Ana Sayfa Blog Sayfa 5360

Kanlı törene tepkiler sürüyor

Edirne’deki kanlı törene tepkiler sürüyor. Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği (HYHKD); Edirne’deki resmî geçite katılan avcılar hakkında “şiddeti özendirmek; meskûn mahalde silah bulundurmak ve göstermek, 6136 ve 2521 sayılı yasalara muhalefet; halk arasında infiale neden olmak” gerekçesiyle bugün suç duyurusunda bulundu.

Halen bir spor olarak görülen ve silah endüstrisinin en önemli pazarlarından biri olan avcılık, yeni düzenlemelere ve yasaklara karşın hızını kesemiyor. Geçtiğimiz günlerde, Edirne’nin kurtuluşunun 88. yıl dönümünden hafızalarda kalan ve kamuoyundan büyük tepki toplayan “kanlı tören”e ise tepkiler sürüyor.

Avcılık ve doğa koruma ile ilgili, doğa ve hayvanlar lehine, daha belirgin yasal düzenlemeler yapılması, avcılığın tamamen yasaklanması ya da yasaklanmasına varacak kurallarla kontrol altına alınması görüşünde olan Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği – HYHKD, 1 Aralık Çarşamba günü Sarıyer Adliyesi’ne giderek Edirne’nin 88. kurtuluş yıl dönümü kapsamındaki resmi geçite kan bulaştıran, avladıkları hayvanları çocukların önünde teşhir eden ve mevzuata aykırı bir şekilde törene silahlı olarak katılan Edirne Avcılar Kulübü Başkanı Murat ŞİRMEN, kulüp mensupları ve diğer kortej iştirakçileri hakkında Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmek üzere suç duyurusunda bulundu.

Edirne’deki kanlı törenle ilgili görüşlerini bildiren HYHKD, “Bu dehşet verici törenden basın aracılığıyla haberdar olduk. Görüntüleri izlediğimizde avlanarak avcı araçlarına asılan bazı ördeklerin henüz ölmediğini, can çekiştiğini tespit ettik. Ayrıca resmî geçite dahil edilen avcı derneklerinin ilgili mevzuata aykırı olarak, kent merkezinde silah kuşandıklarını gördük. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı ve Çevre ve Orman Bakanlığı’na şikayetlerde bulunduk. Çevre ve Orman Bakanlığı ile yaptığımız görüşmeler sonucunda avcılar hakkında soruşturma başlatıldı. İçişleri Bakanlığı İller İdaresi İşlemler Şube Müdürlüğü de şikayetimizi Edirne Valiliği’ne gerekenin yapılması için havale etti. Mevzuata aykırı silah bulundurmak ve göstermekle ilgili olarak da bugün suç duyurumuzu yaptık” dedi. Silahsızlanmanın önemine de dikkat çeken dernek, “Her yıl av tüfekleriyle çok sayıda insan ve hayvan öldürülüyor. Avcılık, silah endüstrisinin bir pazarı haline geldi. Silah endüstrisinin de desteklediği bu kanlı sektörün yarattığı hak ihlallerinin önlenmesi için ağır yaptırımlar getirilmeli, silah alımı zorlaştırılmalı. ” dedi. (Yeşil Gazete)

Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi’nin kanlı resmî geçiti “geleneksel” olarak tanımlamasını kabul edilemez olarak niteleyen HYHKD mensupları “Katliam, katliamdır. Bu katliam, geleneksellik kılıfı altında yumuşatılmak isteniyor” dedi.

AV, BİR SPOR DEĞİL; KANLI BİR “İNSAN HOBİSİ”DİR.

Avcılığın, hayvanlara karşı işlenen bir suç olduğunu, bu yüzden tümüyle ve istisnasız biçimde yasaklanması gerektiğinin altını çizen HYHKD, Türkiye’de yaban yaşamını tehdit eden unsurlardan biri olan avcıların “propaganda araçları” ile yasal mücadeleye devam etmekte olduklarını ve bu konuda Türkiye’de İLK yasal başvuruların yıllar önce kendileri tarafından yapılarak avcı propagandalarından kimisinin tamamen sonlandığını, kimisinin ise azaltıldığını kaydetti.

Avcılığın bir spor olamayacağını belirten HYHKD, “tüm dünyada avcılık adı altında, insan zevkleri uğruna, insanın kan görme tutkusunu tatmin etmek için her yıl milyonlarca hayvan katlediliyor. Rekor kırma isteğiyle yanıp tutuşan avcıların çoğunluğu, önlerine gelen her hayvanı öldürmekten zevk alıyor. İçeriği sadece bir canlının yaşamını sonlandırmaktan ibaret olan bir fiil, hiçbir şekilde spor olarak tanımlanamaz.” açıklamasında bulundu.

HYHKD, avcılığın halen bir spor olduğunu iddia eden avcı kulüplerine ise şu öneride bulundu: Bugün halen avcılığın bir toplu katliam değil de bir spor olduğunu iddia edenler, can almaktan vazgeçemiyor. İlla avcılık yapmak istiyorlarsa biz, avcılara, can almak yerine fotoğrafla hayvanları anlık karelerde yakalamalarını öneriyoruz. Spor adı altında kan dökülmeye, can alınmaya devam edildiği sürece avcılığın bir katliam olduğunu söylemeye devam edeceğiz.

Yeryüzüne Özgürlük: Sirklere Gitmeyin!

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, sirkleri boykota çağırıyor. 9 Eylül’den bu yana İstanbul’da, Medrano Sirki’nin gösterimleri sürerken dernek, insanlara sirk gerçeğini anlatarak bir çağrıda bulundu: Sirklere Gitmeyin!

Sirklerin, hayvanlar için birer işkence merkezi olduğunun altını çizen Yeryüzüne Özgürlük Derneği, sirklerde kullanılan hayvanların vahşi doğadan koparılarak hapsedildiğini, insanların eğlendirilmesi için akılalmaz işkencelerle, dayakla, açlıkla terbiye edilerek zorla sahneye çıkarıldığını belirtti.

