Ana Sayfa Blog Sayfa 5376

Tarım Bakanlığı’ndan sürdürülebilir balıkçılığa darbe vuracak karar

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Boğazlarda daha önce yasak olan gırgır avcılığına izin verdi. Bu karar denizlerdeki balık sayısının daha da azalmasına neden olacağı için şiddetle eleştiriliyor. Greenpeace kararın geri alınması için bir imza kampanyası başlattı.

Greenpeace’in yaptığı açıklamaya göre dünyada ve Türkiye’de, aşırı, yasadışı avlanma, kirlilik, iklim değişikliği yüzünden balık stokları hızla tükeniyor. Öte yandan biyoçeşitliliği ve balık göç yolu olması nedeniyle en değerli denizlerden biri olan Marmara’yı ve balıkçılığı son yıllarda etkileyen bir başka tehdit kaykay denilen bir sıvının ortaya çıkması. Bu tehlikeli maddenin etkilerini azaltmanın en etkin yolunun balık göçüne izin vermek olduğu bilim komitesince belirtiliyor. Oysa Tarım Bakanlığı Boğazlarda daha önce yasak olan gırgır avcılığına izin vermiş durumda.

Bu konuda İstanbullu kıyı balıkçılarının hazırladığı dilekçe imzaya açıldı. Boğazların gırgır ve trol avcılığına tamamen kapatılarak pekçok balık türünün tam göç yolunda avlanmasının durdurulmasını istemek için imza atmak isteyenler imza kampanyası sayfasını ziyaret edebilir.

İmza metni şöyle:

Sayın Yetkili!

Greenpeace’in internet sitesinde okuduğum haberin ardından size bu mesajımı ulaştırıyorum:
http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/defending-our-mediterranean/bosphorus

Bizler Türk balıkçılık sektörünün büyük çoğunluğu olan geleneksel kıyı balıkçılarıyla kader birliği yapmış vatandaşlarız.

Geçen yıllarda Marmara’daki balık varlığını ve avcılığını ciddi boyutlarda ve olumsuz etkileyen, balıkçıların kaykay-salya-lez olarak adlandırdıkları müsilajın (tek hücreli bitkisel mikroorganizmalar) giderilme imkanlarını belirlemek amacıyla, Bakanlık yerli ve yabancı bilim adamlarından oluşturulan bir heyet toplamış ve bu heyet de bir rapor hazırlanmıştı.

Yerli ve yabancı bilimadamlarınca yapılan bu araştırmalar neticesinde, Marmara’yı etkileyen salya (kaykay-lez) adı verilen müsilajın giderilebilmesi için, Marmara’ya balık geçişinin engellenmemesi şiddetle tavsiye edilmekteydi.

Oysa avlanma sezonu başlama tahrihinden önce 21/8/2008 tarihli ve 26974 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, 2/1 Numaralı Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ’in, “çevirme ağlarına ilişkin yasaklar” başlıklı 12’nci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan ”trafik ayırım düzeni” ibaresi, ”trafik ayırım şeridi” olarak, ”Paşabahçe Feneri (41° 06’ 57” N – 29° 05’ 23” E)” ibaresi, ”Çubuklu Kozaltı Burnu (41°06,599’ N – 29°04,973’ E)” olarak değiştirildi!

Bu konuda balıkçılar ve tüketicilerin 25 eylül 2010 tarihli bir dilekçe ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na yönlendirmiş olduğu sorular, 6 Ekim 2010 tarihinde  Müsteşar Yardımcısı sayın Dr. Nihat Pakdil ve Genel Müdür sayın Doç. Dr. Muzaffer Aydemir tarafından yanıtlanmıştı.  Ancak cevapların bizi tatmin etmediğini üzülerek bildiririz.

Sorularımızı net iletememiş olma ihtimalini de göze alarak tekrar etmek istiyoruz:

İstanbul Boğazı gırgır avcılığına aslen kapalı bir bölgeyken ve ”sürdürülebilir balıkçılık” bağlamında Marmara Denizi’ni değerlendiren pek çok rapor da bu yasağın devamını tavsiye etmekteyken, bizler, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın bu haklı gerekçelere dayanarak Boğaz’ın Karadeniz girişi dahil olmak üzere gırgır ve trol avcılığına tümden kapatmasını beklerdik.

Oysa görüyoruz ki yasak alan daraltılmakta ve av alanları genişletilmekte.

Sayın Pakdil ve sayın Aydemir verdikleri yanıtta ”Avcılık sınırının Paşabahçe’de olması av yapan balıkçı gemilerinin akıntı nedeni ile yasak alan içine sürüklenmesine ya da deniz trafiğinde tehlikeli durumlara yol açmakta idi.” diyorlar.

1. Bu durumda Boğaz’ın tümüyle balıkçılığa kapatılması daha verimli ve daha gerçekçi bir çözüm olmaz mıydı?

Balıkçının kayığını kullanmayı bilmek ve akıntıları hesaplamak gibi temel becerileri ile düzenlenmesi ve Sahil Koruma aracılığı ile denetlenmesi gereken ”av yapan balıkçı gemilerinin akıntı nedeni ile yasak alan içine sürüklenmesi” ne zamandan beri Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nin yasama ile düzenlediği bir soruna dönüşmüştür hayretle karşılamakla birlikte:

2. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı nazarında İstanbul Boğazı’nın çözüm bekleyen birincil sorununun ”av yapan balıkçı gemilerinin akıntı nedeni ile yasak alan içine sürüklenmesi” mi yoksa ”azalan balık stoklarının yerine konması” mı olduğunu öğrenmek isteriz.

3. Marmara Denizi’nde son yıllarda ciddi bir sorun haline gelen müsilaj -kaykay adlı madde ile ilgili olarak Bakanlık bünyesinde düzenlenen ve sonucunda bilimsel tavsiyeler ile çıkılan toplantı için devlet kesesinden ayrılan bütçe neydi, bilgi verilmesini rica ederiz.
http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/defending-our-mediterranean/bosphorus/bakanlik-toplantisi

Bizler birer vatandaş olarak, Boğaz’ın ve Marmara’nın balık stoklarının korunması ve hatta arttırılması amacıyla Boğaz’ın, Karadeniz girişinden itibaren gırgır ve trol avcılığına tamamen ve istisnasız kapatılmasını talep etmekteyiz.

