Ana Sayfa Blog Sayfa 5370

Güneş balinaları da yakıyor

Güneş ışınları insanlarda olduğu gibi balinaların derisinde de yanıklara neden olabiliyor.

California Körfezi’nde 150’den fazla balinadan deri örnekleri alan uzmanlar, yaptıkları inceleme sonucu güneş ışınlarına aşırı miktarda maruz kalan balinaların derisinde kabarcıklar oluştuğunu belirledi.

Buna göre daha koyu renk derisi olan balinalarda daha az güneş yanığı oluşuyor.

Temel olarak giderek artan miktardaki ultraviyole ışınlarının doğal hayattaki etkilerini incelemeyi hedefleyen araştırma heyetinin başında Londra Queen Mary Üniversitesi’nden Laura Martinez-Levasseur bulunuyor.

Martinez-Levasseur, balinaların iyi birer örnek olduklarını çünkü “nefes almak için deniz yüzeyine çıkmaları, sosyalleşmeleri, yavrularını beslemeleri gerektiğini, bu nedenle sıklıkla güneş ışınlarına maruz kaldıklarını” anlattı.

Üç yıllık araştırma

Üç yıl süren araştırma kapsamında mavi balinalar, oluklu balinalar ve ispermeçet balinaları incelendi.

Balinaların yüksek çözünürlüklü fotoğrafları çekildi ve alınan deri örnekleri laboratuarlarda gözlendi.

Araştırmacılar ayrıca güneş ışınlarının zararının daha açık renkli mavi balinalarda daha ağır olduğunu belirledi.

İnsanlarda olduğu gibi, koyu renk derisi olan balinalarda, melanin adı verilen koyu renkli pigment üreten hücrelerden daha fazla bulunuyor.

İnsan DNA’sı ultraviyole ışınlarına maruz kalındığında bu pigmenti üretiyor, araştırma balina DNA’sının da aynı yanıtı verdiğini ortaya koydu. (Victoria Gill – BBC)

KPSS’de imam çalışmayınca cemaat yanıtlayamadı

Kopya skandalı yüzünden iptal edilip tekrar yapılan KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı’nda tam puan alan çıkmadı. YÖK Başkanı, önceki sınavdaki kopya iddialarının güçlendiğini söyledi.

10 Temmuz’da gerçekleştirilen ancak kopya çekildiği ve soruların sızdırıldığı kesinleşince iptal edilen KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı’na giren 280 bin öğretmen adayından 350 kişi tam puan almıştı.

21 Ekim’de tekrarı gerçekleştirilen sınavdan ise tam puan alan kimse çıkmadı.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı sonuçlarına göre, sınavda tüm soruları yapan aday bulunmadığını, en fazla 111 net yapan olduğunu belirterek, ”Böylece kopya iddiaları güçlendi” dedi.

Özcan, soruların sızdırıldığı iddiasıyla iptal edilerek, 31 Ekim 2010’da yeniden yapılan KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı sonuçlarına ilişkin yaptığı açıklamada, sonuçlara göre sınavda tüm soruları doğru yanıtlayan aday bulunmadığını, 120 sorudan en fazla 111 net yapan aday olduğunu kaydetti.

Özcan, bu sonuçlara göre, sınavda soru sızdırılması ya da kopya iddialarının güçlendiğini belirterek, bundan sonraki görevin savcılığa düştüğünü ifade etti.

Özcan, ÖSYM’nin yapısında değişiklik öngören kanun taslağını sunduklarını ve bu taslağın kanunlaşmasını beklediklerini bildirdi.

Sınavda 2 bin 718 aday ise 100 ve üzeri net yaptı. Adayların, toplam 120 soruya verdikleri doğru ve yanlış cevaplardan hesaplanan net soru sayısı ortalamasının yaklaşık 65 olarak gerçekleşti.

Tekrarlanan sınava katılım oranı yüzde 80, 235 bin 134 aday katıldı.

KPSS’de 280 adayın sınavı iptal edildi. Geçerli özel kimlik belgesi olmaksızın sınava girmek isteyen, kural dışı davranışlarıyla sınav düzenini bozan ve cevap kağıtları üzerinde kopya incelemesi yapan istatistiksel analiz çalışması sonucunda iptaller belirlendi.

Sınav sonuçları, bugün saat 14.00’de ÖSYM’nin internet sitesinde duyuruldu. Ancak yoğunluk nedeniyle ilk saatte siteye girmek mümkün olmadı.

6 ARALIK’TA ATAMA, 7 ARALIK’TA İŞBAŞI
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), öğretmen atamalarının 6 Aralık 2010 tarihinde yapılacağını ve atanan öğretmen adaylarının 7 Aralık’ta göreve başlayacağını bildirdi.

Bakanlığın internet sitesinde yapılan açıklamada, ağustos ayında yapılması planlanan 30 bin kadrolu öğretmen alımının, ”KPSS’ye ilişkin yürütülen soruşturma nedeniyle, başvuruda bulunan öğretmen adayları açısından telafisi güç hukuki ihtilafların doğmaması adına durum netleşinceye kadar ileri bir tarihe ertelendiği” anımsatıldı.

Tekrarlanan KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı sonuçlarının netleşmesi üzerine, Bakanlık tarafından yeni atama takvimi belirlendiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

”5-12 Kasım 2010 tarihleri arasında kontenjanların güncellenmesi işlemi yapılmıştır. 22-24 Kasım’da taban puanlar belirlenerek, kılavuz yayınlanacaktır. 25 Kasım-3 Aralık tarihleri arasında başvurular kabul edilecektir. Öğretmen atamaları 6 Aralık 2010 tarihinde yapılacaktır. Atanan öğretmen adayları 7 Aralık’ta göreve başlayacaktır.”

ABBAS GÜÇLÜ:
KOPYA OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI

Milliyet gazetesi yazarı Abbas Güçlü, KPSS sonuçlarını NTV canlı yayınında değerlendirdi:

“Sonuçlarla birlikte kopya olduğu ortaya çıktı. Daha önce 350 tane tam puan alan varken şimdi nerede onlar? Büyük bir ihtimalle sınava da girmedi onlar, durumları tespit edilmesin diye. YÖK’ün bunların tek tek tespitini yapması gerekiyor.

60 bin aday da sınava girmedi, hedef şaşırtmak için mi böyle bir şey yapıldı? Daha da önemlisi YÖK bu skandalı en başından itibaren örtmeye çalışıyordu, yine sonuçların açıklanmasını 9 günlük bayram tatilinin öncesine getirerek bir taktik uyguladı. Sonuçların üç gün öncesinden hazır olduğunu biliyorduk, niye daha önce de açıklamadılar da öğretmen atamaları bayram sonuna kaldı. Atanamayan öğretmenler zaten birkaç aydır çok mağdur durumdalardı. Şimdi de atamalar 15-20 gün sarktı.

