Ana Sayfa Blog Sayfa 5250

Nükleer kabus – Derya Sazak

Japonya Başbakanı Naoto Kan, deprem ve tsunami felaketine uğrayan ülkesinin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en ağır krizi yaşadığını söyledi. Sadece Miyagi bölgesindeki kayıp sayısının on bini aşacağı tahmin ediliyor. Fukuşima’da nükleer santraldeki patlama ise “kâbus senaryosu” olmaktan çıkarak gerçek bir tehdide dönüştü. 170 bin kişi bölgeden tahliye edilmiş. Hükümet sözcüsü Yukio Edano tehlikenin boyutlarını, “Fukuşima’daki 3 reaktörden birinin, reaktör çekirdeğinde kısmi erime ve buna bağlı olarak radyasyon kaçağı oluşma süreci başlamış olması kuvvetle muhtemel” diye duyurdu. Dünyanın yaşadığı son büyük nükleer felaket “Çernobil kazasıydı.”

Sovyetler Birliği döneminde Moskova’daki kapalı rejim felaketin boyutlarını gizlemeye çalışmıştı. Radyasyon bulutlarının Trakya ve Karadeniz üzerinden Türkiye’ye etkilerini ise Evren ve Özal’ın bakanları “çay içerek” yok saymaya çalışmışlardı. Japonlar tersini yaptılar, küresel felaket karşısında kendi halklarını ve dünyayı uyardılar. Uğradıkları ağır yıkım, kitlesel can ve mal kayıpları karşısında Japon toplumunun sergilediği çaresizlikten uzak, soğukkanlı ve disiplinli tutum da örnek oluşturuyor. Bunda kuşkusuz Japonya’nın tarihi ve kültürel dokusu kadar, bir deprem ülkesi olarak “afet yönetimi”ni artık bir yaşama biçimine dönüştürme bilincinin etkisi büyük.

İkinci Dünya Savaşı’nda üzerlerine atom bombası yağdırılan Japonlar, Hitler’in, Mussolini’nin, Franco’nun 1930-40’lı yıllarda Avrupa’da kurmak istedikleri faşizmin Asya-Pasifik’teki uzantısı olmanın bedelini en ağır şekilde ödediler. Üstelik Nagazaki ve Hiroşima gibi kentler, sivil hedefler vuruldu. Masum insanlar katledildi. Çocuklar kül oldular. Atom bombasıyla teslim alınmış bir ülkede hayatta kalmış eski kuşaklar Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki sızıntının ürkütücü boyutlarını tahminde zorlanmazlar. Son olarak Kobe depreminde çıkan yangınlar nedeniyle 5 bin kişi hayatını kaybetmişti.

Marmara depremindeki 17 bin can kaybının ardından her zamanki kaderciliğimizle İstanbul’u ancak “depremden sonra” düşünme ataletinden uzaklaşmayacağımızı bir kez daha görüyoruz. Japonya’nın başına gelenleri “kıyamet” filmi gibi izliyoruz. Tehlikeyi görüyoruz. Fay hatları üzerine “nükleer santral” inşa etme sevdasından vazgeçmiyoruz! Sanayileşme, kalkınma, daha fazla üretme, tüketme, büyüme gibi hedeflerin insanlığa bir maliyeti var. Refah arttıkça, doğayı daha fazla tahrip ediyorsunuz. “Temiz enerji” diye nükleer santraller kuruluyor. O enerji Tokyo’nun pırıltısını sağlıyor, 10-15 milyonluk kentte gökdelenlerin içine hapsolup, günde 2-3 saat metro istasyonlarına, trenlere yapışık yaşıyorsunuz. O uygarlığın çökmesi birkaç dakika alıyor. Dev dalgaların arasında kibrit kutusu gibi yüzüyor Japon harikaları! İnsanları göremiyoruz. 50 bin kayıptan söz ediliyor. İstanbul için uyanma vakti gelmedi mi?