Aksi durumda çocuklarımıza miras bırakacak ne bir deniz ne de balık kalmayacağı kanaatindeyiz.

Bilgilerinize arz ederiz.

Saygılarımızla,

(Yeşil Gazete)

Bilinmeyen dilde şiirler

Diyarbakır’da devam eden KCK davasında savunmasını  ana dili Kürtçe ile yapmak isteyen sanıklar engellenmeye devam ediyorlar. Sanıklardan DTP genel başkan yardımcısı Mehmet Altun savunmasını Kürtçe yapmaya başlayınca tutanaklara “bilinmeyen bir dilde” şeklinde kaydedilerek susturuldu.

Kürtçe dilinin varlığını yok sayan anlayışa karşı biz de Yeşil Gazete olarak bilinmeyen dillerdeki iki şiiri sayın Mahkeme Heyetinin dikkatine sunuyoruz. Biri Kırmançi dilinin evrensel şairi Cigerxwin’a, biri de Zazaki edebiyatının modern temsilcilerinden Mehmet Çetin’e ait.

Bilinmeyen bir dilde olduğu zannıyla göz ardı edilmesin diye şiirlerin Türkçe tercümelerini de koyduk.

Bu da Yeşil Gazete farkı.

GULFİROŞ
Ez ji xew rabûm, gulfiroşek dî,
Pir gelek şa bûm, gul bi dil didî.

Hebû me yek dil, tev jan û kul bû,
Ne bûme bawer, gul bi dil bidî.

Bazar me kir go, ser bi ser nadim,
Ê gulperest bî, can û dil didî.

Min go kî didî, can û dil bi gul,
Go: ev bazar e, dil bi kul didî.

Min can û dil dan, dil kiriye qêrîn,
Go ho Cegerxwîn, dil bi gul didî.

Cigerxwîn

Türkçesi:

GÜL SATICISI

Bir gül satıcısı gördüm uyandığımda
Çok sevindim, gülü kalbe değişeceğine
Gülü kalbe değişeceğine

Bir kalbimiz vardı, hastalık ve yara dolu
İnanamadım önce, gülü kalbe değişeceğine
Gülü kalbe değişeceğine

Pazarlık ettik, “Takas etmem” dedi;
“Güle canını da verir üstüne
Canını da verir üstüne”

Sordum: “Can ve kalbini kim değişir bu güle!”
“Pazarlık” bu dedi “Yaralı ya kalbin
Yaralı ya kalbin”

Canımı da kalbimi de verdim, kalp feryad etti;
“Hey Cigerxwin, bir güle değişti kalbini
Bir güle değişti kalbini

DENDAR

Ez tore na zerya xo yakeri
Be tore decanê xo vaceri

Xelê waxt teyna nalee na zeryam
Ustena çe mê rijiyê be to
Dendare tiyo, ez tore mıneto

Meymana xızıria to aspara
Hewnê mıde fetelina
Gula to boa gula usaria
Serê mıde çerexina

Ez tore ni baxçê xo rakeri
Be tore kılama xo vaceri

Esqê ni dem u dewran tiya
Roştiya mê tiya tariye dina de
Dendarê tiyo ez tore mıneto

Mehmet Çetin

Türkçesi:

BORÇLU

Ben sana bu yüreğimi açayım
Gel sana ağrılarımı anlatayım

Hayli zamandır yalnız inledi bu kalbim
Evimin direği yıkıldı sensiz
Borçlunum senin, minnettarınım

Xızır’n konuğusun sen, atlısın,
rüyamda geziniyorsun
Gülsün sen, bahar gülü kokususun
Başımda döneniyorsun

Ben sana şu bahçemi açayım
Gel sana şarkımı söyleyeyim

Bu demin devranın aşkı sensin
Işığım sensin dünya karanlığında
Borçlunum senin, minnettarınım

“Eşit değilsiniz dendikçe daha çok öldürülüyoruz”

0

İstanbul Uluslararası Kadın Buluşması Toplantısı’nda konuşan Erdoğan kadınlar tarafından protesto edildi.

Başbakan Erdoğan, İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Uluslararası İstanbul Kadın Buluşması Toplantısı’na katıldı. Erdoğan konuşurken salondaki kadınlar ellerinde, “Erkeklerin sevgisi hergün 3 kadını öldürüyor”, “Eşit değilsiniz dendikçe daha çok öldürülüyoruz” yazılı dövizleri açtı.

Erdoğan’ın korumaları sert biçimde dövizleri yırtıp, kadınları dışarı çıkardı. (sol)

Lütfen artık ülke sıralama listeleri yapılmasın!

0

BM’nin hazırladığı dünyada yaşanacak en iyi ülkeler sıralamasında Norveç birinci olurken, Türkiye yine listenin sonlarında yer aldı.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının (UNDP) yeni İnsani Gelişme Endeksine (İGE) göre, dünyada yaşanacak en iyi ülke Norveç, yaşam standartları en düşük ülke ise Zimbabve.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, UNDP Başkanı Helen Clark’ın da katıldıkları toplantıda açıklanan raporda, ülkeler çok yüksek, yüksek, orta ve düşük insani gelişmenin görüldüğü ülkeler olarak gruplara ayrıldı.

Endekste Türkiye de 0,679’luk bir değerle 169 ülke arasında 83. sırada yer alarak ‘yüksek insani gelişme’ gösteren ülkeler sınıfına girmişti.

Listeye göre Norveç en yüksek insani gelişme endeksiyle 1. sırada yer alırken, Avusturalya 2., Yeni Zelanda 3., ABD 4., İrlanda 5., Liechtenstein 6., Hollanda 7., Kanada 8., İsveç 9. ve Almanya 10. sırada yer aldı.

Endekste Japonya 11., İsrail 15., Yunanistan 22., İngiltere 26., Birleşik Arap Emirlikleri 32., Kıbrıs Rum kesimi 35. sıraya yerleşirken, “en yüksek insani gelişme endeksine” sahip ülkeler genelde Batı ülkeleri oldu.

Doğumda yaşam beklentisinde Japonya 83,6 yaşla başı çekerken, Afganistan 44,6 ile en alt sırada yer aldı.