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, sirklerde kullanılan hayvanların eğitim sürecini şöyle anlattı:

Hayvanlar, doğal yaşam ortamlarına kıyasla binlerce kat dar alanlarda, asla istedikleri gibi hareket edemeyecekleri kafeslerde tutuluyor. Doğalarına hiçbir şekilde uymayan bir ortamda, çok kısıtlı temel gereksinimleri sağlanarak sadece yaşamalarına izin veriliyor. İstenildiği gibi eğitilebilmeleri için aç bırakılıyorlar; bir parça fıstık ya da meyve için öğrendikleri hareketleri daha kolay; seyirci önünde zorluk çıkarmadan yapmaları için. Verilen komutu uygulamamak için direnen ya da hareketleri yapmayı reddeden hayvanlar ise ekstradan dayak ve işkenceyle, açlıkla ve susuzlukla cezalandırılıyor.

Eğitimlerde çivili sopa, kırbaç, elektroşok çubuğu, kanca gibi işkence aletleri kullanılarak hayvanlara “vahşi” oldukları unutturulmaya çalışılıyor, bu iğrenç sürece ve süresiz tutsaklığa adapte olmaları için son derece acımasız muamelelere maruz bırakılıyorlar. Bir zamanlar tıpkı köle insanlar gibi “mal” statüsünde olan ve üstlerinden para kazanılan bu tutsak hayvanlar, şiddet dolu eğitimleri esnasında bile tıbbî yardımdan yoksun bırakılıyor; çünkü sirklerde kâr daha önemli. Eğitimde, gösteride ve hatta uyurken bile uğradıkları şiddetin, vücutlarında açtığı yaralar basit müdahalelerle geçiştirilerek bir sonraki gösteriye hazırlanıyorlar.

Sirklerde kullanılan hayvanların, insanları eğlendirmek gibi bir görevi olmadığına dikkat çeken dernek, “eğlence merkezi” olarak reklamları yapılan sirkleri boykot çağrısında bulundu:

Birçok insan, bu “eğlence” dünyasının toz pembe olduğunu düşünerek çocuklarını, arkadaşlarını, eşini, dostunu yanına alıp eğleneceği, heyecanlanacağı, güleceği bir eğlence gösterisine gittiğini zannediyor. Ancak durum böyle değil. Sirklere gitme kararı alan herkesin, ateşle çevrelenmiş bir çemberden atlayan kaplanın, iki ayağı üzerinde dans eden ayının, süslü kıyafetler giydirilmiş ve çeşitli akrobatik hareketlerle kalabalığı eğlendiren köpeklerin bu hareketleri gerçekten yapmayı isteyip istemediği konusunda düşünmesi gerekiyor. İşkenceyle, zulümle devamlılığını sağlayan bir sektörü kim gerçekten desteklemek isteyebilir? Bu ticarethaneler aslında eğlenceyi değil, zulmü ve işkenceyi pazarlıyor. Bu yüzden bu zalim sektöre destek olmayın, sirklere gitmeyin. (Yeşil Gazete)

Çalıştay’dan bir sene sonra Türkiye’de Romanlar

10 Aralık 2009 yılında başlatılan Roman Çalıştayı sürecinin birinci yılında genel bir değerlendirme yapmak üzere Trakya bölgesi Roman dernekleri bir araya geliyor. Roman Çalıştayı Değerlendirme Toplantısı, 10 Aralık günü Cuma günü Edirne Ticaret ve Sanayi Odası Toplantı Salonu’nda.

2009 yılında yapılan çalıştaya Başbakan Erdoğan da katılmıştı. Edirne Roman Derneği (EDROM) Yönetim Kurulu Başkanı Erdinç Çekiç, konuşmacı olarak katıldığı “Türkiye’de Roman Olmak” konulu seminerde en büyük sorunun eğitim ve önyargı olduğunu belirtmişti. Kültürlerarası Diyalog Platformu (KADIP)’in her ay organize ettiği “Birbirimizi Anlama Seminerleri” çerçevesinde 27 Mayıs Perşembe günü düzenlenen seminerde konuya ilişkin görüşlerini sunan Çekiç, Türkiye’deki Roman vatandaşların sorunlarının sadece konut sıkıntısı olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayarak, özellikle toplumdaki önyargılar ve eğitimsizlikten kaynaklandığının altını çizmişti.

Türkiye’de önemli bir Roman nüfusunun varlığının altını çizen Çekiç, buna karşın üniversiteye giden Roman sayısını sadece 60 olarak belirlediklerini söylemişti. “Edirne gibi eğitim seviyesi yüksek bir ilimizde okuma ve yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 6 iken, bu oran Romanlar arasında yüzde 20” diyen Çekiç, ortaokuldan sonra okumayan Roman sayısının ise yüzde 30’lardan yüksek olduğunu vurgulamıştı. O toplantıdan ve Erdinç ile yapılan söyleşiden medyaya yansıyan diğer notlar şöyle idi:

ROMAN ÇALIŞTAYI TARİHTE BİR İLK

Türkiye’deki Romanların katıldığı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde yapılan Roman Çalıştayı’nın tarihlerinde bir ilk olduğunu belirten Çekiç, konunun medyaya yansıyan kısmının ise üzüntü verici olduğunu söyledi. “Bizim sorunumuzun sadece konut sorunu olduğu medyada yansıdı. Ancak en büyük sorunumuz eğitimsizlik ve Romanların toplumda algılanış biçimi” diyen Çekiç, içlerinden hiç akademisyen ve rol-model çıkaramadıkları, bu nedenle de bu kötü algının önüne geçemediklerini kaydetti.

Kendilerini medyada ifade etmek için zaman zaman girişimde bulunduklarını aktaran Çekiç, yapımcıların, “programdan önce mi oynayacaksınız, sonra mı?” şeklindeki sorularına muhatap olduklarına da çok üzüldüklerini belirtti. Çekiç, medyanın Romanlar hakkındaki haberleri veriş üsluplarının da dikkatle gözden geçirilmesi gerektiği, bu tür önyargıların gelişip yaygınlaştırılmasında medyanın da rolünün olduğunu belirtti.   Bu gibi önyargıların çoğunun doğru olmadığını özellikle vurgulayan EDROM Başkanı, dernek çalışmalarıyla bunların önünü almaya gayret ettiklerini aktardı.