-Milliyet-

Dalay Lama liderliği devrediyor

0

Tibet’in sürgündeki ruhani lideri Dalay Lama siyasi sorumluluklarını seçilmiş bir lidere devredeceğini açıkladı.

“Dünyanın Çatısı” olarak anılan Tibet 24 Ekim 1950 yılında Çin tarafından işgal edilmişti. İşgal sırasında direnişle karşılaşmayan Mao, Tibet yönetimine dokunmadı, ancak ibadethaneleri yerle bir edip, Budist rahipleri tutukladı.

1951 yılında Çin, Tibet’ e özerlik statüsü verdi ancak bu durum Çin’in bölgeye müdahalesinin sistematik bir biçimde artmasına engel olamadı. Bundan sonraki yıllarda Tibetliler, Çin yönetiminin kültürel soykırım yaptığını ve pek çok kişinin toplama kamplarında ölümüne sebep olduklarını iddia ederek defalarca ayaklandılar.

Tibet’ in dini ve siyasi lideri Dalai Lama 1959 yılında Çin Halk Cumhuriyetine karşı bir ayaklanma başlattı. Olaylara müdahale etmek isteyen Çin askerleri binlerce Tibetlinin ölümüne sebep oldular. Tibetli keşişlerin Çin’ e karşı başlattıkları bu isyan Dalai Lama’ nın Hindistan’ a sürgüne gönderilmesine neden oldu.

Barışçıl mücadelesini 31 Mart 1959 tarihinden itibaren Hindistan sınırlarında yer alan Dharamsala’ dan sürdüren Dalai Lama, göstermiş olduğu barışçıl politikaları ve Tibet’ in özgürlüğüne karşı yürütmekte olduğu şiddet karşıtı mücadelesi sebebiyle 1989 yılında Nobel Barış Ödülü’ ne de layık görülmüştü.

Dalay Lama, gelecek Pazartesi günü sürgündeki Tibet parlamentosunun oturumunda resmen görevi bırakma sürecini başlatacağını bildirdi.

Bu adımın uzun erimde Tibetlilerin yararına olacağını söyleyen Dalay Lama, kararının arkasında cesaretini yitirme ya da sorumluluktan kaçma gibi bir neden bulunmadığını belirtti.

Dalay Lama, görev devrine ilişkin planlarını 1959 Tibet ayaklanmasının yıl dönümü dolayısıyla yaptığı konuşmada açıkladı. Hindistan’da kendisine üs edindiği Dharamsala kentinde konuşan Dalay Lama, “Daha 1960’larda, ben Tibetlilerin bir lidere, Tibet halkınca özgür şekilde seçilmiş ve benim görevi devredebileceğim bir lidere ihtiyaç duyduğunu söylemiştim. Şimdi bunu gerçekleştirme zamanının geldiği açıktır.” dedi.

BBC’nin Delhi muhabiri Mark Dummett, Dalai Lama’nın yerine geçecek kişinin çetin bir görevle karşı karşıya olacağını; zira hiçbir Tibetlinin ruhani ve siyasi liderlik konusunda Dalay Lama gibi kadar söz sahibi olamayacağını belirtiyor.

Çin’e şeffaflık çağrısı

Dalay Lama, konuşmasında Çin liderlerine daha fazla şeffaflık çağrısında da bulundu. “Dünyanın en büyük nüfusuna sahip olan Çin, dünyanın gelişen güçlerinden biridir. Çin’in kaydettiği ekonomik gelişmeye hayranlık duyuyorum” diyen Dalay Lama, sözlerine, “Çin ayrıca insanlığın ve dünya barışının gelişmesine de katkıda bulunabilecek büyük bir potansiyele sahiptir. Ama bunu yapabilmesi için Çin’in uluslararası düzeyde saygı ve güven kazanması gerekiyor” dedi.

Dalay Lama, bunun için de, Çin liderlerinin daha şeffaf davranması, yaptıklarının söylediklerine uyması ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü sağlanmasının şart olduğunu vurguladı.