Raporu hazırlayanlardan Jeni Klugman gazetecilere yaptığı açıklamada, genel olarak ülkelerin insani gelişme açısından özellikle son 40 yılda son derece ileri gittiğinin görüldüğünü belirtti. (AA)

En radyoaktif konvoy yola çıkıyor

Çernobil’in iki katı oranında radyoaktif madde içeren bir nükleer konvoy bugün Fransa’dan Almanya’ya doğru yola çıkıyor.

Dünyanın en radyoaktif nükleer konvoyu bugün Fransa’dan Almanya’ya doğru yol çıkıyor.

Çevreciler, Çernobil’in iki katı radyoaktif olduğunu belirttikleri konvoyu engellemek için eylem hazırlığında.

Fransız nükleer tesislerinde işlenmiş 123 ton Alman nükleer çöpü, 308 vagon içinde Fransa’nın La Hague kentinden, Almanya’nın Gorbelen kentine taşınıyor.

Almanya’da çevreci eylemciler, konvoyu engellemek için hazırlık yapıyor.

Bu eylemin Almanya’da son 33 yılın en büyük nükleer karşıtı protesto olabileceği belirtiliyor.

Çevreci Greenpeace örgütü, konvoyun dünya tarihinde görülmemiş biçimde radyoaktif olduğunu ve içeriğinde Çernobil’in iki katı radyoaktivite olduğunu savunuyor.

Almanya’da nükleer santrallerde kullanıcak olan radyoaktif maddeyle, 24 milyon Alman’ın bir yıllık enerji ihtiyacının karşılanacağı kaydediliyor. (Ntv)

Onu bilmem de bunu bilirim

Youtube : Bir kazanç kapısı

Hep Youtube’u nasıl bir ekmek teknesi haline getirebileceğiniz anlatılır. Birkaç milyon insan tarafından izlenecek bir video koyarsanız Youtube’un size belli miktarlarda kar payı aktarılacağı rivayet edilir. Onu bilmem de Youtube’dan sağlam para kazanmanın yeni bir yolu var artık. Hem de çok basit! Anlatayım da yurdumun işsizlikle boğuşan genç dimağlarına bir yararım dokunsun.

Şimdi efendim, öncelikle yurtdışında, şöyle sağlam demokrasiye sahip ülkelerden birinden cevval ve güvenilir bir kanka buluyorsunuz. Ardından çeşitli montaj ve 5. sınıf esprilerle dolu bir video hazırlıyorsunuz; videonun örneğin Atatürk’ü ya da devlet büyüklerimizden birini komik gösteren, onlarla dalga geçen bir içeriği olmasını sağlıyorsunuz. Ardından bu videoyu o bulduğunuz sağlam ve cevval kankanıza gönderiyorsunuz, o da youtube’da kendisine rahatlıkla ulaşılmasını sağlayacak bir hesap açıp bu videoyu koyuyor youtube’a. Video yayına girer girmez etrafa “Rezalet! Atatürk’e hakaret eden video youtube’da!!” temalı mesajlar, facebook iletileri, e-mailler falan yolluyorsunuz. Birkaç gün içinde video şikayet ediliyor, Youtube doğal olarak videoyu kaldırmıyor, cevval bir avukat ya da vatanını çok seven bir Türk evladı çıkıp olayı mahkemeye götürüyor, ve mahkeme de youtube’a erişimi kapatıyor. Erişim engelledikten sonra halk olarak isyan ediyoruz. AKP hükümeti de neoliberal imajının zedelenmesinden ve bu Youtube konusunun arık boku çıktığını düşündüğünden hemen harekete geçiyor. Yurtdışı merkezli ve kendisine yakın bir STK veya şirkete “Oğlum şu videonun haklarını satın alın da kaldırın, biz de Youtube’a erişimi açalım” diyor. Hehe, şimdi anladınız di’ mi? O şirket veya STK videonun sahibi olan kankanızla iletişime geçiyor, güzel bir meblağ karşılığında videonun haklarını satın alıp Youtube’dan siliyor. Siz de paraları yurtdışında yaşayan cevval ve sağlam kankanızla kırışıyorsunuz bir güzel. Aynı işlemi farklı hesaplarla en az birkaç defa tekrar ederek en azından aylık akbil ve Nevzade’de bira masrafınızı rahat rahat karşılayabilirsiniz. Hadi bu da benden size kıyak olsun.

Kıyak

“Kıyak geçmek” ne demek, bilir misiniz? Çok gizli kaynaklardan edindiğim bilgiye göre kıyak aslında seyislerin atların çiftleşmesini kolaylaştırmak için aygırların (erkek at yani) pipisini sıvazlayıp adrese (yani bağyan atın vajinasına) güvenli biçimde ulaşmasını sağlama eylemi imiş. “Bundan böyle kıyak geçilmeye!” demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Kıyak geçmek arkadaşlığın 5 farzından biri ne de olsa.

5

Beş diyince akla ilk ne gelir? 4’ten sonra gelen ilk tam sayı, yirmi bölü dört, en küçük 3. (ya da 2. veya hatta 1.; zira 1 ve/veya 2 sayılmıyordu galiba) tam asal sayı, futbolda 4-4-2 düzeninde liberoların numarası, Maskeliğ Beşler Kıbrıs’ta filmi? İşte hepimizin aklına ilk çırpıda gelen farklı yorumların nedeni sembolik etkileşim (symbolic interactionism) teorisi tarafından “perspektif” kavramıyla açıklanıyor. Bu sosyal bilim teorisine göre “gerçek” denen şey bireylerin sürekli olarak her durum ve “şey”i, ki buna diğer bireylerin davranış, eylem ve sözleri de dahil, yorumlama yoluyla yarattığı bir varsayımlar bütünü. Bu teori diyor ki, örneğin iki kişi konuşurken, A kişisinimn söylediğini B belli bir biçimde yorumluyor, ona göre bir cevap hazırlayıp veriyor, ardından da A kişisi B’den duyduğunu yorumlayarak ona göre bir cevap veriyor. Yani tüm iletişimimiz sürekli olarak inşa edip durduğumuz bir varsayımlar bütününe dayanıyor. İşin eğlenceli kısmı varsayımlarımızı doğru kabul etmek zorundayız, zira öbür türlü herhangi bir cevap vermemiz mümkün olmaz, ve ama varsayımlarımızın doğru olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bu yüzden sembolik etkileşim teorisi tüm sorunların çözümü için etkin diyalog ve karşılıklı olarak birbirini anlama için çaba sarfetmek yollarını öneriyor. Şimdi kalkar da “anladık da niye anlatıyorsun bunları?” derseniz, verecek bi’ cevabım emin olun yok. En fazla “abi iki muhabbet ediyoruz şurada, hemen bikbik ötme” diyerek etkin bir diyalog başlatabilirim.