ROMANLAR BULUNDUKLARI KÜLTÜRÜN RENGİNİ ALIYOR

Seminerde Romanların kültürel ve sosyal yaşam biçimleriyle ilgili bilgiler de veren Çekiç, Romanların bulundukları ülkenin dini ve kültürel rengini aldıklarına dikkat çekti. Romanların, içinde yaşadıkları toplumun onca önyargısına ve aşağılamalarına rağmen, yaşadıkları çevrenin kültürel ve dini kimliğine adapte olduklarını belirtti. Türkiye’de, Romanlara verilen kimlik kartlarının din hanesinde yaklaşık 30 yıl öncesine kadar “Kıptî-Muslim” yazdığını hatırlatan Çekiç, bunun Romanlar üzerinde ayrımcılığa neden olduğuna dikkat çekti.

Bu gibi problemlerin üstesinden gelmenin zaman alacağını belirten Çekiç, toplumsal kaynaşma ve birbirimizi tanıma amacıyla yapılan etkinliklerin olumlu katkısını vurguladı.

(www.kadip.org.tr, Yeşil Gazete)

TRT’nin ramazan programları servet değerinde

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği bilgiye göre, TRT Ramazan programlarına toplam 1 milyon 596 bin 600 TL ödedi.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, MHP Mersin Milletvekili Behiç Çelik’in TRT ile ilgili soru önergesini yanıtladı. Çelik, son dönemlerde TRT kanallarındaki iç yapımların bitme noktasına geldiği iddiasını gündeme getirirken Arınç, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını söyledi. TRT’nin kanal sayısının artmasıyla iç yapım sayısında da önemli artışlar yaşandığını dile getiren Arınç, “Kurumumuz yayınlarının büyük bir kısmını kendi iç yayınlarından karşılamaktadır. Kamu hizmeti yapan bütün yayın kurumlarında oldu gibi TRT’nin de yayınlarının tamamının kendi yapımlarından oluşması mümkün değildir. TRT’de kurum içi ya da kurum dışı her proje ilgili komisyonlar tarafından değerlendirilmekte, bu komisyonların yapımını uygun gördüğü projeler hayata geçirilmektedir” dedi.

-2010 TAHMİNİ REKLAM GELİRİ 62 MİLYON 750 BİN TL-
Arınç, TRT’nin son 5 yıllık reklam gelirleri hakkında da bilgi verdi. Buna göre TRT’nin 2006 yılında reklam geliri 40 milyon 839 bin 93 TL iken bu rakam 2007 yılında 34 milyon 315 bin 994 TL’ye düştü. 2008 yılında 37 milyon 550 bin 88 TL reklam geliri elde eden TRT, 2009 yılında 42 milyon 146 bin 496 TL gelir sağladı. Arınç, 2010 yılı tahmini reklam gelirinin ise 62 milyon 750 bin TL olduğunu bildirdi. Arınç’ın verdiği bilgiye göre 2006-2009 yılları arasında TRT’nin reklam gelirleri 121 milyon 56 bin 671 TL oldu.

-RAMAZAN PROGRAMLARINA 1.5 MİLYON TL ÖDENDİ-
Arınç, MHP’li Çelik’in Ramazan ayında yayınlanan programlar için ödenen miktara ilişkin sorusunu da yanıtladı. Arınç, 2010 yılı Ramazan ayında Kurum dışına TRT 1 Kanal Koordinatörlüğünce, AT Yapım’a ‘Ülke Ülke Ramazan’, VSG Reklam’a ‘Hasret Ramazan’, Televizyon Evi’ne ‘Anadolu’da Ramazanlar’, Karton Yapım’a ‘Süper Ramazan’, NTC Reklam firmasına ‘Metin Şentürk’le Ramazan Gecesi’, Eflatun Film Yapım Firmasına ‘Güzel Sözlerle Oruç’ programları yaptırıldığını ve bu programlar için 798 bin TL ödendiğini bildirdi. Arınç TRT 1’in yanısıra TRT 6 Kanal Koordinatörlüğü’nce, Medyaradar firmasına ‘Günün Lezzeti’ ve ‘Şehir ve Ramazan’ adlı 30’ar bölüm program yaptırıldığını ve 225 bin TL ödendiğini kaydetti. TRT Avaz tarafından 37 Ekran Yapım’a ‘Komşuda Pişer’ adlı 5 dilde 29 bölümlük program yaptırıldığını ve 98 bin 600 TL ödendiğini kaydeden Arınç, yine TRT Arapça Kanal Koordinatörlüğünce de Yedirenk İletişim’e ‘Din ve Ahlak’, Ajans Y Medya Tanıtım’a ‘Minel Aşk’, Sinema Kent’e ‘Rahhal Ramazan’, Metropol Film Yapım’a ‘Yasemin’in Mutfağı’ ve Esen Prodüksiyon’a ‘Al Gözüm Seyreyle’, ‘Karagöz ve Hacivat’ programlarının yaptırıldığını ifade etti. Arınç bu yapımlara ise 445 bin TL ödendiğini bildirdi.

-58 BELGESELE 15 MİLYON 522 BİN 799 TL ÖDENDİ-
Arınç, yine TRT ile ilgili MHP Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un soru önergesine verdiği yanıtsa ise İbrahim Şahin’in Genel Müdür olarak göreve başladığı 23 Kasım 2007 tarihinden itibaren TRT’nin yaptırdığı toplam belgesel sayısının 58 adet olduğunu ve bu belgesellere 15 milyon 522 bin 799 TL ödendiğini kaydetti. Arınç, soru önergesinde yer alan “AKP MKYK üyesi Ayşe Böhürler’in şehir belgeselleri yaparak TRT’den trilyonları aşan bir ücret aldığı doğru mudur?” şeklindeki soruya ise “Kurum dışı yapımlar olarak nitelenen ve anahtar teslimi olarak Kuruma teslim edilen program yapımcıları arasında önergede bahsedilen kişinin de ortağı olduğu bir firma bulunmaktadır. Söz konusu firmaya; halen TRT Arapça kanalında yayınlanan ‘İktisadiyat’ adlı stüdyo programı yaptırılmakta ve bölüm başına 8 bin 500 TL ödenmektedir” yanıtını verdi. Arınç, Kurumun farklı kanallarında günde ortalama 460 civarında program yayınlandığını ve bunların hepsinin TRT imkanları ile yapılmasının mümkün olmadığını belirtti.

