Ana Sayfa Blog Sayfa 5372

Telif davasını kazandı!

İstanbul 1. Fikri ve Sinai Haklar Hukuk Mahkemesi, Türk sinema tarihinde devrim yapacak bir karara imza attı. Habertürk gazetesinin Pınar Tarcan imzalı haberine göre,  filmleri TV’lerde tekrar tekrar gösterilen Kemal Sunal’ın ailesi ‘Düttürü Dünya’ ve ‘Yoksul’ filmlerinin yapımcısı Şerafettin Gür’e açtıkları tazminat davasını kazandı. Mahkeme, Sunal ailesinin ünlü komedyenin filmlerinin yeni gösterimlerinden de telif almalarına karar verdi.

YEŞİLÇAM’A EMSAL KARAR OLUR
Kemal Sunal çoğu 1980’lerde çekilen filmleri için o dönemde özel televizyonlar olmaması nedeniyle Şerafettin Gür’den sadece sinema gösterimleri için ücret almış. Geçen yıllar için de filmlerin sağladığı öngörülemeyen ekonomik değerlerden Gür’ün tek başına yararlanmasının hakkaniyet ve sebepsiz zenginleşme hükümlerine aykırı olduğunu belirten mahkemenin kararı emsal olacak.

MÜCADELE SÜRÜYOR
Kemal Sunal, 11 Kasım 1944’te doğdu. 3 Temmuz 2000 tarihinde hayata gözlerini yuman Sunal’ın filmlerinin telif hakları için, eşi Gül Sunal ile çocukları Ali ile Ezo’nun hukuk mücadelesi yıllardır sürüyor… (Radikal)

Anayasa değişikliğinin AKP’ye faturası 25 milyon TL

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in, BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in soru önergesine verdiği yanıt, referandumda AKP’nin kasasından 25 milyon 282 bin 162 TL çıktığını ortaya koydu. Çiçek, referandumda basın ve medya için toplam 8 milyon 391 bin 824 TL harcandığını bildirdi.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in referandumda AKP’nin ne kadar harcama yaptığına ilişkin soru önergesini yanıtladı. Tuncel referandum kampanyası süresince siyasi partilerin Hazine’den ne kadar yardım aldığı sorusunu yöneltti.

Tuncel’in soru önergesinde yer alan siyasi partilerin ne kadar yardım aldığı sorusuna sadece AKP’nin aldığı yardım miktarını açıklayarak yanıt veren Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “Referandum sürecinde partiler hazineden yardım almıştır” dedi. Çiçek, AKP’nin referandum kampanyası süresince harcadığı para miktarını ise 25 milyon 282 bin 162 TL olarak açıkladı. Çiçek yapılan harcamanın kaynağının ise Hazine yardımı olduğunu söyledi.

-BASIN VE MEDYA İÇİN 8 MİLYON 391 BİN TL-

Çiçek, AKP’nin 12 Eylül’de yapılan referandum sürecinde basın ve medya için toplam 8 milyon 391 bin 824 TL harcama yaptığını da bildirdi. Çiçek, mitinglerle ilgili harcamaların teşkilatları tarafından yapıldığını kaydetti. Çiçek “internet sitemizde gelir kaleminde gösterilen ‘Devletçe Yapılan Yatırımlar’ kaleminde belirtilen 52 milyon 716 bin 932 TL’nin Hazine tarafından AKP’ye aktarılan 2010 yılı Hazine yardımı kalemi olduğunu da ifade etti.

50 bin öğrenci Londra sokaklarında

İngiltere’nin başkenti Londra’da hükümetin eğitim harçlarını üç katına çıkarma tasarısını protesto amacıyla düzenlenen gösterilerde çatışma çıktı.

50 bin kişinin katıldığı tahmin edilen gösteriler sırasında öğrenciler, iktidardaki Muhafazakar Parti genel merkezinin bulunduğu binayı işgal etti, polisle çatışmaya girdi.

Bina dışında da gösteriler sırasında kullanılan bazı pankartlar ateşe verildi.

Akşam saatlerinde polisle protestocular arasındaki gerginlikleri sona ererken öğrenciler de dağıldı.

Bugünkü yürüyüşü organize eden Ulusal Öğrenci Sendikası başkanı Aaron Porter yaşanan şiddeti kınadı.

Harç artışlarını protesto eden yürüyüşün hiçbir şekilde şiddet içermemesi için gayret ettiklerini, ancak bazı grupların barış dolu bugünkü yürüyüşü ele geçirmeye çalıştıklarını söyledi.

Gösteriler sakin başlamıştı

İngiltere’de uzun zamandır düzenlenen en geniş katılımlı öğrenci eylemi olduğu tahmin edilen bugünkü gösteriler oldukça sakin başladı

Sabah saatlerinde başkent merkezine ülkenin farklı noktalarından gelen öğrencilerin oluşturduğu kortej, şehir trafiğinin aksamasına yol açsa da öğleden sonra saatlerine kadar gösterilere herhangi bir şiddet gözlenmedi.