Derin sular

Ya da “İşte dostlar, Türkiye’de yaşadığımız bütün sorunların çözümü de etkin diyalog kurmaktan geçiyor. Kürt sorunu için de, çevre sorunları için de, demokratikleşme için de…” diyerek derin sulara dalabilirim ama o da hafiften bayar diye korkmuyor değilim. Alın size örnek, derin sulara dalmanın okuyucuyu bayacağını varsayıp bundan kaçınıyorum, halbuki okuyucu derin sulara dalmıyor olmamı apolitik bir yazı yazmak isteğinde oluşum olarak yorumlayabilir. Bunun üzerine aşağıdaki yorum köşesine “Ne biçim adamsın sen, biraz cesuır ol, gençlik bitmiş cıkcık” minvalinde bir yorum yazabilir; ben de bu yorumu “Bunu yazan kemikten Kürt ya da Türk milliyetçisi herhal” diye yorumlayıp ona göre bir cevap yazabilirim. Nereden nereye… Dikkat edin bak, her gün binlercesiyle karşılaştığımız yanlış anlaşma ve kavgaların neredeyse tamamı bu karşılıklı yanlış yorumlama ve varsayımlardan çıkıyor. Demek ki neymiş….

Kolpa

O değil de, bu haftaki yazı çok bi’ kolpa gibi oldu sanki. Bu kolpalığın sebepleri yok mu, var tabi, ama şimdi bir de onları açıklayarak daha da baymamayım yazıyı. “You don’t always get what you want” diyor a canım House.

House

Bu diziyi, ya da dizideki House karakterini gelmiş geçmiş en muhteşem televizyon karakteri yapan ne? Anti-kahraman oluşu mu, Hugh Laurie’nin inanılmaz oyunculuğu mu, şahane kurgu mu, izleyicinin her türlü duygusuna dokunan dramaturjisi mi, yoksa hepimizin içinde az veya çok bir House oluşu mu? Ben kendimi buluyorum mesela House’da, oturup yazdığım makalelerde “Kırsal Kalkınma politikalarında House MD yaklaşımı” falan diye oturup anlatıyorum ciddi ciddi. Geçen hafta, oldukça içkili bi’ gecede House’dan açıldı yine muhabbet. 3 kişiyiz, ben, geçen seneden beri görüşmediğim eskilerden bi’ bayan manita, bi’ de ortamda yeni tanıştığımız bi’ genç. Ben “House” dedim, çocuk gülerek “He’s such a dick” dedi (süper çeviri : “Yavşağın teki o yau”). Gülümsemedim, “I’m a dick” dedim (süper çeviri : “Ben de yavşağım lan.”). Yanımdaki kız güldü, “Yes, you’re such a dick” (süper çeviri : “Hem de nasıl bi’ yavşak sen bana sor”). 5 dakika sonra kız bana evlenme teklif etti. True story (süper çeviri : “Valla lan, yeminlen.”)

Aynı gece, bi’ başka kız, adımın Albert Einstein olduğunu sandığı için çok pis sinirlendi bana. True story.

Dr. Kahraman Şahin: “Aile Hekimliği ile sağlık ocakları muayenehane oluyor.”

Dr. Kahraman Şahin

Aile Hekimliği, Ankara’dan sonra artık İstanbul’da da devrede. Sistem pek çok sorunla başladı, ama doktorların sistemle ilgili eleştirileri ilk etapta yaşanan bu sıkıntıların çok ötesinde, çok derininde… O hekimlerden biri, Dr. Kahraman Şahin, sağlıkta kapsamlı bir dönüşümün üçüncü aşaması dediği aile hekimliğini Yeşil Gazete’ye değerlendirdi. Aynı zamanda Yeşiller Partisi Parti Meclisi üyesi olan ve partide sağlık politikaları üzerine çalışan Dr. Kahraman Şahin, sistemin uzun vadeli sıkıntılarına dünyadan da örnekler vererek dikkat çekti.

– Aile hekimliği uygulaması İstanbul’da pürüzlerle başladı. İl Sağlık Müdürlüğü’nün internet sitesine bakılarak aile hekiminin hangi merkezde çalıştığı bilgisine ulaşılıyor, ama sağlık ocağı bulunamıyor. Sağlık ocağını bulabilenlerden bazıları ise kendi aile hekimlerinin henüz göreve başlamadığını öğreniyor. Sizin izlenim ve gözlemleriniz nelerdir?

Başlangıçta her ilde bu tür aksaklıklar yaşandı ve bu normaldir. Aile Hekimliği’ni seçen hekimler arasında da atandıkları aile sağlığı merkezlerini çalışır hale getirmek için bir takım enstrümanları ve yanlarında çalıştıracakları sağlık personelini tamamlamak için zamana ihtiyacı olanlar var sanırım.

– Hastalar açısından sistemin en cazip yanı hem kendisinin, hem ailesinin tüm sağlık sorunlarını yakından bilen bir doktorun varlığı. Doktor başına 3 bin 500 hasta düşerken bu gerçekçi mi?

Evet haklısınız, zaten sistemin iyi yönü olarak bu gösteriliyor. Ama sağlık sistemi bir bütündür, yalnızca bu bire bir ve sempatik yönüyle değerlendirme yapmak doğru değil. Gazetelerde aile hekimliğinin faziletleri anlatılırken kendilerine bağlı hastaların evlerinde çay içerken sohbet eden hekimlerin fotoğraflarını görüyoruz bol bol. Elbette bu insani ilişkiler önemli, ama burada işin özellikle koruyucu sağlık hizmetleri yönünün eksik kaldığını, daha çok tedavi edici sağlık hizmetlerini düzenlendiğini görüyoruz. Aile hekimlerinin kendine bağlı nüfusun tamamının sağlık sorunlarını yakından bileceğini farz etsek bile, bunun mükemmel bir şey olduğunu düşünmemizi gerektiren ne gibi bir sonucu olduğunu ben bilmiyorum. Dediğim gibi bunlar sempatik görüntüler, ama zaman ilerledikçe korkarım yıllardır bu sistemi taşıyan Almanya’da olduğu gibi sistemin neoliberal yönüne dönük sıkıntıları ile tanışmaya başlayacağız.