Arınç ayrıca, “Televizyon Dairesi Başkanlığı bünyesinde çalışan teknik ve idari personel sayısı 235, Yapım Koordinatörlüğü’nde çalışan personel sayısı ise yapımcı, yönetmen, yapım yardımcıları ve büro personeli de dahil olmak üzere toplam 610’dur” bilgisini verdi. (anka)

WikiLeaks’e felsefi yorumlar

Wikileaks “saydamlığın diktası” anlamına mı geliyor? Gizli belge yayımlayan siteler komplo paranoyasını nasıl etkiliyor? Gizli belgeleri yayan internet siteleri neden yazılı ve görsel basına ihtiyaç duyuyor? Ünlü filozoflar yorumladı.

Avustralyalı Julian Assange tarafından kurulan Wikileaks sitesi, elinde bulundurduğunu söylediği, ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait yaklaşık 250 bin diplomatik telgrafın henüz tamamını yayımlamış değil. Ancak daha şimdiden filozoflar bu tür belgelerin yayımlanmasının dünyada bundan böyle uluslar arası ilişkileri ve medyanın dünya işlerindeki rolünü nasıl etkileyeceğini tartışmaya başlamış durumda.

Fransız Liberation gazetesi bu tartışmaya platform olmak için sayfalarını ünlü filozoflara açtı. Konu hakkında görüş belirten filozoflar, Wikileaks fenomeninin pek de hayra alamet olmadığı konusunda birleşiyor.

İtalyan filozof Umberto Eco, “Wikileaks olayı”ndan söz ediyor, örneğin. Eco’ya göre, bu olay her şeyden önce, devlet, vatandaş ve medya arasındaki ilişkilerde iki yüzlülüğü göstermesi bakımından bariz bir skandal. Skandal olmanın dışında, uluslararası düzeyde derin değişiklikler yaşanacağının da göstergesi.

Eco, her kültürlü bireyin, İkinci Dünya Savaşı sonundan bu yana diplomatik temsilciliklerin aslında “casusluk merkezi” olarak kullanıldığını bildiğini, ancak “bunu açıkça dile getirmek ikiyüzlülük ödevini ihlal edeceği için” bundan kaçındığını söylüyor. İktidarların her vatandaşı kontrol ettiği, ama her vatandaşın da – en azından “hacker”lar- iktidarların sırlarını öğrenebildiği bir devirde yaşandığını da söylüyor Eco. Günümüz teknolojisiyle telefonda gizli ve özel ilişki sürdürmenin artık mümkün olmadığını belirtip, gelecek için bir tür geriye dönüş senaryosu çiziyor:

‘GİZLİ BİLGİLER ARTIK BASINDAN ÖĞRENİLİYOR’
“Hükümet memurlarının, kontrol edilemeyen güzergahlar kullanarak, sadece ezbere bilinen ya da en fazla bir ayakkabının topuğuna yazılmış mesajları aktarmak için gizlice bir yerden başka bir yere gittiklerini hayal etmek zorundayım. Daha önce teknolojinin yengeç biçiminde, yani geri geri giderek ilerlediğini yazmıştım. Bugün hızlı trenle Roma’dan Milano’ya üç saatte gidiliyor. Halbuki uçakla, havalimanına gidişler de dahil bu süre üç buçuk saati buluyor”.

Umberto Eco, basının konumu konusunda ise, “Eskiden basın büyükelçiliklerin içinde neler döndüğünü anlamaya çalışırdı, şimdi büyükelçilikler gizli bilgileri basından istiyor” gözleminde bulunuyor.

‘WIKILEAKS PARANOYALARI BESLİYOR’
Paris ve New York üniversitelerinde ders veren filozof François Gaillard ise sözde paranormal faaliyetler üzerine kurulu senaryolarıyla ünlü Hollywood dizisi X-Files tarafından yayılan “bizden her şey saklanıyor” komplo tezinin Wikileaks gibi internet sitelerinin “ekmek teknesi” olduğu görüşünde.

Gaillard’a göre, saydamlık iddiasıyla ortaya çıkan Wikileaks, aslında bu paranoyayı daha da besliyor. Fransız filozof, yayımlanan belgelerin ülkelerin iç ve dış güvenliklerini tehdit etmenin dışında, Soğuk Savaş sonrası hassas kurallar üzerine inşa edilen oyun kurallarını da bozucu nitelikte olduğu görüşünde. Gaillard, Wikileaks’in yayımladığı belgelerin büyük medya tarafından kullanılması hakkında ise Wikileaks açısından “altın yumurtlayan tavuğu öldürmek” anlamı taşıdığını söyleyip, “gizli bir bilgiyi bilmenin verdiği hazzı kaybetmenin insanoğlu açısından menfaati nedir” sorusunu soruyor.

CAN SIKICI NOKTA…
Fransız Bilimsel Araştırmalar Kurumu üyesi filozof Jean-Claude Monod bu görüşle hemfikir değil. Monod’a göre, Wikileaks’in büyük medya kuruluşlarıyla işbirliği yapması iyi düşünülmüş bir mantığa dayanıyor. Monod, interneti masallardaki “dev” tiplemesine, yazılı basını ise internetin ebeveynine benzetiyor. Ve ekliyor: “Anne ve babasını yutmanın belki de iyi bir yöntem olmadığını fark eden internet devi yazılı basının uzmanlığına başvurdu.

Haberin, kendi yığını altında ezilmemek için analiz edilmesinin gerektiği ve her şeyin yayımlanmasının illa da iyi olmadığının kabullenildiği görlüyor”. Monod, hükümetler ve diplomatlar için bugün gerçek anlamda can sıkıcı noktanın, uluslararası ilişkilerde saydamlığın erdem ve sınırları olduğunu savunuyor.

