Ana Sayfa Blog Sayfa 5371

Pülümür’de de HES’lere tepki

0

Tunceli’nin Pülümür İlçesi’ne bağlı Şampaşa Deresi üzerinde kurulması planlanan Abdalan regülatörü ve hidroelektrik santral (HES) projesi için önceki gün (9 Kasım) şirket yetkililerinin ve Devlet Su İşleri (DSİ) Tunceli İl Müdürlüğü görevlerinin yapmayı planladığı “Halkı Bilgilendirme Toplantısı”, halkın tepkisi üzerine gerçekleştirilemedi.

Tunceli Emek Gazetesi’nin haberine göre, halkın ıslık ve “Dersim’de baraj istemiyoruz” sloganları üzerine toplantı başlamadan sona erdirildi. Toplantıda gösterim yapacak sunum cihazları itirazlar üzerine kapatıldı ve halk baraj istemediklerine dair imzaya açtıkları ortak metni görevlilere iletti.

Konuyla ilgili Munzur Koruma Kurulu’nun yayınladığı açıklama şöyle:

Bingöl ili, Yedisu ilçesi ve Tunceli ili, Pülümür ilçesi sınırlarında, Şampaşı Deresi (Kabaye  Çayı) üzerinde Yedisu Enerji Elk.Ürt.Ltd. Şti. tarafından kurulması ve işletilmesi planlanan  15,9 MWe /16,56 MW’m  kurulu gücünde ki Proje nin  yüklenicisi  AK-TEL Mühendislik Ltd. Şti dir.

Bizler yapılacak Baraj ve HES’lerin aşağıda belirttiğimiz sonuçlara yol açacağını düşünmekte ve yapılmasına karşı çıkmaktayız.

Yapılacak HES’ler sonucu tünellerden akacak suyun %90’ı bu mesafe boyunca nehir yatağından akmayacak, özellikle sonbahar ve kış mevsimlerinde su debisinin en alt seviyelere düşmesinden dolayı can suyu dahi bırakılamayacaktır. Can suyu olarak bırakılacak miktar bölgedeki  bitki ve hayvan ekosistemini ve yine buna bağlı diğer ekosistemleri ciddi şekilde etkileyecektir. Dolayısıyla can suyu olarak nitelendirilen su miktarı doğal ekosistemin varlığını, sürekliliğini kısa sürede tüketecektir.Yine nehrin su akışındaki azalma kara ekosisteminin ve buna bağlı karasal fauna üzerinde ciddi olumsuzluklar yaratacaktır.Yine inşaat sürecinde yaşanacak yıkım ve tahribat kaya ve orman ekosistemlerinin dengesini alt üst edecektir. Açılacak yollar kanallar doğal ortamı bozacak,ormanlara zarar verecektir.Regülatörün yapılacağı alan Milli Park veya ÖBA olarak belirlenmemiş olsa da buralarda bilimsel çalışmalar yapılmamıştır. Dersim’de ve yakın bölgemizde yapılan baraj ve HES projeleri sadece bitki ve hayvan ekosistemlerine, doğal yaban hayatına değil,  tatlı su ekosistemlerinin de bozulmasına neden olacaktır.

Boşalacak köylerimiz ve yerinden olacak insanlarımız barajların yaratacağı diğer bir sosyal trajedidir. Yerinden olacak insanlarımız kültür ve yaşam ortamlarından kopacak ve bir maceranın içine atılacaklardır.

Bu proje ile birlikte ilimizde yapılan ve yapılmak istenen baraj-HES sayısı 20 dir.Yapılacak bu projeler ile Dersim’de müdahale edilmemiş nehir veya dere kalmayacaktır.Yapılacak her bir baraj yada HES sadece yapılacak alanı etkilemeyecektir. Neredeyse göle dönüşecek ilimiz toprakları üzerinde yaban hayatı ve bitki çeşitliliği her bir barajdan sonra biraz daha yok oluşa yaklaşacaktır.

Baraj ve HES projeleri yerine ekonomik getirisi daha fazla olacak turizm ve üretime dayalı yatırımların yapılması daha anlamlı olacaktır.

Yine HES bölgenin fay hatları üzerinde bulunması deprem riskini de artırmaktadır. İlimizde yaşayan halkımızın ezici çoğunluğunun baraj ve HES projelerine karşı olduğu gerçekliği de ortadayken, devletin halkın bu istemlerine kulaklarını kapaması demokratik kültürümüz açısından da geri bir durumu ifade etmektedir.

(Bianet, Yeşil Gazete)

Yine bir patlama oldu, yine bir ceylan öldü

2009'da yerde bulduğu bombaatar mermisinin patlaması sebebiyle hayatını kaybeden Ceylan Önkol

Şırnak’ın İdil ilçesinin Sulak köyüne bağlı Aslantepe mezrasındaki bir evin bahçesinde henüz belirlenemeyen nedenle patlama meydana geldi.

Olayda, ilk belirlemelere göre 4 yaşındaki Saliha Rujiyan İdem öldü, kardeşi Beşir İdem (7) yaralandı. Yaralı Beşir İdem, Cizre Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alındı.

Olay, 1990’lı yıllarda terör olayları nedeniyle boşaltılan Kovak Mezrası’nda bugün öğle saatlerinde meydana geldi. Köyün boşaltılması ardından bölgeye askeri birlikler konuşlandırıldı. Mevzilerin kazıldığı ve kontrol noktalarının oluşturulduğu bölgede, 1994 yılından itibaren 2004 yılına kadar yol üzerinde bulunduğu gerekçesiyle askerler tarafından kontrol noktaları oluşturuldu. Askerler 2004 yılında kontrol noktalarını kaldırıp ayrılırken, bölgede boş kulübeler kaldı. Köye dönüş kapsamında 2 aile mezraya yaklaşık 2 yıl önce dönüş yaptı.

Gönülü geçiçi köy korucusu olduğu belirtilen Abdulgaffur İdem’in kızı Rujiyan ve oğlu Beşir İdem, bugün evlerinin önündeki bahçede oynarken patlama meydana geldi. Patlamada Rujiyan İdem öldü, ağır yaralanan Beşir İdem, Cizre Devlet Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alındı.

