Ana Sayfa Blog Sayfa 5369

New York’ta Beş Minare

Baştan söylemem gerekir ki daha önce bir Mahsun Kırmızıgül filmine gitmemiştim. Bu yüzden de üçüncü filminde geldiği nokta, şeklinde bir karşılaştırma yapma olanağım yok. Aslına bakılırsa içinde bulunduğumuz zamanlarda böyle bir olanağım var, hem de filmi izlemeden (Mustafa filmini hatırlayalım), ama bunu yapmayı tercih etmeyeceğim. Doğrudan konu New York’ta Beş Minare.

Filmin adından başlayabiliriz aslında. Filmin adı neden New York’ta Beş Minare? Adın neye gönderme yaptığı açık. Ünlü türküye gönderme yapıyor. Filmin kahramanları Bitlisli. Filmin önemli bir bölümü de New York’ta geçiyor tamam ama bu adın filmle bir alakası yok. İlgi çekici ve beklenti yaratıcı bir ad ama film başka bir durum sunuyor.

Filme yukardan baktığımızda ana bir damar var. Hacı Gümüş adında (Haluk Bilginer) bir “hoca”nın Bitlis’ten kan davası nedeniyle kaçıp, New York’a gelmesinin üzerinden 30 yıl geçmiştir, orada bir cemaatin önemli bir figürüyken Hacı Gümüş bir gün kapısını FBI çalar. Onun Türkiye’de Kırmızı Bültenle aranan Deccal olduğu düşünülmektedir. Tutuklanır ve Türkiye’den onu almaya iki polis gelir. Bu ana damarın hikayesinin başı. Haluk Bilginer’in üstün oyunculuğuyla bu damar filmin sonuna kadar seyirciyi filmin içinde tutuyor. Fakat sorun bundan sonra başlıyor. Filmde o kadar çok başlanıp yarım bırakılmış hikaye var ki. Şu konuya geri dönmez ama buna kesin döner diye bekliyoruz film ama olmuyor. Bunlar olmazken yenileri ekleniyor. Kopuk kopuk ve ana damar hikayeye bir yararı olmayan, olabilecekken ama, bir sürü küçük hikaye. Örneğin filmin başında daha, bir suikast izliyoruz. Görünüşünden “aydın” olduğu anlaşılan bir kişi arabasına biniyor ve bomba patlıyor. Oradan bir zikir ayinine gidiyoruz. Mahsun Kırmızıgül, zikirde en önde. İslami mesajlar dinliyoruz ve oradan da ayrılıyoruz. Yeni durağımız bir ülkücü yemin töreni. Faşizme karşı savaşmaya yemin eden elleri silahlı ülkücüler görüyoruz. Acaba, İslami terör ile bu eli silahlı grupların aynı olduğunu söyleme cesareti mi gösterecek film derken oradan da ayrılıyoruz. Bir mahalle baskınında polislerin, evlerinde Obama’yı dinleyen (sanırım Türkiye gezisinin de içinde olduğu gezide yaptığı konuşmalardan bir tanesi) bir İslami terör örgütüne yaptığı operasyonu izliyoruz. Domuz bağı ile işkence edilen kişileri görüyoruz, aksiyon sahnelerinde masraftan kaçınılmadığını görüyoruz, baskında herkes ölürken, örgüt liderinin kaçtığını, nasılını bilemeden, anlıyoruz ama o kadar. Filmin başında arka arkaya sıralanan hiçbir konuya filmde tekrar dönülmüyor. Neden? Yanıtı yok. O kadar çok sorunun yanıtı yok ki.

Yanıtları verecek zaman da yok aslında. Film her konuya dokunmak istiyor. Türkiyeli polisler gidiyor, daha merhaba dedikten sonra FBI yetkililerine “fırça” atıyorlar, “Saddam’ı siz yarattınız!” tarzında konuşmalar yapıyorlar. Amerikalı yetkililer zaten olabildiğince beceriksiz ve İslam düşmanı. O kadar ki, namaz kılan insanlarla dolu camilere gidip onlara hakaret edebiliyorlar. Ellerindeki rehine kaçırıldıktan sonra onu asla bulamıyorlar (Şiddet karşıtı bir grubun bir gün içerisinde otomatik silahlar, bombalar temin edip, FBI’ın elinden insan kaçırabilecek düzeye gelmesi bambaşka bir konu). Ama Türkiyeli yetkililer aradıkları Deccal’i ellerine kaset geçer geçmez yakalayabiliyorlar. Neden? Belli değil.

Filmde bir de iyi İslam, kötü İslam ayrımı verilmeye çalışılmış. İyi İslam Hacı Gümüş’ün İslam’ı. Asla yalan dahi söylemiyor. Amerika’da dahi yaşasa ülkesine bağlı. Adalete inanıyor. Eşi Hristyan, kısı Kilisi’de evleniyor. Bu kadar da hoşgörülü. Kötü İslam ise Deccal’in İslamı. Şiddet istiyor. Yakmak istiyor, yıkmak istiyor. Türkiye’de ama emirleri dışardan alıyor. Kafa kesiyor, kaydediyor. Devlet, polisler, ikisini de yakalayıp yan yana hücreye atıyorlar. Orada iyi İslam, kötü İslam’a dersini veriyor, Devlet iyi İslam’dan özrünü diliyor ve onu bırakıyor. Fİlm vermek istediği mesajlardan birini daha vermiş oluyor.