(Yeşil Gazete)

Fukuşima Türkiye’yi yine korkuyla uyandırdı

Flaş: Bu sabah yangın çıkan 4 numaralı reaktör binasındaki yüksek dereceli atık havuzu kaynıyor olabilir. Tehlikeli sızıntı ve su azalırsa ciddi tehlike riski var.

Flaş: Japonya Hükümet Sözcüsü radyasyon uyarısı açıkladı..  3üncü reaktör yakınlarında saatte 400 milli Sievert ölçülüyor. 500 milli Sievert ani sağlık sorunları için yeterli doz. (10:22, TSİ:05:22)

 

Bu sabah 06:10 (TSİ: 01:10)’da Fukuşima 1 Nükleer Santrali 2 numaralı reaktörde bir patlama sesi duyuldu.  Raporlara göre bu patlama reaktör kazanının içinde bulunduğu, radyoaktif materyalin dışarıya sızmasını engelleyen kademe olan havuza (suppression pool) zarar vermiş olabilir ve artık çok ciddi radyasyon sızıntısı tehlikesi var.

Reaktörün içindeki yakıt çubukları sadece yarıya kadar suyun dışında ve burada çekirdek erimesi tehlikesi devam ediyor.

Diğer taraftan, deprem anında çalışmayan 4 numaralı reaktör binasında da bir

bu çatıların üçü artık yerinde yok ve kazaların sonunun gelmediği Fukuşima'da sızıntı riski yüksek

yangın çıktı ve bu binanın da çatısının artık yerinde olmadığı açıklanıyor. Saatler sonra yangının söndürüldüğü açıklandı. Uzmanlar bu yangını soğutulamayan atık havuzuna ve buradan yayılan hidrojene bağlıyor.  Tesiste radyoaktivete’nin yerel saatle 7 civarında 8217 mikro Sievert (.008 Sievert)olarak ölçüldüğü bildiriliyor.  Daha geç saatlerde ise radyasyon uyarısı açıklandı, zira  3üncü reaktör yakınlarında saatte 400 milli Sievert (.4 Sievert) ölçüldü. Bu oran akyuvarlara zarar verebilir. Doğal radyasyon .0003 Sievert, .5 Sievert ise ani sağlık sorunları için yeterli doz. Ancak kazada esas risk radyoaktif madde sızıntısı. Japonya’nın farklı yerlerinde Sezyum ve İyot izotopları tespit ediliyor.

Radyasyon sızıntısı tehlikesi üzerine 20 km yarı çapındaki tahliye alanının tamamen boşaltılmasını isteniyor, 20-30 kilometre arasındaki alanda da 131.000 insana evlerinde ve ofislerinde içeride durması söyleniyor. Tahliye edilen insan sayısı 210.000’i buluyor. Santraldeki kazanın seyrine göre hükümet daha öte tedbirler açıklayabileceğini ima ediyor.

(Yeşil Gazete, NHK, Kyodo News)

Bahar yorgunluğu ile nasıl başedilir

”Mümkün olduğunca alışveriş merkezlerine değil, doğaya gitmeli, televizyon karşısında daha az oturarak, sevdiklerimize daha çok zaman ayırmalıyız”