Bütün bunların cevabını birileri vermeli. Öğrenciler aynı, sınavı yapan kurum aynı, sorular aynıyken birdenbire puanlar niye bu kadar düştü? Bu da sorgulanmalı. Daha önce 100 netle alan yerler şimdi 80 netle öğretmen alacak. MEB taban puanları yeniden düzenleyeceğini açıkladı zaten.

Şimdi kopyacılar devreden çıktığı için adayların kazanma şansı yüksek olacak.”

İSMAİL KONCUK:
TEK ADAYIN BİLE 120 NET YAPMAMASI KOPYANIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ GÖSTERMEKTEDİR
Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı sonuçlarını değerlendirdi.

”350 kişinin 120’de 120 net yaptığı sınavda, bugün tek adayın bile 120 net yapmaması kopyanın büyüklüğünü göstermektedir” diyen Koncuk, şunları söyledi:

”Bir önceki sınava 15 bin kişi girmiyor, bu sınava girmeyenlerin sayısı 60 bin. Bir önceki sınavda 115 ve üzeri net yapanların sayısı 4 bin 200 iken bu sınavda 100 ve üzerinde net yapanların sayısı sadece 2 bin 718. 100 ve üzerinde net yapan sayısı daha önceki sınavda 8 bin civarındaydı. Yani yüzde 75’lik bir azalma olması enteresan bir durumdur. Sınavdaki kopya olayının boyutlarını göstermek açısından son derece önemlidir. 350 kişinin 120’de 120 net yaptığı sınavda, bugün tek adayın bile 120/ net yapmaması kopyanın büyüklüğünü göstermektedir. Savcılık eski istatistiklerle yenilerini karşılaştırmalı, şüpheli olanlar tespit edilmeli. Savcılık bugüne kadar elde ettiği tespitleri kamuoyu ile paylaşmalıdır. Bu kişilere öğretmenliğe başvuru hakkı verilmemelidir.”

”UCU KİME VEYA KİMLERE DAYANIRSA DAYANSIN TESPİT EDİLMELİ”
KPSS adaylarının bazılarının soruşturmadan bir şey çıkmayacağına ve bir takım kişilerin korunduğuna inandığını öne süren Koncuk, yetkililerin bu konuda açıklama yaparak kamu vicdanını rahatlatması, sorumluların bulunup cezalandırılacağını açıklaması gerektiğini söyledi.

Genel kültür ve genel yetenek sınavlarında da kopya çekildiğinin açık olduğunu iddia eden Koncuk, sınav sonuçlarının genel yetenek ve genel kültür testleri bakımından da değerlendirilmesinin ve tespit edilen kişilere KPSS 3 puan türü ile memur kadrolarına başvuru hakkı verilmemesini istedi.

TBMM’de KPSS araştırma komisyonu kurulması gerektiğini savunan Koncuk, öğretmen ve memur ataması yapılsa bile kopyaya karışanların tespit edilmesi halinde atamaların iptal edileceği, ödenen maaş ve ücretlerin yasal faiziyle geri alınacağını ilişkin bir açıklama yapılması gerektiğini söyledi.

Koncuk, ”Binlerce kişinin katıldığı 2010 KPSS sınavında soruları sızdıranlar ve dağıtanlar, ucu kime veya kimlere dayanırsa dayansın tespit edilmeli. Ana aktörler bakımından TCK’da en ağır cezalar getirilmelidir” dedi.

Koncuk, öğretmen olarak atama bekleyen 374 bin gencin sıkıntılarını hafifletmek ve öğretmen açığını da azaltmak için 70 bin boş öğretmen kadrosunun bu atama döneminde kullanılmasını da istedi.

“KİMLER, NEDEN GİZLENİYOR?”
Koncuk, ÖSYM Başkanlığının TC kimlik numarasının yanında her adayın şifre ile sonuçları öğrenebilmesi yönünde bir düzenleme yaptığını söyledi. Bu nedenle ellerindeki kimlik numaralarından 120’de 120 net yapanların kaç puan aldıklarını öğrenemediklerini ifade eden Koncuk, ”Bunu da manidar buluyoruz. Neyi gizliyoruz? ÖSYM’nin sayfasında da son derece kısıtlı bilgiler verilmiş. Bunu da anlamlı buluyoruz. Şeffaf olmaması bakımından ÖSYM’nin başına bir sürü iş geldi. ÖSYM’nin hala bundan bir ders çıkarmadığını anlıyorum. Neden gizliyoruz, kimleri gizliyoruz?” diye konuştu. (Ntv)

Savaş karşıtları Lizbon’da buluşacak

0

NATO 19-20 Kasım’da Portekiz’de düzenleyeceği zirveyle yeni saldırıların önünü açacak yeni stratejik konseptini kabul etmeye hazırlanırken, savaş karşıtları 20 Kasım’da düzenleyecekleri gösteriyle “Barışa Evet, NATO’ya Hayır” diyecek.

Portekiz’in başkenti Lizbon, 19-20 Kasım tarihlerinde Türkiye dâhil 28 ülkeden liderlerin katılacağı ve uzun zamandır üzerinde çalışılan “NATO 2020″ başlıklı yeni stratejik konseptin kabul edileceği zirveye ev sahipliği yapacak. NATO’nun askeri müdahalelerini arttırmasını ve Türkiye dâhil birçok ülkeye füze kalkanı ve nükleer silah yerleştirmesini amaçlayan yeni stratejik konsept, örgütün geleceği açısından önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Portekizli savaş karşıtları, haftalardır yürüttükleri çalışmalarla NATO’nun saldırganlığına karşı barışseverlere 20 Kasım’da Lizbon’da düzenlenecek gösteriye katılma çağrısı yapıyor. Aralarında Portekiz Komünist Partisi, Portekiz Barış için İşbirliği Konseyi, sendikalar ve sol örgütlerin bulunduğu 100’den fazla kuruluş tarafından düzenlenen “Barışa Evet, NATO’ya Hayır” kampanyası kapsamında, binlerce savaş karşıtı son haftalarda ülkenin birçok bölgesinde düzenlenen panel ve etkinliklerde bir araya geldi. Portekiz’in NATO operasyonlarına giderek daha fazla katılmasının ülke anayasasına aykırı olduğu vurgulanan ve ülkedeki NATO üslerinin kapatılmasını talep eden metin on binlerce kişi tarafından imzalandı. NATO zirvesinin ve Avrupa Birliği’nin militarizasyonu planlarının dünya barışını tehdit ettiği kaydedilen metin, Portekiz Meclisi’ne de sunuldu ve geçen ay sonunda meclis oturumunda tartışıldı.

“Barışa Evet, NATO’ya Hayır” kampanyası kapsamında, 19 Kasım’da Dünya Barış Konseyi ile beraber Lizbon’da uluslararası bir konferans düzenlenecek. 20 Kasım’da Marques de Pombal Meydanı’ndan Restauradores’e düzenlenecek yürüyüşe ise binlerce kişinin katılması bekleniyor.

