Ana Sayfa Blog Sayfa 5189

‘1 milyon HSP’liyi, 1 milyon ağaca zincirleriz’

Halkın Sesi Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Başbakan Erdoğan’ın “Kanalİstanbul” projesinin en az 1 milyon ağacın kesilmesine neden olacağını belirterek, “Kolaysa gelip kesinler, tabiatın yıkılmasına mani oluruz. 1 milyon HSPliyi 1 milyon ağaca zincirleriz, ağaçlarla birlikte bizi de kesmeleri gerekir” dedi.

Kurtulmuş katıldığı bir televizyon programında, gündeme ilişkin soruları yanıtladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kanalİstanbul” projesini eleştiren Kurtulmuş, “Bu proje Başbakan’ın seçim sözüdür. Yapılabilir bir şey değil. Hayalim diyor, proje olması için fizibilitesi olması lazım. Deprem etütlerinin, çevre etütünün olması lazım. Tartıştırıp sonra unutacak” dedi. Erdoğan’ın İstanbul Belediyesi Büyükşehir Başkanlığı adaylığında da vize uygulayacağını söylediğini hatırlatan Kurtulmuş, “Ne oldu? Ben o zaman aktif siyasette değildim; ama Başbakan’ın yakınındaydım. 1994’te vize uygulamaktan, bugün 7-8 milyon kişiyi İstanbul’a getirmeyi düşünmüştür. İstanbul’da bir üniversite için orman alanına inşaat ruhsatı vermediği için hapise girdi. 3-5 ağacı kestirmeyen Başbakan, en az 1 milyon ağacın kesilmesini sağlayacak. Buradaki çelişkiyi ortaya koymak açısından kolaysa gelip kesinler, tabiatın yıkılmasına mani oluruz. ‘1 milyon HSPliyi 1 milyon ağaca zincirleriz, ağaçlarla birlikte bizi de kesmeleri gerekir” diye konuştu.

İstanbul’un topografyasını değiştirme hakkına kimsenin sahip olmadığını söyleyen Kurtulmuş şöyle devam etti:

“Bu arkadaşlar ticari görüyorlar her şeyi. Boğazdaki trafik rahatlayacak diyorlar. Montrö antlaşması, boğazlarda etkinliğimizi sağlayan antlaşmadır. Sanki iki şirket arasında sözleşme Montrö Anlaşması. Bu antlaşmayı değiştirmeye kalktığınızda 6-7 ülke buna taraf olacaktır. Bunu değiştirmeye kalktığınızda aleyhimize olan bir durum olacaktır. Bir hayaldir. Fantazinin hayalin sonu yok. Buradan çıkacak toprakla, Dolmabahçe’nin önüne ada yapalım, oraya da başkanlık sarayı yapalım, Başbakan’ı oturtalım.”

(Milliyet, Yeşil Gazete)

Öğrenciler ÖSYM bürosunu işgal etti

Üsküdardaki büroya gelen öğrenciler sloganlar atarak binaya girdi, “Ali Demir istifa etsin, YGS-LGS kaldırılsın” yazılı pankart astı. Öğrenciler polisin sert müdahalesiyle binadan yaka paça dışarı çıkarıldı, eylemi izleyen yaşlı bir kadın polisleri engellemeye çalıştı.

İstanbul Üsküdar’daki Hakimiyeti Milliye Caddesi üzerinde bulunan Üsküdar ÖSYM Bürosu’na saat 14.00’de gelen Sosyalist Öğrenci Derneği üyesi grup, ‘Ali Demir istifa’ diye slogan atarak binanın üst katına çıktı.

Aralarında kız öğrencilerin de bulunduğu grup, binanın üst katından aşağıya “Ali Demir İstifa, YGS-LGS kaldırılsın” yazılı büyük bir pankart sarkıttı.

Bir süre sonra olay yerine gelen polis ekipleri, kapıyı açtırarak öğrencilerin bulunduğu üst kata çıktı. Bu sırada öğrenciler ile polis arasında arbede yaşandı. Polis ekipleri öğrencileri tek tek dışarı çıkardı. Bina dışına çıkarılan öğrenciler, gözaltına alınmayarak serbest bırakıldı.

Polisin öğrencileri yaka paça dışarı çıkardığını gören yaşlı bir kadın da polisi tutarak engellemeye çalıştı. Bazı vatandaşlar da öğrencilere alkışlarla destek olurken polise tepki gösterdiler.

Dışarıda öğrencilerin eylemini izleyen vatandaşlar da birbirleriyle tartıştı. Küçük bir grup eyleme tepki gösterirken, öğrenciler ile aralarında yaşanan tartışma diğer vatandaşların araya girmesiyle engellendi.

Polis tarafından dışarı çıkarılan 10 öğrenci, büronun kapısının önünde oturarak bir süre daha eylemlerine devam etti. Grup yarım saat süren oturma eyleminin ardından olaysız şekilde dağıldı.

Hamas ve El Fetih anlaşması Kahire’de imzalanıyor

0

Filistinli rakip gruplar Hamas ve El Fetih’in liderlerinin geçen hafta varılan uzlaşmaya ilişkin anlaşmayı bugün Kahire’de imzalamaları bekleniyor.