“Proje Dünya Bankası desteği ile hayata geçti”

–    Aile hekimliği uygulamasına geçiş sağlıktaki kapsamlı dönüşüm programının bir adımı. Bu dönüşüm ne anlama geliyor? Hedeflenen ne? Genel tablo içinde aile hekimliğinin yeri ne?

Evet, tam dediğiniz gibi Aile Hekimliği uygulaması Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sondan bir önceki adımı. Bu dönüşüm programının uygulamasını ben şuna benzetiyorum:

Günün birinde kapınız çalınsa, kapıda iki kişi bir bankadan geldiklerini, evinizin temizlik ve hijyen durumunu incelemek istediklerini söyleseler, siz de tam olarak anlamasanız da izin vermiş olsanız, incelemenin ardından evinizi hiç de sağlıklı bulmadıklarını söyleyip bir rapor hazırlasalar, mutfak ve banyo dolaplarınızı, su ve gider borularınızı değiştirmeniz gerektiğini söyleseler ve ne şekilde değiştireceğinize dair proje hazırlayıp bunun için size hemen bir yılda geri ödemeli bir kredi vereceklerini, ama banyo mutfağınızı sadece onların istediği şekilde yapmanız gerektiğini söyleseler ne yaparsınız?

Tahminen, nazik biri iseniz daha en başta, yani evinize ilk geldiklerinde ya da size proje sunduklarında teşekkür eder reddedersiniz. Yok eğer biraz sinirli biri iseniz hatta ters bir gününüzdeyseniz zaten siz bilirsiniz ne yapacağınızı.
Oysa ki Türkiye’de uygulanmakta olan “Sağlıkta Dönüşüm Programı” (SDP) tam da böyle bir şey işte. Bankanın Dünya Bankası olması sizce bir şey değiştirir mi?

1990, 1994 ve 1997 yıllarında bu minval etrafında Dünya Bankası ile sağlıkta iyileştirme ve dönüşüm üzerine 3 adet proje yapıldı. Bu projelerin amacı öncelikle bir “mite” dayanıyordu: “Finansı sağlayan ile hizmet veren aynı olmamalıydı”. Evet bu projelerin amacı bu sektörleri ayırmak ve sonunda aile hekimliği pilot uygulamasını başlatmaktı. Projelerin Dünya Bankası (DB) tarafından karşılanan kısımları sırasıyla 75 milyon $, 150 milyon $ ve 14,5 milyon $ olarak kredi şeklindeydi. Son olarak da 2003 te yapılan ve 2004-2007 arasında Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamındaki proje için ise DB 50 Milyon Avro kredi verdi. (Türkiye: Daha iyi erişim ve etkinlik için sağlık sektörü reformu) İçlerinde Türkiye den raportörler olsa da projeler DB projeleridir.

Proje amaçlarına bakarsak, görünürde ve yazılı amaç daha eşitlikçi, kapsayıcı ve koruyucu toplumsal sağlık hizmetlerinin yerleşmesini sağlamak olsa da, neoliberal hedeflerin sağlık yapılanması içine monte edilmesinden başka gideceği yer olmayan ve bunun dışında hiçbir yaratıcılık içermeyen, sağlık hizmeti veren kurumları birer sağlık işletmesine ve şirketlere dönüştüren bu projeler başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere DB’nın evlerini ziyaret ettiği pek çok ülkede uygulanmış, başarılı olmak bir yana, var olan, kırık dökük de olsa yürüyen sistemleri daha da eşitsiz hale getirerek, kabaca parası olanın daha iyi sağlık hizmetine erişebildiği bir yöne evirmiştir.

DB, uygulamaların bu yönde sonuç vermesini başarısızlık olarak kabul etmemiş belli ki, çünkü evinin kapsını çaldığı ve ona kapıyı açan her ülkede aynı projeleri yürütmüştür. Yine belli ki asıl hedef düzgün ödenen krediler ya da sağlık sektöründe oluşan piyasacı ekonomidir ve ne de olsa devletlerin bütçelerinde sağlığa, sosyal devlet harcamalarına pay ayrılmazsa IMF ve DB kredilerini ödeme konusunda daha rahat olurlar.

– Aile hekimlerinin kamu görevlisi değil özel muayenehane hekimleri olduğu iddiasındasınız. Bunu açar mısınız?

Elbette, hukusal olarak da kamu görevlisi değiller artık. Aile Hekimliğini kabul eden hekimler şu ana dek memur statüsünde, yani kamu görevlisi olsalar da, bu durum ücretsiz izinli sayılma yolu ile dondurularak iptal ediliyor ve sözleşmeli statüsüne geçiriliyorlar. Bakanlıkla sözleşme yapan hekimler eski sağlık ocaklarını (şimdilik) ya da ilerde başka mekanları kendileri kiralayarak yanlarında çalıştıracakları bazı personelin maaşlarını ödeyerek ve zamanı geldiğinde vergi evraklarını düzenleyip vergilerini ödeyerek çalışacaklar, bu size de muayene hekimliğini hatırlatmıyor mu?


“Eczacıların yaşadıkları sıkıntılar doktorları da bekliyor”

– Genel sağlık sigortası sistemi neler getiriyor? Neler götürüyor?

Sosyal Güvenlik kuruluşları, SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) şemsiyesi altında toplandıktan sonra oluşumun içinde sağlık finansmanı için GSS (Zorunlu genel sağlık sigortası) yapılandırıldı. 1 Ocak 2012’de başlayacak olan bu sistem kişi başına düşecek sağlık harcamaların Temel Teminat Paketi ile şekillendiren ve GSS primini ödemeyen hiçbir vatandaşı sağlık sistemi içine almayan zorunlu bir sigorta sistemi. Finansal ayrıntılarına girmek uzun iş ama primin yarısı kişilerin cebinden yarısı patronun (kamudaysa devletin) cebinden olacak şekilde planlanmış.