Daha başka da konulara değiniliyor filmde, daha başka da yarım bırakılan hikaye ortaya konuyor. Töre, faili meçhul cinayetler, laiklik, İslam ile terörizm ilişkisi, iyi polis kötü polis, kişisel intikam, İslam’ın hoşgörülü bir din olduğu düşüncesi, ABD’nin terör algısı, 11 Eylül… Her şey anlatmaya çalışırken, ana damar hikayesi ve oyunculuk sayesinde seyirciyi dağıtmıyor ve başarısız girişimleri görmezden geldirebiliyor film. Ortaya da Amerika’da çekilen sahneleri Polis Akademisi’ni andıran, Türkiye’de çekilen sahneleri Eşkiya’yı düşündüren ilginç bir film çıkıyor.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi milletvekillerini göreve çağırıyor

Ekim ayında Meclis’e sunulan ve Anadolu’nun dört bir yanındaki doğa korumacılar tarafından büyük tepkiyle karşılanan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı” 9 Kasım 2010’da yayınlanan Avrupa Birliği Türkiye 2010 İlerleme Raporu’nda da yer alarak “endişe verici bir gelişme” olarak değerlendirildi.

Avrupa Birliği Türkiye 2010 İlerleme Raporu’nun “Çevre” kısmında Kanun Tasarısı ile ilgili olarak Doğa koruma konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmedi. Doğa koruma ve biyolojik çeşitlilikle ilgili Meclis’e sunulan taslak yasa, özellikle Türkiye’nin Natura 2000 ağına katılabilecek birçok alanın mevcut koruma statüsünü ortadan kaldırması bakımından endişeler yaratıyor.” şeklinde bir ifadeye yer verildi. Tabiat Kanunu İzleme Girişimi , Rapor?da yer alan bu ifadenin; aslında iddia edildiği gibi Kanun Tasarısı’nın AB’ye uyum süreci kapsamında hazırlandığı ve AB standartlarını karşıladığı söylemlerini ortadan kaldırdığına dikkat çekiyor.

Raporda ayrıca, ülkemizde doğa koruma çalışmalarına ağırlık verilmesi, çok az sayıda ve ülke yüzölçümünün ancak %5’ini oluşturan korunan alanların, nicelik yanında nitelik olarak da arttırılması gereği vurgulandı. Avrupa Birliği’nin bu saptaması, ülkemizde uluslararası yaklaşımlarla uyumlu bir doğa koruma anlayışının yerleşmesi ve uygulanması için gerekli ilke ve yöntemleri kapsayan bir yasal altyapıya ihtiyaç olduğuna işaret etmektedir.

İlerleme Raporu’nda da dikkate sunulan doğrultuda Tabiat Kanunu İzleme Girişimi;

1. Doğal yaşama sahip çıkılması için bu yasa taslağının geri çekilmesi ve yeni bir yasa hazırlığının başlatılmasını,

2. Hazırlık sürecinde doğanın haklarının ve uluslararası taahhütlerin dikkate alınmasını,

3. Gerek hazırlık ve gerekse uygulama sürecinde sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte hazırlanmasını,

4. Bu sürecin hayata geçirilmesinde tüm milletvekillerinin ve yetkililerin aktif sorumluluk almasını talep ediyor.

Ayrıntılı bilgi için:

Hüsrev Özkara, Girişim Sözcüsü

Tel: 0 533 394 47 11 ve 0 554 584 79 09

http://tabiatkanunu.wordpress.com/

[email protected]

(Yeşil Gazete)

Mültecilerle Dayanışma Derneği ofis gönüllüleri arıyor

Süre: 3 ay boyunca, haftada 30 saat
Ücret: Ücretsiz pozisyon
Son Başvuru: 21 Kasım 2010
Bu pozisyon için 2 kişi görevlendirilecektir.

Mültecilerle Dayanışma Derneği (Mülteci-Der) İzmir’ de bulunan ofisi için çalışma arkadaşları arıyor! Seçilecek gönüllüler dernek ofisinde idari koordinatör nezrinde çalışmalar yürütecekler ve derneğe danışmak ve destek almak amacıyla başvuran kişiler, BMMYK (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) Türkiye Ofisi, alanda ilgili sivil toplum kuruluşları, ilgili kamu kuruluşları ile ilişkilerde sorumluluk alacaklar ve bu süre içerisinde verilecek mültecilerle ilgili eğitimlere ve toplantılara katılacaklardır.

Ofis gönüllüleri dernek idari koordinatörüne karşı sorumlu olacaktır.

İSTENİLEN PROFİL:
• İnsan hakları ve mülteci hakları konusuna duyarlı olmak,
• Üniversitelerin hukuk, sosyal bilimler, siyasal bilimler ve ilgili diğer bölümler mezunu ya da öğrencisi olmak,
• Değişik kültürlerden insanlarla iletişim kurabilmek, farklı kültürlere duyarlı olmak,
• İyi seviyede yazılı ve sözlü İngilizce bilmek,
• Zaman hassasiyetine uygun,sorumlu ve düzenli çalışabilme yeteneğine sahip olmak.

Çinli ‘süt aktivistine’ hapis

0

Zhao Lianhai, binlerce çocuk kimyasal madde karışmış süt içip hastalandıktan sonra düzenlediği protesto gösterileriyle, ailelerin tazminat taleplerini dile getirmişti.

Zhao Lianhai ayrıca çocukları etkilenen aileleri bilgilendirmek için bir internet sitesi oluşturmuştu.

Zhao, kamu düzenini bozmak suçundan ceza aldı.

Zhao’nun avukatı yaptığı açıklamada cezanın çok sert olduğunu, “getirilen suçlamaların sıradan vatandaşların haklarını savunmak için yaptıklarından fazlası olmadığını” söyledi.

Çin’de 2008 yılında gerçekleşen olayda, sütün protein oranını yüksek göstermek için katılan endüstriyel bir kimyasal dolayısıyla en az altı çocuk ölmüş, yaklaşık 300 bin çocuk da rahatsızlanmıştı.

