Ana Sayfa Blog Sayfa 5323

Bitlis’te ikinci toplu mezar kazısı yapılıyor

90’lı yıllardaki faili mechul cinayetlerle ilgili kayıp yakınlarının başvurusu üzerine Bitlis’in Mutki ilçesinde yine kazı çalışması başlatıldı. Daha önce 12 kişiye ait kemiklerin bulunduğu toplu mezarın yakınında insan kemikleri aranıyor.

11 yıl önce güvenlik güçleri tarafından öldürüldükleri ileri sürülen 9 kişi ile 3 PKK üyesine ait olduğu öne sürülen 12 kişiye ait kemiklerin bulunması ardından aynı bölgede gömüldüğü öne sürülen 37 kişi için yeni kazı çalışması başlatıldı.

İlk kazı bölgesinde 8 PKK’liye ait olduğu belirtilen kemikler arandığı bildirildi.

Kayıp yakınlarının başvurusu üzerine harekete geçen İHD Bitlis Temsilciliği, bağlı bulunduğu Diyarbakır’daki İHD Şubesi’ne başvurararak kayıplarla ilgili araştırma yapmaya başladı.

Kayıpların 4 ayrı nokta bulundukları bilgisi üzerine ilk kazı 6 gün önce Mutki-Kavakbaşı Karayolu üzerinde bulunan Jandarma yakınındaki çöplük alanında yapıldı.

Buradaki kazı çalışmalarında 11 yıl önce Bitlis’in Güroymak İlçesi’nden PKK’ye katılmak üzere Mutki İlçesi’ne giden ve bu sırada çıkan çatışmada öldürülen 12 kişiye ait olduğu öne sürülen kemik parçaları bulundu. Bulunan bu kemik parçaları incelenmek üzere İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilirken, Mutki’de bugün yeni kazı çalışması başlatıldı.

Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı doğrultusunda 3 ayrı noktada 37 kişi için başlatılan bu kazılar, Mutki-Kavakbaşı Karayolu üzerinde bulunan jandarma karakolu yakınındaki çöplük alanına yaklaşık 100 metre uzaklıkta yapılıyor.

İlk kazı noktasında 1994 yılında çıkan bir çatışmada öldürüldükleri öne sürülen 8 PKK’liye ait olduğu belirtilen kemikler aranıyor.

Cumhuriyet savcıları Çetin Küçet ve Fatih Ertürk nezaretinde yapılan kazıya Bitlis Baro Başkanı Avukat Enis Gül, İnsan Hakları Derneği (İHD) Bitlis Şube Başkanı Hasan Ceylan, İHD avukatı MYK üyesi avukat Serdar Çelebi gözlemci olarak katılıyor.

Basın mensupları, alandan yaklaşık 250 metre uzakta tutuluyor. (sol)

Türkiye’de 186 bin kadının kuması var

0

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nden Dr. İlknur Yüksel Kaptanoğlu ile Doç. Dr. Banu Ergöçmen, “Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Kadınlar Üzerinde Oluşturduğu Baskılara Örnekler: Erken Evlilik, Başlık Parası ve Erkek Çocuk Tercihi” adlı araştırmalarını TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu bünyesinde “geleneksel evlilikleri” araştırmak amacıyla oluşturulan alt komisyona sundu.

Araştırmada yer alan tespitler özetle şöyle:

* 18 yaşında ve daha altında genç evlilik oranı yüzde 39.7. Çocuk yaşta evlenen kadın sayısı 5 milyon 439 milyon 367. Erken evlilikler genç kadınların eğitimden erken ayrılmalarına, işgücüne katılma olasılıklarının azalmasına, daha fazla baskı ve şiddete maruz kalmalarına, sağlıklarının olumsuz yönde etkilenmesine neden oluyor. Türkiye’de hiç evlenmeyen kadın sayısı (15-49 yaş arası) 13 milyon 701 bin 178. Eşler arasındaki ortalama yaş farkı 4.2 yıl. Erkekler daha büyük.

* Sadece dini nikâhla evli olan kadın sayısı 452 bin 139. Bu evlilik yine eğitimi olmayan veya ilkokul mezunları arasında yaygın. Dini nikâhın en yaygın olduğu bölge ise Ortadoğu Anadolu Bölgesi oldu. Bunu, Güneydoğu Anadolu ve Kuzeydoğu Anadolu bölgeleri takip etti.

* Evlilik kararını ailesinin verdiği kadın sayısı 7 milyon 170 bin 423. Başlık parası verildiği belirlenen kadın sayısı 2 milyon 1686 kadın. Başlık parası alınması eğitimi olmayan veya ilkokul mezunlarına sıklıkla görülüyor. Bölgelere göre başlık parası sıralaması; yüzde 50 ile Ortadoğu Anadolu, yüzde 47 ile Kuzeydoğu Anadolu yüzde 32 ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi şeklinde sıralanıyor.

* Birinci derecede akrabayla evliliklerin oranı yüzde 12.4. Bu şekilde evlenenlerin sayısı ise 1 milyon 700 bin 62 kadın. Akraba evliliklerinin en çok görüldüğü bölge ise yüzde 29 ile Güneydoğu Anadolu. İkincisi sırada yüzde 22 ile Ortadoğu Anadolu, üçüncü sırada yüzde 18 ile Kuzeydoğu Anadolu bölgeleri yer alıyor.