Anlaşma, dört yıl önce önce Hamas’ın Gazze’de seçimi kazanmasından sonra başlayan ve zaman zaman silahlı çatışmaya dönüşen ayrışmanın giderilmesini hedefliyor.

Anlaşmanın imzalanmasının ardından geçici hükümet kurma çalışmaları başlayacak ve bu geçici hükümet Filistin’i yeni seçimlere taşıyacak.

Filistin Kurtuluş Örgütü içindeki baskın güç olan El Fetih ile İslami kanattan Hamas hareketleri arasındaki rekabet 2005 yılında silahlı çatışmaya dönüşmüştü.

İlerleyen yıllarda, iki partinin koalisyon hükümeti ile bölgeyi yönetme girişimleri de başarısızlıkla sonuçlandı ve Gazze Şeridi ile Batı Şeria yönetimleri 2007 yılında birbirinden fiilen koptu.

Bu durum hem bölgedeki istikrarı sarstı, hem de Filistin devleti kurulması beklentilerini zora soktu.

Bir yıl içinde seçim

Anlaşmanın Mısır’ın arabuluculuğunda sağlandığı açıklandı.

Ancak tarafların güvenlik kuvvetlerini kimin denetleyeceği gibi kilit konularda nasıl bir düzenlemeye vardığı açıklık kazanmadı.

Filistin yönetimindeki siyasi kriz, seçim takvimlerini sekteye uğratmıştı.

İşlemeyen seçim takvimi

El Fetih denetimindeki Ramallah merkezli Filistin yönetimi ertelenen yerel seçimleri 9 Temmuz’da düzenleyeceğini duyurmuştu.

Gazze Şeridi’nde seçimi reddeden Hamas’ın şimdi tavrını değiştirmesi bekleniyor.

Filistin topraklarında da 2006’dan bu yana seçim düzenlenmedi. Son seçimi ise Hamas hareketi açık bir farkla kazanmıştı.

2007’den itibaren işlemez hale gelen parlamentonun görev süresi geçen yıl, Filistin lideri Mahmud Abbas’ınki ise 2009’da dolmuştu.

Ancak bunlar için de seçime gidilemedi. (BBC)

Ekşi Sözlük’ü kapatma emri!

TİB, Ekşi Sözlük’ün hosting firmasına bir mektup göndererek sitenin alan adının barındırılmasının ‘derhal’ durdurulmasını talep etti.

Türkiye’nin en çok ziyaretçi toplayan forumlarından Ekşi Sözlük’ün kapatılması için hosting firmasına Telekomünikasyon ve İletişim Başkanlığı’nca mektup gönderildi.

Mektupta, ekteki alan adlarının barındırılmasına derhal son verilmesi, aksi halde yasal işlemlere başvurulacağı belirtildi. Mektubun basına yansıması ve gerek firmanın gerekse vatandaşların TİB aleyhine suç duyurusu ve dava açma hazırlıklarına başlaması üzerine kısa bir açıklama daha yapan TİB, ‘bir engelleme kararı yok’ dedi.

Listede Ekşi Sözlük’ün alan adı olan sourtimes.org’un da bulunduğu belirtiliyor.

Tayyip, Kaddafi mübarek

İlk olarak fısıltılarla başladı. AkP iktidarının yarbaylarının ağzından belli belirsiz duymaya başladık. Bir hafta içinde tv’de reklamları çıkmaya başladı. Ardından kapalı bir salonda, görkemli bir giriş yapıldı ve 2023 rakamları bilimkurgu olmaktan çıkıp bir kaç gün içinde normalleşti. Toplam süreç 3 haftayı buldu. 2023 rakamları çılgın projeyle takdis edildi. Medya bu vizyonu alkışlayan entelektüellerle dolu. Chp’nin de bu vizyondan nasiplenme çabaları olduğunu duydum. Artık herkes, tv ve medyada Türkiye’nin uzak geleceğini konuşuyor. Toplumun da farklı olduğunu sanmıyorum. Zaten toplum, tv’de ne varsa onu konuşuyor. Oldu olacak seçim vaatleri kalksın, 20 yıllık yöneticileri tek seçimle belirleyelim!

Antropologlar iyi bilirler. Bir kültürün kulaktan dolma bilgilerle örülmüş dışarıdan görüntüsü ile içinde yaşamak arasında derin farklar vardır. Çoğunlukla dışarıdan alınan bilgiler bazı etiketlemelerin ürünü olabileceği gibi, kültürleri içeriden yaşayarak deneyimlemek de büyük resmi vermeyebilir. Yine de her halukarda kuramsal bilginiz çok önemlidir. Yoksa her iki kavrayış biçimleri arasında kolaylıkla manipule edilebilirsiniz.

