Ana Sayfa Blog Sayfa 5359

Bilirkişi raporu: Kurşun kışladan

Van merkeze bağlı Kurubaş köyünde 16 yaşındaki Canan Saldık askerlerin açtığı ateş sonucu kafasından aldığı kurşunla yaşamını yitirdiği bilirkişi raporuyla kesinleşti.

Saldık ailesinin avukatı İsmail Say, bu raporla 21 Temmuz günü Canan’a isabet eden kurşunun, köy yakınındaki Hacı Bekir Kışlası’ndan geldiğinin kesinleştiğini söyledi.

Van Cumhuriyet Başsavcılığı ve Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından başlatılan soruşturmanın kapsamında Canan Saldık’ın ölümüne beynine isabet eden 3.2 santim uzunluğunda mermi çekirdeğinin neden olduğu belirlendi.

Soruşturmada olayın meydana geldiği saatlerde olay yerine 500 metre uzaklıkta bulunan Eyüp Ürk adlı bir köylünün camına isabet ettiği ortaya çıktı.

Van Askeri Mahkemesi’nde 1’i albay 5 asker hakkında 2 yıldan 6 yıla kadar hapis istemiyle açılan davada, Saldık ailesini temsil edilen avukatlar İsmail Say ve Mehmet Ali Şahin, beklenen bilirkişi raporunun mahkemeye geldiğini söyledi.

Dosyaya konulan bilirkişi raporunda, Canan Saldık’ın ölümüne neden olan kurşunun, hareketli zırhlı aracın üzerinden atıldığının tespit edildiğini belirten avukat İsmil Say, raporda ayrıca atış alanının bu tarz eğitim atışlarına uygun olmadığı belirtildiğini söyledi.

Avukat Say, “Dava dosyasında Olayla ilgili yargılanan 5 asker hakkında ‘Görevi kötüye kullanma’ ve ‘’görevi ihmalden ölüme sebebiyet verme’ suçlarından 2 ila 6 yıl arasında hapis cezası isteniyor. Görülen davada kurşunu atan 2 asker önce tutuklandı, ardından asker olmaları nedeniyle tutuksuz yargılanmalarına karar verildi. Olayda birçok ihmalin olduğu ve bu ihmallerin dava dosyasındaki raporlara da yansımaktadır. Van Askeri Mahkemesi’nde görülen devam eden dava karar aşamasında” diye konuştu.

(ANF)

Suruç’ta silahlı çatışma

Urfa’nın Suruç İlçesi’nde, iki ailenin fertleri arasında başlayan tartışma silahlı kavgaya dönüştü. Kavgada 2’si ağır 7 kişi yaralandı. 11 kişi gözaltına alındı.

Alınan bilgiye göre olay saat 16.00 sıralarında Suruç’un Kurutepe Köyü’nde meydana geldi. Aralarında daha önceden husumet olan Kılıç ile Firathan ailelerinin fertleri arasında, Ziraat Odası delege seçimleri nedeniyle tartışma çıktı. Köy meydanında çıkan ve kısa sürede büyüyen tartışma, bir süre sonra kavgaya dönüştü. Olayı duyarak köy meydanına gelen iki ailenin yakınlarının da katılımıyla büyüyen kavgada, taraflar birbirine üzerlerinde bulunan tabancalarla ateş etmeye başladı. Ortalığın savaş alanına döndüğü silahlı kavga üzerine köye gelen jandarmaların müdahalesi ile sonlandırıldı.

Yaklaşık 50 kişinin karıştığı kavga sırasında ateşlenen silahlardan çıkan mermilere hedef olarak yaralanan; Murat, Hüseyin, Mehmet Arif, Adil, Haydar ve Halil Firathan ile Mustafa Kılıç otomobiller ile Suruç Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Burada yapılan ilk müdahalelerinin ardından yaralılar Urfa’ya sevk edildi.

Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Balikligöl Devlet Hastanesi ve Harran Üniversitesi Tip Fakültesi’nde tedavilerine başlanan yaralılardan Mehmet Arif ve Adil Fırathan’ın sağlık durumlarının ciddiyetini koruduğu öğrenildi.

Öte yandan, kavgayla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında Kılıç ailesine mensup 11 kişiyi gözaltına aldığı belirtildi. Yeni bir kavga yaşanma ihtimaline karşın güvenlik güçleri Kurutepe Köyü ile yaralıların tedavi gördüğü hastanelerde geniş güvenlik önlemi aldı. (ANF)

Karadeniz Taksim’de isyandaydı

Tabiat ve Doğal Çeşitliliği Koruma Kanunu’na karşı bugün Taksim’de bir protesto ve basın açıklaması yapıldı.

Basın açıklamasını okuyan KİP aktivisti Çiğdem Bayrak “Şimdiye kadar doğayı tahrip eden, yaşamı yok eden tüm proje ve uygulamaların karşısında durulduğu gibi bu yasa tasarısının da ve bu yasa tasarısından sonra önü açılacak olan proje ve uygulamaların da karşısında durup yaşamı savunacaklarını ve doğanın isyanını dillendireceklerini” belirtti.

Karadeniz İsyandadır Platformu, Taksim basın açıklamasının ardından yürüyerek karaköye inip Kırsal ve Kentsel dönüşüme karşı sözlerini dile getirebilmek için Kadıköy’de Haydarpaşa İnsiyatifi tarafından düzenlenen eyleme katılım gösterdi.

Geçen hafta mechul bir yangın sonrası çatısı yanan Haydarpaşa’nın kentsel dönüşümle otel ve alışveriş merkezlerine dönüştürülesini protesto eden 60 tan fazla sivil toplum örgütünün desteklediği eylem, kadıköy iskelesinden başlayıp Haydarpaşa ya kadar uzun bir yürüyüş kortejinin oluşturulası ile gerçekleşti.

300’den fazla duyarlı insanın katıldığı kortej haydarpaşa garına alınmayıp limana yakın bir yerde durduruldu yoğun güvenlik önleminin alındığı eylem basın açıklamasının ardından “Karadeniz Uçağı sattırmaz haydarpaşa’yı”sloganlar eşliğinde dağıldı.

Tabiatı Koruma Kanunu tasarısı ile ilgili basın açıklaması aşağıdadır:

Tabiatı Bozuk Yasaya Hayır

Geçtiğimiz günlerde, üzerine inşa edilmek istenen Hidro Elektrik Santrallerin telafisi imkansız zararları dolayısıyla yöre halkının ve doğa ve yaşam savunucularının gündeminde olan Rize-İkizdere vadisinin Doğal Sit Alanı ilan edilmesinden kısa bir süre sonra Tabiatı ve Doğal Çeşitliliği Koruma Kanunu adıyla hazırlanan yasa tasarısı meclise sunuldu.