* Türkiye’de “erkek çocuk sahibi olmak daha çok itibar kazandırır” ifadesine katılma oranı yüzde 29. Bu fikre sahip olanlar yüzde 56 oranla Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşıyor. Bunu, yüzde 38 ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi yüzde 33 ile İstanbul takip ediyor. Dr. Kaptanoğlu ile Doç. Dr. Ergöçmen, TBMM’ye sunumlarında çözüm önerileri ve öncelik alanlarına yer verirken, “Erken evlilik, zorla evlilik, başlık parası, çok eşlilik, berdel ve kumalık engellenmeli” dedi. (ntv)

Çevre aktivistlerinin davası düştü

0

Altı çevre aktivisti, 2009 yılında Nottingham şehrindeki Ratcliffe-on-Soar enerji santralini devre dışı bırakma girişimine bulunmakla yargılanmaktaydı.

Davanın bugün başlaması bekleniyordu, ancak örgüte sızmış polis memuru Mark Kennedy’nin savunma avukatlarını arayıp, eylemcilere destek olacağını bildirmesiyle dava iddia makamı tarafından düşürüldü.

Mark Kennedy çevre hareketi içindeki birçok farklı örgütte 2000 yılından bu yana görev almış.

Aktivistler arasında Mark Flash Stone ismiyle tanınan polis memurunun İngiltere’de düzenlenen onlarca eylemde ciddi roller aldığı belirtildi.

Notthingham şehrinde yaşayan Mark Kennedy’nin polis kimliği, çevre hareketi içindeki bazı aktivistler tarafından ekim ayında ortaya çıkarıldı.

Kennedy, bu olay üzerine örgüt içine sızmış bir polis olduğunu itiraf etti.

“Sadece ajan değil provokatördü”

Düşürülen davada yargılanmakta olan altı çevre aktivistine göre Mark Kennedy yalnızca örgütün faliyetlerini izleyen pasif bir role sahip değildi.

Eylemcilerden Danny Chivers, Kennedy’nin düzenlenen eylemlerin merkezinde görev aldığını iddia etti.

Chivers Kennedy’nin, yargılandıkları enerji santrali eyleminin organizasyonunda başından beri aktif bir biçimde rol aldığını, ve polisin eğer isteseydi eylemi en başından durdurabileceğini söyledi.

Chivers, bunun yerine Kennedy’nin, olabildiğince fazla kişiyi eyleme dahil ettiğini, eylemin düzenlendiği santrale kendi arabasıyla keşfe gittiğini ve eylem için bir araç kiraladığını belirtti.

Sözkonusu eylemde amaçlanan, Ratcliffe-on-Soar enerji santralini birkaç günlüğüne devre dışı bırakıp, küresel ısınmaya dikkat çekmekti.

Ancak eylem öncesinde bir okulda toplanan 114 aktivist, yüzlerce polisin baskınına uğrayıp, “özel mülke girmeye teşebbüs” suçundan tutuklanmışlardı.

Tutuklananlardan yirmisi hakkında dava açılmıştı.

Notthingham’daki eylem, Mark Kennedy’nin İngiltere ve Avrupa’da katıldığı birçok eylemden sadece biri.

Yargılanan aktvistlerden Chivers, Kennedy’in 2005 yılında İskoçya’nın Gleneagles şehrinde düzenlenen G8 protestolarında da önemli roller aldığını söyledi.

Aktivistler öfkeli

Mark Kennedy’nin gizli polis olarak aralarına sızdığını öğrenen çevre aktivistleri internet sayfalarında öfkeli açıklamalara yer verdiler.

İhanete uğradıklarını söyleyen çevre örgütleri, Kennedy’nin çelişkili bir kişilik olduğunu belirttiler.

2010 yılında kimliği ifşa edilen Kennedy ise bir yıl önce polis teşkilatından ayrıldığını söylemiş.

Kennedy’nin polisle olan ilişkisinin sürüp sürmediği ve şu an nerede olduğu ise şu an bilinmiyor.

Ancak Kennedy savunma avukatlarına ulaşıp, aktivistlerin savunmasına destek vereceğini söyledi.

Bunun üzerine savunma avukatlarının Kennedy’nin kimliğinin tümüyle açıklanması talebi geldi, ve dava iddia makamı tarafından düşürüldü.

İngiliz Emniyeti ise Kennedy hakkında yorumda bulunmaktan kaçındı. (BBC)

Haftanın tortusu

* Jaguar’lı öğrenciler köşkte, diğerleri kapıda. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, üniversite öğrencilerinin taleplerini dinlemek için Ankara’da bulunan 11 üniversitenin temsilcileriyle görüştü. Öğrenci temsilcilerinin, Cumhurbaşkanı ile görüştüğü sırada, bu görüşmenin gerçekleşmesine vesile olan öğrenciler de Cumhurbaşkanı ile görüşmek istedikleri için yürütülmüyorlardı. İlginç bir an oldu, Cumhurbaşkanı onlarla da görüşecekti. 5 öğrenci kendi aralarında para toplayıp kısa bir mesafe uzakta olan Köşk’e gittiler ama Cumhurbaşkanı ile görüşemediler. 5 kişinin aralarında para toplayıp ulaştıkları yerde, görüşme kontenjanını Jaguarlı öğrenci temsilcileri dolduruyordu. Artık, ne konuştularsa içerde bilemeyeceğiz ama bir değişiklik olmadı henüz üniversitelerde. Ne bir kapalı otopark, ne de jakuzili öğrenci yurtları…

* Başkaldıran gençler, ODTÜ’den ayrılamadı. Son dönemlerin en renkli ve iyi düşünülmüş öğrenci eylemini görmüş olduk. Suntalardan bir kalkan yapmıştı öğrenciler. İki sıra. Bir sırada tek tek BAŞKALDIRIYORUZ yazıyordu, diğer sırada ise ne mesaj verilmek istenmişse. Marx da oradaydı, kozmosu delen A da oradaydı, öğrencilerin istekleri de. Öğrencilerin amaçları çok da uzak olmayan AKP Genel Merkezi’ne yürümekti ama ODTÜ’nün kapısından ayrılamadılar. Polis çok sert müdahale etti. Sadece SHOW TV’nin muhabirinin maruz kaldığı polis şiddeti bile (ki şans eseri başına geldi bunlar) olayı açıklamaya yeter de artar bile. Öğrenciler ne bir yere saldırmak isteğiyle yola çıktılar, ne de ceplerinde yumurta vardı. Tek istedikleri hükümetteki partinin genel merkezine yürümekti. Ona bile izin verilmedi. İlerde bugünleri anlamak ve hatırlamak için bu bilgiler önemli olacaktır.