Kadını, 7 yaşındayken zorla kapatma özgürlüğü

Üç ay önce üniversitelerde serbest bırakılsın mı bırakılmasın mı diye tartışılan türban (ya da başörtüsü), lise faslını hızlıca geçerek, ilkokullarda serbest kalsın mı kalmasın mı diye kendisini tartıştırıyor. Böylelikle de zaten ilkokuldan sonrası otomatik olarak serbest kalmış oluyor. Sorunu kökünden çözmeye yönelik, kamuoyunu da bu çözüme alıştırmaya yönelik iddialı bir hamle gerçekten.

İlkokul, 8 yıllık zorunlu eğitim ile birlikte düşündüğümüzde 7+8 yani 15 yaşına kadar okunan bir kademe. Eski alışkanlıklarla da düşünürsek 7+5 yani 12 yaşına kadar diyebiliriz. Ne kadar güzel bir zamanda yaşıyoruz ki, 12 yaşındaki bir çocuğun saçlarının ailesi tarafından kapatılıp, kapatılmaması özgürlük adına tartıştığımız tek konu neredeyse.  Tek gördüğümüz özgürlük sorunu bu. Daha da ilginci, tartışmamıza kaynaklık eden de, özgürlüğü temsil etmek konusunda namı ülkeye yayılmış bir örgütün, legal ayağı olan bir dernek. Söz konusu örgüt, daha önce özgürlük adına “domuz bağı” atılımı yapmıştı hatırlayanlar olacaktır. mezar evlerle dolu bir ülkede yaşama özgürlüğünü de onlarla tatmıştık doyasıya.

Tüm bu tartışmalar sırasında, bir kişi de çıkıp, 12 yaşındaki bir çocuğun kafasına örtü bağlamanın kimin hangi özgürlüğüne yarar sağlayacak bir davranış olduğunu sorduğu falan yok. 18 yaşında özgürlük de 12’de hatta 7’de farklı mı? Soranlar varsa da, 12 yaşındaki bir çocuğun kafasına örtü bağlamanın, hadi doğrusunu söyleyelim bağlattırmanın nasıl bir “psikolojik sağlık” sorunu olduğu konusunda pek fikir belirtmiyorlar. Açık konuşmak gerek. Tam da zamanıyken, bakın yazılanlara söylenilenlere. Kim ki bir çocuğun, ailesi tarafından zorla örtülmesini özgürlük olarak sunuyor ve bunun olmasını savunuyor, o kişinin notunu verin. Bu kişilerin özgürlük anlayışı bu düzeyde gidecektir. Daha önce de gitti.

22 yaşında, üniversitede bir kişi üzerinde bu türban konusu çok da açık olarak görülemiyordu. Konuşulamıyordu. Dini simge, özgürlük bayrağı, okuyamayan kadınların %1’inin gerekçesi, namusunu koruma amacı gibi gerekçelerle tartışılıyordu konu. Hepsi söylendi yıllardır. Tamamen kadınlar üzerinden, kadınlar üzerinde bir savaş verildi. İslamcıların da, Kemalistlerin de gücü başı kapalı kadınlara yetti. Onları kapatanlar, her kapıdan rahatça girip çıktılar. Bu durum bir yana, bu ilkokul tartışması tüm o söylenenlerin ne kadar da samimi olmadığını ortaya koydu. 12 yaşında bir çocuğun ne dini olabilir ki, simgesi olsun? Ne siyaseti olabilir ki, bunu yaymaya çalışsın? 12 yaşında bir çocuğun kapanmayı mı, açılmayı mı özgürlük olarak göreceğini kim bilebilir? Bakarsınız, ilkokulda ona bir şeyleri zorla yaptıran ailesinin tam tersi hareket etmek isteyecektir özgürlük adına? Namus koruma konusuna hiç girmiyorum. Belirli şeyler akla gelecektir.

Aslında tartışmanın bu noktaya gelmesi çok da yararlı oldu. Kartlar açıkça ortaya kondu. Eğitim hakkı konusu bir kenara bırakıldı. Türbanın ya da başörtüsünün (yine kelimeler üzerinden bir mücadele gidiyor bakalım. NTV bile, sms atıyor türban diye, daha sonra aynı mesajın bir de başörtülü versiyonunu gönderiyor.) takılmasında bir “zor” olduğu ortaya çıktı. Bu zor, bu baskı herkesin üstünde var. Toplumun üstünde de var. Bu bağlamından ve potansiyelinden daha uzağa yönelik tartışmalar bunların hepsini gayet güzel bir şekilde ortaya çıkartıyor.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Avrupa Yeşilleri: “AB’nin 2020 enerji stratejisi hayal kırıklığı”

AB Enerji 2020 Stratejisi hakkında bir açıklama yapan Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu, AB Komisyonu’nun taraflı önerileri ve aldatıcı analizleri karşısında ciddi bir hayal kırıklığına uğramış durumda olduklarını belirtti.

AB Komisyonu önceki gün  Enerji 2020 Stratejisi’ni açıklayarak Komisyon’un enerji politikaları konusundaki stratejik görüşünü kamuoyuyla paylaştı. Yeşil AP milletvekillerine göre komisyonun strateji belgesi hatalı analizlere dayanıyor ve kamuoyunu aldatıcı nitelikte.
Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı’nın enerji konusundaki eşsözcüsü ve Lüksemburg parlamenteri Claude Turmes rapor hakkında şu yorumu yaptı:
“Komisyon’un enerji konusunda bugüne dek gösterdiği ilk stratejik vizyon hazırlama çabası olan bu rapor aldatıcı bilgilerle dolu ve raporda nükleer enerji konusunda şaşırtıcı derecede güçlü bir yandaşlık, bir lobicilik söz konusu. Raporun tamamı hatalı analizlerle dolu ve AB’deki enerji sektöründe çok büyük öneme sahip enerji verimliliğiyle yenilenebilir enerji konularını ikinci plana itmeye gayret ediyor.
AB enerji güvenliğini sağlamak ve iklim konusundaki vaatlerini yerine getirmek istiyorsa enerji verimliliği ve tasarruflar konusunun mutlaka temel politikalar olarak oturtulması gerekiyor. Ne yazık ki komisyon bu çok önemli gerçeği yalnızca birkaç satırda bahsederek görmezden geliyor ve hemen uygulayarak sonuçlarını elde etme şansına sahip olduğumuz kazan-kazan stratejilerini ertelemeyi tercih ettiğini kanıtlıyor. Önümüzdeki on yıl boyunca AB sınırları içinde yapılacak enerji yatırımlarının %65’inin yenilenebilir enerji üzerine olacağı hakkında bizzat komisyon tarafından geçen ay yayınlanan analiz de unutulmuş gibi gözüküyor.
Üstüne üstlük bu çok kritik enerji kaynağı 2020 Strateji belgesinde tamamen gözardı edilmiş ve AB’nin ihracat pazarlarında da herhangi bir destek görmeyecek gibi gözüküyor. Halbuki yenilenebilir enerji sektörü AB’de ihracatını büyütme potansiyeli taşıyan ana sektörlerden biri.
Komisyon, büyük ve pazarı denetim altında tutan (Alman) enerji şirketlerinin pazardaki hakimiyetini büyük bir teslimiyetle kabul ediyor gözüküyor. Pazardaki dengeleri bozan bu durum hakkında herhangi bir adımın planlanmadığı çok açık. “Züccaciye dükkanındaki fil” konusunda da komisyon herhangi bir çözüm önermiyor: Yani Avrupa’yı yiyip bitiren fosil yakıtlar bağımlılığından nasıl kurtulunabileceği konusunda elle tutulur bir öneri yok. Bu yetmezmiş gibi, komisyon nükleer enerjiyi AB’li tüketicilere bir nimetmiş gibi göstermek için elinden geleni yapıyor. Nükleer enerjinin son derece yüksek maliyeti, nükleer kaza riski ve nükleer atık konusu gerçekleri ortada dururken komisyonun bu raporunu en iyi ihtimalle AB yurttaşlarıyla dalga geçmek, ama daha muhtemelen bir hakaret olarak algılıyoruz.”