Bilindiği gibi Tabiatı ve Doğal Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı çalışmaları 2003 yılında başlatılmış, Sivil Toplum Kuruluşları ve ilgili meslek kuruluşlarının katılımıyla yürütülmüştü. Ancak sivil toplum kuruluşlarının taslak tasarıdaki yetersizlikler ve korumaya elverişsiz hükümler hakkındaki itirazları üzerine bu tasarı rafa kaldırılmıştı. Toplumu tamamen dışlayan bir şekilde hazırlanan bu yeni tasarı ismi ile tamamen ters amaçlara hizmet edecek niteliklerdedir.

Doğayı ve biyolojik çeşitliliği ciddi anlamda tahrip eden enerji yatırımlarına yönelik yöre halklarının, çevre örgütleri ve yaşam savunucularının itirazlarının bu kadar gündemleştiği; açılan davalarda yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarının alındığı bir dönemde yürürlüğe konmak istenen bu yasanın içeriği kaygıları kat be kat arttıracaktır. Bu tasarı Başbakanın, hükümet üyelerinin ve bürokratların projelere karşı çıkanları “vatan hainliği”yle suçlamaya varan açıklamaları ile birlikte okunduğunda ise tablo daha bir ürkütücü hale gelmektedir.

Öyle görünmektedir ki bu tasarı, “enerji ihtiyacı” gerekçesiyle doğayı ve yaşamı yok eden projelerin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bu amaç kendisini yasa tasarısı gerekçesinin daha 1. Maddesinde ele vermektedir. Gerekçenin birinci maddesi aynen şöyledir: “Tabiatın ve tabii kaynakların korunması ile ilgili mevcut düzenlemeler, gerçek ihtiyaçlara ve günümüz koşullarına uygun uygulamalara imkân sağlayamamaktadır.” Siyasi iktidarın doğayı değil enerjiyi, yaşamı değil karı gerçek ihtiyaç olarak gördüğü gün gibi ortada iken “günümüz koşullarına uygun uygulamalar” derken neyin kastedildiği de izahtan vareste kalmaktadır. Bu tasarıyı oluşturanlar ve olumlayanlar, doğanın korunmasına yönelik tedbirleri yatırımların önünde engel olarak görmekte ve bu engelleri bertaraf etmek gayesiyle hareket etmektedirler.

• Tasarıyla korunması gereken alanlar üzerindeki neredeyse tüm yetkilerin Çevre Bakanlığına devredilmesi öngörülmüştür.

• Bakanlığa ve kurullara neredeyse sınırsız takdir hakkı verilmiş, takdir hakkının ne şekilde kullanılacağına ilişkin hiçbir düzenleme yapılmamıştır.

• Korunması gereken alanlarda yapılacak yatırımlar konusunda bakanlık tek yetkili makam kılınmış, bu alanlarda 49 yıla kadar kullanım hakkının özel ve tüzel kişilere kısacası şirketlere devredilmesi öngörülmüş, iznin hangi koşullarda ve hangi kıstaslarla verileceği dahi düzenlenmemiştir.

• Yasa tasarısı bağlamında öngörülen koruma kurullarının oluşmasında sivil toplum örgütleri ve yöre halkı tamamen dışlanmış, kurullara memur ve bürokratlar doldurularak “başkanın adamları” kurulu haline getirilmiştir. En önemli kararlarda dahi sivil toplumun ve yöre halklarının katılımı öngörülmemiştir.

• Doğaya ve biyolojik çeşitliliğe büyük zararların söz konusu olacağı kararlarda dahi ilgili kurumlardan “görüş alınacağı” düzenlenmiş, bu görüşlere bağlayıcı olma özelliği tanınmamıştır. “Gerektiğinde ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılır” gibi ifadelerle Çevre bakanlığının doğa üzerindeki tiranlığı garanti altına alınmıştır.

• Koruma ile ilgili hükümler “Bakanlıkça gerekli tedbirler alınır”, “gerekli düzenlemeler yapılır” gibi ifadelerle hep muğlâk bırakılmış, doğamız bakanlığın şimdiye kadar görmediğimiz insafına bırakılmıştır.

• Tasarıda doğaya ve biyolojik çeşitliliğe zarar veren eylemler hakkında yalnızca para cezası öngörülmüş ve bu para cezaları bugün dereleri, vadileri, doğayı yok edici projeleri yürüten şirketler için “çerez parası” düzeyinde tutulmuştur.

• En önemli alanlarda dahi korumaya ilişkin hükümlere “üstün kamu yararı bulunması halinde tahrip unsurlarını en aza indirecek tedbirlerin alınması şartıyla Bakanlıkça izin verilebilir” gibi istisnalar getirilerek tahribatın önü açılmaktadır.

Yukarıda verdiğimiz birkaç örnekten de açıkça anlaşılmaktadır ki; bu yasa tasarısı doğayı korumayı değil onu yok edecek projelerin önünü açmayı amaçlamaktadır. Şimdiye kadar doğayı tahrip eden, yaşamı yok eden tüm proje ve uygulamaların karşısında durduğumuz gibi bu yasa tasarısının da ve bu yasa tasarısından sonra önü açılacak olan proje ve uygulamaların da karşısında durup yaşamı savunacağımızı ve doğanın isyanını dillendireceğimizi, mücadelemizi büyüterek yolumuza devam edeceğimizi tüm duyarlı kamuoyuna ilan ediyoruz.

Karadeniz İsyandadır Platformu

www.karadenizisyandadir.org

(Yeşil Gazete)

Ben Brüksel’de iken

Yurtdışı ile olan ilişkilerin çok daha sınırlı ve ulaşımın zor ve zahmetli olduğu eski zamanlarda gazetecilerin yurtdışına çıkmaları sık gerçekleşmeyen bir durumdu. Bu yüzden eski kuşak gazeteciler çıktıkları yurtdışı gezilerinden döndükten sonra gezi izlenimlerini günlerce tefrika ederler ve bu izlenimler günlerce tartışılırdı. Benim aklıma ilk gelen örnekler İlhan Selçuk’un Rusya, Abdi İpekçi’nin Küba izlenimleridir. Aradan yıllar geçtiği halde Rusya ve Küba hakkında zihnimde yer etmiş bulanık görüntülerin çocukluk yıllarında okuduğum bu yazılardan kalma olduğunu sanırım.

Yeşil Gazete’nin “esenler muhabiri” olarak ben de geleneğe uyarak Brüksel’de geçirdiğim birkaç günün izlenimlerini Yeşil Gazete’nin değerli okurlarıyla paylaşmayı bir borç bildim.