* Yepyeni bir sanat eleştirmenimiz oldu, ilk eleştirisi de sert oldu: Ucube! Başbakan Kars’a gitti. Orada bir heykel gördü ve fikrini açıkladı: “Hasan Harakani’nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler.” Başbakan’ın ucube olarak nitelediği heykelin ismi: “İnsanlık Anıtı”. Başbakan neden gördüğü bir heykele “Ucube” der? Ya da neden bir belediye başkanı “Tükürürüm böyle sanatın içine?” demişti? (Bu arada iki heykelin de Mehmet Aksoy’un olması ayrı bir tesadüf!) Akla başka bir soru daha geliyor: Son dönemde AKP’nin yönetimde olduğu şehirlerde toplam kaç heykel dikilmiştir? Bir de son olarak Ertuğrul Günay’a değinmek gerek. Görüntülerin olduğu, yazılı kayıtların olduğu bir olayı olmamış gibi göstermek, iyi niyetli bir girişim olabilir. Günay’ın kendi düşüncesini yansıtması da olabilir ama eskiden Akif Beki’nin üstlendiği görevi, şimdilerde Akif Beki’nin yerine görevde olanlar yapmalı. Bakan da kendi fikrini Başbakan’ı karşısına almak pahasına söyleyebilmeli. İleri demokrasinin bir gereği değil mi bu?

* En kapsamlı serbest bırakma dalgalarından birini yaşadık. Herhalde artık “Rahşan Affı” olarak nitelendirilen affın yerine ağızlara sakız olacak bir serbest bırakma olayımız oldu. (Fazla iyi niyetli mi oldu? Bunun üstüne gidebilecek bir medyamız var mı acaba?) Tabii hemen tartışma alevlendi. Kimse serbest bırakmaları sahiplenemedi. Sahiplenmek istemedi. Kamuoyu da ikiye bölündü. Bir bölümü olayın hükümetin yaptıkları sonucu olduğunu yazar ve söylerken; diğer bölüm olayın yargının yapmadıkları sonucu ortaya çıktığını söyledi. Tabii şöyle bir durum var: Bu yasayı çıkartan bu hükümet, yasada değişikliği yapan bu hükümet, yargının durumunu gözetmek zorunda olan da bu hükümet. AKP’nin mağdurluk duruşu, 8 yıllık iktidar serüvenine rağmen halen devam ediyor. Perşembe günü yayınlanan bir programda “Yargıtay bir siyasi parti gibi” sözünün duyulması ise göz önünde bulundurulması gereken bir durum. Aynı cümle geçmişte Anayasa Mahkemesi ve HSYK için de söylenmişti.

* Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatı muhafazakar tepkileri üzerine çekti. Osmanlı tarihine yönelik bir dizi yayına girdi ve ortalık karıştı. Gördük ki, padişahların yaşadıkları hayatın bir bölümünün bir dizi ile yansıtılması bile yoğun protestolara neden oldu. İşin üzerinde durulması gereken noktası ise, protesto edenlerin hepsinin padişahların yaşadıkları hayattan daha muhafazakar bir hayat yaşıyor oldukları. Kafalarındaki düşünceler ile gerçek düşünceler uymadığında bunu göstermek gibi bir amacı bile olmayan dizileri eleştirmeyi seçmeleri Türkiye’nin bir gerçeği ne yazık ki. Bu haberler içerisinde olayı bambaşka bir boyutta gösterip tamamen kendi siyasi meselelerine alet etme ödülü ise bir haber sitesinin. Kısaca haftanın ad hominem’i! Okuyalım: Saadet Partililer, ÖDP, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri ve TKP’lilerden rol çalarak ‘yumurtacılar’ kervanına katıldı… ‘Kemalci Milli Eğitim’in toplumun her kesimini derinden etkilediği bir kez daha ortaya çıktı. Güler misiniz, ağlar mısınız?

* ETA silah bıraktı, İspanya barışa yaklaştı. 50 yıldır süren, toplamda da 820 kişinin ölümüyle sonuçlanan Bask Bölgesi’nin bağımsızlık mücadelesi yeni bir kulvara taşındı. ETA, yaptığı açıklama ile silahları bıraktığını açıkladı. IRA’dan sonra, ETA’nın da silah bırakması ile silahlı mücadele Kıta dışına çıkmış oldu.

* Ankara’da yeni bir ulaşım zammı yapıldı. Geçmiş ulaşım zammının görüntüleri hala akıldayken ve durup dururken yine bir zam yapıldı Ankara’da ulaşıma. Tam bilet ve öğrenci bilet arasındaki farkın çok az olduğu, İzmir ve İstanbul’a göre de öğrenci ücretlerinin %30 daha fazla olduğu bir kentten bahsediyoruz. Bu yüzden de tepkilerin gelmesi gecikmedi. Büyüyecek mi, mevcut öğrenci eylemleriyle de birleşecek mi göreceğiz.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Dilimize tecavüz etmeyin efendiler – Zeynep Tozduman

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşadığımız ülkede demokrasiye, insan haklarına, hukuka ve barışa sistematik bir şekilde tecavüz edilmiştir. Tecavüz kültürü yaşamımızın adeta bir parçası hâline gelmiştir. Son günlerde anadil taleplerini sürekli gündeme getiren Kürt ve Süryani halkına ve de diğer halklara 87 yıldır bu ülkede durmaksızın dil tecavüzü yaşatılmıştır. Sadece diline mi?… Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin köy tabelalarının isimlerinin Kürtçe ve Türkçe olarak yazılmasıyla iki dillicilik anlayışını hayata geçiren düşünceye, valilik kararınca dava açılması da anti-demokratik bir uygulama olarak hafızalarımızdaki yerini çoktan almıştır.