Patlama ardından savcı ve jandarma olay yeri inceleme ekipleri olay yerine giderek inceleme yaptı. Yapılan ilk incelemede patlamaya el bombasının neden olabileceği belirtildi. El bombasının yıllar öncesi askeri birlikten mi kaldığı ya da gönüllü köy korucusu olan baba Abdulgaffur İdem’e mi ait olduğu da araştırılmaya başlandı. Yetkililer, patlamanın kesin nedeninin detaylı incelemenin sonucunda belli olacağını bildirdi.

Hayatını kaybeden Rojivan İdem’in, Nisan ayından bu yana bölgede patlama sonucu hayatını kaybeden 10’uncu çocuk olduğu bildirildi. Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Şenlik köyü Paşaçiya mezrasında, 28 Eylül 2009’da hayvanlarını otlatan Ceylan Önkol (12), yerde bulduğu bombaatar mermisinin patlaması sebebiyle hayatını kaybetmişti. Olayla ilgili soruşturmadan bugüne kadar herhangi bir sonuç alınamadı.

(Anadolu Ajansı, DHA, Fırat Haber Ajansı)

Yunanistan’ın ilk bölgesel seçimleri

0

Yunanistan’da 7 Kasım günü önemli bir seçim yapıldı. Bölgesel ve yerel meclis üyelerinin, yani sadece belediye meclisi üyelerinin değil, bölgesel parlamento milletvekillerinin de seçildiği bu seçim bir ilkti. Yunanistan’ın yeşil partisi olan “Eko-Yeşiller”in eş sözcüsü Yannis Paraskevopulos’tan aldığımız bilgiye göre yapılan yerel ve bölgesel seçimlerde yeşil adaylar büyük başarı gösterdi. Seçimlerde 13 bölgeden 8’inde bağımsız yeşil adaylar yarışırken, kalan 5 bölgede yeşil adaylar sol seçim ittifakları içinde seçime girdiler.

Yeşiller’in seçimlere girdiği 8 bölgenin tamamında yeşil adaylar oylarını 2009’a göre arttırdılar. Ancak ittifak yapılan bölgelerde aynı başarı gösterilemedi ve bu bölgelerde herhangi bir yeşil üye meclislere seçilemedi. Seçim sonucunda bölgesel meclislerde yeşiller 9 sandalye kazanırken, yerel meclislerde de Atina ve Selanik belediye meclisleri de dahil olmak üzere 6 üye çıkardılar.  14 Kasım’da yapılacak ikinci turda daha fazla sandalye kazanma ihtimali olduğu söyleniyor.

Yunanistan’da bölgesel hükümetlerin oluşturulmasına dair kanun değişikliği yeni yapılmıştı. Bu değişikliğin ardından ülkenin bölgeleri de değiştirilmişti. Bunlar başkent Atina’yı içine alan Attica, Orta Yunanistan, merkezi Selanik olan Orta Makedonya, Girit, Doğu Makdonya ve Trakya, Epirus, İyonya Adaları, Kuzey Ege, Peleponese, Güney Ege, Teselya, Batı Yunanistan ve Batı Makedonya. Bu değişiklikten önce Yunanistan geleneksel olarak 10 coğrafi bölgeden oluşuyordu.

Geçen Pazar günü yapılan seçimler bu değişiklikten sonra yapılan ilk bölgesel seçimlerdi, ancak katılım oranı %60 ile oldukça düşük gerçekleşti. Paraskevopulos’un verdiği bilgiye göre seçim sonucunda sadece yeşiller ve komünistler oylarını somut olarak arttırdılar. Ancak bu tüm partilerin zafer ilan etmesine engel olamadı. Muhalefetteki muhafazakarlar beklenenden biraz daha fazla sandalye kazanırken, iktidardaki sosyalist parti sonuçlar açıklanır açıklanmaz erken seçimden vazgeçtiğini açıkladı.

Dergi çıkarmaktan vazgeçemeyenler

İsmail Ertürk, Enis Batur ve Gündüz Vassaf, ‘(yeni)’ adlı bir kültür dergisinin yayın kurulunda buluştu. Dergi, ekranlarda tekrarlanıp duran kanaat bombardımanına muhalif bir yayın olacak.

Enis Batur (ortada) İsmail Ertürk ü (solda) projeden vazgeçirmeye çalışsa da, Gündüz Vassaf ın da katkısıyla dergi çıkarılmış.

25 yıldan fazladır İngiltere’de yaşayan İsmail Ertürk dört ay önce çizgisini oluşturduğu bir kültür dergisinden bahsetmiş, isminin de (yeni) olacağını anlatmıştı. Ertürk, Manchester Business School’da ders veren bir iktisatçı; bu kültür dergisinin ilk sayısının ‘kriz’ üzerine olacağını söylediğinde bu çok anlamlı görünmüştü. Gerçekten de, ilk sayısı yayımlanan ve bundan böyle üç ayda bir, farklı dosya konularıyla okuma imkânı bulacağımız (yeni)’nin edebiyat, iktisat, küreselleşme, sanat kuramı gibi alanları bir araya getiren bir yapısı var. İlk sayının ‘kriz’e ayrılması, iktisat-edebiyat-kültür arasındaki bağlantılar üzerine bir düşünme pratiğinin sonucu.

İsmail Ertürk ve derginin yayın kurulundaki yazarlar Enis Batur ve Gündüz Vassaf’la (yeni)’nin yayıncısı Kırmızı Yayınları’nın ofisinde bir araya geldik. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın daha önce yayımlanmamış iki şiirini, Ferit Edgü’nün bir öyküsünü, Immanuel Wallerstein’la Banu Güven’in yaptığı bir söyleşiyi, İoanna Kuçuradi’nin yazın yitirdiğimiz Füsun Akatlı’nın cenaze töreninde yaptığı konuşmayı (ve daha pek çok değerli metni) içeren ilk sayıda Oruç Aruoba, Enis Batur, Soli Özel, Ekrem Işın, Betül Çotuksöken ve İsmail Ertürk’ün kriz üzerine yaptıkları kapsamlı tartışma ayrıca ilgi çekici.