Şehrin merkezi noktalarını kateden 50 bin kişilik grup, harçların artırılması kararına imza atan Muhafazkar Parti merkezi önüne geldiğinde, öğrencilerden bazıları binayı işgal etti.

Binanın ana girişine yüklenen grup buradaki polislerin oluşturduğu güvenlik bariyerlerini aşıp binanın içine girdiler.

Bu arada bazı protestocular genel merkez binasının çatısına çıktılar.

Bölgedeki BBC muhabiri Mike Sergeant’ın aktardığına göre binanın çatısından atılanlar yüzünden bir kadın polis yaralandı.

On kişi hastanelerde tedavi altına alınırken, yaralıların durumlarının ciddi olmadığı bildirildi.

Yaralılarından üçü polis, yedisi ise gösteriye katılanlardan.

Muhafazakar Parti binası da polis tarafından boşaltıldı.

Öğrenim harçları

Hükümetin planlarına göre şu an şu an 3,290 sterlin olan yüksek öğrenim harçları, 2012’den itibaren yıllık 9 bin sterline yükselecek.

Ulusal Öğrenci Sendikası (NUS) yaptığı açıklamada, seçim öncesinde eğitim harçlarının artırılmayacağı vaadinde bulunan milletvekilllerinin, büyük bir hata yaptıklarını ve bunun sonuçlarına razı olmaları gerektiğini söyledi.

Hükümetin şu anki sistemden daha adil olduğunu savunduğu yeni düzenleme, Öğretim Görevlileri Sendikası (UCU) tarafından da şiddetle eleştiriliyor.

Londra’daki eyleme Galler, İskoçya, İrlanda’dan da katılımın olduğu belirtiliyor.

Bugünkü eyleme öğretim görevlileri de destek verdi. (BBC)

Londra’da öğrenci isyanı

İngiltere’nin başkenti Londra’da hükümetin eğitim harçlarını üç katına çıkarma tasarısını protesto amacıyla düzenlenen gösterilerde çatışma çıktı. 50 bin kişinin katıldığı tahmin edilen gösteriler sırasında öğrenciler, iktidardaki Muhafazakar Parti genel merkezinin bulunduğu binayı işgal ederken polisle çatışmaya girdi.

Bina dışında da gösteriler sırasında kullanılan bazı pankartlar ateşe verildi. Bazı protestocuların genel merkez binasının çatısına çıktıkları bildirildi.

Bölgedeki BBC muhabiri Mike Sergeant’ın aktardığına göre binanın çatısından atılanlar yüzünden bir kadın polis yaralandı. Sekiz kişi hastanelerde tedavi altına alındı.

Polisle protestocular arasındaki gerginlik devam ediyor.

Bugünkü gösterinin İngiltere’de uzun zamandır düzenlenen en geniş katılımlı öğrenci eylemi olduğu tahmin ediliyor.

Başkent merkezinde ülkenin farklı noktalarından gelen öğrencilerin oluşturduğu kortej, şehir trafiğinin aksamasına yol açtı. Londra’daki eyleme Galler, İskoçya, İrlanda’dan da katılımın olduğu belirtiliyor. Eyleme öğretim görevlileri de destek veriyor.

Hükümetin planlarına göre şu an şu an 3,290 sterlin olan yüksek öğrenim harçları, 2012’den itibaren yıllık 9 bin sterline yükselecek.

Ulusal Öğrenci Sendikası (NUS) yaptığı açıklamada, seçim öncesinde eğitim harçlarının artırılmayacağı vaadinde bulunan milletvekilllerinin, büyük bir hata yaptıklarını ve bunun sonuçlarına razı olmaları gerektiğini söyledi.

Hükümetin şu anki sistemden daha adil olduğunu savunduğu yeni düzenleme, Öğretim Görevlileri Sendikası (UCU) tarafından da şiddetle eleştiriliyor. (BBC)

Almanya nükleer atıkları koyacak yer bulamıyor

Almanya’da Merkel’in sağ koalisyon hükümeti nükleer santralların ömrünü uzatma kararı alırken, ülkedeki 17 nükleer santralden çıkacak atıkları koyacak yer bulunamıyor. Geçen hafta atıkların nükleer karşıtlarının yoğun protestoları altında Gorleben’e taşınmasının ardından şimdi de Rusya’ya gönderileceği haberleri tepkilere neden oldu.

Alman Çevre Koruma Derneği, Almanya’daki nükleer atıkların Rusya’da depolanması yönünde ortaya atılan önerileri “skandal” olarak nitelendirdi. Çevreciler, Alman hükümetinin para tasarruf etmeye çalıştığını savunuyor.

Almanya’nın batısındaki Ahaus kentinden önümüzdeki aylarda Urallar’daki Majak adlı Rus kentinde bulunan tesise nükleer atıkların nakledilmesinin planlandığı iddia ediliyor. Aslında bu atıkların çıktığı yer, yıkılan Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne bağlı nükleer araştırma tesislerinin bulunduğu Rossendorf. Bu nükleer nakliyatın temelini ise geçmişte Rusya ile ABD arasında imzalanmış olan bir anlaşma oluşturuyor.