Hindistan’da aynı üniversitede bulunduğumuz uzun saçlı, küpeli bir arkadaşımın Afganistanlı olduğunu öğrendiğimde, onun Taliban rejiminden kaçtığını, Hindistan’da eğitim alarak, rahat ettiğini düşünmüştüm. Çünkü üniversite bu tarz bir çok İranlı öğrenciyi barındırıyordu. Yaptığım kısa sohbetlerde ise peşin yargılarım allak bullak oluyordu. Afganistan’da demokrasi olduğunu, Taliban’ın sadece bir bölgede kuvvetli olduğunu geri kalan kısımlarda yaşayan insanların bu baskılardan bihaber olduğunu, onun ülkesini sevdiğini ve ülkesinde de kılık kıyafetiyle gayet rahat yaşadığını anlatıyordu. Fakat, … diye düğümlenip kalıyordum.  …Evet belki de Afganistan’da yaşayan insanlara acıyarak bakılmamalıydı, ne de olsa hayat her yerde bir şekilde tatlıydı… Fakat yine de bu bilginin üstüne özgür yaşam var diye Afganistan’a gidileceğini hiç sanmam.

Yine Hindistan’da, yaklaşık 15 yıldır Türkiye’ye uğramamış, orta yaşı biraz geçkin Türkiyeli bir tatilci arkadaşla sohbet ederken, Türkiye’de alkol tüketimi ile ilgili düzenlemeye 24 yaş kriterinin de eklendiğinden bahsettiğimde gözünden yaş gelecek gibi oldu. Atatürkçü olduğunu sandığım arkadaşa göre korkulan, işte olmuştu. Ona, 15 yıl dışarıda olduğu için, kendi nazarında eski ile yeni arasındaki bağ aşikardı. Oysa bizler burada her geçen gün değişen gündemlerle başka bir bilince evrilmiştik. Bu arada, Atatürkçü dediysem de bu uzun süreçte Atatürkçü olmanın anlamının da değiştiğini kaydetmek gerekir.

22 Ağustos’tan itibaren “güvenli internet” sloganıyla, bugüne kadar kaçak maçak kullanılan internete son geliyor. Bugün itibarıyla medya, sorunu internetin ölümü olarak lanse ediyor. Ancak 22 ağustosa kadar dönüştürülecek olan bilinçlerimiz, bize bu yasağı normalleştirecek. Bahse var mısın? Yoksa pornocu musun?!

Avrupa’da ise şöyle ilginç bir gelişme var.  Avrupa Birliği özel telefon konuşmaları, internet bağlantıları ve elektronik postanın telekomünikasyon şirketleri tarafından arşivlenmesini istiyor. Gerekçelerin başında terör geliyor. Ayrıntıya girilince böyle bir uygulamanın uyuşturucu şebekelerini de ortaya çıkaracağını, yaşlıları dolandıranların arttığını, bu yönde çok şikayet geldiğini, bu yolla bunun da önleneceğini söylüyor. Hatta ikna olmayanlar hala varsa, pedofilin düşünülmesini istiyor. Bu uygulama ile pedofil kalmayacakmış, … Bunca sözden sonra hala ikna olmayan kalmamalı ama nedense Avrupa Birliği ülkeleri bu öneriyi kabul etmiyor. Timsah gözyaşı bilinçli kitlelere işlemiyor… Terörist de dense, dolandırıcı da, pedofil de dense…

Mısır’da demokrasi var. Mübarek büyük olasılıkla demokrasiden prim yapıyordu. Kaddafi ise en azından daha dürüst… Ülkede demokrasi olduğu iddiasında değil, otokrasi var. Libyalılar demokrasi istiyor ama Mısırlıların işi daha zor. Bir ülkede demokrasi zaten varsa demokrasi nasıl istenebilir ki? Ve bir ülkede demokrasi varsa Mübarek nasıl oluyor da 30 yıldır iktidarda olabiliyor? Seçim dense seçim var, parlamento dense, o da var.

Tayyip Erdoğan 9 yıldır iktidarda… Açıklanan son vizyonla, (her ne kadar kendi partisinin vekil adaylarından –ki özellikle seçilmemiş olanlara yönelik yaptığı konuşmada, bir sonraki dönem bırakacağını söyleyip salondaki çoğunluğu gözyaşlarına boğmuşsa da,) 12 yıl daha iktidarda kalmanın hesabını yapıyor? Ne de olsa herkes 5 sene sonra “git artık” dese de, “talepleri kıramadım” diyerek koltuğu bırakmayanlara aşinayız. Yani etti mi toplamda 21 yıl. Hiç bir demokratik ülkede 20 yıl iktidarda kalınmaz ve hatta demokratik ülkeler artık, yeşil ilkelerde de olan rotasyonu konuşuyor. İleri demokrasilerde bir yöneticiden beklenen sistemde onarmalar yaptıktan sonra gönül rahatlığıyla işini bırakabilmesinde ve kendisinden sonra da sistemin işleyebilmesindedir. Bizim başbakan ise sistemi kendisine bağlayarak gitmesini imkansızlaştırıyor. Fransa’da yaptığı konuşmada azınlıkların güvencesi olarak kendisini gösteriyor. Sistemi değil! Otokrasiye demokrasi süsü veriyor. Mübarek nasıl 30 yıl iktidarda kaldı. İşte böyle böyle..