Yeşiller Bx'de
Bir takım Yeşil Brüksel'de

Yeşiller Partisi mensuplarından bir heyet olarak Avrupa Parlamentosu Yeşiller grubu üyesi Ska Keller’in davetiyle katıldığımız gezide çok sayıda temas imkânımız oldu. Bu sayede Yeşil Parlamenterlerin ve Avrupa Yeşiller Partisi temsilcilerinin Türkiye’ye ilişkin bakış açılarını da yüz yüze görüşmelerle öğrenme imkânı bulduk. Bizler de gerek Türkiye – AB ilişkileri, gerek Türkiye’deki önemli gündem maddeleri konusundaki görüşlerimizi iletme, çözüm önerilerimizi açıklama şansı bulduk. Tabiatı Koruma Yasaları konusundaki gelişmelerden, Geri Kabul Anlaşması’na ilişkin itirazlarımıza, Pınar Selek davası konusundaki uyarılarımızdan, Yeşil Yeni Düzen konusundaki çekincelerimize kadar pek çok konu hakkında konuştuk, tartıştık üzerinde görüş alış verişinde bulunduk. Ortaklaşa yapabileceğimiz siyasi projeler üzerine birlikte düşündük.

Programın ilk durağı olarak gerçekleştirdiğimiz Avrupa Parlamentosu gezisi büyük bir turistik organizasyona dönüşmüş. Aynı anda değişik ülkelerden gelen birçok grup bizimle paralel olarak Avrupa Parlamentosu gezisi yapıyordu. Rehberler nezaretinde AP’nun karmaşık koridorlarında kaybolmamak için Yeşiller olarak birbirimize sıkıca sarılarak bir süreliğine de olsa partili dayanışmasının zevkini yaşadık. Aldığımız brifingde Avrupa Birliğinin tarihini hatırladık, AB organları ve işleyişi konusunda bilgilendik.

Yaptığımız temaslar sanırım hepimizin önüne yeni pencereler açtı, ufkumuz genişledi ve kendimize olan güvenimiz pekişti. Gezi esnasında yaptığımız temasları önümüzdeki günlerde uzun uzun tartışma fırsatımız olacak. Ben gezide ilginç bulduğum bir hususu belirtmekle yetineyim.

Avrupa Yeşilleri Partisi’nin genel sekreteri Jacqueline Cremers ile görüşmemizde İstanbul toplantısında bazı Avrupa Yeşilleri’nin dile getirdiği görüşlere getirdiğimiz eleştiriler üzerine Avrupalı Yeşillerin uzun yıllardır kendi özel ilişkileri dolayısıyla bilgi kaynaklarına sahip olduklarını, kişisel ilişkiler yoluyla edindikleri bilgi ve düşüncelerin Parlamenterlerin görüşleri üzerinde etkili olduğunu hatırlattı. İnsan Hakları komisyonu başkanı Heidi Hautala ile görüşmemizde de ilginç bir enstantane yaşandı. Heidi yakınlarda Türk gazetelerinde yayınlanan bir yazısından bahsedip yazıyı görüp görmediğimizi sordu. Hangi gazete diye sorduk, Zaman diye yanıtladı. Heidi bizim Zaman gazetesi konusundaki yaklaşımımıza şaşırdı, bizler de Heidi’nin Zaman gazetesini önemsemesine.

Bu iki görüşmeden çıkardığım sonuç şu: Avrupalı Yeşiller Türkiye’ye ilişkin gelişmeleri kendilerine ulaşan kanallardan öğreniyorlar, görüşlerini o doğrultuda oluşturuyorlar. Yeşillerin süratle Avrupalı Yeşil Parlamenterlerle yeni kanallar geliştirmeleri ve onlara sürekli bilgi akışı sağlamaları, ortak siyasi projeler önermeleri gerekiyor. Üstelik bu kanallar Türkiyeli Yeşiller’e sonuna kadar açık ve bizi sandığımızdan daha fazla önemsiyorlar.

Bütün bu politik görüşmelerin ötesinde AB Parlamento yemekhanesini bizim Meclis kafeteryasıyla karşılaştırmamız, Brüksel meyhanelerinde tatmaya fırsat bulamadığımız 19 786 bira çeşidi için hayıflanmamız, Borsa binası önündeki Noel pazarında kar altında titreşerek sıcak şarap içişimiz veya Brüksel Güzel Sanatlar müzesinde Magritte koleksiyonları önünde hayranlıkla geçirdiğimiz saatler bu yazının kapsama alanı dışında kalmaktadır.

Mahmut Boynudelik

“esenler muhabiri”

Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret suçlarına karşı ajanda

Sosyal Değişim Derneği’nin katkıda bulunduğu ve dernek Genel Sekreteri Levent Şensever’in hazırladığı Metis ajandası, bu yıl “Irkçılığa, Ayrımcılığa ve Nefret Suçlarına Karşı” teması altında derlenen 20 ayrı başlıkta bilgilendirici yazıları içeriyor. Ajandada ayrıca ırkçılık, ayrımcılık ve nefret suçları konusunda önemli günler ve alıntılar da yer alıyor.

Ajandanın sunuş yazısından:

2011 Ajandası için “Irkçılık, Ayrımcılık ve Nefret Suçları”nı konu olarak seçtik. Gerekçesi hepimizin yaşadığı hayatta yatıyor. Türkiye, 20. yüzyıl boyunca ektiklerini biçiyor, ırkçı zihniyetin cenderesinden çıkmayı başaramıyor. Irkçı zihniyetin ürünü olarak uzun süredir bir savaş hali içinde, bir nefret toplumu içinde yaşıyoruz.

Konuyu Metis Ajandalarının mucidi olan araştırmacı arkadaşımız Levent Şensever önerdi ve hazırladı. Nefret söylemi ve nefret suçları, Türkiye’de olduğu kadar dünyada da yeni bir kavram. Nefret suçları, ırkçı ve ayrımcı bir zihniyetin korkularına, inanç kalıplarına, klişelerine dayanıyor. Yani şiddetten, saldırıdan, cinayetten, sokaktaki vurdu kırdıdan önce yanlış inanç, yanlış bilgi, yanlış düşünce söz konusu.

Bu ajanda bir anlamda okurlarımıza bir davet. Nefret suçlarının yasalarda ayrı bir tanıma kavuşturulması, yasal mevzuatın nefret suçlarına hassas hale getirilmesi önemli bir hukuk mücadelesi. Hepimizin bir ucundan tutmamız, desteklememiz gereken bir mücadele. İçerde de alıntıladığımız gibi, evet, yasalar insanların birbirini daha çok sevmesini sağlayamaz ama birbirlerine karşı suç işlemelerini engelleyebilir. En azından bunu umabiliriz.

Kuşkusuz ayrımcılık kolay kolay bitmeyecek: Eşitlikten nasibini almamış hiyerarşik ve otoriter bir toplumda, “ırk”tan vazgeçildiğinde kültüre, oradan inanca ya da inançsızlığa, olmadı cinsiyete, olmadı başka bir farklılığa geçilecek. Çünkü asıl mesele, insanlar arasındaki mevcut farkları tahakküm edebilmek için kullanmak. Bunca eşitsizliğin olduğu bir dünyada ayrımcılıktan tümüyle kurtulmak bir hayal. Ama özlenen, gerçekçi bir hayal. Tarihten öğreniyoruz ki, insanın adalet arayışı da bitmeyecek, hep sürecek.