Anlaşmaya göre, Rusya, bir zamanlar eski Almanya Demokratik Cumhuriyeti tarafından eski Sovyetler Birliği’nden tedarik edilmiş olan nükleer yakıt çubuklarını işlevleri sona erdikten sonra araştırma santrallerinden geri almakla yükümlü. Ancak Rossendorf’taki toplam 951 yakıt çubuğunun, Almanya’da nihai bir depolama yeri bulunana kadar aslında Ahaus kentinde tutulması öngörülüyordu.

Çevreci Alman aktivistleri nükleer atıkların Almanya’dan Rusya’ya sevkedilmesi planlarını, güvenliğe aldırış etmeksizin ucuz yoldan atıklardan kurtulma girişimi olarak görüyor. Alman Çevre Koruma Örgütü’nün başkanı Rainer Baake, Rusya’da çevrenin korunmasına ne kadar değer verildiğini herkesin bildiğini belirterek Alman hükümetinin bu konudaki önerisinin sadece para tasarruf etme hedefine yönelik olduğunu vurguladı.

Rus çevreciler de tepkili

Rus çevre koruma kuruluşu Ekosaşçita’dan Vladimir Slivyak da nükleer atıkların Rusya’ya taşınmasını reddedenler arasında. Slivyak, “Bu, Almanya’nın sorumsuzca attığı bir adımdır. Ama bunun neden yapıldığı da herkesin malumu. Nükleer atık politikaları artık iflas etmiştir. Şimdilerde nükleer atık nakliyatına karşı Gorleben’deki 50 bin kişinin protestosunda da gördüğümüz gibi, nükleer enerji şirketleri atıklardan kurtulmanın yolunu bulamamıştır… Tek çare olarak atıkları başka ülkelere taşımak kalıyor” diye konuşuyor.

Rusya’nın Majak kentindeki nükleer tesiste Rossendorf’tan gönderilmesi planlanan yanmış nükleer çubukların yeniden kullanıma hazır duruma getirilmesi hedefleniyor. Majak’taki tesis 1940’lı yıllarda dönemin Sovyetler Birliği’nin atom bombası projesi için inşa edilmişti. 1957 yılında burada meydana gelen ve sonuçları itibarıyla Çernobil’deki facia ile eşdeğerde olan feci nükleer kaza onlarca yıl kamuoyundan gizlenmişti.

Rus çevreci Vladimir Slivyak, Majak’ın çevre koruma standartlarına göre son derece tartışmalı bir tesis olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kanımca Majak’taki güvenlik standartları çok düşük. Orada zaten şu anda bile yeteri miktarda nükleer atık bulunuyor.  Halbuki oradaki depo çok büyük de değil. Çünkü Majak aslında yeniden kullanıma hazırlama tesisi olarak kurulmuştu. Şimdilerde ise Majak’ın etrafındaki birkaç bin kilometrekarelik alanda radyoaktivite var. Majak’ın yakınındaki radyoaktif ışınlara maruz kalmış olan Teça nehri yakınındaki bölgede 5 bin kadar insan yaşıyor. Bunlara başka yere taşınmaları için ne para veriliyor, ne de tazminat ödeniyor.” (DW-Türkçe, Yeşil Gazete)

Yıllar Sonra İzmit’te

Bir kenti birgün sessizce bırakıp gidersiniz. Tıpkı Zülfü Livaneli’nin Gözlerin şarkısında olduğu gibi. İçinde bin kaygı binbir acıyla. Kopan fırtınalar öylesine çoktur da ses çıkmaz.

Ardınıza dönüp baksanız gidemeyeceğiniz bilirsiniz ama bazen gitmek zincirleri kırmaya yeterince gücünüz olmadığı için kaçınılmazdır.

Bir sisli sabah okumak için gitmiştim İzmit’e 17 yaşındaydım. Kısa ayrılıkları saymazsam ilk büyük ayrılıktı İzmit. Sabaha karşı inmiştim kente, filler kadar açtım, açık ilk börekçiye dalmıştım. Uzun yıllar geçti okudum, mezun oldum, ilk işyerim, ilk aşkım yaşamımın birçok ilki idi İzmit. Bana bırakılsaydı asla ve asla ayrılmazdım. Değirmendere, Yarımca yarımcada Türk kahvesi ve kek, Değirmendere de doğum gün kutlamalarım. Sisler arasında ama denize nazır.

Yıllarca İzmit benim yaşamımda ağır bir kambur oldu. Beynim hep gitmek istedi, tüm tatillerde, tüm bayramlarda, gövdem değil belki ama yüreğim hep ordaydı. Depremde 19 günlük kızlarımla İzmit’i arayıp yaşayıp yaşamadığını öğrenmeye çalıştığım geride bıraktığım adam. Öğrenememiştim. Hüngür hüngür kaç sat ağladım anımsamıyorum. Yaşasın istiyordum ben olmasam da, biz asla olamayacak olsam da.

Eğer bir şeyi beyninizde çözemezseniz yıllarca bir şeyler hep sakat, hep eksik kalıyor. Arıza çıkarıyorsunuz insanlara, ani dalgalanmalar oluyor, hep o yarım şarkı sonunu asla bilemediğiniz.