Anayasada iki dillilik yasak olmadığı hâlde keyfi bir uygulama ve faşizan baskılarla Kürtçe ve Süryanice köy isimleri daha Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkçeleştirilmiştir. Tek dil, tek din, tek bayrak yani tekçi anlayışların sonucu olarak ulus-devlet anlayışı ile bugün okullarda Kürt, Süryani, Ermeni çocuklarına sürekli bir şekilde her gün “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtmek insan hakları ile ne kadar bağdaşıyor? Ama bir Türk olarak ben kendi anadilimi özgürce kullanmak ve geliştirebilmek için öncellikle bu ülkede ötekinin anadilini kamusal alanda konuşması gerektiğine inanıyorum. Bu ülkede ufacık beyinlere dikte edilen ırkçı anlayış yerine “Ne mutlu insanım diyene” ifadesini öğrettiğimiz zaman başlayacak ötekiyle buluşmak. Bu ülkede yaşayan diğer dilleri yok sayarak 87 yıldır her gün okullarda ötekinin diline tecavüz ediyoruz.

Bizlere çağdaş bir Türkiye fotoğrafı çizmek isteyen politikacılara sormak gerek: 21. yüzyılda bile, hâlâ bu ülkede yaşayan anadiller kamusal alanda yerini neden alamamıştır? Oysa ki 35 ülkede çok kökenli, çok eyaletli, çok otonom bölgeli, çok başkentli, çok bayraklı, çok dilli, çok lehçeli ve çok alfabeli halklar bir arada yaşamaktadır. Örnek verecek olursak İsviçre, Belçika gibi. Çok dillicilikten bu ülkeler neden bölünmedi yıllardır? Tam tersine, çok dilli, çok kültürlü bir hayatın, yaşamın her alanında kullanılarak sosyal, siyasal, ekonomik anlamda kendilerini çok daha fazla geliştirmişlerdir. İki dilin (çok dillicilik içinde) bir arada yaşaması veya farklı toplumların / kültürlerin birlikte yaşaması, doğal olarak, karşılıklı güven ve birlikte yaşamın ilişkisiyle kaynaşmaya, sevgiye yol açacaktır. Çok dillilik, bir ülkede kültürel zenginliği artıran önemli bir faktördür. Çok kültürlü ve çok dilli bir toplum, şoven ve ırkçılıktan uzak tutarlı bilimsel bir eğitimle kaynaşarak birlikte yaşamanın güzelliklerini de öğretecektir.

***

Bugün Kürt ve Süryani halkının yerleşim yerlerinin isimlerinin geri verilmesini istemelerinden daha demokratik ne olabilir? Anadil talebi konusunda gösterilen direnç hayatın her alanında gündemi işgal etmeli. Hep bölüneceğiz edebiyatı ile bu güne değin ayakta tutulan Pantürkist politikalar artık iflas etmiştir. Anadil talepleri, demokratik özerklik projesi bir insan hakkıdır ve bu talepler hayata geçmediği sürece asıl bölüneceğiz. Bu konuda devlet acilen yasal düzenlemelerle farklı etnik gruplarla buluşmalı. Bu ülkede ancak ve ancak her rengin yaşatılması, her renkten insanın kendini etnik tanımlaması, dini, dili ve kültürüyle bizler yarınlara güvenle bakabiliriz. Ancak, hâlâ tek tipleştirilme politikalarının sonucu olarak anadillere pranga vurulan bir ülkede yaşıyoruz. Türkiye, imajını çağdaş bir Türkiye fotoğrafına çevirmek istiyorsa, bu ülkede anayasal güvenceyle ötekinin dilini, kültürünü, dinini, sosyal ve siyasal alanda demokratik haklarını hayata geçirmek zorundadır.

Süryani halkının ana dilde eğitim hakkı ve kamusal alanda yer alması dışında yaşadıkları bir diğer baskı ise inanç meselesidir. İsa’ya ilk inanan Hıristiyan bir halk olan Süryaniler, kendi inançlarını yaşayabilecekleri kilise, manastır ve tarihi eserlere bile İslami ve/veya faşist referansları olan anlayışlardan ötürü sahip çıkamamaktadır. Süryani halkının ana dil talepleri Kürt halkından farklı olarak inançlarını da özgürce yaşamak şeklindedir. Mezopotamya medeniyetine yön vermiş, oradan dünya kültür ve edebiyatına büyük katkıları olmuş Süryanice’nin ve bu kültürün yaşatılması büyük önem arzetmektedir. Ülkemizde yaşayan demografik bir çoğunluğa sahip Kürtler’in, az sayıda kalan Süryaniler’in ve diğer etnik grupların kendi anadilinde kamusal alanda yer alması ise, insanlığımızı geliştirici ve ötekine hoşgörü kültürüyle bakmamızı sağlayacak bir olgudur. Unesco’nun bile koruma kapsamında olan Süryanice için bir şeyler yapmalı. Bu duruma rağmen, Mardin/Artuklu Üniversitesi’nde açılan Arami Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü YAŞAYAN DİLLER kapsamında yer almaktadır. Bu bir utançdır. Süryaniler için Süryani Dili ve Edebiyatı, Kürtler için Kürdoloji adı altında bölümler açılmadığı, ilkokullardan başlayarak Süryanice ve Kürtçe okutulmadığı sürece bu Avrupa’ya karşı göz boyamaktan başka bir şey değildir.