Böyle böyle… Yani sürekli tezkereler çıkarıp ülkeyi savaş atmosferinde tutup daha fazla yetki alarak, aldığı yetkiyle seçim barajı koyup, kendisi gibi “yeni” oluşan hiç bir partiye izin vermeyerek, koyduğu barajla dışarıda bıraktığı milletvekillerinin de koltuklarını alarak, yine aldığı yetkiyle muhalefette eskinin temsili Chp dışında kimse bırakmayarak, kendisini değişimin tek adresi göstererek böylelikle muhalefeti bile istediği gibi biçimlendirerek, daha başka alternatif yaratılmasına izin vermeyerek ve alternatifleri tek tek yok ederek. Tüm medyayı ve interneti hem tepeden denetimle, hem hukuki ve hem siyasi baskı ve korkularla istediği biçime sokup, toplumu koca bir ilüzyonda tutarak; sürekli yoksullaşan topluma herşeyi süt liman göstererek, imaj makerlardan ve danışmanlardan oluşan koca ekiplerle ve kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyen, emrine amade güç ve statü sahibi desteklerle, kitlelerin bilinçleriyle sürekli oynayarak, değiştirerek, dönüştürerek…

Daha da ilgincini söyleyeyim. Cesar Roma’daki cumhuriyeti yıkıp tekrar nasıl krallık getirdi? “Ben kral değilim!” diye diye… Çılgın projeyle insanların aklına Fatih Sultan Mehmet mi geliyor? Yok efendim haşaa…

Tayyip, Kaddafi, Mübarek …Fark var mı?

Tayyip, Kaddafi mübarek.

Çılgın değil akılcı projelere ihtiyaç var – Şahin Alpay

Geçenlerde “Nükleer santrallar için referandum yapalım!” diye yazdım (12 Nisan). Özetle şunu diyordum: Yapılması gereken, bütün nükleer santral projelerini iptal ve mevcut bütün nükleer santralları kapatmaktır.

Ama ne yazık ki çeşitli çevreler yıllardır ülkemizde nükleer santrallar kurulması için uğraşıyor. Hükümet kararlı. “‘Hayır’ çıkacağına dair en küçük bir umudum yok, ama referandum istemekten başka çare göremiyorum. Referandumda ‘evet’ çıksa bile, hiç değilse referandum kampanyası sırasında halkı ve ilgilileri işin riskleri konusunda bir nebze olsun bilinçlendirmek mümkün olabilir.” (12 Nisan) Dikkatli okurlarımdan hemen tepki geldi. Yönelttikleri eleştiri özetle şuydu: “İyi niyetinizi anlıyoruz, ama öneriniz insan haklarına saygı gösterilsin mi, gösterilmesin mi; örneğin ölüm cezası olsun mu, olmasın mı diye referandum yapmak kadar abes…” Eleştirilere hak veriyorum. Çünkü nükleer enerjiye karşı oluşumuzun tek ve yegane sebebi bunun ahlaka aykırı, insanoğluna tehdit olması.

Yazının çıkmasından sonra geçen günler içinde Türkiye halkının nükleer enerjiye “evet” dediğini düşündüğüm için ne kadar, ne kadar yanıldığım ortaya çıktı. Önce Dünya Bağımsız Araştırmacılar Ağı (WIN) ile Gallup’un yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de, Fukuşima’dan önce de nükleere destek verenler % 45 ile azınlıktaydı; şimdi oran 41’e indi. “Hayır” diyenlerin oranı İKSara Araştırma Şirketi’ne göre % 59 (Milliyet, 29 Nisan), A&G Araştırma’ya göre ise % 64 (Hürriyet, 29 Nisan). Bundan çıkardığım sonuç şu: AKP hükümeti eğer, iddia ettiği gibi demokratik ilkelere saygılı ise halkın üçte ikisinin karşı olduğu, nükleer santrallar yapma çılgın projesinden mutlaka, ama mutlaka vazgeçmeli.

Başbakan Erdoğan merakla beklenen, İstanbul’la ilgili “çılgın” projesini de 27 Nisan’da büyük tantana ile açıkladı. Projenin beni heyecanlandırdığını söyleyemem. Daha doğrusu, “Türkiye dünyanın bilmem kaçıncı harikasını inşa edecek” üslubuyla sunulan “İstanbul Kanal” projesine hiç sıcak bakmıyorum. Kanalın her iki yanına da yerleşim öngörüldüğüne göre, bu proje İstanbul Boğazı çevresinde yaşayanları tanker facialarından korusa bile, kanalın çevresinde yaşayanları nasıl koruyacağını anlamış değilim. Kanal yerine, Nabucco’ya ve başka boru hatlarına yüklenilse, Boğaz trafiğinde güvenliği azami artıracak önlemler alınsa, daha akılcı davranılmış olmaz mı, diye düşünüyorum.

Öte yandan İstanbul’un sorunu nüfus yoğunluğu iken, bunu katlamanın manası nedir, anlayamıyorum. Uygar ülkeler, büyük şehirlerdeki nüfus yoğunluğunu azaltmak için devlet dairelerini, büyük işyerlerini, sanayi kuruluşlarını başka şehirlere taşınmaya özendiriyor. Kısacası, 2 yıl süreceği söylenen fizibilite etütleri tamamlandığında, başta doğal çevre olmak üzere çeşitli açılardan uygunsuz olduğu sonucuna varılıp, bu “çılgın” projeden vazgeçileceğini umuyorum. Umutsuz da değilim.