Güzel, bol kitaplı bir yıl dileğiyle

Metis Yayınları

İçindekiler:

* Nefret suçları nedir?

* Nefret suçları teriminin ortaya çıkışı

* Nefret suçları diğer suçlardan niçin farklıdır?

* ABD ve Avrupa’da nefret suçları mevzuatı

* Antisemitizm nedir?

* Nefret söylemi nedir?

* Nefret söylemi ve medyanın rolü

* Türkiye’de yasal mevzuat

* Uluslararası hukukta nefret suçları

* Irkçılık nedir?

* İslamofobi nedir?

* Milliyetçilik nedir?

* Soykırım

* Çokkültürlülük anlayışı

* Türkiye’de azınlıklar

* Nefret suçları konusunda neler yapılabilir?

* Nefret suçlarına karşı mücadelede sorunlar

* Sosyal Değişim Derneği

* Türkiye’de yürütülen çalışmalar ve kaynaklar

* Kısa sözlük

Hazırlayan: Levent Şensever

Kapak Tasarımı: Emine Bora

(Yeşil Gazete)

Cancun: İklim değişikliğini durduramıyoruz, bari aktivistleri durduralım…

Geçen sene Kopenhag’daki iklim zirvesinde resmi oturumların yapıldığı Bella Center’dan ayrılışım normal bir biçimde olamamıştı. Zirvenin bitimine iki gün kala, Bella Center’a alınan STK temsilcilerine sayı sınırı konulmasına rağmen içeriye girebilenlerdendim, ancak öğlene doğru dışarıdaki eylemcilerle buluşmak üzere başlatılan iklim adaleti yürüyüşüne katıldığımız ve dışarıya “yasadışı” bir şekilde çıktığımız için tekrar zirveye alınmadım. Hatta slogan atarak çıkarken vestiyerden almayı akıl edemediğim paltomu gazeteci kimliğiyle tekrar salona girmeyi başaran Ömer Madra kurtarmış, kar yağışı altında yapılan eylem boyunca ikimiz de temkinli arkadaşımız Mahir’in bizimle paylaştığı bere ve kaşkollarla idare etmeye çalışmıştık.

Bu Kopenhag hatırasını neden hatırlıyorum? Burada hava sıcak, o açıdan mesele yok doğrusu. Ama Kopenhag zirvesinde hükümetlerin canını epeyce sıkan aktivistlerin bu kez en baştan durdurulmaya karar verilmiş olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle de insanın aklına hemen Bella Center’ın ortasında, yerlere bezlerini yayıp takım elbiseli delegelerin gözünün önünde pankart hazırlayan aktivistler geliyor.

Steril ayar

Bu seneki zirveye ancak birinci haftanın sonunda katılabildim. O nedenle ilk günlerde neler olup bittiğini anlamam zaman alacak. Bir tek şey hariç: Burada iklim zirveleri geleneğine steril bir ayar yapılmış durumda. Katılım az ve heyecansız. Bunda zirveden beklentinin en alt düzeyde olmasının yanı sıra, toplantının yapıldığı yer ve Meksika hükümetinin ve Birleşmiş Milletler’in tutumu da önemli rol oynuyor.

Zirvenin yer seçimi bile manidar görünüyor. Burası Meksika’nın en doğu kıyısında, Yukatan yarımadasında bulunan, 700 bin nüfuslu bir tatil yöresi. Bir yanında Karayip denizi, bir yanında Nichupté lagunuyla, meşhur kaplıcaları ve tropikal iklimiyle, yıl boyu turistlere açık bir oteller bölgesi. Orta sınıf Amerikalıların her şey dahil otellerde tatil yaptığı bir kitle turizmi cenneti.

Cancun, Meksika’nın başkenti Mexico City’e 2000 kilometre uzaklıkta. Sadece bu bile aktivistlere karşı alınmış bir önlem gibi. Bundan dört yıl önce, 2006’nın Mart ayında  4. Dünya Su Forumu Mexico City’de yapılmış, toplantının daha ilk gününde 40.000 kişinin yürüdüğü bir büyük gösteri gerçekleşmiş,  alternatif forumlar ve diğer protesto eylemleri büyük ses getirmişti. Malum, Latin Amerika’nın muhalefeti meşhurdur.

Burası ise öncelikle Meksikalı ve diğer Latin Amerikalı öğrencilerin, gençlerin ve muhaliflerin ulaşması da, barınması da zor bir yer. Elbette aktivistler Cancun’u da boş bırakmış değil. Ama en işe yarar önlemin en başta alınmış olduğu da açık: Uzakta tut, izole et, erişimi engelle!

24 saat önceden eylem izni

Her şeye rağmen Cancun’a gelebilenler için başka önlemler de söz konusu. Örneğin burada en ufak bir gösteri için bile en az 24 saat önceden yetkililerden izin almanız gerekiyor. Hatta dün sabah katıldığım aktivistlerin değerlendirme toplantısında bu sürenin 48 saate çıkartılmak istendiği söyleniyordu. Bir de buna doğru “yetkiliyi” bulmak için harcamanız gereken süreyi eklemeniz gerekiyormuş. Kopenhag’da yapıldığı gibi anlık gelişmelere karşı yapılabilen hızlı eylemlere kalkışmak burada mümkün değil. Herhangi bir izinsiz eylemin çok ağır sonuçları olabileceğine dair de epeyce göz korkutulmuş.

Toplantılar sadece merkezden değil kentten de kopuk. Zirvenin resmi oturumlarının yapıldığı dev tatil köyü “Moon Palace” ile yan etkinliklerin yapıldığı ve standların yer aldığı “Cancun Messe” arasında 8 km mesafe var.  Bütün katılımcıların konakladığı oteller bölgesi de Cancun Messe’e 16 km mesafede. Otelinizden çıkıp bu organizasyon için konulmuş özel (ve biyodizelle çalışan, ne şirin değil mi?) otobüslere binmeniz, önce yarım saatte Cancun Messe’ye gelmeniz, oradan başka bir otobüse binip Moon Palace’a gitmeniz gerekiyor. Bu arada Cancun şehir merkezine uğramıyorsunuz. Kentten tamamen izole edilmiş durumdasınız ve bu otobüs ağı dışında bir seçeneğiniz de  yok. Hatta Moon Palace’a taksiler bile sokulmuyor.

Moon Palace, lüks bir tatil köyü ve oteller kompleksi. Her yerde güvenlikçiler, düzen ve intizam göze çarpıyor. Genel kurul salonu da, diğer büyük toplantı salonları da burada. Ama daha önce de söylediğim gibi standlar ve yan etkinlikler değil. O nedenle Moon Palace’ın ana toplantı binası tam anlamıyla sterilize edilmiş görünüyor. Ortama bürokratlar ve şirket temsilcileri hakim.