Bu ülkenin en eski medeniyetine sahip, asli unsuru olan Süryaniler de artık anadilde eğitim istiyor (Suryoye Bohen yulfono bleshono emhoyo). Bu sese kulak verin efendiler. 2500 yıldır kendi anavatanlarında acının renginde, köle anlayışı ile yaşatılan Süryani halkı hep sessiz kalmaya zorlanmıştır. 1915’ten bu yana Süryani halkının geleceğine tecavüz eden zihniyetler 87 yıldır da Süryani diline, inancına, kültürüne tecavüz etmeye devam etmektedir. Dilimiz onurumuzdur demek için, tam 87 yıl ömür tüketen bu güzel halka gelin hep birlikte sahip çıkalım.

Pazartesi sohbetleri: Şiddeti şiddetsiz tartışmak

Yeni yıla şiddet üzerine bir tartışmayla girdik. Tanımı gerçekten de kolay olmayan bir kavramdı şiddet. Tıpkı barış gibi, demokrasi gibi… Tartışma derinleşmeye başlamıştı ki, şiddet karşıtı bir arkadaşımızın, şiddeti eleştirirken kullandığı şiddet içeren söylem ve tutum yararlı bir tartışmayı tersine döndürdü; haklı haksız yer değiştirdi; sonuçta yine şiddet üzerine sonuçlar çıkarabileceğimiz örnek bir vak’a haline geldi. Böylece, bu vak’adan şiddet üzerine bazı dersler çıkarma(ma)mızı mümkün kıldı.

Demek ki şiddet, sadece kaba güç gösterisiyle, yumurta, taş vs. atmakla; topla, tüfekle, copla, biber gazıyla uygulanmıyormuş, dil en önemli şiddet araçlarından biriymiş. Haklı şiddet, haksız şiddet olmazmış; şiddet her hal-ü kârda şiddetmiş. Özellikle de sözlü yazılı iletişimde uygulanan her türlü baskıcı söylem (azar, tehdit, had bildirmek vb.) şiddet içerebilirmiş. Eğer bu tartışma yazılı ortamda değil de yüz yüze olsaydı, beden diliyle şiddet de işin içinde olacaktı. Annemizin babamızın bir kaşı kalktığında, öğretmenimizin sert bir bakışıyla nasıl hizaya sokulduğumuzu hatırlayalım.

Bana göre yalnızca, bedensel ve sosyal varlığı şiddete uğrayan kişinin, gurubun kendini savunmak amacıyla bir şekilde karşılık vermesi kabul edilebilir, anlaşılabilir şiddet olarak görülebilir.  Filistinli çocukların intifada hareketi, Kürt çocukların Polise taş atması gibi istisnai durumlar olarak elbette anlaşılabilir.

Ancak, düşünceye karşı şiddet kullanmanın savunulur tarafı olamaz. Bana göre, Yeşiller olarak şiddet üzerine düşünmeye, tartışmaya, yazmaya devam etmeliyiz. Bunu yapabilmek için, öncelikle kendi düşünce, dil ve davranış kalıplarımızı sorgulamamız gerekiyor. Katı hiyerarşik, despotik geleneğe dayalı bir kültürün ürünü bireyler olarak, üstelik şiddet kültürü dünyamızı amansızca esir almışken, hücrelerimize kadar işlemiş olan şiddetin hangi durumlarda, nasıl ortaya çıktığı konusunda bir farkındalık oluşturamazsak, dilimizi de davranışımızı da şiddetten arındıramayız.

Mecut siyasal kültür bizi kendisine benzetemesin…

Yeşiller Partisi, hassas terazilerde tartılacak ilkeler temelinde politika geliştirmek zorunda. Bizi geleneksel partilerden ayıran bu önemli farkımız dilimizi, politika yapma tarzımızı da önemli hale getiriyor.  Farklılıklarımızla bir arada yürüyebilmemiz buna bağlı. Bizi bu partide bir arada tutan harç madem ki, doğa-insan bütünselliğini gözeten, koruyan çok özel bir misyondur, o halde içinde hareket etmek zorunda kaldığımız bu seviyesi düşük siyasi mekanın bizi kendine benzetmesine izin vermemeliyiz. Örneğin, birbirimizi AKP yanlısı, Ergenekon yanlısı, darbeci gibi nitelemelerle damgalamaktan kaçınmalıyız. Bunlar asılsız ve ucuz eleştirilerdir. Kimseye bir yarar sağlamaz.

Birbirimize siyasi propaganda yapar duruma düşmeyelim. Bu partiye katılanlar zaten siyasal bir seçim yaparak gelmişlerdir. Herkesin güncel politik gelişmelere, siyasi aktörlere, ortamlara ilişkin kişisel görüşleri olabilir. Onları sorgulama, kendi görüşlerimizi dayatma, bizim gibi düşünmedikleri için onlara kızma hakkımız olamaz. İktidar yanlısı, iktidardan nemalanmak isteyen birinin Yeşiller Partisi’nde ne işi olabilir! Hele de böyle cömertçe rant dağıtan bir iktidar varken, henüz seçime bile katılamayan bir partide ne arıyor olabilir?

Biz elbette sistem karşıtıyız, elbette muhalif bir partiyiz ve muhalif kalacağız. Elbette sistemi dönüştürme hedefiyle politika yapıyoruz. Politik metinlerimiz, demeçlerimiz hepsi muhalif görüşümüzü yansıtıyor. Ne ki, muhalefet tarzımız farklı olmalıdır; kolayına muhalif laf üretmek bizim işimiz değil. Onu sistem partileri bol bol yapıyorlar. Biz ise dönüştürücü politikalar üretmeli, projeler koymalıyız ortaya ve onları dile getirmenin, tanıtmanın peşinde olmalıyız.