Mevsim döngüsüne bağlı olarak insanların duygu durumlarında değişiklikler olabildiğini en azından kendi deneyimlerimizden hepimiz biliyoruz. Uzmanlar, doğadan uzak kapalı alanlarda geçirilen uzun zamanların, güneşin olumlu etkilerinden mahrum kalmanın, hava kirliliği gibi dış etkenlerin bahar depresyonlarını tetiklediğini söylüyorlar. Modern şehir hayatının birer parçası olan yoğun çalışma temposu, ekonomik kriz ve ardından gelen işsizlik ve gelecek kaygıları, bir yandan bedenimizi incitip vücudun bağışıklık sistemini zayıflatırken diğer yandan da halsizlik, bitkinlik ve çöküntü hissi ile ortaya çıkan mevsimsel depresyonlara davetiye çıkarıyor.
Türkiye Psikiyatri Derneği Bursa Şubesi Başkanı İbrahim Karakılıç, basında yer bulan konuya ilişkin değerlendirmesinde’’bahar yorgunluğu ile başlayan sürecin tükenmişlik sendromuna yol açacağı bilgisini vermiş. Karakılıç bu sendromundan kurtulmak için de yaşam koşullarının değiştirilmesinin gerekli olduğunu, bu mümkün değilse, bu sendroma yakalanmamak için mümkün olduğunca alışveriş merkezlerine değil, doğaya gitmeli, televizyon karşısında daha az oturarak, sevdiklerimize daha çok zaman ayırmalıyız” demiş
”Tükenmişlik sendromu”nun hafife alınmaması gerektiğine de işaret eden, Karakılıç,  tedavi uygulanmaması durumunda, panik atak, obsesif kompulsif bozukluk, huzursuzluk, gerginlik, iş yerinde performans düşüşü, aile içi ve toplumsal ilişkilerde bozulmalar ile psikosomatik rahatsızlıklar olan reflü, mide ülseri, vücutta döküntüler ve sindirim sistemi problemlerinin ortaya çıkabileceği bilgisini de basın mensuplarıyla paylaşmış.
Biz de Yeşil Gazete yaşam sayfası ekibi olarak, her türlü kaynağı tarayarak, bahar yorgunluğundan kurtulma kılavuzu hazırladık:

-Çalışma hayatı ile özel hayat arasındaki dengeyi ihmal etmeyin, yani tembellik hakkının çalışma saatlerinin azaltılmasının yılmaz savunucusu olun.

-Doğada yaşamak mümkün değilse de doğayla uyumlu kentlerde yaşamayı deneyin.

-Fırsat buldukça, denize, akar suların yakınlarına, parklara kaçın, toprağa dokunmanın sağaltıcı etkilerini anımsayın.

-Egzersiz yapmanın, daha iyisi âşık olmanın ve sevişmenin mutluluk verdiğini, vücudunuzun bağışıklık sistemini güçlendirdiğini bilin.

-Mümkünse kendi yemeğinizi, yaşam enerjisi kaybolmamış gıdalarla kendiniz hazırlayın ve başkalarıyla paylaşın.

-Bazen hangi gıdaları yediğiniz değil, nasıl tükettiğiniz daha önemlidir.

-Büyük ve kalabalık sofralarda yemek yiyin, mümkünse buzdolabı kullanmayın.

-Uzmanların da dediği gibi alışveriş merkezlerinden ve televizyondan uzak durun.

-Ve tabi ki günlük yaşamda haz almadan geçirilen zamanları azaltın.

12 Mart’ın 3 hali: Darbe-Katliam-Referandum

12 Mart önemli bir tarih. Çeşitli önemli günlerin dönümü. Ilk 12 Mart tabii ki, 12 Mart 1971 Muhtırası. Tam 30 sene önce verilmiş bir muhtıra. Sonrasında solun liderlerinin öldürüldüğü bir sürecin başlangıcı. İkinci 12 Mart, 12 Mart 1995. Gazi Mahallesi Katliamı. Göz göre göre 17 kişinin öldürüldüğü ve ne yazık ki tarihe Gazi Mahallesi Olayları olarak geçen günün de yıl dönümü bugün. Gazi’den bugüne çıkacak belki de ilk ders, kelimelere, tarihe sahip çıkmamız gerektiği. İnsanların tarandığı, öldürüldüğü, otellerde yakıldığı günleri tarihe “olay” olarak geçirmek isteyenlere karşı entelektüel olarak mücadele etmemiz gerekiyor.