Ama buyıl TÜRÇEP’in İzmit’de yapılan toplantısı için çağrı geldiğinde beynim hazırdı. Yarım kalan bir yaşamla yüzleşmeye hazırdım. Biliyordum onu nasılsa göremeyecektim ama dükkanları hala sağlamsa önünden geçebilecektim. Geçtim de, bir değil tam 3 dükkanları olmuştu. Onu orada yaşayan bir arkadaşa sordum bilmiyordu, demek ki benden sonra İstanbul’da master’ına devam etmiş ve kimbilir belki bir daha hiç dönmemişti. Ölse eminim bu kadar bilinen bir aile çocuğu söylenirdi. Yada yada arkadaşım o göz ifademden depremde kaybettik ise de cesaret edememişti söylemeye, yanıtı bence o İstanbulda ve çok başarılı bir mimar. Aksi beynimde asla olmayacak.

Kalsaydım gerçekten yok olmazmıydı bu şehir İlhan irem’im şarkısında olduğu gibi bilmiyorum, bilemeyeceğim. Ama bu benim İzmit’im değil. Benim İzmit’im bu kadar sisli değildi. Benim İzmit’imde köpekler bu kadar uluorta gezmiyordu. Benim İzmitimde heryerden denizi görüyordum, İzmitim bu kadar kirlenmemişti. Benim İzmit’imin bu kadar çevresel sorunları yoktu. Benim İzmit’im daha temizdi. Ve daha masum. Biliyorum bu bir yanılsama değil öyleydi. Ama benim İzmit’imde de Çinili Fırın hala vardı. . İlk gün kahvaltı sonrası çay içtikten sonra çıkarken gördüğüm, kokusu aynı görüntü aynı ponçik’i ertesi gün aç bi halde istemeye gittiğimde o gün çıkmamıştı. O an anladım yaşamın geri dönüşleri yok. Bir şeyi zamanında yaşamak gerekiyor. Ateş tavında dövülüyor. Ötesi yok. Yarın yok. Yarın başka bir gün.

Pazar akşamı sisler arasında ayrıldım İzmit’ten bu sefer sakindim. Bu sefer rahattım. En kısa zamanda ailemle geleceğim. 2 harika kızımla. Kaybettiğim bir şeyleri bulmaya değil, bana ait bir geçmişi, annelerini anneleri yapan kenti tanıtmak ve asla düşlerinden ben bile olsam vazgeçmemelerini çinili fırında anlatmak için. Kim bilir bir gün belki onlar İzmit’in sorunlarını çözer.

AB ilerleme raporu açıklandı: “Şark kurnazlığı işlemedi!”

Avrupa Komisyonu’nun 1998 yılından beri her yıl düzenli olarak yayımladığı ilerleme raporlarının  on üçüncüsü 9 Kasım Salı günü açıklandı. Yeşiller Partisi Uluslararası İlişkiler Çalışma Grubu’ndan Mahir Ilgaz konuyla ilgili yaptığı açıklamada raporun hükümetin kâr ve rant peşinde doğaya insafsız saldırısını AB kılıfına sokmaya çalıştığını gösterdiğini söyledi. Ilgaz “Bu, sadece AB üyeliğinden vazgeçildiğinin açık ve net bir işareti değil, vatandaşları düpedüz aptal yerine koymaktır. Avrupa Komisyonu’nun son raporu en azından şark kurnazlığı ile bir yere varılamayacağını göstermeye yaramıştır.” dedi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Komisyon’un tüm aday ülkeler için hazırladığı bu raporlar bir anlamda aday ülkelerin o yıl içinde AB müktesebatına uyum adına kaydettikleri ilerlemenin çetelesini tutuyor. Bu kapsamda, teorik olarak üyelik müzakereleri ilerledikçe ve uyum sağlanacak alanlar azaldıkça  düzenli raporların da kısalması beklenebilir.

Ancak, pratikte sürecin böyle işlemediğine tanık olduk. 2005 yılından bu yana Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin giderek daha çetrefilli bir hale geldiğini görüyoruz. Kaldı ki bugün müzakere edilmesi gereken başlıkların yarısından fazlasının (18/35) çeşitli sebeplerden dolayı kapalı olması müzakerelerin ciddiyetini biçimde zedelemiş durumda.

Bu durum, Avrupa Komisyonu’nun ilerleme raporlarına da yansıyor. Raporda artık alışılagelen değerlendirmelere, paragraflarca süren “geri dönüşüm”lere rastlamak kimseyi şaşırtmıyor. Gerçekten de ilerleme raporunun son “edisyonunda” yine yıllardır neredeyse hiç değişmeden gelen paragraflar olduğunu görüyoruz. Yine de rapor, hükümetin “AB öyle istiyor” yalanının ipliğinin pazara çıkması için bize yeterli bilgiyi veriyor.