Yeşiller’e yakışan, kendimizi ve partimizi nasıl geliştirebiliriz, bu önemli misyonu birlikte nasıl taşıyabilir, hayata geçirebiliriz sorusunun yanıtını birlikte aramaktır.

Sağlıklı, şiddet içermeyen, yapıcı nice tartışmalara…

“Su ve Kadın” söyleşisi yapıldı

Karadeniz’de yürütülen HES karşıtı mücadelenin önde gelen eylemcilerinden olan kadınlar 9 Ocak 2011 Pazar günü Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi Konferans Salonu’nda Karadeniz İsyandadır Platformu tarafından düzenlenen “Su ve Kadın” başlıklı etkinlikte buluştular. Moderatörlüğünü Ayşenur Kolivar’ın üstlendiği etkinliğe konuşmacı olarak Senoz Vadisi’nden Gürgenli Nine ve Ayşe Sukas,  Ardanuç’tan Nazime Yıldırım ve Loç Vadisi’nden Güler Marazoğlu katıldı.

Açış konuşmasında Karadeniz’de doğa ve kadın ilişkisine dair gözlemlerini paylaşan Ayşenur Kolivar konuşmasına, kendisi için içedönük, sessiz bir kent hayatını simgeleyen İzmit’in grisi ile tüm canlılığıyla hayatı taşıyan Doğu Karadeniz’in yeşili ve mavisi arasında bölünmüş olan çocukluğundan bahsederek başladı. Kadınların derelerle, kuşlarla, ağaçlarla türküleri aracılığıyla kurduğu özel, gizli ilişkiyi bir çocuk ilgisiyle gözlemleyen Kolivar, ilerleyen yaşlarda başka dünyalara açıldıkça Karadeniz coğrafyasındaki kadınların doğayla kurdukları ilişkinin farkını gördüğünü, bunu kendi sanatsal pratikleri aracılığıyla da taşımaya çalıştığını belirtti. Bu anlamda HES karşıtı pek çok etkinlikte bir araya geldiği kadınlarla suyun Karadeniz ve kadın için anlamı gündemli bir toplantıda yer almaktan mutluluk duyduğunu ifade ederek sözü anneannesinden sonra kendisine Karadeniz/doğa/su ve kadın konusunda güç ve ilham veren Gürgenli Nine’ye bıraktı.

Senoz Vadisi’nde elindeki gürgen sopasıyla HES’lere ilk karşı çıkan Gürgenli Nine yüzlerce yıllık ağaçlarının kesilmesiyle eskiden ona göre cennet olan köylerinde “yaşamak işinin bitti”ğinden dert yandı. Yaşamdan kastettiği insan ilişkileriydi elbet; bu tartışmaların insanları hem yerinden ettiğinden, hem de kalanları birbirine düşürdüğünden yakınıp “yıkılsın, viran olsun o direkler” sözleriyle isyanını dile getirdi.

Artvin Ardanuçlu Nazime Yıldırım, suyun tarım ve hayvancılıkta kendileri için ne kadar önemli olduğunun, derelerin satılmasıyla bu kaynakların yok olacağının altını çizdi; fakat mücadelelerindeki kararlılığını da şu sözleriyle dile getirdi: “Dereleri satıyorlar, bizi susuz bırakıyorlar. Biz suyumuzu satmayız, vermeyiz. Bunu herkes işitsin, Başbakan da işitsin, hepsi işitsin. Artvin’in suyu Artvin’e kalacak.”

Yirmi sekiz günlük bir direnişle Kastamonu İdari mahkemesi’nin Cide HES projesi için yürütmeyi durdurma kararı almasında payı olan Loçlu direnişçilerden Güler Marazoğlu sarı yazmasıyla katılmıştı etkinliğe. Marazoğlu, sularının alınmasında hiçbir şekilde fikirlerinin alınmadığını, suyla beraber ekinlerinin, meyvelerinin, ceviz ağaçlarının, her şeylerinin gittiğini, yok olan doğayla beraber bütün bir kültürün kaybolduğunu söyledi.

Gürgenli Nine’nin kızı, HES karşıtı aktivist Ayşe Sukas, Karadeniz’in gerçekten isyanda olduğunu, “Karadeniz isyanda” sözünün her şeyi kapsadığını belirterek sözlerine başladı. Önceden yöresine, köyüne hava almaya, nefes almaya, sağlığını bir nebze de olsa geri kazanmaya gittiklerini, fakat şimdi sudan, havadan mahrum kaldıklarını, her şeyden önce sağlıklarını istediklerini belirtti. Derelerin, ırmakların, pınarların kalmadığını, bunun yaşamı bitirdiğini, bu yüzden her yönden isyanda olduklarını ifade etti.

İzleyiciler arasında yer alan gazeteci Mehveş Evin de konuk konuşmacı olarak söz aldı. İlk kez 2010 yazında, HES’lerle ilgili olarak hazırladığı bir yazı dizisi için Karadeniz’e giden Evin, orada kadının doğayla ilişkisini yakından görme fırsatı yakaladığını ve direniş hareketinin ön saflarında kadınların yer almasını çok anlamlı bulduğunu ifade etti.

İzleyicilerden gelen görüş ve sorularla tartışma bölümünde zenginleşen etkinlik, daha sonra katılımcıların ve izleyicilerin tuluma eşlik eden isyankâr atma türkülerle oynadığı horonla son buldu. (Songül Tuncalı)

Lisede kız erkek yakınlığına 45 cm uygulaması

Mersin’deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde, kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimetreden daha fazla yaklaşmamalarının istendiğini iddia eden veliler, okul önünde toplanarak uygulamayı protesto etti.