Alternatif toplantılar ise başka yerlerde, dağınık bir şekilde başka başka otellerde… Örneğin geçen sene çok başarılı olan Klimaforum, bu sene toplantı merkezine 36 km. mesafedeki bir kamp yerinde yapılıyor.

Cancun’dan ilk izlenimlerim bunun bir sonuç da çıkmadığı için artık pek kimsenin umursamadığı iklim zirveleri geleneğindeki steril ve baskıcı bir örnek olduğu. Yani devletler ve şirketler aktivistlerin bir umut ve mücadele alanı haline getirmeye çalıştığı iklim zirvesini gözlerden uzak tutmayı bu kez başarmış görünüyorlar.

Tabii bunlar sadece ilk izlenimler. Buradaki büyük eylem Salı günü yapılacak. Aktivistlerin hazırladıkları sürprizlerden henüz haberdar değilim. Birleşmiş Milletler ve hükümetler Kopenhag’da çok can sıkan aktivistleri Karayipler’e tatile göndererek durdurmaya çalışmışlar gibi görünüyor. Madem iklim değişikliğini durduramıyoruz, durdurmaya da niyetimiz yok, o zaman biz de aktivistleri durdururuz demiş gibiler.

Salı günü göreceğiz.

Beşiktaş mücadele ve baskıyla…

Üç büyüklerden hangisi en son kendi sahasında bir gündüz maçı oynamıştı? Ya da bu gündüz maçları en son ne zaman saat 16 ya da 17’de değil de; 14’de oynanmıştı? Bu soruların yanıtları gerçekten önemli. Beşiktaş’ın geçen senenin şampiyonu, bu senenin de ikincisi Bursaspor ile oynadığı maç, hem de Perşembe günü bir Avrupa maçı oynamışken neden bu saate alınır, bu da önemli. Kişisel fikrim ise şudur ki, maçlar gündüz oynanmalı. Pazar günü saat 16’da oynanan maçların İnönü Stadı’nda özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Fakat bunun bir standartının olması gerekiyor.

Maçın bir başka enteresan noktası ise şu ki, Bursaspor taraftarı uzun bir süre sonra İnönü Stadı’nda takımını izleyebilecek. Bu bir utançtı ve en sonunda bitti. Bursa’dan gelen 1500 kişiyi hem kendilerini, hem de çevreyi koruyacak şekilde ve tabii ki insani koşullarda maç izletemiyorsa bir ülkenin görevlileri, 1960’ların futbolu bizim için ileride sayılabilir.

Maçın başlamasından kısa bir süre önce olaylar yine de çıktı. Var olmanın, haber olmanın, nasıl bir şeyse o “saygı görmenin” taraftarının bilek gücüne dayandığını düşünüyor Türkiye’de taraftarlar. Bursa’dan gelen taraftarlar arasında yaralılar olduğu söyleniyor. Bu kadar gerginliğin, nefretin sonunda da bunların olması kaçınılmaz aslında. Olay Tv miydi, bir kanalda Trabzonsporluları tahrik eden bir spiker vardı. Memnun mudur bu durumdan şimdi mesele o kişi? Bir de işin şu noktası var ki, Bursaspor takımı içerisinde bir çok Beşiktaş’ta oynamış oyuncu var. Bursa’da Beşiktaşlı sayısı oldukça çok. Bursaspor taraftar liderlerinden bir tanesi, uzun süre Çarşı Grubu içerisinde bulunmuş. Tezahuratlara baktığımızda, İnönü’de ortaya çıkan tezahuratlar ilk önce Bursa’da yankılanıyor. Yani kavga etmek için hiçbir neden yok ortada. Çarşı’nın forum sayfası Forza Beşiktaş da bunu böyle görüyor olacak ki, maç ile ilgili sayfada şu mesaj yayınlanmış: “Yeterince Uyarı Yaptık Sanırım Şu Andan İtibaren Ortalığı Geren Mesajlar Silinecektir ve Gerekli Cezalar Verilecektir.” Bu hem sağduyunun olduğunu gösteriyor, hem de olumsuz olarak kavga etmek isteyenlerin sadece bir tarafta olmadığını gösteriyor.

Beşiktaş’ın kadrosuna bakarsak Bernd Schuster en cesur kadrosunu çıkarmış Bursaspor karşısına. Haftalardır ne yaptığını bir türlü anlayamadığım Tabata’nın yerine Necip sahada. Nobre’nin yerine de, A2’de sürekli gol atan ve son Avrupa maçında bir asist yapan Ali sahada. Taraftarı bu kadar mutlu edebilecek bir kadro herhalde az çıkar. Sahadaki 11 ile kadroya giremeyen oyuncuların oluşturacağı 11’i karşılaştırırsak da herhalde sakatlar takımı oldukça zorlar sağlıklıları. Beşiktaş’ın eksikleri çok.

Maçın büyük bir mücadele ile başladığını söylemek mümkün. Fakat oyuna konsantre olmak gerçekten zor oluyor. Müthiş bir tezahurat altında oynanıyor maç. Beşiktaş taraftarı kavga çıkarmak anlamında değil, takıma destek vermek açısından maça çok iyi hazırlanmış gibi. Bazı maçlarda yaşanan 10 dakika, 15 dakika aynı tezahuratı yapıp, yarardan çok zarar getirme durumu da yok bu maçta. Beşiktaş’ın savunmayı ve hücümu tam sahaya yaymaya çalıştığını söyleyebiliriz bu maçta. Genç ve hızlı bir hücum hattı, arkasında sağlam bir orta saha bunu yapmayı da kolaylaştırıyor açıkçası. Ali, Necip, Ernst sürekli pres yapıyor ve Bursaspor’un oyun kurmasını engelliyor. Kanatlarda ise yeşil-beyazlıların üstünlüğü var. Fakat, burada da uzun Beşiktaş savunması devreye giriyor. Fakat hücumda iş biraz daha teknik getirdiği için rahat dönmüyor çarklar. Guti’nin organizatörlüğünde Beşiktaş ama posizyon bulmakta zorlanıyor. Böyle olunca da tek çare baskı oluyor. İlk yarının son 15 dakikasında 21 oyuncu Bursaspor yarı alanında oynuyordu, bu baskı gol de getirdi ama golün asisti elle olduğu için gol geçerlilik kazanmadı. İlk yarının o golden sonra en önemli anı ise son dakikası oldu. İbrahim Üzülmez’i düşürüp sarı kart gören Bursasporlu Volkan, alkıştan dolayı hemen ertesinde bir sarı kart daha gördü. Bu sefer alkışlayan ise Beşiktaşlı taraftarlar oldu.