Seul’deki G-20 zirvesinden gelen tek iyi haber

Seul'de G20 zirversinde Oxfam'ın protestosu: "G20 liderleri yoksullukla savaşmalı"

G-20 zirvesi için liderler Güney Kore’nin  Seul kentinde toplandılar. Küresel ekonomik krizin bir ikinci dalgayla tekrar vuracağı korkusu altında başlayan toplantıların ana gündem maddesi ne yazık ki krizi ortaya çıkaran yapısal sorunlar değil. ABD ile Çin arasında yuan’ın aşırı değersiz tutulmasının yarattığı ticari dengesizliğin tüm dünyada İkinci Dünya Savaşı öncesindeki gibi bir ticaret ve devalüasyon savaşına yol açmaması için liderlerin yoğun çaba harcadığı gözleniyor.

Ancak “oyunun kuralları” aynı kaldığı müddetçe, lafla peynir gemisinin yürümeyeceği de ortada.  Savaşın hemen ertesinde, 1944’te kurulan IMF ve Dünya Bankası gibi iki uluslararası örgüt iyice şirazesinden çıkmış ticari ve finansal piyasaları yeni kurallara bağlayıp dizginlememiş olsaydı, günümüzden baktığımızda kapitalizmin “Altın Çağı” olarak anılan 1950 ve 60’larda dünya yeni bir savaşın eşiğine gelmesi içten bile değildi.

Seul’de liderler henüz dünyamızın karşı karşıya olduğu tehditler konusunda ortak bir tavır geliştirememiş olsa da her şey bu kadar karamsar değil.  Ekonomik kriz bir yana yaşanan ekolojik krizin toplantı gündemine utangaç da olsa girebilmiş olması sevindirici. Her yıl etkisini daha da artıran iklim değişikliğinin karbona dayalı büyüme modelinin sürdürülemez olduğu Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Myun-bak gibi bir takım liderler tarafından dile getiriliyor. Ekolojik dengeyi koruyarak yenilenebilir enerji gibi yeşil yatırımlarla ekonomik büyümenin sağlanabileceği, istihdamın artırılabileceği fikri günden güne taraftar topluyor.

Adına Yeşil Yeni Düzen dediğimiz politikaları günümüzde ciddi bir biçimde uygulamaya geçiren ülkelerin başında toplantılara ev sahipliği  yapan Güney Kore geliyor. Cumhurbaşkanı Lee Myun-bak’ın 2010 başında duyurduğu plana göre Güney Kore önümüzdeki beş yıl içerisinde sadece yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştirmek için 37 milyar dolar harcayacak. Hükümetin tahminlerine göre 2015’te Güney Kore bu sayede 36 milyar dolarlık temiz enerji ihracatı yapabilecek düzeye gelecek ve 110 bin kişiyi istihdam edebilecek.

Bu plan uyarınca yenilenebilir enerjinin payının geçen yıl %2,4 olan payını 2030’da %11’e çıkarmayı hedefleyen Güney Kore bunun yanında tamamen yenilenebilir enerji kullanacak bir milyon “yeşil ev” inşa etmeyi amaçladığı da gelen bilgiler arasında.

Kamu yatırımlarının yanında piyasa düzenlemeleri yoluyla saatte 500 megawat’tan fazla enerji üreten firmaların 2012’den itibaren enerji kaynaklarını çeşitlendirmeleri ve 2022 yılında üretimlerinin en azından %10’unu yenilenebilir kaynaklardan yapma zorunluluğu getirilmiş.

Bu konuda dünya liderliğine soyunmaya çalışan Güney Kore kurmuş olduğu “Küresel Yeşil Büyüme Enstitüsü”nü (Global Green Growth Institute -GGGI) BM şemsiyesi altında uluslararası bir kuruma dönüştürmeye çalışıyor.

(Yeşil Gazete)

Savaş karşıtları yürüdü: “Barışı serbest bırakın”

Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu (BAK) tarafından dün Galatasaray’dan başlayarak Taksim’e kadar süren bir yürüyüş ve basın açıklaması yapıldı. KCK davasında tutuklu BDP’lilerin derhal serbest bırakılması istenen “barışı serbest bırakın” yürüyüşüne yüzlerce savaş karşıtı katıldı.

Yürüyüş sonrasında yapılan basın açıklaması sanatçı İlkay Akkaya ve  Küresel BAK’tan Yıldız Önen tarafından Türkçe ve Kürtçe okundu. Ayrıca KESK Genel Başkanı Sami Evren ve BDP İstanbul İl yöneticisi Dursun Yıldız birer konuşma yaptılar. Yürüyüş sırasında bir “barış annesi” de Kürtçe konuşma yaparak barış istediklerini söyledi.

Yürüyüş boyunca ‘Yaşasın Barış’, ‘Biji Aşiti!’, ‘BDP’li tutuklular serbest bırakılsın’, ‘Hiç kimse asker doğmaz’, gibi sloganlar atıldı.

Basın açıklamasında şunlar söylendi:

Tek taraflı ateşkes, şiddet ve gerilimden beslenen güçlerin olumsuz müdahalelerine rağmen genel seçimlere kadar uzatıldı.

Yetkililerin, barış umutlarını yükselten açıklamaları oldu. Büyük bir barış adımı atmak için hiç olmadığı kadar güçlü bir tarihsel fırsat önümüzde. Tüm toplumda, bir adım daha atabilirsek, kalıcı bir barış sürecinin şekillenebileceği duygusu güçleniyor…

Kürt sorununda barışa giden yolda, Diyarbakır’da görülen KCK davasının gidişatı kritik bir önem taşıyor. Bu davada tutuklu olarak yargılanan Kürt halkının seçilmiş temsilcileri ve BDP üyelerinin bir an önce serbest bırakılması gerekiyor.

Bu aynı zamanda hukuki ve vicdani bir gerekliliktir.

KCK davasının dün yapılan son duruşmasında aralarında seçilmiş yerel yöneticilerin de bulunduğu BDP’lilerin tutukluluğunun devamına karar verilmiş ve dava 13 Ocak’a ertelenmişti.