Malumunuz AKP hükümetinin, değilse bile Başbakan Erdoğan’ın bir “çılgın” projesi daha var: Parlamenter sistem yerine bir tür başkanlık sistemini geçirmek ve kendisini başkan seçmek. İtirazlarımı çeşitli yazılarda dile getirdiğim için (son olarak, 8 ve 10 Şubat 2011), bunu niçin “çılgın” bulduğumu burada tekrarlamayacağım.

Diyeceğim şu: Türkiye’nin “çılgın” yani akıl, mantık ve vicdanla bağdaşmayan değil, akla, mantığa ve vicdanlara uygun projelere ihtiyacı var. Türkiye’nin gelecekte dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olmasının yolu ne nükleer enerjiden ne de İstanbul Kanalı’ndan; öncelikle demokratik anayasa ile Kürt sorununu çözmekten geçer. Ekonomi alanında başta gelen akılcı proje de eğitime yüklenmektir. AB Komisyonu’nun yakınlarda yayımlanan raporuna göre Türkiye eğitimde, AB’ye üye ve aday ülkeler arasında en geride geliyor (Bkz. Vatan, 21 Nisan). 21. yüzyılı, bilgi toplumunu yakalamak için, başka her şeyden önce eğitime, araştırma-geliştirmeye yatırım yapmalıyız.

Zaman

Bin Ladin artık yok, ne kaldı peki geriye? – Erdal Güven

Bin Ladin’in, takipçileri için ‘en kıymetli mirası’ Kaide. Cihat paydasında birleşmiş, hücre hücre örgütlenmiş, ademimerkeziyetçi, küresel bir cihat hareketi…
Kaide bir örgüt değil, bir fikir, bir ideoloji, bir dava. Bin Ladin de fikir babası, ideoloğu, bayraktarıydı Kaide’nin. Ölümü elbette Kaide’yi sarsacaktır. Bu sarsıntının sonrası önemli.
Ölüm haberinden çok önceden bu yana Bin Ladin’in Kaide üzerindeki operasyonel etkinliğini kaybettiği yazılıp çiziliyordu uzmanlarca. Bu yüzden olsa gerek, iki gündür de ölümü nedeniyle Kaide’de emir komuta açısından bir boşluk doğmayacağı belirtiliyor. Dolayısıyla hareket, epey bir süre ‘miras’tan yiyebilir.

Kaide çaptan düştü
Tabii, dünyanın dört bir yanındaki ‘mirasçıları’nı teşvik etmek amacıyla hareketin önde gelenlerinin, ‘şehit edebiyatı’na yükleneceğini kestirmek için uzman olmaya gerek yok. Nitekim başladılar bile. Bu, kısa vadede başta ABD olmak üzere dünyanın yüreğine korku salacak eylemlerin işaretçisi olabilir pekâlâ.
Ancak son yıllarda Bin Ladin’le birlikte Kaide’nin de 1990’ların ortası ve 2000’lerin başına oranla çaptan düştüğü bir gerçek. Bu gerilemede, yöntemlerinin yol açtığı travmanın etkisi var en başta. Zaman içinde ciddi bir güven kaybına yol açtı söz konusu yöntemler. Harekete ve liderine genel olarak sempatiyle bakılan ülkelerde bile… Örneğin Bin Ladin’e güven, Pakistan’da 2003’te yüzde 46’yken 2010’da yüzde 18’e gerilemiş. Ürdün’de 56’dan 13’e, Lübnan’da da 19’dan 1’e… (Kaynak: Pew)
İkinci etken, hareketin tüm etkinliğine ve meydan okumalarına karşın askeri ya da siyasi bir zafer kazanamaması. Kaide, İkiz Kuleler’i vururken ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmesiyle sonuçlanacak bir süreci başlatmayı umuyordu. Bir zamanlar Lübnan’dan, Somali’den çekildiği gibi. Tam tersi oldu!

İkinci darbe ‘Arap ‘baharı’yla geldi
Belki de 11 Eylül 2001, Kaide için sonun başlangıcı olarak tarihe geçecek ileride. O gün hareket, zirveye çıkmıştı. Sonrası düşüş. 10 yıl boyunca ABD’nin ‘bir numaralı düşmanı’ olarak güçlü ve ayakta kalmak her babayiğidin harcı değil.
Çok yeni belki ama, ‘Arap baharı’ da Bin Ladin’in sözcülüğüne soyunduğu baskı altındaki Müslüman halklara ‘bir başka yol’ daha bulunduğunu gösterdi. Çok daha meşru, çok daha insani. O fonda, Kaide ve Bin Ladin giderek silikleşti. Otokrat rejimler düştükçe giderek marjinalleşebilir, ‘bağlam dışı’ da kalabilir hareket. ‘Arap baharı’nın bir önemi de bu.
Ancak ‘Arap baharı’nın şu ana kadarki sınırlı başarısı bir yana, Kaide’nin uğruna savaştığı her şeyin yerli yerinde durduğu da bir gerçek. En başta da Filistin sorunu.
Evet, ABD önemli bir çatışmayı kazandı küresel terörle savaşında Bin Ladin’i öldürerek. Fakat Afganistan’ın, Pakistan’ın, Irak’ın, Somali’nin, Yemen’in hali ortadayken zafer ilan etmek için çok erken.
Obama’nın operasyonun ardından yaptığı konuşmada, ‘‘İslam’la savaşta değiliz’’ demesi isabetliydi. Ama bunu söyleme gereği duyması bile, aksi yöndeki algının hâlâ ne kadar yaygın ve kemikleşmiş olduğunu gösteriyor.