Anayasa değişiklik paketi gibi Türkiye gündemine damgasını vuran konular bu yılın raporunda yer alan en önemli değişiklikleri oluşturuyor. Avrupa Birliği ‘genelde’ değişiklik paketini olumlu olarak değerlendirirken süregelen eksikliklere de dikkat çekiyor. Örneğin, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılmasına ilişkin Anayasa düzenlemesinin son anda paketten çıkarılması ve %10 seçim barajının yerli yerinde durması eleştiriliyor.

Ayrıca, son günlerde, Hrant Dink davası başta olmak üzere, devletin yüz kızartıcı savunmalarıyla gündeme gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’yle ilgili olarak Türkiye’ye açılan davaların üst üste dördüncü yıl artış gösterdiği belirtiliyor. Bu çerçevede, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin üç ek protokolünün onaylanmadığının da altı çiziliyor. Azınlıklar ve kültürel haklar konusunda da Türkiye’nin yaklaşımı genel olarak eleştirilmeye devam ediliyor.

Öte yandan, son günlerde hükümetin kâr ve rant peşinde yarattığı doğa yıkımının raporda net bir şekilde yer bulduğunu görüyoruz. Örneğin, Rusya ile ortak yapılması planlanan nükleer santral ile ilgili olarak, bölgenin deprem kuşağında olması nedeniyle, ulusal ve uluslararası kaygının giderek arttığı söyleniyor. Bölgede deprem riskinin inşası planlanan nükleer santrallere etkisine ilişkin hiçbir ÇED ve stratejik çevresel değerlendirme yapılmadığının altı çiziliyor.

Benzer bir şekilde HES tehdidi altında bulunan doğal zenginliklerle ilgili olarak TBMM’de bulunan ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’ ile Natura 2000 korunması gereken alanlar listesine girmesi gereken bir çok bölgenin mevcut SİT alanı statüsünün kaldırılacağı belirtiliyor. Bu konuda da Avrupa Komisyonu kaygısını açıkça dile getiriyor. Yani, geçtiğimiz hafta Türkiye Cumhuriyeti Çevre Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada söylendiğinin aksine mevcut SİT alanlarının ilgasının AB düzenlemeleri ile hiçbir ilgisinin olmadığı açıkça ortaya koyuluyor.

Sonuç olarak, 2005 yılında başlayan Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik müzakerelerinde gelinen nokta son derece hazin. Aradan geçen beş yıl içinde Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki müzakereler karşılıklı atalet ve siyasi irade eksikliği sonucu fiilen durma noktasına gelmiştir.

Ancak, asıl yürek burkucu olanı hükümetin kâr ve rant peşinde doğaya insafsız saldırısını AB kılıfına sokmaya çalışmasıdır. Bu, sadece AB üyeliğinden vazgeçildiğinin açık ve net bir işareti değil, vatandaşları düpedüz aptal yerine koymaktır.

Avrupa Komisyonu’nun son raporu en azından şark kurnazlığı ile bir yere varılamayacağını göstermeye yaramıştır.”

Avrupa Komisyonu’nun 1998 yılından beri her yıl düzenli olarak yayımladığı ilerleme raporlarının on üçüncüsü 9 Kasım Salı günü açıklandı. Yeşiller Partisi Uluslararası İlişkiler Çalışma Grubu’ndan Mahir Ilgaz konuyla ilgili aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:

“Komisyon’un tüm aday ülkeler için hazırladığı bu raporlar bir anlamda aday ülkelerin o yıl içinde AB müktesebatına uyum adına kaydettikleri ilerlemenin çetelesini tutuyor. Bu kapsamda, teorik olarak üyelik müzakereleri ilerledikçe ve uyum sağlanacak alanlar azaldıkça düzenli raporların da kısalması beklenebilir.

Ancak, pratikte sürecin böyle işlemediğine tanık olduk. 2005 yılından bu yana Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin giderek daha çetrefilli bir hale geldiğini görüyoruz. Kaldı ki bugün müzakere edilmesi gereken başlıkların yarısından fazlasının (18/35) çeşitli sebeplerden dolayı kapalı olması müzakerelerin ciddiyetini biçimde zedelemiş durumda.

Bu durum, Avrupa Komisyonu’nun ilerleme raporlarına da yansıyor. Raporda artık alışılagelen değerlendirmelere, paragraflarca süren “geri dönüşüm”lere rastlamak kimseyi şaşırtmıyor. Gerçekten de ilerleme raporunun son “edisyonunda” yine yıllardır neredeyse hiç değişmeden gelen paragraflar olduğunu görüyoruz. Yine de rapor, hükümetin “AB öyle istiyor” yalanının ipliğinin pazara çıkması için bize yeterli bilgiyi veriyor.

Anayasa değişiklik paketi gibi Türkiye gündemine damgasını vuran konular bu yılın raporunda yer alan en önemli değişiklikleri oluşturuyor. Avrupa Birliği ‘genelde’ değişiklik paketini olumlu olarak değerlendirirken süregelen eksikliklere de dikkat çekiyor. Örneğin, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılmasına ilişkin Anayasa düzenlemesinin son anda paketten çıkarılması ve %10 seçim barajının yerli yerinde durması eleştiriliyor.