Yeşil kart uygulaması yerine prim ödeyemeyecek olanların primleri Devlet tarafından ödenecek ve bir GSS karnesi verilecek; bunun şartı aylık net asgari ücretin üçte birinden az geliri olmak (bugün için aylık 253 TL). Bu rakamın yoksulluk sınırı değil, açlık sınırı olduğu kesindir. Dünya Bankası hasta olanların imdadına temel teminat paketini sunmayı ancak açlıktan ölmeden önce sunmaya izin vermiş demek ki. Temel teminat paketi kapsamı çok açık değil ama bunun zamanla daralacağını, uygulanan yıllar içinde içinin zayıflayacağını tahmin etmemek için sanırım bu dünyaya uzaydan yeni gelmiş olmak ya da oldukça saf olmak gerek.

– Eczanelerin Sosyal Güvenlik Kurumu ile yaşadıkları sıkıntılar göz önüne alındığında doktorlar açısından beklenen ne?

Aynı şeyler bekliyor aile hekimlerini de. 2004 yılındaki pilot uygulamadan bugüne dek aile hekimlerinin maaşları ve muayene olan hastaların giderleri, GSS henüz devreye girmediğinden devlet tarafından ödendi. Ancak bundan bir süre sonra aile hekimleri baktıkları hasta başına düzenleyecekleri evraklar ile aynı eczanelerde olduğu gibi paralarını SGK kapısında sıraya girerek alacaklar. Toplum olarak bu şartlara sahip aile hekimlerinden biz de iyi hekimlik uygulamaları bekleyeceğiz.

– Sağlık ocaklarının aile hekimliği ile birlikte tarihe karışması sağlık sistemindeki atıl ve sorunlu yapının sona ermesi mi demek?

Doğru söylüyorsunuz. Sağlık Ocağı sisteminin de atıl ve sorunlu yanları var. Ama bunun suçu en başta sistemin kendisinde ya da hekimlerde değil, bunu uygulayamayan siyasi iradede. Örneğin sevk zincirinin uygulamaya geçirilememiş olması, hekim ve sağlık personeli dağılımının adilane yapılamaması sorunlar arasında. Ancak ben yine de koruyucu sağlık hizmetlerinin iyi yürüdüğü tüberküloz takip ve tedavisinde doğrudan gözetimli tedavinin de bir ayağı olan Sağlık Ocaklarımızın, yok edilmemesi gereken, iyi yaptığımız işlerden olduğunu düşünüyorum.


“Sistem komşuda da sorunlu”

–    Sistemin uygulamaya geçtiği başka ülkelerde durum ne?

Dünya Bankası 2003 raporu ile gündeme giren ve proje olarak başlayan aile hekimliği aynı rapor ve projelerle en son Bulgaristan’da uygulandı. Bu sistemin sonuçlarını komşuya sorsaydık, herhalde iki kere daha düşünmememiz gerekirdi bu bankacının bize önerdiği aile hekimliği sistemine geçmeden önce.

Bankacı, Türkiye ile SDP için görüşürken aynı dönemlerde komşu eve de uğramış olsa gerek ki, 1999 da Bulgaristan’a da 63,3 milyon dolar kredi vererek sağlıkta dönüşümü başlatmış. Latin Amerika’da ve Türkiye’de kurulan kurumların tamamı Bulgaristan’da da kurulmuş durumda. Örneğin bizdeki GSS, yani zorunlu sağlık sigortası ve SGK orada “Ulusal Sağlık Sigorta Fonu” adı altında kurulmuş. Bu fon içinde de bir teminat paketi var ve uygulama başladıktan bir yıl sonra pek çok şey teminattan çıkarılmış. Aile hekimliği sistemi kurulduktan sonra, sonuç olarak halkın cepten ödediği miktarlar giderek artmış. Aile hekimleri belli sürede belli sayıda hastanın üstünü hastaneye, uzman hekim muayenesine sevk ettikleri takdirde maaşlarından kesinti yapılma tehdidi bulunduğundan bu konuda bir sıralama karaborsası ve ayrı bir kazanç kapısı oluşmuş. Aile hekimlerinin vergi kaçırmak için yaptıkları çabalar da işin cabası… Sağlık sektörü ve hekimlik bu olmamalı.

– Sistemin daha sağlıklı işlemesi için önerileriniz neler?

Açıkçası reform olarak açıklanan bu düzenlemelerin gözden geçirilmesi şart. 224 sayılı sağlıkta sosyalizasyon yasasını güncelleyerek yeniden uygulanmasını sağlamak, sağlık ocaklarını yapı tamamen tahrip olmadan geri getirmek sosyal devletin gereği diye düşünüyorum. Aile Hekimleri GSS henüz devreye girmeden yeniden kamu görevlisi yapılarak eski işlerine döndürülmeli. Böylece yeniden sağlık ocağı yapılanmasına dönülmesi ve yeniden iş güvencelerine kavuşturulması sağlanır ve bu hem hekimler hem hastalar için en sağlıklısı olur.

Hele ki kamu hastane birliklerinin devreye girmesi ile birlikte sağlık ocakları nasıl şimdi muayenehane gibi oluyor dediysek, devlet hastaneleri de özel hastane oluyor demektir. Bundan kesinlikle vazgeçilmelidir.

GSS yerine genel finansman modelini yeniden aktifleştirmek sağlık harcamalarını genel bütçeden ve vergilerden karşılamak, bunun için Sağlık Bakanlığı’nın bütçeden payını artırarak sosyal güvencesiz vatandaşlarının harcamalarını buradan yapmak, prim esasını çalışan kesimin sosyal sigorta primlerinden ve vergilerden yaparak aktarmak, sorunuz karşısında ilk aklıma gelen çözüm önerilerim.

RÖPORTAJ: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Bu festival genç klasikçileri arıyor!

Önümüzdeki yıl üçüncüsü düzenlenecek Genç Klasikçiler Festivali’ne başvurular başladı. İstanbul Seyrantepe’de düzenlenen festivalin amacı gençlerde akademik müzik algısını oluşturmak ve Sanayi Mahallesi’ni iyi müzikle buluşturmak olarak tanımlanıyor. Festivali düzenleyenler festivalin diğer festivallerden farkını şöyle anlatıyorlar:

“Müziğe yeni bir perspektiften bakmak, belki yeni bir eğlence anlayışını ortaya koymak… Sadece klasik batı müziğinden değil, halk müziğinden, Klasik Türk Müziği’nden bahsedebilmek. Belirli müzik türlerinin belirli kesimler tarafından sahiplenilmesini reddetmek ve sınırları ortadan kaldırmak. Çok önemli bir başka nokta daha var: Yaptığımız şey sadece bir festivali organize etmek değil; müziğin içine girmek, öğrenmek, icra etmek isteyip buna fırsat bulamaya, gençlere çocuklara erişmek. Bu sebeple Seyrantepe ve Kağıthane bölgesinde yer alan 5 okulda konserler veriyor, yaptığımız duyurularla öğrencileri StüdYOYO’ya bekliyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan aldığımız destekle düzenleyeceğimiz kulak sınavının ardından her okuldan 1 öğrenciye, 1 senelik piyano bursu vermek için hazırlıklarımızı tamamlıyoruz.