Üçüncü 12 Mart ise, bir yarım yıl dönümü. Bu 12 Mart, 12 Eylül Referandumu’nun 6. ayı… Herhalde artık bazı şeyleri değerlendirmek için yeteri kadar süre geçmiştir. 3 ay sonra da seçim olacağı düşünülürse, seçime kadar yapılacak her şey yapılmış sayabiliriz. O zaman geriye dönüp bir bakmak lazım, neler değişmiş, verilen sözler yerine getirilmiş mi? Referandum öncesinde sürekli yazıp çizenlerin, bunları da yapması gerekmez mi?

Referandumda sunulan değişiklikler, %58 ile kabul edilmişti. Şimdi tüm maddelere olmasa da can alıcı maddelere bir bakalım.

Referandum sonucunda, kadın-erkek eşitliğini sağlayıcı, pozitif ayrımcılık içeren bir madde kabul edildi. 6 ayda neler oldu bu konuda? Neler konuşuldu? Başbakan kendisi, kadınla erkeğin eşit olamayacağını ifade etti örneğin. Kadın cinayetleri gündeme oturdu. 7 yılda %1400’lük bir artışın gerçekleştiğini ortaya koydu kadın örgütleri. Yine Başbakan, bu konuda, “Bu medyanın ve muhalefetin abartmasıdır.” açıklaması yaptı.

Referandumda kabul edilen başka bir maddede, kişisel veriler korunacaktı. Evet verilmesi yönünde yapılan kampanyada buna vurgu yapılırken, fişlemenin biteceğine dair sloganlar kullanılmıştı. Kişisel veriler korunacak, fişleme bitecekti. 6 ayda neler oldu? Adalet Bakanlığı’nın hakim ve savcıları içki içip içmediğine dair fişlediği ortaya çıktı mesela. Bakanlık buna yönelik açıklamasında, bu fişlemenin yıllardır yapılan rutin bir uygulama olduğunu açıkladı. E hani bitmişti fişleme? Rutinler kalıcı mıydı? Hadi bunu bir yana koyalım. Kişisel verilerinin güvende olduğunu düşünen bir kişi var mı? Bir kişi kaldı mı? Telefonunun dinlenmediğini düşünen, rahatça konuşabilen, yazabilen, eleştirebilen kaç kişi var? Referandumun getirdiği havanın getirileri bunlar biraz da.

Referandumun üzerinde en çok konuşulan iki olgusu yargıya yönelik düzenlemeler ve 12 Eylül’e yönelik olarak kaldırılması istenen “Geçici 15. Madde’ydi.” Referandum kabul edildiğine göre, bu maddeler de isteklere göre değişti. Peki ne oldu?

Referandum öncesinde 12 Eylül’ü gerçekleştirenlerin yargılanıp, yargılanamayacağı büyük bir soru işaretiydi. Bir takım insanlara göre kesinlikle yargılacak, 12 Eylül’den hesap sorulacaktı. Bir takım insan da bunun gerçekleşmeyeceğini, buna inanarak “Evet” oyu vermenin yanlış olduğunu söylüyordu. Geçen zamana göre ikinci kesim haklı çıktı. 6 ayda Kenan Evren ve Darbe arkadaşlarının yargılanacağına dair bir işaret yok. Peki hiç mi bir şey olmadı Kenan Evren’e dair? Evet oldu! Kenan Evren’in maaşına zam yapıldı. 12 Eylül’de hesap sorulmak için yola çıkanlar, 900 lira zamla, Kenan Evren’in maaşını 12 bin 300 liraya çıkardılar. Ya birileri bize yalan söyledi, ya da gerçeklerden bu kadar uzaklardı.

