çürüyen balıklar sudan daha fazla oksijen emdiği için daha fazla balığın öleceğini tahmin ediyor.
Balık ölümleri, Murray Darling Havzasının karşı karşıya olduğu sorunlara ışık tutuyor. Kuraklık ve artan insan kullanımı, Murray Darling ekosisteminin sağlığını olumsuz etkiliyor. Murray Darling Havzası yetkilisi, tarım, endüstri ve toplulukların nehir sisteminden gelen suyu kullandığını ve bunun da nehirden daha az su akmasına neden olduğunu söyledi.
Havzanın aşırı hava olaylarına sıkça sahne olduğunu belirten yetkili, bunun onu hem yangınlara hem de kuraklıklara karşı savunmasız kılan oldukça değişken bir iklime sahip olmasına yol açtığını kaydetti.
2012 yılında, nehrin kurumasını durdurmak ve daha sağlıklı bir seviyeye döndürmek için 13 milyar Avustralya doları değerinde bir plan uygulanmıştı.
Kadın Savunma Ağı, Kahramanmaraş‘ta 6 Şubat’ta üst üste meydana gelen depremlerin ardından bölgeye intikal eden nadir ekiplerden biri oldu. Kadın Savunma Ağı’nın deprem bölgesine gitmesi, bölgedeki kadınların hayatlarını idame ettirmek üzere ihtiyaç duydukları ortamı ve malzemeleri sağlamak açısından oldukça önem teşkil ediyordu. Bölgede kadınlar kimi zaman ihtiyaçlarını söylemekten çekindi, kimi zaman kendi ihtiyaçları akıllarına dahi gelmedi. Kadın Savunma Ağı’nın üyeleri Gaziantep ve Hatay‘da depremin ilk gününden itibaren kadınları dinleyerek onlara yardımcı olmaya çalışma gayesiyle faaliyetlerini sürdürüyor. İhtiyaçlar listesi içerisinde toplumda adının anılmasının dahi ayıp sayıldığı, alışveriş noktalarında gazetelere sarılacak derecede utanılması gereken bir nesne haline getirilmiş pedlerden, iç çamaşırlarına kadar pek çok hayati ihtiyaç bulunuyor.
Kadın Savunma Ağı’ndan Nevruz Tuğçe Özçelik, bölgedeki kadınların yaşadıklarını Yeşil Gazete’ye anlatıyor:
“Deprem olduğunda biz biliyorduk; ihtiyaçlarımızdan bir tanesi enkazların altından birbirimizi kurtarmaktı. Bir başka şey ise kadınlar açısından, bu felakete dönüşmüş depremin -doğa olayının- başka türlü yaşanacağını da biliyorduk. Çünkü bu tür durumlarda her zaman kadınlar öncelikle kendi ihtiyaçlarını geri plana atarak toplumun diğer ihtiyaçlarını düşünmeye zorlanıyorlar. İkincisi ise onların özel ihtiyaçlarını, anlayacak ve kavrayacak insanlar etrafta olmuyor.”
6 Şubat’ta Maraş‘ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde meydana gelen 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki depremlerin 42’inci gününde, resmen tespit edilebilen can kaybının 50 bin 96 olduğu açıklandı.
AFAD Başkanı Yunus Sezer, depremlerde yaralananların sayısının ise 107 bin 204 olduğunu söyledi.
Tutuklu sayısı 298
Depremlerden etkilenen illerde yıkılan ya da imara aykırı değişiklik tespit edilen binalarla ilgili soruşturmalarda tutuklananların sayısı ise 298’e yükseldi.
Bunlardan 104’ü müteahhit, 161’i yapı sorumlusu, 15’i yapı sahibi ve 18’i binasında usulsüz değişikliklik yapan kişiler.
Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, AKP’den gelen Cumhur İttifakı’na katılım teklifini kabul etmediklerini açıkladı.
Partisinin genel merkezinin önünde konuşan Erbakan şunları söyledi:
“Milli Görüş davası 90 yaşında olmasına rağmen İstanbul surlarına önüne hak dava uğrunda koşup gelen Ensari’nin davasıdır. Bu dava Kudüs esaret altındayken ben nasıl gülebilirim diyebilen Selahattin Eyyübi’nin davasıdır, Sultan Fatih’in davasıdır. Milli Görüş sancağı asla yere düşmeyecektir. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyen yapıcı muhalefet anlayışıyla sadece eleştiren değil aynı zamanda somut projelerini ortaya koyan, Milli Görüş çizgisinden ödün vermeyen vakarlı duruşuyla, siyaseti ticaret olarak değil ibadet olarak yapan kadrolarıyla partimiz çok kısa süre içerisinde milletimizin teveccühüne mahzar olmuştur.”
Projelerinin, kaynak paketlerinin ve ilk 100 gün icraatlerının hazır olduğunu söyleyen Fatih Erbakan, “Son derece kapsamlı istişareler sonucunda 14 Mayıs milletvekili seçimlerine herhangi bir ittifaka dahil olmadan müstakil olarak girme kararı aldık. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de partimizin cumhurbaşkanı adayı olarak YSK’ya başvurumu gerçekleştireceğim” dedi.