Radikal

Türkiye’de kadınlar ‘şiddet karşısında korunmasız’

0

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) raporuna göre, Türkiye’deki yasal çerçeve ve yanlış uygulamalar nedeniyle kadınlar şiddete karşı etkin olarak korunamıyor.

Türkiye’de aile içi şiddet konusunda güçlü bir yasal çerçenin olduğunu, ancak yasal boşluklar ve kanun uygulayıcıların yaklaşımları nedeniyle
şiddet gören kadınların hayatlarını kurtarabilecek uygulamalara erişimin imkansız olabileceğini yazıyor rapor.

Raporun yazarı Gauri van Gulik, “Türkiye kadının insan hakları konusunda örnek bir reform süreci geçirdi, ancak polis, savcı, hakim ve sosyal hizmet görevlilerinin yapması gereken, kanunların yalnızca kağıt üzerinde değil, uygulamada da örnek teşkil etmesini sağlamak” diyor.

4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun 2007 yılında değiştirilmişti.

Kanunun bu haliyle aynı evde yaşadığı bir aile bireyinin kötü muamelesine maruz kalan kişiler doğrudan ya da savcı talimatıyla aile mahkemesine başvurabiliyor.

Aile mahkemesinin yetkileri arasında ise, kötü muamele uygulayanın evi terk etmesi ya da mağdur ve çocuklarından uzak durması emri çıkartmak var.

Boşanmış ve ‘bekar’ kadınlar korunmuyor

Rapor, yasal çerçevenin hızlı eylemleri mümkün kılmayı hedeflediğini söylüyor, ancak önemli yasal boşluklar olduğuna da dikkat çekiyor.

Örneğin, boşanmış ya da evli olmayan kadınlar yasa kapsamının dışında kalıyor.

Uygulamada tespit edilen sorunlar arasında ise polis, savcı ve hakimlerin görevlerini ihmal etmesi var.

Raporun yazımı sırasında görüşülen şiddet mağduru kadınların çoğu polisin kendileriyle dalga geçip, eve geri gönderdiğini ifade ediyor.

Barınaklar yetersiz

Uygulamanın yetersiz kaldığı bir diğer alanın ise yasal çerçevenin önemli bir kısmını oluşturan kadın ve çocuk barınakları olduğu tespitini yapıyor rapor.

Belediyeler Kanunu’na göre, 50 bin ve üstü nüfusa sahip olan tüm belediye bölgelerinde barınak olmalı.

Ancak hükümet henüz bu gerekliliği yerine getirebilmiş değil.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporu, barınak görevlilerinin bazen şiddet uygulayan aile bireylerinin burada kalan kişilere ulaşmasına izin verdiğini de yazıyor.

Van Gulik, uygulamada tespit edilen sorunlara ilişkin “Aile üyelerinin kadın ve kızlara uyguladığı şiddet yeterince kötü. Ancak daha da kötüsü, kaçma ve koruma isteme cesaretini bulan bir kadının aşağılanması ve kendisine şiddet uygulayan kişiye geri gönderilmesi” diyor.

Raporda tespit edilen sorunların giderilmesine ilişkin öneriler de getiriliyor.

Çözüm önerileri

Adalet ve İçişleri Bakanlıklarına karakol ve aile mahkemelerinde görev yapacak uzman birimler oluşturulması çağrısı yapılıyor.

İçişleri Bakanlığı’nın yasanın gereklerini yerine getirmeyen ya da mağdurlara kötü davranan polis, savcı ve hakimleri tespit etmek üzere bir şikayet mekanizması oluşturması da isteniyor.

Avrupa Konseyi’nin kadına karşı şiddet üzerine bölgesel bir bildiriye imza atmak üzere olduğunu ve Türkiye’nin bu bildirinin oluşturulmasında önemli bir rol aldığını hatırlatan van Gulik ekliyor: “Türkiye hükümeti kendi eksiklerini de dürüst bir biçimde tespit etmeli. Yeni bildirinin içerik ve uygulamasına layık olacak şekilde aile şiddetine ilişkin koruma mekanizmasını değiştirmeli.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü, raporun yazımında Van, İstanbuıl, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’dan 40 kadınla görüştü ve dosyalarını inceledi. Bunun yanı sıra, avukatlar, kadın kuruluşları, sosyal hizmet görevlileri, hükümet yetkilileri ve uzmanlarla da görüşmeler gerçekleştirildi. (BBC)

BTK Başkanı şaşırtmadı: Sansürü gerçekleşmeden konuşmak siyasal!

22 Ağustos’ta yürürlüğe girecek filtre yönetmeliği konusundaki tepkileri ‘çarpıtma’ olarak nitelendiren BTK başkanı Acarer, “bunun şimdi gündeme getirilmesi siyasi” ifadelerini kullandı.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer, İnternetin Güvenli Kullanımı Yönetmeliği kapsamında öngörülen düzenlemenin çarpıtıldığını belirterek, standart pakette herhangi bir değişiklik olmayacağını ifade etti.