‘SAYDAMLIK DİKTASI’
Paris-Diderot Üniversitesi öğretim üyelerinden filozof Elisabeth Roudinesco da Wikileaks fenomenine saydamlık penceresinden bakanlardan. Roudinesco’ya göre günümüzde bir tür “saydamlık diktası” yaşanıyor. Bu diktanın, devletler tarafından işlenen suçların (işkence, savaş suçuları, tecavüz…) ortaya çıkarılması bakımından pozitif bir yöne sahip olduğu görüşünde Roudinesco.

Ancak inkarcılık, komploculuk ve söylentilerin yayılması gibi her türlü ölçüsüz söylemin de rasyonel görünüme bürünebileceği konusunda uyarıyor. Medyanın dünya işlerinin yönetiminde hükümetler kadar söz sahibi olmaya başladığını savunan Roudinesco, “gizlilik gereksinimi ile ciddi habercilik arasında denge için saydamlığın yeni diktatörlerinin çocuksu budalalıklarına karşılık verilmesi gerektiği” çağrısında bulunuyor.

(Kayhan Karaca / Ntv)

Müslüman Kardeşler seçimlerden çekildi

0

Mısır’da ana muhalefette yer alan yasaklı Müslüman Kardeşler grubu, gelecek Pazar günü ikinci turu yapılacak genel seçimlere giren bağımsız adaylarını çektiğini açıkladı.

Müslüman Kardeşler, seçimlerin birinci turuna hile ve usulsüzlük karıştığını ve geçersiz kabul edilmesi gerektiğini söylüyor.

Birinci turda Müslüman Kardeşler’in gösterdiği tek bir aday bile sandalye kazanamamıştı.

Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in iktidardaki Ulusal Demokratik Partisi NDP, birinci turda neredeyse meclisteki sandalyelerin tümünü kazanmıştı.

Liberal çizgideki muhalefet partilerinden Wafd da seçimlerden çekildiklerini ilan etti.

Wafd iki sandalye kazanmıştı, ikinci turda da dokuz sandalye için rekabete hazır olduğunu duyurmuştu.

Wafd partisi, görevden ayrılacak parlamentoda da 12 sandalye sahibiydi.

BBC Kahire muhabiri Jon Leyne, bu son gelişmelerin Mısır hükümetine darbe vuracağı yorumunu yaptı.

Mısır hükümeti, hile iddialarına rağmen birinci turun adil olduğunu ve ikinci turun da planlandığı gibi düzenleneceğini duyurmuştu.

Washington, seçim günü yaşanan usulsüzlüklere ve güvenlik güçlerinin sindirme politikaları izlediklerine ilişkin haberlerin kendilerini kaygılandırdığını bildirdi.

ABD, Mısır’ı yakın müttefiklerinden biri olarak görüyor. (BBC)

Avrupa’da dondurucu soğuk ölümleri

Yoğun kar yağışı ve sıfırın altına düşen hava sıcaklığı Avrupa’nın kuzey kesimlerinde günlük hayatı olumsuz etkiliyor.

Hava sıcaklığının sıfırın altında 14 derece seyrettiği Polonya’da sekiz kişi soğuktan öldü. Orta Avrupa’da beş, İngiltere’de de iki kişi hayatını kaybetti.

Londra’da Gatwick havaalanı cuma sabahına kadar kapalı. Fransa ve Almanya’da da çok sayıda uçak seferi iptal edildi.

İngiltere ile Fransa ev Belçika arasında hizmet veren Eurostar seferleri yarı yarıya azaltıldı.

Alçak basıncın Batı Avrupa üzerinde yavaş ilerlemesi nedeniyle dondurucu koşulların bir süre daha devam etmesi bekleniyor.

İsviçre ulusal meteoroloji merkezinden Heinz Maurer, ”Atlas okyanusunun doğusunda alışık olunmadık derecede soğuk hava var. Bu da Akdeniz’den gelen sıcak hava dalgasıyla buluşunca kara neden oluyor” dedi.

İngiltere’de Gatwick Havaalanı’nın yanısıra Durham Tees Valley, İskoçya’da Edinburg ve Dundee, İsviçre’de Cenevre Fransa’da da Lyon-Bron havaalanları çarşamba günü hizmet vermedi.

Fransa Havacılık yetkilileri, havayolu şirketlerinden Paris Charles de Gaulle’den seferlerini yüzde 25, Orly’den de yüzde 10 oranında azaltmasını istedi.

Yine Fransa’da kamyonların trafiğe çıkmasını yasaklanması nedeniyle 7 bine yakın kamyon gece boyunca park alanlarında bekledi. Almanya’da ise yüzlerce yol kazasının yaşandığı bildiriliyor.

Polonya’da polis devriyeleri evsizleri sokaklardan toplayarak sığınaklara götürürken, sekiz evsizin dondurucu soğuklar nedeniyle hayatını kaybettiği açıklandı. (BBC)

Başbakan’ı protesto etmek isteyenlere gaz ve dayak!

Polis, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın rektörlerle buluşmasını protesto etmek için Ankara ve Eskişehir’den İstanbul’a otobüslerle gelen üniversite öğrencilerine biber gazı sıktı. İstanbul ve Kocaeli’nde gösterilere polis sert müdahalelerde bulundu.

Öğrencilerin protesto için yola çıktığını haberini alan İstanbul polisi, alarma geçti. Öğrencileri taşıyan otobüslerin plakalarını öğrenen polis, Çamlıca Gişeleri’nde de geniş güvenlik önlemi aldı. Aralarında çok sayıda çevik kuvvet, terörle mücadale ve güvenlik şube müdürlüğüne bağlı polislerin de bulunduğu ekipler, yaklaşık 150 öğrenciyi taşıyan 3 otobüsü saat 06.30 sıralarında Çamlıca Gişeleri’nde durduruldu.