İkinci yarıya Beşiktaş, orta sahasını biraz daha hücuma yöneltmek için Necip-Tabata değişikliği ile başladı. Bu değişiklik 56. dakikada yaşanan pozisyonda olumlu olduğunu gösterdi. Tabata’nın ara pasında Holosko tribünleri heyecanlandırdı ama gol çıkmadı. Fakat 8 dakika sonra aynı pozisyonda bu sefer gol geldi. Bu golün, o baskı anının üçüncü pozisyonunda geldiğini söylememek de haksızlık olur. Ersan’ın da pozisyon bulduğu bir üçlemeden gol çıktı.

Maçın bundan sonrası Bursaspor’un mücadelesi ve Beşiktaş’ın gol bulma çabası ile geçti denebilir. Yalnız 78. dakikada Bursaspor’un kaçırdığı gol, inanılması zor bir pozisyondu. Burada Guti’ye özel bir kaç kelime yazmak gerek. Bu pozisyon yaşandı ve top O’na geldi. Hemen faul alıp takımı sakinleştirdi. Guti’nin bu tecrübesi ve yeteneği bir oyuncunun verebileceklerinden daha fazlasını veriyor Beşiktaş’a. (85. dakikada iki oyuncunun ortasından geçerek yaptığı çalımı ve aldırdığı sarı kartı da unutmamak gerek. Özel bir andı.) 87. dakikada da yine özel bir an oldu. Bir Bursasporlu taraftar sahaya girdi. Amacı neydi, ne yapmak istiyordu bilinmez. Zaten yeteri kadar gergin bir maçta böyle bir hareket…

Maçın kalan bölümünde kayda değer bir durum olduğu söylenemez. Sahayı dikine dört parçaya bölüp, Beşiktaş kale önüne 1 dersek, maç neredeyse 90 dakika 3. bölgede oynandı. Oyuna giren Sercan’ın bir kere, o da ofsaytta topla buluşabilmesi de Bursaspor’un tüm etkisini ortadan kaldırdı. Bursaspor 7 puan önde çıktığı karşılaşmadan yenilgiyle ayrılarak 2. yenilgisini almış oldu. Beşiktaş da, bu hafta üstünde olan takımlardan bir tanesini yenerek yukarıya daha bir yaklaşmış oldu. Herhalde maçı en rahat izleyen tribündeki Şenol Güneş’ti. Takımı bu skorla zirvede yalnız kalmış oldu.

Son olarak umarım bu maç sonrasında bir saha kapama olmaz. Bu atmosferi her takımın ve her takım taraftarının yaşaması gerekli. Bursasporluların bu maça gelebilmelerinin belki bir güzel yanı da bu.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Brüksel’de Yeşiller’e bakıp Korsanları görmek

Brüksel’den döneli 24 saat bile olmadı. Bu yazıyı yazmaya başladığımda Yeşiller Partisi EşSözcüsü Ümit Şahin’in ilk yazısı gazeteye düştü. Benim yazdığım da arada bir hızlı arkadaş olmazsa değerlendirmelerin ikincisi olacak. Farklı yönlerden, farklı izlenimlerin olması ziyaretin daha iyi anlaşılması için yararlı olacaktır.

Brüksel’e gidişimizin nedeni, Avrupa Parlamenteri Ska Keller’in bizi Parlamentoya davet etmesi ve Yeşiller Partisi’nin tam üye olmaya hazırlandığı Avrupa Yeşiller Partisi ile görüşme yapma niyetimizdi. Bu nedenler etrafında da görüşmeler, ziyaretler yaptık. AP Yeşiller Grubu’nun çeşitli üyeleriyle, AP’nin oluşturduğu çeşitli komisyonların aynı zamanda Yeşiller mensubu üyeleriyle görüştük, konuştuk. Konuşmalarımızın genel konusunu tabii ki Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler oluşturdu. Genel olarak tüm görüşmelerin ileriye dair umutlu ve olumlu geçtiğini söylemek mümkün. Sorunların uluslararası olduğu bir dönemde, çözümlerin de uluslararası olacağını unutmadan hareket etmek gerekli. Bu yönde de adımlar atmak bir noktada yolumuzu Avrupa Parlamentosu’ndan geçiriyor. Bu yönde işbirliği için de Türkiye Yeşilleri ile Avrupa Yeşilleri’nin yakınlaşması, tüm Türkiye’deki muhalefet için olumlu bir gelişme olacaktır.

Tüm bu olumlulukların yanında başka bir noktaya da değinmeden geçmek adalet anlamında haksızlık yaratacaktır. En kaba izlenimim, Yeşiller’in önce bir hareket, sonra bir parti olarak çıkışındaki renklerin, Avrupa Parlamentosu’nda görüştüğümüz Yeşiller’de gitgide solmakta olduğuydu. Yani, AP’ye gidip, Yeşiller ile görüştüğünüzde karşınızda o Meclislere boğazlı kazaklarla, ellerinde çiçeklerle giren insanları görmüyorsunuz. Bu da aslında çok çok doğal. Belki eleştirmek bile hata. O seviyede bir temsilin, ilk çıkış renklerini üzerinde taşımamayı getireceğini kabul etmek gerekli. Sisteme en kitlesel ve geçerli muhalefeti getirmenin, yani hem kitlesel hem de geçerli olmanın getirdiği bir nokta bu. O seviyedeki Yeşiller için artık sorunları çözmek için diplomasi, politika daha geçerli protesto etmekten.

Peki, durum Türkiye’de böyle mi? Hayır değil. En başta, Türkiye’de koşullar henüz Avrupa’da olduğu gibi değil. Yozlaşmak istense, grileşmek istense de bu mümkün değil. Bu noktadan baktığımızda Avrupa’nın büyük ülkelerinde, belki de, Yeşiller’in ilk çıkış ilkelerine en yakın duran parti Türkiye Yeşiller Partisi. Tabii ki Avrupa’da merkezi düzeylerde durum bu. Yoksa daha Almanya’da büyük direnişleri örgütleyen, projeleri durduran, yerelde bunları yapan hep Yeşiller. Fakat ölçek büyüdükçe durum farklılaşıyor.

Ziyaretin bir ayağı da Avrupa Parlamentosu’nun Korsan Partisi üyeleriyle görüşmekti. Görüştüğümüz kadın parlamenter 20 yaşında ve İsveç’ten seçilmişti. (Politik koşulların farklılığına bakar mısınız?) Zaten AP’Ye Korsan Parti adaylarından seçilen 2 kişi de İsveç’ten gelmiş. Yüzde %7 civarında bir oy toplamışlar. Almanya’da da yerel meclislerde oylarının %6’ya ulaştığı yerler var ve 12 bin kişilik bir üye sayısına ulaşmışlar. AP’de bu iki kişi de Yeşiller Grubu’na üyeler. Yani kendilerine en yakın olarak gördükleri grup Yeşiller olmuş. Gidip görüştüğümüzde, ilk izlenim olarak Yeşiller’in 1960’lardaki haline benzeyen bir grup insan ile karşılaştık. Heyecanları, kararlılıklar, toplumdaki hitap ettikleri kitle, sistem siyaseti yapan partilere bakış açıları… Hepsi birbirini andırıyor. Tabii Korsanların esas çıkış noktasının ve öznesinin İnternet olduğunu söylemek gerek. 50 yılda bu kadar farklılığın oluşması normal tabii ki.