“Enis sigara içeceği için paltolarımızı giydik, böyle bir dergi çıkarabilir miyiz diye konuştuk.” diye hatırlıyor İsmail Ertürk, Paris’teki o ‘soğuk akşamı’.

Enis Batur itiraz ettiyse de

Enis Batur, Saint-Germain’deki bu konuşmada Ertürk’ü “böyle bir dergi çıkarmamaya ikna etmeye” çalışmış, başarısız olmuş. “Ona dergiyi çıkarma demediysem de, dolaylı cümlelerle vazgeçirmeye çalıştım. Ama kesinlikle vazgeçmedi. Anladım ki bu dergi çıkarma isteği köklü bir istek ve bu dergi çıkacak…” Batur, bunun daha önce içinde bulunduğu Gergedan, FOL gibi dergi projelerinden farklı olduğunu anlatıyor. “FOL, delişmenliği en uç noktaya götüren bir dergiydi. (yeni)’de ise daha isimden başlayan bir farklılık var. Adı ‘yeni’ ama dergiyi çıkaranlar 50 yaşın üstündeki yaşlı başlı adamlar… Benim için burada en önemli ve cevapsız soru şu: Niçin 20’li yaşlarındaki insanlar böyle bir dergi çıkarmıyor? Böyle bir dergiyi onlar çıkarmalı ve eğer tercih ediyorlarsa bizden yazı istemelilerdi… Biz 20’li yaşlarımızda bunu yaptık.”

Gündüz Vassaf, ”Nasıl Bir Dünyada Yaşamak İstiyorum?” başlıklı bir yazıyla katkıda bulunduğu (yeni)’den memnun. “Takip ettiğim Times Literary Supplement, New York Review of Books gibi yayınlara oranla daha dünyalı bir dergi. Çünkü dünya nereye gidiyor sorusunun yanıtını arıyor. Unutmayalım ki Türkiye’nin bir şansı, en azından Batı’yı takip eden insanların olması. Oysa ABD ve İngiltere’de bu çok az yapılır, onlarda yabancı dillerden çeviri kitap yayını ancak yüzde 2-3 düzeyindedir. Onların daha sığ ve ulus kültürü üzerine kurulu yayınlarına oranla daha dünyalı bir iş çıktı ortaya.”

Her gece aynı insanlar…

Derginin üç ayda bir yayımlanacak olması, onu yeni medya çağında farklı kılan unsurlardan. Enis Batur, “1000’i aşkın köşeyazarı, 100‘den fazla yorumcu”nun egemenliğindeki kanaatler düzenine bu tür yayınlarla muhalefet edilmesi gerektiğini anlatıyor. “Hep aynı insanlar, aynı gece birkaç ekranda karşınıza çıkıyor. Aynı şeyleri her gün tekrar ediyorlar. Düşünsel açıdan dondurulmuş bir durumla karşı karşıyayız. Güncellik adına Türkiye’de kültür bu hale getirildi. Edebiyat, sosyal bilimler, tarih ve siyasetin, derin düşünmek için zamana ihtiyacı var.” Enis Batur derginin tavrını şöyle özetliyor: “Düşüncelerimizin üzerinde özenle tartışıp hazırlanacağız. Bu mesafeyi almak, kanaat bombardımanının kenarına çekilmek anlamına geliyor. Söyleyeceklerimizi ağır ağır oluşturarak söyleyecek, evrensel bir düzlemde yeni diyaloglara gireceğiz.” diye anlatıyor dergiyi.

(yeni), Türkiyeli entelektüelleri de bir topluluk olarak sorunsallaştıran bir dergi. İsmail Ertürk, iddialı bir iş yaptıklarını anlatırken Türkiye’de esen yeni-Osmanlıcı havanın ‘eski’ye yönelik emperyal merakına eleştirel yaklaşacaklarını da belirtiyor. “Türkiye’de seçkinlerin sosyolojik analizleri yapılmıyor. Örneğin son 20 yılda karşımızda vakıf üniversiteleri olgusu var. Türkiye’de aydınlar, Gramsci’nin deyişiyle ‘organik’ olmaya başladılar. Akademik ve idari yöneticilik yaptılar, medyada işlevsel roller üstlendiler. Eleştirel aydınlar bu süreçte büyük darbe aldı. Şu anda düşünsel ve kültürel tartışmanın parametrelerini siyasetçiler belirliyor. Eskiye yönelik özlemlerin arkasında gerçek bir eleştirel aydın argümanı yok.” (yeni), Ertürk’ün ‘sancı’ olarak tarif ettiği bu tıkanmış kültür dünyasına bir soluk getirmekte kararlı. (Kaya Genç – Radikal)

İronik “uygulama”: Vekiller hacda oyları TBMM’de

‘Maydanoz’ olarak nitelendirilen ‘görevi kötüye kullanmaya’ af getiren tasarıyla gündeme gelen AKP’li Kaynak, Genel Kurul’da olmayan milletvekillerinin oy pusulalarını kavaslara verirken görüntülendi.

Vatan gazetesinin haberine göre, AK Partililerin “maydanoz” olarak nitelendirdiği “görevi kötüye” kullanma suçunda cezaların indirilmesini öngören yasa teklifiyle kamuoyunun gündemine gelen AK Partili Veysi Kaynak, Meclis Genel Kurulu’ndaki önceki günkü görüşmeler sırasında bir anlamda “görevini kötüye kullanırken” objektiflere yakalandı.

AK Parti’de çok sayıda milletvekili, hac, toplantı ve gezi gibi programlar nedeniyle Ankara dışında bulunuyor. İktidar grubundaki sayısal zaafiyet nedeniyle AK Parti, Genel Kurul gündeminde bulunan Sayıştay yasa tasarısı ve Yenilenebilir Enerji Kanun tasarısı gibi kritik düzenlemelerin görüşmelerini bayram sonrasına erteleyip, Meclis’e “Uluslararası Sözleşme” mesaisi yaptırıyor. Bu çerçevede önceki gün de Genel Kurul’da 22 uluslararası sözleşme görüşüldü.