Açılan inceleme sonucunda 20’yi aşkın kişi suçlu bulunmuş, üç kişiye ise idam cezası verilmişti

Sonbaharda isyan başkadır – Emek Çaylı Rahte

Dün Fransa’da, bugün İngiltere’de, belki yarın Türkiye’de, mücadelenin evrensel dili hep şunu söylemeye devam ediyor: “Yıkıcı tutku, aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur.”

“Eylemden sonra konuşan öğrenci liderleri ve akademisyenler, bina işgalini provokasyon olarak nitelendirenlere inat eylemin her anına sahip çıkıyorlar ve işgallerin öğrenci eylemlerinde her zaman tarihsel bir önem taşıdığını söylüyorlar.”

Londra’da Baskı ve Mücadelenin Evrensel Dili Konuşuyor: “Bu daha başlangıç”
Liberal Demokrat-Muhafazakâr Parti koalisyonu yönetimindeki İngiltere’de, ülkenin içinde bulunduğu ve daha da kötüleşeceği senaryoları yazılan ekonomik kriz için önerilen çözümler aylardır tartışılıyor. Televizyon kanallarında İsçi Partisi ve koalisyon hükümetinden temsilciler birbirlerini suçluyorlar. Muhafazakâr Parti mensubu Maliye Bakan’ı George Osborne’un kamu harcamalarında yapılacak kesintilere ilişkin açıklamalarından sonra hükümet yoğun tepkilerle karşılaşmaya başladı.
Esasen krize ilişkin sorunlar ve çözüm arayışları İşçi Partisi iktidarında gündeme gelmeye başlamış, liberal demokratlar yoksul kesimlerin mağdur olmayacağı garantisi vererek seçmenlerin oylarını almıştı. Şimdi seçmenler, iktidara gelmeden önce parlamentoda kesintiler gündeme geldiğinde ret oyu vereceğini söyleyen bugünkü başbakan yardımcısı Nick Clegg tarafından aldatıldıklarını düşünüyorlar. Nick Clegg ise iktidara geldikten sonra ülkenin mali durumunun ciddiyetini anladığını ve o nedenle daha önce ret oyu vereceğini söylemiş olmaktan pişmanlık duyduğunu belirtiyor.
“Krizin faturası göçmenlere ve kadınlara”
Krizin faturası göçmenler ve kadınlar başta olmak üzere, her zamanki gibi alt-orta sınıfa kesiliyor. Yeni planlamalara göre çocuk ve aile yardımlarında, işsizlik ödeneklerinde büyük düşüşler yaşanacak. 2013’den itibaren, geliri yılda 40 bin sterlinden fazla olanlar, yüzde 40 oranında artışla gelir vergisi ödeyecek. Amerika merkezli Göçmen Politikaları Enstitüsü’nün raporuna göre, ülkedeki göçmenlerin yüzde 40’ı şu anda işsiz. İşsizlik sorunu bu derece yaşanırken, çalışabilecek durumda olup da iş başvurusu yapmayan bekar anne-babaların, çocukları 1 yaşına geldikten sonra iş bulma kurumlarına baş vurmazlarsa, aldıkları devlet yardımlarının yaklaşık yüzde 40’ının kesileceği haberleri geliyor. Bekar anneler için çalışmak demek çocuklarına bakıcı bulmak, çocuk bakımı masrafları ile uğraşmak zorunda kalmak demek. Bu, İngiltere koşullarında oldukça zor. Bu nedenlerle kadın örgütleri eylemler düzenliyorlar, imza kampanyaları başlatıyorlar. Küçülme planları nedeniyle metro çalışanları ve itfaiyeciler greve gidiyorlar.
“Aileler, doğmamış çocuklarının üniversite eğitimi için şimdiden düzenli para biriktirmeye başlasınlar”
İngiltere’de yüksek öğrenime ayrılan bütçede yüzde 80’lik bir kesintiye gidilmesi planlanıyor. Tıp, fen bilimleri, mühendislik ve modern diller dışındaki tüm bölümlerin devlet desteğini kaybetmesi gündemde. Hükümetin planlarına göre şu an ortalama 3 bin sterlin olan yüksek öğrenim harçları, 2012’den itibaren yıllık yaklaşık 9 bin sterline yükselecek. Bu da kimi üniversitelerin ya da kimi bölümlerin öğrenci kaybedip küçülmeye gitmek zorunda kalması, hatta kapanması demek. Bir diğer plan ise üniversite eğitim masraflarını mezun öğrencilere ödetmek. Öğrenciler mezun olduktan sonra işe girdiklerinde okullarına olan borçlarını ödemeye devam edecekler. İngiliz gazetelerinde üniversite adayları için Avrupa’daki ucuz üniversiteleri tanıtan haberlere yer veriliyor. Liseye giden gençler şimdiden üniversitede okurken çalışmak zorunda kalacaklarının hesabını yapıyorlar. Ailelere, doğmamış çocuklarının üniversite eğitimi için şimdiden düzenli para biriktirmeye başlamaları öneriliyor. Sosyal bilimler alanındaki akademisyenler istihdam tehdidi ile karşı karşıya.
“Birimiz bile özgür değilse hepimiz tutsağız”
Hal böyleyken İngiltere’nin birçok şehrinde öğrenciler ve akademisyenler, önce kendi kurumlarında oturma eylemleri ve basın açıklamaları ile başlayan, nihayetinde 10 Kasım’da Londra merkezinde dev bir yürüyüşle sonuçlanan tepkilerini etkili biçimde duyurmaya başladılar. Yürüyüşün ardından Muhafazakâr Parti Genel Merkezi yaklaşık 2000 kişilik bir grubun katılımı ile işgal edildi. Yaklaşık 50 bin öğrencinin katıldığı protesto eylemine öğretmenler, akademisyenler, Sosyalist İsçi Partisi başta olmak üzere sol siyasal partiler ve sendikalar destek verdi.