Otobüsler bir süre burada bekletildi. Otobüslerden inmelerine izin verilmeyen öğrencilerin kimlik kontrolleri yapıldı. Polis, öğrencilere İstanbul’a girişlerine izin verilmeyeceği söyledi.
Öğrencilerin geri dönmeleri istendi. Yaklaşık 3 saat boyunca gişelerde duran öğrenciler, daha sonra TEM Otoyolu’ndan polis gözetimi altında Kurtköy’e doğru hareket etti. Kurtköy mevkiinde otobüslerden tuvalet ihtiyacını gidermek için inmek isteyen öğrencilere polis yine izin izin vermedi. Polisler ve öğrenciler arasında arbede yaşandı. Polis, uyarıları dikkate almayan öğrencilere biber gazı sıkarak müdahale etti.
Polis, öğrencilere İstanbul’a girmelerine izin verilmeyeceğini tekrarladı. Öğrencilerden ya geri dönmeleri ya da herhangi bir dinlenme tesisin yakınındaki boş alanda oturmaları istendi.
Bu sırada otobüsten inen öğrenciler slogan attı. Öğrenciler YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ı kast ederek “Yusuf Yusuf, Demokrasi Hakkımız Engellenemez” diye bağırdı.

Polisle yapılan pazarlık sonucu tüm öğrenciler otobüslerden indi. Otobüsten inen öğrencileri ile çevik kuvvet arasında tekrar arbede yaşandı. Polis yine biber gazı sıktı. Çok sayıda öğrenci gazdan etkilenirken bir polis memuru da hafif yaralandı.
Astım hastası 1 kız öğrenci ile baygınlık geçiren başka bir kız öğrenciye ambulansla gelen sağlık ekipleri müdahale etti. Öğrencilerden 31’i gözaltına alındı.

KOCAELİ’NDE YUMURTA
Kocaelili öğrenciler polis kontrolünde D-100 Karayolu’ndan İzmit’e geldi. Merkez Bankası Kavşağı’nda otobüsten inen grup, polis gözetiminde kent içinde yürüyüp Sabri Yalım Parkı’nda basın açıklaması yapmak istedi.

‘Üniversitelere sahip çık, AKP’ye bırakma’, ‘Bir, iki üç, bunlar yetmez ama, Tayyip’e daha fazla yumurta’, ‘Tayyip seni yumurtaya boğarız’, ‘Gün gelecek, devran dönecek, faşist AKP hesap verecek’ sloganları atan grup caddedeki trafik akışını engelledi. Grupta bulunanların uyarılara aldırmaması üzerine polis bunları yoldan uzaklaştırmak istedi. Öğrenciler bunun üzerine ceplerindeki yumurtaları atmaya başladı.

Bunun üzerine çevik kuvvet ile sivil ekipler öğrencileri gözaltına almaya başlarken kent içi bir anda karıştı. Trafiğin aktığı Hürriyet Caddesi ile yürüyüş yolunda kovalamaca oldu. Bazı öğrenciler kaçarken yere düştü. Polis 40 öğrencilen 15’ini gözaltına aldı.

KABATAŞ’TA MÜDAHALE
Gençlik Sendikası (Genç-Sen) üyesi bir grup öğrenci, Kabataş’ta toplanmaya başladı. Polis, Erdoğan’ın rektörlerle bir araya geldiği Dolmabahçe’deki Çalışma Ofisi’ne doğru yürümek konusunda ısrar eden öğrencilere, müdahale etti. (Dha)

Nükleerin çalışanı da çalışmayanı da başa bela – Özgür Gürbüz

Zion Nükleer Santrali

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Zion Nükleer Santrali, kapatılmasının ardından 12 yıl geçmesine rağmen Exelon şirketinin başına bela olmaya devam ediyor. Bundan 12 yıl önce, santralin sahibi Commonwealth Edison (ComEd) şirketi, iki reaktörden oluşan santrali kar etmediği gerekçesiyle kapattı. Aslında santralin kapanması, reaktör operatörü tarafından bir numaralı reaktörün yanlışlıkla kapatılıp, prosüdür izlenmeden tekrar çalıştırılmasından sonra oldu. Mart’ta iki numaralı reaktörde de soğutma suyunun azalmasıyla ilgili bir başka sorun yaşandı. Firma, Amerika’da nükleer güvenlikten sorumlu NRC’den 330 bin dolar ceza yedi.(1) ComEd santrali kapattı ancak iki reaktörü yıkmaya da ekonomik gücü yetmedi çünkü söküm maliyeti 1 milyar ABD Doları’nı buluyordu. Halbuki, 1040 megavatlık (MWe) iki reaktörden oluşan santral 1970’lerde söküm maliyetinin yarısına inşa edilmişti. Commonwealth Edison, radyoaktif kirlilik yüzünden de santralin kapısına kilit vurup gidemiyordu. Şirket, kardeşi Exelon’un adını alana kadar santral çalıştırılmadan, öylece bırakıldı. Exelon santrali devraldıktan sonra da durum değişmedi. Bugün Exelon için santralin başına nöbetçi dikmenin maliyeti yılda yaklaşık 10 milyon dolar.

Bir dipnot düşelim. 1973’te şebekeye bağlanan Zion-1 reaktörünün çalıştığı 25 yıl süresince emreamedilik oranı yüzde 57. 1974’te devreye giren ikizinin emreamedilik ortalaması ise yüzde 59. Bugün bahsedilen ve umulan yüzde 80’lerin çok daha gerisinde. Nükleer santraller için yüksek emreamadelik oranlarından adeta “garantiymiş” gibi bahsedenler için bu rakamlar “kulağa küpe” niteliğinde. Rüzgar’ın emreamadeliğini değişken bulanlar, ne yazık ki, nükleer santrallerin yarattığı hayal kırıklıklarını unutmuşa benziyor. Halbuki, rüzgar enerjisiyle uğraşanların çok iyi bildiği gibi, rüzgar rejimleri ve meteorolojik tahminler sayesinde, rüzgar santrallerinin üretim rakamları en geç bir gün öncesinden çok küçük sapmalarla tahmin edilebilmektedir. Rüzgar veya güneş santrallerinin bakım ve arızası durumunda da onarım işleri çok kısa bir sürede tamamlanabilmektedir. 1040 megavatlik santralin şebekeden çekilmesinin yaratacağı sorunla, 1-2 megavatlık birkaç türbinin aynı anda bozulmasının yol açacağı elektrik kaybının karşılanması da acaba hangisi daha güvenli kaynak sorusunun tekrar sorulmasını gerektirir. Güney Afrika’da bir cıvata yüzünden Cape Town’ın altı ay elektriksiz kaldığını nükleerciler çok iyi bilirler ama söylemezler. Daha çok örnek var bu konuda verilecek ama bu yazının konusu değil.