Tüm bunları düşününce bir heyecanla gittiğimiz Brüksel’den, bizimle aynı heyecanı ve dinamizmi taşıyanların Korsanlar olduğunu görmek ilginç bir deneyimdi. Henüz yereldeki politika yapma şeklimiz ve gücümüz Yeşiller’in Avrupa’da yaptığına benzetilecek seviyede sayılmaz. Karar veren değil, reaksiyon veren bir partiyiz halen.

Türkiye’ye baktığımızda, kısa vadede böyle bir öngörüde bulunamasak da, Avrupa’da Korsanların gelişmesi hem güncel siyasetin hem de Yeşiller’in radikalleşmesi (ve Yeşiller’in özüne yaklaşması) açısından önemli bir eşik gibi duruyor. Türkiye’de ise bizim bu ara aşamalardan geçmemize gerek yok. Her şeyin daha başındayız. Önümüzdeki deneyimleri iyi değerlendirip, ona göre hareket etmemiz doğru olacaktır.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Brüksel’den, dönüş yolundan…

Ben bu satırları yazarken bizim parti heyetinin Brüksel ziyareti henüz bitmemişti. Ama ben bir gün erken dönüyorum, hatta halen dönüş yolundayım ve bazı izlenimlerimi henüz tazeyken kısaca da olsa yazmanın iyi bir fikir olacağını düşünüyorum. Önümüzdeki hafta sonundan itibaren bir hafta boyunca Meksika’daki iklim zirvesinde olacağım. Acele etmezsem iklim değişikliği gündeminin sıcağı Brüksel izlenimlerimi hızla eritecektir.

Bu ziyaret henüz 2,5 yaşındaki Yeşiller Partisi için çok sayıda ilki barındırıyordu. Heyet bazı PM ve MYK üyelerinden, yerel örgüt temsilcilerinden, çalışma grubu üyelerinden ve eş sözcülerden oluşan 24 kişiden oluşuyordu. Partide önceki yıllardan beri Avrupa Yeşilleri’yle ilişkileri sürdüren bir grup insan var. Bu grup çok da dar sayılmaz, en azından son 7-8 yıldır, yani parti öncesi dönemden ve Avrupa Yeşil Partisi’nde gözlemci olduğumuzdan bu yana çok sayıda üyemiz konsey toplantılarına ve diğer uluslararası yeşil etkinliklere gidip geldiler. Ancak bu kadar kalabalık bir grubun Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu tarafından davet edilmesi, parti üyesi olan bu kadar farklı insanın birlikte bir uluslararası etkinlik gerçekleştirmeleri  ve burada çok sayıda yeşil parlamenterle ve danışmanla görüşmeleri bir ilkti. Ayrıca bu gezi, partinin ilk resmi Avrupa Parlamentosu ziyaretiydi.

Dün öğlen saatlerinde ilk ziyareti Avrupa Yeşil Partisi’ne (AYP) yaptık. AYP, Avrupa’nın 44 yeşil partisinin üyesi olduğu, bizim de 2005 yılından, yani daha parti kurulmadan önce gözlemci üye kabul edildiğimiz bir yeşil partiler federasyonu. AYP’nin parlamento dışındaki bir binada bulunan merkezini ziyaret edip partinin genel sekreteriyle görüşmemiz, hem geçen aylardaki başvurumuz sonrasında başlayan tam üyelik sürecimiz hakkında bir takip yapmamızı sağladı, hem de bizim için Avrupa Yeşiller Partisi’ni daha da “somutlaştırdı”. Böyle geniş bir yapıyı sadece mailler ve bültenler üzerinden değil, görerek ve dinleyerek tanımak başka üyelerimizin de partinin uluslararası ilişkilerine ilgisini artıracaktır.

Tabii aynı şey Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu için de geçerli. Biz bu kısa sürede grup üyesi 55 milletvekilinden sadece beşiyle görüşebildik (bu sayı artmışsa arkadaşlar beni düzeltir). Ama bu milletvekillerinin arasında Türkiye’yi yakından izleyen Helene Flautre, Ska Keller ve “bölgemizden”, yani Doğu Akdeniz ve Balkanlardan (hatta Avrupa’nın doğusundan) Brüksel’e seçilen tek milletvekili olan Michalis Tramapoulos’un da olması önemliydi. Bu da sadece onların bizi daha yakından tanımalarını değil, aralarında yeni üyelerin de bulunduğu bizim heyetimizdeki arkadaşların da Avrupa’nın yeşil milletvekillerini daha iyi tanımalarını sağladı. Özellikle de bakış açılarını, çalışma biçimlerini ve perspektiflerini… Bazen bir saatlik bir yüz yüze sohbet, sayfalarca yazı okumaktan veya başkalarının fikirlerini senelerce dinlemekten daha etkili oluyor. Bazen mi? Aslında her zaman…

Bunlar biraz “formel” izlenimler elbette. Gelelim bu kısa gezinin bana düşündürdüğü iki kısa ve kişisel izlenime.

İki izlenim

Avrupa Parlamentosu’nun giriş kapılarından birinin üzerinde dev gibi bir Aung San Suu Kyi fotoğrafı asılı. Altında da “sonunda serbest” yazıyor. Afişin en altında da 1990 Sakharov ödülünün sahibi olduğu hatırlatılıyor. Sakharov’un kim olduğunu anımsayın…

Bence bu resim önemli bir gösterge. Avrupa Birliği soğuk savaş döneminde o zamanlar “özgür dünya” denilen Batı Avrupa’nın kapitalist ülkeleri tarafından kuruldu. Sovyet rejiminin karşısındaydı. Bugünkü AB haline gelmesi ise Doğu Avrupa’daki reel sosyalist devletler (ve diktatörlükler) çöktükten sonra, o ülkeleri de içine almasından sonra olabildi. Bütün yapısal sorunları bir yana, AB’nin liberal demokrasinin (kötü yanları kadar) iyi yanlarını da temsil ettiği söylenebilir.

Bu yüzden de Türkiye’de soğuk savaş döneminin sosyalist denen devletlerinin fikirsel ve kültürel düzleminden tam olarak ayrılmamış sol kesimlerin ve otoriter cumhuriyetçilerin AB’ye kategorik olarak karşı olmaları şaşırtıcı değil. Avrupa Birliği’nin kırmızı çizgilerini oluşturan temel düşünce serbestliği, basın özgürlüğü, serbest seçimlere dayalı parlamenter sistem ve piyasa ekonomisi özlediğimiz dünyayı tarif etmek için yeterli olmasa da, bu yapı hiç olmazsa bir askeri diktatörlük tarafından on yıllarca ev hapsinde tutulmuş bir muhalefet lideri kadının resmini parlamentosunun kapısına asabiliyor. Bu kadar bürokratik bir kurumsal yapıyla bundan fazlası zor, bir devletler arası yapının kendi kurucu ideolojisini aşarak gerçek anlamda “iyiyi” temsil etmesi de zor, ama olsun… AB hala bazı özgürlükleri genişletmek için elimizdeki en anlamlı olanaklardan biri. Bu küçük izlenim de eski model solun AB alerjisini daha iyi anlamam için bir fırsat oldu.