Dayanışmanın bu olağan örneği Türkiye’de her zaman olağandışılaştırılarak karşılanır. Türkiye’de Tekel İşçileri’nin direnişine destek veren sol gruplar (sendika, stk, parti vs) “kimi” çevrelerce “işçi bile olmayan bazı art niyetli gruplar” olarak adlandırılıp marjinalleştirilmişti. Benzer yorumlar öğrenci eylemlerinde ya da 1 Mayıs kutlamalarında da sıklıkla yapılır. Oysa çok iyi biliyoruz ki toplumsal muhalefet, “birimiz bile özgür değilse hepimiz tutsağız” anlayışı üzerine örgütlendiği zaman, öğrenciler işçilerin hakları için, işçiler eşcinsellerin hak mücadelesi için, eşcinseller kamu çalışanları için sokaklara çıktığı zaman radikal bir güce dönüşebilir.
“İngiliz hâkim medyası haberlerini polis bülteninden alıyor”
The Independent’in, başkentte 1990’dan beri görülen en büyük ayaklanma olarak tanımladığı Londra’daki eylemin haberi BBC’de “öğrenci gösterisine tepkiler sürüyor”  teması ile süslenerek verilirken, ana-akım sol gazetelerden The Guardian, polisle çatışmalar, yaralanmalar, camların kırılması ve yangın tüplerinin işgal edilen binanın tepesinden aşağı fırlatılması gibi ekstralar dışında eylemi ‘iyi niyetli bir eylem’ olarak aktarıyor. Guardian’ın köşe yazarları genel olarak eylemi yerinde bulmakla birlikte bina işgali sırasında yaşananları “çirkin ve amaç dışı” olarak nitelendiriyor. Londra’nın yerel gazetesi The Evening Standard, sosyalist Devrim grubu üyesi olduğunun altını çizerek Sussex Üniversitesi öğretim görevlisi Luke Cooper’ı, öğrenci yürüyüşünü “amacından saptıranların ele başı” olarak veriyor ve bina işgalinin kimler tarafından nasıl örgütlendiğini, “elebaşlarının” ve işgalcilerin fotoğrafları ve adları ile birlikte okuyucularına ihbar ediyor. The Times olayları Londra Metropolitan Polisi’nin gözüyle haber yaparak, “Haydutluk ve Kepazelik” manşeti altında polisin nasıl hazırlıksız yakalandığını anlatıyor. Benzer bir perspektifle Daily Express “öğrenci holiganların utanmazlığı” ifadesini kullanıyor. Daily Mail gazetesi, “anarşistler sükûnet içinde geçmesi planlanan eylemi baltaladılar” minvalinde yer veriyor eyleme.
Çok sayıda öğrencinin gözaltına alındığı eylem sonrası Başbakan David Cameron, hükümetin planlarına karşı çıkanların protesto etme hakkı bulunduğunu ancak şiddetin ve kanunları çiğnemenin cezasız kalmaması gerektiğini söyledi. Cameron, harç zamlarından geri dönüş olmayacağını da ekleyerek, bir ülkenin başındaki ortalama bir yöneticinin seslendirmesi beklenen evrensel replikleri izleyenlerine sunmuş oldu. “Demokrat” ve “liberal” kavramları üzerinde daha çok düşünmemiz gerektiğini kanıtlarcasına.
“Esas şiddet kırılan pencereler değil kesintilerin ve özelleştirmelerin yol açtığı tahribattır”
Goldsmiths, University of London öğretim görevlileri sendikası başkanı John Wadsworth yaptığı açıklamada “esas şiddet kırılan pencereler değil kesintilerin ve özelleştirmelerin yol açtığı tahribattır” diyerek eylemin arkasında duruyor ve katılan herkesi Goldsmiths hocaları adına tebrik ediyor. Eylemden sonra konuşan öğrenci liderleri ve akademisyenler, bina işgalini provokasyon olarak nitelendirenlere inat eylemin her anına sahip çıkıyorlar ve işgallerin öğrenci eylemlerinde her zaman tarihsel bir önem taşıdığını söylüyorlar.
Hükümet: “Durdurmazsak anarşi ve kaos hâkim olacak”
Tüm yaşananlar baskının da mücadelenin de dilinin ne kadar evrensel olduğunu gösteriyor. Her iki taraf da “bu daha başlangıç” sözünün arkasında duruyor. Protestocular, eylemlerinin süreceğini ima ediyorlar. Kendilerini mağdur konumunda göstermek isteyen hükümet ise uyarı amaçlı kullanıyor bu cümleyi. Şöyle demek istiyor: “Bu daha başlangıç, durdurmazsak anarşi ve kaos hakim olacak, kahrolsun İngiltere’nin kalkınmasını istemeyen hain öğrenciler, bizleri sırtımızdan hançerleyen akademisyenler”. Tüm bu imalar Türkiye’de yaşadığımız birçok sahneyi zihnimizde canlandırıyor.
Dün Fransa’da, bugün İngiltere’de, belki yarın Türkiye’de, mücadelenin evrensel dili hep şunu söylemeye devam ediyor: “Yıkıcı tutku, aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur”.

Beşikçi Davası Savcı İçin ‘Q’ Harfi Suç Unsuru

İsmail Beşikçi ve Zeycan Balcı’nın “PKK örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla yargılandıkları davanın savcısı Beşikçi’nin makalesinde, ‘Kandil’ kelimesinin ‘Qandil’ şeklinde yazıldığı belirterek, “Q” kelimesini de suç unsuru olarak değerlendirdi. Beşikçi’nin avukatlarından Tanay da “O zaman bütün Q klavyeleri de toplatın” dedi.