Fatih Erbakan Cumhur İttifakı’nı desteklemeyeceklerini açıklar açıklamaz TRT yayını kesti. Yayının kesilmesinden sonra Erbakan, cumhurbaşkanlığına aday olacağını belirtti.
Ne olmuştu?
AKP Genel Başkanvekillerinin geçtiğimiz hafta Yeniden Refah Partisi’ne yönelik ziyaretlerinin ardından ittifaka katılım için 30 maddelik teklif gündeme gelmişti. Yeniden Refah’ın 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un kaldırılması talebinin AKP tarafından kabul edildiği iddia edilmişti.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık ile AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin bu açıklamalara tepki göstermiş; Zengin e 6284’ün kırmızı çizgileri olduğu açıklamasının ardından tehditler aldığını, yalnız bırakıldığını söylemişti.
Sonrasında iktidar kanadından yapılan açıklamalarda bu iddia yalanlandı.
Hindistanlı araştırmacı, yazar ve ekolojik aktivist Prof. Dr. Vandana Shiva, İzmir‘de düzenlenen İkinci Yüzyılın İktisat Kongresinde “Doğa Ana ve İnsanlığın Geleceği” başlıklı bir konuşma yaptı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Türkiye‘nin ekonomi politikasını belirlemek amacıyla ilki 1923’te yapılan kongrenin 100’üncü yıldönümünde düzenlenen kongreye kırsal kesimlerden, metropollerden, Türkiye’den ve dünyanın farklı yerlerinden birçok uzman katıldı.
Kongrenin dördüncü gününde yapılan bir oturuma katılan Shiva, yaptığı konuşmada sağlıklı olabilmek için öncelikle ekosistemin sağlıklı olması gerektiğini belirterek, “Devletler ekolojik teşvikler vermeli. Gerçek servet toprağın refahı, gelecekteki nesillerin refahı. Toprak, doğa, hayat. Gelecekteki nesillerin hürriyet ve özgürlüğün tanımı” diye konuştu.
Dünyanın önde gelen aktivistlerinden Prof. Dr. Shiva, depremde hayatını kaybeden insanlar için rahmet dileyerek “Küçük çocuklara yardım ettiğiniz ve bunu Atatürk döneminden beri devam ettirdiğiniz için teşekkürler. Doğanın ve çevrenin korunması zihnin ürünü olmalı. Dünyayı nasıl algıladığımızla alakalı” dedi.
Shiva, Himalaya ormanlarında büyüdüğünü aktararak, “Aylarca ormanda yaşadım ama orman olmayan yerlerde yaşamak çok zor. Yer altındaki ve yer üzerindeki gizli değerlerle ilgili doktoramı yaptım. Sizin tarihinizde de cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllar bağımsızlık mücadelesiyle ilgiliydi. Umutları nasıl tekrar kazanacağız? Umudunu tekrar içinde tut ve büyüt” ifadelerini kullandı.
Doğaya dokunulmaması gerektiğini vurgulayan ekoloji aktivisti, “Ormanların katledilmesi ve kesilmesi çevrede erozyona sebep oluyor. Bizi ayakta tutan şey doğa. Bizler ayaktayız çünkü doğa ayakta” diyerek ormansızlaşmanın yıkıcı etkilerine dikkati çekti:
Türkiye’de doğa ana deniliyor, tabiat ana deniliyor. Kültürlerimizin tamamında aslında doğa yaşıyor ve bunu anne olarak görüyoruz. Bizi sarıp sarmalıyor.”
‘Ekoloji sürdürülebilir olmazsa ekonomi de kaybolacak’
Ekolojinin ekonomi ile yakından ilişkili olduğuna değinen Shiva, “Doğanın sunduğu nimetlerden insan eliyle ürünler çıkıyor. Bütün bu hayat ve ekonomi doğada başlıyor. Ekonomi yine ekolojiye dayalı. Ekoloji sürdürülebilir olmazsa ekonomi de kaybolacak” uyarısında bulundu.
Aristotales‘in ekonomiyi bir yaşam sanatı olarak ifade ettiğini belirten aktivist, “Yatırım aslında para yaratma alanı olarak görülmüştü. Aslında yatırım geleceğimizi daha iyi hale getirmektir. Günümüzde biz bu dengenin dışına çıktık” dedi.
İklim krizinin doğanın göz önüne alınmaması nedeniyle ortaya çıktığına işaret eden Prof. Dr. Shiva, şunları aktardı:
Geleneksel bir tarlayı bazıları çirkin olarak görebilir. Aslında dağları bir kanun olarak görüyoruz. Tarlada bir iş yapmak ya da ürün üretmek dünyayı güzelleştirme sanatı. Aslında dünya yaşamaya devam ediyor. Bizim amacımız bunun bir parçası olmak ve sürdürülebilir olmasını sağlamak. Doğa göz önüne alınmıyor. İklim değişikliği de ekolojik gerilemeden başlıyor. Dünya yaşayan bir sistem. Dünya aslında kendi şiirini yazıyor. Dünya bir bütün ve dışarıdan bir müdahale olmaması gerek.”