Genel Kurul’daki milletvekili sayısının, karar yeter sayısı için gerekli asgari 139 kabul oyu açısından kritik noktada olduğunu gören AK Parti yönetimi, önceden hazırlanmış pusula yöntemiyle işi sağlama yoluna gitti. Meclis’te bulunduğu ancak oylama sırasında Genel Kurul’da olmadığı farkedilen milletvekillerinin önceden imzalayarak hazırladıkları pusulalar devreye konularak uluslarası sözleşmeler ortalama 190-195 oy aralığıyla Meclis’ten geçirildi.

Genel Kurul’daki oylamalarda “pusula” operasyonunu “görevi kötüye kullanma” suçunu işleyen kamu bürokratları açısından “af” niteliği taşıyan yasa teklifiyle gündeme gelen AK Parti K.Maraş Milletvekili Veysi Kaynak yürüttü. Kaynak, oylamalar sırasında sık sık kavasları çağırarak, çantasının altında sakladığı tomar tomar oy pusulalarından “yeterli” miktarını vererek, salonda bulunmayan arkadaşlarının “oylamaya katkı sunmalarına!” yardımcı oldu. Pusula operasyonunda AK Partili Ahmet Aydın da, Kaynak’a yardımcı oldu.

Dün 165’i geçemediler
Yaşanan ve objektiflere yakalanan “pusula operasyonu” dün Meclis kulislerinin ana gündem maddesiydi. AK Partili milletvekilleri ve grup yöneticileri gün boyu gazetecilerin olaya ilişkin sorularına muhatap oldular. Basının gözü Genel Kurul’un da üzerindeydi. Böyle olunca AK Parti yönetimi, Genel Kurul’daki oylamalar sırasında dün işi sıkı tuttu. Meclis’te bulunan tüm milletvekillerinin oylamalar sırasında Genel Kurul’a girmeleri için grup başkanvekilleri kuliste ve bahçede adeta vekil nöbeti tuttu. Ancak muhalefetten de görüşmelere katılım düşük olunca, AK Parti dün toplantı yeter sayısı için gerekli 184’ü bulamadı.

MHP: Tespit edemedik
MHP’li Mehmet Şandır, önceki günkü oylamalarda yapılan “hazır pusula” operasyonunun AK Parti’nin sık kullandığı bir yöntem olduğunu söyledi. Şandır önceki gün iç tüzük ihlalini hissettiklerini ancak somut tespitte bulunamadıklarını söyledi. TBMM’deki bazı oylamalarda salonda bulunmayan milletvekillerinin adına pusula gönderilerek “oy sahteciliği” yapıldığı eleştirisini sık sık kamuoyunun gündemine taşıyan CHP’li Kemal Anadol da “Bu işin nasıl yapıldığını onlar iyi bilir” dedi.

‘Görmem lazım’
Pusula operasyonu objektiflere yakalanan AK Partili Kaynak ise, olaya ilişkin sorularını yanıtlarken önce, “Ben komisyondaydım. Elektronik sisteme girmekte zorlanınca kendi pusulamı verdim” dedi. Kaynak, “Fotoğraflarda açık bir şekilde önünüzde çok sayıda pusula yer alıyor” anımsatması üzerine ise, “Fotoğrafları görmeden bir şey diyemem” demekle yetindi.

Türkiye Avrupa Konseyi dönem başkanı

Türkiye, 6 aylığına, 1949 yılından bu yana üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin dönem başkanlığını devraldı.

Ankara, dönem başkanlığını Strasbourg’da Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı bir törenle Makedonya’dan teslim aldı. Başkanlık Mayıs 2011’de İstanbul’da Ukrayna’ya devredilecek.

Davutoğlu, dönem başkanlığını devralmadan önce Avrupa İnsan hakları Komiseri Thomas Hammerberg ve Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland ile görüştü. Davutoğlu, dönem başkanlığını devralmadan önce Avrupa Konseyi bünyesinde imzaya açılmış Siber Suçlar Sözleşmesi’ni de imzaladı.

Türkiye dönem başkanlığının öncelikleri, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde reform, Avrupa Konseyi’nin siyasi denetim mekanizmalarının kuvvetlendirilmesi, Avrupa Birliği’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olması ve Avrupa’da çok kültürlülük temalarından oluşuyor.

Dönem başkanlığının ilk önemli randevusu 24-26 Kasım tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek olan Avrupa Adalet Bakanları Konferansı olacak. Avrupa adaletinde modernleşme ve cezaevlerinin görüşüleceği konferansa 30’un üzerinde Avrupa Adalet bakanının katılması bekleniyor.

Türkiye dönem başkanlığının öncelikleri arasında yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi reformu hakkındaki üst düzey konferans ise 26-27 Nisan tarihlerinde İzmir’de yapılacak.

Ankara’nın dönem başkanlığı sırasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ocak ayında, Başbakan Erdoğan’ın ise Nisan ayında Strasbourg’da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne seslenmeleri öngörülüyor.

Türkiye daha önce 1952, 1958, 1965, 1972, 1987 ve 1992 yıllarında Avrupa Konseyi dönem başkanlığı yapmıştı. Avrupa Konseyi üyesi ülke sayısının 47 ile sınırlı kalması halinde Türkiye’nin bir sonraki dönem başkanlığı 2033 yılında gerçekleşecek. (Kayhan Karaca-Ntv)

Ermenistan muhalefeti sokağa döküldü

0

Erivan’da biraraya gelen binlerce muhalif, Sarkisyan yönetimini protesto etti ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istedi.

Ermenistan’ın başkenti Erivan, hükümet karşıtlarının gösterilerine sahne oldu.

Şehir meydanında toplanan muhalifler, Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ı demokrasi, insan hakları ve ifade özgütlüğünü katletmekle suçladı.