(Yeşil Gazete)

Cihat Aşkın’dan “Murat Bardakçı’nın bir yazısı üzerine çeşitlemeler”

Türkiye’nin önde gelen keman virtuozlarından, besteci ve eğitimci Cihat Aşkın, Murat Bardakçı’nın Türkiye’de klasik müzik üzerine Habertürk gazetesinde yazdığı bir köşe yazısını klasik müzik email grubuna gönderdiği bir yazıyla değerlendirdi. Yazıyı aşağıda aynen yayınlıyoruz.

Türkiye’de klasik müziğin evrimi üzerine önemli değerlendirmeler içeren bu yazıyı Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşmayı kabul ettiği için sanatçıya teşekkür ediyoruz.

MURAT BARDAKÇI’NIN BİR YAZISI ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER

Murat Bardakçı’nın 8 Kasım 2010 tarihli yazısı kısa süre içerisinde bazı hareketlenmelere yol açtı. Bu hareketlenme genellikle hislerimizin kabul etmek istemediği ve kendi kendimize yediremediğimiz ve çok destekleyerek sevdiğimiz çoksesli müziğe karşı bir saldırı edasıyla dalgalanmaya başladı ve bizler hislerimizin esiri olarak yine kendi içimizde kendimize karşı propaganda yaparak statümüzü korumaya çalıştık. Bana kalırsa Murat Bardakçı’nın yazısını sevip sevmemek yerine bunu bilimsel açıdan değerlendirip onun sorduğu soruları acaba kendi kendimize daha önce mi sormalıydık?

‘Musıki İnkılabı ve başarısızlık’ başlıklı yazıda nelerden bahsediliyor?

Genelde bir konser haberi olan yazının devamında şunlar yazılıydı:

‘Resmî orkestralarımızın tını ve eserin ruhunu yansıtma bakımından geride kalmalarının en başta gelen sebebi bu işin hâlâ devlet memurluğu zihniyeti ile yapılması ve klasik müziğin hissiyatını bir türlü kavrayamamış olmamızdır. Bunda, klasik müziğin bir dönemde zorla sevdirilmeye çalışılmış olmasının da etkisi vardır.’

İkinci konu ise şu idi:

‘Türkiye’nin “Musiki İnkılâbı”nın üzerinden bu kadar uzun seneler geçtikten sonra, hiçbir zaman ciddî şekilde kabul görmemiş birkaç bestecisini bir çevrede kendi kendine reklam etmeyi bir tarafa bırakıp dünya çapında kompozitör çıkartamamış olmasının sebebini artık açıkça tartışması gerekiyor.’

Bardakçı yazısının son bölümünde ise eksikliğin nerede ve kimde olduğunu soruyordu.

‘1930’larda ekonomisini tahıl ihraç ederek ayakta tutmaya çalışan Türkiye o zamanların bütçesinde önemli bir yer tutan “Musiki İnkılâbı” yatırımını yanlış kişilere ve yanlış politikalara mı yaptı? Başarısızlıkta memleketin geleneksel müziklerine dudak bükmenin tesiri oldu mu? Sadece “mecburî hizmet” gereği eser veren besteciler yetiştirmekten niçin bir türlü kurtulamadık?

Ve, en önemlisi: Halk, bu müziği neden bir türlü benimsemedi?’

Biz ise acaba Bardakçı’nın söylemlerinde haklılık payı var mıdır ya da yok mudur diye düşünmeden ona karşı maksatsız sözler söyledik. Değerli okurlar, yapılacak olan eleştirilerin kişilere değil de fikirlere yapıldığı takdirde daha öğretici olacağına dair inancımı hiç kaybetmedim. Bana kalırsa Murat Bardakçı’nın sözlerinin çok büyük bir kesiminde haklılık payı vardır. Bu konuyu gündeme getirdiği için de ayrıca kendisine teşekkür ederim.

Biz hatayı nerede yapıyoruz?

Orkestralar konusu

Devlet orkestralarımızın yapılanma sorunları bulunmaktadır. 20.yüzyılın genelinde devlet destekli sanatın ürünü olan devlet orkestraları bulundukları süre içerisinde gelişimlerini tamamlayarak farklı bir evreye geçmek durumundaydılar. Ama bu bizde olmadı. Bu sadece orkestraların konusu değil ama bizim kafamızdaki kurumsallaşma anlayışının bir ürünüdür. Türkiye’de kurumsallaşma maalesef altyapı anlayışı oluşturulmadan ve yeterli fizibilite yapılmadan başlatılır. Kişiler gelir, kurumları kurarlar, kendi idare ettikleri sürelerde her şey kişiye göre şekillenir, daha sonra farklı bir yönetici geldiği zaman uyumsuzluklar başlar. Yeni gelen kişilik ile eski kişilik ürünü olan yapı yozlaşmaya başlar ve bir müddet sonra çatırdar. Ama Batı’daki kurumlar yeni gelen kişiliklerle ortaya çıkan dinamizmi sistemlerine entegre ederek gelişirler ve daima geleceğe taze olarak taşınırlar. Orkestralarımız için de bu böyle olmalıydı. Kuşkusuz, değerli sanatçıların ve yöneticilerin oluşturduğu orkestralarımız acaba neden Batı’daki gibi gelişmiş işletim sistemlerine sahip değildirler. İşte bunun tartışılması gerekmektedir. Türkiye’de orkestra konserlerinde yüzlerindeki imajdan acı ve isteksizlik akan müzisyenler ile batıdaki emsalleri arasında en azından mutluluk seviyesi olarak bile dağlar kadar fark vardır.  Memur zihniyeti ile olmaz. Sistem değişmelidir. Orkestraların başında bulunması gereken genel müzik direktörleri, üstünden astına kadar diğer görevliler ve müzisyenler 21. yüzyıla şartlarına uygun bir teşkilat şeması çerçevesinde yeniden yapılandırılmalıdır.

Berlin Filarmoni Orkestrası 130 yıllık bir kuruluş olarak bugün dünyanın en önemli şirketlerinden birisidir. Halk için müzik yapar ve arkasındaki zihniyet Filarmoni zihniyeti olup, amatör müzik dostlarından kurulu bir orkestra olarak işe başlamıştır. Devlet ve belediye onu sübvanse eder. Ama orkestra kendi projelerini ve stratejisini belirleyerek yoluna devam eder. Bakınız amatör ruh bu tür müzik çalışmalarında önemlidir. Çoksesli müziğin ruhu oda müziğinden geçer. Bizdeki orkestra müzisyenlerimizin pek azı bir araya gelerek kuartet veya daha değişik sayıda çalgının katıldığı oda müziği grupları oluştururlar. Diğerleri ise sevmezler. Klasik müzik ile meşgul olan genel müzisyen kendini ciddi müzik yapıyor zanneder ve kendisinden başka olan her şeyi dışlar. Amatör ruhla bir araya gelip de oda müziği yapmazlar. Kim yapar? Musıki Cemiyetleri yapar. Onlar her ilçede veya kuruluşta bir araya gelerek en az haftada bir toplanırlar, yemek yerler, müzik yaparlar ve dağılırlar. Yılda bir veya iki kez ise büyük bir salonu kiralayarak konser verirler. Batıdaki amatör klasik müzik orkestraları veya grupları da aynısını yapar, çünkü bu ruh amatör bir müziksever ruhudur. Bizdeki profesyonel müzisyenler ise genelde müziksever değildirler. Aradaki fark budur!