Sosyolog İsmail Beşikçi ve hukukçu Zeycan Balcı Şimşek’in “PKK örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla yargılandıkları davanın ikinci duruşması bugün (12 Kasım) İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşma savcısı, mütalaasında, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi’nin yayın organı “Çağımızda Hukuk ve Toplum” dergisinde yayımlanan “Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı ve Kürtler” başlıklı yazısında Beşikçi’nin “Kandil’ kelimesini ‘Q’ ile yazdığını, bunun da bir suç unsuru olduğunu” iddia etti.

Savcının ardından savunmasını yapan Beşikçi, makalesini kaleme aldığı dönem, hükümetin Kürt açılımı için adım attığını söyleyerek, “Yazı, propaganda değil bilimin meşru ifadeleridir. Merak ettikleriniz bilincinize çarpıyor ve siyaseti, diplomasinin kavramlarıyla açıklamaya çalışırsınız” dedi.

Beşikçi gibi 7,5 yıl hapis istemiyle yargılanan derginin sorumlu yazı işleri müdürü Şimşek de “Kürt açılımının tartışıldığı döneme denk gelen sayımızda hocamızdan (Beşikçi) istediğimiz makalesi, sosyolojik, bilimsel bir makaledir” ifadesini kullandı.

“Q klavyeleri de toplatın”

Savcının okuduğu mütalaasında Beşikçi’nin yazısında geçen “K yerine Q ile yazılan Qandil kelimesinin de” suç unsuru taşıdığına ilişkin sözlerine atfen müdahil avukat Taylan Tanay da şöyle konuştu:

“Savcı, New York’u ‘V’ ile mi yazıyor. O zaman bütün Q klavyeleri de toplatın. Savcı mütalaasında ‘Kürtçe’ kelimesini küçük ‘k’ ile yazmış. Umarım bir tashih hatası vardır. Yoksa küçük ‘k’ ile yazarak bu dili küçültemezsiniz. Sayın savcı isteseniz ne olur, sayın mahkeme ceza verseniz ne olur. Bu dil, bin yıldır konuşuluyor.”

Müdahil avukatlardan Levent Kanat, “Türkiye’de artık Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı olmasına rağmen Q harfi bir suç unsuru olarak karşımıza çıkıyor” dedi.

İki kişiyi Fethiye Çetin ve Kemal Aytaç’ın da aralarında bulunduğu 50’nin üzerinde avukat temsil etti. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekili Ufuk Uras, yazar-çevirmen Muhsin Kızılkaya, yazar Temel Demirer, yönetmen Çağan Demirel ve 23 basın meslek örgütlerinin bir araya geldiği Gazetecilere Özgürlük Platformu’nu temsilen de Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) başkanı Ahmet Abakay ile Basın Enstitüsü Derneği başkanı Ferai Tınç da duruşmayı izledi. Dava, avukatların ek süre talebinde bulunması üzerine 4 Mart’a ertelendi.

Adliye önünde Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi üyeleri, “İsmail Beşikçi vicdanımızdır, vicdanımızın susturulmasına izin vermeyeceğiz” pankartı açtı. GÖP adına konuşan Basın Konseyi genel sekreteri Oktay Huduti de, demokrasinin ancak ifade özgürlüğünün kurumsallaştığı ülkelerde işleyebileceğini düşündüklerini ve buna ilişkin davaları takip edeceklerini söyledi.

11 Mayıs’ta açılan davaya, Beşikçi’nin “Kürtler 200 yıldır özgür bir vatana kavuşmak için bedel ödemektedir… Suriye, İran, Türkiye Kürtleri baskıyla, zulümle yönetmektedir… Bu baskı ve zulüm süreçlerine karşı baskıya karşı direnme meşru bir hak olarak belirmektedir…” sözleri gerekçe yapıldı. (Bia)

BDP’li Demirtaş: Kürtçe sadece devlete ve AKP’ye serbest

BDP Genel Başkanı Demirtaş, Diyarbakır’da MYK’nın kararlarını açıkladı: Kolluk, savcılık, mahkemelerde Kürtçe konuşacağız.

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’da partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) kararlarını açıklarken, “Aldığımız kararla, bundan sonra yargılanan bütün BDP’liler gerek kolluk, gerek savcılık ve gerek mahkemelerde kendi ana dillerini kullanacaklardır. Yargılandığımız her davada bütün aşamalarda kendi ana dilimizi kullanacağız. Bu hakkın kullanılmasını engelleyen bütün yasalar gerici yasalardır” dedi. Demirtaş, siyasi bir soykırımla karşı karşıya olduklarını iddia etti.

MKY toplantısını Diyarbakır’ın merkez Bağlar İlçesi’neki parti binasında gerçekleştiren BDP’de toplantıda alınan kararları Genel Başkanı Selahattin Demirtaş açıkladı. Demirtaş, dün KCK/TM davası nedeniyle Diyarbakır’da bulunduklarını ve MYK toplantısında burada yapmayı uygun gördüklerini söyledi. MYK toplantısında özellikle KCK/TM davasına ilişkin alınan bazı kararları paylaşmak istediğini belirten Demirtaş, şöyle dedi:

“Bizim açımızdan bu davada yaklaşık 20 gündür süren duruşmalarda yargılanan Kürt siyasetçiler değil, yargılanan devletin yasakçı zihniyetidir. Dün yasakçı zihniyet mahkum olmuştur. Bundan sonra sürecek duruşmalarda bugüne kadar olduğu gibi bu zihniyeti oradaki arkadaşlarımız yargılamaya devam edecektir. Devletin suçüstü yakalandığı bir durumdur, bunu bir daha tescil edeceklerdir. Kürt siyasetçilerin yargılanması, KCK davası ile kamuoyu gündemine geldi. Yargılanan sadece Diyarbakır’dakiler değil. Sayıları 10 binleri bulan Kürt siyasetçi ya yargılanıyor, ya cezalandırıldı, ya da davaları Yargıtay’dadır. Kürt siyasetçileri yargı eliyle tasfiye sürecine tabi tutulmuşlardır. 1990’lı yıllarda ensesine kurşun sıkarak infaz etme dönemi yerine, yargı eliyle hukuk hiçe sayılarak tasfiye yerine almıştır. Geçmişte kontrgerilla, Başbakan, bakan ve valilerin bilgisi dahilinde yapılan infazlar, şu anda yine Başbakan, bakan, siyasetçiler ve valilerin de içinde bulunduğu oluşumun bilgisi dahilinde siyasi infaza ve soykırıma dönüştürülmüştür. Partimizde bulunup da yargılanmayan, ceza almayan hiçbir arkadaşımız kalmadı. 1-2 yıl içinde bütün BDP’liler ya cezaevine girecek ya da tırnak içinde söylüyorum sicili bozulan siyasetçiler olacaktır. Siyasi bir soykırım ile karşı karşıyayız. Bunun bilinmesi lazımdır.”

KÜRTÇE SADECE AKP’YE VE DEVLETE SERBESTTİR
Demirtaş, AK Parti’nin zihniyetinin Kenan Evren, Tansu Çiller, Mehmet Ağar zihniyeti ile özü itibariyle farklı olmadığını ileri sürüp, şöyle dedi: “Bütün zihniyetler aynı şekilde bize yaklaşmıştır. O günden bu yana muhalif Kürtlere yaklaşım değişmemiştir. Anayasa değişikliği paketi ile bir halk sırf kendi dilini konuşmak istediği için hakarete uğruyor. Anadiliyle savunma yaptıkları için tutuklulukları devam ediyor. 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevinde Esat Oktay Yıldıran da aynı gerekçe ile işkence yapıyordu. ‘Türkçe konuşun’ diyen zihniyet ile bugünkü mahkeme arasındaki zihniyet arasında bir fark yoktur. Referandumdan evet çıkmış olması Kürtlere zulmün sürdürülmesi konusunda sadece pay düşmüştür. Kürtçe, AKP ve devlete serbesttir. Yasal zemini olmasa bile TRT 6 Kürtçe yayın yapıyor, Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Kürtçe bölüm açıldı. Muhalif Krtlere bu ülkede yaşam şansı yoktur. Arkadaşlarımızın sadece ve sadece 30 sayfalık bir savunma yapmasına 20 gün boyunca direnilmiştir. Kürtçe ‘AKP’ye serbest ama Kürt halkına yasaktır’ demiştir.”

KÜRT SİYASETÇİLERİ TASFİYE OPERASYONU
Bu krizin çözülmesi için anayasal ve yasal değişikliklerin yapılmasının şart olduğunu söyleyen Demirtaş, şöyle dedi:
“Bu zihniyetin değişmesi lazımdır. TCK’daki bazı maddeler ve TMK değişmedikçe kimse ifade özgürlüğünden söz edemez. Diyarbakır’daki tavır, 3 hakimin tavrı değil. AKP yasalarının uygulanmasından kaynaklanıyor. AKP yargıya talimat vermiştir. Dava Ankara’nın yarattığı siyasi baskı altında yürümektedir. Ankara’nın siyasi otoritesi, duruşma yürütme otoritesi altında olmuştur. Arkadaşlarımızın duruşu devlet zihniyetinin yargılanmasına yol açmıştır. AKP eliyle yürütülen Kürt siyasetçilerini tasfiye etme operasyonudur.”

POLİS, SAVCILIK VE MAHKEMEDE ANA DİLDE KONUŞACAĞIZ
BDP olarak aldıkları karar gereği bundan sonra hem poliste, hem savcılıkta ve hem de mahkemelerde ana dilde savunma yapacaklarını söyleyen Demirtaş, şöyle konuştu: “Aldığımız kararla, bundan sonra yargılanan bütün BDP’iler gerek kolluk, gerek savcılık ve gerek mahkemelerde kendi ana dillerini kullanacaklardır. Yargılandığımız her davada bütün aşamalarda kendi ana dilimizi kullanacağız. Bu hakkın kullanılmasını engelleyen bütün yasalar gerici yasalardır. Bu sorun sadece yargılanması devam eden arkadaşlarımızın sorunu değildir. BDP olarak herkese anadiline sahip çıkma ve kullanma çağrısında bulunuyoruz. Asimilasyon bir insanlık suçu ise bu suça kendi elimizle ortak olmayacağız.

Arkadaşlarımızın Kürtçe savunma konusundaki kararı tarihi onurlu bir karardır. Kimse geri bu karardan geri dönüşü beklemesin. Geri dönüş yapması gereken mahkeme ve devletin kendisidir. Biz de tutuklansak 1000 yıl tutuklu kalsak da tavrımız değişmeyecektir. Meclis’te grup toplantıları için Kürtçe konuşmaya yasal sınırlama yoktur. Arkadaşlarımız bundan sonra bu tavırlarını zaman zaman sürdürebilirler.” (Radikal)

Çevreci arama motoru yayında: Ecosia

Günlük yaşamdaki her adımımız çevreyi doğrudan etkiliyor. Google’a girip arama yapmak bile karbondioksit salınımına neden oluyor. İşte bu nedenle çevre gönüllüsü Alman bilişimci Kroll, “çevreci” arama motoru geliştirdi.