Kalabalık akşam saatlerinde ise kalabalık Özgürlük Meydanı’na yürüdü. Binlerce gösterici hükümete, 2008 yılında seçim sonuçlarını protesto ettikleri için tutuklanan 13 kişinin serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Kalablığa seslenen muhalefet lideri Levon Ter-Petrosyan, uluslararsı toplumu Sarkisyan’ın anti-demokratik politikalarına göz yummakla eleştirdi.

Ter-Petrosyan şöyle konuştu:

“Ermenistan’da biz sadece hükümetin despotizmiyle değil; görevi insan haklarını korumak ve demokrasiyi çalışır hale getirmek olan uluslararası kurumların Ermenistan karşısındaki kayıtsızlığıyla da mücadele etmek durumundayız.”

2008 yılında Serj Sarkisyan’ın kazandığı seçimlere hile karıştırıldığını ileri süren grupla polis arasında çatışmalar yaşanmış, olaylar sonucunda ikisi polis 10 kişi hayatını kaybederken, 250 kişi de yaralanmıştı. Polis çok sayıda muhalifi gözaltına almıştı. (NTV)

“Biyoçeşitliliği Korumak” mı? Totalitarizme Giden “Çevre” Yolu mu? – Şadi İdem

12 Eylül 2010 tarihinden sonra AKP hükümetinin “ileri demokrasi” söylemi ile siyasal ve toplumsal yaşamı kuşattığı  bir ortamda  güllük gülistanlık yaşıyorken, Trabzon Tabiatı Koruma Kurulunca İkizdere’nin doğal sit alanı ilan edildiğini öğreniverdik.

Ardından büyü bozuldu, pandoranın kutusu açıldı. Türkiye’de 1600’e yakın HES kurulmasının planlayan hükümetin Başbakanı “bu çevreciler önümüzü kesiyorlar”dedi. Çevre ve Orman Bakanı da HES karşıtlarını vatan hainliğiyle suçlamaktan geri kalmadı.

Ve yıldırım hızıyla AB uyum yasaları çerçevesinde biyoçeşitliliği koruma iddiasıyla ve devlet aklının o ünlü zihniyetini hatırlatırcasına,”Tabiatı ve biyoçeşitliliği koruma kanunu tasarısı” meclise getirildi. O devlet zihniyeti değil miydi ki “bu ülkeye komünizim gelecekse onu da biz getiririz” diyen.

Şimdi de o devlet aklına savaş açtığını iddia eden bir siyasi iktidarın, aynı saikle ve zihniyetle “bu ülküde doğayı korumak gerekirse onu da biz koruruz” dediğini duyuyoruz. Üstelik eleştirdiklerini söyledikleri zihniyetin üstten, seçkinci ve otoriter diliyle. Aslında bu yasa tasarısı AKP zihniyetinin devlet aklıyla nasıl da hemhal olduğunun alameti farikası gibidir. Ne demek istediğimi açmaya çalışayım.

Bu bağlamda halen yürürlükte olan 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ve ilgili yönetmeliği ( 12.01.2005, Resmi Gazete Sayısı: 25698) ile AKP hükümetinin “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı”nı karşılaştırmalı olarak değerlendirerek tartışmak yerinde olacaktır.

Kanun tasarısının ne getirdiğini daha iyi anlayabilmek için şu anda yürürlükte olan 2863 sayılı Kanunda işlerin nasıl yürüdüğüne bir göz atalım:

Adı geçen 2863 sayılı Kanuna göre hali hazırda iki kurul mevcut, biri “Koruma Yüksek Kurulu” diğeri ise “Koruma Bölge Kurulları”. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, 16 üyeden oluşmaktadır.

16 üye içerisinden sadece 6 üye koruma bölge kurulu başkanlarından Bakanlıkça seçilmektedir. Çoğunluk ise Bakanlık Müsteşarı,  Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı, Bakanlığın ilgili Müsteşar Yardımcısı gibi bakanlık bürokratlarından oluşmaktadır. ( Madde 6) Bürokrat ağırlıklı olmasına karşın Koruma Yüksek Kurulunun görev ve yetkileri genel olarak; ” kültür ve tabiat varlıklarının korunması ve restorasyonuyla ilgili işlerde uygulanacak ilkeleri belirlemek, koruma bölge kurulları arasında gerekli koordinasyonu sağlamak, koruma bölge kurullarınca alınan kararlar nedeniyle uygulamada doğan genel sorunları değerlendirerek görüş vermek suretiyle, Bakanlığa yardımcı olmak”, gibi temel olarak koordinasyon görevi ile sınırlandırılmıştır. (Madde 7)

Böylelikle aslında halen yürürlükte olan kanundaki Koruma Yüksek Kurulunun asli görevi korunan alanlarda verilecek izinler, tesis edilecek intifa ve irtifak hakları hakkında “karar almak” değil, bölge kurullarının uygulayacağı ilkeleri belirlemek ve bölge kurulları arasındaki koordinasyonu sağlamaktır.  Ayrıca Koruma Yüksek Kurulunun toplantıya katılan üyelerin en az dörtte üçünün oyları ile karar aldığının da altını çizmek gerekir. (Madde 8)

Öte yandan Koruma Bölge Kurulları ise asıl “karar alıcı” mercilerdir. Bu kurullar; Arkeoloji, sanat tarihi, hukuk, mimarlık ve şehir planlama dallarında uzmanlaşmış kişilerden Bakanlıkça seçilecek beş temsilci ve koruma bölge kurulunun ihtiyacına göre Bakanlıkça talep edilecek dallardan Yükseköğretim Kurulunca seçilecek iki öğretim üyesinin yanı sıra, görüşülecek konuyla ilgili olarak Büyükşehirlerde Büyükşehir belediye başkanı veya teknik temsilcisi ile ilgili ilçe veya ilk kademe belediyesi başkanı veya teknik temsilcisi, belediye sınırları dışında ise ilgili valilikçe seçilecek teknik temsilci, ve görüşülecek konu ile ilgili bakanlığın konuyla ilgili teknik temsilcisinden oluşuyor. Bakanlık personeli üye seçilemez. Seçilecek üyenin koruma konusunda ve alanında uzman kişiler olması tercih edilir. (Madde 9)

Görüldüğü gibi hali hazırdaki 2863 sayılı kanuna göre asıl karar alıcı merci olan “Koruma bölge kurulları” her ne kadar Bakanlık tarafından seçilmiş olsa da ağırlıklı olarak bilim ve sanat çevresinden alanında uzman kişilerden oluşturulmaya çalışılmıştır.