Genç Klasikçiler Festivali, profesyonel sanatçıların yanı sıra, Türk ve yabancı genç yeteneklere, çocuklara odaklanan ve İstanbul’a armağan edilmiş özel bir etkinlik. Sanayi Mahallesi ve Kâğıthane bölgesi sakinlerini, çalışanlarını, çocuklarını kucaklayan; gencklasikciler.org ile dünyanın tüm yetenekli gençlerine ve müzikseverlerine de açık olan alternatif bir oluşum. Festival fikrinin Sanayi Mahallesi’nden çıkmış olması rastlantı değil. YOYO, Seyrantepe Sanayi Bölgesi’nde yaşıyor. Seyrantepe; sanayi bölgesini tanıyan, pek çok projesinde ilhamını bu yapıdan alan, aynı zamanda sanatla iç içe olan bir grubun merkez noktası.”

Genç Klasikçiler Festivali’ne destek verenler arasında Gülsin Onay, Fazıl Say, Şirin Pancaroğlu, Cem Mansur, Bülent Bezdüz, Irini Kyriakidou, Erdan Erzincan, Burçin Büke, Birsen Ulucan, Özcan Ulucan, Semplice Quartet ve Sevil Ulucan bulunuyor.

Festivale katılmak isteyen genç klasik müzik sanatçılarının başvuruları için kayıtlar başladı. 1 Şubat 2011 tarihine kadar sürecek olan başvurular için gerekli bilgilere ve başvuru formuna http://www.gencklasikciler.org/ adresinden ulaşmak mümkün.

(Yeşil Gazete)

Genç Klasikçiler Festivali İstanbul’da yolları çok sık kesişmeyen kişi ve kavramları yan yana getirmek düşüncesi ve hayaliyle oluştu. “Sanat ve Seyrantepe”, “gençlik ve klasik müzik”, “klasik müzik ve gündelik yaşam” birbirine uzak ikililer arasında yer alıyordu.

Çıkış noktamız, klasik müziğin bağlayıcılığına inanmaktı. Sanatçılarla, gençlerle, işçilerle, müzisyenlerle, akademisyenlerle, sokaktaki herkesle aramızdaki bağları hatırlatmak istiyorduk. Birbirimizin üstüne basarak yürüdüğümüz sırada bir an durmanın, yavaşlamanın, müziğin sesine kulak vermenin hepimize iyi geleceğine emindik.

Seyrantepe’de işinden çıkıp evlerine giden işçilerin bir kültür merkezinde buluşmaları mümkün olabilir mi? Metroda, konser vagonuna binen birinin, müziğin geldiği yönü takip ederek Seyrantepe’ye ulaşması sağlanabilir mi? Klasik müzikle dinleyici arasındaki mesafeler kısaltılabilir mi? Uluslararası boyutta bir festivalle bu sorulara “evet” cevabı verilebilir mi?

2009 yılında Seyrantepe’de yer alan 190 kişilik stüdyomuzda düzenlediğimiz ilk festivalle önemli bir adım attık. Projemize çocukları ve gençleri de dâhil ettikten sonra organizasyonun sürdürülebilir olmasına odakla zamanının geldiğini düşündük. Odağımızı bu yöne çevirmekle ilgili kararımızda, bizi destekleyen isimlerin etkisi büyük oldu. Klasik müziğin önde gelen isimlerinin bu yapıya duydukları inançla çoğaldık. Özellikle festivalimize uluslararası bir kimlik kazandırmak yolundaki çabalarımızın olumlu sonuçlarını görmekten büyük mutluluk duyduk. Bu çerçevede, komşumuz Yunanistan’la dostluk bağlarımızı kuvvetlendirecek önemli bir girişime imza atmış olduk. Bu yıl uluslararası başarılar elde etmiş 25 genç Yunanlı sanatçıyı ağırlayacak olmamız, festivalimizin kapsayıcılığını yansıtan önemli bir gösterge.

Amacımız, gençlerde akademik müzik algısını oluşturmak ve Sanayi Mahallesi’ni iyi müzikle buluşturmak. Müziğe yeni bir perspektiften bakmak, belki yeni bir eğlence anlayışını ortaya koymak… Sadece klasik batı müziğinden değil, halk müziğinden, Klasik Türk Müziği’nden bahsedebilmek. Belirli müzik türlerinin belirli kesimler tarafından sahiplenilmesini reddetmek ve sınırları ortadan kaldırmak. Çok önemli bir başka nokta daha var: Yaptığımız şey sadece bir festivali organize etmek değil; müziğin içine girmek, öğrenmek, icra etmek isteyip buna fırsat bulamaya, gençlere çocuklara erişmek. Bu sebeple Seyrantepe ve Kağıthane bölgesinde yer alan 5 okulda konserler veriyor, yaptığımız duyurularla öğrencileri StüdYOYO’ya bekliyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan aldığımız destekle düzenleyeceğimiz kulak sınavının ardından her okuldan 1 öğrenciye, 1 senelik piyano bursu vermek için hazırlıklarımızı tamamlıyoruz.

Genç Klasikçiler Festivali, profesyonel sanatçıların yanı sıra, Türk ve yabancı genç yeteneklere, çocuklara odaklanan ve İstanbul’a armağan edilmiş özel bir etkinlik. Sanayi Mahallesi ve Kâğıthane bölgesi sakinlerini, çalışanlarını, çocuklarını kucaklayan; gencklasikciler.org ile dünyanın tüm yetenekli gençlerine ve müzikseverlerine de açık olan alternatif bir oluşum. Festival fikrinin Sanayi Mahallesi’nden çıkmış olması rastlantı değil. YOYO, Seyrantepe Sanayi Bölgesi’nde yaşıyor. Seyrantepe; sanayi bölgesini tanıyan, pek çok projesinde ilhamını bu yapıdan alan, aynı zamanda sanatla iç içe olan bir grubun merkez noktası.