BTK tarafından hazırlanan ve 23 Şubat 2011’de yayınlanan İnternetin Güvenli Kullanımı Yönetmeliği ile ilgili AA muhabirine açıklamalarda bulunan Acarer, benzeri düzenlemelerin Avrupa ülkelerinde de bulunduğunu, bunun bir ”sansür” olarak algılanmasına şaşırdıklarını belirtti.

Düzenlemeyle standart paket dışında aile, çocuk ve yurt içi paketleri oluşturulduğunu, yeni filtrelemelerin bu üç paket için geçerli olduğunu söyleyen Acarer, standart pakette mevcut uygulamadan farklı bir filtrenin söz konusu olmayacağını vurgulayarak, şöyle devam etti:

”Bir olay bu kadar çarpıtılır mı, pes diyorum. Şu anda herkes standart tarifede. Şimdi üç tane daha paket getiriliyor. Bu paketlerin de fiyatları farklı olsun deniyor. İnterneti sadece çocukların kullandığı abonelikler için belli bir filtrelemeyle hizmet verecek olan Çocuk paketi, biraz daha geniş alanda hizmet verecek Aile paketi ve erişime engelli sitelerin yüzde 99’unun yurt dışı kaynaklı olması gerçeğinden hareketle yurt içi paketi uygulamaya girecek.

Şimdi biz herkesi çocuk paketine alsak eleştirilere hak verirdim. Ancak bu uygulamayla zaten herkes standart paket içinde kalacak. Ancak isterse diğer paketler için başvuruda bulunacak. Bunun neresi sansür. Standart paket şu anda neyse aynen devam edecek. Şu ankinden farklı bir filtre koyulmayacak. Standart tarifede bir internet sitesinin içeriğinde bir suç varsa zaten erişime engelleniyor. Bunun dışında artı bir şeyler yapacak halimiz yok. Filtre diğer paketlere getiriliyor.”

”KONUNUN ŞİMDİ GÜNDEME GETİRİLMESİ SİYASİ”
BTK Başkanı Acarer, yönetmeliğin Şubat ayında yayınlanmasına rağmen Mayıs ayında tartışılmasına anlam veremediğini, eğer bir sansür iddiası varsa neden bunu söylemek için 2.5 ay beklendiğini merak ettiklerini söyledi.

Acarer, ”Konunun şimdi gündeme getirilmesinin nedeni konusunda yorum yapmayacağım ama Şubat ayında alınan bir kararın Mayıs ayında gündeme getirilmesinin nedeni bence siyasi, başka bir izahını yapamıyorum” dedi.

Türkiye’nin internet özgürlüğü konusunda sorunu olan bir ülke olmadığını, bu konuda açıklanan uluslararası raporlara katılmadığını kaydeden Acarer, İngiltere ve Almanya’da erişime engellenen site sayısının Türkiye’nin üç katı düzeyinde olduğunu savundu.

Türkiye’de sitelerin ya mahkeme kararıyla ya da BTK’nın incelemesi sonucu kapatılabildiğini ve sansasyon yaratan tüm kapatmaların mahkeme kararlarıyla gerçekleştiğini söyleyen Acarer, BTK’nın engellediği sitelerin yüzde 55’inin aşırı müstehcenlik, yüzde 40 civarının da çocuk pornosu nedeniyle engellendiğini kaydetti.

Mahkeme kararıyla gerçekleşen kapatmalarda da bir sistem değişikliğine ihtiyaç duyulduğunu ifade eden Acarer, ”Mahkeme karar almış, alırken de ne var ne yok tüm adresleri yazmış. Bazı kapatmaları biz de gazetecilerden öğreniyoruz. Çünkü mahkeme aldığı kararı doğrudan ISP’lere bildiriyor. Belki bunun gözden geçirilmesi lazım. Bu işlemler İletişim Başkanlığı’nın üzerinden uygulanabilir” diye konuştu.

Acarer, Türkiye’de erişime engellenen site sayısıyla ilgili bilgi verilmediğini, gazetelere yansıyan 37 bin rakamının da kendileri tarafından verilmediğini belirterek, ”Rakam o değil ama o civarlarda bir şey” dedi.

Tüketiciyi koruma yönünde bir çok örnek düzenleme yaptıklarını, bunların kamuoyunda gündeme gelmediğini, bir çok düzenlemenin de ”sansür geliyor” başlığıyla verilmesinden rahatsız olduklarını kaydeden Acarer, ”Her adımımızda acaba sansür mü diyecekler diye düşünür hale geldik” diye konuştu. (Ajanslar)

Barcelona finalde

0

Şampiyonlar Ligi’nde yarı final mücadelesinde Barcelona, ilk maçta deplasmanda 2-0 yendiği Real Madrid ile 1-1 berabere kalarak adını finale yazdıran ilk takım oldu. Böylelikle 18 günlük El Classico fırtınası sona ererken Şampiyonlar Ligi ve La Liga’da Barcelona gülmüş oldu. Real Madrid’in tesellisi ise Kral Kupası…

Yaklaşık 3 haftadır yaşadığımız El Clasico çılgınlığı son maçla devam etti. Şampiyonlar Ligi yarı final ikinci maçında 2-0 rövanşında Barcelona sahasında Real Madrid’i konuk etti. 18 gündeki 4. El Clasico’da Real Madrid son 3 maça göre daha ofansif bir yapı ile sahaya çıktı. Barcelona ise İniesta’nın da dönmesiyle klasik düzeniyle sahada yer aldı.