İkinci izlenimim bizim ekibe yönelik. Brüksel’deki performansımızdan yola çıkarak ve fena halde yanlı görünmek pahasına, Yeşiller’in çok şanslı olduğunu söyleyeceğim. Bu kadar farklı konularda bilgi ve deneyim sahibi üyelerden kurulu bir kadronun oluşmuş ve daha da fazlasının yetişmekte olduğunu görmek mutluluk verici. Bunca yılda hiçbir şey beceremediysek de, gerçek anlamda yeşil politik bir kadronun temellerini atmayı becerdik sanırım. Elbette hala eksiklerimiz çok fazla. Bana sorarsanız aktivizmde, güncel politika takibinde ve yeşil teoride hala almamız gereken çok yol var. Taban yaratmak, tabana ulaşmak, tabandan politika yapmak derseniz (ki siyasi parti olduğumuza göre neden demeyesiniz), o da fena halde sıkıntılı. Ama en azından Türkiye’de kaç siyasi yapı böyle üst düzey bir çekirdek kadroya sahiptir, bilemiyorum. Kendimizi ve birbirimizi eleştirmeye ara verdiğimiz zamanlarda birbirimizin kıymetini bilelim derim.

Teşekkür

Brüksel ziyaretimiz sırasında yaptığımız görüşmelerde çok sayıda konu gündeme geldi. Tabiatı Koruma Yasası taslağı rezaleti ve HES’ler, nükleer gibi yakıcı sorunlar masadan hiç inmedi. Görüştüğümüz herkese bu konularda detaylı değerlendirmeler içeren dosyalarımızı verdik. Yazılı çalışmanın önemini de bir kez daha gördük. Arkadaşlar her konuda ayrıntılı yazılar yazacaklardır. Raporumuz da yakında çıkar. Benim niyetim vakit kaybetmeden bütün arkadaşlara elinize sağlık demek.

Bir de üç önemli teşekkürü unutmayalım. Brüksel’deki yeşil milletvekilleri arasındaki en yakın dostumuz olan Ska Keller’a bizi Brüksel’e davet ettiği için tekrar teşekkür ediyorum. Önümüzü açtığın için teşekkürler Ska… Üç gün boyunca ekibimize göz kulak olan arkadaşımız (Ska’nın asistanı) Gülşah’a da çok teşekkürler. Yüksel ablanın deyimiyle “toz şeker gibi dağılmaya” eğilimli insanlardan oluşan bir heyeti Gülşah bir arada tuttu. Bir teşekkür de Avrupa Parlamentosu’nun en kıdemli danışmanlarından biri olan Yeşiller Grubu Türkiye danışmanı Ali Yurttagül’e… Ali de hem Brüksel’de bizi yalnız bırakmadı, hem de yaptığımız görüşmelerde birbirimizi daha iyi tanıdık. Bundan sonra birlikte çok daha güzel işler yapacağımıza inanıyorum.

Brüksel böyle, çok iyi, çok faydalı bir gezi oldu. Bakalım Cancun’dan bir şey çıkacak mı?

2 Aralık 2010, Brüksel

Adaletin acelesi yok, nefrete bahane çok

Eşcinsel olduğu için 15 Temmuz 2008’de öldürülen üniversite öğrencisi Ahmet Yıldız davasının 5. duruşmasının ardından partneri İbrahim Can, AİHM’e gideceğini açıkladı. Dava 14 Mart 2011’e ertelendi.

15 Temmuz 2008’de eşcinsel olduğu için öldürülen üniversite öğrencisi Ahmet Yıldız davasının 5. duruşmasının ardından partneri İbrahim Can, AİHM’e gideceğini açıkladı. Dava 14 Mart 2011’e ertelendi.

Ahmet Yıldız’ın partneri İbrahim Can, Kaos GL’ye yaptığı açıklamada, “Benim davaya müdahil olma dilekçem red edildi. Mahkemenin gerekçesi İbrahim Can olaydan zarar görmemistir oldu. Reddi dilekce ile AIHM yolumuz açılmış oldu. Dava için başvuru yakında yapılacak.” dedi.

Davanın beşinci duruşmasında hâlâ bir gelişme yok.

Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesinde 5. duruşma, 25 Kasım, saat 09:55’de yapıldı. Son duruşmada görülen tek gelişme, Tanık (sarı fiat arabanın sahibi) Orhan Aymelek’in nihayet mahkemeye gelip ifade vermesi oldu. Tanık Aymelek’in verdiği ifade Baba Yahya Yıldız’ın aleyhine oldu.

Ahmet Yıldız, 15 Temmuz 2008’de öldürüldüğünde henüz 26 yaşında’ydı. Yıldız, “ailemden ölüm tehditleri alıyorum” demiş ve şikayette bulunmuştu. Dilekçesi Üsküdar yargı çevresinden Ümraniye yargı çevresine gönderilmiş süresi içinde işleme konulmamıştı. Olaydan uzunca bir süre sonra, Üsküdar Başsavcılığı’nın iddianamesinde, Ahmet Yıldız’ın babası cinayetin sorumlusu olarak geçti.

Önceki duruşmada Avukat Fırat Söyle, şu açıklamayı yapmıştı: “Polis tarafından yürütülen soruşturma dosyasında, cinayeti sadece bir kişinin işlemiş olma olasılığı, akıllarda bir soru işareti olarak duruyor. Tetiği çeken kişinin yanı sıra, bu cinayeti kolaylaştıran başkaca kimselerin olma ihtimali yüksek.”

Av. Söyle, “Ahmet Yıldız cinayeti davası, çok uzun bir süre boyunca aynı şekilde devam edeceğe benziyor. Fail olarak aranan “baba” kayıplara karışmış durumda. Mahkeme, failin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde aranıp yakalanması kararını her bir defasında bizlere söyleyecek. Dava dosyasında tamamlanması gereken birkaç tanığın ifadesinin alınmasından sonra fail yakalanana kadar dava yerinde sayacak.” demişti.

Avukat Söylenin dediği gibi 25 Kasım’daki duruşmada bir tanık dinlendi ve bir sonraki duruşma için dava 14 Mart 2011, saat 09:45’e ertelendi.

Ahmet Yıldız cinayetinin üzerinden iki buçuk yıl geçti, sanık baba hâlâ yakalanamadı. Adalet yerinde saymaya devam ediyor. (Kaos GL)