Referandum’un bir diğer temel tartışma odağı yargı ve yargı üzerinden kuvvetler ayrılığı tartışmalarıydı. Yargı, demokratikleşecekti. Peki ne oldu? HSYK’ya yapılan seçimlerde hakim ve savcıların çok büyük bir kısmı blok halde oy kullandı/kullanmak zorunda kaldı. Demokratikleşme, HSYK’ya bloklaşma halinde geldi. Tabii ki, blok halinde oy kullanabilir hakimler ve savcılar ama o liste Adalet Bakanlığı’nın listesi olunca iş değişiyor ne yazık ki. Bununla birlikte diğer yargı kurumlarında meydana gelen değişiklikler sonucunda artık kuvvetler ayrılığı sorunu tamamen ortadan kalktı.

12 Mart 2011 itibariyle kuvvetler ayrılığının tablosu şu şekilde: Gün 8 Mart. TBMM’de parti grup toplantılarının olduğu gün. Başbakan, Meclis’e girecek, Ankara kar altında, vekiller dışarda, sıraya girmiş şekilde bekliyor. Yasama bu… Başbakan’ı kar altında sırada bekleyen vekiller. Yasamanın hali bu.

Gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener gözaltına alındığında, tepkiler çoğaldığında savcılar bir açıklama yaptı: “Bu kişiler gazetecilikten tutuklanmadılar. Açıklayamayacağımız deliller var.“ Bu açıklamanın hukuksal olarak durumu ayrı bir olgu. Açıklanmayan delil olur mu? Açıklanmayan delillerle gelen tutuklamalara, sanık avukatları nasıl itiraz ederler?…  Kısacası yargı da bu.

Yine 8 Mart’a dönelim. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aynı grup toplantısında, savcının açıklamasına benzer bir açıklama yaptı. Bu kişilerin gazetecilikten tutuklanmadığını ifade etti. Ahmet Şık ve Nedim Şener ile alakasız olmakla birlikte, başka gazetecilerden söz etti. Onların hapiste olmasının nedenleri arasında gazeteciliğin bulunmadığını açıkladı. Gazetecilik bir suç olsaydı, tabii ki böyle bir suçtan hapse giren kişiler olacaktı. Ama yok. Suç olmayınca, suçlu da yok. Yürütme de bu.

Yargının demokratikleşmesinin yerine gelen Adalet Bakanlığı listesi üzerinde bir bloklaşma, yargı ile yasama-yürütme bloğunun iç içe gelmesi… Referandumda bunun tam tersi olacaktı halbuki. Böyle söylenmemişti bize? Nasıl böyle oldu? Bakıldığında görülen tablo şu: Yasama-Yürütme-Yargı iç içe… Yasamanın ve hatta bir kişinin öncülüğünde ilerliyor.

Şu anda durum çok net. 2011’de Türkiye’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ol” dediğine olmaz diyebilecek ya da ol dediğini oldurmayabilecek bir kişi ya da bir kurum var mı? Kaldı mı? Kalmadı! AB Parlamentosu’na karşı ne dedi Recep Tayyip Erdoğan? “Onlar rapor hazırlamakla, biz bildiğimizi okumakla görevliyiz!” Durumun bu olmasının nedenlerinden bir tanesi de referandumdur. Bu yüzden geriye dönük olarak konuşulması gerekir.

Son yaşananlar ışığında, üzerinden 6 ay geçmişken, geriye doğru bakıp, bu değişiklikleri olumlayanların düşüncelerini yazmaları, söylemeleri gerekir. Hararetle savunanlar, gelinen nokta ile ilgili ne düşünüyorlar? Bunu bilmek hakkımız. Tek adamlık, otoriterlik, muhalifleri tek torbaya koyup sindirme, bunun için yargıyı kullanma… En sembolik değişikliklerin bile gerçekleştirilmemesi hakkında en tepeden, en tabana kim ne düşünüyorsa açıklamalı. Geçmişe yönelik bir fikir jimnastiği, bir düşünme, belki yapılan hataların açıklanması gerekmez mi? Bence gerekir. Çünkü çok açık ve elle tutulur bir olgu bu. 12 Eylül Referandumu’na dair politik çıkarımlarda bulundu herkes, politik saptamalar yaptı, geleceğe dönük tahminlerde bulundu. Sonuç ortada. Bu tahminlerdeki başarı, öngörü geleceğe de ışık tutacaktır. Bu yüzden herkesin geriye dönük düşünmesi şarttır.