“Sanayi Devrimi” olarak tanımlanan festivalimizin bu yıl ikincisini gerçekleştiriyoruz. Müziği İstanbul’a alternatif bir noktadan yayılmasını sağlamak; İstanbul’un kozmopolit yapısını, karmaşasını ve çılgın uğultusunu müziğin pek çok türüyle dengelemek istiyoruz. Bunu gençlerle, işçilerle, sanatçılarla ve destekçilerimizle bir arada başarmak en büyük hedefimiz.

Bize, Genç Klasikçiler Festivali’ne inanan, desteklerini esirgemeyen onur konuklarımıza; Gülsin Onay, Fazıl Say, Şirin Pancaroğlu, Cem Mansur, Bülent Bezdüz, Irini Kyriakidou, Erdan Erzincan, Burçin Büke, Birsen Ulucan, Özcan Ulucan, Semplice Quartet, Sevil Ulucan ve şef Anastasion Symeonidis eşliğindeki Yunan Gençlik Orkestrası’na sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Terzi Fikri. Oktay Ekşi – Koray Çalışkan

1979’da Ordu’nun fındık kadar ilçesi Fatsa’da bir şey oldu, birileri çok korktu. Erken yerel seçimde Devrimci Yolcu sosyalist Fikri Sönmez, nam-ı diğer Terzi Fikri, AP ve CHP’nin belediye başkan adaylarının toplam oyunu yüzde 50 geçip başkan oldu.

İlk iş olarak tek adam idaresini bırakıp kenti halkın iradesine bırakan bir sistem oturttu. Sonra da halkla beraber paçaları sıvayıp ‘Çamura Son Kampanyası’yla küçük Fatsa’yı büyük bir dertten kurtardı. Çamur kalktı, devrimci yolun önü açıldı. Bütün Fatsa sosyalistlerin çevresinde kenetlendi.

Halkla beraber idare

Terzi Fikri çok oldu. Halkla beraber halk için idarenin mümkün olduğunu gösterdi. Bir devrim rüzgârı Karadeniz’i sardı, herkes “Bizde de olur mu” diye sormaya başladı. İşte o zaman olan oldu.

Fatsa’ya karşı korkunç bir kampanya başladı. Hürriyet, Haziran 1980’den itibaren Fatsa’da kontrolün kalmadığını yazmaya başladı. Temmuza gelindiğinde gazeteye göre Fatsa artık fesatla bir anılıyordu. 10 Temmuz 1980 Hürriyet’i Fatsa’yı kanunsuzlukla itham ediyor, ajitasyonu doruğa çıkarıyordu.

‘Fatsa ders almalı’

Oktay Ekşi, ‘Günün Yazısı’ adlı köşesiyle Fatsa’da hürriyete son noktayı koydu. ‘Fatsa’dan Ders Almalı’ başlıklı yazısıyla orduyu göreve davet ederek Fatsa’yı korkunç tehlikeli bir örnek olarak tanıttı. Ona göre ordunun acilen üzerine gitmesi gereken Fatsa, bir nifak merkeziydi. Bir an önce halli vacipti. Yoksa tüm memleket Fatsa’ya dönüşebilirdi. Fatsa’ya ve herkese bir ders verilmeliydi. 11 Temmuz’da ‘Nokta Operasyonu’ adı verilen askeri yerel darbe, Fatsa’daki halk idaresine noktayı koydu.

Hürriyet ve Oktay Ekşi’nin yazmadığı çok şey vardı. Minik darbeden önce AP’li ve CHP’li ilçe başkanları, Fatsa’da huzurla bir arada yaşadıklarını söylemişti. Fatsa kaymakamının kendisi, Fatsa’da herhangi bir sorun olmadığını belirtmiş, kopartılan fırtınaya anlam verememişti. Önce kaymakam apar topar görevden alınmış, Süleyman Demirel hükümeti de mini darbe için yeşil ışık yakmıştı.

12 Temmuz 1980’de ordu, Fatsa’da yönetime el koydu. Oktay Ekşi rahat bir nefes aldı. 12 Eylül’ün provası başarıyla tamamlandı. Terzi Fikri gözaltına alındı, işkence tezgâhlarından geçti, cezaevinde ‘öldü.’

Geçen gün zar zor özür dileyen Oktay Ekşi’yi okurken düşündüm. Terzi Fikri soluna dönüp biraz daha mı rahat uyumuştur? Zannetmiyorum. Hiçbir suçu olmayan analar aklına gelmiştir. Yine de üzülmüştür. Öyle bir adamdı. Böyle anlattılar bize.

Yazı Dibi Notları

Fatsa hakkında harika bir belgesel: Özgür Açılım tarafından yapılan Unutturulanlar 1: Fatsa Gerçeği belgeseli. İzlemeli.
Radikal 2’de Esra Sarıoğlu, boşanmalarla ilgili yazımı eleştirmiş. Güzel bir yazı. Yanıtı yakında.
Pazartesi Kocaeli’nin Kandıra ve Kaynarca ilçelerini saran köylerdeydim. Durum korkunç, Türkiye’yi sallayacak bir sosyal hareket yolda, hikâyesi pazar gününe.

Radikal – 3 Kasım 2010

Londra 2015 adaylığından çekildi

0

İngiltere’nin başkenti Londra, 2015 Dünya Atletizm Şampiyonası adaylığından çekildi.

2012 yılında yapılacak olimpiyat oyunları için inşa edilen olimpiyat stadının, oyunlardan sonraki durumunun belirsizliğini koruduğu için adaylıktan çekilme kararı alınırken, 2017 yılındaki Dünya Atletizm Şampiyonası’na evsahipliği için Londra’nın aday gösterilmesi bekleniyor.

Uluslararası Atletizm Federasyonu, 2015 Dünya Atletizm Şampiyonası ile ilgili kararını 20 Kasımda açıklayacak.

Premier League’de mücadele eden Londra takımları West Ham United ve Tottenham Hotspur, olimpiyat oyunlarından sonra stadı kullanmak için resmen başvurmuştu. (ntv)