Google’a aramak istediğiniz sözcüğü verip enter tuşuna basın… İşte sadece bu küçücük işlemle bile çevreye zararlı karbondioksit gazı salınımına neden olunuyor. Kâr amacı gütmeyen bir danışmanlık şirketi olan CO2-online’da çalışan Sophie Fabricius aynı zamanda da internetteki çevre sorunları konusunda uzmanlaşmış. Google’da arama yaparken çevreye nasıl zarar verildiğini şöyle açıklıyor:

“Arama motorları büyük sanal sunucular üzerinden çalışıyor. Söz konusu sunucular ciddi oranlarlarda elektrik tüketiyor, bu da tabii karbondioksit salımına neden oluyor. Sunucuların çoğu ekolojik elektrikle değil, yüksek miktarda karbondioksit salan fosil enerji kaynaklarıyla çalışıyor.”

Sosyal girişim projesi

İşte tam da bu nedenle 26 yaşındaki Christian Kroll çevre dostu yeni bir arama motoru geliştirdi. Çevreci yeni arama motorunun adı Ecosia. Şimdilik Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca dillerinde hizmet veriyor. Ecosia, arama yaparken Yahoo ve Bing gibi sitelerin tekniğini kullanıyor. Bu siteler arama  sonuçlarıyla beraber sponsorlarının linklerini, yani reklamlarını da gösteriyorlar. Bu reklamlara tıklandığında ise para kazanmış oluyorlar. İşte Ecosia da aynen böyle para kazanıyor ancak o sitelerden farklı olarak gelirinin beşte dördünü çevrenin korunması için harcıyor. Zaten bilişimci Christian Kroll’un amacı para kazanmaktan çok daha farklı:

“Benim için bu çalışmada önemli olan çok para kazanmak değil. Ancak tabii kamuya yararlı bir iş yapıp hiçbir şey kazanmamak da benim için doğru bir yol değil. Benim en çok ilgilendiğim konu son birkaç yıldır gelişmeye başlayan sosyal işletme düşüncesi. Çünkü bu düşünce pazar ekonomisini, yani kabaca söylersek kapitalizmi sürdürülebilir yapıyor. Böylece, aksi takdirde bağışlar üzerinden çözülebilecek sorunları mevcut sistemde de çözülebilir kılıyor.”

Yağmur oramanlarının korunmasına kaynak

Ecosia gelirlerinin beşte biri şirketin yönetimine ve 5 serbest çalışanına gidiyor. Geri kalanı ise uluslararası çevre örgütü Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın WWF (World Wide Fund For Nature) Brezilya’nın Amazon bölgesindeki yağmur ormanlarını koruma projesine akıyor. Christian Kroll, böylece arama motoru sayesinde üretilen karbondioksitin, atmosferde dengelenmesini sağlamaya çalışıyor. Kroll, ”Yağmur ormanlarının yok edilmesi yüzde 20 gibi büyük oranda karbondioksit emisyonuna sebep oluyor, buna karşı birşeyler yapmak gerektiğini düşündüm” diyor.

Google’a rakip olmak kolay değil

Ancak Google gibi rakiplerinin karşısında Ecosia’nın işi hiç kolay değil. Arama devinin sunduğu imkanlar çok daha geniş kapsamlı. Çünkü Ecosia kullanıcıları doğrudan harita, resim ve video aramaktan feragat etmek durumundalar. Ayrıca bazı konularda da kesin olmayan bilgiler veriyor. Ancak bir yıllık bir geçmişi olan siteyi, şimdiden günde 100 binin üzerinde kullanıcı ziyaret ediyor. Bu kullanıclar sayesinde şirket, Dünya Doğayı Koruma Vakfı’na 130 bin euro kaynak sağlayabilmiş. Ecosia, bu sayıları her gün sitede düzenli olarak da yayınlıyor.

Çevreciler işbirliğinden memnun

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’ndan Brezilya’daki yağmur ormanlarını koruma projesinin yöneticisi Christian Plaep, bu tarz girişimcilikten duyduğu memnuniyeti şöyle dile getiriyor:

“Biz bu işbirliğinden inanılmaz memnunuz. 130 bin euro  gerçekten büyük bir rakam. Bu miktar ile bir koruma alanında neler yapılabileceğini bir düşünürseniz… Örneğin bu parayla bilinçli bir marangozluk eğitimi finanse edilebilir, aynı şekilde yerel halkı alternatif gelir kaynaklarına yönlendiren çalışanlar finanse edilebilir.  Tabii ki 130 bin euro ile bütün bir koruma alanını finanse etmeniz mümkün değil ama böyle bir çalışmada bu gerçekten kayda değer bir rakam.”

Christian Kroll daha fazla kullanıcıya ulaşabilmek için siteyi geliştirme çalışmalarını sürdürüyor. Sophie Fabricius da Almanya’da bir kişinin yıllık ortalama 12 tona yakın karbondioksit salınımına neden olduğuna işaret ederek, günlük yaşamın pekçok alanında karbondioksit tasarrufunun mümkün olduğunu vurguluyor.


© Deutsche Welle Türkçe

Nicolas Martin/ Çeviren: Başak Demir

Economist: ‘Gazeteciler Erdoğan korkusuyla otosansür uyguluyor’

Londra’da yayımlanan haftalık Economist dergisinin son sayısındaki bir yazıda, Türkiye’nin önde gelen gazetecilerinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı kızdırma korkusuyla kendilerine otosansür uyguladıklarını itiraf ettikleri belirtildi.