Sökümü maliyetinin iki katı
Exelon firması şimdilerde, santralin söküm işini daha çabuk ve ucuza yapacağını söyleyeyen bir firmaya vermeye çalışıyor. Firmanın söküm için ayırdığı bütçe yine eskisinden çok farklı değil; 900 milyon dolar. Exelon, söküm işlemini daha ucuza hallederek, kalan parayı da tüketicileri geri iade etmeyi vaad ediyor ama bunların hepsi bir muamma. Her şey yolunda gider ve söküm işleri zamanında tamamlanır, alan da radyoaktiviteden arınmış olursa (ya da radyoaktivite oranı kabul edilebilir sınırların altına inmişse demek lazım) bu bölge 2020’de yeniden halka açılacak. 2020 oldukça iyimser bir tarih, 2032 aslında ilk belirlenen yıldı.

Dediğimiz gibi, bunların hepsi bir tahmin aslında. ABD’de kulanılmış yakıtların nerede depolanacağı yıllardır çözülemeyen bir problem. Yucca Dağı’nın son depolama alanı olma konusunda hem yöre halkının hem de çevrecilerin hukuki itirazları devam ediyor. Binlerce yıl radyoaktif kalacak bu atıkların söz konusu alanda korunmasının getireceği maliyet ve güvenlik tartışmaları da cabası. Bu sorunlar çözülene kadar, Zion santralini sökmek için tutulan işçiler ne kadar hızlı çalışırlarsa çalışsınlar, santral sahasındaki yüksek seviyeli radyoaktif atıklarla karşılaşınca söküm işleri durmak zorunda kalacak. Ayrıca, santralin sökümü yapılırken, beklenmedik seviyelerde radyasyonla karşılanması durumunda da işlerin uzaması kaçınılmaz. Bu da maliyetleri etkileyecek.

Nükleere evet; rüzgara, güneşe hayır!
Kısacası, Zion Nükleer Santrali’nin söküm macerası da, nükleer enerjinin macerasından farksız. İkisi de belirsizliklerle dolu. Ucuza elektrik üretimi, santralin inşasından, işletimi ve sökümüne kadar binbir türlü engelle karşı karşıya. Nükleerin atık ve kaza riski gibi çözülmemiş sorunları da bu “ucuz elektrik” rüyalarını baltalamaya hazır bekliyor. Bugün yenilenebilir enerjiyi “sorunlu” ve “belirsizliklerle dolu” bulanlara ve Meclis’teki yasanın çıkmasını veya kırpılarak çıkmasını isteyenlere haddimiz olmayarak bundan birkaç ay önce hangi anlaşmaya imza attıklarını anımsatmak istedik. Akkuyu’da nükleer santral kurulması için neredeyse iki ayda uluslararası anlaşmalara imza atanlar ve onaylayanların, 2005’ten bu yana yerli ve yenilenebilir enerji kaynakların önünü açacak bir yasaya “evet” diyememeleri gerçekten düşündürücüdür.

(1) http://www.nrc.gov/reading-rm/doc-collections/news/1997/97-079iii.html
adresinde 24 Kasım 2010’da görüldü.

http://ozgurgurbuz.blogspot.com

Bağımsız aday sorunu – Ahmet İnsel

Haziran 2011’de milletvekili genel seçimlerine yüzde10 barajı ve partilerin seçim ittifakı yapmasını yasaklayan, 12 Eylül otoriter zihniyetinin has önlemleriyle gireceğimiz belli oldu. Bu durum, 2007’de olduğu gibi, hem Kürt kimlikli siyasal hareket hem de sol açısından bağımsız aday alternatifini gene gündeme getiriyor. BDP’nin adaylarını CHP’nin ya da Numan Kurtulmuş’un partisinin listesine dahil ederek barajı aşmaya çalışması ihtimali, çok zayıf olsa da var. Bu ihtimal gerçekleşirse, sol bağımsız adayın bu listelerden bağımsız olarak herhangi bir bölgeden seçilmesi şansı hemen hemen yok.

2007 seçimlerinde 26 bağımsız milletvekili seçildi. Bunların 23’ü DTP’nin desteklediği adaylardı. Bu seçimlerde bağımsız aday patlaması yaşanmış, büyük seçim bölgelerinde 30’dan fazla bağımsız aday yarışmıştı. Dört yıl öncenin bu bağımsız aday girişimi açısından genel değerlendirmesini yaptığımızda, karşımıza birkaç güçlü sonuç çıkıyor.
Birinci sonuç: Kürt nüfusun yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu seçim bölgeleri haricinde, bir seçim bölgesinden iki bağımsız adayın seçilmesi imkansız. İstanbul 2. Bölge’de Baskın Oran’a karşı DTP Doğan Erbaş’ı aday gösterdi. Erbaş oyların yüzde 2.78’ini, Oran yüzde 1.89’unu aldı. İki adayın oy toplamı yüzde 4.67 idi ve bu oranla sonuncu milletvekilliği kazanılabilirdi. Nitekim diğer iki bölgede Sabahat Tuncel oyların yüzde 4.53’ünü, Ufuk Uras yüzde 3.73’ünü alarak bölgelerinin sonuncu milletvekilleri olabildiler.

Mersin’de olan
İkinci sonuç: İstanbul dışında bir seçim bölgesinden bir bağımsız seçtirmek için gerekli asgari oy oranı hızla yükseliyor. Mersin’de Orhan Miroğlu yüzde 6.16’lık bir sonuç elde etmesine rağmen seçilemedi. ÖDP’nin bu bölgedeki yüzde 0.16’lık oyuna ve biraz daha fazlasına ihtiyacı vardı. Adana’da da Nazmi Gür, yüzde 5.32’lik bir sonuç elde etti ama seçilmesi için daha 1792 oya ihtiyacı vardı. O seçim bölgesinde ÖDP, 1516 oy almıştı. Kars’ta ise Mahmut Alınak, oyların yüzde 12.94’ü almasına rağmen seçilemedi. Çünkü Kars sadece üç milletvekili çıkarıyordu. Alınak’tan 640 oy daha fazla alıp üçüncü gelen CHP bile o bölgede milletvekili çıkaramadı.