Şimdi de AKP’nin önerdiği “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı” nın nasıl bir yapı tasarladığına bakabiliriz. AKP’nin kanun tasarısında da biri “Ulusal biyolojik çeşitlilik kurulu” diğeri ise “Mahalli biyolojik çeşitlilik kurulları” olmak üzere iki kurulu görüyoruz.

“Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu” üyelerinin oluşumu açısından hali hazırda yürürlükte olan “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu”nun yerine getiriliyor. Zira her ikisinin de üyeleri ağırlıklı olarak bakanlıkların ya da genel müdürlüklerin bürokratlarından oluşuyor. Kurulun 20 üyesinin sadece dördü çevre ekolojisi ve biyolojik çeşitlilikle ilgili akademik temsilci, ikisi de doğa koruma alanında faaliyet gösteren Bakanlıkça belirlenecek sivil toplum kuruluşlarından gelecek temsilcilerden oluşuyor.

Üyelerin bileşenleri açısından ortada olan bu benzerlik kurulların görev ve yetkilerini de içermiş olsaydı bu benzerlik üzerinde durmamızın kıymeti harbiyesi olmazdı. Oysa hali hazırda yürürlükte olan yasadaki koruma yüksek kurulunun yetkileri daha çok “koordinasyon” ve “kültür ve tabiat varlıklarının korunması ve restorasyonuyla ilgili işlerde uygulanacak ilkeleri belirlemek” iken yani asıl olarak “karar alıcı merci değilken”; ön görülen “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu” asıl karar alıcı merci konumundadır.

Üstelik kanun tasarısındaki kurul, salt çoğunlukla toplanıp, toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğuyla karar almaktadır. (madde 6) Oysa 2863 sayılı yasada karar alabilmek için dörtte üçlük bir çoğunluk gerekiyor.

Açıkça görülmektedir ki hali hazırda yürürlükte olan yasadaki asıl karar alıcı merci olan ve bilim-sanat çevrelerinden uzman kişilerce oluşturulmuş Bölge Koruma Kurulları’nın yetki ve görevleri Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu vasıtasıyla merkezi bürokratik elitin ve hükümetin bakanlıklarının eline verilmek istenmektedir.

Öte yandan yereldeki “temel karar alıcı merci” konumundaki Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları yerine tasarıda “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kuruluna gerekli mahalli çalışmaları yapmak ve uzun devreli gelişme planının hazırlanmasına ve uygulanmasına katkıda bulunmak üzere “Mahalli biyolojik çeşitlilik kurulları” oluşturulmaktadır.”(madde 7). 2863 sayılı yürürlükte olan kanundaki Bölge Koruma Kurulları asıl karar alıcı merci iken, yerelde oluşturulması ön görülen mahalli kurulların kesinlikle karar alma yetkisinin olmadığı görülmektedir.

Tasarıda “Korunan alanlarda, uzun devreli gelişme planına uygun olarak bu kanuna göre verilecek her türlü izinde Bakanlık görevli ve yetkili” kılınmış olup, izne ilişkin uygulamalar yine Bakanlıkça denetlenmektedir.” (madde 15)  Ayrıca aynı madde de, “tabiatı koruma alanları, yaban hayatı koruma sahaları, gen koruma alanlarında ve korunan alanların mutlak koruma bölgelerinde hiçbir kullanıma izin verilemez, intifa ve irtifak hakkı tesis edilemez.” dendikten sonra “ancak, bu alanlarda ülke düzeyinde, üstün kamu yararı ve stratejik kullanımı gerektiren kullanma izni, intifa ve irtifak hakkı Bakanlar Kurulu kararı”na bağlanmıştır. Buradan açıkça anlaşılacağı gibi korunan alanlarda verilecek izinler, tesis edilecek intifa ve irtifak hakları yani kısacası tabiat ve kültür varlıklarını koruma, kollama ya da satışa çıkarma, kiralama gibi her türlü karar merkezi hükümete bırakılmıştır.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi tasarının geçici 2.maddesinin birinci fıkrasında “2863 sayılı Kanun kapsamında tescili yapılmış doğal sit ve tabiat varlıkları Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu tarafından değerlendirilir ve bu kanunda düzenlenen koruma statüsü özelliklerini taşıyanlara uygun koruma statüsü verilir, özellikleri taşımayanların ise mevcut statüleri sona erer.” denmektedir.

Bu “geçici madde” daha önceden tescili yapılmış doğal sit veya tabiat varlıklarını yok saymakta ve yeniden değerlendirileceğini hükme bağlamaktadır. Eğer tasarı kanunlaşırsa “doğal sit alanı” kavramı ortadan kaldırılacaktır. Böylece 1600 üstünde Hidroelektirik Santrali projesinin yanında, yüzlerce termik santral, Kaz dağlarındaki altın ocağı ve nükleer enerji santrallerinin kurulmasının önünde hiçbir engel kalmayacak ve büyük bir hızla Türkiye toprakları devasa bir şantiyeye dönüşecektir.

Yukarıda da açıkça görülebileceği gibi, AKP hükümetinin kanun tasarısı Biyoçeşitliliği ve Tabiatı koruma kisvesi altında doğayı ve doğal yaşamı piyasanın insafına terk etmektedir. Öte yandan bu yasa tasarısı kanımca AKP nin farklılıklara tahammül etmeyen, anti demokratik ve totaliter zihin dünyasını da ifşa etmektedir.