‘Kimyasalların kullanıldığı sistemlerle hayat devam edemez’
Vandana Shiva, sağlıklı bir ülkede yaşamak için dikkat edilmesi gerekenlere değinerek şunları söyledi:
“Yaşayan sistemler bize yediğimiz nimetleri sunuyor. Kendi kaynaklarınızı kullanamadığınız zaman esaret başlar. Geleneksel tarım içerisinde gerçek çiftçiliğin yapılmasına ihtiyaç var. Kimyasalların kullanıldığı sistemlerle hayat devam edemez” diye konuştu. Aktivist, “Besin azalımı çinko, magnezyum eksikliğine sebebiyet veriyor. Bizim dekar başına doğru beslenmeyi ölçmemiz gerek. Organik maddeler artırıldığında beslenme ve verim de artıyor.”
Mustafa Kemal Atatürk‘ün üretime “zihniyetin ürünü” dediğini hatırlatan ekoloji aktivisti, “Malzemenin değerine ve değişimine bakacaksınız. Sadece elde ettiğiniz ürüne bakmayacaksınız. Ekolojiyi bir şekilde teşvik etmeliyiz. Devletlerin verdiği teşvikler ekolojik olmalı. Çiftçiler bizim öğretmenimiz olacak. Anneler bizim öğretmenimiz olacak. Tek bir gezegen ve tek bir insanlık var. İnsanlar olarak gezegende belirlenen sınırlarda yaşayacağız. Ekosisteme iyi bakmalıyız. Ekosistem sağlıklı olursa biz de sağlıklı oluruz” ifadelerini kullandı.
Dünyada biyoçeşitlilik ve ekosistemle ilgili birçok araştırmanın devam ettiğini ifade eden aktivist, toplumların sağlığının biyoçeşitlilikle sağlanabileceğini vurguladı; “Bazı türler yok olup gitti ve bazı türler tehdit altında. İnsanlar da tehdit altında. Gıda bizim dünyamız ile ilişkimizi sağlayacak akış. Bizim refahımız toprağın refahı, gelecekteki nesillerin refahı. Esas ölçüt budur. Toprak, doğa, hayat. Gelecekteki nesillerin de hürriyeti ve bölünemez özgürlüğün tanımı bu” dedi.
Hindistanlı çevre aktivisti ve küreselleşme karşıtı aktivist, yazar Vandana Shiva, 1952 yılında Hindistan’ın Dehra Dun Vadisi’nde, orman korucusu bir baba ve çiftçi bir anneden dünyaya geldi.
Fizik eğitimi alan Shiva, 1975 yılında Westerm Ontario Üniversitesi‘nden “Kuantum Teorisinde Saklı Değişkenler ve Lokalite” tezi ile felsefe doktorası aldı.
Uluslararası Küreselleşme Forumu’nun önderlerinden olan Shiva, aynı zamanda Alternatif Küreselleşme olarak bilinen küresel dayanışma hareketinin de önemli bir figürü.
Doktora unvanını aldıktan sonra Hindistan’a dönen Shiva, Hindistan Bilim Enstitütüsü‘nde, teknolojinin ekolojiye etkileri ve çevre politikaları konularında disiplinler arası araştırmalar gerçekleştirdi. 1982 yılında biyolojik çeşitliliğin korunmasını amaçlayan Bilim, Teknoloji ve Araştırma Vakfı’nı (RFSTE) kurdu. RFSTE, Asya’da Yeşil Devrim olarak bilinen harekete dahil olarak çiftçileri sürdürülebilir tarım uygulamaları konusunda eğitirken ülkenin tarım mirasını korumak için Hindistan genelinde tohum bankaları kurulmasına da öncü oldu.
1991 yılında ise, yerel tohumlar ve çeşitliliğinin korunmasını hedefleyen, kelime anlamı “dokuz tohum” olan Navdanya‘yı hayata geçirdi. Büyük şirketler tarafından teşvik edilen monokültür eğilimi ile mücadele eden kuruluş, özellikle iklim değişikliği sürecinde tarımsal üretimin homojenleşmesinin tehlikelerine dikkat çekti.
2000 yılında, biyolojik çeşitliliğin ve geleneksel tohumların, çok uluslu biyogenetik şirketleri tarafından tahakküm altına alınmasına karşı yazdığı Çalınmış Hasat adlı kitabı ile dünyada fenomene dönüştü
20’den fazla kitabı bulunan Prof. Dr. Shiva, biyolojik çeşitliliğin ve geleneksel tohumların, çok uluslu biyogenetik şirketleri tarafından tahakküm altına alınmasına karşı çalışmalarını sürdürüyor.