İddiaya göre, Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi Müdürü İbrahim Tol, 2010-2011 eğitim yılının başlamasıyla birlikte, erkek ve kız öğrencileri sürekli sözlü şekilde uyararak, birbirlerine 45 santimetreden fazla yaklaşmamalarını istedi. Öğrenciler, bu durumu velilerine bildirdi, velilerin girişimleri de sonucu değiştirmedi.

’YEMEKHANELERİMİZ BİLE AYRILDI’

Bu sabah okul önünde toplanan kız ve erkek öğrencilerle, velilerden oluşan yaklaşık 100 kişi, uygulamayı protesto etti. Alkışlarla eylem yapan grup, birbirlerine 45 santimetre uzaklıkta durarak fotoğraf çektirdi. Bu uygulamanın kendilerini okuldan soğuttuğunu belirten öğrenciler, yaşadıkları sıkıntıları şöyle dile getirdi:

“Bu okula yeteneğimiz sayesinde geldik. Amacımız bilinçli birer sanatçı olmak. Ancak, bizi erkek ve kız diye ayırıyorlar. Bizler insanız. Okulda yemekhanelerimiz bile ayrıldı. Erkek ve kız öğrenciler birbiriyle konuşamıyor. Okul yurdunun içerisindeki erkek ve kızların kaldığı bölümler demir parmaklıklarla ayrıldı. Yurt binasının bir kapısı olmasına rağmen, erkekler sağ taraftan, kız öğrenciler sol taraftan içeri alınıyor. Eskiden bireysel aldığımız enstrüman derslerine bu sene 3 öğrenci birden giriyor. Okulda ud öğretmenimiz yokken, haftada iki saat olan din dersi için 3 öğretmen bulunuyor. psikolojimiz bozuldu. Çizme giymemiz bile okul idaresi tarafından yasaklandı. Etek giyen kız öğrenciler için sıraların önüne ek tahta yapıldı.”

1954’TEKİ FOTOĞRAFI GÖSTERDİ

Okulda torunu okuyan, adını açıklamayan yaşlı bir kadın veli, aynı okulda 1954’te ilkokul olduğu dönemde çekilmiş kız- erkek öğrencileri bir arada gösteren fotoğrafı göstererek, “Sene 2011. Bu çağda bu kafa ile bir eğitim. Çok yazık” dedi. Okul Müdürü Tol ile görüşmek isteyen, ancak, bunu gerçekleştiremeyen veliler, “Kendisi çocuklarımıza ’Birbirlerine 45 santim yaklaşmamaları’ ile ilgili bir bildiri olduğunu söylemiş. Biz de bunu kendisine sorduk. Ama cevap alamadık. Böyle bir şey laik Türkiye Cumhuriyeti’nde olabilir mi?” diye konuştular.

Okul Müdürü İbrahim Tol bu konuda görüşmeyip, okuldan dışarı çıkmazken, eylem nedeniyle okula gelen Yenişehir İlçe Milli Eğitim Müdürü İhsan Dağ ise soruları yanıtsız bıraktı. (Ali Şen-Mustafa İnsan)

ETA’dan silahlara veda

İspanya’da 50 yıldır BASK bölgesinin bağımsızlığı için sialhlı mücadele sürdüren ETA örgütü bugün bir bildiri yayınlayarak genel ve süresiz olarak silah bıraktığını açıkladı. Bask bölgesinde yayınlanan Gara Gazetesi’nde çıkan deklarasyona göre ateşkes 50 yıldır sürdürülen ve 820 kişinin ölümüyle sonuçlanan silahlı mücadelenin de terk edildiği anlamına geliyor.

İspanya’nın en saygın gazetesi  El Pais’in haberine göre ETA’nın silahları bırakma kararında Bask bölgesi sol grupların hafta sonu yaptıkları gösterinin ve polisçe ETA üst düzey militanlarına yönelik tutuklamaların da etkili oldu. ETA silahlara veda kararında kalıcı bir demokrasi tesis edilene kadar mücadeleden vazgeçmeyeceklerini de  ifade ettiler.

Nobel Ödülü sahibi aydınların 2010 Mart  ayında ETA’ya ateşkes çağrısı yaparak uluslararası arabulucu grubun silahları bıraktığını ve saldırı hazırlığı içinde olmadıklarına ikna edilmelerini istemişti. Aydınların çağrısını benimseyen Bask radikal sol grupları da son haftalarda ETA üzerinde kalıcı ve süresiz bir ateşkes ilan etmesi konusunda yoğun baskı yapıyordu.

Hükümet yetkilileri açıklamaları ihtiyatla karşılayarak “haberler fena değil ama bu ETA’nın bittiği anlamına gelmez” demekle yetindiler. ETA’nın ateşkesi kontrol etmek için uluslararası bir gözlemci heyeti talebi de hükümetçe kabul görmedi.

Daha önce 2006’da Sosyalist Zapatero hükümeti zamanında ETA tarafından kalıcı bir ateşkes karaı alınmış ancak bu karardan kısa bir zaman sonra Madrid havaalanında patlayan bombalar barış ümitlerine gölge düşürmüştü.

ETA’nın siyasi kanadı Batasuna’nın hapisteki  lideri Arnaldo Otegi geçtiğimiz haftalarda yapılan bir mülakatta örgütün bundan sonra yapacağı tüm silahlı saldırıları lanetleyeceğini açıklamış fakat geçmiş eylemlere dair pişmanlık belirtmemişti.

(Yeşil Gazete)

*BBC ve El Pais’den derlenmiştir.

Alakır’dan mektup var

Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu, 6 yıldır Antalya Kumluca’daki Alakır Vadisinde, tüketim çarkınanın dışında, yaşamı kendileri üreterek yaşıyorlar. Soyadlarının yanına ” Alakır”ı ekleyecek kadar vadiden akan nehre tutkuyla bağlılar. Ancak “Alakır bizim evimiz” dedikleri vadileri iki yıldır HES katliamıyla can çekişiyor. Onlar da vadilerini korumak için bölgedeki köylülerle birlikte mücadele ediyorlar.