Üçüncü sonuç: Yerel olarak seçmenlerin desteğini almayan adaylar ulusal ittifaklara rağmen başarılı olamadılar. İzmir’de DTP’nin desteklediği Levent Tüzel oyların yüzde 3.4’ünü, Konya’da Ayhan Bilgen ancak yüzde 0.62’sini aldı.
Dördüncü sonuç: DTP bir bölgede ne kadar güçlü olursa olsun, bağımsız aday seçtirmenin yapısal bir sınırı var. Bunu Ağrı’da gördük. AKP oyların yüzde 63’ünü alarak, beş milletvekilliğinin hepsini topladı. DTP’nin iki adayı ise oyların yüzde 12.4 ve yüzde10.4’ünü alarak elendiler. Tek aday çıksa seçilebilirdi. Benzer biçimde AKP, Hakkari’de yüzde 33’le iki milletvekili çıkardı. DTP’nin üç bağımsız adayı toplamda oyların yüzde 50’sini almalarına rağmen, aralarından ancak biri seçilebildi. İki aday gösterilseydi, ikisi de seçilirdi.

Beşinci sonuç: DTP’nin geleneksel Kürt bölgesi dışına çıkıldığında, tek başına bağımsız aday seçtirecek gücü yoktu. Buna Mersin, Adana, İstanbul ve İzmir dahil. Benzer biçimde sosyalist solun da DTP ile işbirliği yapmadan herhangi bir yerde aday seçtirmesinin olanaksız olduğu görüldü.

2011 bağımsızları
2011 seçimlerinde BDP’nin başka bir partiyle seçim işbirliğine gitmeyip bağımsız adaylık yolunu denemesi durumunda, 2007’deki sonuçlara ulaşamama ihtimali yüksek. Bunun bir nedeni, eğer CHP yenilenme hamlesini az da olsa seçimlere kadar sürdürebilirse, CHP etrafında eskisine göre daha güçlü bir çekim merkezi oluşması olacak. Geleneksel Kürt bölgeleri için de bu geçerli.

KCK tutukluları
Diğer taraftan, 2007’deki göreli başarının bu kez daha fazla bağımsız aday patlamasına yol açma ihtimali var. Geçen seçimlerde bağımsız aday girişimine burun kıvıran ve yüzde 0.5 seviyesini geçemeyen sol partiler de, bu kez yer yer aralarında ittifaklar yaparak o bölgede bir bağımsızın seçilmesini bütünüyle imkansız kılabilirler.

Bunlara ilaveten, şimdiden başlayan KCK tutuklularını aday gösterme baskısı başarılı olursa, bağımsız aday girişimini daha da karmaşık hale getirebilir. Buna gelecek seçimlerde BDP’nin Türkiye genelinde uygulaması kuvvetle muhtemel olan seçim kampanyasında her yerde Kürtçe kullanılması pratiğinin Batı bölgelerinde yaratacağı tepkiler de ilave olacak. Seçim dönemlerinde Türkçe’den başka dilin kullanılması yasağı 2010 Nisan’ında TBMM’de kaldırıldı.
Bütün bunları 2011 seçimlerinde sol bağımsız aday girişimlerinin yanlış veya nafile olacağını söylemek için hatırlatmıyorum. Endişe edilmesi ve bu nedenle temkinli davranılması gereken ihtimal, 2007’deki sınırlı başarının doğru ve gerçekçi değerlendirilmemesinin 2011’deki büyük bir başarısızlığa neden olabilmesidir. Bu zayıf bir ihtimal değildir.

Önümüzdeki seçimlerde bağımsız adayların önündeki en önemli göreli başarı fırsatını, MHP’nin seçim barajını geçememesi verecektir. Bu durumda 2007’den biraz daha az oyla birkaç bölgeden bağımsız seçilebilir. Ama gerçekleşmesinde sosyalistlerin katkısının mümkün olmayacağı bu olasılık sadece piyango kategorisinde ele alınabilinir.

Bütün bunların anlamı sosyalistlerin bağımsız adaylığı fetişleştirmemesi gerektiğidir. Meclise birkaç sosyalist milletvekilinin girmesine haklı bir önem atfederken, seçimlerin aynı zamanda insanların aklında kalacağı birkaç şey söylemek, seçmen topluluğu ile bir diyaloğa girmek, etkilemek ve etkilenmek dönemi olduğunu unutmamak demektir. Sosyalistlerin bir adayı seçtirme amacının diğer tüm amaçların önüne geçmesine de meydan vermemesi beklenir. Ben kendi köşemde bildiğimi söyler, bunun toplumda bir nebze olsun bir yankı uyandırıp uıyandırmadığı ile ilgilenmem diyen ve örneğin 2007 seçimlerinde İstanbul 2. Bölge’de sandık başına giden 1.8 milyon seçmen arasından 148 veya 160 kişinin teveccühünü kazanan bağımsız sosyalist adaylar komedisine de herhalde dönüşmemelidir bu tavır.
Geriye asli soru kalıyor. AKP-CHP kutuplaşmasının daha etkili olacağı bir ortamda, yukarıda saydığım etmenler nedeniyle bağımsızların seçilme şansının biraz daha zor olacağı bir süreçte, salt adayı seçtirmeye yönelik bir girişime saplanıp kalmadan, özgürlükçü sosyalist ve demokrat sesin duyulmasını sağlamak mümkün olacak mı? CHP’nin iktisat ve sosyal politika konularına daha fazla yoğunlaşarak seçim kampanyası yürütmesi ihtimalinin güçlü olduğu bir ortamda, sosyalistlerin de salt bu temalara dayanan bir kampanya yürütmeleri, sözlerinin iyice kaybolup gitmesine yol açmayacak mı? Sosyalist bağımsız aday girişiminin önce sosyalist sözün alışılagelmiş kalıplarını değiştirmesi gerekmiyor mu?

(Radikal 2 – 28 Kasım 2010)