Ayrıca, son günlerde, Hrant Dink davası başta olmak üzere, devletin yüz kızartıcı savunmalarıyla gündeme gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’yle ilgili olarak Türkiye’ye açılan davaların üst üste dördüncü yıl artış gösterdiği belirtiliyor. Bu çerçevede, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin üç ek protokolünün onaylanmadığının da altı çiziliyor. Azınlıklar ve kültürel haklar konusunda da Türkiye’nin yaklaşımı genel olarak eleştirilmeye devam ediliyor.

Öte yandan, son günlerde hükümetin kâr ve rant peşinde yarattığı doğa yıkımının raporda net bir şekilde yer bulduğunu görüyoruz. Örneğin, Rusya ile ortak yapılması planlanan nükleer santral ile ilgili olarak, bölgenin deprem kuşağında olması nedeniyle, ulusal ve uluslararası kaygının giderek arttığı söyleniyor. Bölgede deprem riskinin inşası planlanan nükleer santrallere etkisine ilişkin hiçbir ÇED ve stratejik çevresel değerlendirme yapılmadığının altı çiziliyor.

Benzer bir şekilde HES tehdidi altında bulunan doğal zenginliklerle ilgili olarak TBMM’de bulunan ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’ ile Natura 2000 korunması gereken alanlar listesine girmesi gereken bir çok bölgenin mevcut SİT alanı statüsünün kaldırılacağı belirtiliyor. Bu konuda da Avrupa Komisyonu kaygısını açıkça dile getiriyor. Yani, geçtiğimiz hafta Türkiye Cumhuriyeti Çevre Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada söylendiğinin aksine mevcut SİT alanlarının ilgasının AB düzenlemeleri ile hiçbir ilgisinin olmadığı açıkça ortaya koyuluyor.

Sonuç olarak, 2005 yılında başlayan Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik müzakerelerinde gelinen nokta son derece hazin. Aradan geçen beş yıl içinde Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki müzakereler karşılıklı atalet ve siyasi irade eksikliği sonucu fiilen durma noktasına gelmiştir.

Ancak, asıl yürek burkucu olanı hükümetin kâr ve rant peşinde doğaya insafsız saldırısını AB kılıfına sokmaya çalışmasıdır. Bu, sadece AB üyeliğinden vazgeçildiğinin açık ve net bir işareti değil, vatandaşları düpedüz aptal yerine koymaktır.

Avrupa Komisyonu’nun son raporu en azından şark kurnazlığı ile bir yere varılamayacağını göstermeye yaramıştır.”

Nazilerin yasakladığı heykeller 70 yıl sonra gün ışığında

Emy Roeder'in Hamile Kadın heykeli (1918)

Hitler döneminde Nazilerin yasakladığı bir heykel sergisi, Almanya’nın başkenti Berlin’deki Yeni Müze’de halkın beğenisine sunuluyor.

11 parçadan oluşan sergideki eserlerden bazıları 20’inci yüzyılın başlarında üretilmiş.

Eserler, geçen sene Berlin kent merkezinde bir inşaat alanında ortaya çıkarıldı.

İnşaatın yeni bir metro hattı için yürütüldüğü, eserlerin de bu sırada bulunduğu açıklandı.

’15 bin eser’

Arkeologlar, kentin Orta Çağ tarihine ilişkin kalıntılar bulmayı umarken, 1944 yazında bombardıman sonrası yanarak yıkılmış bir işyerinin kalıntılarını keşfettiler.

Bu kalıntılarda bulunan heykellerin, Hitler rejiminin “yozlaşmış bir sanat” olarak nitelediği 15 bin eser arasında yer aldıkları bildirildi.

Ancak eserlerin nasıl bu işyerine taşındıkları bir muamma.

Tarihçiler, o dönemde eserleri kurtaran kişinin, söz konusu binanın dördüncü katını kiralayan Erhard Oewerdieck ve eşi Charlotte olabileceği savını araştırıyor.

Oewerdieck savaş sırasında eşiyle beraber bir grup Yahudinin kentten kaçmasına yardımcı olmuştu.

Hitler rejimi, pişmiş topraktan ve bronzdan yapılma heykelleri “sapkın” cinsel öğeler içerdikleri ve milliyetçiliğe karşı temaları işledikleri gerekçesiyle eleştirmişti.

Berlin Belediye Başkanı Klaus Wowereit, heykellerin bulunmasının “küçük bir mucize” olduğu, “kentin karanlık zamanlarına dair bir çok şey sergiledikleri” yorumunu yaptı.

Nazilerin, sanatın geleneksel olması, kahramanlıkları ve Alman kimliğini yansıtması gerektiğini savunmuş, “modern sanat” denebilecek her tür esere karşı çıkmışlardı. (BBC)

Bakanlar ‘kirli hayvan ticareti’ne el atıyor

Tarım Bakanlığı, pet shop’lardaki uygunsuz hayvan satışlarına gelen tepkiler üzerine mevzuatı değiştirmek için harekete geçti.