Dergi, Türkiye’deki basın özgürlüğü ile ilgili değerlendirmesinde, Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nun, Türkiye’yi basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar üzerinden de eleştirdiğini yazdı.

Economist’teki yazıda bu konuda şu ifadeler de yer aldı:

“Avrupa Komisyonu Türkiye’nin basınına yaptığı muamele konusunda oldukça eleştirel bir tutuma sahip. Cezaevlerinde tutuklu ya da mahkûm edilmiş 40 kadar gazeteci var. Birkaç gazete, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı çok eleştirel yaklaşan köşe yazarlarının işlerine son verdi. Komisyon Türkiye’nin en büyük holdingi Doğan Grubu’na karşı vergi makamlarının ancak, bu grubun gazetecileri, AK Parti üyelerinin yolsuzluklarıyla ilgili araştırmalar yaptıktan sonra başlayan taarruzundan endişe ettiğini tekrar etmiştir. Önde gelen birçok gazeteci, Erdoğan’ın canını sıkmamak için kendi kendilerine sansür uyguladıklarını itiraf etmektedir.”

Economist, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ise bu kaygıları reddettiğini ve Türkiye’de “Herkesin istediğini yazmakta özgür olduğunu” söylediğini de aktardı.

Gül, dergiye verdiği mülakatta, gazetecilerin korunmasına yönelik yasal ve hatta anayasal düzenlemeleri düşünecekleri sözünü verirken, söz konusu gazetecilerin çoğunun sızdırılan belgeler dolayısıyla tutuklu olduğunu vurguladı.

Gül: Batıdan uzaklaşma iddiaları psikolojik baskı aracı

Cumhurbaşkanı Gül’e göre, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığı iddiaları sıklıkla, “psikolojik baskı” aracı olarak kullanılıyor.

Economist ayrıca, Türkiye’nin Amerikan füze savunma sisteminin kurulmasını kabul etmesi durumunda, İsrail’e karşı sert tavrı ve İran’a karşı sergilediği yumuşak tutuma rağmen tekrar Batı’nın gözüne gireceğinden emin olduğu tespitini de yapıyor.

Dergi, İlerleme Raporu’nda Türkiye’yle ilgili olumlu bölümleri, “Dini azınlıkların daha iyi muamele görüyor olması; Kürtçe yayınlarda sınırlamaların gevşetilmesi; ceza kanunundaki iyileştirmeler; sivillerin ordu üzerindeki kontrolünü artıran yeni anayasal tedbirler ve azınlık okullarında Ermenice kitapların da okutulmasına verilen onay” olarak sıraladı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İngiltere’de Yılın Devlet Adamı Ödülü’nü alması ile Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik süreci ilerleme raporunun yayımlanmasının arasında yalnızca birkaç saat olduğuna dikkati çeken Economist, Brüksel’in Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerin bu nedenle daha çok dikkat çektiğini ancak Gül’ün bu eleştirileri karşılayıp geri döndürebildiği yorumunu yaptı.

Economist, Abdullah Gül’ün AB’nin Kıbrıs Sorunu konusundaki eleştirilerini de şöyle özetledi:

“Avrupa Birliği, her zamanki gibi, Türkiye’nin liman ve havalimanlarını Kıbrıslı Rumlara açması çağrısında bulundu. Fakat, Gül, Türklerin tek taraflı tavizlerde bulunması fikrini geri çevirdi ve ‘Avrupa Birliği, 2004 yılındaki vaadine rağmen Kıbrıslı Türklere uyguladığı tecridi kaldırmadı’ dedi. Kendisine ev sahipliği yapan İngilizler de Kıbrıslı Rumların daha fazla taviz vermeleri gerektiğinde hemfikir olduklarını sessiz sedasız ortaya koydular.”

Economist ayrıca, Cumhurbaşkanı Gül’ün, müzakere başlıkları açılmasa da reformlara devam edeceklerini ve belki ilerde Türklerin de üyeliği reddedeceklerini söylediğini de aktardı

Kadınlara cinsel taciz haritası

0

Mısır’da kadın hakları örgütü, cinsel tacize uğrayan kadınların gönderdikleri SMS mesajları ve e-postaları değerlendirerek, başkent Kahire’nin cinsel taciz haritasını çıkardı.

Mısır Kadın Hakları Merkezi, cinsel tacize uğrayan kadınların gönderdikleri SMS mesajları ve e-postaları değerlendirerek, başkent Kahire’nin cinsel taciz haritasını çıkardı.

Mısır Kadın Hakları Merkezi’nden edinilen bilgiye göre, internet üzerinden http//harassmap.org adresinden yayımlanan harita, şimdilik Kahire’de kadınlara yönelik cinsel tacizleri duyuruyor.

Cinsel taciz haritasında taciz şekli, zamanı ve yeri ayrıntılı olarak yer alıyor. Taciz biçimleri de kategorilendirilmiş: Dokunmak, ses çıkarmak / şamata yapmak, göz süzmek, sözlü taciz, takip etme, telefonla taciz, teşhir. Taciz raporları da bu haritada aylık olarak gösteriliyor.

Merkezin ilerde kendilerine yapılacak ihbarların sayısı ve çeşidine göre, ülkenin tüm bölgelerini içine alacak bir taciz haritası çıkarmayı planladığı belirtiliyor.

Mısır Araştırma ve İstatistik Merkezinin Temmuz 2008 verilerine göre, Mısırlı kadınların yüzde 86’sı, ülkedeki yabancı kadınların da yüzde 98’i cinsel tacize uğruyor. Tacize uğrayan kadınlardan sadece yüzde 2’si polise başvuruyor.

Mısır’daki kadın hakları örgütleri, kadınları tacizden koruyacak yeni bir yasa yapılmasını istiyor.(aa)