http://www.urbarli.net/

Fukuşima’da durum daha da ciddileşiyor

Japonya’da depremin ardından yaşanan nükleer kazalar zincirinde gelinen en tehlikeli nokta olan Fukuşima 1 Nükleer Snatrali 2 numaralı reaktördeki kazada son durum şöyle:

-Saat 20:00 (TSİ:13:00) itibarıyla deniz suyu pompalanmaya başladı, ancak su seviyesinin yükseldiği teyid edilemiyor.

-Yakıt çubukları bir müddet yarıya kadar soğutma suyu içine alınabildiyse de şu anda yine tamamen suyun dışında, reaktör kalbinin içindeki gazlara maruz durumda olabilecekleri tahmin ediliyor.

-Artan basıncı reaktörün içindeki radyoaktif gazı atmosfere vererek tahliye için kullanılan buhar vanası otomatik olarak kilitlenmiş vaziyette ve basınç kontrol edilemez halde. Tamir edilmeye çalışılıyor.

-Saat 21:37 (TSİ 14:37) itibarıyla tesiste radyasyon seviyesi saatte 3130 mikro Sievert. Bu bir insanın yıllık maruz kalabileceği güvenli addedilen seviyenin iki katından fazla. 60 ve 100 mil uzakta yapılan ölçümler ciddi derecede yükselmiş radyasyon verileri gösteriyor.

 

Bunun dışında, ilk defa santraldeki yüksek dereceli nükleer atık havuzlarına

1 numaralı reaktörün 2 metrelik beton duvarları hidrojen patlamasıyla yıkılmıştı. Yüksek dereceli atık havuzu tehlike arzediyor.

dair bir haber alındı, ve reaktör binalarının çökmesiyle 1 ve 3 numaralı reaktör binalarındaki havuzların atmosferle temas halinde olduğu rapor edildi. Democracy Now’a konuşan nükleer atık uzmanı Keven Kamps’ın verdiği bilgiye göre endişe verici durum, bu havuzların da soğutma için elektriğe ihtiyaç duymaları ve 1 numaralı reaktörde bu elektriğin verilemiyor olması, soğutmanın gerçekleştirilememesi.

(Yeşil Gazete, Democracy Now, NHK, Kyodo News)

EDP Genel Başkanı istifa etti

Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) Genel Başkanı Ziya Halis, genel başkanlık görevinden istifa etti. Halis, yaptığı açıklamada, “13 Mart 2010 tarihinden bugüne kadar sürdürmekte olduğum Eşitlik ve Demokrasi Partisi Genel Başkanlığı görevimden, partinin arzu ettiğim gelişimini ve büyümesini yeterince sağlayamadığım için istifa ediyorum.” ifadelerini kullandı.

Bundan sonra hem Ziya Halis’in, hem de EDP’nin nasıl bir yol izleyeceği ise bir soru işareti. Milletvekili adayı olarak gösterilmeyeceği konuşulan Ufuk Uras’ın EDP’nin başına geçmesi ise güçlü görülen olasılıklar arasında.

-Yeşil Gazete-

Binlerce sağlık çalışanı ve öğrenci Ankara’daydı

(Fotoğraflara tıkladığınızda tam boyut halinde görebilirsiniz)

Binlerce sağlık çalışanı, doktoru, eczacısı, diş hekimi, öğrencisi, hemşiresi ve daha fazlası Ankara’daydı. Toplumun sağlığını, mesleklerinin itibarını savunmak için… Büyük mitingten çeşitli kareler:

Fotoğraflar: Yılmaz Kızılırmak

Son Dakika! Suudi Arabistan askerleri Bayreyn’e girdi

Muhalif grupların isyanlarının bir süredir sürdüğü Bayreyn’e, 1000 kadar Suudi Arabistan askerinin girdiği belirtiliyor.