Türk Beşleri

Türkiye’de çok sesli müziğin gelişmesinin öncüsü olarak görülen besteciler acaba niçin dünya ölçeklerinde tanınmamışlardır? Acaba halk neden onları benimsememiştir? Bunun cevabını verirken biraz insaflı davranmak gerekmektedir. Aslında Halil Bedii Yönetken tarafından Rus beşlerinden esinlenilerek isimlendirilen Türk Beşleri arasında fikirsel açıdan bir birlik bulunmamaktadır. Cemal Reşid Rey, Cumhuriyet idealleri ile Onuncu Yıl Marşı dışında uzaktan yakından ilgisi olmayan ama son derece renkli, esprili, kültürlü ve felsefi bakış açısını Fransız etkisi altında müziklendirmiş, Fransız armonisi ve kültürüne, Osmanlı mistisizmi ve anlayışını katarak eserler vermiş bir bestecidir. Udi Sedat Öztoprak olmasa belki de Anadolu Halk Şarkılarını yazmaya başlamayacak içinde kendi müziğine karşı bir ilgi doğmayacaktı. Son derece üstün ve sofistike olan eserleri dünya sanat camiasında gerekli ilgiyi bulmamıştır. Sebep ise nota ve plak basımının olmayışıdır. Aynı Cemal Reşid Rey, Lüküs Hayat ve Onuncu Yıl Marşı ile halkın gönlünde taht kurabilmiştir ama bunlar lokal başarılardır. Ahmed Adnan Saygun ise, Rey’in tam aksi söylemini halktan ve halk kültüründen alan bir bestecidir. İdealizmi ve kesin çizgisiyle yarattığı eserlerden en ses getireni, Yunus Emre Oratoryosu’dur. Onun da en çok bilinen melodisi Anonim, Şol Cennetin Irmakları’dır. Ulvi Cemal Erkin, nazik ve hassas romantizmi ile farklı bir çizgi çizmiştir. Onda hem Klasik Türk Müziği’nin hem de halk müziğinin esintileri mevcuttur. En bilinen eseri Köçekçe rapsodisidir. Ama tüm melodiler -ikisi hariç- Dede Efendi’ye aittir. Hariç olanlardan biri anonim, diğeri de Sırp oyun havasıdır. Hasan Ferit Alnar diğerleri arasında daima dışlanan bir besteci olmuş ve Kanun Konçertosu ile bir özgünlük yakalamıştır. Necil Kazım Akses ise genelde büyük formda eserler yazmış ve 50. Yıl Marşı dışında halkın katıldığı bir eseri yoktur.

Şimdi bu beş besteciyi inceleyecek olursak ortak paydalarının hemen hemen olmadığını görüyoruz. Fikirsel temelde Cumhuriyet’e sahip çıkmak cumhuriyet için, halk için eser üretmek olmalıydı. Ama halk onları neden dinlemedi ve sahip çıkmadı. Çünkü hiçbiri halkın konuştuğu dili konuşmadı. Çocuklar için eğitim müzikleri üretmediler. Çocuklar için yapılacak olan her üretim cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli olmalıydı. Çocuklarımız kendi bestecilerimizin ürettikleri şarkılar yerine Almanca aslından Türkçe’ye çevrilen ‘Küçük Kuzu’ misali şarkılarla büyütüldüler. Türkiye’de gerçek anlamda çocuk eğitimi müziği 1960 larda Muammer Sun ve Cenan Akın gibi besteciler ile başlar. Yapılan yatırım doğruydu, ama yatırım yapılan kişiler yanlıştı.

Yanı başımızdaki ülkeler

Sosyolojik olarak incelediğiniz zaman yanı başımızdaki Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın, Romanya’nın, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın bizimkine benzer ortak yol haritaları vardı. Kazancakis Zorba Film Müziği, Haçaturyan Kılıç Dansı, Enescu Rumen Rapsodisi (Erkin daha sonra aynı melodiyi –Sırp Oyun Havası- kullanmıştır) gibi dünya çapında tanınan eserler meydana getirdiler. O yıllarda bizden sadece “Katibim” isimli melodi yukarıdaki eserlere paralel olarak gösterilebilir.

Müzik devrimi ancak halkın bu devrime sahip çıkması ve benimsemesi ile meydana getirilebilir. Halbuki halk Türk beşleri’nin eserlerini sevmekten çok radyoyu kapatmayı yeğlemiştir. Halkın kendi söylediği Mavilim türküsü operacılarımızın ağzında MOVILIM olarak şekillenince ve teknik amacın önüne geçince, işin ruhundan uzaklaşılmıştır. Yapılan çok seslilik denemeleri halk müziğindeki makam kurallarına uygun değildir. Batının fonksiyonelliği yerine yerel temelli bir fonksiyonellik baz alınabilirdi. (Kemal İlerici sadece bir örnektir.)

Yerel temelli çalgılar

Türkiye’ de yerel temelli çalgılara tiksinti ile bakılmıştır. Halbuki 20.yüzyıl içinde yerel İspanyol çalgısı Gitar, Segovia ve Rodrigo tarafından dünya  vazgeçilmezlerinden biri haline getirilmiştir. Hala konservatuarlarımızda Türk müziği nağmesi –ve de caz nağmesi- yapmak yasaktır. Birisi kazara bunları çalacak olursa diğer sınıflardan başlar çıkar, idam sehpaları hazırlanır ve infaz edilir. Türk müzik devriminde Türk Müziği yoktur. İşte Türk Müziği olmadığı için devrim de yapılamamıştır.

1930 lardan kalma bir taş plakta Cemal Reşid Rey’in piyanosu eşliğinde türkü söyleyen Münir Nurettin Selçuk ise halkın sevgilisi olmuş bir şarkıcıdır. Sadece klasik tarzda değil ama tangodan gazele kadar değişik repertuara sahip olan bir sanatçı olmuştur. Ruhi Su, bağlamayla türkü söylediği için operadan kovulmuş bir bastır. Kaptanzade Ali Rıza Bey, Muhlis Sabahattin Ezgi, Sedat Öztoprak gibi besteciler klasik Türk müziği kökeninden yetişmiş ve kendi müziklerini geliştirme çabası içinde olmuş devrimci müzisyenlerdir. Atatürk boşuna mı demiştir ‘‘Yanık Ömer’i bir de orkestrayla dinleyelim’ diye?