* Bianet, 9 Kasım 2010

‘5366 Cinayeti’ – Cihan Uzunçarşılı Baysal’

Belki de kent hakkı adına el birliği ile Demirören’e teşekkür borçluyuz; bu kadar kritik bir olguyu nihayet basının ve kamuoyunun gözüne sokabildiği için! Tamamen ekonomik kaygılar ve kentsel rant üzerinden şekillenen ve kentin ekonomik büyümesini kentin insani öncelikleri ile çevresel, tarihi ve kültürel değerlerinin önüne koyan böyle bir gelişme modelinin bir ‘cinayet’ olarak adlandırılabilmesi için demek ki o binanın belli bir yüksekliği aşarak cümle-alem İstanbulluya ve basına tepeden–tepeden egemenliğini ilanı etmesini beklemek gerekliymiş!

Meslek odalarının, STK’lar ile barınma hakkı aktivistlerinin ve mahalle derneklerinin, hatta UNESCO, Habitat-AGFE, Avrupa Konseyi, Helsinki Komisyonu gibi uluslararası kurumların tüm uyarı ve ikazlarını göz ardı eden bu sistemin perdesini aralayabildiği ve ayrıca Beyoğlu Belediyesi’nin ihlaldeki ortaklığını da teşhir ederek aslında tüm yerel yönetimlerin (iktidarı ve muhalefeti ile fark etmeden) kentsel ranttan nemalanma adına ‘daha çok kat’, ‘daha çok beton’ / ‘daha çok AVM’, ‘daha çok rezidans’, ’daha çok lüks konut’ ‘daha çok otel’, kısaca ’daha çok 5-yıldız…’ dolayısıyla ‘daha çok rant’ çarkını da gözler önüne serdiği için belki de Demirören’e topluca minnettar olmalıyız.
Öte yandan, bu kentte son beş senedir, üstelik ‘güpegündüz’ nice ‘5366’ ve kentsel dönüşüm ‘cinayeti’ gerçekleşti ama bu cinayetlerin kamuoyuna ‘cinayet’ olarak sunulabilmeleri için demek ki kurban edilenlerin insan değil bina olmaları gerekiyormuş, yazık ki bunu da anladık! Bu bağlamda, basın ve kamuoyundaki muhalefetin çıkış noktası insan faktöründen azade salt estetik bir kaygıdan ibaret kalırsa bu muhalefetin kendisi de en az Demirören AVM kadar kent hakkından sabıkalı olacaktır. Dubai-Manhattan arası bir kent karikatürüne dönüştürülme yolundaki İstanbul’un mahalleleri ile yaşayanlarının başlarına gelenlerden ziyade binalarının estetiğine odaklanan böylesi tek yönlü bir muhalefet, kenti arzu nesnesi bir metaya dönüştürerek ulusal ve uluslararası pazarlara sunmada bir eşik atlama gayretinden öte bir anlam taşımayacağından sakıncalı bir muhalefet olacaktır. Böylece, örneğin, Tarlabaşı gibi başlı başına bir Kent Hakkı ihlali ya da Tophanelilere ‘‘… yaşam tarzlarını Tophane’de koruyamazlar. Kaybettiler’’ salvosu ile bilcümle gecekondu ‘temizleme’ projesi insani bağlamından koparılarak, estetik’ kaygılar adına haklı okunabilecektir.

Oysa bugün geldiğimiz, getirildiğimiz noktada, Kent Hakkı’nı, kentte yaşayanların kentin olanaklarına erişimlerinin ötesinde bambaşka bir hakkı, artık tartışmaya açmamız gerekiyor. Kısaca, kentlilerin yaşadıkları kenti kendi arzularınca şekillendirdikleri, dolayısıyla kentin yapılanmasında bire bir katılımcı oldukları kolektif bir hakkı ya da kentlerin/ mahallelerin en demokratik bir hak talebi olarak kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkını acilen gündeme almamız gerekiyor. ‘Bu ülkede herkes iyi yaşamayı hak ediyor’ ağabeyliğinin 5-yıldızlı projesiyle konuşlandığı Ayazma’dan TOKİ’nin insan silolarına gönderilen nüfusların ve çadırlara mahkûm edilen Ayazmalı kiracıların yaşayageldikleri hak ihlallerini, dünyanın en ‘sosyal’! projesiyle yaşam alanları ellerinden alınan, sosyal bağları ve özgün kültürleri yok edilen Sulukuleliler’in mahallelerinde kalma hakkını, Küçükbakkalköy Romanlarının senelerdir süren çilelerini ya da Tarlabaşı, Fener-Balat-Ayvansaray, Tozkoparan ve bil cümle kentsel dönüşüm/ yenileme mahallesinin başlarına gelebileceklerin bizi nasıl bir İstanbul’a mahkum edebileceğini sorgulama gerekliliğimiz gibi. Küresel sermaye tarafından bu kente dayatılan ve kenti kendi anlayış ve çıkarları ile rant talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiren tüm kentsel yenileme/dönüşüm projeleriyle mücadelemizde bizler de kenti kendi yaşam anlayışlarımıza arzularımıza göre değiştirme hakkını talep edebilir miyiz? Harvey’in deyişi ile ‘yaşam alanlarımızı ve kentimizi kendi arzularımız doğrultusunda değiştirme hakkımızı’ inşa edebilir miyiz? Demirören AVM’nin gulyabaniliğine karşı muhalefeti başlatmışken, bu muhalefetin ‘Emek Sineması Bizim’ deme veya 3. Köprüye karşı çıkma ya da Ataköy sahilinde kamusal alan hakkı için eylemden bir farkının olmadığının bilinciyle, Kent Hakkı’nın tüm bunları ama daha ötesinde mahallelerin ‘yerinde kalma hakkını’ da kapsaması gerektiğini anlayıp, ‘yerinden etme’ projelerini ‘sağlamlaştırarak/yenileyerek-yerinde kalma’ projelerine dönüştürtebilir miyiz?