Türkiye’de pet shop’larda usulsüz ve sağlıksız koşullarda evcil hayvan satışına ilişkin Radikal’in haberi ses getirdi. Tarım Bakanı Mehdi Eker, “Şikâyet çok. Mevzuatı bu doğrultuda değiştiriyoruz” açıklamasını yaptı. Denetim ayağından sorumlu taraf olan Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu da “Satan kurallara uyacak” dedi. Tarkan’ın Radikal aracılığıyla yaptığı ‘Kirli ticareti boykot edin’ çağrısına ise destek büyüyor.

Hayvan sahibine sorumluluk

Tarım Bakanı Mehdi Eker, pet shop’larla ilgili şikâyetlerin her geçen gün arttığına dikkat çekerek, yönetmeliği değiştireceklerini söyledi. 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri ile ilgili kanunda haziran ayında değişiklik yapıldığını hatırlatan Eker, şimdi de buna uygun olarak yönetmeliğin değişeceğini açıkladı. Eker, “Bu değişiklik çalışmaları sırasında uygulamada yaşanan aksaklıklar ve bakanlığa yansıyan şikâyetleri de göz önüne alacağız” dedi. Haziran ayında ilgili kanunda yapılan değişiklik, hayvan sahibine de sorumluluk getiriyor. Bulaşıcı hayvan hastalığını ya da sebebi belli olmayan hayvan ölümlerini bakanlığa bildirmeyen hayvan sahipleri ve muayene eden veteriner hekimlere para cezası uygulanacak.

Radikal’e konuşan Çevre Bakanı Veysel Eroğlu da ev ve süs hayvanının üretimin ve ticaretini yapanların hayvanların sağlığı ile ilgili önlemleri almakla yükümlüğü olduğunu dikkat çekerek aksi takdirde ceza uygulaması ile karşılaşmalarının kaçınılmaz olduğunu belirtti.

HAYTAP önerisini gönderdi

Öte yandan bakanlığın açıklamaları üzerine Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP), yasa değişikliği çalışmaları ile ilgili kendi görüşlerini gönderdi. HAYTAP, en az 10 yıl hayvan satışının yasaklanarak bu süreçte kontrol altına alınması gerektiğini savunurken para cezalarının ise arttırılmasını istiyor. HAYTAP’a göre yurda kaçak hayvan giriyinin önü kesilmediği ve pet shop’lar yeterince denetlenmediği sürece, hayvanların hastalıktan ölmeye devam edeceğini ve insan sağlığının da riske gireceği uyarısında bulunuyor.

Tarkan’ın çağrısına büyük destek

Megastar Tarkan’ın Radikal’e gönderdiği mektupta yaptığı ‘Kirli hayvan ticaretini boykot edin’ çağrısı yankı buldu. Yeşiller Partisi Hayvan Hakları Çalışma Grubu ve MYK Üyesi Koray Doğan Urbarlı, Radikal’e elektronik posta göndererek boykota katıldıklarını açıkladı. Urbarlı, ‘Pet Shop’ mantığı ve canlılar üzerinden gözü kara bir şekilde kar etmeyi amaçlayan sistem değişmelidir. Yasalar canlıları korumak için yeniden düzenlenmelidir” dedi. Bir diğer destek mektubu da İK Uzmanı Sidar Aksoy’dan geldi. Aksoy, Tarkan’ın mesajı üzerine boykot çağrısına katıldığını belirtti. Radikal’in haberi sosyal ağlarda da yankı buluyor. Hafta sonu Facebook’ta kurulan ‘Pet Shop Mağdurları’ sayfasına iki günde 200’ü aşkın destekçi katıldı. (Begüm Gürsoy Kaya – Radikal)

Özerklik meselesi – 1

Önce ateşkesin PKK tarafindan Haziran’a kadar uzatılması, ardından Kandil’in Taksim’deki TAK saldırısını kınaması, bu arada devletin Öcalan ile görüşmesinin (Taraf’ta yayınlanan Neşe Düzel röportajlarının da gösterdiği gibi) iyice tabu olmaktan çıkması, artık Kürt sorununun çözümüne dair daha umutlu önerilerde bulunmayı mümkün hale getirdi. Tabii burası Türkiye, yarın ne olur bilinmez. Ama bir kez cin şişeden çıktı!

Bugün bitirilmeye çalışılan savaşın başlıca nedeni (devletin sorunu çıkmaza sokan ağır hak ihlalleri ve akılsız savaşçı politikaları saklı kalmak kaydıyla) Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde kendilerini yönetmek istemeleriydi. Bunun bağımsız devlet istemekten, kendi istediği kişiyi belediye başkanı yapma talebine kadar değişik biçimleri olabilir. Hepsine katılmayabilirsiniz, ama elde etmek için şiddet uygulamak hariç hepsi de meşru taleplerdir. Neticede işin temeli devletin Kürtlere yönelik olarak ağır bir ayrımcılık uygulaması ve bunun neden olduğu “Ankara’yla doku uyuşmazlığı”dır. Bu da tarihsel bir hal alan isyanlara neden olmuştur. Ama biz anadilden kültüre, barış sürecinden müzakereye kadar her şeyi konuşuyoruz da, bir idari sorun olan bu “kendi kendini yönetme” talebini yeterince somut olarak konuşamıyoruz.

Tabii Kürt siyasi hareketi hariç.