Birhan, geçtiğimiz ay Alakı Vadisi’nde yapılan Türkiye Su Meclisi’nin kongresinde, meclisin yürütme kuruluna seçildi. Artık mücadeleyi su meclisinin diğer bileşenleriyle birlikte daha kapsamlı ve kararlıkla sürdürecekler. Şimdi 24 Ocak’ta Ankara’da TBMM’nin önünde ülkenin diğer vadilerinden gelecek olan yaşam savunucularıyla biraraya gelecekleri günün hazırlıklarını yapıyorlar.

İşte mektupları:

HEPİMİZ SUYUZ…

Issız bir vadinin ortasında, tüm bu vadideki canlıların yaşam kaynağı olan bir nehrin kıyısında, topraktan çalıdan yaptığımız barınağımızında içinde olduğu doğanın bereketiyle yaşarken sadece ürettiğini tüketerek, 2 sene önce geldi yanıbaşımıza, gözümüzün önüne, daha önce şehirde yaşarken gözlerimizle görüp, kulaklarımızla duymadığımız tükettiklerimizin bedeli olan o vahşi soykırım. 7 sene kadar önce, gözlerimizle görüp, kulaklarımızla duymasakta, hissettiklerimiz ve o hislere karşı dürüst olma gerekliliğinin verdiği hareketle gelmiştik bu topraklara, artık o vahşi tüketim toplumunun her türlü tahakkümüne karşı gerçek bir mücadele veremeyeceğimizin anlayışıyla o topraksızlıkta.

Yaşamımızla birlikte, beraber barış ve uyum içinde bu yaşamı paylaştıklarımızın yaşamına da yönelik olan bu katliama karşı sürdürdüğümüz mücadeleyi, şimdiki geçerli iletişim yöntemlerinden olan internet üzerinden de gerçekleştirmek adına, eşin dostun sağolsun paylaşımıyla edinilen, sınırlı enerji olanağı tanıyan küçük bir güneş paneli, bir dizüstü biligisayar ve 3G modemle çok zayıfta olsa bir bağlantıyla geldik bu ekranlara, yıllardır süregelen elektriksizliğimizin aydınlığının sonrasında, tüm pahasına. Devam ederek aynı zamanda yollamaya mücadelemizin haberlerini ateşimizin dumanıyla da.

Neden mi anlatıyorum bunları, yorarak gözlerinizi bu parlak ekranda?

Birazdan paylaşacaklarımın dilinin manasından ötürü, sığınarak affınıza.

Uzun lafın kısası, bir mana çıkarmak istenirse bu dağ başındaki sözlerden.

Sözler şudur;

Bu mücadeledeki her nehri vadiyi mahalleyi ve evi, her platformu, oluşumu, şahsı ve derneği, ayrı ayrı tanıyorum, seviyorum, sayıyorum. Bizim yaşadığımız vadide de ağaçlar vardır sabit dimdik duran, üstünde sincaplar, üzerinde kuşlar, altında tavşanlar, keçiler, karıncalar…

Her biri kendine özgü, barış ve uyum içinde, aynı vadinin içinde. Bu ahengi bozan şu anda bir tek kendini bilmez insanlar var bu vadide de, gelmişler tüketim bahanesiyle yıkıp dökerek hidroelektrik santrali (HES) yapmaya, çalıp hapsederek tüm canlıların ortak yaşam kaynakları olan nehirleri borulara.

Bizler de onlar gibi olmamalıyız, olamayız. Bu olanlara karşı bir mücadele veriyorsak, mücadelesini verdiğimiz diğer tüm canlılarla birlikte uyum içinde hareket etmeliyiz. Bizi bu günlere getiren dayatılmış insan rollerimizden sıyrılarak. Maddi değil sadece, manevi olarakta tükettiklerimizden. Egolarımızdan, hırslarımızdan, bağımlılıklarımızdan,ön yargılarımızdan, dedikodularımızdan, kin ve nefret duygularımızdan.

Öfkeliyiz.

Bu öfkemizi birleştirmeliyiz.

Artık, içinde bulunduğum ve evim dediğim bu vadideki, akrabam dediğim tüm canlılarda da hissettiğim, bu mücadeleyi veren tüm kardeşlerin,farklılıklarının zengin renkleriyle birleşmelerine olan arzunun günümüzdeki önemidir.

Hepimiz suyuz.

Farklı tüm nehirlerin aynı okyanuslara akması gibi birleşip durduralım bu vahşeti.

Bunun gerçekleşmesinden kimlerin ne kadar korktuğunu görmek için, hepimizin bu ortak mücadelelerini engellemeye yönelik çıkarılmak istenilen ‘tabiatı ve biyolojik çeşitliliği koruma’ adındaki bu soykırım kanununa karşı renklerimizi, 24 ocak 2011 Pazartesi günü saat 11:00’de TBMM’nin önünde buluşturalım.

Buluşmamızda sözleşip, nisanda Anadolu’nun dörtbir yanından, adım adım Ankara’ya akıp, okyanusları oluşturup arıtalım.

Ben Birhan, eşim Tuğba’yla Alakır vadisinde, ortak yaşam mücadelemize olan inancımızla yaşıyoruz.

Bu ortak yaşam mücadelesindeki herkese olan saygı ve sevgilerimizle vadideki tüm canlıların selamını yolluyoruz.

Kardeşçe buluşup birleşmek üzere bu ortak mücadelede.

Evrimleşen devrimimizde.

Tuğba-Birhan. Alakır Vadisi

(odatv)