Maça daha önde basarak başlayan Real Madrid, yine de ilerde çoğlamayı başaramadı. Özellikle Di Maria ve Ronaldo buluştukları toplarda pas atacak takım arkadaşı bulamayınca topları kaybettiler. Barcelona ise ilk 30 dakikada bilinenin aksine çok pas hatasıyla oynadı.

MESSİ FIRTINASI
Ancak 31. dakikadan 38. dakkaya kadar tam bir Messi fırtınası esti. 31 ve 33. dakikalarda ceza sahası ön çizgisiden kaleyi yoklayan Arjantinli yıldız golü bulamadı. 35. dakikada orta sahada yaptığı presle Lassana Diarra’dan topu kapan Messi, solundaki Villa’ya pas verdi, İspanyol golcü güzel bir plase ile golü bulmak istedi ancak Casillas vatandaşına izin vermedi. 37. dakikada Messi bir kez daha kaleyi yokladı ancak Casillas yine gole izin vermedi.

Real Madrid 40. dakikada Ronaldo ile etkili gelmeye çalıştı. Sağ kanattan müthiş bir deparla atağa kalkan Ronaldo’nun ceza sahasına ortası Di Maria’ya gelmeden Valdes’in ellerinde eridi. Bu dakikadan sonra herhangi bir pozisyon olmayınca ilk yarı 0-0 beraberlikle sonuçlandı.

REAL MADRİD’İN GOLÜ VERİLMEDİ
Maçın ikinci yarısına Real Madrid yine istekli başladı. Dakikalar 49’u gösterirken Ronaldo orta sahadan aldığı topla Barcelona defansının üstüne gitti. 3 Barcelonalı defans oyuncusunun arasına giren Portekizli yıldız yerde kaldı, seken topu Higuain aldı, topu ağlara yolladı ancak hakem Frank De Bleeckere Ronaldo’nun düşerken Mascherano’ya faul yaptığı gerekçesiyle golü geçerli saymadı.

10 DAKİKADA 2 GOL
54. dakikada ise Real Madrid’in umutlarını iyice azaltan gol geldi. Orta sahada topla buluşan İniesta defansın arkasına mükemmel bir pas attı, topla buluşan Pedro ilk yarının yıldızı Casillas’ın yanından topu ağlara yolladı ve takımını 1-0 öne geçirdi. Ancak Real Madrid bu gole 63. dakikada cevap verdi. Barcelona orta sahasının geri pasında topu kapan Di Maria güzel bir hareketle rakibinden sıyrılıp ceza sahasına girdi, vuruşunda top direkten geri geldi. Tekrar topa sahip olan Arjantinli yıldız, bu kez Mercelo’yu gördü, Brezilyalı oyuncu da topu ağlara yollayarak maçta durumu 1-1 yaptı.

Bu dakikadan sonra Real Madrid’in baskı yapması beklenirken, yine Barcelona’nın pas trafiği çıktı ortaya. Madridli oyuncuların topla oynamasına izin vermeyen ev sahibi ekipte özellikle Messi oyunu çok güzel bir şekilde soğuttu ve maç 1-1 eşitlikle sonuçlandı.

REAL MADRİDLİ OYUNCULAR YİNE HAKEMDEN MEMNUN DEĞİL
İlk maçı 2-0 kazanmasının verdiği rahatlıkla oynayan Barcelona eski futbolunu gösteremese de zaman zaman oynadığı futbolla yine rakibini çok yıprattı. Real Madrid ise diğer maçlara göre daha ofansif oynamaya çalışsa da istediği pozisyonları bulamadı. Ancak bu maça yine hakem kararları damga vurdu, Real Madrid’in bir golü verilmezken, Madridli oyuncuların sık sık maçın hakemi Frank De Bleeckere’e itiraz etmesi de gözlerden kaçmadı.

ABİDAL’E MÜTHİŞ SEVGİ
Barcelona taraftarı maçın son dakikalarında oyuna giren Eric Abidal’e büyük sevgi gösterilerinde bulundu. Fransız oyuncu yaklaşık 45 gün önce karaciğerindeki tumör nedeniyle ameliyat olmuştu.

MOURİNHO NOU CAMP’A GELMEDİ
Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid ile Barcelona arasında oynanan ilk yarı final maçında oyundan atılan Jose Mourinho, cezası nedeniyle bu maçta takımın başında sahaya çıkamadı. Portekizli teknik adam takımına taktik vermek amacıyla maçı oteldeki odasından takip etti. Mourinho eğer Nou Camp’a gitmeyi tercih etseydi, maçı UEFA’nın bir görevlisiyle beraber izleyeceği için takımına taktik verme şansını yakalayamayacaktı. (Ntvspor)