2007’de yayınlanan DTP kongresi kararından bu yana Kürt siyasi hareketi “demokratik özerklik” adını verdiği bir idari reform önerisini çözüm paketinin en başına koymuş durumda. Bence gayet sağduyulu bir yaklaşımla hazırlanmış, güzel bir öneri bu. En önemli artısı da özerklik önerilerinin etnik temele dayanmadığını ve bütün Türkiye için istediklerini açıkça vurgulamaları. Bu belgenin ciddiye alınması, tartışılması çok önemli.

Ama sadece bu metnin şerhleriyle yetinmek zorunda değiliz. Türkiye’nin ciddi bir idari reforma ihtiyaç duymasının tek nedeni de Kürt sorunu değil. Bu nedenle konuyu farklı içerimleriyle uzun boylu tatışmak ve aynı sağduyuya sahip önerilerle tartışmayı geliştirmek zorundayız.

Özerklik lafı neden alerji yaratıyor?

Türkiye’de özerkliğin lafını bile duymaktan hoşlanmayan çok geniş bir kesim var. Bu kesimin de birkaç gerekçesi var. Bunların en önemlisi, özerkliği bir bölgenin bağımsızlık kazanması, yani ülkeden kopması yolunda bir geçiş safhası olarak görmeleri. Özerk bölgesel yönetimlerin bağımsızlık talebi olan yerlerde de denenmesi bunun nedeni elbette… Ama bu bir zorunluluk olmadığı gibi, özerklik bir üniter devlet içinde bir bölgeye tanınan bir ayrıcalık olmak zorunda da değil. Hatta tam tersine bütün bir ülkenin özerk yerel yönetimlerden (ve bölgelerden) oluşması AB’nin kabul ettiği, bizim ise görmezden geldiğimiz yerinden yönetim ilkesinin uygulanmasından başka bir şey değil. Bu konuyu daha sonra açacağım.

Özerklik lafından hoşlanmayanların bir gerekçesi de özerk bölge ile federasyonu birbirine karıştırmaları. Federasyonun avantajlarından ve dezavantajlarından bahsedilebilir. Zaten Kürt hareketinde de federasyonu savunan bir kesim var, ama çoğunluğun fikri bu değil (mesela BDP’nin değil). Federasyon genellikle bir ülke kurulurken kabul edilen, tarihsel nedenlerle tercih edilen bir devlet biçimi. Daha çok birleşme sonucu kurulan devletler federasyon oluyor. Mesela Almanya, ya da ABD gibi. Bir federasyonun, üniter devletten daha demokratik olacağının da hiçbir garantisi yok. Mesela Rusya Federasyonu gibi.

Türkiye bir federasyoın olabilir miydi diye uzun boylu tartışılabilir. Türkiye gibi birleşerek değil parçalanarak kurulan bir cumhuriyet nasıl olup da federasyon olabilirdi, benim aklım pek almıyor. Yine de tarihe dair “eğer şöyle olsa belki böyle olurdu” egzersizleri her zaman yapılabilir. Ama bu tartışmanın bugüne pek bir faydası olduğunu sanmıyorum, çünkü federasyona dönüşmek zor bir iştir. Çok matah bir tercih olduğu da tartışılır.

Özerklik alerjisinin en önemli nedenine gelince… Bence özerklik alerjisi asıl olarak merkeziyetçi devlet geleneğine duyulan hayranlığa, otoriter yönetim sevdasına ve bugünlerde “tam bağımsızlıkçılık” olarak tezahür eden ulus devlet şovenizmine dayanan ideolojik bir tutum. Türkiye’de milliyetçi, muhafazakar ve ulusalcı kesimlerin, en ağdalı halini 1982 Anayasası’nın giriş bölümünde gördüğümüz milliyetçi, militarist, devletçi resmi ideolojiye bağlılıkları nedeniyle, yani sadece Kürt sorunu nedeniyle ve parçalanma korkusuyla değil, doğrudan ideolojik nedenle daha merkeziyetçi bir devlet biçimini tercih ettikleri için özerkliğe karşı çıktıkları aşikar.

Bizim ise işte tam da bu nedenlerle, Türkiye’yi demokratik bir ülke ve açık bir toplum haline getirmek için özerkliği savunmamız gerekiyor. Özerklik Türkiye’yi yönetilebilir kılacağı için, yerinden yönetimi hayata geçirmek için, doğrudan demokrasiyi mümkün kılmak için ve küçük olan güzel olduğu için özerklikten yana olmalıyız. Özerklik aynı zamanda Türkiye’nin en önemli politik sorunu olan Kürt sorununun çözümünde de kilit öneme sahipse, daha ne isteyelim?

Türkiye’de bölgesel özerkliğin sadece doğru bir talep değil, aynı zamanda sanıldığından kolay bir dönüşümün konusu olduğunu düşünüyorum. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ve AB süreci işimizi kolaylaştırıyor. Mesele “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” diye özetlenecek kadar basit değil. Ama ülkeyi parçalanmaya götürecek kadar zorlu da değil. Nasılını sonraki yazılarda ele alacağım.