Alt alta, toparlarsak, insan haklarına dayalı demokratik bir kentin inşası ancak sakinlerinin karar mekanizmalarında katılımcı oldukları ve kentlerini kendi istekleri doğrultusunda değiştirebildikleri ve ayrıca kentin tüm kamusal alanlarında söz sahibi oldukları bir kent ile böyle bir kent hakkının tesisi ile mümkün ise, bugün o ucube AVM karşısında yer alan muhalefet böyle bütüncül bir kent hakkı mücadelesi ya da bir demokrasi mücadelesi yönünde akmalıdır. Zurnanın zırt dediği yer tam da budur ve gerisi laf-ı-güzahtır!

Cihan Uzunçarşılı Baysal – Habitat-AGFE Yerel Danışmanı

6 Kasım 2010 tarihinde ‘5366 Cinayeti’ karşısında kent hakkını inşa etmek başlığıyla Radikal’de yayınlanmıştır.

TRT’nin kozmik odasından katil çıktı

TRT Haber, Milliyet gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi’nin katili olan ve tahliye edildikten sonra Türk basını tarafından adeta “boykot” edilen Mehmet Ali Ağca’yı ekrana çıkardı. TRT, internet sitesinde Kozmik Oda programıyla ilgili tanıtımda Ağca’nın 14 yıl sonra ilk kez bir Türk gazeteciye konuştuğunu vurgularken, sitede yayınlanan fragmanda da İpekçi cinayetine ilişkin tek bir kelime dahi geçmemesi dikkati çekti.

İpekçi 1 Şubat 1979’da İstanbul Maçka’da aracının içinde uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirirken, cinayetin zanlısı olarak yakalanan Ağca, idamla yargılandığı sırada Maltepe Askeri Cezaevi’nde kaçmayı başardı. 2 yıl sonra Ağca bu kez Vatikan’daki San Pietro meydanında ortaya çıktı. Meydanda toplanan binlerce kişiyi selamlayan Papa 2. Jean Paul, Ağca’nın kurşunlarından yaralı kurtulmayı başardı.

İtalya’da yapılan yargılama sonucu Mart 1986’da ömür boyu hapse mahkûm edilen Ağca, 14 yıl sonra 2000 yılında Türkiye’ye gönderildi. Gasp suçundan aldığı ceza sonucu girdiği cezaevinden, Ocak 2006’da Rahşan affıyla çıktı. Adalet Bakanlığı’nın itirazı ve Yargıtay’ın tahliye kararını bozması sonrası yeniden cezaevine girdi.
Bu yıl 18 Ocak’ta Kartal Cezaevi’nden çıkan Ağca, bu tarihten Türk basınından “ambargo yedi.” Ankara’da basın toplantısı düzenleyerek şov yapan, yaptığı tutarsız açıklamalar nedeniyle ciddiye alınmayan, İstanbul’a giderken gazetecilere çıkışan Ağca ile hiçbir gazete ve televizyon kanalı görüşmedi. Ancak İpekçi’nin katiline yönelik bu “ambargo”yu TRT Haber bitirdi. Söz konusu kanalda yayınlanan Kozmik Oda programı dün Ağca’yı konuk etti. Rıdvan Memi’nin sunduğu programla ilgili olarak TRT’nin internet sitesine konulan tanıtım metninde ise, İpekçi suikastına ilişkin bir tek ifade yer almadı. Söz konusu metinde şöyle denildi: “Papa’ya suikast düzenleyen Ağca Kozmik Oda’da… Mehmet Ali Ağca, 14 yıl sonra bir Türk gazeteciye, Rıdvan Memi’ye konuşuyor. 13 Mayıs 1981’de Sen Pietro Meydanı’nda Papa’yı neden vurdu? Suikast girişiminin P2 Mason Locası ile bağlantısı var mı? Perde arkasında Bulgar-Rus işbirliği olduğu doğru mu? Sen Pietro Meydanı’nda kendisinden başka suikastçı var mıydı? Cezaevinde kendisini ziyaret eden Papa ile ne konuştular? Ve 29 yıldır aydınlanamamış pek çok konu…”

Abdi İpekçi sorusu yok

Saat 23.00’da başlayan programda Ağca’ya, İpekçi cinayeti ve arkasındakilerle ilgili tek bir soru dahi sorulmadı, yöneltilen sorular Papa suikastı ile ilgiliydi. “Yasalar karşısında suçsuz olduğu” ilan edilen Ağca’nın röportaj için para talep etmediği ifade edildi. Sunucu Memi, , “Para almayı bırakın talep etmedi, ima bile etmedi. Hatta ve hatta bu yayının görüşmeleri sırasında içilen çay ve kahvenin parasını bile bana ödettirmedi, kendisi ödedi” sözleriyle de Ağca’nın paraya yaklaşımını anlattı. Memi’nin bir diğer açıklaması ise Ağca’nın yasalar karşısındaki suçsuzluğuyla ilgiliydi. Memi, “Bugün konuşacağımız Ağca İtalyan ceza yasasına göre de Türk ceza yasasına göre de sabit olan suçlarından dolayı hükümlerini yatmış, bugün yasalar karşısında suçsuz bir insan” dedi.

Programda konuğuna karşı gayet saygılı olan ve zaman zaman ‘Şu soruyu sormama izin verin’ ifadelerini kullanan Memi’nin dikkat çeken bir diğer yorumu da, ‘O mesafeden öldürmek istediğiniz birini ıskalamanız pek mümkün değil’ oldu. Programın sonunda ise, Memi internet sitelerinde Ağca’nın konuk edilmesine yönelik eleştirileri yanıtladı. Ağca ile röportaj yapma şansı ele geçirip, bunu gerçekleştirmeyen bir insanın gazeteciliği bırakıp limon satması gerektiğini belirten Memi, “Ama tutarlı davransın lütfen limon satarken, satacağı insandan sabıka kaydını da istesin” dedi.

Tuncay Güney için tazminat ödemişti

TRT daha önce, Ergenekon davasının en önemli isimlerinden olan Tuncay Güney’i ekrana getirmişti. Güney, CHP ve o dönemki genel başkanı Deniz Baykal için ağır eleştirilerde bulununca yaklaşık 87 bin lira tazminat ödemeye mahkûm olmuştu. -Milliyet-