Değerli okurlar, bunları yazarken amacım çoksesli müzik yazan Türk bestecilerini karalamak değildir ama gerçekleri ortaya koymaktır. Zannedilmesin ki ben bu bestecilerimizi çalmıyorum veya benimsemiyorum. Hayır bilakis, Cemal Reşid, Erkin, Akses ve Alnar’ın keman eserlerinin ilk CD’leri de bana aittir. Bu bestecilerimiz günün koşullarına göre yetiştirildiler ve ortaya eserler koydular. Bu eserler yine pek çoğunun kendi yanlış politikasından dolayı ya basılamadı, ya yayınlanamadı, ya çalınamadı. Bugün eserleri kayıp olan bestecilerimiz var. Halk bunları benimsemedi. Nasıl benimsetilebilirdi?

Halk benimsemedi

Benim görüşlerim statükocu görüşlerden biraz farklı, çünkü kendi yolumda Anadolu’da seslendirdiğim yapıtlar aradan on sene geçmesine rağmen hala aranıyor ve okullarda çalınıyor. Denedim ve kazandım. Ve yolun bu olmadığını, müzik devrimi için yapılan yatırımın –maalesef- boşa gittiğini söylüyorum. Bu bestecilerimizin eserlerinin değerlerini çok dinlenmişlik oranı vermez, ama müzik yaşayarak dinlenmek için yapılır. Bu da bir gerçek. Laboratuar değeri çok önemli olan bu besteleri halkın gözünde daha değerli hale nasıl getirebilirsiniz? Halkı sanat ile eğiterek. Halkı sanat ile eğitmek ise halka rağmen olmaz.

Bir an önce tüm konservatuarlarımızda  uluslararası ölçeklere sahip sanat müziği teorisi ve uygulamasının yanı sıra, kendi makam teorimizi uygulamalı olarak öğretmeliyiz. Kendi ulusal çalgılarımızdan tiksinmemeli, onları da bu eğitimin bir parçası haline getirmeliyiz. Müzik eğitiminde birlik ve beraberlik, kendi halkını ve kendi kültürünü tanıyan bestecilerin ve icracıların yetişmesiyle daha fazla hız kazanacak bu suretle halkla barışık bir sanat anlayışı ortaya çıkacaktır. Halkla barışan sanat ise halkın desteğini alarak etkileşir ve halkın estetik zevki açısından da ilerletici bir boyuta sahip olur. Klasikleşir ve yüzyıllar boyu yaşar.

Cihat Aşkın
Eskişehir, 11 Kasım 2010

Günümüzün önde gelen keman virtüozlarından Cihat Aşkın, Amerika, Asya, Avrupa ve Afrika’nın bir çok yerinde konserler ve resitaller veren, radyo, TV ve CD kayıtları gerçekleştiren, kemancılığının yanı sıra, kuruculuğunu yaptığı İstanbul Oda Orkestrası ve Filarmonia İstanbul orkestralarının da yöneticiliğini yapmış bir sanatçıdır. Kendi adını verdiği Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA) projesi ile Türkiye’nin her yerinden topladığı öğrencilerin gelişimlerinde büyük rol oynamıştır. Aynı zamanda Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’nin (MIAM) kurucularından ve yöneticilerinden biri olan Prof. Dr. Cihat Aşkın akademik alanda görev yaptığı İTÜ ve Türk Müziği Devlet Konservatuarı çatısı altında sanatsal faaliyetlerini sürdürdüğü gibi Türkiye, Bulgaristan, Polonya, İsrail ve İsviçre gibi ülkelerde çeşitli yarışmalarda jüri üyesi olarak bulunmuş ve 1999 yılından beri İsrail, Keshet Eilon Keman Masterclasslarında fakülte üyesi olarak görev yapmaktadır.

Keman sanatçılığının yanısıra beste çalışmalarınada ağırlık veren Aşkın, keman ve değişik çalgılar için besteler, keman için aranjmanlar ve film müzikleri alanında da önemli çalışmalar yapmıştır. Aşkın Ensemble’ın kurucusu ve yöneticisi olarak yaptığı çalışmalar kendisini bu alanda da önemli bir konuma getirmiştir.

Kalan Müzik sanatçısı olarak Çağdaş Türk Keman yapıtlarının CD çalışmalarını yürüten sanatçıya Yalçın Tura, Ertuğrul Oğuz Fırat, Arda Agoşyan ve Oğuzhan Balcı keman konçertolarını ithaf etmişlerdir. Aşkın aynı zamanda Warner Classics ve CPO gibi firmalar içinde CD ler doldurmuştur. Akses ve Erkin gibi bestecilerimizin konçertolarının ilk CD lerini yapan sanatçı, dünya keman literatüründe bir ilk olan Kreutzer 42 Etüd albümünüde 2006 yılında yayınlamıştır. Menuhin ve Flesch yarışmalarında çeşitli ödüller kazanan sanatçının birçok ödülü ve vardır ve en son 2002 yılında Roma’da Foyer des Artistes ödülünü kazanmıştır.

www.cihataskin.net

Seul’de G-20’ye protesto

Güney Kore’nin başkenti Seul’de devam eden G20 zirvesi binlerce kişi tarafından protesto edildi.

Seul’de 80 emek örgütü ve sivil toplum kuruluşu tarafından oluşturulan “Önce insan! Kore halkının G20’ye tepki hareketi” adlı koalisyon tarafından Seul tren garı önünde yapılan mitinge 6.000 kişi katıldı.

Grup adına konuşan Kim Yeo-jin dünya liderlerine bir mesaj olarak bütün dünyadaki işçilerle ve protetsocularla dayanışma içinde bu eylemi yaptıklarını söyledi.

Eylemciler daha sonra G20’ye katılan liderlere yemek verilen Ulusal Müze’nin bulunduğu Namyeong istasyonuna doğru yürüyüşe geçtiler. Yürüyüşün başlangıcında çevik kuvvet polisiyle bir gerginlik yaşandığı, ancak bir şiddet olayı yaşanmadığı bildirildi.

Güney Kore hükümeti G20 zirversi nedeniyle 50 bin polis görevlendirdi. Protestocu gruplar zirve nedeniytle 6-12 Kasım tarihleri boyunca “Halkların Zirvesi” başlığı alrtında bir dizi alternatif toplantı gerçekleştiriyor. (People’s Daily, Democracy Now!)

KCK davasında iki ay erteleme

Diyarbakır’da devam eden KCK davasında savunmalar alınamayınca duruşmalar iki ay sonraya ertelendi.
”Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi (KCK/TM)” ile ilgili davaya bugün Diyarbakır’da devam edildi. Sanıklar, yeniden Kürtçe savunma yapmak istedi. Buna izin vermeyen Mahkeme Başkanı Menderes Yılmaz, ”Ben savunmamı Türkçe yapacağım diyeni dinlemeye hazırız” dedi.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya 96 tutuklu sanık katıldı. 8 tutuklu sanık ise duruşmaya gelmedi.