Muhalif gruplara göre bu bir savaş ilanı. Muhalif grupların önde gelenlerinden Şii Vefak Bloğu, Körfez Arap ülkelerine bağlı kuvvetlerin adaya herhangi bir müdahalesinin “savaş ilanı ve işgal olacağını” savundu. Bu açıklamaya göre Suudi askerlerin, ülkede yaşanan isyanı bastırmak için Bahreyn’e giriyorlar.

Bahreyn’de yönetimde bulunan Sünnilerin, ülkedeki isyanı bastırmak için Körfez ülkelerinden yardım istediği öğrenilmişti. Bu isteğin karşılıksız kalmadığını Bahreyn Kraliyet Sarayı danışmanlarından eski iletişim bakanı Nebil el Hamer’in twitter mesajından öğreniyoruz. El Hamer yaptığı açıklamada, “Körfez İşbirliği Konseyi’nden kuvvetlerin, asayiş ve emniyeti korumak için hali hazırda Bahreyn’de olduğunu” belirtmişti.

– Yeşil Gazete-

Tatlıses’in sahnelere dönmesi çok zor

Silahlı saldırıda başından vurulan İbrahim Tatlıses, üçüncü ameliyatının ardından yine yoğun bakıma alındı, hayati riski devam ediyor. Kardeşi Hüseyin Tatlı, “Bundan sonra düzelse de artık Tatlıses’in sahne hayatı bitti. Hayranları artık plaklarından dinlerler” dedi.

Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses, Beyaz TV’de İbo Şov programının tamamladıktan sonra, Şişli’de saat 00:00 sıralarında kimliği belirsiz şahısların silahlı saldırısına uğramıştı.

Uzun namlulu silahlarla gerçekleştirilen saldırıda, Tatlıses ile yanında bulunan ve yardımcısı olduğu belirtilen Buket Çakıcı da yaralandı. Olay yerinde aynı silahtan çıkan 11 kurşun bulundu.

Tatlıses ve Çakıcı, ilk olarak Özel Levent Hastanesi’ne kaldırıldı. Yaralılar, buradan ambulansla Maslak Acıbadem Hastanesi’ne sevk edildi.

Acıbadem Hastanesi’nde ameliyata alınan İbrahim Tatlıses ve Buket Çakıcı’nın durumlarının ağır olduğu öğrenildi.

Tatlıses, ilk ameliyatın ardından kısa bir süre sonra iki kez daha ameliyata alındı. Üçüncü kez ameliyat edilen şarkıcı yeniden yoğun bakıma alındı.

HÜSEYİN TATLI: ARTIK PLAKLARDAN DİNLENECEK

İbrahim Tatlıses’in kardeşi, Hüseyin Tatlı yaptığı açıklamada ‘Ben yakından yüzünü gördüm, melekler gibi uyuyordu. Suratı beyazdı. Bundan sonra düzelse de artık İbrahim Tatlıses’in sahne hayatı bitti. Hayranları artık Tatlıses’i plaklarından dinlerler, izlerler’ dedi.

Şu andaki görünüme sol tarafının felç olma ihtimali yüksek. Bunların hepsini zaman gösterecek.

TERÖR UNSURU BULUNMADI
Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri, Tatlıses’in şoförü Çalışkan ve Derya Tuna’nın da aralarında bulunduğu bazı yakınlarının bilgisine başvurdu.

Çevredeki binaların güvenlik kameraları ve MOBESE kayıtları ile Tatlıses’in programının son bölümünün görüntüleri incelemeye alındı.

Zanlıların en az 2 kişi olduğunun tahmin edildiği bildirildi. Olayda terör veya suç örgütü emaresine rastlanmadığı, bu nedenle soruşturmanın Asayiş Şube Müdürlüğü tarafından yürütüleceği öğrenildi.

-Yeşil Gazete, Ntv-