Mahkeme Başkanı Yılmaz, sanık avukatlarının itirazı üzerine geçen duruşma 4. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilen mahkemenin Kürtçe savunma ve tercüman atanmasına ilişkin ret kararının değerlendirildiğini ve mahkemenin söz konusu itirazı yerinde bulmadığını anlattı.

İtirazı inceleyen 4. Ağır Ceza Mahkemesinin kararında ”Türkçe bilen kişinin Türkçe haricindeki bir dil ile savunma yapma ve tercüman atanması talebine yönelik mahkemenin ret kararına karşı itiraz yoluna gidilebilmesi mümkün değildir” denilmişti.

Sanıkların savunmalarının alınmasına başlanacağını duyuran Başkan Yılmaz, ilk sanık olarak kapatılan DTP’nin Genel Başkan Yardımcısı Kamuran Yüksek’i sanık kürsüsüne çağırdı.

Yüksek, Kürtçe ”Ben savunmamı Kürtçe yapmak istiyorum” demesi üzerine Mahkeme Başkanı Yılmaz, ”Bu konuda kararlar verildi. Sizin ve bizim anladığımız Türkçe’de savunma yapmalısınız. Ben bilmediğim için sanırım Kürtçe konuşuyorsunuz. Bu nedenle sizi yerinize alacağız” dedi.

Bunun üzerine sanık Yüksek’in avukatı Fuat Çoşacak söz alarak, müvekkilinin hukuka aykırı bir şekilde savunmasının alınmaya çalışıldığını belirterek, bunun adil yargılama ilkesiyle bağdaşmadığını savundu.

Müvekkilinin savunma hakkının engellendiğini ifade eden Çoşacak, ”Müvekkilimle ilgili iddianamede, Kandil’e rapor götürdüğü iddiaları yer alıyor. Bu iddialar son dakika olarak haberlerde yer aldı. Eğer müvekkilimin savunmasını alırsanız flaş olacak haberler verecektir” dedi.

Avukat Cihan Aydın da sanıkların bu şekilde tek tek kürsüye çağrılmasının onları rencide edici bir durum olduğunu ileri sürerek, mahkeme heyetinin tutuklu sanıkların geneline bir duyuru yapmasını, Türkçe savunma yapmak isteyenleri kürsüye çağırmasının uygun olacağını söyledi.

Avukat Mehmet Emin Aktar da mahkemenin sorgu yayıp yapmama konusunda bir karar vermesi gerektiğini belirterek, duruşmanın bu şekilde devam etmesinin hukuka aykırı olduğunu savundu.

Mahkeme Başkanı Menderes Yılmaz ise sanık Yüksek’in tercihini o şekilde kullandığını ifade ederek, ”Biz de yerine oturmasını istedik” dedi.

Söz alan sanık avukatlarından Ercan Kanar da mahkemenin anadilde savunmayla ilgili siyasi iktidar ve resmi ideolojinin vesayeti altında karar vermemesi gerektiğini belirtti. Kanar, şunları söyledi:

”Mahkemenin eline tarihi bir fırsat geçmiştir. Demokratikleşme ve halkların kardeşliğine katkı sunacak bir karar vermelidir. Devletten bağımsız davranması gerekir. Ancak bu şekilde tarihte iz bırakabilirsiniz. Devletin kurucu yasası olan Lozan Antlaşması’na uymak zorundasınız. Biraz empati yaparak tartışmanız gerekir. Burada sıkıyönetim mahkemelerinden daha katı bir uygulama sergiliyorsunuz. Bir savaş mahkemesi gibi davranmamalısınız. Kanın durması barışın sağlanması için bir kapı açmalısınız. Bu dava siyasi iradeyle açılmıştır. Sanıkların siyasi rehin durumuna son verilmelidir. Kararınızı geri almalısınız.”

Mahkeme başkanı Yılmaz, sanıkların Kürtçe savunma talebinin defalarca değerlendirildiğini ve reddi yönünde karar verildiğini hatırlatarak, ”Yeniden bir karar verilmesine gerek görmüyoruz. Usul yönünden sanıkları tek tek kürsüye çağırmalıyız. Bu konunun bizim açıdan karara bağlanacak yanı yoktur. Biz sanıkları sorgu amacıyla buraya çağırıyoruz. Bulundukları yerden de savunma yapabilirler. Kürsüye gelmelerine gerek yok. Yargılamanın sonuna kadar ‘Ben savunmamı Türkçe yapacağım’ diyeni dinlemeye hazırız” dedi.

Avukat Meral Danış Beştaş, yargılamanın bu şekilde tıkanacağını, sorunun çözülmesi gerektiğini bildirdi.

Avukat Sezgin Tanrıkulu da mahkemenin bir adım atarak, ”bilinmeyen bir dil” demekten ”Kürtçe” demeye başladığını belirterek, ”Sanıklar savunmalarını Kürtçe yapsınlar. Mahkeme bunu ister zapta geçer, ister geçmez. Biz arkadaşlarla espiri konusu yaptık. Bu salonu ‘Barış ve Özgürlük Düğün Salonu yapacağız. Yargılama yapmayacağız. Mahkeme sanıkların Kürtçe beyanlarını kayda geçsin, eğer CD gerekiyorsa onu da alırız” diye konuştu.

Avukat Cihan Aydın da yargılamanın bir tiyatro oyununa doğru gittiğini ileri sürerek, bu işe bir son verilmesi gerektiğini söyledi.

Sanıklardan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, İHD Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erbey ve Yenişehir eski Belediye Başkanı Fırat Anlı’nın avukatı İbrahim Tali Uysal da salonda karşılıklı bir inatlaşmanın yaşandığını ileri sürdü.

Tutuklu sanıklara ”Sizi evinizde eşiniz ve çocuklarınız bekliyor” diyen Uysal, şöyle konuştu:

”Söyleyeceklerim belki sanıklar tarafından hoş karşılanmayabilir. Biliyorum ölüme zılgıt çekenler hiçbir şeyden korkmaz. Sizi evde eşiniz ve çocuklarınız bekliyor. Gelin bu inattan vazgeçelim. Eğer beni azletmek isteyen varsa elini kaldırabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük fedakarlık yapan ancak bu fedakarlığı taktir edilmeyen Kürtler mert insanlardır. İki taraftan biri fedakarlıkta bulunsun. İnatlaşmayı bırakın.”

Söz alan avukatlardan Sinan Tanrıkulu da bu şekilde sanıkların savunmalarının alınamadığını, savunma hazırlamak için mahkemeden süre talebinde bulundu.

Mahkeme Başkanı Yılmaz, salonda bulunan tutuklu sanıklara duyuruda bulunarak, ”Savunmasını Türkçe olarak yapacak kişi varsa bugün onu dinleyebiliriz. Bazılarınızın Kürtçe bilmediğini biliyoruz. Size de düşünmeniz için zaman verip, duruşmayı öğleden sonraya bırakıyoruz” dedi.

Öğleden sonra da savunmalar alınamayınca savunmalar alınamayınca duruşmalar iki ay sonraya ertelendi. (AA)